Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

İkinci Mes'ele

Pûşîde olmasın, Sevr ve Hûtun kıssa‑i meşhûresi, İslâmiyet’in dahîl ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen Mukaddeme‑i Sâlise’ye git, göreceksin; hangi kapıdan dâire‑i İslâmiyet’e dâhil olmuştur. Amma, İbn‑i Abbâs’a olan nisbetin ittisali ise, Dördüncü Mukaddeme’nin âyinesine bak; o ilhâkın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: Arz, sevr ve hût üzerindedir Hadîs olarak rivâyet ediliyor.
72
Evvelâ: Teslîm etmiyoruz ki, hadîstir. Zîra, İsrailiyât’ın nişanı vardır.
Sâniyen: Hadîs olsa da, za'f‑ı ittisal için yalnız zannı ifâde eden âhâddandır. Akîdeye dâhil olmaz. Zîra, yakìn şarttır.
Sâlisen: Mütevâtir ve kat'iyyü'l‑metin olsa da, kat'iyyü'd‑delâlet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddeme’ye müracaatla, Onbirinci Mukaddeme ile müşâvere et!
Göreceksin, nasıl hayâlât, zâhir‑perestleri havalandırmış. Bu hadîsi, mahâmil‑i sahîhadan çevirmişlerdir. İşte vücûh‑u sahîha üçtür:
Nasıl, Sevr ve Nesr ve İnsan ve diğeriyle müsemmâ olan Hamele‑i Arş, melâikedir; bu Sevr ve Hût dahi öyle iki melâikedir. Yoksa, Arş‑ı A'zamı, melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizâm‑ı âleme münâfîdir.
Hem de, lisân‑ı şerîatta işitiliyor: Herbir nev'e mahsûs ve o nev'e münâsib bir melek‑i müekkel vardır. Bu münâsebete binâen, o melek o nev'in ismiyle müsemmâ, belki âlem‑i melâikede onun sûretiyle mütemessil oluyor Hadîs olarak işitiliyor: Her akşamda güneş arşa gider, secde eder; izin alıyor, sonra geliyor.” Evet, şemse müekkel olan melek, ismi şems, misâli de şemstir. Odur gider, gelir.
Hem de hükemâ‑i İlâhiyyûn nezdinde, herbir nev' için hayy ve nâtık ve efrâda imdâd verici ve müstemiddi bir mâhiyet‑i mücerrede vardır. Lisân‑ı şerîatta, melekü'l‑cibâl ve melekü'l‑bihâr ve melekü'l‑emtâr gibi isimler ile tâbir edilir. Fakat te'sir‑i hakîkileri yoktur. Müessir‑i hakîki, yalnız Zât‑ı Akdes’tir. اِذْ لَا مُؤَثِّرَ فِي الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ
73
Esbâb‑ı zâhiriyenin vaz'ındaki hikmet ise: İzhâr‑ı izzet ve saltanat tâbir olunan dest‑i kudret, perdesiz dâire‑i esbâba mün'atıf olan nazara karşı, zâhiren umûr‑u hasîse ile mübâşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat, dâire‑i akîde denilen hak ve melekûtiyette, herşey ulvîdir. Dest‑i kudretin perdesiz mübâşereti izzete münâsibdir. ﴿ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
İkinci Mahmil: Sevr, imâret ve zirâat‑i arzın en büyük vâsıtası olan öküzdür. Hût ise; ehl‑i sevâhilin, belki pek çok nev'‑i beşerin medâr‑ı maîşeti olan balıktır.
Nasıl biri suâl ederse: Devlet ne şey üstündedir?” Cevab verilir: Kılınçla kalem üstündedir.” Veyâhut: Medeniyet ne ile kàimdir?” Mârifet ve san'at ve ticâret ile‥” cevab verilir. Veyâhut: Nev'‑i beşer, ne şey üzerinde bekà bulur?” Cevab ise: İlim ve amel üstünde bekà bulur.” Kezâlik, vallâhu a'lem Fahr‑i Kâinât buna binâen cevab vermiş.
Şöyle suâl eden zât İkinci Mukaddeme’nin sırrıyla böyle hakàika zihni isti'dâd kesbetmediğinden, vazifesi olmayan bir şeyden suâl ettiği gibi, Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevab buyurdu ki: Yer, sevr üstündedir.”
Zîra, yerin imâreti, nev'‑i beşer iledir. Nev'‑i beşerden olan ehl‑i kurâ’nın menba'‑ı hayatları, zirâat iledir. Zirâat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm‑ı diğeri olan ehl‑i sevâhilin a'zam‑ı maîşetleri, belki ehl‑i medeniyetin büyük bir mâden‑i ticâretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir. كُلُّ الصَّيْدِ ف۪ي جَوْفِ الْفَرَا mes'elesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevaptır. Mizâh da olsa, haktır. Zîra, mizâh etse de yalnız hak söyler.
74
Farazâ sâil, keyfiyet‑i hilkatten suâl etmişse; fenn‑i beyânda olan تَلَقَّى السَّامِعُ بِغَيْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb‑u hakîmânesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil iştihâ‑yı kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.
﴿يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ bu hakikate bir berâatü'l‑istihlâldir.
Üçüncü Mahmil: Sevr ve hût, arzın mahrek‑i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar, eğer çendan farazî ve mevhûmedirler. Asıl ecrâmı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lafzan ve ıstılahen câzibe‑i umumiye ile müsemmâ olan âdâtullâhın kanunu, o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden Arz burçlar üstündedir.” olan tâbir‑i hakîmâne câizdir. Bu mahmil, hikmet‑i cedîde nokta‑i nazarındadır. Zîra, hikmet‑i atîka, burçları semâda; hikmet‑i cedîde ise, medâr‑ı arzda farzetmişlerdir. Bu te'vil, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.
75
Hem de mervîdir: Suâl taaddüd etmiş. Bir kere Hût üstündedir.” Demek bir aydan sonra Sevr üstündedir.” denilmiştir. Yani, fezâ‑yı gayr-ı mahdûdenin her tarafında münteşir olan mezbûr kanunun huyût ve eşi'alarının nokta‑i mihrâkıyesi olan Hût Burcu’nda temerküz ettiğinden; küre‑i arz Delv Burcu’ndan koşup Hût’taki tedellî eden kanunu tutup, şecere‑i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı veyâhut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını Burc‑u Sevr üstünde yapmış demektir.
Bunu bildikten sonra, insafla dikkat et!‥ Beşinci Mukaddeme’nin sırrıyla, ehl‑i hayâlin ihtirâ'‑gerdesi olan kıssa‑i acîbe-i meşhûrede, acaba hikmet‑i ezeliyeye isnâd‑ı abesiyet ve san'at‑ı İlâhiye’de isbât‑ı isrâf ve bürhân‑ı Sâni' olan nizâm‑ı bedî'i ihlâl etmekten başka, ne ile te'vil olunacaktır? Nefrîn, hezârân nefrîn, cehlin yüzüne!‥

Üçüncü Mes'ele

Kaf Dağı’dır
İşâret: Ma'lûmdur, bir şeyin mâhiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır; o şeyin vücûdunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zîra, çok şeylerin asıl vücûdu yakìn iken, vehim onda tasarruf ederek, imkândan imtina' derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme’den suâl et; sana neam cevabı verecektir. Hem de, çok şeylerin metinleri kat'î iken, delâletlerinde zunûn tezâhum eylemişlerdir. Belki, Murad nedir?” olan suâlinin cevabında, efhâm, mütehayyir olmuşlardır. İstersen Onbirinci Mukaddeme’nin sadefini . Bu cevheri bulacaksın.
76
Tenbih: Vaktâ ki bu böyledir. Kaf”a işâret eden kat'iyyü'l‑metinlerden yalnız ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ ’dir. Hâlbuki, câizdir; Kaf , Sad gibi olsun. Dünyanın şark’ında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimal ile delil yakìniyetten düşer. Hem de kat'iyyü'd‑delâlet bundan başka olmadığının bir delili; Şer'in müçtehidlerinden olan Karafî’nin لَا اَصْلَ لَهُ demesidir. Lâkin İbn‑i Abbâs’a isnâd olunan keyfiyet‑i meşhûresi, Dördüncü Mukaddeme’ye bak. Vech‑i nisbeti sana temessül edecektir. Hâlbuki, İbn‑i Abbâs’ın her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbûlü olmak lâzım gelmez. Zîra, İbn‑i Abbâs gençliğinde İsrailiyât’a, bazı hakàikın tezâhürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf‑ı nazar eylemiştir.
Eğer dersen: Muhakkìkîn‑i sofiye, Kafa dair pek çok tasvirâtta bulunmuşlardır?”
Buna cevaben derim: Meşhûr olan âlem‑i misâl, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesedlerini çıkarıp, seyr‑i rûhâni ile, o ma'razgâh‑ı acâibe temâşâ ediyorlar. Kaf ise, o âlemde onların ta'rif ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça âyinede, semâvât ve nücûm temessül ettikleri gibi, bu âlem‑i şehâdette velev küçük şeylerde olsa çekirdek gibi âlem‑i misâlde tecessüm‑ü maânînin te'siriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddin‑i Arabî’nin mağz‑ı kelâmına muttali' olan bunu tasdik eder.
77
Amma avâmın, yâhut avâm gibi adamların mâbeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki: Kaf yere muhîttir ve müteaddiddir. Her ikisinin ortasında beşyüz senedir. Ve zirvesi semânın ketfine mümâstır.” ilâ âhiri hayâlâtihim Bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git, Üçüncü Mukaddeme’den fenerini yak; sonra gel, bu zulümâta gir. Belki, âb‑ı hayat olan belâğatını göreceksin.
Eğer bizim bu mes'elede olan i'tikàdımızı anlamak istersen, bil ki; ben Kafın vücûduna cezmederim; fakat keyfiyeti ise, havâle ederim. Eğer bir hadîs‑i sahîh ve mütevâtir keyfiyetin beyânında sâbit olursa, îmân ederim ki; murad‑ı Nebî sâdık ve doğru ve haktır. Fakat, murad‑ı Nebevî üzerine; yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zîra, bazen fehmolunan şey, muradın gayrısıdır. Bu mes'elede ma'lûmumuz budur:
Kaf Dağı, ekser şark’ı ihâta eden ve eski zamanda bedevî ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a'zam‑ı cibâl-i dünya olan Çamulari’nin annesi olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibâl‑i dünyanın ekserîsi teşa'ub eyledikleri denilir. Bu hâl öyle gösteriyor ki: Kafın dünyaya meşhûr olan ihâtanın fikir ve hayâli bu asl‑ı teşa'ubdan neş'et etmiş olmak gerektir.
Ve Sâniyen: Âlem‑i şehâdete, sûretiyle ve âlem‑i gayba, mânâsıyla müşâbih ve ikisinin mâbeyninde bir berzah olan âlem‑i misâl, o muammâyı halleder. Kim isterse, keşf‑i sâdık penceresiyle veya rüya‑yı sâdık menfeziyle veya şeffâf şeyler dûrbîniyle ve hiç olmazsa hayâlin verâ‑i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem‑i misâlin vücûduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binâenaleyh, bu kürede olan Kaf o âlemde zi'l‑acâib olan Kafın çekirdeği olabilir.
78
Hem de, Sâni'in mülkü geniştir, bu sefil küreye münhasır değildir. Fezâ ise, gayet vâsi'; Allah’ın dünyası, gayet azîm olduğundan zü'l‑acâib olan Kafı istiâb edebilir. Fakat, eyyâm‑ı İlâhiye ile beşyüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc‑i mekfûf olan semâya temâs etmek, imkân‑ı aklîden hariç değildir. Zîra, Kaf semâ gibi şeffâf ve gayr‑ı mer'î olmak câizdir.
Ve Râbian: Neden câiz olmasın ki; Kaf dâire‑i ufuktan tecellî eden silsile‑i a'zamdan ibaret ola Nasıl ufkun ismi de Kafa me'haz olabilir. Zîra, devâir‑i mütedâhile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir dâire görülür. Gide gide nazar kalır, hayâle teslîm eder. En nihâyet hayâl ise, selâsil‑i cibâlden bir dâire‑i muhîti tahayyül eder ki; semânın etrafına temâs ediyor. Küreviyet sırrıyla, beşyüz sene de uzak olursa, yine muttasıl görünür.

Dördüncü Mes'ele

Sedd‑i Zülkarneyn’dir
Nasıl bildin ki: Bir şeyin vücûdunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mâhiyetini bilmekten ayrıdır. Hem de, bir kaziye çok ahkâmı tazammun eder. O ahkâmın bazısı zarûrî ve bazısı dahi nazarî ve muhtelefün fîhâ”dır.
Hem de ma'lûmdur Müteannid ve mukallid bir sâil, imtihan cihetiyle, bir kitapta gördüğü bir mes'eleyi eğerçi bir derece de muharref olsa bir adamdan suâl etse, gaybda olan ma'lûmuna cevab verse, o cevab iki cihetle doğrudur: Ya doğrudan doğruya cevab verse veyâhut sâil‑i müteannidin ma'lûmuna, ya bizzat veya te'vil ile cevab‑ı muvâfık veriyor. İkisi de doğrudur.
Demek bir cevab, hem vâkii râzı eder, zîra haktır; hem sâili iknâ eder, zîra eğerçi murad değilse ma'lûmuna tatbik eder. Hem makamın hatırını dahi kırmıyor, zîra, cevapta ukde‑i hayatiyeyi derc eder ki; makàsıd‑ı kelâm ondan istimdâd‑ı hayat eder.
79
İşte, cevab‑ı Kur'ân dahi böyledir. Bundan sonra zarûrî ve gayr‑ı zarûrîyi tefrik edeceğiz. İşte cevab‑ı Kur'ânîde mefhûm olan zarûrî hükümler ki, inkârı kabûl etmez. Şudur:
Zülkarneyn, müeyyed‑min-indillâh bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir; zâlimlerin ve bedevîlerin def'‑i fesâdları için Ve Ye'cüc‑Me'cüc iki müfsid kabiledirler. Emr‑i İlâhî geldiği vakit sed harâb olacaktır, ilâ âhirihî Bu kıyâs ile, ona Kur'ân delâlet eden hükümler, Kur'ân’ın zarûriyâtındandırlar. Bir harfin inkârı dahi kàbil değildir.
Fakat o mevzuât ve mahmûlâtın keyfiyâtlarının teşrîhâtları ve mâhiyetlerinin hududu ise; Kur'ân onlara kat'iyyü'd‑delâlet değildir. Belki, Âmm hàssa, delâlet‑i selâseden hiçbirisiyle delâlet etmez.” kaidesiyle ve mantıkta beyân olunduğu gibi, Bir hüküm, mevzû ve mahmûlün vechün‑mâ ile tasavvur etmek, kâfî olduğu”nun düsturuyla sâbittir ki: Kur'ân onlara delâlet etmez. Fakat kabûl edebilir.
Demek o teşrîhât, ahkâm‑ı nazariyedendir. Başka delâile muhavveldir. İctihâdın mazannesidir. Onda te'vil için mecâl vardır. Muhakkìkînin ihtilâfâtı, nazariyetine delildir.
Fakat vâ‑esefâ!‥ Cevabın suâle, her cihetle lüzum‑u mutâbakatın tahayyülüyle, suâldeki halele ehemmiyet vermeyerek, cevabın zarûrî ve nazarî olan hükümlerini, birden me'haz‑i sâilden ve menbit‑i suâlden hûşe‑çîn olup, alıp müfessir oldular. Yok, belki müevvil, yok belki mâsadak‑ı mânâ yerine mânâ gösterdiler. Yok, belki mâsadakı olmak câiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhûm olarak te'vil ettiler.
80
Hâlbuki Üçüncü Mukaddeme’nin sırrıyla, zâhir‑perestler kabûl ederek ve muhakkìkîn dahi hikâyât gibi ehemmiyetsiz olduğundan, tenkidsiz şu te'vili dinlediler. O teşrîhâtı, muharref olan Tevrat ve İncil’de olduğu gibi kabûl ederse, akîde‑i Ehl-i Sünnet ve Cemâatte olan masûmiyet‑i enbiyâya muhâlefet oluyor. Kıssa‑i Lût ve Dâvud Aleyhimesselâm, buna iki şâhiddir. Vaktâ ki, keyfiyette ictihâd ve te'vilin mecâli vardır.
Ben de bitevfîkillâh derim: İ'tikàd‑ı câzim, Hudâ ve Peygamberimiz’in muradlarına kat'iyyen vâcibdir, zîra, zarûriyât‑ı diniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîh’tir. Şöyle:
Zülkarneyn, İskender demem, zîra isim bırakmaz. Bazı müfessir, melik lâm’ın kesriyle bazı, melek lâm’ın fethiyle bazı, nebî bazı, velî ilâ âhir demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, müeyyed‑min-indillâh ve seddin binasına mürşid bir şahıstır.
Amma Sed İse: Bazı müfessir, Sedd‑i Çin ve bazı müfessir, başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir, sedd‑i mahfîdir, inkılâb ve ahvâl‑i âlem setreylemiştir ve bazı ve bazı demişlerdir, demişlerdir Her hâlde müfsidlerin def'‑i şerleri için bir redm‑i azîm ve cesîm bir duvardır.
81
Amma Ye'cüc‑me'cüc: Bazı müfessir: Veled‑i Yâfes’ten iki kabile”‥ ve bazı diğer: Moğol ve Mançur”; ve bazı dahi: akvâm‑ı şarkıye-i şimâlî”; ve bazı dahi: Benî Âdem’den bir cem'iyet‑i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir tâife”; ve bazı dahi: Mahlûk‑u İlâhî’den yerin zahrında veyâhut batnında âdemî veya gayr‑ı âdemî bir mahlûktur ki kıyâmette, böyle nev'‑i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır.” Bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler Nokta‑i kat'iyye ve cihet‑i ittifakî budur: Ye'cüc ve Me'cüc, ehl‑i gâret ve fesâd ve ehl‑i hadâret ve medeniyete, ecel‑i kazâ hükmünde iki tâife‑i mahlûkullâhtır.
Amma Harâbiyet‑i Sed: Bazı, kıyâmette ve bazı, kıyâmete yakın ve bazı, emâresi olmak şartıyla uzaktır ve bazı, harâb olmuştur, fakat dekk olmamış Kìle”ler çok. Her hâlde nokta‑i ittifak: Seddin inhidamı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev'‑i beşer de ihtiyar olmasına bir alâmettir.
Eğer bu müzâkerâtı muvâzene ve muhâkeme etmişsen câizdir, tecviz edesin: Sedd‑i Kur'ân, Sedd‑i Çin’dir ki; çok fersahlar ile uzun ve acâib‑i seb'a-i meşhûreden bir müeyyed‑min-indillâh”ın irşadıyla bina olunmuş, o zamanın ehl‑i medeniyeti, ehl‑i bedeviyetin şerlerinden te'min eylemiştir. Evet, o vahşîlerden Hun Kabilesi Avrupa’yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan Moğol Tâifesi de Asya’yı zîr ü zeber eylemiştir.
Sonra, seddin harâbiyeti kıyâmete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber: Eşrât‑ı saattenim. Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz.” dese, neden istiğrab olunsun ki, harâbiyet‑i sed, zaman‑ı saâdetten sonra alâmet‑i kıyâmet olsun Hem de seddin inhidamı, ömr‑ü arza nisbeten yerin yüzünde ihtiyarlıktan bir buruşukluktur. Belki, tamam‑ı nehâra nisbeten, vakt‑i isfirâr gibidir. Eğerçi, binler sene de fâsıl olsa Kezâlik, Ye'cüc ve Me'cüc’ün ihtilâlleri, nev'‑i beşerin şeyhûhatından gelme bir hummâ ve sıtması hükmündedir.
82
Bundan sonra Onikinci Mukaddeme’nin fâtihasında bir te'vil‑i âher sana feth‑i bâb eder. Şöyle: Kur'ân hısas için kasası zikrettiği gibi, ukad‑ı hayatiye hükmünde ve makàsıd‑ı Kur'âniye’den bir maksadına münâsib noktaları intihâb ve rabt‑ı maksada ittisal ettiriyor. Eğerçi hariçte ve husûlde birbirinin nârı veya nuru birbiriyle görünmediği hâlde, zihninde ve üslûbda teânuk ve musâhabet edebilirler.
Hînâ ki, kıssa hisse içindir, sana ne lâzım teşrîhâtı Nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git. Hem de Onuncu Mukaddeme’den istizhar et, göreceksin; mecâz mecâza kapı açar ve ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ zâhir‑perestleri dışarıya sürüyor.
Ma'lûm olsun ki; esâlib‑i Arab’da tecellî eden hüccetullâhın miftâhı, yalnız istiâre ve mecâz üzerine müesses ve asl‑ı i'câz olan belâğattır. Yoksa, şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızâları olmadığı hâlde esdâf‑ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddeme’nin Hâtimesi’ni istişmamla zevk et. Zîra, hitâmı misktir ve içinde baldır.
Hem de, câizdir ki; mechûlü'l‑keyfiyet olan sed, başka yerde sâir alâmât‑ı kıyâmet gibi mestûr ve kıyâmete kadar bâkî ve bazı inkılâbâtıyla mechûl kalarak, kıyâmette harâb olacaktır.
83
İşâret: Ma'lûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyâde yaşar. Kale, ehl‑i tahassundan daha ziyâde ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücûdunun illetidir, bekà ve devamına değildir. Bekà ve devamına olsa da istimrar ve adem‑i hulüvvü iktiza etmez. Bir şeydeki garazın devamı, belki terettübü, o şeyin devamının zarûriyâtından değildir. Pek çok binalar süknâ veya tahassun için yapılmışken, hàvî ve hàlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem‑i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır.
Tenbih: Şu tafsîlden maksad: Tefsiri, te'vilden kat'îyi, zannîden vücûdu, keyfiyetten hükmü, etrafın teşrîhâtlarından mânâyı, mâsadaktan vukû'u, imkândan temyiz ve tefrik ile bir yol açmaktır.

Beşinci Mes'ele

Meşhûrdur: Cehennem yer altındadır.” Fakat biz Ehl‑i Sünnet ve Cemâat kat'an ve yakìnen yerini ta'yin edemeyiz. Lâkin, zâhir olan tahtiyettir ve yer altında olmasıdır. Buna binâen derim:
Şecere‑i tûbâ gibi olan hilkat‑i âlemin, sâir nücûmları gibi bizim küremiz dahi bir semeresidir. Semerenin altı, o ağacın umum ağsânı altına şâmil olur. Buna binâen Cehennem, yeraltında o dallar içindedir. Nerede olsa yeri vardır. Tahtiyetin mesâfesi uzun ve ittisali iktiza etmez. Hikmet‑i cedîdenin nokta‑i nazarında ateş ekser kâinâta müstevlîdir. Bu hâl arka tarafında gösterir ki: Bu ateşin asıl ve esâsı ve nev'‑i beşer ile beraber ebede giden ve yolda refâkat eden Cehennem, bir gün perdeyi yırtacak, hazır olun diyecek, meydâna çıkacaktır. Bu noktada dikkat isterim
84
Sâniyen: Kürenin tahtı ve altı, merkezi ve dâhilîsidir. Bu noktaya binâen, küre‑i arz şecere‑i zakkum-u Cehennem’in çekirdeğiyle hâmiledir. Günün birinde doğacaktır. Belki, fezâda tayerân eden arz, öyle bir şeyi yumurtlayacaktır ki, o yumurtada Cehennem tamamıyla olunmaz ise, başı veya diğer bir a'zâsı matvî olarak tazammun etmiş ki; yevm‑i kıyâmette derekât ve a'zâ‑yı sâiresiyle birleşecek, dev‑i acîb-i Cehennem, ehl‑i isyana hücum edecektir.
Yâhû!‥ Kendin Cehennem’e gitmezsen hesab ve hendese seni oraya kadar götürebilir. Her otuzüç metrede takriben bir derece‑i harâret tezâyüd eylediğinden, merkeze kadar ikiyüz bin dereceye yakın harâret mevcûd oluyor. Bu nâr‑ı merkeziyenin bizim gâliben bin dereceye bâliğ olan ateşimizle nisbeti ikiyüz defa olduğu gibi; meşhûr hadîsteki Cehennem ateşi, ateşimizden ikiyüz defa daha şedîddir.” olan nisbetin aynını isbât eder.
Hem de, Cehennem’in bir kısmı zemherirdir. Zemherir ise, bürûdetiyle yandırır. Hikmet‑i tabîiyede sâbittir ki; ateş bir dereceye gelir ki; suyu buz eder. Harâreti def'aten bel' ettiği için, bürûdetle ihrâk eder. Demek, umum merâtibi ihtiva eden ateşin bir kısmı da zemherirdir.
Tenbih: Ma'lûm olsun ki: Ebede namzed olan âlem‑i uhrevî, fenâ ile mahkûm olan bu âlemin mekàyisiyle misâha ve muâmele olunmaz. Muntazır ol; Üçüncü Makale’nin âhirinde, âhiret bir derece sana arz‑ı dîdâr edecektir
85
İşâret: Umum fünûnun gösterdiği intizamın şehâdetiyle ve hikmetin istikrâ'‑i tâmmının irşadıyla ve cevher‑i insaniyetin remziyle ve âmâl‑i beşerin tenâhîsizliğinin îmâsıyla yevm ve sene gibi çok envâ'da olan birer nev'i kıyâmet‑i mükerrerenin telmihiyle ve adem‑i abesiyetin delâletiyle ve hikmet‑i ezeliyenin telvihiyle ve rahmet‑i bîpâyân-ı İlâhiye’nin işâretiyle ve Nebi‑yi Sâdık’ın lisân‑ı tasrîhiyle ve Kur'ân‑ı Mu'ciz’in hidayetiyle; Cennet‑âbâd olan saâdet‑i uhreviyeden, nazar‑ı aklın temâşâsı için sekiz kapı, iki pencere açılır.

Altıncı Mes'ele

Muhakkaktır ki: Tenzîl’in hàssa‑i câzibedârı i'câzdır. İ'câz ise: Belâğatın yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâğat ise: Hasâis ve mezâyâ, bâhusus istiâre ve mecâz üzere müessesedir. Kim istiâre ve mecâz dûrbîniyle temâşâ etmezse, mezâyâsını göremez. Zîra, ezhân‑ı nâsın te'nîsi için, esâlib‑i Arab’da yenâbî‑i ulûmu isâle eden Tenzîl’in içinde, tenezzülât‑ı İlâhiye tâbir olunan mürâat‑ı efhâm ve ihtiram‑ı hissiyat ve mümâşât‑ı ezhân vardır.
Vaktâ ki; bu böyledir, ehl‑i tefsire lâzımdır; Kur'ân’ın hakkını bahs ve kıymetini noksan etmesin ve belâğatın tasdik ve sikkesi olmayan bir şeyle Kur'ân’ı te'vil etmesinler. Zîra, her hakikatten daha zâhir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki, Kur'ân’ın mânâları hak oldukları gibi, tarz‑ı ifâde ve sûret‑i mânâsı dahi, belîğâne ve ulvîdir. Cüz'iyâtı, o mâdene ircâ ve teferruâtı, o menba'a ilhâk etmeyen, Kur'ân’ın îfâ‑yı hakkında mutaffifînden oluyor. Bir‑iki misâl göstereceğiz. Zîra, nazarı celb eder.
86
Birinci Misâl: وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًا (Allâhu a'lemu bimurâdihî). Câizdir; işâret olunan mecâz, böyle bir tasavvuru îmâ eder ki: Sefîne gibi olan küre; bahr‑i muhît-i havâînin içinde, tahte'l‑bahir bir gemisi ve ummân gibi fezâda, direk veya demir gibi dağlarıyla irsâ ve ta'mid ederek, hava ile iştibâk ettiğinden muvâzeneti muhâfaza olunmuştur. Demek dağlar, o geminin demir ve direkleri hükmündedirler.
Sâniyen: İnkılâbât‑ı dâhiliyeden ihtizâzât, o dağlar ile iskât olunurlar. Zîra, dağlar yerin mesâmâtı hükmündedir. Dâhilî bir heyecan olduğu vakit arz, dağlar ile teneffüs ettiğinden, gadabı ve hiddeti sükûnet bulur. Demek, arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir.
Sâlisen: İmâret‑i arzın direği beşerdir. Hayat‑ı beşerin direği dahi menâbi'‑i hayat olan ve türâb ve havanın, istifadeye lâyık sûretiyle muhâfazalarıdır. Hâlbuki, şu üç şerâit‑i hayatın kefîli dahi, dağlardır. Zîra, dağ ve cibâl, mehâzin‑i mâ olduğu gibi, cezb‑i rutûbet hâsiyetiyle havaya meşşâta oluyor Harâret ve bürûdeti ta'dil ettiği gibi, havaya mahlût olan muzır gazların teressübüne ve havanın tasfiyesine sebeb olduğu gibi, toprağa da terahhum ediyor. Çamurluk ve bataklık ve bahrin tasallutundan muhâfaza eder.
87
Râbian: Belâğatça vech‑i münâsebet ve müşâbehet budur: Farazâ bir adam, hayâl balonuyla küreden yüksek yere uçarsa, dağların silsilelerine baksa, acaba tabaka‑i türâbiyeyi direkler üstüne serilip atılmış bedevî haymeler gibi tahayyül ederse ve münferid dağları da bir direk üstünde kurulan bir çadıra benzetilse, acaba tabiat‑ı hayâle muhâlefet olur mu?
Farazâ sen o silsileleri, müstakil dağlar ile beraber sath‑ı arza keyfiyet‑i vaziyeti, bir bedevî Arab’ın karşısında tasvir tarzında tahayyül ve tahyil edersen, şöyle; bu silsileler A'râb‑ı bedeviyenin haymeleri gibi, arz sahrâsında kurulmuş ve taraf taraf da çadırlar tahallül etmiş desen; Arablar’ın hayâlî olan üslûblarından uzak düşmüyorsun
Hem de, eğer vehim ile bu kasr‑ı müşeyyed-i âlemden tecerrüd edip, uzaktan hikmet dûrbîniyle mehd‑i beşer olan yere ve sakf‑ı merfu' olan semâya temâşâ edersen, sonra silsile‑i cibâlde temessül ve etraf‑ı semâya temâs eden dâire‑i ufuk ile mahdûd olan semâyı, bir fustât gibi yerin üstüne vaz' ve cibâl evtâdıyla rabtolunmuş bir çadır kubbesini tahayyül ve tevehhüm edersen, müttehem edemezler. Sekizinci Mes'ele’nin tenbihinde bir‑iki misâl daha gelecektir.

Yedinci Mes'ele

Kur'ân’da zikrolunan: ﴿دَحٰيهَا ve ﴿سُطِحَتْ ve ﴿فَرَشْنَاهَاve ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve emsâlleri gibi; bazı ehl‑i zâhir, tağlît‑i ezhân için onlar ile temessük ederler. Lâkin müdafaaya biz muhtaç değiliz. Zîra, müfessirîn‑i izâm, âyâtın zamâirindeki serâirleri izhâr eylemişlerdir. Bize hâcet bırakmamışlar, fakat bir ders‑i ibret vermişler ve ser‑meşk yazmışlar.
88
وَلٰكِنْ بَكَوْا قَبْل۪ي فَهَيَّجُوا لِيَ الْبُكَاءَ ❋ وَهَيْهَاتَ ذُو رَحْمٍ يَرُقُّ لِبُكَائ۪ي
Ma'lûmdur: Ma'lûmu i'lâm bâhusus müşâhed olursa abestir. Demek, içinde bir nokta‑i garâbet lâzımdır, , onu abesiyetten çıkarsın.
Eğer denilse: Bakınız, nasıl arz, küreviyetiyle beraber musattaha ve size mehd olmuştur; denizin tasallutundan kurtulmuş.” Veyâhut Nasıl şems, istikrarla beraber tanzim‑i maîşetiniz için cereyan ediyor.” Veyâhut Nasıl binler sene ile uzak olan şems, ayn‑ı hamie’de gurûb ediyor.” Maânî‑i âyât, kinâyetten sarâhate çıkmış oluyor Evet, şu garâbet noktaları, belâğat nükteleridir.

Sekizinci Mes'ele

İşâret: Ehl‑i zâhiri hayse‑beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi; imkânâtı, vukûâta karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar: Böyle olsa, kudret‑i İlâhiye’de mümkündür. Hem ukùlümüzce azametine daha ziyâde delâlet eder. Öyle ise, bu vâki olmak gerektir.”
Heyhât! Ey miskinler! Nerede aklınız kâinâta mühendis olmaya liyâkat göstermiştir? Bu cüz'î aklınız ile hüsn‑ü küllîyi ihâta edemezsiniz. Evet, bir zirâ' kadar bir burun, altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.
89
Hem de, onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki: İmkân‑ı zâtî, yakìn‑i ilmîye münâfîdir.” O hâlde yakìniye olan ulûm‑u âdiyede tereddüd ettiklerinden lâ‑edrî”lere yaklaşıyorlar. Hattâ utanmıyorlar ki, mesleklerinde lâzım gelir; Van Denizi, Süphan Dağı gibi bedîhî şeylerde tereddüd edilsin. Zîra, onların mesleğince mümkündür; Van Denizi düşâb ve Süphan Dağı da şeker ile örtülmüş bala inkılâb etsin. Veyâhut o ikisi, bazı arkadaşımız gibi küreviyetten râzı olmayarak sefere gittiklerinden, ayakları sürçerek ummân‑ı ademe gitmeleri muhtemeldir! Öyle ise, Deniz ve Süphan, eski hâlleriyle bâkî olduklarını tasdik etmemek gerektir.
Elâ, ey mantıksız miskin!‥ Neredesiniz?‥ Bakınız, mantıkta mukarrerdir: Mahsûsâttaki vehmiyyât, bedîhiyâttandır. Eğer bu bedâhatı inkâr ederseniz, size nasihate bedel tâziye edeceğim. Zîra, ulûm‑u âdiye sizce ölmüş ve safsata dahi hayat bulmuş derecesindedir.
Dördüncü belâ ki; ehl‑i zâhiri teşviş eder; imkân‑ı vehmîyi, imkân‑ı aklî ile iltibas ettikleridir. Hâlbuki, imkân‑ı vehmî, esâssız olan ırk‑ı taklidden tevellüd ile safsatayı tevlîd ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedîhiyâtta bir belki”, bir ihtimal”, bir şekke yol açar.
Bu imkân‑ı vehmî, gâliben muhâkemesizlikten, kalbin za'f‑ı a'sâbından ve aklın sinir hastalığından ve mevzû ve mahmûlün adem‑i tasavvurundan ileri gelir.
Hâlbuki, imkân‑ı aklî ise; vâcib ve mümteni' olmayan bir maddede, vücûd ve ademe bir delil‑i kat'îye dest‑res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş'et etmiş ise, makbûldür; yoksa mu'teber değildir.
90
Bu imkân‑ı vehmînin ahkâmındandır ki; bazı vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhânın gösterdiği gibi olmasın. Zîra, akıl, herbir şeyi derk edemez. Aklımız da buna ihtimal verir.” Evet, yok, belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe'ni, bürhân üzerine gitmektir. Evet, akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyâtı ve en küçük hàdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Farazâ tartmaz ise, biz de o mes'elede çocuk gibi mükellef değiliz.
Tenbih: Ben, zâhir‑perest ve nazar‑ı sathî sâhibi tâbiriyle yâd ettiğim ve tevbih ve ta'nif ile teşhîr ettiğim muhâtab‑ı zihniyem; ağleb‑i hâlde ehl‑i tefrit olan ve cemâl‑i İslâm’ı görmeyen ve nazar‑ı sathiyle uzaktan İslâmiyet’e bakan hasm‑ı dindir. Fakat bazen ehl‑i ifrat olan, iyilik bilerek fenâlık eden, dinin câhil dostlarıdır.
Beşinci Belâ: Ehl‑i tefrit ve ifrat olan bîçârelerin ellerini tutarak, zulümâta atan birisi de; her mecâzın her yerinde, taharrî‑i hakikat etmektir. Evet, mecâzda bir dâne‑i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecâz ondan neşv ü nemâ bularak sünbüllensin. Veyâhut, hakikat, ışık veren fitildir; mecâz ise, ziyâsını tezyîd eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır, elde ve ayakta aramak abestir
Altıncı Belâ: Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zâhire olan kasr‑ı nazardır. Demek, ne kadar akılda hakikat mümkün ise, mecâza tecâvüz etmezler. Mecâza gidilse de, meâli tutulur. Bu sırra binâendir; âyet ve hadîsin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâğatı gösteremez. Güyâ, onlarca karîne‑i mecâz, aklen hakikatin imtina'ıdır. Hâlbuki, karîne‑i mânia, aklî olduğu gibi; hissî ve âdi ve makamî, daha başka çok şeyler ile de olabilir. Eğer istersen Cennetü'l‑Firdevs gibi olan Delâilü'l‑İ'câz’ın ikiyüz yirmibirinci kapısından gir, göreceksin; o koca Abdülkahir gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor
91
Yedinci Belâ: Muarrefi münekker eden biri de; hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, gayr‑ı men hüve leh olan vasf‑ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems‑i hakikat, tarz‑ı cereyanından çıkarılmıştır. Acaba böyleler, Arablar’ın üslûblarına hiç nazar etmemişlerdir ki; nasıl diyorlar: Dağlar bize rast geldi, sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı, sonra gitti, bizden müfârakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu, ilâ âhir Miftâh‑ı Sekkâkîde beyân olunduğu gibi; pek çok yerlerde san'at‑ı beyâniyeden olan kalb‑i hayâli, esrâr‑ı beyâniye için isti'mâl etmektedirler. Bu ise, deverân sırrıyla mağlata‑i vehmiye üzerine müesses bir letâfet‑i beyâniyedir. Şimdi, ser‑meşk olarak iki misâl‑i mühimmeyi beyân edeceğim; ki, o minvâl üzerine işleyesin. Şöyle: ﴿وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ
Şu iki âyet gayet şâyân‑ı dikkattirler. Zîra, zâhire cümûd, belâğatın hakkını cühûd demektir. Zîra, birinci âyette olan istiâre‑i bedîa, o derece harâretlidir ki; buz gibi olan cümûdu eritir ve bulut gibi zâhir perdesini berk gibi yırtar. İkinci âyette belâğat o kadar müstakar ve muhkem ve parlaktır ki; seyri için güneşi durdurur.
92
Evvelki Âyet; ﴿قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍnazîresidir. O da, onun gibi bir istiâre‑i bedîayı tazammun eylemiştir. Şöyle ki:
Cennet’in evânîleri şişe olmadığı gibi, gümüş dahi değildir. Belki, şişenin gümüşe olan mübâyeneti, bir istiâre‑i bedîanın karînesidir. Demek; şişe şeffâfiyetiyle, fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güyâ Cennet’in kadehlerini tasvir etmek için iki nümûnedirler ki; Sâni'‑i Rahmân bu âleme göndermiş; , nefis ve mallarıyla Cennet’e müşteri olanların rağabâtını tehyîc ve iştihâlarını açsın.
Aynen bunun gibi; ﴿مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ bir istiâre‑i bedîa ondan takattur ediyor. O istiârenin zemini ise, zemin ve âsumân mâbeyninde hükm‑ü hayâl ile tasavvur olunan müsâbakat ve rekabetin tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki: Zemin, kar ve bered ile tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besâtiniyle süslendiği gibi, güyâ ona rekabeten ve inâden, âsumân dahi, cibâl ve besâtini andıran rengârenk ile teşekkül eden ve dağlara nazîreler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla sarılıp, cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlar; sefîneler veyâhut dağlar veyâhut develer veyâhut bostan ve derelerdir denilse, teşbihte hatâ edilmemiş olur. O cevvdeki seyyârelerin çobanı ra'ddır. Kamçı gibi, berkini başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O musahhar sâbihalar ise, o bahr‑i muhît-i havâîde seyr ve cereyan etmekle, mahşere tesâdüf etmiş dağları andırırlar. Güyâ semâ, su buharının zerrâtını ra'd ile silâh başına dâvet ettiği gibi; Rahat olun!” emriyle herkes yerine gider, gizlenir.
93
Evet, çok defa bulut dağın libâsını giydiği gibi, heykeli ile teşekkül etmekle beraber, bered ve karın beyazıyla televvün ve rutûbet ve bürûdetiyle tekeyyüf eder. Öyle ise, bulut ve dağ; komşu, arkadaştırlar. Birbirine levâzımatını âriye vermeye mecburdurlar. Bu uhuvvet ve mübâdeleti Kur'ân’ın çok yerleri gösterir. Zîra, bazen onu, onun libâsında ve ötekini, berikinin sûretinde bize gösterir. Hem de, Tenzîl’in pek çok menâzilinde, dağ ve bulut birbirinin elini tutup musâfaha ettikleri vardır. Nasıl kitab‑ı âlemin bir sahifesi olan zeminde, muânaka ve musâfahaları şâhiddir; zîra, ummân‑ı havada iskele hükmünde olan dağ tepesinde lenger‑endâz olduklarını görüyoruz
İkinci Âyet: ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ Evet, تَجْر۪ي bir üslûba işâret ettiği gibi لِمُسْتَقَرٍّ dahi bir hakikati telvih eder. Demek câizdir ki; تَجْر۪ي lafzıyla şöyle bir üslûba işâret olsun.
Şöyle: Şems, demiri altından yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı bir sefîne gibi, esîrden olan ve mevc‑i mekfûf tâbir olunan, ummân‑ı semâda seyahat ve yüzüyor. Eğer çendan, müstakarrında lenger‑endâzdır; lâkin o bahr‑i semâda o zeheb‑i zâib cereyan ediyor. Fakat o cereyan, arazî ve tebeî ve tefhim için mürâat ve ihtiram olunan nazar‑ı hissiyledir. Fakat, hakîki iki cereyanı vardır. Olmaz ise de, olur. Zîra maksad, beyân‑ı intizamdır. Esâlib‑i Arab’da olduğu gibi tebeî ise veya zâtî ise; nizâmın nokta‑i nazarında birdir.
Sâniyen: Şems müstakarrında, mihveri üzerinde müteharrik olduğundan, o erimiş altın gibi eczâları dahi cereyan ediyor. Bu hareke‑i hakîkiye, evvelki hareke‑i mecâziyenin dânesidir, belki zenbereğidir.
94
Sâlisen: Şemsin, müstakarrı denilen taht‑ı revânıyla ve seyyârât denilen asâkir‑i seyyâresiyle göçüp, sahrâ‑yı âlemde seyr ü seferi, muktezâ‑yı hikmet görünüyor. Zîra, kudret‑i İlâhiye herşeyi hayy ve müteharrik kılmıştır ve sükûn‑u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin ammizâdesi olan atâlet‑i mutlak ile rahmeti bırakmamış ki, kaydedilsin. Öyle ise, şems de hürdür. Kanun‑u İlâhî’ye itâat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat, başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, şems, emr‑i İlâhî’ye temessül eden ve herbir hareketini meşîet‑i İlâhiye’ye tatbik eden bir çöl paşasıdır. Evet, cereyan hakîki ve zâtî olduğu gibi, arazî ve hissî de olabilir. Nasıl hakîkidir, öyle de mecâzîdir. Bu mecâzın menârı تَجْر۪ي ’dir. Üslûbun ukde‑i hayatiyesine telvih eden lafız لِمُسْتَقَرٍّ ’dır.
Elhâsıl: Maksad‑ı İlâhî’si, nizâm ve intizamı göstermektir. Nizâm ise, şems gibi parlıyor. كُلِ الْعَسَلَ وَلَا تَسَلْkaidesine binâen, nizâmı intac eden hareket‑i şems veyâhut deverân‑ı arz, hangisi olursa olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için, sebeb‑i aslînin taharrîsine mecbur değiliz. Meselâ: قَالَ ’nin elifiyle hìffet hâsıldır. Aslı ne olursa olsun, vâv’a bedel kaf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.
95
İşâret: Bu tasvirâtla beraber, hiss‑i zâhire istinâden, zâhir, müteassıbâne bir cümûd‑u bâridi göstermek, nasıl ki belâğatın harâret ve letâfetine münâfîdir. Öyle de; delil‑i Sâni' olan nizâm‑ı âlemin esâsı olan hikmetullâhın şâhidi olan istihsân‑ı aklîye cârih ve muhâliftir. Şöyle:
Meselâ; Süphan Dağı’na çok fersahla uzak bir mesâfeden müteveccih olsan ve istesen ki: Süphan, senin cihât‑ı erbaana mukâbil gelse veyâhut her cihete mukâbil olarak görmüşsün; bu tebdil ve tebeddüle lâzım olan rahat bir sebebi olan kaç hareket‑i vaz'iye ile birkaç adım atmak gibi en kısa yolu terk ve Süphan Dağı gibi dehşetli bir cirm‑i azîmi, seni hayrette bırakacak bir dâire‑i azîmeyi kat' etmesini tahayyül veya teklif etmek gibi gayet uzun bir yolu ve isrâf ve abesiyete acîb bir misâli, nizâm‑ı âleme esâs tutmak, bence nizâma cinayet etmektir.
Şimdi insafla, nazar‑ı hakikatle bu taassub‑u bârideye bak; nasıl istikrâ'‑i tâmmın şehâdetiyle sâbit olan bir hakikat‑i bâhireye muâraza ediyor. O hakikat ise budur: Hilkatte isrâf ve abes yoktur ve hikmet‑i ezeliye, kısa ve müstakîm yolu terk etmez; uzun ve müteassif yolu ihtiyar etmez. Öyle ise; acaba istikrâ'‑i tâmmın mecâza karîne olmasından ne mâni tasavvur olunur ve neden câiz olmasın?‥
Tenbih: Eğer istersen mukaddemâta gir. Birinci Mukaddeme’yi suğrâ ve Üçüncü Mukaddeme’yi kübrâ yap; sana netice verecektir ki: Ehl‑i zâhirin zihinlerini teşviş eden, felsefe‑i Yunâniye’ye incizablarıdır.
96
Hattâ o felsefeye fehm‑i âyette bir esâs‑ı müselleme nazarıyla bakıyorlar. Hattâ oğlu ölmüş bir kocakarıyı güldürecek derecede bir misâl budur ki: Bazılar öyle bir zâtın kelâmındaki fülûs‑u felsefeyi, cevher‑i hakikatten temyiz etmeyecek dereceden pek çok derecede àlî olan o zât‑ı nakkàd, Kürtçe demiş ki: عَنَاصِرْ چِهَارِنْ ژِوَانِنْ مَلَكْ
Hâlbuki, bu söz ile hükemânın mezhebi olan ki: Melâike‑i Kirâm, maddeden mücerreddirler.” red yolunda tasrîh ediyor ki: Melâike‑i Kirâm, anâsırdan mahlûk, ecsâm‑ı nurâniyedirler.”
Onlar fehmetmişler ki; anâsır dört oldukları, İslâmiyet’tendir. Acaba?‥ Dörtlüğü ve unsuriyeti ve besâteti, hükemâ ıstılahâtından ve müzahref olan ulûm‑u tabîiyenin esâslarındandır. Hiç usûl‑ü İslâmiye’ye taallukları yoktur. Belki, zâhir müşâhedetle hükmolunan bir kaziyedir.
Evet, dine temâsı olan herşey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet’le imtizaç eden herbir madde, İslâmiyet’in anâsırından olduğunu kabûl etmek, unsur‑u İslâmiyet’in hâsiyetini bilmemek demektir. Zîra, kitab ve sünnet ve icmâ ve kıyâs olan anâsır‑ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkîb ve tevlîd etmez.
Elhâsıl: Unsuriyet ve besâtet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır; şerîatın mâden‑i sâfîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı, seleflerimizin lisânlarına girdiğinden, bir mahmil‑i sahîh bulmuştur Zîra selef, dörttür dediklerinden murad, zâhiren dörttür. Veyâhut hakikaten ecsâm‑ı uzviyeyi teşkil eden müvellidü'l‑mâ ve müvellidü'l‑humuza ve azot ve karbon yine dörttür.
97
Eğer hür‑fikirsen, bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhânı esâretle sefâlete atmıştır. Âferin hürriyet‑perver olan hikmet‑i cedîdenin himmetine ki; o müstebid hikmet‑i Yunâniye’yi dört duvarıyla zîr ü zeber etmiştir. Demek muhakkak oldu ki:
Âyâtın delâil‑i i'câzının miftâhı ve esrâr‑ı belâğatın keşşâfı, yalnız belâğat‑ı Arabiye’nin mâdenindendir. Yoksa, felsefe‑i Yunâniye’nin destgâhından değildir.
Ey Birader!‥
Vaktâ ki; keşf‑i esrâr merakı, bizi şu makama kadar getirdi, biz de seni beraber çektik, seni tâciz ettik, hem senin çok yorgunluğunu dahi biliriz. Şimdi Unsuru'l‑Belâğat ve i'câzın miftâhı olan, İkinci Makale’nin içerisine seni gezdirmek istiyorum. Sakın o makalenin iğlâk‑ı üslûbu ve içinde cilveger olan mesâilin elbiselerinin perîşaniyeti, seni temâşâsından müteneffir etmesin. Zîra, iğlâk eden mânâsındaki dikkat ve kıymettir ve perîşan eden ve zînet‑i zâhiriyeden müstağnî eden, mânâsındaki cemâl‑i zâtiyesidir.
Evet, nazlanan ve istiğnâ gösteren nâzenînlerin mehirleri dikkattir ve menzilleri dahi kalbin süveydâsıdır. Bunlara giydirdiğim elbise, zamanın modasına muhâliftir. Zîra, Kürd mektebi denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de, şahsın üslûb‑u beyânı, şahsın timsâl‑i şahsiyetidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkül bir muammâyım
تَمَّ … تَمَّ
98

Unsuru'l‑Belâğat

99
﴿
اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ عَلٰى نَبِيِّهِ

İkinci Makale

Belâğatın rûhuna taalluk eden birkaç mes'elenin beyânındadır.

Birinci Mes'ele

Tarih, lisân‑ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat‑ı Arab’ın câzibesiyle a'câm; Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm‑ı Mudarî’nin melekesi denilen, belâğat‑ı Kur'âniye’nin mâdenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de; acemlerin ve acemîlerin Belâğat‑ı Arabiye’nin san'atına girdiklerinden, fikrin mecrâ‑yı tabîisi olan nazm‑ı maânîden, zevk‑i belâğatı nazm‑ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:
Efkâr ve hissiyatın mecrâ‑yı tabîisi, nazm‑ı maânîdir. Nazm‑ı maânî ise, mantıkla müşeyyeddir. Mantıkın üslûbu ise, müteselsil olan hakàika müteveccihtir. Hakàika giren fikirler ise, karşısında olan dekàik‑ı mâhiyâtta nâfizdirler. Dekàik‑ı mâhiyât ise, âlemin nizâm‑ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizâm‑ı ekmelde, herbir hüsnün menba'ı olan, hüsn‑ü mücerred mündemicdir. Hüsn‑ü mücerred ise, mezâyâ ve letâif denilen belâğat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân‑ı hilkatte cilveger olan ezhâra perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağamâtına âheng‑i rûhâni veren ise, nazm‑ı maânîdir.
100
Hâl böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâğat‑ı Arabiye’de üdebâ sırasına geçmeye çalıştıklarından, çığırdan çıktı. Zîra, bir milletin mizâcı, o milletin hissiyatının menşe'i olduğu gibi, lisân‑ı millîsi de, hissiyatının ma'kesidir Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisânlarındaki isti'dâd‑ı belâğat dahi mütefâvittir; lâsiyyemâ, Arabî lisânı gibi nahvî bir lisân olsa
Bu sırra binâen, cereyan‑ı efkâra mecrâ ve belâğat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır'av olan nazm‑ı lafz, mecrâ‑yı tabîisi olan nazm‑ı mânâya mukàbele ederek, belâğatı müşevveş etmiştir
Zîra, acemîler sû‑i ihtiyar veya sevk‑i ihtiyaçla, lafzın tertib ve tahsinine ve maânî‑i lûğaviyenin tahsiline daha ziyâde muhtaç olduklarından ve elfâz, mecrâ olmak cihetiyle, daha âsân ve daha zâhir ve nazar‑ı sathîye daha mûnis ve hevâm gibi avâmın nazarlarını daha câzibedâr ve avâm‑perestâne nümâyişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfâza daha ziyâde sarf‑ı himmet etmişlerdir Yani, ne kadar bir mesâfe kat'ederse, önlerine çok müşa'şa' sahrâlar, kendilerini göstermek şânında olan tertib‑i maânîde olan teğalğülden zihinlerini çevirip, elfâz arkasına koşup, dolaşıyorlar.
101
Maânînin tasavvurlarından sonra, elfâzın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide, elfâz mânâya galebe etmekle istihdam ederek; lafız, mânâya hizmet etmek olan kaziye‑i tabîiye aksine çevrildiğinden, tabiat‑ı belâğattan böyle lafız‑perest mutasallıfların san'atına kadar, yok belki, tasannu'larına uzun bir mesâfe girmiştir.
Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye‑i edebin Makàmâtına gir, gör! O dâhiye‑i edeb, nasıl hubb‑u lafza mağlûb olarak, lafız‑perestlik hevesi o kıymetdâr edebini lekedâr ettiği gibi, lafız‑perestlere de bast‑ı özür etmiştir ve nümûne‑i imtisal olmuştur. Onun için, o koca Abdülkahir bu hastalığı tedâvi etmek için Delâil‑i İ'câz ve Esrâru'l‑Belâğatın bir sülüsünü, onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet, lafız‑perestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır.
Tenbih: Lafız‑perestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de; sûret‑perestlik ve üslûb‑perestlik ve teşbih‑perestlik ve hayâl‑perestlik ve kafiye‑perestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve mânâyı kendine fedâ edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte‑i zarâfet için veya kafiyenin hatırı için çok edip, edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.
Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat‑ı mânâ istemek şartıyla ve sûret‑i mânâya haşmet vermeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksûdun isti'dâdı müsâid olmak şartıyla ve teşbihe revnâk vermeli, fakat matlûbun münâsebetini göze almak ve rızâsını tahsil etmek şartıyla ve hayâle cevelân ve şa'şaa vermeli, fakat hakikati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikate misâl olmak ve hakikatten istimdâd etmek şartıyla gerektir.
102

İkinci Mes'ele

Kelâmın hayatlanması ve neşv ü nemâsı; mânâların tecessümüyle ve cemâdâta nefh‑i rûh etmekle bir mükâleme ve mübâhaseyi içlerine atmaktır. Şöyle:
Deverân ile tâbir olunan, vücûdda ve ademde iki şeyin mukàrenetiyle, biri ötekisine illet ve me'haz ve menşe' zannolunması olan i'tikàd‑ı örfî üzerine müesses olan mağlata‑i vehmiye üstüne mebnî olan kuvve‑i hayâlden neş'et eden sihr‑i beyânıyla, sehhâr gibi, cemâdâtı hayatlandırır, birbiriyle söyletir. İçlerine, ya adâveti veya muhabbeti atar. Hem de mânâları tecessüm ettirir, hayat verir, içinde harâret‑i garîziyeyi derceder.
Eğer istersen, Gürültülü menzil ıtlâkına şâyeste olan bu beyte gir:يُنَاج۪ينِيَ الْاِخْلَافُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِهِ وَتَخْتَصِمُ الْاٰمَالُ وَالْيَأْسُ ف۪ي صَدْر۪يYani: Mumâtala‑i hak perdesi altında, hulfü'l‑va'd benimle konuşuyor. Der, aldanma!‥ Onun için, sînemde ümîdlerim ye's ile kavgaya başladılar, o mütezelzil hâne olan sadrımı harâb ediyorlar.”
Göreceksin, nasıl şâir‑i sâhir, emel ve ye'si tecsîm etmekle hayatlandırarak, nemmâm olan ihlâfın fitnesiyle bir muhârebe ve muhâsamayı temsîl eyledi. Güyâ, sinematoğraf gibi bu beyt, senin aklına rüya görünüyor. Evet, bu sihr‑i beyânî bir nev'i tenvîm eder.
Veyâhut yerin, yağmur ile muâşaka ve şekvâsını dinle! İşte:تَشَكَّى الْاَرْضُ غَيْبَتَهُ اِلَيْهِ ❋ وَتَرْشَفُ مَائَهُ رَشْفَ الرُّضَابِYani: Yağmurun geç gelmesini, ona teşekkî eder. Mahbûbun ağız suyu gibi, suyunu emer.”
Acaba yeri Mecnûn, sehâbı Leylâ hâletlerinde, bu şiir sana tahyil etmiyor mu?
103
Tenbih: Bu şiiri güzel gösteren, içindeki hayâlin hakikate bir derece müşâbehetidir. Zîra, yağmur gecikse, sonra gelse, toprak vız!‥ vız!‥” gibi bir savtı çıkartarak, suyunu çeker. Bu hâli gören, geçliğine ve şiddet‑i ihtiyacına intikal ettiğinden, meşhûr deverânın sırrıyla ve tevehhümün tasarrufâtıyla bir muâşaka ve mükâleme sûretine ifrâğ eder.
İşâret: Herbir hayâlde, bu çiznok gibi bir dâne‑i hakikat bulunmak şarttır.

Üçüncü Mes'ele

Kelâmın elbise‑i fâhiresi veyâhut cemâli ve sûreti, üslûb iledir. Yani, kalıb‑ı kelâm iledir. Şöyle ki:
Ya dikkat‑i nazar veya tevağğul veya mübâşeret veya san'atın telakkuhuyla, hayâlde tevellüd eden temâyülâtın hususiyâtından teşekkül eden sûretlerden terekküb eden istiâre‑i temsîliyenin parçaları telâhuk ettiklerinden, tenevvür ve teşerrüb ve teşekkül eden üslûb, kelâmın kalıbı olduğu gibi, cemâlin mâdeni ve hulel‑i fâhirenin destgâhıdır.
Güyâ, aklın borazanı denilmeye şâyân olan irâde ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan mânâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall‑i suver olan hayâle girerler. O hazinetü'l‑hayâlde buldukları sûreti giyerler. En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer. Lâakal bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa, bir düğme ile veya bir kelime ile kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.
Eğer bir kelâmın fakat tabiattan çıkmış bir kelâmın üslûbunda im'ân‑ı nazar edersen, kendi san'atı içinde işleyen mütekellimi, o âyine‑misâl üslûbun içinde göreceksin. Hattâ, nefsini nefesinden ve sesinden, mâhiyetini nefsinden (üfürmesinden) tevehhüm ve mizâc ve san'atını kelâmıyla mümtezic tahayyül etsen, hayâliyyûn mezhebinde muâteb olmuyorsun.
104
Eğer tereddüd ile senin hayâlin hastalığı var ise, Kaside‑i Bür'iyye (Bürde)den olan;وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ امْتَلَاَتْ مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِolan bîmarhâneye git, gör! Nasıl Hakîm‑i Busayrî, istifrağla ve nedâmetin perhiziyle, sana reçete yazar.
Eğer iştihânın açılmasıyla, üslûb denilen hakikatin şişesindeki zülâl‑i mânâ, nasıl kendine muvâfık ve nasıl imtizaç etmesini seyretmek ve o zülâli içmeye iştihân var ise, meyhâneye git ve de: Ey meyhâneci, kelâm‑ı belîğ nedir?
Elbette onun san'atı, onu şöyle söylettirecek: Kelâm‑ı belîğ, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen âb‑ı hayat gibi bir mânâyı, zurefâ denilen sâkiler döndürüp, efkâr içer; esrârda temeşşî etmekle, hissiyatı ihtizâza getiren kelâmdır.
Eğer böyle sarhoşların sözlerinden hoşlanmıyorsan, suyun mühendisi olan Hüdhüd‑ü Süleyman’ın Sebe'”den getirdiği, nebe' ve haberi dinle!‥ Nasıl inzâl‑i Kur'ân ve ibdâ'‑ı semâvât ve arz eden Zülcelâl’in tavsifini etmiştir. Hüdhüd diyor: Bir kavme rast geldim; zemin ve âsumândan mahfiyâtı çıkaran Allah’a secde etmiyorlar…” Bak, evsâf‑ı kemâliye içinde, Hüdhüd’ün hendesesine telvih eden vasf‑ı mezbûru, yalnız ihtiyar eyledi.
105
İşâret: Üslûbdan muradım, kelâmın kalıbıdır ve sûretidir. Başkalar, başka diyorlar. Ve belâğatça fâidesi, kıssatın tefârikini ve perîşan olan parçalarını iltiham ve bitiştirmektir; , kaide‑i Bir şey sâbit olursa, levâzımıyla sâbittir.” sırrıyla, bir cüz'ü tahrîk etmekle, kıssatın küllünü ihtizâza getirmektir. Güyâ mütekellim, üslûbun bir köşesini muhâtaba gösterse, muhâtab kendi kendine, velev bir derece karanlık olsa da, tamamını görebilir.
Bak, nerede olursa olsun Mübâreze lafzı, pencere gibi meydân‑ı harbi, içinde harb olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayâlin sinematoğrafisi denilse, câizdir.
Tenbih: Üslûb merâtibi pek mütefâvittir. Bazen o kadar latîf ve rakìktir ki; nesîm‑i seherden daha âheste eser. Bazen o kadar gizli oluyor ki; bu zamanın harbinin diplomatlarının desâis‑i harbiyelerinden daha mestûrdur. Bir diplomatın kuvve‑i şâmmesi lâzımdır, istişmam edebilsin.
Ezcümle: ﴿يٰسٓ Sûresi’nde ﴿مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌşîve‑i ifâdeden Zemahşerî, مَنْ يَبْرُزُ اِلَى الْمَيْدَانِ üslûbunu istişmam etmiştir. Evet insan, isyanla Hàlık’ın emrine karşı ma'nen müdafaa ve mübâreze eder

Dördüncü Mes'ele

Kelâmın kuvvet ve kudreti ise; kelâmın kuyûdâtı, birbirine cevab vermek ve keyfiyâtı birbirine muâvenet etmekle; umumen karınca kaderince, asıl garaza işâret ve herbiri parmağını maksad üzerine bırakmak ile;عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُdüsturuna timsâl olmaktır. Demek kuyûdât, zenâv gibi veyâhut dereler gibi; maksad ise, ortalarından istimdâd edici bir havuz gibi olmak gerektir.
106
Elhâsıl: Zihnin şebekesi üstünde tersîm olunan ve nazar‑ı akıl ile alınan sûret‑i garaz müşevveş olmamak için, tecâvüb ve teâvün ve istimdâd lâzımdır.
İşâret: Bu noktadan intizam neş'et etmekle, tenâsüb tevellüd edip, hüsün ve cemâl parlar. Eğer istersen, Rabb‑i İzzet’in kelâmına teemmül et Ezcümle: Zerresi, büyük bir taş kadar büyük olan azâbdan tahvif ve insanı, kalak ve tahammülsüz olduklarını göstermek için sevkedilen; ﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyete bak. Nasıl ki; Şeyi, zıddından in'ikâs ettirmek olan kaide‑i beyâniyeye binâen, tehvil ve tahvif için; azâbın bir parçasının derece‑i te'sirini göstermek istediğinden, kıllet olan esâs‑ı maksada, nasıl kelâmın her tarafı elini oraya uzatıp, kuvvet veriyor.
Şöyle:
اِنْ lafzındaki teşkîk ile tahfif Ve مَسَّتْ ’deki yalnız temâs Ve نَفْحَةٌ maddesinde ve sîgasında ve tenkîrindeki taklîl ve tahkîr Ve مِنْ ’deki teb'îz Ve nekâle bedel عَذَابِ zikrindeki tehvin Ve رَبِّكَ ’deki îmâ‑i rahmet, umumen taklîli göstermekle, azâbı nihâyet derecede ta'zîm ve tehvil eder.
107
Zîra, azı böyle olursa, çoğundan Allah esirgesin
Tenbih: Bu sana ser‑meşktir; yazabilirsen meşk et. Zîra, bütün âyât‑ı Kur'âniye bu intizam ve tenâsüb ve hüsne mazhardırlar. Fakat makàsıd bazen mütedâhilen müteselsildir. Herbirinin tevâbi'i, ötekiyle mukàrin olur, fakat muhtelit olmaz. Dikkat etmek gerektir. Zîra, nazar‑ı sathî böyle yerlerde çok halt eder.

Beşinci Mes'ele

Kelâmın servet ve vüs'ati ise; nasıl sûret‑i terkîb, nefs‑i maksadı gösterir, öyle de; müstetbeâtının telmihâtıyla ve esâlibin işârâtıyla, garazın levâzım ve tevâbi'ini göstermek ve ihtizâza getirmektir.
Zîra, telmih ve işâret ise; sâkin olan hayâlâtı ihtizâza ve sâkit olan cevânibini söylettirmekle, kalblerin en uzak köşelerindeki istihsânı ve alkışlamayı tehyîc etmeye büyük bir esâstır. Evet telmih ve işâret ise, yolun etrafını temâşâ ile tenezzüh etmek içindir; kasd ve taleb ve tasarruf için değildir. Demek, mütekellim onda mes'ûl olmaz. Eğer istersen, bu beyitlerin içlerine gir. Bir derece seyre şâyân noktalar vardır.
İşte, çal olan atına binmiş, nâzenîn karşısında gençlenmek isteyen ihtiyar babanın sakalının içine bak, belâğatın çok anahtarlarını bulacaksın. Al, kapıları , işte:قَالَتْ كَبِرْتَ وَشِبْتَ قُلْتُ لَهَا ❋ هٰذَا غُبَارُ وَقَايِعِ الدَّهْرِYani: Dedi: İhtiyar oldun.” Dedim: Değildir; belki mesâib‑i dehrin gürültüsünden, ayakları altında çıkıp sakalıma konmuş bir beyaz gubârdır.”
108
Hem de;وَلَا يُرَوِّعْكِ ا۪يمَاضُ الْقَت۪يرِ بِهِ ❋ فَاِنَّ ذَاكَ ابْتِسَامُ الرَّأْيِ وَالْاَدَبِYani: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîra, nur‑u mütecessim gibi dimağdan erimiş, sakaldan mecrâ bulup, kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.”
Hem de;وَعَيْنُكَ قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَب۪يبَةٍ ❋ فَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبٍYani: Gece gibi gençlikte, gözün nevm‑i gaflette dalmış; ancak subh‑misâl olan sakalın beyazıyla uyanabildi.”
Hem de;وَكَاَنَّمَا لَطَمَ الصَّبَاحُ جَب۪ينَهُ ❋ فَاقْتَصَّ مِنْهُ وَخَاضَ ف۪ي اَحْشَائِهِYani: Ciriti istemek yolunda, sabah, atımın yüzüne yed‑i beyzâsıyla bir tokat vurdu. Atım dahi, kısâsını almak için, tayyar olan subha erişti, yere vurdu, içinde dört ayağıyla gezindi. Demek atım çal’dır.”
Hem de;كَاَنَّ قَلْب۪ي وُشَاحَاهَا اِذَا خَطَرَتْ ❋ وَقَلْبَهَا قُلْبُهَا فِي الصَّمْتِ وَالْخَرَسِYani: Kalbim, mâşukumun kemeri gibi hareket ve hışhış etmekte; onun kalbi ise, onun bileziği gibi sükûn ve sükûttadır. Demek, beli ince, bileği kalın olduğu gibi; kalbim müştâk, onun kalbi müstağnîdir.” Demek, hüsün ve aşkı ve istiğnâyı ve iştiyakı bir taş ile vurmuştur.
Hem de;وَاَلْقٰى بِصَحْرَاءِ الْغَب۪يطِ بَعَاعَهُ ❋ نُزُولَ الْيَمَانِيِّ ذِي الْعِيَابِ الْمُحَمَّلِYani: Tâcir‑i Yemenî gibi yağmurdan gelen sel; yüklerini, eskâllerini gabît sahrâsına attı. Nasıl ki bir tüccar, akşamda bir köye gelse, gecede köylüler rengârenk eşyalarını satın alsalar; sabahleyin herkes bir renk ile süslenmiş olduğu hâlde evinden çıkıyor, hattâ köyün çobanı dahi, kırmızı bir mendili bağlıyor. Öyle de; sel, sahrâya yükünü attığı gibi, ticâret‑i hafiyeye benzer imtizacât‑ı kimyeviye ile, çiçeklerin nâzenînlerine, güyâ rengârenk elbise alınır, dikilir. Hattâ, çiçeklerin çobanı ıtlâkına şâyân olan Kefne () başını kırmızılaştırıyor.”
109
Hem de;غَارَ الْوَفَاءُ وَفَاضَ الْغَدْرُ وَانْفَرَجَتْ ❋ مَسَافَةُ الْخُلْفِ بَيْنَ الْقَوْلِ وَالْعَمَلِYani: Vefâ, gavr‑ı in'idâma çekildi; tûfân‑ı gadr feverâna başladı. Kavl ve amel ortasında, uzun bir mesâfe açıldı…”
Uzağa gitmek istemiyorsan, bu makalenin bir parça mâkabline nazar et. Bu mes'eleye nümûne olmak için, çok parçaları bulacaksın. Ezcümle: Âyâtın delâil‑i i'câzının miftâhı ve esrâr‑ı belâğatının keşşâfı, yalnız belâğat‑ı Arabiye’dir, felsefe‑i Yunâniye değildir.”
Veyâhut, Makale‑i Ûlâ’da olan mes'ele‑i ûlânın hâtimesindeki işârete bak. İşte, Hilkat denilen şerîat‑ı fıtriye, meczûb ve misâfir olan küre‑i arza farz etmiştir ki; şemse iktidâ eden yıldızların safında durmak, şüzûz etmemek Zîra, zemin, zevciyle beraber ﴿اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ demişlerdir. Tâat ise cemâatle daha ahsendir.”
Şimdi teemmül et! Bu misâller, karşı ve arkalarından öyle makàmâtı gösterir ki, arkalarından başka makàmât, hayâl‑meyâl gibi başını çıkarıyor.

Altıncı Mes'ele

Kelâmın semerâtı ise; tabakàt‑ı muhtelifede, suver‑i müteaddidede teşekkül eden maânîdir.
Şöyle: Kimya’ya âşinâ olanlara ma'lûmdur. Bir maddeyi, meselâ, altın gibi bir unsuru istihsâl edildiği vakit, makine veya fabrika ile, müteaddid borular ile, muhtelif teressübâtıyla, mütenevvi' teşekkülât ile, tabakàt‑ı mütefâvitede geçer, en nihâyet ondan bir kısım tahassül eder. Kelâm denilen, maânî‑i mütefâvitenin fotoğrafıyla alınmış muhtasar bir haritanın istiâb ettiği gibi, mefâhim‑i mütefâvitenin sûret‑i teşekkülü budur ki:
110
Te'sirât‑ı hariciyeden, kalbin bir kısım ihtisasâtı ihtizâza gelmekle, müyûlât tevellüd eder. Ondan hevâî mânâlar, bir derece aklın nazarına ilişmekle, aklı kendine müteveccih eder. Sonra, o buhar hâlindeki mânâ, bir kısmı tekâsüf etmekle, temâyülât ve tasavvurâtın bir kısmı muallak kalıp, bir kısım dahi takattur ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra, mâyi hâlindeki kısımdan bir kısım, tasallüb ve tahassül ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra, o mütesallibden bir resm‑i mahsûs ile temessül ve tecellî ettiğinden, akıl onun kàmetine göre, bir kelâm‑ı mahsûs ile onu gösterir.
Demek; müteşahhıs olanı, kelâmın sûret‑i mahsûsası içine alıyor. Ve tasallüb etmeyeni, fehvânın eline verir. Ve tahassül etmeyeni, işâret ve keyfiyet‑i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni, kelâmın müstetbeâtına havâle eder. Ve tebahhur etmeyeni, üslûbun ihtizâzâtına ve kelâm ile refâkat eden mütekellimin etvârıyla rabteder.
İşte bu silsilenin borularından, ismin müsemmâsı ve fiilin mânâsı ve harfin medlûlü ve nazmın mazrufu ve hey'etin mefhûmu ve keyfiyâtın mermûzu ve müstetbeâtın müşârün‑ileyhleri ve hitâbı teşyî' eden etvârın muharrikleri, hem de Dâllün bil'ibare”nin maksûdu ve Dâllün bil'işâret”in medlûlü ve Dâllün bilfehvâ”nın mefhûm‑u kıyâsîsi ve Dâllün bil'iktiza”nın mânâ‑yı zarûrîsi ve daha başka mefâhim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in'ikad eder ve şu mâdenden çıkar.
111
Eğer seyretmek istersen, kendi vicdânına bak, şu merâtibi göreceksin. Şöyle: Senin mahbûbun, vaktâ gözünüzün penceresinden şuâ ve berk‑ı hüsnünü vicdânınıza ilkà ederse, o aşk denilen nâr‑ı mûkade, birden yandırmaya başladığından; hissiyat, iltihaba başlamakla, âmâl ve müyûlât dahi heyecana gelip, birden o âmâller, üst kattaki hayâlin tabanını deler. İmdâd istediklerinden, o hazinetü'l‑hayâlde saf‑beste-i hareket ve mahbûbun mehâsinini ellerinde tutmuş veyâhut onun mehâsinini hâtıra getirmekle tasvir eden, başkasının mehâsini ile işbâ' olunmuş olan hayâlât ise, o âmâlin imdâdına koşarlar. Beraber hücum edip, hayâlden lisâna kadar inmekle beraber, zülâl‑i visâle olan meyli arkalarında ve firâktan olan teellümü sağda ve ta'zîm ve te'dib ve iştiyakı sola ve terahhum ve lütfu iktiza eden mahbûbun mehâsinini önlerine ve hediye olarak, medîhanın gerdânını ve senânın dürrlerini ellerine almakla beraber o اَلنَّارُ الْمُوقَدَةُ عَلَى الْاَفْئِدَةِ ıtlâkına şâyân olan o ateşi söndürmek için, zülâl‑i visâli celbeden tavsif‑i bilfezâil ile arz‑ı hâcet ederler.
İşte bak, kaç tabakàtta bildiğin mânâdan başka, ne kadar maânî başlarını çıkarıp görünüyor. Eğer korkmuyorsan, İbn‑i Fârıd’ın veya Ebû Tayyib’in gözlerinden müdhiş olan vicdânlarına bak. Ve vicdânın tercümânı olan;
غَرَسْتُ بِاللَّحْظِ وَرْدًا فَوْقَ وَجْنَتِهَا