Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Onuncu Mes'ele

Kelâmın selâseti ise; bir derece hissiyattan tafralık ve iştibâk etmemek ve tabiatı taklid ve harice temessül ve mesîl‑i garazda sedâd ve maksad ve müstakarrın temeyyüzüdür. Şöyle ki:
Kelâmda, hissiyatta tamam olmadan çifte atmak, başkasıyla mezcetmek, selâsetini tağyîr eder. Ve nizâmsız iştibâktan tevakkî ve maânî‑i müteselsileden tederrüc lâzımdır.
Hem de, san'at‑ı hayâliyesiyle tabiata şâkirdlik etmek gerektir; tabiatın kavânîni onun san'atında in'ikâs edebilsin.
Hem de, tasavvurâtını öyle hariciyâta muhâkî ve müşâkil etmek lâzımdır. Farazâ, tasavvurâtı dimağdan kaçıp, hariçte tecessüm etseler, hariç onları istilhak ve neseblerini inkâr etmesin ve desin: Onlar benim.” veyâhut Keennehu veyâhut Benim veledimdir‥”
120
Hem de, garazın mesîlinde ve kasdın mecrâsında teferruk etmemek için sedâd etmek, çele‑çepe temâyül etmemektir; , cânibler garazın kuvvetini teşerrüb etmekle, ehemmiyetsiz etmesin. Belki köşeler, tazammun ettikleri tarâvet ve letâfetiyle, zenâv gibi, garaza imdâd ve kuvvet vermek gerektir.
Hem de, kasdın müstakarrı temeyyüz ve ağrâzın mültekâsı taayyün etmek, selâsetin selâmetine lâzımdır.

Onbirinci Mes'ele

Beyânın selâmet ve sıhhati ise; hükmü, levâzım ve mebâdîsiyle ve âlât‑ı müdafaasıyla isbât etmektir. Şöyle ki:
Bir hükmün levâzımını ihlâl etmemek, rahatlığını bozmamak ve nazara almak ve mebâdîsinden istimdâd‑ı hayat etmek için müracaat etmek ve hücum eden evhâmın i'tirâzâtına mukàbele edecek suâl‑i mukaddere cevab olan kuyûdâtıyla takallüd etmek gerektir. Demek kelâm, meyvedâr bir ağaçtır; cinayet ve ictinâdan himâyet etmek için, dikenleri ve süngüleri dizilmişler.
Güyâ o kelâm, birçok münazarâtın neticesi ve pek çok muhâkemâtın zübdesi olduğundan, gayet ulvî olarak evhâmın şeyâtîni, istirak‑ı sem' edemezler, eğri nazar ile bakamazlar. Güyâ, mütekellim altı cihetini nazara alıp, etrafına bir sûr çekmiştir. Yani, mevzû veyâhut mahmûlü takyid ile veyâhut tavsif ile veyâhut başka cihetle vehmin hücumuna müsâid noktalarda birer müdâfi' müheyyâ ederek, baştan aşağıya kadar mukadder suâllere cevab hükmünde olan kuyûdâtıyla mücehhez etmektir.
121
Eğer buna misâl istersen, şu kitab bitamâmihî, buna uzunca bir misâldir. Lâsiyyemâ, Makale‑i Sâlise en parlak bir misâldir.

Onikinci Mes'ele

Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve îtidâl‑i mizâcı ise; her kaydın istihkak ve isti'dâdına göre, inâyeti taksim ve hil'at‑ı üslûbu tevzî' ve giydirmektir. Hem de, hikâyette olursa, mütekellim kendini mahkiyyün‑anh yerinde farz etmek gerektir. Şöyle:
Eğer başkasının hissiyat ve efkârının tasvirinde ise, mahkiyyün‑anh’a hulûl etmek ve onun kalbinde misâfir olmak ve lisânıyla tekellüm etmek gerektir.
Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet‑i kıymet olan itibar ve ihtimamın taksiminde, her kaydın istihkak ve isti'dâd ve rütbesini nazara almak ile, taksiminde adâlet ve üslûblarda isti'dâdın kàmetine göre kesmektir; , herbir maksad, onun münâsibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zîra, üslûbun esâsları üçtür.
Birincisi: Üslûb‑u mücerred’dir. Seyyid Şerîf’in ve Nasîruddîn‑i Tûsî’nin sâde olan ma'raz‑ı kelâmları gibi
İkincisi: Üslûb‑u müzeyyen’dir. Abdülkahir’in Delâilü'l‑İ'câz ve Esrâru'l‑Belâğat”ındaki müşa'şa' ve parlak kelâmı gibi
Üçüncüsü: Üslûb‑u àlî’dir. Sekkâkî ve Zemahşerî ve İbn‑i Sînâ’nın bazı muhteşem kelâmları gibi Veyâhut şu kitabın meâlindeki Arabiyyü'l‑ibare, lâsiyyemâ; Makale‑i Sâlise’deki müşevveş fakat muhkem parçaları gibi. Zîra, mevzûun ulviyeti şu kitabı üslûb‑u àlîye ifrâğ etmiştir. Yoksa, benim san'atımın te'siri cüz'îdir.
122
Elhâsıl: Eğer, ilâhiyât ve usûlün bahis ve tasvirinde isen, şiddet ve kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb‑u àlîden ayrılmamak gerektir.
Eğer, hitâbiyât ve iknâiyâtta isen, zînet ve parlaklık ve terğîb ve terhîbi tazammun eden üslûb‑u müzeyyeni, elinden gelirse elden bırakma. Fakat, gösteriş ve tasannu' ve avâm‑perestâne nümâyiş etmemek gerektir.
Eğer muâmelât ve muhâverât ve âlet olan ilimlerde isen, vefâ ve ihtisar ve selâmet ve selâset ve tabîiliği tekeffül eden ve sâdeliği ile cemâl‑i zâtiyeyi gösteren üslûb‑u mücerredde iktısar et.
Bu Mes'elenin Hâtimesi: Kelâmın kanâat ve istiğnâsı ve asabiyeti ise; makamın haricinde, üslûbu aramamaktır. Şöyle ki:
Mânânın kàmetine göre bir üslûbu kestirmek istediğin vakit, dâhil‑i makamda olan menba'dan ve mevzûun fabrikasından; lâakal kelâmın tazammun ettiği mevzûun veya kıssatın veya san'atın levâzımının parça parçasından ve tevâbi'inin kıt'a kıt'asından bir üslûbu dikmek, zarûret olmadan harice medd‑i nazar etmemek, tâbir hatâ olmasa, harice boykotaj etmek ile, elbette kelâmın kuvveti tezâyüd ettiği gibi, servetin dağılmamasına en büyük esâstır.
Demek, mânâ ve makam ve san'at ise, kelâmın delâlet‑i vaz'iyesine yardım edebilir. Nasıl kelâm, delâlet‑i vaz'iye ile mânâyı gösterir, öyle de; böyle üslûb ise, tabiatıyla mânâya işâret eder. Eğer bir nümûne istersen, Dokuzuncu Mes'ele’deki Arabî parçalarına bak. İşte:
فَانْظُرْ اِلٰى كَلَامِ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ي عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ فَبِاَيِّ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا تَتَجَلّٰى هٰذِهِ الْحَق۪يقَةُ ؟ فَوَيْلٌ ح۪ينَئِذٍ لِلظَّاهِرِيّ۪ينَ الَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ مَا لَا يَفْهَمُونَ عَلَى التَّكْرَارِ
فَاِنْ شِئْتَ فَانْظُرْ اِلٰى قِصَّةِ مُوسٰى فَاِنَّهَا اَجْدٰى مِنْ تَفَار۪يقِ الْعَصَا اَخَذَهَا الْقُرْاٰنُ بِالْيَدِ الْبَيْضَاءِ فَخَرَّتْ سَحَرَةُ الْبَيَانِ مَحَبَّةً وَحَيْرَةً سَاجِد۪ينَ لِبَلَاغَتِهِ
123
Eğer istersen, ulûm‑u âliyenin (اٰلِيَه) kitaplarının dibâcelerine bak. Eğer çendan o dibâcelerde, şu san'at‑ı belâğat çok dakîk ve latîf olmazsa da, fakat ondaki berâatü'l‑istihlâl bu hakikate bir berâatü'l‑istihlâldir. Hem de, şu kitabın dibâcesinde, mu'cizâta işâret yolunda Peygamberimiz’in zâtı, nübüvvetine mu'cize gösterilmiştir. Hem de, Üçüncü Makale’nin dibâcesinde, kelime‑i şehâdetin iki cümlesi, birbirine şâhid gösterilmiştir. Hem de, Yedinci Mukaddeme’de, inşikak‑ı Kamer’e, yere inmeyi ilâve edenlere denilmiş: Mu'cizenin kamerini münhasif ve Şems gibi bürhân‑ı nübüvveti, Sühâ gibi mahfî olmasına sebeb oldunuz.”
Buna kıyâsen şu hakikate, şu kitapta birçok nümûne bulabilirsin. Zîra, bu kitabın mesleği, benim gibi harice boykotajdır. Hattâ zarûret olmazsa, efkâr ve mesâilde ve misâllerde ve esâlibde, harice boykotaj etmektir. Fakat, tevâfuk‑u hâtır olabilir. Zîra, hakikat birdir. Hangi kapıyla girsen, aynını göreceksin.
Hâtime
Söylenene bak, söyleyene bakma; söylenilmiştir Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâğat nokta‑i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.
İşâret: Ma'lûm olsun ki; fenn‑i maânî ve beyânın mezâyâsının belâğatça mühim bir şartı; kasden ve amden garazın cihetine emârât ile işâret ve alâmâtın nasbıyla, kasd ve amdini göstermektir. Zîra, onda tesâdüf bir para etmez.
124
Fenn‑i bedî'in ve tezyînât‑ı lafziyenin şartı ise; tesâdüf ve adem‑i kasddır veyâhut tesâdüfî gibi tabiat‑ı mânâya yakın olmaktır.
Telvih: Pûşîde olmasın ki; tabiata ve hakikat‑i hariciyeye delâlet eden ve hükm‑ü zihnîyi, kanun‑u haricî ile rabt eden, tâbir câiz ise, perdeyi delerek, altındaki hakkı gösteren âletlerin en sekkâbı; (اِنَّ)‑i tahkîkiyedir. Evet şu (اِنَّ)’nin şu hâsiyetine binâendir ki, Kur'ân’da kesretle isti'mâl olunmuştur.
Tenbih: Ey birader! Bu makaledeki kavânîn‑i latîfe, şu perîşan esâlibden teberrî ve nefret etmesi, seni tağlît etmesin. Meselâ: Eğer bu kanunlar iyi olsaydılar, onları vaz'edene iyi bir ders‑i belâğatı verecekler idi. Hem de, güzel bir üslûbu giyecekler idi. Hâlbuki, onları vaz'eden ise, ümmîdir. Üslûbları dahi perîşandır.” gibi bir vehme zâhib olma.
Yâhû, bu vehme ehemmiyet verme. Zîra bir fende, herbir ilim sâhibi, onda san'atkâr olmak lâzım gelmez. Hem de, ile'l‑merkeziye olan kuvve‑i câzibe, ani'l‑merkeziye olan kuvve‑i dâfiaya gâlibdir. Çünkü; kulağın dimağa karâbeti ve akıl ile sıla‑i rahmi vardır. Hâlbuki, mâden‑i kelâm olan kalb ise, lisândan uzak ve ecnebîdir. Ve hem de çok defa lisân, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyemâ, kalb bazen mes'elenin derin yerlerinden kuyu dibinde gibi bir tın‑tın eder ise, lisân işitemez; nasıl tercümânlık edecektir?‥
Elhâsıl: Fehim, ifhâmdan daha esheldir vesselâm!‥
125
İ'tizar: Ey şu dar ve ince ve karanlık olan yolda, benim ile arkadaşlık eden sabırlı ve metânetli zât! Zannediyorum bu İkinci Makale’de, yalnız hayretle seyirci oldun, müstemi' olmadın. Çünkü anlamadın. Hakkınız var, zîra mesâil gayet derin ve arkları uzun ve ibare ise gayet muhtasar ve muğlak ve Türkçem de epeyce noksan ve müşevveş ve vaktim dahi dar, ben de acele, sıhhatim muhtell, başım nezlelidir. Şu karışık zeminde, ancak şöyle bir varak‑pâre çıkabilir. وَالْعُذْرُ عِنْدَ كِرَامِ النَّاسِ مَقْبُولٌ
Ey birader! Unsur‑u Hakikati, kübrâ gibi ve Unsur‑u Belâğatı, suğrâ gibi mezc et. Elektrik şuâı gibi olan hads‑i sâdıkı geçir. , gayet harâretli ve parlak ziyâlı olan Unsuru'l‑Akîdeyi netice vermek için, senin zihnine isti'dâdât verebilsin.
İşte Unsuru'l‑Akîdeyi, Üçüncü Makale’de arayacağız.
İşte başlıyorum: Nahu”…
126

Unsuru'l‑Akîde

127
﴿
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Bu kelime‑i àliye, üssü'l‑esâs-ı İslâmiyet olduğu gibi, kâinât üstünde temevvüc eden İslâmiyet’in en nurânî ve en ulvî bayrağıdır. Evet, mîsâk‑ı ezeliye ile peymân ve yemînimiz olan îmân, bu menşûr‑u mukaddeste yazılmıştır. Evet, âb‑ı hayat olan İslâmiyet ise; bu kelimenin aynü'l‑hayatından nebeân eder. Evet, ebede namzed olan nev'‑i beşer içinde, saâdet‑saray-ı ebediyeye ta'yin ve tebşîr olunanın ellerine verilmiş bir fermân‑ı ezelîdir. Evet, kalb denilen avâlim‑i gayba karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe‑i Rabbâniye’nin fotoğrafıyla alınan timsâl‑i nurâniyle Sultan‑ı Ezel’i ilân eden harita‑i nurâniyesidir ve tercümân‑ı belîğidir. Evet, vicdânın esrâr‑engîz olan nutk‑u belîğânesini, cem'iyet‑i kâinâta karşı vekâleten inşâd eden hatîb‑i fasîhi ve kâinâta Hâkim‑i Ezel’i ilân eden îmânın mübelliğ‑i belîği olan lisânın elinde bir menşûr‑u lâyezâlîdir.
İşâret: Bu kelime‑i şehâdetin iki kelâmı, birbirine şâhid‑i sâdıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, ulûhiyet nübüvvete bürhân‑ı limmîdir; Muhammed Aleyhisselâm Sâni'‑i Zülcelâl’e zâtıyla ve lisânıyla bürhân‑ı innîdir
128
Tenbih: Hakàik‑ı akàid-i İslâmiye, bütün teferruâtıyla Kütüb‑ü İslâmiye’de mufassalan müberhene ve musarrahadır, görünebilir. Ve görülen şeyi göstermek, zâhirin hafâsına veya muhâtabın gabâvetine işâret ve techil olduğundan, akîdenin yalnız üç‑dört unsurunu beyân edeceğim. Diğer hakàikını fuhûl‑ü ulemânın kitaplarına havâle ederim. Zîra, bana hâcet bırakmamışlar.
Mukaddime
Ehl‑i dikkatin ma'lûmudur ki; makàsıd‑ı Kur'âniye’nin fezlekesi dörttür: Sâni'‑i Vâhid’in isbâtı ve nübüvvet ve haşr‑i cismânî ve adl’dir.

Birinci Maksad

Delâil‑i Sâni' beyânındadır. Bir bürhânı da, Muhammed’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Sâni'in vücûd ve vahdeti, isbâta ihtiyaçtan müstağnîdir. Lâsiyyemâ, Müslümanlar’a karşı çok derece eclâ ve azhardır. Binâenaleyh hitâbımı ecânibe, bâhusus Japonya’ya tevcîh eyledim. Zîra, onlar eskide bazı suâller etmiştiler, ben de cevab vermiştim. Şimdi ihtisar ile, yalnız bir‑iki suâllerine müteallik, o cevabın bir parçasını söyleyeceğim
Onlardan bir suâl:مَا الدَّل۪يلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ي تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ وَالْخَلْقُ مِنْ اَيِّ شَيْءٍ اَمِنَ الْعَدَمِ اَوِ الْمَادَّةِ اَوْ ذَاتِهِ اِلٰى اٰخِرِ سُؤَالَاتِهِمُ الْمُرَدَّدَةِYani: Vücûd‑u Sâni'a delil‑i vâzıh nedir?”
129
İşâret: Gayr‑ı mütenâhî olan mârifetullâh, böyle mahdûd olan kelâma sığışmaz. Binâenaleyh, kelâmımdaki iğlâkın mâzûr tutulması mercûdur.
Tenbih: Ber‑vech-i âtî, kelâmdan maksad; muhâkeme ve muvâzenenin tarîkini göstermektir. ki, mecmûunda hakikat tecellî etsin. Yoksa zihnin cüz'iyeti sebebiyle, o mecmûun herbir cüz'ünde neticenin tamamını taharrî etmek, kuvve‑i vâhimenin tasallut ve tereddüdüyle hakikati evhâm içinde setretmektir.
Mukaddeme
Hakikatin keşfine mâni olan arzu‑yu hilâf ve iltizam‑ı muhâlif ve tarafdâr‑ı nefis cihetiyle, asılsız evhâmını bir asl’a ircâ etmekle kendini mâzûr göstermek ve müşterinin nazarı gibi, yalnız meâyibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahâne ile mahâne tutmak gibi emirlerden nefsini tecrid ile, şartıma mürâat edebilirsen, huzur‑u kalb ile dinle.
Birinci Maksad
Cemî' zerrât‑ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâir vücûh ile gayr‑ı mahdûde olan imkânât mâbeyninde mütereddid iken; bir ciheti takib, hayret‑bahşâ mesâlihi intac etmekle, Sâni'in vücûb‑u vücûduna şehâdetle, avâlim‑i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe‑i Rabbâniye’den ilân‑ı Sâni' eden i'tikàdın misbâhını ışıklandırıyorlar.
130
Evet, herbir zerre, kendi başıyla Sâni'i ilân ettiği gibi, tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât‑ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın herbir makam ve herbir nisbetinde, herbir zerre muvâzene‑i cereyan-ı umumîyi muhâfaza ve her nisbette ayrı ayrı mesâlihi intac ettiklerinden, Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve kırâat ettikleri için, Sâni'in delâili, zerrâttan kat kat ziyâdedir.
Eğer desen: Neden herkes aklıyla göremiyor?‥
Elcevab: Kemâl‑i zuhûrundan Evet, şiddet‑i zuhûrdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm‑i şems gibi.تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُYani: Eb'âd‑ı vâsia-i âlemin sahifesinde, Nakkàş‑ı Ezelî’nin yazdığı silsile‑i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr‑i hakikatle sarıl. ki, mele‑i a'lâdan gelen selâsil‑i resâil, seni a'lâ‑yı illiyîn-i yakìne çıkarsın.”
İşâret: Kalbinde nokta‑i istimdâd, nokta‑i istinâd ile vicdân‑ı beşer, Sâni'i unutmamaktadır. Eğer çendan, dimağ ta'tîl‑i eşgâl etse de, vicdân edemez. İki vazife‑i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki:
Vicdâna müracaat olunsa kalb, bedenin aktârına neşr‑i hayat ettiği gibi kalb gibi, kalbdeki ukde‑i hayatiye olan mârifet‑i Sâni' dahi; cesed gibi isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl‑ü müteşa'ibeye neşr‑i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta‑i istimdâd
131
Hem de bununla beraber, kavga ve müzâhemetin meydânı olan dağdağa‑i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musîbet ve mezâhimlere karşı yegâne nokta‑i istinâd, mârifet‑i Sâni'dir
Evet, herşeyi hikmet ve intizamla gören Sâni'‑i Hakîm’e i'tikàd etmezse ve ale'l‑amyâ tesâdüfe havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem‑i kifâyetini düşünse; tevahhuş ve dehşet ve telâş ve havftan mürekkeb bir hâlet‑i Cehennem-nümûn ve ciğer‑şikâfta kaldığından, eşref ve ahsen‑i mahlûk olan insan, herşeyden daha perîşan olduğundan, nizâm‑ı kâmil-i kâinâtın hakikatine muhâlif oluyor. İşte nokta‑i istinâd Evet, melce' yalnız mârifet‑i Sâni'dir.
Demek, şu iki nokta ile bu derece nizâm‑ı âlemde hüküm‑fermâlık, hakikat‑i nefsü'l-emriyenin hàssa‑i münhasırası olduğu için, her vicdânda iki pencere olan şu iki noktadan, vücûd‑u Sâni' tecellî ediyor. Akıl görmezse de, fıtrat görüyor Vicdân nezzârdır, kalb penceresidir.
Tenbih: Arş‑ı kemâlât olan mârifet‑i Sâni'in mi'râclarının usûlü dörttür:
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan, muhakkìkîn‑i sofiyenin minhâcıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî olan, mütekellimînin tarîkidir. Bu iki asıl, filvâki Kur'ân’dan teşa'ub etmişlerdir. Lâkin, fikr‑i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için, tavîlü'z‑zeyl ve müşkülleşmiştir.
132
Üçüncüsü: Hükemânın mesleğidir. Üçü de taarruz‑u evhâmdan masûn değildirler
Dördüncüsü Ki: Belâğat‑ı Kur'âniye’nin ulüvv‑ü rütbesini ilân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan Mi'râc‑ı Kur'ânî’dir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik. Bu da iki nev'idir:
Birincisi: Delil‑i inâyettir ki; menâfi'‑i eşyayı ta'dâd eden bütün Âyât‑ı Kur'âniye, bu delile îmâ ve şu bürhânı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm‑ı ekmelinde riâyet‑i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâni'in kasd ve hikmetini isbât ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor.
Mukaddeme: Eğer çendan her adam âlemdeki riâyet‑i mesâlih ve intizamda istikrâ'‑i tâmm edemez ve ihâta edemez; fakat nev'‑i beşerdeki telâhuk‑u efkâr sâyesinde, kâinâtın herbir nev'ine mahsûs kavâid‑i külliye-i muntazamadan ibaret olan bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir.
Bununla beraber, bir emirde intizam olmazsa, hüküm, külliyetiyle cereyan edemediği için, kaidenin külliyeti, nev'in hüsn‑ü intizamına delildir. Demek; cemî' fünûn‑u ekvân, kaidelerinin külliyetlerine binâen, istikrâ'‑i tâmmla nizâm‑ı ekmeli intac eden birer bürhândırlar. Evet, fünûn‑u kâinât, bitamâmihâ mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış olan mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât‑ı ahvâlin telâfifinde saklanmış olan hikem ve fevâidi göstermek ile, Sâni'in kasd ve hikmetine parmak ile şehâdet ve işâret ettikleri gibi, şeyâtîn‑i evhâma karşı birer necm‑i sâkıbdır.
133
İşâret: Cehl‑i mürekkebi intac eden, nazar‑ı sathîyi tevlîd eden ülfetten tecrid‑i nazar etsen ve akla karşı sedd‑i turuk eden evhâmın âşiyânı olan mümâresât‑ı ilzamiyâttan nefsini tahliye etsen; hurdebînî bir hayvanın sûreti altında olan makine‑i dakîka-i bedîa-i İlâhiye’nin şuûrsuz, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb‑ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûl‑pezir ve o destgâhın masnû'u olduğunu kendi nefsini kandırıp mutmain ve iknâ edemezsin.
Meğer herbir zerrede, Eflâtun kadar bir şuûr ve Calinos kadar bir hikmeti isbât ettikten sonra, zerrât‑ı sâire ile vâsıtasız muhâbereyi i'tikàd ve esbâb‑ı tabîiyenin üssü'l‑esâsı hükmünde olan cüz'‑ü lâyetecezzâdaki kuvve‑i câzibe ve kuvve‑i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerindeki muhâliyetin damgasını kaldırabilsen
Eğer nefsin bu muhâlâta ihtimal verse, seni insaniyet defterinden sildirecektir. Fakat câizdir ki; herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb ve def' ve hareket, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Fakat kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikate ve âletiyetten müessiriyete gelmemek şartıyla kabûl ederiz
134
Tenbih: ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin?” Kellâ Gören, görmez; meğer kör ola veya kasr‑ı nazar illetiyle mübtelâ ola. İstersen Kur'ân’a müracaat et. Delil‑i inâyeti, vücûh‑u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zîra Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eder. İşte o âyât, şu bürhân‑ı inâyete mezâhirdir. İcmâli budur, tut!‥
Tafsîli ise; eğer meşîet‑i İlâhiye taalluk ederse, âyât‑ı âfâkıye ve enfüsiyeyi tefsir tarîkinde, semâ ve beşer ve arzın ilimlerine ma'kud olan kütüb‑ü selâse’de tefsir edilecektir. O vakit şu bürhân, tamam‑ı sûretiyle sana görünecektir.
İkinci Delil‑i Kur'ânî: Delil‑i ihtirâ'dır. Bunun hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr‑ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd‑ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Zîra, hiçbir nev'‑i müteselsil, ezelî değildir, İmkân bırakmaz. Hem de bizzarûre bazının Hudûs”u, nazarın müşâhedesiyle ve sâirleri dahi, aklın hikmet nazarıyla görülür.
Vehim ve Tenbih: İnkılâb‑ı hakikat olmaz. Nev'‑i mutavassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül‑ü esnâf, inkılâb‑ı hakàikın gayrısıdır.
135
İşâret: Herbir nev'in bir âdemi ve bir büyük pederi olduğundan, silsilelerdeki tenâsülden neş'et eden vehm‑i bâtıl o âdemlerde, o evvel‑pederlerinde tevehhüm olunmaz.
Evet hikmet, fenn‑i tabakàtü'l-arz ve ilm‑i hayvanat ve nebâtât lisânıyla; ikiyüz bini mütecâviz olan envâ'ın âdemleri hükmünde olan mebde'‑i evvellerinin herbirinin müstakillen hudûs’una şehâdet ettiği gibi, mevhûm ve itibarî olan kavânîn ve şuûrsuz olan esbâb‑ı tabîiye ise, bu kadar hayret‑fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet‑engîz hadsiz makine‑i acîbe-i İlâhiye’nin tasnî' ve icâdına adem‑i kàbiliyetleri cihetiyle, herbir ferd ve herbir nev'i müstakillen, Sâni'‑i Hakîm’in yed‑i kudretinden çıktığını ilân ve izhâr ediyor. Evet, Sâni'‑i Zülcelâl herşeyin cebhesinde hudûs ve imkân damgasını koymuştur.
Tenbih: Ezeliyet‑i madde ve hareket-i zerrâttan teşekkül‑ü envâ' gibi umûr‑u bâtılaya ihtimal vermek, sırf başka şeyle nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs‑ı fâsidesini tebeî nazarıyla adem‑i derkinden neş'et eder. Evet, nefsini iknâ etmek sûretinde müteveccih olursa, muhâliyet ve adem‑i ma'kuliyetine hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül‑ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edebilir.
136
Tenbih: Mükerrem olan insan, insaniyetin cevheri itibariyle, dâima hakkı satın almak istiyor ve dâima hakikati arıyor ve dâima maksadı, saâdettir. Fakat bâtıl ve dalâl ise, hakkı arıyorken haberi olmadan eline düşer. Hakikatin mâdenini kazarken, ihtiyarsız bâtıl onun başına düşer. Veyâhut hakikati bulmaktan muztar veya tahsil‑i haktan hâib oldukça, aslî fıtratı ve vicdânı ve fikri; muhâl ve gayr‑ı ma'kul bildiği bir emri, nazar‑ı sathî ve tebeî ile kabûlüne mecbur oluyor.
İşte bu hakikati pîş‑i nazara al!‥ Göreceksin ki: Bütün nizâm‑ı âlemden eser‑i gaflet olarak tevehhüm ettikleri ezeliyet‑i madde ve hareket ve şu bütün akılları hayrette bırakan nakş ve san'at‑ı bedîada tahayyül ettikleri tesâdüf‑ü amyâ ve bütün hikemin şehâdâtına rağmen esbâb‑ı câmideden i'tikàd ettikleri te'sir‑i hakîki ve nefislerine muğâlata edip vehmin istimrara istinâden iğvâsıyla tecessüm ve tahayyül olunan tabiat‑ı mevhûmeyi merci' yapmakla tesellî ettikleri elbette fıtratları reddeder.
Fakat yalnız hakka teveccüh ve hakikate kasd ettikleri için, şu evhâm‑ı bâtıla dâvetsiz olarak yolun cânibinden taarruz ettikleri için, elbette hedef‑i garazına nazarını dikmiş olan adam, o evhâma tebeî ve sathî bir nazar ile bakıyor. Onun için, müzahref olan içine nüfûz edemez Fakat ne vakit rağbet ve kasd ve satın almak nazarıyla baksa, almaya değil, belki iltifat etmeye ve bakmaya tenezzül etmez.
Evet, şu kadar çirkin bir şeyi vicdân ve akıl muhâl görüyor. Kalb dahi kabûl etmez. İllâ ki, müşâğabe ile safsata edip, herbir zerreye hükemânın akıllarını ve hükkâmın siyasetlerini verip; herbir zerre ehavâtıyla ittifak ve intizam mes'elesinde müşâvere ve muhâbere etsinler.
137
Evet, bu sûrette bir mesleği insan değil, hayvan dahi kabûl etmez. Fakat ne çare, mesleğin lâzım‑ı beyyini, meslektendir. Şu meslek ise, bu sûretten başka bir şey ile tasvir edilmez. Evet, bâtılın şe'ni şöyledir: Ne vakit tebeî bir nazar ile bakılırsa sıhhatine bir ihtimal verilir. Fakat im'ân‑ı nazar eyledikçe, ihtimal‑i sıhhat bertaraf olur.
İşâret: Madde dedikleri şey ise; sûret‑i müteğayyire, hem de hareket‑i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek, hudûsu muhakkaktır. Feyâ acaba! Sâni'‑i Vâcibü'l-Vücûd’un lâzime‑i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oldu da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hakikaten cây‑i taaccübdür Evet, insan düşündükçe, cemî' sıfât‑ı kemâliye ile muttasıf olan Sâni'den istiğrab ve istinkâr ettikleri şu hayret‑efzâ masnûâtı, tesâdüf‑ü amyâya ve hareket‑i zerrâta isnâd ettikleri için, insanı insaniyetten pişman eder
Telvih: Harekât‑ı zerrâttan husûlü da'vâ olunan kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet‑i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz, cevher olamaz. Demek, bütün envâ'ın fasılları ve umum a'râzın hàvâss‑ı mümeyyizeleri, adem‑i sırftan muhtera'dırlar. Tenâsül, teselsülde şerâit‑i âdiye-i itibariyedendir.
İşte delil‑i ihtirâînin icmâli
138
Eğer açık olarak, mufassalan istersen Kur'ân’ın firdevsine gir. Zîra, hiçbir ratb ve yâbis yoktur ki; o tenezzühgâhta ya çiçek veya gonca hâlinde bulunmasın. Eğer ecel müsâid ve meşîet taalluk ve tevfik refîk olursa, elfâz‑ı Kur'âniye’nin esdâfında şu bürhânı tezyîn eden cevherleri, gelecek kütübde tafsîl edilecektir.
Vehim ve Tenbih: Eğer suâl etsen: Nedir şu tabiat ki, dâima onun ile tın‑tın ediyorlar?‥ Nedir şu kavânîn ve kuvâ ki, dâima onlar ile mütedemdimdirler?”
Cevab vereceğiz ki: Âlem‑i şehâdet denilen cesed‑i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âllerini intizam ve rabt altına alan şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye vardır. İşte, şu şerîat‑ı fıtriyedir ki; tabiat veya matbaa‑i İlâhiye ile müsemmâdır. Evet tabiat, hilkat‑i kâinâtta cârî olan kavânîn‑i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. İşte kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer mes'elesidir.
Fakat o şerîattaki ahkâmın istimrarına istinâden, hem de hayâli, hakikat sûretinde gören ve gösteren nüfûsun isti'dâdları, bir zemin‑i şûre müheyyâ etmesiyle, vehim ve hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat‑ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip, mevcûd‑u haricî ve hayâlden misâl sûretine girmiştir. Evet, şunun gibi vehmin çok hileleri vardır
139
İşâret: Şu tabiat ve kuvâ‑yı umumiye tesmiye ettikleri emirler, kat'iyyen aklı iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar‑ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve şu kâinâta illet ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, mahzâ Sâni'den teğâfül ve intizamın ilcâından tevellüd eden yalnız ıztırar ile veleh‑resân-ı ukùl olan kudretin âsârını, şu matbaa‑misâl olan tabiatın san'atından görmek, tabiatı mistar iken, masdar tahayyül etmek; Lâzım‑ı eamm”ın vücûduyla, Melzum‑u ehass”ın vücûdunu intaca çalışan, akîm bir kıyâsın neticesidir. Evet, şu kıyâs‑ı akîm, dalâlet ve hayret vâdilerine çok yolları açmıştır
Tenvir: Ef'âl‑i ihtiyariyenin nazzâmı olan şerîat ve kanun, şu kadar hark ve muhâlefetle beraber, birçok cühhal‑i vahşiye; âdeta şerîatı, bir hâkim‑i rûhâni ve nizâmı, bir sultan‑ı manevî tevehhüm edip, bir te'siri tahayyül eder. Evet, bir taburun veya askerin muttarid olan harekâtını ve yeknesak olan etvârlarını ve birbiriyle rabtolunan ahvâllerini müşâhede eden vahşî bir adam, şu efrâd‑ı adîdeyi veyâhut hey'et‑i askeriyeyi, manevî bir iple merbût zannederse; acaba garîb görünecek midir? Veyâhut bir bedevî veya bir şâirü't‑tab', nâsı bir vaz'‑ı hasende ifrâğ eden ve mâbeynlerini te'lif eden nizâmı, bir mevcûd‑u manevî ve şerîatı, bir halife‑i rûhâni temessül ederse, çok görünecek midir? Öyle ise, kâinâtın ahvâline taalluk eden ve tabiat tesmiye olunan ve tasdik‑i enbiyâ veya tekrîm‑i evliyâdan başka hark olunmayan ve müstemirre olan şu şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye, evhâmda tecessüm etsin, neden taaccüb olunsun?‥
140
Vehim ve Tenbih: İnsanın zihni ve lisânı ve sem'i, cüz'î ve teâkubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz'îdir. Ve teâkub tarîkiyle yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır. Hem de, insanın kıymet ve mâhiyeti, himmeti nisbetindedir. Himmetin derecesi ise, maksad ve iştigâl ettiği şeyin nisbetindedir. Hem de insan, teveccüh ve kasdettiği şeyde, güyâ fenâ fi'l‑maksad oluyor. İşte şu noktaya binâen, hasîs bir emir veya pek cüz'î bir şey, büyük bir adama isnâd olunmaz. Zîra, tenezzül etmez ve himmetini o küçük şeye sığıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan, güyâ muvâzenet bozulur. Hem de insan, hangi şeye temâşâ ederse, elbette mekàyisini ve esâslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebnâ‑yı cinsinde arayacaktır. Hattâ hiçbir cihetten mümkinâta benzemeyen Vâcibü'l‑Vücûd’u tefekkür etse; yine kuvve‑i vâhimesi, şu vehm‑i seyyi'i düstur ve dûrbîn yapmak istiyor.
Hâlbuki, Sâni'‑i Zülcelâl, şu nokta‑i nazarda temâşâ edilmez. Kudretine inhisar yoktur. Ziyâ‑yı şems gibi, kudret ve ilim ve irâdesi şâmile ve âmmedir, münhasır olmaz, muvâzeneye gelmez. En büyük şeye taalluk ettiği gibi, en küçük ve en hasîs şeye dahi taalluk eder. Mikyâs‑ı azameti ve mîzan‑ı kemâli, mecmû‑u âsârıdır. Herbir cüz'ü, mikyâs olamaz.
İşte Vâcibü'l‑Vücûd’u mümkinâta kıyâs etmek, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır. Mezbûr vehm‑i bâtıl ile muhâkeme etmek, hatâ‑yı mahzdır.
141
İşte şu hatâ‑yı bî-edebâne ve şu vehm‑i bâtılın netice‑i seyyiesidir ki; Tabîiyyûn, esbâbı müessir‑i hakîki olduklarına ve Mu'tezile, hayvanları ef'âl‑i ihtiyariyelerine hàlık olduklarına ve Hükemâ, cüz'iyâtta ilm‑i İlâhî’nin nefyine ve Mecûsîler, halk‑ı şer başkasının eseri olduğuna i'tikàd ettiler. Güyâ, onlarca Sâni' o kadar azametiyle beraber, nasıl şöyle umûr‑u hasîseye ve cüz'iyeye tenezzül edip iştigâl etsin! Yûf!‥ onların akıllarına ki, şöyle bir vehm‑i bâtılın hükmüne esir oldular.
Ey birader!‥ Şu vehim, i'tikàd tarîkiyle olmazsa da, vesvese cihetiyle bazen mü'minlere musallat oluyor.
İşâret: Eğer desen: Delil‑i ihtirâî i'tâ‑i vücûddur. İ'tâ‑i vücûd ise, i'dâm‑ı mevcûdun refîkidir. Hâlbuki, adem‑i sırftan vücûdu ve vücûd‑u mahzdan adem‑i sırfı, aklımız tasavvur edemiyor?”
Cevaben derim: Yâhû!‥ Sizin bu istis'âbınız ve şu mes'elenin tasavvurundaki istiğrabınız, bir kıyâs‑ı hàdi'in netice‑i vahîmesidir. Zîra, icâd ve ibdâ'‑ı İlâhî’yi, abdin san'at ve kisbine kıyâs edersiniz. Hâlbuki, abdin elinden bir zerreyi imâte veyâhut icâd etmek gelmez. Belki, yalnız umûr‑u itibariye ve terkîbiyede bir san'at ve kisbi vardır. Evet, bu kıyâs aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.
Elhâsıl: İnsan, kâinâtta mümkinâtın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, icâd‑ı sırf ve i'dâm‑ı mahz etsin. Hâlbuki hükm‑ü aklîsi de dâima üssü'l‑esâsı, müşâhedâttan neş'et eder. Demek âsâr‑ı İlâhiye’ye, mümkinât tarafından bakıyor. Hâlbuki, hayret‑efzâ âsârıyla müsbet olan kudret‑i Sâni'in cânibinden temâşâ etmek gerektir. Demek, ibâdın ve kâinâtın, umûr‑u itibariyeden başka te'siri olmayan kuvvet ve kudretlerin cinsinden olan bir kudret‑i mevhûme içinde Sâni'i farz ederek, o noktadan şu mes'eleye temâşâ ediyor. Hâlbuki Vâcibü'l‑Vücûd’un cânibinden, kudret‑i tâmmesi nokta‑i nazarından, bu mes'eleye temâşâ etmek gerektir.
142
İşâret: Birinin âsârı muhâkeme olunursa, onun hàssasını nazara almak lâzımdır. İşte şu mes'elede, edilmemiştir. Zîra bu mes'eleye, acz‑i abdin arkasında, kudret‑i mümkinâtın tarafında, kıyâs‑ı temsîlînin perdesi altında temâşâ ediyor. Hâlbuki, tekvîn‑i âlemde bir kısmını maddesiz ibdâ' ve bir kısmı dahi maddeden inşâ ile, şu kadar hayret‑fezâ âsâr‑ı mu'cize ile kudret‑i kâmile-i İlâhiye’yi göstermekle beraber, ondan sarf‑ı nazar etmek; gâibi, şâhid sûretinde görmek olan kıyâs‑ı hàdi' ile ve ebnâ‑yı cinsini muhâkeme ettiği gibi; bir kaide‑i mahdûde ile, Vâcibü'l‑Vücûd’a nazar ederler. Hattâ çok mes'eleyi akl‑ı selîm ma'kul gördüğü hâlde, onlar gayr‑ı ma'kul tevehhüm ederler.
Tenbih: Muhtereattan kat'‑ı nazar, masnûâtın en zâhir ve münevver ve ziyâ dedikleri olan nur‑u ayn-ı âlemin kavânîn‑i acîbesi ve onun semeresi ve misâl‑i musağğarı olan nur‑u basarın nevâmis‑i bedîasıyla münevver ve musavver olan kemâl‑i kudret-i İlâhiye’nin cânibinde; muvâzene nokta‑i nazarında, gayr‑ı ma'kul ve uzak tevehhüm olunan mesâile temâşâ edilirse, me'nûs ve ayn‑ı aklın kirpikleri ortasında görülecektir. (Hâşiye)
143
Tenbih: Nasıl ki, zarûriyâttan nazariyât istintac olunur, öyle de; âsâr‑ı Sâni'in zarûriyâtı, mahfiyât‑ı san'atına bürhândır. İkisi beraber bu mes'eleyi isbât eder.
Telvih: Acaba nizâm‑ı âlemdeki san'attan daha dakîk, daha acîb, daha garîb; cins‑i kudret-i mümkinâttan daha uzak, akıl tasavvur edebilir mi?‥ Elbette edemez. Zîra fünûn, gösterdikleri fevâid ve hikem ile bizzarûre Sâni'in kasd ve san'at ve hikmetine şehâdet ettiklerinden, ukùlü kabûl etmeye muztar etmişlerdir. Yoksa, bu bedîhiyâttan en küçük bir hakikati, akıl kendi kendine kalsa idi, kabûl etmezdi.
Evet, zemin ve âsumânı hamleden ve muallakta tutan ve ecrâm‑ı kâinâtı istihdam eden ve nizâmında idhal ile hiçbir emrine isyan edilmeyen Zât‑ı Akdes’ten neden istiğrab olunsun ki; ondan derecâtla eshel ve ehaff olanı hamletsin? Evet, bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir.
Elhâsıl: Nasıl Kur'ân’ın bazısı bazısına müfessirdir. Kezâlik, kâinât kitabı dahi, bazı sutûru arkalarındaki san'at ve hikmeti tefsir eder
İşâret: Eğer desen: Bazı mutasavvıfın kelâmından ittisal ve ittihâd ve hulûl zâhir oluyor. Ve ondan tevehhüm edilir ki; bazı maddiyûnun mesleği olan vahdetü'l‑vücûda bir münâsebet gösterir.”
144
Elcevab: Müteşâbih hükmünde olan muhakkìkîn‑i sofiyenin şatahatını ki: Vücûd‑u Akdes’e hasr‑ı nazar ve istiğrak ve mümkinâttan tecerrüd cihetiyle, matmah‑ı nazar ettikleri delil içinde neticeyi görmek; yani, âlemden Sâni'i müşâhede etmek tarîkiyle takib ettikleri meslek olan cedâvil‑i ekvânda, cereyan‑ı tecelliyâtı ve melekûtiyet‑i eşyada, sereyân‑ı füyûzâtı ve merâyâ‑yı mevcûdâta, tecellî‑i esmâ ve sıfâtı ise; dıyku'l‑elfâz sebebiyle, ulûhiyet‑i sâriye ve hayat‑ı sâriye tâbir ettikleri hakàikı, başkalar anlamadılar Sû‑i tefehhüm ile, kendi isti'dâd‑ı şûrelerinden zuhûr eden evhâm‑ı vâhiyeye, muhakkìkînin kelimât ve şatahatını tatbik ettiler.
Yûhâ onların akıllarına!‥ Süreyyâ derecesinde olan muhakkìkînin efkâr‑ı mücerredeleri, serâ derekesinde olan mukallidîn‑i maddiyûnun efkâr‑ı sefîlesinden binler derece uzaktır. Evet, şu iki fikrin tatbikine çalışmak, şu zaman‑ı terakkîde, akl‑ı beşerin dûçâr‑ı sekte olduğunu ve varta‑i mevte düştüğünü izhâr etmektir ki; insaniyet müteessifâne nazar ederek ve isti'dâd‑ı tahkîk ve terakkî lisânıyla كَلَّا وَاللّٰهِ اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا وَاَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ demeye mecbur oluyor.
145
İşâret: Şunlar, ehl‑i vahdetü'ş-şühûddurlar. Fakat vahdetü'l‑vücûd ile mecâzen tâbir edilebilir. Fakat hakikaten vahdetü'l‑vücûd, bazı hükemâ‑i kadîmenin meslek‑i bâtılasıdır.
Tenbih: Şu mutasavvifînin reis ve kebîri demiş ki: İttisali veya ittihâdı veya hulûlü iddia eden, mârifet‑i İlâhiye’den hiçbir şey istişmam etmemiştir.” Evet mümkün, vâcib ile nasıl ittisal veya ittihâd edecek? Kellâ!‥ Evet mümkünün ne kıymeti vardır; ki, vâcib onda hulûl ede, hâşâ!‥ Neam, mümkünde Füyûzât‑ı İlâhiye’den bir feyz tecellî eder.
İşte bunların mesleği, ötekilerin mesleğine münâsebet ve temâs edemez. Zîra, maddiyûnun mesleği; maddiyâta hasr‑ı nazar ve istiğrak ettiklerinden, efkârları fehm‑i Ulûhiyet’ten tecerrüd edip uzaklaştılar. O derece maddeye kıymet verdiler ki; herşeyi maddede görmek, hattâ Ulûhiyet’i onda mezcetmek gibi, bir meslek‑i müteassifeye girmişlerdir. Fakat ehl‑i vahdetü'ş-şühûd olan muhakkìkîn‑i sofiye; o derece Vâcib’e hasr‑ı nazar etmişler ki; mümkinâtın hiçbir kıymeti kalmamıştır. Bir vardır.” derler
El‑insaf Serâ, Süreyyâ kadar birbirinden uzaktır. Maddeyi, cemî' envâ' ve eşkâliyle halk eden Hàlık‑ı Zülcelâl’e kasem ederim ki; dünyada şu iki mesleğin temâsını intac eden re'y‑i ahmakàneden daha kabîh ve daha hasîs ve daha sâhibinin mizâc‑ı aklının inhirafına delil olacak bir re'y yoktur.
146
Tenvir: Küre‑i arz; küçük, parça parça ve rengârenk ve mütehâlif cam parçalarından farz olunursa; herbiri başka çeşitle levnine ve cirmine ve şekline nisbetle, şemsten bir feyz alacaktır. Şu hayâlî feyz ise; ne güneşin zâtı ve ne ayn‑ı ziyâsıdır. Hem de ziyânın temâsili ve elvân‑ı seb'asının tesâvîri ve güneşin tecellîsi olan şu gûnâ‑gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı, farazâ lisâna gelirse, herbiri Güneş benim gibidir.” veyâhut Güneş benim.” diyeceklerdir.
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Fakat ehl‑i vahdetü'ş-şühûdun meşrebi, ehl‑i mahv ve sekrin meşrebidir. Sâfî meşreb ise, meşreb‑i ehl-i fark ve sahvdır.
حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِي الْقِدَمِ هُوَ الَّذ۪ي اَبْدَعَ الْاَشْيَاءَ وَاَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
Tenbih: İşte vücûd‑u Sâni'in delâil‑i icmâlîsi Tafsîli ise, kütüb‑ü selâse’de gelecektir.
Eğer desen: Delâil‑i tevhid’in burada velev icmâlen olsun, beyânını isterim.”
Derim ki: Delâil‑i tevhid, o kadar müştehire ve çoktur ki, bu kitapta zikirden müstağnîdirler. İşte; ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin sadefinde meknûn olan bürhânü't‑temânü', bu minhâca bir menâr‑ı neyyirdir. Evet istiklâl, Ulûhiyet’in hàssa‑i zâtiyesidir ve lâzime‑i zarûriyesidir.
147
Tenvir: Kâinâttaki teşâbüh‑ü âsâr ve etrafı birbiriyle muânaka ve el ele tutmuş, birbirine arz‑ı intizam ve birbirinin suâline karşı cevab‑ı savâb ve birbirinin nidâ‑yı ihtiyacına lebbeyk cevabı vermek ve bir nokta‑i vâhideye temâşâ etmek ve bir mihver‑i nizâm üzerinde deverân etmek cihetiyle, Sâni'in tevhidine telvih, belki Hâkim‑i Ezel’in vahdâniyetine tasrîh ediyor. Evet, bir makinenin sâni'i ve muhteri'i bir olur.
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd‑ı nâ-mahdûd,
Sutûr‑u kâinât-ı dehrdir, a'sâr‑ı nâ-ma'dûd.
Basılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte,
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
Hoca Tahsinin nâ‑ma'dûd ve nâ‑mahdûddan muradı nisbîdir; hakîki lâ‑yetenâhîlik değildir.
148
İşâret: Sâni'‑i Zülcelâl, ne kadar evsâf‑ı kemâliye varsa, onlarla muttasıftır. Zîra mukarrerdir ki: Masnû'da olan feyz‑i kemâl, Sâni'in kemâlinden iktibas edilmiş bir zıll‑i zalîlidir. Demek, kâinâtta ne kadar hüsün ve cemâl ve kemâl varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada, evsâf‑ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni' muttasıftır. Evet ihsân, servetin; icâd, vücûdun; icâb, vücûbun; tahsin, hüsnün fer'idir ve delilidir.
Hem de Sâni'‑i Zülcelâl, cemî' nekàisten münezzehtir. Maddiyâtın mâhiyâtının isti'dâdsızlığından neş'et eden nekàisten müberrâdır. Kâinâtın mâhiyât‑ı mümkinesinden neş'et eden evsâf ve levâzımatından mukaddestir.
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ

İkinci Maksad

Mukaddime

Eğer desen: Dibâcede demiş idin: Kelime‑i şehâdetin ikinci kelâmı, birincisine şâhid ve meşhûddur.”
Elcevab: Neam, evet. Mârifetullâh denilen kâbe‑i kemâlâta giden minhâcların en müstakîm ve en metîni, Sâhib‑i Medine-i Münevvere Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yaptığı tarîk‑ı hadîd-i beyzâsıdır ki; rûh‑u hidayet hükmünde olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, avâlim‑i gaybın mişkât ve zücâcesi hükmünde olan kalbinin ma'kes ve tercümânı makamında olan lisân‑ı sâdıkı, berâhin‑i Sâni'in en sâdık bir delil‑i zîhayat ve bir hüccet‑i nâtıka ve bir bürhân‑ı fasîhtir.
149
Evet hem zâtı, hem lisânı birer bürhân‑ı neyyirdir. Neam, hilkat tarafından Zât‑ı Muhammed bürhân‑ı bâhirdir. Hakikat cânibinden lisânı, şâhid‑i sâdıktır. Evet, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hem Sâni'a, hem nübüvvete, hem haşre, hem hakka, hem hakikate bir hüccet‑i kàtıadır. Tafsîli gelecektir.
Tenbih: Devir lâzım gelmez. Zîra, sıdkının delâili Sâni'in delâiline tevakkuf etmez
Temhîd: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Sâni'in bir bürhânıdır. Öyleyse şu bürhânın, isbât‑ı sıdkını ve intacını ve sûreten ve maddeten sıhhatini isbât etmek gerektir Nahu:
﴿
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ
Emmâ ba'dü!‥ Ey hakikatin âşıkı!‥ Eğer vicdânımı mütâlaa etmekle hakikatleri rasad etmek istersen, kalb dedikleri latîfe‑i Rabbâniye’nin pası ve zengârı hükmünde olan arzu‑yu hilâf ve iltizam‑ı taraf-ı muhâlif ve mâzûr tutulmak için kendi evhâmına bir hak vermek ve bir asl”a ircâ etmek ve mecmûun neticesini, herbir ferdden istemek ki, za'fiyeti sebebiyle neticenin reddine bir isti'dâd‑ı seyyie verilir. () Hem de bahâneli çocukluk tabiatı, hem de mahâneli düşman seciyesi, hem de yalnız ayıbı görmek şânında olan müşteri nazarı gibi emirlerden, o mir'âtı taskîl ve tasfiye et. Muvâzene ve mukàbele eyle; ekser emârâtın imtizacından tezâhür eden hakikatin şu'le‑i cevvâlesini karîne‑i münevvire et; , ekaldeki evhâm‑ı muzlimeyi tenvir ve def' edebilesin Hem de, munsıfâne ve müdakkikàne ile dinle, kelâm tamam olmadan i'tirâz etme. Nihâyete kadar bir cümledir, bir hükümdür. Tamam olduktan sonra, bir vehmin kalırsa söyle
150
Tenbih: Şu bürhânın suğrâsı, nübüvvet‑i mutlaka’dır. Kübrâsı ise, nübüvvet‑i Muhammed’dir. (Aleyhissalâtü Vesselâm) İşte başlıyoruz:
İşâret: Sâni'in hikmeti ve ef'âlindeki adem‑i abesiyet ve kâinâttaki en hasîs ve en kalîl şeyde nizâmın mürâatı ve adem‑i ihmali ve nev'‑i beşerin mürşide olan ihtiyac‑ı zarûrîsi, nev'‑i beşerde vücûd‑u nübüvvet, kat'an istilzam ederler
Eğer desen: Bu icmâldeki mânâyı anlamadım, tafsîl et.”
Derim: İşte dinle, görüyorsun ki; maddiye ve maneviye olan nev'‑i beşerdeki nizâmâtın, hem de hâsiyet‑i aklın kuvvetiyle taht‑ı tasarrufuna alınan çok envâ'ın ahvâline verildiği intizamâtın merkezi ve mâdeni hükmünde olan nübüvvet‑i mutlaka’nın bürhânı, insanın hayvaniyetten üç noktada olan terakkîsidir.
Birincisi: Fikrin evveli, amelin âhiri; amelin evveli, fikrin âhiri olan kaidesinin zımnındaki sırr‑ı acîbdir. Şöyle:
151
Nur‑u nazar ile ilel‑i müterettibe-i müteselsilenin meyânında olan terettübü keşfederek, umum kemâlât‑ı insaniyenin tohumu hükmünde olan mürekkebâtı, besâita tahlil ve ircâ etmekle hâsıl olan kàbiliyet‑i ilim ve terkîb dedikleri kavânîn‑i câriyeyi isti'mâl edip, san'atıyla tabiatı muhâkât olan kàbiliyet‑i san'attan nazarının kusurunu ve evhâmın müzâhemeti ve sevk‑i insaniyetin adem‑i kifâyeti cihetiyle, bir mürşid‑i nebîye ihtiyaç gösteriyor; , âlemdeki nizâm‑ı ekmelin muvâzenesi muhâfaza olunsun.
İkincisi: Gayr‑ı mütenâhî olan beşerin isti'dâdı, gayr‑ı mahsur olan âmâl ve müyûlâtı ve gayr‑ı mazbut olan tasavvurât ve efkârı, gayr‑ı mahdûd olan kuvve‑i şeheviye ve gadabiyesidir
İşâret: Bir adama milyonlarca sene ömür ile, bütün lezâiz‑i dünyeviye ve her cihetten tasallut‑u tâmm verildiği hâlde; isti'dâdındaki lâ‑yetenâhîliğin hükmünce, bir âh!‥ âh!‥ leyte!‥” yi çekecektir. Güyâ, o adem‑i rızâ ile remz ve işâret ediyor ki; insan ebede namzeddir ve saâdet‑i ebediye için halk olunmuştur. , gayr‑ı mütenâhî bir zamanda, gayr‑ı mahdûd ve geniş bir âlemde, gayr‑ı mahsur olan isti'dâdâtını bilfiile çıkarabilsin.
Tenbih: Adem‑i abesiyet ve hakàik‑ı eşyanın sübûtiyetleri îmâ ediyor ki; bu dar ve mahsur ve herbir lezzetinde çok a'râzın müzâhemetiyle keşmekeş ve tehâsüdden hàlî olmayan şu dünya‑yı deniye içinde, kemâlât‑ı insaniye yerleşmez. Belki, geniş ve müzâhemetsiz bir âlem lâzımdır; insan, hakkıyla sünbüllensin ve ahvâl ve kemâlâtına nizâm vermekle, nizâm‑ı âleme hemdest‑i vifâk olabilsin
152
Tenbih ve İşâret: İstitradî olarak haşre îmâ olundu. İleride zâten bürhân‑ı kat'iyle isbât edilecektir. Fakat burada istediğim nokta: İnsandaki isti'dâd ebede nâzırdır. Eğer istersen, insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetin kıymetine ve isti'dâdın muktezâsına teemmül ve tedkik et. Sonra da, o cevher‑i insaniyetin en küçük ve en hasîs hizmetkârı olan hayâle bak, gör, yanına git ve de: Ey hayâl ağa!‥ Beşâret sana!‥ Dünya ve mâfîhânın saltanatı, milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir; fakat, âkıbetin dönmemeksizin fenâ ve ademdir.” Acaba hayâl sana nasıl mukàbele edecek?‥ Âyâ, istibşâr ve sürûr veyâhut telehhüf ve tahassürle cevab verecektir.
Ecel, neam, evet, cevher‑i insaniyet, a'mâk‑ı vicdânın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: Eyvâh, vâ‑hasretâ saâdet‑i ebediyenin fıkdânına!‥” diyecektir. Hayâle zecr ve ta'nif ederek: Yâhû! Bu dünya‑yı fâniye ile râzı olma.”
İşte ey birader! Hînâ bu saltanat‑ı fâniye, sultan‑ı insaniyetin en hakîr hizmetkârı veyâhut şâiri veyâhut san'atkâr ve tasvircisini işbâ' ve râzı edemezse, nasıl o hayâl gibi çok hizmetkârların sâhibi olan sultan‑ı insaniyeti işbâ' edebilir? Kellâ!‥ Neam, onu işbâ' edecek, yalnız haşr‑i cismânînin sadefinde meknûn olan, saâdet‑i ebediyedir.
Üçüncüsü: İnsanın îtidâl‑i mizâcı ve letâfet‑i tab'ı ve zînete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir sûret‑i taayyüşe olan meyl‑i fıtrîsidir.
Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki, şeref‑i insaniyete münâsib bir kemâl ile yaşamak gerektir.
153
Binâenaleyh, beşer, mesken ve melbes ve me'keli, sanâyi‑i kesîre ile taltif etmesine muhtaçtır. Bu san'atlarda, yalnızca kudretinin adem‑i kifâyetine binâen; ebnâ‑yı cinsiyle imtizaç etmek o da iştirâk etmek o da teâvün etmek o da sa'yin semerâtını mübâdele etmesini iktiza etmekle beraber, kuvâ‑yı insaniyedeki inhimak ve tecâvüz sebebiyle, adâlete ihtiyaç o da her aklın adâlete adem‑i kifâyetine binâen, onu muhâfaza edecek kavânîn‑i külliyenin vaz'larına ihtiyaç o da te'sirini muhâfaza etmek için icra edecek bir mukannine o mukannin dahi, zâhiren ve bâtınen hâkimiyetini muhâfaza etmek için, maddeten ve ma'nen tefevvuka hem de Sâni'‑i âlemin tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla, bir imtiyaz ve kuvvet‑i nisbete hem de evâmirine olan itâati te'min ve te'sis eden azamet‑i Sâni'in tasavvurunu zihinlerde idâme edecek bir müzekkire‑i mükerrere olan ibâdete muhtaçtır. O ibâdet dahi, Sâni'in cânibine efkârı tevcîh eder. O teveccüh ise, inkıyadı te'sis; o inkıyad dahi, nizâm‑ı ekmele îsâl eder. O nizâm‑ı ekmel dahi, sırr‑ı hikmetten tevellüd eder. Sırr‑ı hikmet dahi, ademü'l‑abesiyeti ve Sâni'in hikmeti, masnû'daki teennuku kendine şâhid gösterir.
İşte, eğer insanın hayvandan şu cihât‑ı selâse ile olan temâyüzünü derk edebildin; bizzarûre netice veriyor ki: Nübüvvet‑i mutlaka, nev'‑i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki; ahvâl‑i beşer onun üzerine deverân ediyor. Şöyle ki:
Cihet‑i ûlâda dikkat et! Bak, nasıl sevku'l‑insaniyet ve meyl‑i tabîinin adem‑i kifâyeti ve nazarın kusuru ve tarîk‑ı akıldaki evhâmın ihtilâtı, nasıl nev'‑i beşeri eşedd‑i ihtiyaçla bir mürşid ve muallime muhtaç eder. O mürşid, Peygamber’dir
154
İkinci cihette tedebbür et. Şöyle: İnsandaki lâ‑yetenâhîlik ve tabiatındaki meylü't‑tecâvüz ve kuvâ ve âmâlindeki adem‑i tahdid ve âlemdeki meylü'l‑istikmâlin dalı hükmünde olan insandaki meylü't‑terakkînin semeresi hükmünde olan kàmet‑i nâmiye-i isti'dâd-ı insanîsine intibak etmeyen, belki câmid ve muvakkat olan kanun‑u beşer ki; tedrîcen tecârüb ile hâsıl olan netâic‑i efkârın telâhukuyla vücûda gelen o kavânîn‑i beşer, şu semere‑i isti'dâdın çekirdeklerinin terbiye ve imdâdına adem‑i kifâyetinin sebebiyle, maddeten ve ma'nen iki âlemde saâdet‑i beşeri te'min edecek, hem de kàmet‑i isti'dâdının büyümesiyle tevessü' edecek, zîhayat ve ebediye bir şerîat‑ı İlâhiye’ye ihtiyaç gösterir. İşte şerîatı getiren, Peygamber’dir
Eğer desen: Biz görüyoruz ki; dinsizlerin veya sahîh bir dini olmayanların ahvâlleri, muaddele ve munazzamadırlar.”
Elcevab: O adâlet ve intizam, ehl‑i dinin îkazât ve irşadâtıyladır. Ve o adâlet ve faziletin esâsları, enbiyânın te'sisleriyledir. Demek enbiyâ, esâs ve maddeyi vaz' etmişlerdir. Onlar da, o esâs ve fazileti tutup, onda işlediklerini işlediler. Bundan başka nizâm ve saâdetleri, muvakkattir. Bir cihetten kàime ve müstakîme ise, çok cihâttan mâile ve münhaniyedir. Yani, ne kadar sûreten ve maddeten ve lafzan ve meâşen muntazamadır; fakat sîreten ve maneviyaten ve ma'nen fâside ve muhtelledir.
155
Ey birader!‥ İşte sıra üçüncü cihete geldi. İyi tefekkür et!‥ Şöyle: Ahlâktaki ifrat ve tefrit ise, isti'dâdâtı ifsad ediyor. Ve şu ifsad ise, abesiyeti intac eder. Ve şu abesiyet ise, kâinâtın en küçük ve en ehemmiyetsiz şeylerinde mesâlih ve hikemin riâyetiyle, âlemde hüküm‑fermâlığı bedîhî olan Hikmet‑i İlâhiye’ye münâkızdır.
Vehim ve Tenbih: Meleke‑i mârifet-i hukuk dedikleri, her fenâlığın maddeten zararını ihsâs ede ede ve efkâr‑ı umumiyeyi îkaz etmekle hâsıl olan meleke‑i riâyet-i hukuk dedikleri emri, şerîat‑ı İlâhiye’ye bedel olarak dinsizlerin tasavvuru ve şerîattan istiğnâları, bir tevehhüm‑ü bâtıldır. Zîra, dünya ihtiyarlandı; öyle bir şeyin mukaddemâtı da zâhir olmadı. Bil'akis, mehâsinin terakkîsiyle beraber, mesâvî dahi terakkî edip, daha dehşetli ve aldatıcı bir şekle giriyor.
Evet, nasıl ki nevâmis‑i hikmet, desâtir‑i hükûmetten müstağnî değildir, öyle de; vicdâna hâkim olan kavânîn‑i şerîat ve fazilete, eşedd‑i ihtiyaç ile muhtaçtır. İşte şöyle mevhûme olan meleke‑i ta'dil-i ahlâk, kuvâ‑yı selâseyi, hikmet ve iffet ve şecâatte muhâfaza etmesine kâfî değildir. Binâenaleyh, insan bizzarûre, vicdân ve tabiatlara müessir ve nâfiz olan mîzan‑ı adâlet-i İlâhiye’yi tutacak bir Nebî’ye muhtaçtır.
İşâret: Binlerce enbiyâ, nev'‑i beşerde nübüvveti iddia ederek, binlerce mu'cizâtla müddeâyı isbât etmişlerdir. İşte, o enbiyânın cemî' mu'cizâtları, lisân‑ı vâhid ile nübüvvet‑i mutlaka’yı ilân eder. Bizim şu suğrâmıza dahi, bir bürhân‑ı kàtı'dır. Buna, tevâtür‑ü bilma'nâ veya ne tâbir ile diyorsanız deyiniz, metîn bir delildir.
156
Tenbih: Şu muhâkemâtın cihetü'l‑vahdeti budur ki: Eğer cemî' fünûn ele alınırsa ve fünûnların kavâidinin külliyetleriyle keşfettikleri ittisak ve intizama temâşâ edilirse hem de, mesâlih‑i cüz'iye-i müteferrikanın mâyesi ve ukde‑i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr‑i âheri içine atılmakla ekl ve nikâhtaki gibi perîşan olan umûr ve ef'âl, o mâye ile irtibat ve ittisal ettiklerini, inâyet‑i İlâhiye nokta‑i nazarında nazar‑ı dikkate alınırsa hem de, hikmetin şehâdetiyle sâbit olan adem‑i abesiyet ve adem‑i ihmali mütâlaaya alınırsa istikrâ'‑i tâmmla netice veriyor ki: