Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
61

Onikinci Mukaddeme

Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan, hayâlâta sapar. Sırat‑ı müstakîmi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvâzenesiz ve mîzansız olan, çok aldanır, aldatır.
Zâhir‑perestleri aldatan bir sebeb; kıssanın hisse ile münâsebeti ve mukaddimenin maksûd ile zihinde mukàreneti, vücûd‑u haricîde olan mukàrenetle iltibas olunmasıdır. Bu noktaya dikkat et, sonra muhtaç olacaksın.
Hem de ihtilâlâtı tevlîd eden, ihtilâfâtı îka' eden, hurâfâtı icâd eden, mübâlağatı intac eden esbâbın birisi ve belki en birincisi; hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem‑i kanâattir. Hâşâ, zevk‑i fâsidesiyle istihfaf‑ı nizâm etmektir.
Hâlbuki, akıl ve hikmet nazarlarında herbiri kudretin en bâhir mu'cizelerinden olan hakàik‑ı âlemde olan hüsn‑ü intizam ve kemâl ve ulviyet, o derece dest‑i hikmet ile nakşolmuş ki; bütün hayâl‑perestlerin ve mübâlağacıların hülyalarından geçmiş olan hàrikulâde hüsün ve kemâle nisbet olunsa, o hàrikulâde hayâller gayet âdi ve o âdâtullâh gayet hàrikulâde bir hüsün ve haşmet gösterecektir.
62
Fakat cehl‑i mürekkebin hemşiresi ve nazar‑ı sathînin annesi olan ülfet, mübâlağacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir; me'lûf olan âfâk ve enfüste dikkat‑i nazara, Kitab‑ı Hakîm emreder.
Evet, gözleri açan, yalnız nücûm‑u Kur'âniye’dir. Öyle nücûm‑u sâkıbedirler ki: Cehlin zulmünü ve nazar‑ı sathînin zulümâtını def'ettikleri gibi; âyât‑ı beyyinât, yed‑i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin hicâblarını ve zâhir‑perestliğin perdesini parça parça ederek, ukùlü, âfâk ve enfüsün hakàikına tevcîh edip, irşad etmişlerdir.
Hem de meylü'l‑mübâlağatı tevlîd eden, beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına meyelân‑ı fıtriyesidir. Zîra, meyillerinden birisi; hayret verecek acîb şeyleri görmeye ve göstermeye ve teceddüde ve icâda olan meylidir.
Buna binâen, vaktâ beşer, nazar‑ı sathî ile kâinât kaplarında ülfet kapağı altında olan gıdâ‑yı rûhâniyi zevk edemediğinden, kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanâatsizlik ve hàrikulâdeye meyil ve hayâlâta iştihâdan başka netice vermediğinden meyl‑i hàrikulâde ile, ya teceddüd veya tervîc için meylü'l‑mübâlağa tevellüd eder.
O mübâlağa ise; dağ tepesinde bir kartopu gibi yuvarlamakla, hayâlin yüksek zirvesinden lisâna kadar tekerlense, sonra lisândan lisâna yuvarlanıp giderken, kendi hakikatinin çok parçalarını dağıtmakla beraber, her lisândan meylü'l‑mübâlağa ile çok hayâlâtı kendine toplar, şâpe gibi büyür. Hattâ kalbe değil, belki sımahta, belki hayâlde bile yerleşemiyor.
Sonra bir nazar‑ı hak gelir, onu tecrid etmekle çıplak ederek, tevâbi'ini dağıtıp, aslına ircâ eder. Hak gelir, bâtıl ölür sırrı da zâhir olur.
63
Ezcümle: Bugünlerde bir hikâye buna misâl olabilir. Fahr olmasın, zaman‑ı sabâvetimden beri üssü'l‑esâs-ı meslekim; ifrat ve tefrit ile hakàik‑ı İslâmiyet’e sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih‑i hayatım, pek çok vukûâtıyla şehâdet eder. Bununla beraber, bugünlerde küreviyet‑i arz gibi bedîhî bir mes'eleyi zikrettim. O mes'eleye temâs eden mesâil‑i diniyeyi tatbik ve tevfik ederek, düşmanların i'tirâzâtını ve muhibb‑i dinin vesveselerini def' eyledim. Nasıl ki, mesâilde mufassalan gelecektir
Sonra gul‑yabânî gibi, hayâlâta alışan zâhir‑perestlerin dimağları kabûl etmeyecek gibi göründüler. Fakat asıl sebeb, başka garaz olmak gerektir. Güyâ, göz yummakla gündüzü gece veya üflemekle güneşi söndürmeye ihtimal vermek gibi bir hareket‑i mecnûnânede bulundular. Güyâ, onların zannınca küreviyet‑i arza hükmeden, dinde çok mesâile muhâlefet ediyor. Onu bahâne ederek büyük bir iftirayı ettiler.
O derecede kalmadı. Vesveseli ezhânı, iftiranın büyümesine müsâid bir zemin bulduklarından, iftirayı o derece büyüttüler ki; ehl‑i diyânetin hakikaten ciğerlerini dâğdâr ve ehl‑i hamiyeti, gerd‑i terakkiyâtından me'yûs ettiler.
Lâkin bu hâl büyük bir derstir; beni îkaz etti ki: Câhil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise, şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp, eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avâm‑perestâne ve ifratkârâne olan hayâlâtlarına, o kılıncı bir derece iliştireceğim.
Eğer çendan böyle şahsî şeylerin, böyle mebâhisatta zikirleri lâzım değildir. Fakat şahsiyette kalmadı; medreselerin hayatlarına taalluk eder bir mes'ele‑i umumî hükmüne geçti. O zâhir‑perestler emin olsunlar ki; sa'yleri beyhûdedir. Şimdiye kadar böyle avâm‑perestâne safsatalar ile, bizi câhil bıraktılar. Bundan sonra bizi câhil bırakmakla, cehlimizden istifade etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır, vesselâm
64
Hem de zâhiriyyûnun efkârını teşviş eden ve hayâlâtını intizamdan çıkaran sıdk‑ı enbiyânın delâili, yalnız hàrikulâdelerde münhasır olduklarını i'tikàd etmeleridir. Hem de, Peygamberimiz’in cümle hâli veya ekseriyeti, hàrika olmak itibar etmeleridir. Bu ise, vücûd müsâade etmediği için, mütehayyelâtları intizam bulamıyor. Hâlbuki; böyle i'tikàd, sırr‑ı Hikmet-i İlâhiye’den ve hilkat‑i âlemde cârî olan kavânîn‑i İlâhiye’ye peygamberlerin teslîm ve ittibâ'larından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir.
Evet Peygamberimiz’in herbir hâl ve hareketi, sıdkına delâlet ve hakka temessüküne şehâdet etmekle beraber, Peygamber de âdâtullâha ittibâ' ve inkıyad ediyor Makale‑i Sâlisede bu sırra tenbih edilecektir.
Hem de, hàrikulâdenin izhârı, tasdik‑i nübüvvet içindir. Tasdik ise, zâhir olan mu'cizâtıyla, ekmel‑i vech ile hâsıl olabilir. Eğer hâcetten fazla hàrika olsa, ya abestir veya sırr‑ı teklife münâfîdir. Zîra teklif, nazarî olan şeyde bir imtihandır. Bedîhiyât veya bedâhete yakın olan şeylerde ednâ, a'lâ ile müsâvî olabilir. Veyâhut, cereyan‑ı hikmetin sırrına teslîm ve itâate muhâliftir. Hâlbuki, peygamberler herkesten ziyâde ubûdiyet ve teslîme mükelleftirler.
Ey şu perîşan sözlerime nazar eden tâlib‑i hak!‥ Senin mâhiyetinde ekilmiş olan müyûlât, şu Oniki Mukaddeme’de sükûnuyla beraber cereyan eden şems‑i hakikatin ziyâsıyla, neşv ü nemâ bulup çiçekler açacaktır
65
Hâtime
Seyyid olmayan, seyyidim ve seyyid olan, değilim diyenler, ikisi de günahkâr ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi; hadîs ve Kur'ân’da dahi, ziyâde veya noksan etmek memnû'dur. Fakat ziyâde etmek, nizâmı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat, ziyâde etmek ilim ile olur. Âlim olan mâzûr değildir. Kezâlik; dinden bir şeyi fasl veya olmayanı vasletmek, ikisi de câiz değildir. Belki, hikâyâtın bakırları ve İsrailiyât’ın müzahrefâtı ve teşbihâtın mümevvehâtı, elmas‑ı akîdede, cevher‑i şerîatta, dürer‑i ahkâmda idhal etmek; kıymetini daha ziyâde tenzîl ve müteharri‑i hakikat olan müşterisini, daha ziyâde tenfîr ve pişman eder.
Hâtimenin Hâtimesi
Bir adam müstaid ve kàbil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şerîat‑ı hilkate büyük bir itâatsizliktir. Zîra, şânı odur ki; isti'dâdı, san'atta intişar ve tedâhül ve san'atın mekàyisine ihtiram ve muhabbet ve nevâmisine temessül ve imtisal; elhâsıl, fenâ fi's‑san'at olmaktır. Vazife‑i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san'atın sûret‑i lâyıkasını tağyîr eder ve nevâmisini incitir ve asıl müstaid olduğu san'ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr‑ı tabîi san'atın sûretini çirkin eder. Zîra, bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san'atın imtizaçsızlığı için bir keşmekeş olur.
66
Bu sırra binâen, pek çok adam meylü'l‑ağalık ve meylü'l‑âmiriyet ve meylü't‑tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şânında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lütfu terkedip, kendi istibdâd ve tefevvukuna vesile‑i cebr ve ta'nif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binâen, vezâif ehil olmayanın ellerine geçti. Bâhusus, medâris bunun ile indirâsa yüz tuttu.
Buna çare‑i yegâne; dâire‑i vâhidenin hükmünde olan müderrisleri, dâru'l‑fünûn gibi çok devâire tebdil ve tertib etmektir. , herkes sevk‑i insanîsiyle hakkına gitmekle, hikmet‑i ezeliyenin emr‑i manevîsini, meyl‑i fıtrîsiyle imtisal edip, kaide‑i taksimü'l-a'mâle tatbik edilsin.
Tenbih: Ulûm‑u medârisin tedennîsine ve mecrâ‑yı tabîiden çevrilmesine bir sebeb‑i mühim budur: Ulûm‑u âliye (اٰلِيَه) maksûd‑u bizzat sırasına geçtiğinden, ulûm‑u àliye (عَالِيَه) mühmel kaldığı gibi, libâs‑ı mânâ hükmünde olan İbare‑i Arabiye’nin halli, ezhânı zabtederek, asıl maksûd olan ilim ise, tebeî kalmakla beraber; ibareleri bir derece mebzûl olan ve silsile‑i tahsile resmen geçen kitaplar; evkàt, efkârı kendine hasredip, harice çıkmasına meydân vermemeleridir.
Ey birader‑i vicdân!‥ Zannediyorum şimdi şu mukaddemât üzerine terettüb edecek olan kütüb‑ü selâse’yi, ne mâhiyette olduklarını görmek istiyorsun. Fakat daha sabret. Şimdilik sana bir mevzû söyleyeceğim ki; o kütübün bir zemin‑i icmâlîsini, tâbir‑i diğer ile küçük bir fotoğrafını veya icmâli bir haritasını teşkil eder. Hem de, o kütübde sekiz‑dokuz mes'eleyi, acele edip sana takdim edeceğim. Üçüncü Makale’den sonra, eğer meşîet‑i İlâhiye taalluk etse ve tevfik‑i Rabbânî refîk olsa, tafsilâtını zikretmek fikrindeyim. İşte mevzû ve zemin budur:
67
Kur'ân’ın gösterdiği vesâil ile, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr‑i rûhâni olarak, semâvâtın ulûmlarına çıkacağım. , oradan temâşâ edip göreceğiz ki; küre‑i arz, hol veya top veya fırfıra veya sapan taşı gibi Sâni'‑i Hakîm dest‑i kudretle döndürüp, atmakla çeviriyor. , parça parça ederek daha iyisine tebdil edeceğine nazar‑ı hikmetle göreceğiz.
Sonra da semâvâttan asılıp, cevvden geçeceğiz. Tedrîcen, beşiğimiz olan ve beşerin yatıp ve istirahat eylemesi için Hàlık‑ı Rahmân, sathını serip, müheyyâ ve mümehhed etmiş olan küre‑i arza ineceğiz.
Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi beşiğini atıp harâb etmekle beşeri, saâdet‑saray-ı ebediyeye gönderilmesine nazar‑ı dikkatle temâşâ edeceğiz.
Bunu tamamen temâşâ ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr‑i rûhâni ile, zaman‑ı mâzi kıt'asına girip ebnâ‑yı cinsimiz olan, ebnâ‑yı mâzi ile seyyâle‑i berkıye-i tarihiye ile muhâbere edeceğiz. O mağrib‑i ihtifânın köşesinde vukû'a gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.
Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ‑yı cinsimizi ziyaret ve istikbâl için, saâdetin fecr‑i sâdıkını uzaktan görmek ve göstermek ile maşrık‑ı istikbâle müteveccih olarak, şimendifer‑i terakkîye ve tevfik denilen sefîne‑i sa'ye bindiğimiz ile beraber, ellerimizde olan bürhânın misbâhıyla, o bidâyeti karanlık görülen, fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. ebnâ‑yı müstakbel ile musâfaha edip, saâdetlerini tebrik edeceğiz.
68
İşte bu küçük fotoğrafta, öyle bir güzel resim mündemicdir ki; ileride tahrir ile sana görünecektir. Şimdi bu zeminde kütüb‑ü mezbûrenin şecereleri tenebbüt ve makàlât‑ı selâsenin cedâviliyle sulanacaktır.
Ey birader!‥ Senin elini tutup hazine‑i hakàika götürmekten evvel, va'd ettiğim birkaç mes'ele ile acele edip basar‑ı basîretinize gışâvet ve perde olan hayâlâtı def'edeceğim. Öyle hayâlât, gul‑yabânî gibi elleriyle senin gözünü kapar, göğsüne vurur, seni tahvif eder. Farazâ, gösterse de; nuru nâr, dürrü meder gibi gösterir. O hayâlâttan sakın!‥ Senin vesveselerinin en büyük menşe'i, küreviyete taalluk eden birkaç mes'eledir.
Ezcümle: Sevr ve Hût ve Kaf Dağı ve Sedd‑i Zülkarneyn ve cibâlin evtâdiyetleri ve yer altında Cehennem’in yerini ta'yin etmek ve ﴿دَحٰيهَا ve ﴿سُطِحَتْ ve ﴿اَلشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ve ﴿يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ gibi mesâildir. Hakikatlerini beyân edeceğim; , dinin düşmanlarının gözleri kapatılsın ve dostlarının gözleri dahi açılsın. İşte başlıyorum:

Birinci Mes'ele

Senin munsıf olan zihnine ma'lûmdur ki; küreviyet‑i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkìkîn‑i İslâm eğerçi ittifak‑ı sükûtuyla olsa ittifak etmişlerdir.
Eğer bir şübhen varsa Makàsıd ve Mevâkıfa git; maksada vukûf ve ıttılâ' peydâ edeceksin ve göreceksin: Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temâşâ ediyorlar.
69
Eğer o kapı sana açılamadı; Mefâtihü'l‑Gayb olan İmâm‑ı Râzînin geniş olan tefsirine gir ve serîr‑i tedrîste o dâhî imâmın halka‑i dersinde otur, dersini dinle.
Eğer onun ile mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın; İbrahim Hakkı’nın arkasına düş, Hüccetü'l‑İslâm olan İmâm‑ı Gazâlînin yanına git, fetvâ iste, de ki: Küreviyette müşâhhat var mıdır?” Elbette diyecek: Kabûl etmezsen müşâhhat vardır.” Zîra, zamanından beri şöyle bir fetvâ göndermiş: Kim küreviyet‑i arz gibi bürhân‑ı kat'iyle sâbit olan bir emri, dine himâyet bahânesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet‑i azîm etmiş olur. Zîra bu, sadâkat değil hıyânettir.”
Eğer ümmîsin, fetvâyı okuyamıyorsun; bizim hem‑asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyin‑i Cisrî’nin sözünü dinle!‥ Zîra, yüksek sesle münkir‑i küreviyeti tehdid ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervâsız olarak der: Kim dine istinâd ile, himâyet yolunda müdevveriyet‑i arzı inkâr eder ise, sadîk‑ı ahmaktır; adüvv‑ü şedîdden daha ziyâde zarar vermiş olur.”
Eğer bu yüksek sesle, senin yatmış olan fikr‑i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn‑i Hümam ve Fahrü'l‑İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmâm‑ı Şâfiîye git, istiftâ et, de ki:
Şerîatta vardır; bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır; yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır; güneş çok günlerde gurûb ve çok gecelerde tulû' etmez; nasıl oruç tutacaklar?‥” Hem de istifsar et ki: Şartın ta'rif‑i şer'îsi olan sâir erkâna mukàrin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbâl‑i kıbleye intibak eder. Hâlbuki, yalnız kıyâm ve yarı kuûdda mukàrenet vardır?”
70
Emin ol, İmâm‑ı Şâfiî mes'ele‑i ûlâyı, şarktan ve garbdan geçen dâirenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü mes'eleyi dahi cenûbdan şimâle mümted olan dâirenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Bürhân‑ı aklî gibi cevab verecektir.
Hem de kıble mes'elesinde diyecek: Kıble ve Kâbe öyle bir amûd‑u nurânîdir ki; semâvâtı arşa kadar takmış ve nazmedip, küre‑i arzın tabakàtını ferşe kadar delerek, kâinâtın muntazam bir amûd‑u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt‑ı şâkul ile senin gözünün şuâı, namazın herbir hareketinde ayn‑ı kıble ile temâs ve musâfaha edecektir.”
Ey birader!‥ Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acîb hülyaların âlem‑i hayâlden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur. kalbe girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun, fakat sapmışsın. Eğer o hayâlâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde, pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre‑i arz yerleşmez ise, tevsî'‑i zihin için, nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sâkinlerini gör, suâl et. Zîra, ev sâhibi evini bilir. Onlar umumen müşâhede ve tevâtür ile bir lisânla sana söyleyecekler: Yâhû!‥ Bizim beşiğimiz ve fezâ‑yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar dîvâne değildir; ecrâm‑ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun‑u İlâhî’den şüzûz ve serkeşlik etsin!” Hem de, delâil‑i mücesseme-i musattaha olarak, haritaları ibraz edecektir
İşâret: Nizâm‑ı hilkat-i âlem denilen, şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczûb ve misâfir olan küre‑i arza, güneşe iktidâ eden saf‑beste yıldızların safında durup itâat etmesini farz ve vâcib kılmıştır. Zîra zemin, zevciyle beraber ﴿اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ demişlerdir. Tâat ise, cemâat ile daha efdal ve daha ahsendir.
71
Elhâsıl: Sâni'‑i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin ey ehl‑i hayâl!‥ teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır; akıllarınızı kâinâta mühendis etmemiştir.
Tenbih: Za'f‑ı akîdeye veyâhut Sofestâi mezhebine olan meyle veyâhut daha almamış, yeni müşteri olmasına işâret eden umûrun biri de: Bu hakikat, dine münâfîdir.” olan kelime‑i hamkâdır. Zîra, bürhân‑ı kat'î ile sâbit olan bir şeyi, hak ve hakikat olan dine muhâlif olduğuna ihtimal veren ve münâfâtından havfeden adam, hàlî değil; ya dimağında bir Sofestâi gizlenmiş, karıştırıyor veyâhut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor veyâhut yeniden dine müşteri olmuş, tenkid ile almak istiyor

İkinci Mes'ele

Pûşîde olmasın, Sevr ve Hûtun kıssa‑i meşhûresi, İslâmiyet’in dahîl ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen Mukaddeme‑i Sâlise’ye git, göreceksin; hangi kapıdan dâire‑i İslâmiyet’e dâhil olmuştur. Amma, İbn‑i Abbâs’a olan nisbetin ittisali ise, Dördüncü Mukaddeme’nin âyinesine bak; o ilhâkın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: Arz, sevr ve hût üzerindedir Hadîs olarak rivâyet ediliyor.
72
Evvelâ: Teslîm etmiyoruz ki, hadîstir. Zîra, İsrailiyât’ın nişanı vardır.
Sâniyen: Hadîs olsa da, za'f‑ı ittisal için yalnız zannı ifâde eden âhâddandır. Akîdeye dâhil olmaz. Zîra, yakìn şarttır.
Sâlisen: Mütevâtir ve kat'iyyü'l‑metin olsa da, kat'iyyü'd‑delâlet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddeme’ye müracaatla, Onbirinci Mukaddeme ile müşâvere et!
Göreceksin, nasıl hayâlât, zâhir‑perestleri havalandırmış. Bu hadîsi, mahâmil‑i sahîhadan çevirmişlerdir. İşte vücûh‑u sahîha üçtür:
Nasıl, Sevr ve Nesr ve İnsan ve diğeriyle müsemmâ olan Hamele‑i Arş, melâikedir; bu Sevr ve Hût dahi öyle iki melâikedir. Yoksa, Arş‑ı A'zamı, melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizâm‑ı âleme münâfîdir.
Hem de, lisân‑ı şerîatta işitiliyor: Herbir nev'e mahsûs ve o nev'e münâsib bir melek‑i müekkel vardır. Bu münâsebete binâen, o melek o nev'in ismiyle müsemmâ, belki âlem‑i melâikede onun sûretiyle mütemessil oluyor Hadîs olarak işitiliyor: Her akşamda güneş arşa gider, secde eder; izin alıyor, sonra geliyor.” Evet, şemse müekkel olan melek, ismi şems, misâli de şemstir. Odur gider, gelir.
Hem de hükemâ‑i İlâhiyyûn nezdinde, herbir nev' için hayy ve nâtık ve efrâda imdâd verici ve müstemiddi bir mâhiyet‑i mücerrede vardır. Lisân‑ı şerîatta, melekü'l‑cibâl ve melekü'l‑bihâr ve melekü'l‑emtâr gibi isimler ile tâbir edilir. Fakat te'sir‑i hakîkileri yoktur. Müessir‑i hakîki, yalnız Zât‑ı Akdes’tir. اِذْ لَا مُؤَثِّرَ فِي الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ
73
Esbâb‑ı zâhiriyenin vaz'ındaki hikmet ise: İzhâr‑ı izzet ve saltanat tâbir olunan dest‑i kudret, perdesiz dâire‑i esbâba mün'atıf olan nazara karşı, zâhiren umûr‑u hasîse ile mübâşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat, dâire‑i akîde denilen hak ve melekûtiyette, herşey ulvîdir. Dest‑i kudretin perdesiz mübâşereti izzete münâsibdir. ﴿ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
İkinci Mahmil: Sevr, imâret ve zirâat‑i arzın en büyük vâsıtası olan öküzdür. Hût ise; ehl‑i sevâhilin, belki pek çok nev'‑i beşerin medâr‑ı maîşeti olan balıktır.
Nasıl biri suâl ederse: Devlet ne şey üstündedir?” Cevab verilir: Kılınçla kalem üstündedir.” Veyâhut: Medeniyet ne ile kàimdir?” Mârifet ve san'at ve ticâret ile‥” cevab verilir. Veyâhut: Nev'‑i beşer, ne şey üzerinde bekà bulur?” Cevab ise: İlim ve amel üstünde bekà bulur.” Kezâlik, vallâhu a'lem Fahr‑i Kâinât buna binâen cevab vermiş.
Şöyle suâl eden zât İkinci Mukaddeme’nin sırrıyla böyle hakàika zihni isti'dâd kesbetmediğinden, vazifesi olmayan bir şeyden suâl ettiği gibi, Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevab buyurdu ki: Yer, sevr üstündedir.”
Zîra, yerin imâreti, nev'‑i beşer iledir. Nev'‑i beşerden olan ehl‑i kurâ’nın menba'‑ı hayatları, zirâat iledir. Zirâat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm‑ı diğeri olan ehl‑i sevâhilin a'zam‑ı maîşetleri, belki ehl‑i medeniyetin büyük bir mâden‑i ticâretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir. كُلُّ الصَّيْدِ ف۪ي جَوْفِ الْفَرَا mes'elesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevaptır. Mizâh da olsa, haktır. Zîra, mizâh etse de yalnız hak söyler.
74
Farazâ sâil, keyfiyet‑i hilkatten suâl etmişse; fenn‑i beyânda olan تَلَقَّى السَّامِعُ بِغَيْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb‑u hakîmânesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil iştihâ‑yı kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.
﴿يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ bu hakikate bir berâatü'l‑istihlâldir.
Üçüncü Mahmil: Sevr ve hût, arzın mahrek‑i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar, eğer çendan farazî ve mevhûmedirler. Asıl ecrâmı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lafzan ve ıstılahen câzibe‑i umumiye ile müsemmâ olan âdâtullâhın kanunu, o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden Arz burçlar üstündedir.” olan tâbir‑i hakîmâne câizdir. Bu mahmil, hikmet‑i cedîde nokta‑i nazarındadır. Zîra, hikmet‑i atîka, burçları semâda; hikmet‑i cedîde ise, medâr‑ı arzda farzetmişlerdir. Bu te'vil, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.
75
Hem de mervîdir: Suâl taaddüd etmiş. Bir kere Hût üstündedir.” Demek bir aydan sonra Sevr üstündedir.” denilmiştir. Yani, fezâ‑yı gayr-ı mahdûdenin her tarafında münteşir olan mezbûr kanunun huyût ve eşi'alarının nokta‑i mihrâkıyesi olan Hût Burcu’nda temerküz ettiğinden; küre‑i arz Delv Burcu’ndan koşup Hût’taki tedellî eden kanunu tutup, şecere‑i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı veyâhut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını Burc‑u Sevr üstünde yapmış demektir.
Bunu bildikten sonra, insafla dikkat et!‥ Beşinci Mukaddeme’nin sırrıyla, ehl‑i hayâlin ihtirâ'‑gerdesi olan kıssa‑i acîbe-i meşhûrede, acaba hikmet‑i ezeliyeye isnâd‑ı abesiyet ve san'at‑ı İlâhiye’de isbât‑ı isrâf ve bürhân‑ı Sâni' olan nizâm‑ı bedî'i ihlâl etmekten başka, ne ile te'vil olunacaktır? Nefrîn, hezârân nefrîn, cehlin yüzüne!‥

Üçüncü Mes'ele

Kaf Dağı’dır
İşâret: Ma'lûmdur, bir şeyin mâhiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır; o şeyin vücûdunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zîra, çok şeylerin asıl vücûdu yakìn iken, vehim onda tasarruf ederek, imkândan imtina' derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme’den suâl et; sana neam cevabı verecektir. Hem de, çok şeylerin metinleri kat'î iken, delâletlerinde zunûn tezâhum eylemişlerdir. Belki, Murad nedir?” olan suâlinin cevabında, efhâm, mütehayyir olmuşlardır. İstersen Onbirinci Mukaddeme’nin sadefini . Bu cevheri bulacaksın.
76
Tenbih: Vaktâ ki bu böyledir. Kaf”a işâret eden kat'iyyü'l‑metinlerden yalnız ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ ’dir. Hâlbuki, câizdir; Kaf , Sad gibi olsun. Dünyanın şark’ında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimal ile delil yakìniyetten düşer. Hem de kat'iyyü'd‑delâlet bundan başka olmadığının bir delili; Şer'in müçtehidlerinden olan Karafî’nin لَا اَصْلَ لَهُ demesidir. Lâkin İbn‑i Abbâs’a isnâd olunan keyfiyet‑i meşhûresi, Dördüncü Mukaddeme’ye bak. Vech‑i nisbeti sana temessül edecektir. Hâlbuki, İbn‑i Abbâs’ın her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbûlü olmak lâzım gelmez. Zîra, İbn‑i Abbâs gençliğinde İsrailiyât’a, bazı hakàikın tezâhürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf‑ı nazar eylemiştir.
Eğer dersen: Muhakkìkîn‑i sofiye, Kafa dair pek çok tasvirâtta bulunmuşlardır?”
Buna cevaben derim: Meşhûr olan âlem‑i misâl, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesedlerini çıkarıp, seyr‑i rûhâni ile, o ma'razgâh‑ı acâibe temâşâ ediyorlar. Kaf ise, o âlemde onların ta'rif ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça âyinede, semâvât ve nücûm temessül ettikleri gibi, bu âlem‑i şehâdette velev küçük şeylerde olsa çekirdek gibi âlem‑i misâlde tecessüm‑ü maânînin te'siriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddin‑i Arabî’nin mağz‑ı kelâmına muttali' olan bunu tasdik eder.
77
Amma avâmın, yâhut avâm gibi adamların mâbeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki: Kaf yere muhîttir ve müteaddiddir. Her ikisinin ortasında beşyüz senedir. Ve zirvesi semânın ketfine mümâstır.” ilâ âhiri hayâlâtihim Bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git, Üçüncü Mukaddeme’den fenerini yak; sonra gel, bu zulümâta gir. Belki, âb‑ı hayat olan belâğatını göreceksin.
Eğer bizim bu mes'elede olan i'tikàdımızı anlamak istersen, bil ki; ben Kafın vücûduna cezmederim; fakat keyfiyeti ise, havâle ederim. Eğer bir hadîs‑i sahîh ve mütevâtir keyfiyetin beyânında sâbit olursa, îmân ederim ki; murad‑ı Nebî sâdık ve doğru ve haktır. Fakat, murad‑ı Nebevî üzerine; yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zîra, bazen fehmolunan şey, muradın gayrısıdır. Bu mes'elede ma'lûmumuz budur:
Kaf Dağı, ekser şark’ı ihâta eden ve eski zamanda bedevî ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a'zam‑ı cibâl-i dünya olan Çamulari’nin annesi olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibâl‑i dünyanın ekserîsi teşa'ub eyledikleri denilir. Bu hâl öyle gösteriyor ki: Kafın dünyaya meşhûr olan ihâtanın fikir ve hayâli bu asl‑ı teşa'ubdan neş'et etmiş olmak gerektir.
Ve Sâniyen: Âlem‑i şehâdete, sûretiyle ve âlem‑i gayba, mânâsıyla müşâbih ve ikisinin mâbeyninde bir berzah olan âlem‑i misâl, o muammâyı halleder. Kim isterse, keşf‑i sâdık penceresiyle veya rüya‑yı sâdık menfeziyle veya şeffâf şeyler dûrbîniyle ve hiç olmazsa hayâlin verâ‑i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem‑i misâlin vücûduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binâenaleyh, bu kürede olan Kaf o âlemde zi'l‑acâib olan Kafın çekirdeği olabilir.
78
Hem de, Sâni'in mülkü geniştir, bu sefil küreye münhasır değildir. Fezâ ise, gayet vâsi'; Allah’ın dünyası, gayet azîm olduğundan zü'l‑acâib olan Kafı istiâb edebilir. Fakat, eyyâm‑ı İlâhiye ile beşyüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc‑i mekfûf olan semâya temâs etmek, imkân‑ı aklîden hariç değildir. Zîra, Kaf semâ gibi şeffâf ve gayr‑ı mer'î olmak câizdir.
Ve Râbian: Neden câiz olmasın ki; Kaf dâire‑i ufuktan tecellî eden silsile‑i a'zamdan ibaret ola Nasıl ufkun ismi de Kafa me'haz olabilir. Zîra, devâir‑i mütedâhile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir dâire görülür. Gide gide nazar kalır, hayâle teslîm eder. En nihâyet hayâl ise, selâsil‑i cibâlden bir dâire‑i muhîti tahayyül eder ki; semânın etrafına temâs ediyor. Küreviyet sırrıyla, beşyüz sene de uzak olursa, yine muttasıl görünür.

Dördüncü Mes'ele

Sedd‑i Zülkarneyn’dir
Nasıl bildin ki: Bir şeyin vücûdunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mâhiyetini bilmekten ayrıdır. Hem de, bir kaziye çok ahkâmı tazammun eder. O ahkâmın bazısı zarûrî ve bazısı dahi nazarî ve muhtelefün fîhâ”dır.
Hem de ma'lûmdur Müteannid ve mukallid bir sâil, imtihan cihetiyle, bir kitapta gördüğü bir mes'eleyi eğerçi bir derece de muharref olsa bir adamdan suâl etse, gaybda olan ma'lûmuna cevab verse, o cevab iki cihetle doğrudur: Ya doğrudan doğruya cevab verse veyâhut sâil‑i müteannidin ma'lûmuna, ya bizzat veya te'vil ile cevab‑ı muvâfık veriyor. İkisi de doğrudur.
Demek bir cevab, hem vâkii râzı eder, zîra haktır; hem sâili iknâ eder, zîra eğerçi murad değilse ma'lûmuna tatbik eder. Hem makamın hatırını dahi kırmıyor, zîra, cevapta ukde‑i hayatiyeyi derc eder ki; makàsıd‑ı kelâm ondan istimdâd‑ı hayat eder.
79
İşte, cevab‑ı Kur'ân dahi böyledir. Bundan sonra zarûrî ve gayr‑ı zarûrîyi tefrik edeceğiz. İşte cevab‑ı Kur'ânîde mefhûm olan zarûrî hükümler ki, inkârı kabûl etmez. Şudur:
Zülkarneyn, müeyyed‑min-indillâh bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir; zâlimlerin ve bedevîlerin def'‑i fesâdları için Ve Ye'cüc‑Me'cüc iki müfsid kabiledirler. Emr‑i İlâhî geldiği vakit sed harâb olacaktır, ilâ âhirihî Bu kıyâs ile, ona Kur'ân delâlet eden hükümler, Kur'ân’ın zarûriyâtındandırlar. Bir harfin inkârı dahi kàbil değildir.
Fakat o mevzuât ve mahmûlâtın keyfiyâtlarının teşrîhâtları ve mâhiyetlerinin hududu ise; Kur'ân onlara kat'iyyü'd‑delâlet değildir. Belki, Âmm hàssa, delâlet‑i selâseden hiçbirisiyle delâlet etmez.” kaidesiyle ve mantıkta beyân olunduğu gibi, Bir hüküm, mevzû ve mahmûlün vechün‑mâ ile tasavvur etmek, kâfî olduğu”nun düsturuyla sâbittir ki: Kur'ân onlara delâlet etmez. Fakat kabûl edebilir.
Demek o teşrîhât, ahkâm‑ı nazariyedendir. Başka delâile muhavveldir. İctihâdın mazannesidir. Onda te'vil için mecâl vardır. Muhakkìkînin ihtilâfâtı, nazariyetine delildir.
Fakat vâ‑esefâ!‥ Cevabın suâle, her cihetle lüzum‑u mutâbakatın tahayyülüyle, suâldeki halele ehemmiyet vermeyerek, cevabın zarûrî ve nazarî olan hükümlerini, birden me'haz‑i sâilden ve menbit‑i suâlden hûşe‑çîn olup, alıp müfessir oldular. Yok, belki müevvil, yok belki mâsadak‑ı mânâ yerine mânâ gösterdiler. Yok, belki mâsadakı olmak câiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhûm olarak te'vil ettiler.
80
Hâlbuki Üçüncü Mukaddeme’nin sırrıyla, zâhir‑perestler kabûl ederek ve muhakkìkîn dahi hikâyât gibi ehemmiyetsiz olduğundan, tenkidsiz şu te'vili dinlediler. O teşrîhâtı, muharref olan Tevrat ve İncil’de olduğu gibi kabûl ederse, akîde‑i Ehl-i Sünnet ve Cemâatte olan masûmiyet‑i enbiyâya muhâlefet oluyor. Kıssa‑i Lût ve Dâvud Aleyhimesselâm, buna iki şâhiddir. Vaktâ ki, keyfiyette ictihâd ve te'vilin mecâli vardır.
Ben de bitevfîkillâh derim: İ'tikàd‑ı câzim, Hudâ ve Peygamberimiz’in muradlarına kat'iyyen vâcibdir, zîra, zarûriyât‑ı diniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîh’tir. Şöyle:
Zülkarneyn, İskender demem, zîra isim bırakmaz. Bazı müfessir, melik lâm’ın kesriyle bazı, melek lâm’ın fethiyle bazı, nebî bazı, velî ilâ âhir demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, müeyyed‑min-indillâh ve seddin binasına mürşid bir şahıstır.
Amma Sed İse: Bazı müfessir, Sedd‑i Çin ve bazı müfessir, başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir, sedd‑i mahfîdir, inkılâb ve ahvâl‑i âlem setreylemiştir ve bazı ve bazı demişlerdir, demişlerdir Her hâlde müfsidlerin def'‑i şerleri için bir redm‑i azîm ve cesîm bir duvardır.
81
Amma Ye'cüc‑me'cüc: Bazı müfessir: Veled‑i Yâfes’ten iki kabile”‥ ve bazı diğer: Moğol ve Mançur”; ve bazı dahi: akvâm‑ı şarkıye-i şimâlî”; ve bazı dahi: Benî Âdem’den bir cem'iyet‑i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir tâife”; ve bazı dahi: Mahlûk‑u İlâhî’den yerin zahrında veyâhut batnında âdemî veya gayr‑ı âdemî bir mahlûktur ki kıyâmette, böyle nev'‑i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır.” Bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler Nokta‑i kat'iyye ve cihet‑i ittifakî budur: Ye'cüc ve Me'cüc, ehl‑i gâret ve fesâd ve ehl‑i hadâret ve medeniyete, ecel‑i kazâ hükmünde iki tâife‑i mahlûkullâhtır.
Amma Harâbiyet‑i Sed: Bazı, kıyâmette ve bazı, kıyâmete yakın ve bazı, emâresi olmak şartıyla uzaktır ve bazı, harâb olmuştur, fakat dekk olmamış Kìle”ler çok. Her hâlde nokta‑i ittifak: Seddin inhidamı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev'‑i beşer de ihtiyar olmasına bir alâmettir.
Eğer bu müzâkerâtı muvâzene ve muhâkeme etmişsen câizdir, tecviz edesin: Sedd‑i Kur'ân, Sedd‑i Çin’dir ki; çok fersahlar ile uzun ve acâib‑i seb'a-i meşhûreden bir müeyyed‑min-indillâh”ın irşadıyla bina olunmuş, o zamanın ehl‑i medeniyeti, ehl‑i bedeviyetin şerlerinden te'min eylemiştir. Evet, o vahşîlerden Hun Kabilesi Avrupa’yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan Moğol Tâifesi de Asya’yı zîr ü zeber eylemiştir.
Sonra, seddin harâbiyeti kıyâmete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber: Eşrât‑ı saattenim. Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz.” dese, neden istiğrab olunsun ki, harâbiyet‑i sed, zaman‑ı saâdetten sonra alâmet‑i kıyâmet olsun Hem de seddin inhidamı, ömr‑ü arza nisbeten yerin yüzünde ihtiyarlıktan bir buruşukluktur. Belki, tamam‑ı nehâra nisbeten, vakt‑i isfirâr gibidir. Eğerçi, binler sene de fâsıl olsa Kezâlik, Ye'cüc ve Me'cüc’ün ihtilâlleri, nev'‑i beşerin şeyhûhatından gelme bir hummâ ve sıtması hükmündedir.
82
Bundan sonra Onikinci Mukaddeme’nin fâtihasında bir te'vil‑i âher sana feth‑i bâb eder. Şöyle: Kur'ân hısas için kasası zikrettiği gibi, ukad‑ı hayatiye hükmünde ve makàsıd‑ı Kur'âniye’den bir maksadına münâsib noktaları intihâb ve rabt‑ı maksada ittisal ettiriyor. Eğerçi hariçte ve husûlde birbirinin nârı veya nuru birbiriyle görünmediği hâlde, zihninde ve üslûbda teânuk ve musâhabet edebilirler.
Hînâ ki, kıssa hisse içindir, sana ne lâzım teşrîhâtı Nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git. Hem de Onuncu Mukaddeme’den istizhar et, göreceksin; mecâz mecâza kapı açar ve ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ zâhir‑perestleri dışarıya sürüyor.
Ma'lûm olsun ki; esâlib‑i Arab’da tecellî eden hüccetullâhın miftâhı, yalnız istiâre ve mecâz üzerine müesses ve asl‑ı i'câz olan belâğattır. Yoksa, şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızâları olmadığı hâlde esdâf‑ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddeme’nin Hâtimesi’ni istişmamla zevk et. Zîra, hitâmı misktir ve içinde baldır.
Hem de, câizdir ki; mechûlü'l‑keyfiyet olan sed, başka yerde sâir alâmât‑ı kıyâmet gibi mestûr ve kıyâmete kadar bâkî ve bazı inkılâbâtıyla mechûl kalarak, kıyâmette harâb olacaktır.
83
İşâret: Ma'lûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyâde yaşar. Kale, ehl‑i tahassundan daha ziyâde ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücûdunun illetidir, bekà ve devamına değildir. Bekà ve devamına olsa da istimrar ve adem‑i hulüvvü iktiza etmez. Bir şeydeki garazın devamı, belki terettübü, o şeyin devamının zarûriyâtından değildir. Pek çok binalar süknâ veya tahassun için yapılmışken, hàvî ve hàlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem‑i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır.
Tenbih: Şu tafsîlden maksad: Tefsiri, te'vilden kat'îyi, zannîden vücûdu, keyfiyetten hükmü, etrafın teşrîhâtlarından mânâyı, mâsadaktan vukû'u, imkândan temyiz ve tefrik ile bir yol açmaktır.

Beşinci Mes'ele

Meşhûrdur: Cehennem yer altındadır.” Fakat biz Ehl‑i Sünnet ve Cemâat kat'an ve yakìnen yerini ta'yin edemeyiz. Lâkin, zâhir olan tahtiyettir ve yer altında olmasıdır. Buna binâen derim:
Şecere‑i tûbâ gibi olan hilkat‑i âlemin, sâir nücûmları gibi bizim küremiz dahi bir semeresidir. Semerenin altı, o ağacın umum ağsânı altına şâmil olur. Buna binâen Cehennem, yeraltında o dallar içindedir. Nerede olsa yeri vardır. Tahtiyetin mesâfesi uzun ve ittisali iktiza etmez. Hikmet‑i cedîdenin nokta‑i nazarında ateş ekser kâinâta müstevlîdir. Bu hâl arka tarafında gösterir ki: Bu ateşin asıl ve esâsı ve nev'‑i beşer ile beraber ebede giden ve yolda refâkat eden Cehennem, bir gün perdeyi yırtacak, hazır olun diyecek, meydâna çıkacaktır. Bu noktada dikkat isterim
84
Sâniyen: Kürenin tahtı ve altı, merkezi ve dâhilîsidir. Bu noktaya binâen, küre‑i arz şecere‑i zakkum-u Cehennem’in çekirdeğiyle hâmiledir. Günün birinde doğacaktır. Belki, fezâda tayerân eden arz, öyle bir şeyi yumurtlayacaktır ki, o yumurtada Cehennem tamamıyla olunmaz ise, başı veya diğer bir a'zâsı matvî olarak tazammun etmiş ki; yevm‑i kıyâmette derekât ve a'zâ‑yı sâiresiyle birleşecek, dev‑i acîb-i Cehennem, ehl‑i isyana hücum edecektir.
Yâhû!‥ Kendin Cehennem’e gitmezsen hesab ve hendese seni oraya kadar götürebilir. Her otuzüç metrede takriben bir derece‑i harâret tezâyüd eylediğinden, merkeze kadar ikiyüz bin dereceye yakın harâret mevcûd oluyor. Bu nâr‑ı merkeziyenin bizim gâliben bin dereceye bâliğ olan ateşimizle nisbeti ikiyüz defa olduğu gibi; meşhûr hadîsteki Cehennem ateşi, ateşimizden ikiyüz defa daha şedîddir.” olan nisbetin aynını isbât eder.
Hem de, Cehennem’in bir kısmı zemherirdir. Zemherir ise, bürûdetiyle yandırır. Hikmet‑i tabîiyede sâbittir ki; ateş bir dereceye gelir ki; suyu buz eder. Harâreti def'aten bel' ettiği için, bürûdetle ihrâk eder. Demek, umum merâtibi ihtiva eden ateşin bir kısmı da zemherirdir.
Tenbih: Ma'lûm olsun ki: Ebede namzed olan âlem‑i uhrevî, fenâ ile mahkûm olan bu âlemin mekàyisiyle misâha ve muâmele olunmaz. Muntazır ol; Üçüncü Makale’nin âhirinde, âhiret bir derece sana arz‑ı dîdâr edecektir
85
İşâret: Umum fünûnun gösterdiği intizamın şehâdetiyle ve hikmetin istikrâ'‑i tâmmının irşadıyla ve cevher‑i insaniyetin remziyle ve âmâl‑i beşerin tenâhîsizliğinin îmâsıyla yevm ve sene gibi çok envâ'da olan birer nev'i kıyâmet‑i mükerrerenin telmihiyle ve adem‑i abesiyetin delâletiyle ve hikmet‑i ezeliyenin telvihiyle ve rahmet‑i bîpâyân-ı İlâhiye’nin işâretiyle ve Nebi‑yi Sâdık’ın lisân‑ı tasrîhiyle ve Kur'ân‑ı Mu'ciz’in hidayetiyle; Cennet‑âbâd olan saâdet‑i uhreviyeden, nazar‑ı aklın temâşâsı için sekiz kapı, iki pencere açılır.

Altıncı Mes'ele

Muhakkaktır ki: Tenzîl’in hàssa‑i câzibedârı i'câzdır. İ'câz ise: Belâğatın yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâğat ise: Hasâis ve mezâyâ, bâhusus istiâre ve mecâz üzere müessesedir. Kim istiâre ve mecâz dûrbîniyle temâşâ etmezse, mezâyâsını göremez. Zîra, ezhân‑ı nâsın te'nîsi için, esâlib‑i Arab’da yenâbî‑i ulûmu isâle eden Tenzîl’in içinde, tenezzülât‑ı İlâhiye tâbir olunan mürâat‑ı efhâm ve ihtiram‑ı hissiyat ve mümâşât‑ı ezhân vardır.
Vaktâ ki; bu böyledir, ehl‑i tefsire lâzımdır; Kur'ân’ın hakkını bahs ve kıymetini noksan etmesin ve belâğatın tasdik ve sikkesi olmayan bir şeyle Kur'ân’ı te'vil etmesinler. Zîra, her hakikatten daha zâhir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki, Kur'ân’ın mânâları hak oldukları gibi, tarz‑ı ifâde ve sûret‑i mânâsı dahi, belîğâne ve ulvîdir. Cüz'iyâtı, o mâdene ircâ ve teferruâtı, o menba'a ilhâk etmeyen, Kur'ân’ın îfâ‑yı hakkında mutaffifînden oluyor. Bir‑iki misâl göstereceğiz. Zîra, nazarı celb eder.
86
Birinci Misâl: وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًا (Allâhu a'lemu bimurâdihî). Câizdir; işâret olunan mecâz, böyle bir tasavvuru îmâ eder ki: Sefîne gibi olan küre; bahr‑i muhît-i havâînin içinde, tahte'l‑bahir bir gemisi ve ummân gibi fezâda, direk veya demir gibi dağlarıyla irsâ ve ta'mid ederek, hava ile iştibâk ettiğinden muvâzeneti muhâfaza olunmuştur. Demek dağlar, o geminin demir ve direkleri hükmündedirler.
Sâniyen: İnkılâbât‑ı dâhiliyeden ihtizâzât, o dağlar ile iskât olunurlar. Zîra, dağlar yerin mesâmâtı hükmündedir. Dâhilî bir heyecan olduğu vakit arz, dağlar ile teneffüs ettiğinden, gadabı ve hiddeti sükûnet bulur. Demek, arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir.
Sâlisen: İmâret‑i arzın direği beşerdir. Hayat‑ı beşerin direği dahi menâbi'‑i hayat olan ve türâb ve havanın, istifadeye lâyık sûretiyle muhâfazalarıdır. Hâlbuki, şu üç şerâit‑i hayatın kefîli dahi, dağlardır. Zîra, dağ ve cibâl, mehâzin‑i mâ olduğu gibi, cezb‑i rutûbet hâsiyetiyle havaya meşşâta oluyor Harâret ve bürûdeti ta'dil ettiği gibi, havaya mahlût olan muzır gazların teressübüne ve havanın tasfiyesine sebeb olduğu gibi, toprağa da terahhum ediyor. Çamurluk ve bataklık ve bahrin tasallutundan muhâfaza eder.
87
Râbian: Belâğatça vech‑i münâsebet ve müşâbehet budur: Farazâ bir adam, hayâl balonuyla küreden yüksek yere uçarsa, dağların silsilelerine baksa, acaba tabaka‑i türâbiyeyi direkler üstüne serilip atılmış bedevî haymeler gibi tahayyül ederse ve münferid dağları da bir direk üstünde kurulan bir çadıra benzetilse, acaba tabiat‑ı hayâle muhâlefet olur mu?
Farazâ sen o silsileleri, müstakil dağlar ile beraber sath‑ı arza keyfiyet‑i vaziyeti, bir bedevî Arab’ın karşısında tasvir tarzında tahayyül ve tahyil edersen, şöyle; bu silsileler A'râb‑ı bedeviyenin haymeleri gibi, arz sahrâsında kurulmuş ve taraf taraf da çadırlar tahallül etmiş desen; Arablar’ın hayâlî olan üslûblarından uzak düşmüyorsun
Hem de, eğer vehim ile bu kasr‑ı müşeyyed-i âlemden tecerrüd edip, uzaktan hikmet dûrbîniyle mehd‑i beşer olan yere ve sakf‑ı merfu' olan semâya temâşâ edersen, sonra silsile‑i cibâlde temessül ve etraf‑ı semâya temâs eden dâire‑i ufuk ile mahdûd olan semâyı, bir fustât gibi yerin üstüne vaz' ve cibâl evtâdıyla rabtolunmuş bir çadır kubbesini tahayyül ve tevehhüm edersen, müttehem edemezler. Sekizinci Mes'ele’nin tenbihinde bir‑iki misâl daha gelecektir.

Yedinci Mes'ele

Kur'ân’da zikrolunan: ﴿دَحٰيهَا ve ﴿سُطِحَتْ ve ﴿فَرَشْنَاهَاve ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve emsâlleri gibi; bazı ehl‑i zâhir, tağlît‑i ezhân için onlar ile temessük ederler. Lâkin müdafaaya biz muhtaç değiliz. Zîra, müfessirîn‑i izâm, âyâtın zamâirindeki serâirleri izhâr eylemişlerdir. Bize hâcet bırakmamışlar, fakat bir ders‑i ibret vermişler ve ser‑meşk yazmışlar.
88
وَلٰكِنْ بَكَوْا قَبْل۪ي فَهَيَّجُوا لِيَ الْبُكَاءَ ❋ وَهَيْهَاتَ ذُو رَحْمٍ يَرُقُّ لِبُكَائ۪ي
Ma'lûmdur: Ma'lûmu i'lâm bâhusus müşâhed olursa abestir. Demek, içinde bir nokta‑i garâbet lâzımdır, , onu abesiyetten çıkarsın.
Eğer denilse: Bakınız, nasıl arz, küreviyetiyle beraber musattaha ve size mehd olmuştur; denizin tasallutundan kurtulmuş.” Veyâhut Nasıl şems, istikrarla beraber tanzim‑i maîşetiniz için cereyan ediyor.” Veyâhut Nasıl binler sene ile uzak olan şems, ayn‑ı hamie’de gurûb ediyor.” Maânî‑i âyât, kinâyetten sarâhate çıkmış oluyor Evet, şu garâbet noktaları, belâğat nükteleridir.

Sekizinci Mes'ele

İşâret: Ehl‑i zâhiri hayse‑beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi; imkânâtı, vukûâta karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar: Böyle olsa, kudret‑i İlâhiye’de mümkündür. Hem ukùlümüzce azametine daha ziyâde delâlet eder. Öyle ise, bu vâki olmak gerektir.”
Heyhât! Ey miskinler! Nerede aklınız kâinâta mühendis olmaya liyâkat göstermiştir? Bu cüz'î aklınız ile hüsn‑ü küllîyi ihâta edemezsiniz. Evet, bir zirâ' kadar bir burun, altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.
89
Hem de, onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki: İmkân‑ı zâtî, yakìn‑i ilmîye münâfîdir.” O hâlde yakìniye olan ulûm‑u âdiyede tereddüd ettiklerinden lâ‑edrî”lere yaklaşıyorlar. Hattâ utanmıyorlar ki, mesleklerinde lâzım gelir; Van Denizi, Süphan Dağı gibi bedîhî şeylerde tereddüd edilsin. Zîra, onların mesleğince mümkündür; Van Denizi düşâb ve Süphan Dağı da şeker ile örtülmüş bala inkılâb etsin. Veyâhut o ikisi, bazı arkadaşımız gibi küreviyetten râzı olmayarak sefere gittiklerinden, ayakları sürçerek ummân‑ı ademe gitmeleri muhtemeldir! Öyle ise, Deniz ve Süphan, eski hâlleriyle bâkî olduklarını tasdik etmemek gerektir.
Elâ, ey mantıksız miskin!‥ Neredesiniz?‥ Bakınız, mantıkta mukarrerdir: Mahsûsâttaki vehmiyyât, bedîhiyâttandır. Eğer bu bedâhatı inkâr ederseniz, size nasihate bedel tâziye edeceğim. Zîra, ulûm‑u âdiye sizce ölmüş ve safsata dahi hayat bulmuş derecesindedir.
Dördüncü belâ ki; ehl‑i zâhiri teşviş eder; imkân‑ı vehmîyi, imkân‑ı aklî ile iltibas ettikleridir. Hâlbuki, imkân‑ı vehmî, esâssız olan ırk‑ı taklidden tevellüd ile safsatayı tevlîd ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedîhiyâtta bir belki”, bir ihtimal”, bir şekke yol açar.
Bu imkân‑ı vehmî, gâliben muhâkemesizlikten, kalbin za'f‑ı a'sâbından ve aklın sinir hastalığından ve mevzû ve mahmûlün adem‑i tasavvurundan ileri gelir.
Hâlbuki, imkân‑ı aklî ise; vâcib ve mümteni' olmayan bir maddede, vücûd ve ademe bir delil‑i kat'îye dest‑res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş'et etmiş ise, makbûldür; yoksa mu'teber değildir.
90
Bu imkân‑ı vehmînin ahkâmındandır ki; bazı vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhânın gösterdiği gibi olmasın. Zîra, akıl, herbir şeyi derk edemez. Aklımız da buna ihtimal verir.” Evet, yok, belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe'ni, bürhân üzerine gitmektir. Evet, akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyâtı ve en küçük hàdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Farazâ tartmaz ise, biz de o mes'elede çocuk gibi mükellef değiliz.
Tenbih: Ben, zâhir‑perest ve nazar‑ı sathî sâhibi tâbiriyle yâd ettiğim ve tevbih ve ta'nif ile teşhîr ettiğim muhâtab‑ı zihniyem; ağleb‑i hâlde ehl‑i tefrit olan ve cemâl‑i İslâm’ı görmeyen ve nazar‑ı sathiyle uzaktan İslâmiyet’e bakan hasm‑ı dindir. Fakat bazen ehl‑i ifrat olan, iyilik bilerek fenâlık eden, dinin câhil dostlarıdır.
Beşinci Belâ: Ehl‑i tefrit ve ifrat olan bîçârelerin ellerini tutarak, zulümâta atan birisi de; her mecâzın her yerinde, taharrî‑i hakikat etmektir. Evet, mecâzda bir dâne‑i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecâz ondan neşv ü nemâ bularak sünbüllensin. Veyâhut, hakikat, ışık veren fitildir; mecâz ise, ziyâsını tezyîd eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır, elde ve ayakta aramak abestir
Altıncı Belâ: Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zâhire olan kasr‑ı nazardır. Demek, ne kadar akılda hakikat mümkün ise, mecâza tecâvüz etmezler. Mecâza gidilse de, meâli tutulur. Bu sırra binâendir; âyet ve hadîsin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâğatı gösteremez. Güyâ, onlarca karîne‑i mecâz, aklen hakikatin imtina'ıdır. Hâlbuki, karîne‑i mânia, aklî olduğu gibi; hissî ve âdi ve makamî, daha başka çok şeyler ile de olabilir. Eğer istersen Cennetü'l‑Firdevs gibi olan Delâilü'l‑İ'câz’ın ikiyüz yirmibirinci kapısından gir, göreceksin; o koca Abdülkahir gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor
91
Yedinci Belâ: Muarrefi münekker eden biri de; hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, gayr‑ı men hüve leh olan vasf‑ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems‑i hakikat, tarz‑ı cereyanından çıkarılmıştır. Acaba böyleler, Arablar’ın üslûblarına hiç nazar etmemişlerdir ki; nasıl diyorlar: Dağlar bize rast geldi, sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı, sonra gitti, bizden müfârakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu, ilâ âhir Miftâh‑ı Sekkâkîde beyân olunduğu gibi; pek çok yerlerde san'at‑ı beyâniyeden olan kalb‑i hayâli, esrâr‑ı beyâniye için isti'mâl etmektedirler. Bu ise, deverân sırrıyla mağlata‑i vehmiye üzerine müesses bir letâfet‑i beyâniyedir. Şimdi, ser‑meşk olarak iki misâl‑i mühimmeyi beyân edeceğim; ki, o minvâl üzerine işleyesin. Şöyle: ﴿وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ
Şu iki âyet gayet şâyân‑ı dikkattirler. Zîra, zâhire cümûd, belâğatın hakkını cühûd demektir. Zîra, birinci âyette olan istiâre‑i bedîa, o derece harâretlidir ki; buz gibi olan cümûdu eritir ve bulut gibi zâhir perdesini berk gibi yırtar. İkinci âyette belâğat o kadar müstakar ve muhkem ve parlaktır ki; seyri için güneşi durdurur.
92
Evvelki Âyet; ﴿قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍnazîresidir. O da, onun gibi bir istiâre‑i bedîayı tazammun eylemiştir. Şöyle ki:
Cennet’in evânîleri şişe olmadığı gibi, gümüş dahi değildir. Belki, şişenin gümüşe olan mübâyeneti, bir istiâre‑i bedîanın karînesidir. Demek; şişe şeffâfiyetiyle, fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güyâ Cennet’in kadehlerini tasvir etmek için iki nümûnedirler ki; Sâni'‑i Rahmân bu âleme göndermiş; , nefis ve mallarıyla Cennet’e müşteri olanların rağabâtını tehyîc ve iştihâlarını açsın.
Aynen bunun gibi; ﴿مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ bir istiâre‑i bedîa ondan takattur ediyor. O istiârenin zemini ise, zemin ve âsumân mâbeyninde hükm‑ü hayâl ile tasavvur olunan müsâbakat ve rekabetin tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki: Zemin, kar ve bered ile tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besâtiniyle süslendiği gibi, güyâ ona rekabeten ve inâden, âsumân dahi, cibâl ve besâtini andıran rengârenk ile teşekkül eden ve dağlara nazîreler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla sarılıp, cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlar; sefîneler veyâhut dağlar veyâhut develer veyâhut bostan ve derelerdir denilse, teşbihte hatâ edilmemiş olur. O cevvdeki seyyârelerin çobanı ra'ddır. Kamçı gibi, berkini başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O musahhar sâbihalar ise, o bahr‑i muhît-i havâîde seyr ve cereyan etmekle, mahşere tesâdüf etmiş dağları andırırlar. Güyâ semâ, su buharının zerrâtını ra'd ile silâh başına dâvet ettiği gibi; Rahat olun!” emriyle herkes yerine gider, gizlenir.
93
Evet, çok defa bulut dağın libâsını giydiği gibi, heykeli ile teşekkül etmekle beraber, bered ve karın beyazıyla televvün ve rutûbet ve bürûdetiyle tekeyyüf eder. Öyle ise, bulut ve dağ; komşu, arkadaştırlar. Birbirine levâzımatını âriye vermeye mecburdurlar. Bu uhuvvet ve mübâdeleti Kur'ân’ın çok yerleri gösterir. Zîra, bazen onu, onun libâsında ve ötekini, berikinin sûretinde bize gösterir. Hem de, Tenzîl’in pek çok menâzilinde, dağ ve bulut birbirinin elini tutup musâfaha ettikleri vardır. Nasıl kitab‑ı âlemin bir sahifesi olan zeminde, muânaka ve musâfahaları şâhiddir; zîra, ummân‑ı havada iskele hükmünde olan dağ tepesinde lenger‑endâz olduklarını görüyoruz
İkinci Âyet: ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ Evet, تَجْر۪ي bir üslûba işâret ettiği gibi لِمُسْتَقَرٍّ dahi bir hakikati telvih eder. Demek câizdir ki; تَجْر۪ي lafzıyla şöyle bir üslûba işâret olsun.
Şöyle: Şems, demiri altından yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı bir sefîne gibi, esîrden olan ve mevc‑i mekfûf tâbir olunan, ummân‑ı semâda seyahat ve yüzüyor. Eğer çendan, müstakarrında lenger‑endâzdır; lâkin o bahr‑i semâda o zeheb‑i zâib cereyan ediyor. Fakat o cereyan, arazî ve tebeî ve tefhim için mürâat ve ihtiram olunan nazar‑ı hissiyledir. Fakat, hakîki iki cereyanı vardır. Olmaz ise de, olur. Zîra maksad, beyân‑ı intizamdır. Esâlib‑i Arab’da olduğu gibi tebeî ise veya zâtî ise; nizâmın nokta‑i nazarında birdir.
Sâniyen: Şems müstakarrında, mihveri üzerinde müteharrik olduğundan, o erimiş altın gibi eczâları dahi cereyan ediyor. Bu hareke‑i hakîkiye, evvelki hareke‑i mecâziyenin dânesidir, belki zenbereğidir.
94
Sâlisen: Şemsin, müstakarrı denilen taht‑ı revânıyla ve seyyârât denilen asâkir‑i seyyâresiyle göçüp, sahrâ‑yı âlemde seyr ü seferi, muktezâ‑yı hikmet görünüyor. Zîra, kudret‑i İlâhiye herşeyi hayy ve müteharrik kılmıştır ve sükûn‑u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin ammizâdesi olan atâlet‑i mutlak ile rahmeti bırakmamış ki, kaydedilsin. Öyle ise, şems de hürdür. Kanun‑u İlâhî’ye itâat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat, başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, şems, emr‑i İlâhî’ye temessül eden ve herbir hareketini meşîet‑i İlâhiye’ye tatbik eden bir çöl paşasıdır. Evet, cereyan hakîki ve zâtî olduğu gibi, arazî ve hissî de olabilir. Nasıl hakîkidir, öyle de mecâzîdir. Bu mecâzın menârı تَجْر۪ي ’dir. Üslûbun ukde‑i hayatiyesine telvih eden lafız لِمُسْتَقَرٍّ ’dır.
Elhâsıl: Maksad‑ı İlâhî’si, nizâm ve intizamı göstermektir. Nizâm ise, şems gibi parlıyor. كُلِ الْعَسَلَ وَلَا تَسَلْkaidesine binâen, nizâmı intac eden hareket‑i şems veyâhut deverân‑ı arz, hangisi olursa olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için, sebeb‑i aslînin taharrîsine mecbur değiliz. Meselâ: قَالَ ’nin elifiyle hìffet hâsıldır. Aslı ne olursa olsun, vâv’a bedel kaf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.
95
İşâret: Bu tasvirâtla beraber, hiss‑i zâhire istinâden, zâhir, müteassıbâne bir cümûd‑u bâridi göstermek, nasıl ki belâğatın harâret ve letâfetine münâfîdir. Öyle de; delil‑i Sâni' olan nizâm‑ı âlemin esâsı olan hikmetullâhın şâhidi olan istihsân‑ı aklîye cârih ve muhâliftir. Şöyle:
Meselâ; Süphan Dağı’na çok fersahla uzak bir mesâfeden müteveccih olsan ve istesen ki: Süphan, senin cihât‑ı erbaana mukâbil gelse veyâhut her cihete mukâbil olarak görmüşsün; bu tebdil ve tebeddüle lâzım olan rahat bir sebebi olan kaç hareket‑i vaz'iye ile birkaç adım atmak gibi en kısa yolu terk ve Süphan Dağı gibi dehşetli bir cirm‑i azîmi, seni hayrette bırakacak bir dâire‑i azîmeyi kat' etmesini tahayyül veya teklif etmek gibi gayet uzun bir yolu ve isrâf ve abesiyete acîb bir misâli, nizâm‑ı âleme esâs tutmak, bence nizâma cinayet etmektir.
Şimdi insafla, nazar‑ı hakikatle bu taassub‑u bârideye bak; nasıl istikrâ'‑i tâmmın şehâdetiyle sâbit olan bir hakikat‑i bâhireye muâraza ediyor. O hakikat ise budur: Hilkatte isrâf ve abes yoktur ve hikmet‑i ezeliye, kısa ve müstakîm yolu terk etmez; uzun ve müteassif yolu ihtiyar etmez. Öyle ise; acaba istikrâ'‑i tâmmın mecâza karîne olmasından ne mâni tasavvur olunur ve neden câiz olmasın?‥
Tenbih: Eğer istersen mukaddemâta gir. Birinci Mukaddeme’yi suğrâ ve Üçüncü Mukaddeme’yi kübrâ yap; sana netice verecektir ki: Ehl‑i zâhirin zihinlerini teşviş eden, felsefe‑i Yunâniye’ye incizablarıdır.
96
Hattâ o felsefeye fehm‑i âyette bir esâs‑ı müselleme nazarıyla bakıyorlar. Hattâ oğlu ölmüş bir kocakarıyı güldürecek derecede bir misâl budur ki: Bazılar öyle bir zâtın kelâmındaki fülûs‑u felsefeyi, cevher‑i hakikatten temyiz etmeyecek dereceden pek çok derecede àlî olan o zât‑ı nakkàd, Kürtçe demiş ki: عَنَاصِرْ چِهَارِنْ ژِوَانِنْ مَلَكْ
Hâlbuki, bu söz ile hükemânın mezhebi olan ki: Melâike‑i Kirâm, maddeden mücerreddirler.” red yolunda tasrîh ediyor ki: Melâike‑i Kirâm, anâsırdan mahlûk, ecsâm‑ı nurâniyedirler.”
Onlar fehmetmişler ki; anâsır dört oldukları, İslâmiyet’tendir. Acaba?‥ Dörtlüğü ve unsuriyeti ve besâteti, hükemâ ıstılahâtından ve müzahref olan ulûm‑u tabîiyenin esâslarındandır. Hiç usûl‑ü İslâmiye’ye taallukları yoktur. Belki, zâhir müşâhedetle hükmolunan bir kaziyedir.
Evet, dine temâsı olan herşey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet’le imtizaç eden herbir madde, İslâmiyet’in anâsırından olduğunu kabûl etmek, unsur‑u İslâmiyet’in hâsiyetini bilmemek demektir. Zîra, kitab ve sünnet ve icmâ ve kıyâs olan anâsır‑ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkîb ve tevlîd etmez.
Elhâsıl: Unsuriyet ve besâtet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır; şerîatın mâden‑i sâfîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı, seleflerimizin lisânlarına girdiğinden, bir mahmil‑i sahîh bulmuştur Zîra selef, dörttür dediklerinden murad, zâhiren dörttür. Veyâhut hakikaten ecsâm‑ı uzviyeyi teşkil eden müvellidü'l‑mâ ve müvellidü'l‑humuza ve azot ve karbon yine dörttür.
97
Eğer hür‑fikirsen, bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhânı esâretle sefâlete atmıştır. Âferin hürriyet‑perver olan hikmet‑i cedîdenin himmetine ki; o müstebid hikmet‑i Yunâniye’yi dört duvarıyla zîr ü zeber etmiştir. Demek muhakkak oldu ki:
Âyâtın delâil‑i i'câzının miftâhı ve esrâr‑ı belâğatın keşşâfı, yalnız belâğat‑ı Arabiye’nin mâdenindendir. Yoksa, felsefe‑i Yunâniye’nin destgâhından değildir.
Ey Birader!‥
Vaktâ ki; keşf‑i esrâr merakı, bizi şu makama kadar getirdi, biz de seni beraber çektik, seni tâciz ettik, hem senin çok yorgunluğunu dahi biliriz. Şimdi Unsuru'l‑Belâğat ve i'câzın miftâhı olan, İkinci Makale’nin içerisine seni gezdirmek istiyorum. Sakın o makalenin iğlâk‑ı üslûbu ve içinde cilveger olan mesâilin elbiselerinin perîşaniyeti, seni temâşâsından müteneffir etmesin. Zîra, iğlâk eden mânâsındaki dikkat ve kıymettir ve perîşan eden ve zînet‑i zâhiriyeden müstağnî eden, mânâsındaki cemâl‑i zâtiyesidir.
Evet, nazlanan ve istiğnâ gösteren nâzenînlerin mehirleri dikkattir ve menzilleri dahi kalbin süveydâsıdır. Bunlara giydirdiğim elbise, zamanın modasına muhâliftir. Zîra, Kürd mektebi denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de, şahsın üslûb‑u beyânı, şahsın timsâl‑i şahsiyetidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkül bir muammâyım
تَمَّ … تَمَّ
98

Unsuru'l‑Belâğat

99
﴿
اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ عَلٰى نَبِيِّهِ

İkinci Makale

Belâğatın rûhuna taalluk eden birkaç mes'elenin beyânındadır.

Birinci Mes'ele

Tarih, lisân‑ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat‑ı Arab’ın câzibesiyle a'câm; Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm‑ı Mudarî’nin melekesi denilen, belâğat‑ı Kur'âniye’nin mâdenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de; acemlerin ve acemîlerin Belâğat‑ı Arabiye’nin san'atına girdiklerinden, fikrin mecrâ‑yı tabîisi olan nazm‑ı maânîden, zevk‑i belâğatı nazm‑ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:
Efkâr ve hissiyatın mecrâ‑yı tabîisi, nazm‑ı maânîdir. Nazm‑ı maânî ise, mantıkla müşeyyeddir. Mantıkın üslûbu ise, müteselsil olan hakàika müteveccihtir. Hakàika giren fikirler ise, karşısında olan dekàik‑ı mâhiyâtta nâfizdirler. Dekàik‑ı mâhiyât ise, âlemin nizâm‑ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizâm‑ı ekmelde, herbir hüsnün menba'ı olan, hüsn‑ü mücerred mündemicdir. Hüsn‑ü mücerred ise, mezâyâ ve letâif denilen belâğat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân‑ı hilkatte cilveger olan ezhâra perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağamâtına âheng‑i rûhâni veren ise, nazm‑ı maânîdir.
100
Hâl böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâğat‑ı Arabiye’de üdebâ sırasına geçmeye çalıştıklarından, çığırdan çıktı. Zîra, bir milletin mizâcı, o milletin hissiyatının menşe'i olduğu gibi, lisân‑ı millîsi de, hissiyatının ma'kesidir Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisânlarındaki isti'dâd‑ı belâğat dahi mütefâvittir; lâsiyyemâ, Arabî lisânı gibi nahvî bir lisân olsa
Bu sırra binâen, cereyan‑ı efkâra mecrâ ve belâğat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır'av olan nazm‑ı lafz, mecrâ‑yı tabîisi olan nazm‑ı mânâya mukàbele ederek, belâğatı müşevveş etmiştir
Zîra, acemîler sû‑i ihtiyar veya sevk‑i ihtiyaçla, lafzın tertib ve tahsinine ve maânî‑i lûğaviyenin tahsiline daha ziyâde muhtaç olduklarından ve elfâz, mecrâ olmak cihetiyle, daha âsân ve daha zâhir ve nazar‑ı sathîye daha mûnis ve hevâm gibi avâmın nazarlarını daha câzibedâr ve avâm‑perestâne nümâyişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfâza daha ziyâde sarf‑ı himmet etmişlerdir Yani, ne kadar bir mesâfe kat'ederse, önlerine çok müşa'şa' sahrâlar, kendilerini göstermek şânında olan tertib‑i maânîde olan teğalğülden zihinlerini çevirip, elfâz arkasına koşup, dolaşıyorlar.
101
Maânînin tasavvurlarından sonra, elfâzın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide, elfâz mânâya galebe etmekle istihdam ederek; lafız, mânâya hizmet etmek olan kaziye‑i tabîiye aksine çevrildiğinden, tabiat‑ı belâğattan böyle lafız‑perest mutasallıfların san'atına kadar, yok belki, tasannu'larına uzun bir mesâfe girmiştir.
Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye‑i edebin Makàmâtına gir, gör! O dâhiye‑i edeb, nasıl hubb‑u lafza mağlûb olarak, lafız‑perestlik hevesi o kıymetdâr edebini lekedâr ettiği gibi, lafız‑perestlere de bast‑ı özür etmiştir ve nümûne‑i imtisal olmuştur. Onun için, o koca Abdülkahir bu hastalığı tedâvi etmek için Delâil‑i İ'câz ve Esrâru'l‑Belâğatın bir sülüsünü, onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet, lafız‑perestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır.
Tenbih: Lafız‑perestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de; sûret‑perestlik ve üslûb‑perestlik ve teşbih‑perestlik ve hayâl‑perestlik ve kafiye‑perestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve mânâyı kendine fedâ edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte‑i zarâfet için veya kafiyenin hatırı için çok edip, edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.
Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat‑ı mânâ istemek şartıyla ve sûret‑i mânâya haşmet vermeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksûdun isti'dâdı müsâid olmak şartıyla ve teşbihe revnâk vermeli, fakat matlûbun münâsebetini göze almak ve rızâsını tahsil etmek şartıyla ve hayâle cevelân ve şa'şaa vermeli, fakat hakikati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikate misâl olmak ve hakikatten istimdâd etmek şartıyla gerektir.
102

İkinci Mes'ele

Kelâmın hayatlanması ve neşv ü nemâsı; mânâların tecessümüyle ve cemâdâta nefh‑i rûh etmekle bir mükâleme ve mübâhaseyi içlerine atmaktır. Şöyle:
Deverân ile tâbir olunan, vücûdda ve ademde iki şeyin mukàrenetiyle, biri ötekisine illet ve me'haz ve menşe' zannolunması olan i'tikàd‑ı örfî üzerine müesses olan mağlata‑i vehmiye üstüne mebnî olan kuvve‑i hayâlden neş'et eden sihr‑i beyânıyla, sehhâr gibi, cemâdâtı hayatlandırır, birbiriyle söyletir. İçlerine, ya adâveti veya muhabbeti atar. Hem de mânâları tecessüm ettirir, hayat verir, içinde harâret‑i garîziyeyi derceder.
Eğer istersen, Gürültülü menzil ıtlâkına şâyeste olan bu beyte gir:يُنَاج۪ينِيَ الْاِخْلَافُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِهِ وَتَخْتَصِمُ الْاٰمَالُ وَالْيَأْسُ ف۪ي صَدْر۪يYani: Mumâtala‑i hak perdesi altında, hulfü'l‑va'd benimle konuşuyor. Der, aldanma!‥ Onun için, sînemde ümîdlerim ye's ile kavgaya başladılar, o mütezelzil hâne olan sadrımı harâb ediyorlar.”
Göreceksin, nasıl şâir‑i sâhir, emel ve ye'si tecsîm etmekle hayatlandırarak, nemmâm olan ihlâfın fitnesiyle bir muhârebe ve muhâsamayı temsîl eyledi. Güyâ, sinematoğraf gibi bu beyt, senin aklına rüya görünüyor. Evet, bu sihr‑i beyânî bir nev'i tenvîm eder.
Veyâhut yerin, yağmur ile muâşaka ve şekvâsını dinle! İşte:تَشَكَّى الْاَرْضُ غَيْبَتَهُ اِلَيْهِ ❋ وَتَرْشَفُ مَائَهُ رَشْفَ الرُّضَابِYani: Yağmurun geç gelmesini, ona teşekkî eder. Mahbûbun ağız suyu gibi, suyunu emer.”
Acaba yeri Mecnûn, sehâbı Leylâ hâletlerinde, bu şiir sana tahyil etmiyor mu?
103
Tenbih: Bu şiiri güzel gösteren, içindeki hayâlin hakikate bir derece müşâbehetidir. Zîra, yağmur gecikse, sonra gelse, toprak vız!‥ vız!‥” gibi bir savtı çıkartarak, suyunu çeker. Bu hâli gören, geçliğine ve şiddet‑i ihtiyacına intikal ettiğinden, meşhûr deverânın sırrıyla ve tevehhümün tasarrufâtıyla bir muâşaka ve mükâleme sûretine ifrâğ eder.
İşâret: Herbir hayâlde, bu çiznok gibi bir dâne‑i hakikat bulunmak şarttır.

Üçüncü Mes'ele

Kelâmın elbise‑i fâhiresi veyâhut cemâli ve sûreti, üslûb iledir. Yani, kalıb‑ı kelâm iledir. Şöyle ki:
Ya dikkat‑i nazar veya tevağğul veya mübâşeret veya san'atın telakkuhuyla, hayâlde tevellüd eden temâyülâtın hususiyâtından teşekkül eden sûretlerden terekküb eden istiâre‑i temsîliyenin parçaları telâhuk ettiklerinden, tenevvür ve teşerrüb ve teşekkül eden üslûb, kelâmın kalıbı olduğu gibi, cemâlin mâdeni ve hulel‑i fâhirenin destgâhıdır.
Güyâ, aklın borazanı denilmeye şâyân olan irâde ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan mânâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall‑i suver olan hayâle girerler. O hazinetü'l‑hayâlde buldukları sûreti giyerler. En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer. Lâakal bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa, bir düğme ile veya bir kelime ile kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.
Eğer bir kelâmın fakat tabiattan çıkmış bir kelâmın üslûbunda im'ân‑ı nazar edersen, kendi san'atı içinde işleyen mütekellimi, o âyine‑misâl üslûbun içinde göreceksin. Hattâ, nefsini nefesinden ve sesinden, mâhiyetini nefsinden (üfürmesinden) tevehhüm ve mizâc ve san'atını kelâmıyla mümtezic tahayyül etsen, hayâliyyûn mezhebinde muâteb olmuyorsun.
104
Eğer tereddüd ile senin hayâlin hastalığı var ise, Kaside‑i Bür'iyye (Bürde)den olan;وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ امْتَلَاَتْ مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِolan bîmarhâneye git, gör! Nasıl Hakîm‑i Busayrî, istifrağla ve nedâmetin perhiziyle, sana reçete yazar.
Eğer iştihânın açılmasıyla, üslûb denilen hakikatin şişesindeki zülâl‑i mânâ, nasıl kendine muvâfık ve nasıl imtizaç etmesini seyretmek ve o zülâli içmeye iştihân var ise, meyhâneye git ve de: Ey meyhâneci, kelâm‑ı belîğ nedir?
Elbette onun san'atı, onu şöyle söylettirecek: Kelâm‑ı belîğ, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen âb‑ı hayat gibi bir mânâyı, zurefâ denilen sâkiler döndürüp, efkâr içer; esrârda temeşşî etmekle, hissiyatı ihtizâza getiren kelâmdır.
Eğer böyle sarhoşların sözlerinden hoşlanmıyorsan, suyun mühendisi olan Hüdhüd‑ü Süleyman’ın Sebe'”den getirdiği, nebe' ve haberi dinle!‥ Nasıl inzâl‑i Kur'ân ve ibdâ'‑ı semâvât ve arz eden Zülcelâl’in tavsifini etmiştir. Hüdhüd diyor: Bir kavme rast geldim; zemin ve âsumândan mahfiyâtı çıkaran Allah’a secde etmiyorlar…” Bak, evsâf‑ı kemâliye içinde, Hüdhüd’ün hendesesine telvih eden vasf‑ı mezbûru, yalnız ihtiyar eyledi.
105