Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Beşinci Mukaddeme

Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar. Şöyle ki:
Mecâzât ve teşbihât; ne vakit cehlin yesâr‑ı muzlimânesi, ilmin yemîn‑i nurânîsinden kaçırıp gasbetse veyâhut mecâz ile teşbih, bir uzun ömür sürseler, hakikate inkılâb ederek, tarâvet ve zülâlinden boş olup; şarab iken serâb ve nâzenîn ve hasnâ iken acûze‑i şemtâ ve kocakarı olur.
Evet; mecâz şeffâfiyetiyle şu'le‑i hakikat ondan telemmu' eder. Fakat, hakikate inkılâbıyla kesif olup, hakikat‑i asliyeyi münkesif eder. Lâkin bu tahavvül bir kanun‑u fıtrîdir. Buna şâhid istersen, lûgatın teceddüd ve tağayyürâtının ve iştirâk ve terâdüfün sırlarına müracaat et.
37
İyi kulak versen işiteceksin ki: Selefin zevklerine giden çok kelimâtı veya hikâyâtı veya hayâlâtı veya maânî, ihtiyar ve zînetsiz olduklarından, halefin heves‑i şebâbânelerine tevâfuk etmediklerinden, meyl‑i teceddüde ve fikr‑i icâda ve cür'et‑i tağyîre sebeb olmuşlardır. Bu kaide lûgatta olduğu gibi, hayâlât ve maânî ve hikâyâtta dahi cereyan eder. Öyle ise, herşeye zâhire göre hükmetmemek gerektir.
Muhakkìkın şe'ni; gavvâs olmak, zamanın te'sirâtından tecerrüd etmek, mâzinin a'mâkına girmek, mantığın terâzisiyle tartmak, herşeyin menba'ını bulmaktır.
Bu hakikate beni muttali' eden; bir vakit sabâvetimde Ay tutuldu. Vâlidemden suâl ettim. Dedi ki: Yılan, Ay’ı yutmuş.” Dedim: Neden daha görünüyor?” Dedi ki: Âsumânın yılanı nîm‑şeffâftır.”
İşte bak; nasıl teşbih hakikat olup haylûletiyle hakikat‑i hâli münhasif etmiştir. Zîra mâil‑i kamer, mıntıkatü'l‑burûc ile re's ve zenebde tekàtu' ettiklerinden, o iki dâire‑i mevhûmeden iki kavsi, yılanın mürâdifi olan tinnîn ile ehl‑i hey'et bir teşbihe binâen tesmiye eylediler. Zâten ay, re's veya zenebe ve güneş dahi, ötekisine gelirse; arzın haylûletiyle inhisâf vukû' bulur
Ey benim şu müşevveş sözlerimden usanmayan zât!‥ Bu mukaddemeye dahi dikkat et. Bir hurdebîn ile bak. Zîra, bu asıl üzerine pek çok hurâfât ve hilâfât tevellüd ederler. Mantığı ve belâğatı rehber etmek gerektir.
38
Hâtime
Mânâ‑yı hakîkinin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhîs eden, makàsıd‑ı şerîatın muvâzenesinden hâsıl olan hüsn‑ü mücerreddir. Mecâzın cevâzı ise; belâğatın şerâiti tahtında olmak gerektir. Yoksa, mecâzı hakikat ve hakikati mecâz sûretiyle görmek, göstermek; cehlin istibdâdına kuvvet vermektir. Evet, herşeyi zâhire hamlettire ettire, nihâyet Zâhiriyyûn meslek‑i müteassifesini tevlîd etmek şânında olan meylü't‑tefrit, ne derecede muzır ise; öyle de, herşeye mecâz nazarıyla baktıra baktıra, nihâyette Bâtıniyyûnun mezheb‑i bâtılasını intac etmek şe'ninde olan hubb‑u ifrat dahi, çok derece daha muzırdır.
Hadd‑i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak, yalnız felsefe‑i şerîatla belâğat ve mantık ile hikmettir. Evet, hikmet derim, çünkü hayr‑ı kesîrdir. Şerri vardır, fakat cüz'îdir. Usûl‑ü müsellemedendir ki: Şerr‑i cüz'î için hayr‑ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr‑i kesîri işlemek demektir. Ehvenü'ş‑şerri ihtiyar elzemdir. Evet, eski hikmetin hayrı az, hurâfâtı çok, ezhân isti'dâdsız, efkâr taklid ile mukayyed, cehl avâmda hüküm‑fermâ olduklarından, selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakat, şimdiki hikmet ona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; efkâr dahi hür, mârifet hüküm‑fermâdır. Zâten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.

Altıncı Mukaddeme

Meselâ: Tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir; tahakküm etmemek şarttır.
39
Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir san'atta mâhir olan zât, Tıb gibi başka san'atta âmî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid‑i usûliyedendir ki: Fakîh olmayan, velev ki Usûlü'l‑fıkıh’ta müçtehid olsa, icmâ‑ı fukahâda mu'teber değildir. Zîra, o onlara nisbeten âmîdir.
Hem de hakàik‑ı tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sâhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin sûret‑i hakîkiyesidir; onunla temessül etmek gerektir. Zîra, bir fende mütehassıs ve ma'lûmât‑ı sâiresini mütemmime ve medet verici etmez ise, ma'lûmât‑ı perîşanından bir sûret‑i acîbe temessül edecektir.
Tenvir İçin Bir Latîfe‑i Faraziyedir:
Nasıl ki; başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkàş farz olunsa Hâlbuki; ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam sûretini görmemiş; belki herbirisinden bazı a'zâsını görmekle, insanın tasviri veyâhut gördüğü eşyanın umumundan bir sûreti tasvir etmek isterse meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amâme gibi şeylerin terkîbiyle bir insanın timsâli; yâhut nazarına tesâdüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu; insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sûreti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kàbil‑i hayat olmadığı için, şerâit‑i hayat böyle u'cûbelere müsâid değildir diyecekler ve nakkàşı müttehem edecekler
Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esâs tutup sâir ma'lûmâtını avzen ve zenâv gibi yapmaktır.
40
Hem de âdât‑ı müstemirredendir ki; kitab‑ı vâhidde ulûm‑u kesîre tezâhum eder. Zîra ulûm, birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teânuk ve tecâvüb ettiklerinden o derecede iştibâk hâsıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitapta o fennin mesâili, o kitabın muhteviyâtına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir.
Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şerîat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zâhir‑perest veya muğâlatacı bir adam der ki: Şerîat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: Bunu kabûl etmeyen Müslüman değildir.” Şâyet düşman olsa, o bahâne ile der: Şerîat veya tefsir hâşâ yanlış.”
Ey ifrat ve tefrit sâhibleri!‥ Tefsir ve şerîat başkadır, tefsir ve şerîatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zîra kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin: Hayse‑beyseden kurtulacaksın.
Dikkat et; nasıl ki, bir evin levâzım‑ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de; saâdet‑saray-ı kemâlâtta o kanuna tatbik‑i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye Saatimi dik.” dese; Yûhâ!‥” dan başka cevab var mıdır?‥
İşâret: Bu mukaddemenin üssü'l‑esâsı budur ki: Sâni'‑i Zülcelâl’in hilkat‑i âlemde cârî ve taksimü'l‑a'mâl kaidesinden akan kanun‑u tekemmül ve terakkîde mündemic olan rızâ ve işâretinin imtisali farz iken, itâat tamam edilmemiştir. Şöyle:
Kaide‑i taksimü'l-a'mâli muktazî olan Hikmet‑i İlâhiye’nin dest‑i inâyetiyle beşerin mâhiyetinde ekmiş olduğu isti'dâdât ve müyûlâtla, şerîat‑ı hilkatin farzü'l‑kifâyesi hükmünde olan fünûn ve sanâyiin edâsına bir emr‑i manevî vermişken; sû‑i isti'mâlimiz ile o isti'dâddan tevellüd eden meyle kuvvet ve medet verici olan şevki, bu hırs‑ı kâzib ve şu re's‑i riyâ olan meylü't‑tefevvuk ile zâyi' edip söndürdük.
41
Elbette isyan eden, Cehennem’e müstehak olur. Biz de, bu hilkat denilen şerîat‑ı fıtriyenin evâmirine imtisal edemediğimizden, Cehennem‑i cehl ile muazzeb olduk. Bu azâbdan bizi kurtaracak, taksimü'l‑a'mâl kanunuyla amel etmektir. Zîra seleflerimiz, taksimü'l‑a'mâlin ameli ile cinân‑ı ulûma dâhil olmuşlardır.
Hâtime
Bir gayr‑ı müslim, yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfî olmadığı gibi, tefsirin veya şerîatın kitaplarına, Hikmet veya Coğrafya veya Tarih gibi bir fennin mes'elesi girmesiyle tefsir veya şerîat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakîh, mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs‑i şerîat ve tefsirde hüccettir. Yoksa, tufeylî olarak izinsiz tefsir, şerîat kitaplarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zîra, onlar da tufeylî olabilir. Nâkile itâb yoktur.
Evet, bir fende sözü hüccet olanın, sâir fenlerde nâkil veya da'vâ cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü'l‑mehâsin ve tefrikü'l‑mesâî olan kanun‑u İlâhî’sine vech‑i rızâ göstermemek demektir.
Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzû ile mahmûlün yalnız vechün‑mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrîhât‑ı sâiresi ise, o fenden değildir; başka fennin mesâilinden olmak gerektir.
42
Hem de mukarrerdir ki: Âmm, hàssa delâlât‑ı selâsenin hiçbirisi ile delâlet etmez. Meselâ: Tefsir‑i Beyzâvîde ﴿بَيْنَ الصَّدَفَيْنِolan âyetinde Ermeniye ve Azerbaycan Dağları’nın mâbeyninde olan te'viline nazar‑ı kat'î ile bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zîra esâsen nakildir. Hem de, ta'yini Kur'ân’ın medlûlü değildir. Tefsirden sayılmaz. Zîra o te'vil, âyetin bir kaydının başka fenne istinâden bir teşrîhidir. Binâenaleyh, o müfessir‑i celîlin tefsirdeki meleke‑i râsihasına böyle zaîf noktaları bahâne tutmak, şübheleri îrâs etmek, insafsızlıktır. İşte asıl hakàik‑ı tefsir ve şerîat meydândadır. Yıldızlar gibi parlıyor. O hakàiktaki vuzûh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesâret veriyor.
Ben de da'vâ ederim: Tefsirin ve şerîatın ne kadar hakàik‑ı esâsiyesi varsa, birer birer nazar‑ı tedkike getirilse, görülür ki; hakikatten çıkıp, hikmet ile tartılıp, hak olarak hakka munsariftir. Ne kadar şübheli noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp, sonra da onlara karışmış. Kimin asl‑ı hakikatlerine bir şübhesi varsa, işte meydân; kendini izhâr etsin!‥

Yedinci Mukaddeme

Mübâlağa ihtilâlcidir. Şöyle ki:
Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü't‑tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü'l‑mücâzefe ve hikâye ettiği şeyde meylü'l‑mübâlağa ile, hayâli hakikate karıştırmaktır. Bu seciye‑i seyyie ile iyilik etmek, fenâlık etmek demektir. Bilmediği hâlde tezyîdinden noksan, ıslahından fesâd, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder. Zîra, muvâzenet ve tenâsübden nâşi' olan hüsnü, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُihlâl eder.
43
Nasıl ki, bir ilâcı istihsân edip izdiyâd etmek; devâyı, dâ'e inkılâb etmektir; öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübâlağalı terğîb ve terhîb ile; gıybeti, katle müsâvî veya ayakta bevletmek, zinâ derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek, hacca mukâbil tutmak gibi muvâzenesiz sözler, katl ve zinâyı tahfif ve haccın kıymetini tenzîl ediyorlar.
Bu sırra binâen: Vâiz hem hakîm, hem muhâkemeli olmalıdır. Evet, muvâzenesiz vâizler, çok hakàik‑ı neyyire-i diniyenin husufuna sebeb olmuşlardır.
Meselâ; inşikak‑ı kamer olan mu'cize‑i mütevâtire-i bâhireyi, meylü'l‑mücâzefe ile, Arza nüzûl ile Peygamber’in cebine girip çıkmış.” olan ilâve, o güneş‑misâl mu'cizeyi Sühâ yıldızı gibi mahfî ve kamer‑misâl olan bürhân‑ı nübüvveti münhasif ettiği gibi, münkirlerinin bahânelerine kapılar açtı.
Hâsıl‑ı kelâm: Her muhibb‑i dine ve âşık‑ı hakikate lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanâat etmek ve mücâzefe ve tecâvüz etmemektir. Zîra mücâzefe, Kudret’e iftiradır. Ve Dâire‑i imkânda daha ahsen yoktur.” olan sözü, İmâm‑ı Gazâlî’ye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne adem‑i kanâattir ve istihfaf demektir.
44
Ey muhâtab efendi! Bazen bürhânın hizmetini temsîl de görüyor. Öyleyse bak; nasıl elmas, altın, gümüş, rasas, hadîd ilâ âhir herbirinin birer kıymet ve hâsiyet‑i mahsûsası vardır ve mütehâliftir, öyle de; Din’in makàsıdı, kıymet ve edillece mütefâvittir. Birinin yeri hayâl olsa, ötekinin vicdândır. Beriki, sırrın sırrındadır.
Evet, ticârette bir fels veya on para yerinde bir elmas veya bir altını verse, nasıl sefâhetine hüküm ve tasarruftan hacr olunur. Aks‑i kaziye ile olsa, pek yerinde Yûhâ!‥” işitecek. Ve tüccar olmaya bedel, hayyal bir maskara olduğu gibi
Kezâlik, hakàik‑ı diniyeyi temyiz etmeyen ve herbirisine müstehak olduğu hak ve itibarı vermeyen ve her hükümde şerîatın sikkesini tanımayan, hattâ o fabrika‑i muazzamadaki eczâlar, herbiri mihveri üzerinde hareketine sekte veren gayr‑ı mümeyyizler, herbiri bir acemî adama benzer ki; gayet muntazam ve cesîm bir makine içinde küçük ve latîf bir çarkı görüyor ki; hareket ve vaziyette büyük çarklara nazar‑ı sathîsince münâsib görünmediğinden, makine fenninde behresizliğiyle beraber, gurur‑u nefs, nazar‑ı sathîsini iğfal ile aldatarak, ıslah niyetiyle vaz'‑ı muntazamadan tağyîre teşebbüs edip bilmediği hâlde fabrikayı herc ü merc eder, başını yer.
Elhâsıl: Şerîatın herbir hükmünde Şâri'in bir sikke‑i itibarı vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka o hüküm herşeyden müstağnîdir. Hem de lafz‑perdâzâne ve mübâlağa‑cûyâne ve ifrat‑perverânelerin tezyîn ve tasarruflarından bin derece müstağnîdir.
Dikkat olunsun ki; böyle mücâzifler, nasihat ettikleri vakitte nazar‑ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar. Ezcümle: Bunlardan birisi, bir mecma'‑ı azîmde, müskirâttan tenfîr yolunda, zecr‑i şer'î ile kanâat etmeden, öyle bir şey demiş ki; yazmasından ben hicâb ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif!‥ Bu sözlerinle şerîata adâvet ediyorsun. Farazâ sadîk olsan, sadîk‑ı ahmak olursun. Adüvvü'd‑dinden daha muzırsın.
45
Hâtime
Ey hariçten ve uzaktan İslâmiyet’i tenkid etmeye çalışan insafsızlar!‥ Aldanmayın, muhâkeme edin; nazar‑ı sathî ile iktifâ etmeyiniz Zîra, şu sizin bahânelerinize sebeb olanlar, lisân‑ı şerîatta ulemâ‑i sû' ile müsemmâdırlar. Onların muvâzenesizlik, zâhir‑perestliklerinden neş'et eden hicâbın mâverâsına bakınız. Göreceksiniz ki; herbir Hakikat‑i İslâmiye, necm‑i münîr gibi bürhân‑ı neyyirdir. Nakş‑ı ezel ve ebed, üzerinde görünüyor. Evet, Kelâm‑ı Ezelî’den gelen, ebede gidecektir.
Fakat esefâ!‥ Hubb‑u nefis ve tarafdâr‑ı nefis ve acz ve enâniyetten neş'et eden teberrî‑i nefis ile kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hatâya kàbil olan fiilini, bir büyük zâta, veyâhut mu'teber bir kitaba, hattâ bazen dine, çok defa hadîse, en nihâyet kadere isnâd etmekle, kendini teberrî etmek istiyor. Hâşâ, sümme hâşâ, nurdan zulmet gelmez. Kendi âyinesinde görülen yıldızları setretse de, semâdaki yıldızları setredemez, fakat kendi göremez.
Ey mu'teriz ağa!‥ Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kînedâr düşman gibi, bahâne‑mahâne aramakla, hilâf‑ı şerîatla vücûda gelen ahvâli ve sû‑i tefehhümden neş'et eden şübehâtı sened tutmak, İslâmiyet’e leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zîra, bir Müslim’in herbir sıfatı İslâmiyet’ten neş'et etmek lâzım gelmez.
46

Sekizinci Mukaddeme

Temhîd: Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zîra nihâyeti, nihâyet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme, her kemâli mahveden ye'si öldürür. Ve herbir saâdetin mâyesi olan ümîdi hayatlandırır. Ve mâzi başkalara ve istikbâl bize olacağına beşâret verir. Taksime râzıyız.
İşte mevzûu, ebnâ‑yı mâziyle ebnâ‑yı müstakbeli muvâzene etmektir. Hem de mekâtib‑i àliyede elif ve okunmuyor. Mâhiyet‑i ilim bir dahi olsa, sûret‑i tedrîsi başkadır. Evet, mâzi denilen mekteb‑i hissiyatla, istikbâl denilen medrese‑i efkâr bir tarzda değildir.
Evvelâ: Ebnâ‑yı mâziden muradım, İslâmlar’ın gayrısından, onuncu asırdan evvel olan kurûn‑u vustâ ve ûlâdır. Amma millet‑i İslâm, üçyüz seneye kadar mümtâz ve serfirâz ve beşyüz seneye kadar filcümle mazhar‑ı kemâldir. Beşinci asırdan onikinci asra kadar, ben, mâzi”yle tâbir ederim, ondan sonra müstakbel derim.
Bundan sonra ma'lûmdur ki: İnsanda müdebbir‑i gâlib, ya akıl veya basardır. Tâbir‑i diğer ile, ya efkâr veya hissiyattır. Veyâhut, ya haktır veya kuvvettir. Veyâhut, ya hikmet veya hükûmettir. Veyâhut, ya müyûlât‑ı kalbiyedir veya temâyülât‑ı akliyedir. Veyâhut, ya hevâ veya hüdâdır.
Buna binâen görüyoruz ki: Ebnâ‑yı mâzinin bir derece sâfî olan ahlâk ve hàlis olan hissiyatları galebe çalarak, gayr‑ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek, şahsiyât ve ihtilâfât meydânı aldı. Fakat ebnâ‑yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk‑u umumiyenin hüküm‑fermâ olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti.
47
Beşâret veriyor ki: Asıl insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet, semâ‑i müstakbelde ve Asya’nın cinânı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev‑efşân olacaktır.
Vaktâ ki, mâzi derelerinde hüküm‑fermâ olan garaz ve husûmet ve meylü't‑tefevvuku tevlîd eden, hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi; o zamanın ehlini irşad için iknâiyât‑ı hitâbiye kâfî idi. Zîra hissiyatı okşayan ve müyûlâta te'sir ettiren, müddeâyı, müzeyyene ve şa'şaalandırmak veyâhut hâile veya kuvve‑i belâğatla hayâle me'nûs kılmak, bürhânın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyâs etmek, hareket‑i ric'iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir‑i müddeâ ile aldanmayız.
Vaktâ ki, hâl sahrâsında istikbâl dağlarına dâima yağmur veren hakàik‑ı hikmetin mâden‑i tebahhurâtı; efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl‑i taharrî-i hakikat ve aşk‑ı hak ve menfaat‑i umumiyeyi menfaat‑i şahsiyeye tercih ve meyl‑i insaniyetkârâneyi intac eyleyen berâhin‑i kàtıadan başka isbât‑ı müddeâ bir şeyle olmaz Biz ehl‑i hâliz. Namzed‑i istikbâliz. Tasvir ve tezyîn‑i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Bürhân isteriz.
Biraz da iki sultan hükmünde olan mâzi ve istikbâlin hasenât ve seyyiâtlarını zikredelim. Mâzi ülkesinde ekseriyetle hüküm‑fermâ; kuvvet ve hevâ ve tabiat ve müyûlât ve hissiyat olduğundan, seyyiâtından biri, herbir emirde velev filcümle olsun istibdâd ve tahakküm var idi. Hem de meslek‑i gayra husûmete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyâde ihtimam olunur idi. Hem de bir şahsa husûmetin, başkasının muhabbeti sûretinde tezâhürü idi. Hem de keşf‑i hakikate mâni olan iltizam ve taassub ve tarafdârlığın müdâhaleleri idi.
48
Hâsıl‑ı kelâm; müyûlât muhtelife olduklarından, tarafdârlık hissi herşeye parmak vurmak ile ihtilâfâtla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise kaçıp gizlenirdi.
Hem de istibdâd‑ı hissiyatın seyyielerindendir ki; mesâlik ve mezâhibi ikame edecek, gâliben taassub veya tadlîl‑i gayr veya safsata idi. Hâlbuki, üçü de nazar‑ı şerîatta mezmûm ve uhuvvet‑i İslâmiye’ye ve nisbet‑i hemcinsiyeye ve teâvün‑ü fıtrîye münâfîdir. Hattâ o derece oluyor; bunlardan biri taassub ve safsatasını terk ederek, nâsın icmâ ve tevâtürünü tasdik ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Hâlbuki; taassub yerinde hak ve safsata yerinde bürhân ve tadlîl‑i gayr yerinde tevfik ve tatbik ve istişâre ederse, dünya birleşse hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdil edemez. Nasıl ki, zaman‑ı saâdette ve selef‑i sâlihîn zamanlarında hüküm‑fermâ, hak ve bürhân ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehâtın hükümleri olmaz idi.
Kezâlik görüyoruz ki; fennin himmetiyle, zaman‑ı hâlde filcümle, inşâallâh istikbâlde bitamâmihî hüküm‑fermâ; kuvvete bedel hak ve safsataya bedel bürhân ve tab'a bedel akıl ve hevâya bedel hüdâ ve taassuba bedel metânet ve garaza bedel hamiyet ve müyûlât‑ı nefsâniyeye bedel temâyülât‑ı ukùl ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır; karn‑ı evvel ve sânî ve sâlisteki gibi ve beşinci karn’a kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlûb eylemiş idi.
49
Saltanat‑ı efkârın icra‑yı hasenesindendir ki; hakàik‑ı İslâmiyet’in güneşi, evhâm ve hayâlât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire başlamıştır. Hattâ dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi, o ziyâ ile istifadeye başlamıştırlar.
Hem de meşveret‑i efkârın mehâsinindendir ki; makàsıd ve mesâlik, bürhân‑ı kàtı' üzerine teessüs ve her kemâle mümidd olan hakk‑ı sâbit ile hakàikı rabteylemesidir. Bunun neticesi; bâtıl, hak sûretini giymekle efkârı aldatmaz.
Ey ihvân‑ı Müslimîn!‥ Hâl, lisân‑ı hâl ile bize beşâret veriyor ki; sırr‑ı ﴿قَدْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ boynunu kaldırmış, el ile istikbâle işâret edip, yüksek ses ile ilân ediyor ki: Dehre ve tabâyi‑i beşere, dâmen‑i kıyâmete kadar hâkim olacak, yalnız âlem‑i kevnde adâlet‑i ezeliyenin tecellî ve timsâli olan Hakikat‑i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet‑i kübrâ denilen şey odur.
İnsaniyet‑i suğrâ denilen mehâsin‑i medeniyet, onun mukaddimesidir. Görülmüyor mu ki: Telâhuktan neş'et eden tenevvür‑ü efkâr ile toprağa benzeyen evhâm ve hayâlâtı, hakàik‑ı İslâmiyenin omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki; nücûm‑u semâ-yı hidayet olan o hakàik, tamamen inkişaf ve tele'lü' ve lem'a‑nisâr olacaktır. عَلٰى رَغْمِ اُنُوفِ الْاَعْدَاءِ
50
Eğer istersen istikbâl içine gir, bak! Hakikatlerin meydânında hikmetin taht‑ı nezâret ve murâkabesinde, teslîs içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl tevhid‑i mahz ve i'tikàd‑ı kâmil ve akl‑ı selîm kabûl ettiği akîde‑i hak ile mücehhez ve seyf‑i bürhân ile mütekallid olanlarla mübâreze ve muhârebe ederse; nasıl birden mağlûb ve münhezim oluyor
Kur'ân’ın üslûb‑u hakîmânesine yemîn ederim ki: Nasâra’yı ve emsâlini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhânı tard ve ruhbanı taklid etmektir. Hem de İslâmiyet’i dâima tecellî ve inbisat‑ı efkâr nisbetinde hakàikı inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyet’in hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhân ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht‑ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutâbakat ve muhâkâtıdır. Acaba görülmüyor; âyâtın ekser fevâtih ve havâtiminde nev'‑i beşeri vicdâna havâle ve aklın istişâresine hamlettiriyor, diyor: ﴿اَفَلَا يَنْظُرُونَ ve ﴿فَانْظُرُوا ve ﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ve تَفَكَّرُوا ve ﴿مَا يَشْعُرُونَ ve يَعْقِلُونَ ve مَا يَعْقِلُونَ ve يَعْلَمُونَ ve ﴿فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَبْصَارِ
51
Ben dahi derim: فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَلْبَابِ
Hâtime
فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَلْبَابِ Zâhirden ubûr ediniz! Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esahh ve lâzım

Dokuzuncu Mukaddeme

Ukùl‑ü selîme yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir Şöyle görünüyor ki:
Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise; kavâid‑i külliyeden ibarettir. Külliyet‑i kaide ise; o nev'de olan hüsn‑ü intizamına keşşâftır. Demek cemî' fünûn, hüsn‑ü intizama birer şâhid‑i sâdıktır. Evet, külliyet intizama delildir. Zîra, bir şeyde intizam olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaatıyla perîşan oluyor.
Bu şâhidleri tezkiye eden, nazar‑ı hikmetle istikrâ'‑i tâmmdır. Fakat bazen intizam görülmüyor. Çünkü dâiresi, ufk‑u nazardan daha geniş; tamamen tasavvur ve ihâta olunmadığı için, nizâmın tasvir‑i bî-misâli kendini gösteremiyor.
Binâenaleyh, umum fünûnun şehâdetleriyle ve nazar‑ı hikmetten neş'et eden istikrâ'‑i tâmmın tasdikiyle sâbittir ki: Hilkat‑i âlemde maksûd‑u bizzat ve gâlib‑i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemâldir. Amma şer ve kubh ve bâtıl ise; tebeiye ve mağlûbe ve mağmûredirler. Eğer çendan savlet etseler de muvakkattir.
52
Hem de sâbittir ki: Ekrem‑i Halk, benî Âdem’dir. İsti'dâdı ve san'atı buna şâhiddir. Hem de benî Âdem’in en eşrefi, ehl‑i hak ve hakikat olan doğru Müslümanlar’dır. Hakàik‑ı İslâmiyet buna şehâdet ettiği gibi, istikbâlin vukûâtı da tasdik edecektir.
Hem de sâbittir ki: Ekmel‑i küll, Muhammed’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Mu'cizâtı ve ahlâk‑ı kâmilesi şehâdet ettiği gibi, muhakkìkîn‑i nev'-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a'dâsı da teslîm ediyorlar ve etmeye mecburdurlar.
Vaktâ ki bu böyle, şu şöyle ve o öyledir; acaba nev'‑i beşer, şekàvetiyle o fünûnların şehâdetini cerh ve istikrâ'‑i tâmmı nakz ve ibtal ve meşîet‑i İlâhiye’sinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? Kellâ, muktedir olmaz ve olamaz. Âdil ve Hakîm‑i Mutlak’ın Rahmân ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev'‑i beşer, şer ve kubh ve bâtılı, zahmetsiz, yani (biselâmeti'l‑emir) ile hazmedemeyecektir. Hem de Hikmet‑i İlâhiye müsâade etmeyecektir.
Evet, hukuk‑u umumiye-i kâinâta cinayet eden, affolunmaz, râh‑ı adem verilmez. Evet, binler sene şerrin galebesi, yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlûbiyet‑i mutlaka ile netice verecektir. Âlem‑i uhrâda hayır, şerri i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evâmir‑i İlâhiye’ye mutîa olan sâir envâ' ve ecnâs; bu perîşan ve şekàvetçi olan nev'‑i beşeri kendileri içinde kabûl etmeyerek, hukuk‑u vücûddan iskàt ve zulmethâne‑i ademe nefy ve vazife‑i hilkatten tardetmek, iktiza ve arz‑ı hâl edeceklerdir.
53
Bu ise, bütün isti'dâdât‑ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saâdet‑i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kàbiliyâtı ve müyûlâtı abes ve beyhûde olmaklığı istilzam eder. Abes ise, istikrâ'‑i tâmme münâkız olduğu gibi, Sâni'‑i Hakîm’in hikmetine dahi muârız ve Nebi‑yi Sâdık’ın hükmüne de muhâliftir. Evet, istikbâl bu da'vâların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir. Şöyle:
Eşhâstan kat'‑ı nazar, nev'î ve umumî hüsn ve hakkın meydân‑ı galebesi istikbâldir. Biz ölsek, milletimiz bâkîdir. Kırk sene ile râzı değiliz; en ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umumî, hem cüz'î, hem küllî olan hüsn, hak ve hayır ve kemâlin meydân‑ı galebesi ve mahkeme‑i kübrâ’sı ve beşeri, sâir ihvânı olan kâinât‑ı muntazama gibi tanzim ve isti'dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât veren, yalnız dâr‑ı âhirettir. Zîra, onda hak ve adâlet‑i mahzâ tecellî edecektir. Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûde ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sünbüllenmesine müsâid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir.
54
İnsanın cevheri büyüktür, mâhiyeti àliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sâir kâinâta benzemez; intizamsız olamaz. Evet, ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fenâ‑i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem‑i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğûş‑u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
Hâtime
İslâm’ın ve Asya’nın istikbâli, uzaktan gayet parlak görünüyor. Çünkü; Asya’nın hâkim‑i evvel ve âhiri olan İslâmiyet’in galebesi için dört‑beş mukâvemet‑sûz kuvvetler ittifak ve ittihâd etmektedirler.
Birinci Kuvvet: Maârif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyet’in kuvvet‑i hakîkiyesidir.
İkincisi: Tekemmül‑ü mebâdî ve vesâitle mücehhez olan ihtiyac‑ı şedîddir.
Üçüncüsü: Asya’yı gayet sefâlette, başka yerleri nihâyet refahette görmekten neş'et eden tenebbüh‑ü tâmm ve teyakkuz‑u kâmil ile mücehhez olan gıbta ve rekabet ve kin‑i muzmerdir.
Dördüncüsü: Ehl‑i tevhidin düsturu olan tevhid‑i kelime ve zeminin hâsiyeti olan îtidâl ve ta'dil‑i mizâc ve zamanın ziyâsı olan tenevvür‑ü ezhân ve medeniyetin kanunu olan telâhuk‑u efkâr ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet‑i fıtrat ve zarûretin semeresi olan hafiflik ve cür'et‑i teşebbüs ile mücehhez olan isti'dâd‑ı fıtrîdir.
Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olan İ'lâ‑yı Kelimetullâh; İslâmiyet’in emriyle ve zamanın ilcaâtıyla ve fakr‑ı şedîdin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye'sin ölmesiyle hayat bulan ümîd ile mücehhez olan arzu‑yu medeniyet ve meyl‑i teceddüddür.
55
Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecânib içine ihtilâl veren ve medeniyetleri ihtiyarlandıran mesâvî‑i medeniyetin mehâsinine galebesidir. Ve sa'yin sefâhete adem‑i kifâyetidir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Din ve fazileti düstur‑u medeniyet etmemeklikten neş'et eden müsâade‑i sefâhet ve muvâfakat‑ı şehvet-i nefistir.
İkincisi: Hubbu'ş‑şehevât ve diyânetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş'et eden maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlıktır.
Evet, şu diyânetsizlik Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki; o kadar fırak‑ı fesâdiyeyi ve ihtilâliyeyi tevlîd etmiş. Farazâ, hablü'l‑metîn-i İslâmiye ve Sedd‑i Zülkarneyn gibi Şerîat‑ı Garrâ’nın hakikatine ilticâ ve tahassun edilmezse, bu fırak‑ı fesâdiye onların âlem‑i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir; nasıl ki, şimdiden tehdid ediyorlar.
Acaba, Hakikat‑i İslâmiyenin binler mesâilinden yalnız zekât mes'elesi, düstur‑u medeniyet ve muâvenet olursa, bu belâya ve yılanın yuvası olan maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlığa devâ‑i şâfi olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir devâ olacaktır.
Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa’yı gâlib ettiren sebeb, bundan sonra neden etmesin?
Cevab: Bu kitabın mukaddimesini mütâlaa et, sonra buna da dikkat et. Sebeb‑i terakkîsi, herşeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metânet etmek şe'ninde olan bürûdet‑i memleket ve mekân ve meskenin darlığı ve sâkinlerin kesretinden neş'et eden fikr‑i mârifet ve arzu‑yu san'at ve deniz ve mâden ve sâir vesâitin müsâadesiyle hâsıl olan teâvün ve telâhuk idi. Fakat, şimdi tekemmül‑ü vesâit-i nakliye ile âlem, bir şehr‑i vâhid hükmüne geçtiği gibi, matbuât ve telgraf gibi vesâit‑i muhâbere ve müdâvele ile ehl‑i dünya, bir meclisin ehli hükmündedir.
56
Velhâsıl, onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz. Eğer tevfik refîk ola ()
Hâtimenin Hâtimesi
Asya’nın bahtını, İslâmiyet’in tâli'ini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat, Şerîat‑ı Garrâ’nın terbiyesinde kalmak şartıyla
Tenbih: Mehâsin‑i medeniyet denilen emirler, şerîatın başka şekle çevrilmiş birer mes'elesidir.

Onuncu Mukaddeme

Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde, mütekellim muâheze olunmaz. Zîra, mesûk‑u lehü'l-kelâmdan başka mefhûmlar irâde ile derûhde eder. İrâde etmezse, itâb olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir.
Fenn‑i beyânda mukarrerdir; sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek, maksûd ve mesâk‑ı kelâmda olan muâheze ve tenkid, mütekellime aittir. Fakat, kelâmın müstetbeâtı tâbir olunan telvihât ve telmihâtında ve suver‑i maânî ve tarz‑ı ifâde ve maânî‑i ûlâ tâbir olunan vesâil ve üslûb garazında olan günah ve muâheze; mütekellimin zimmetinde değil, belki örf ve âdete ve kabûl‑ü umumîye aittir. Zîra tefhim için, kabûl‑ü umumî ve örf ihtiram olunur.
Hem de, eğer hikâye ise, halel ve hatâ mahkiyyün‑anh’a aittir.
57
Evet, mütekellim suver ve müstetbeâtta muâheze olunmaz. Zîra, onlara el atmak, semerâtını almak için değildir. Belki, daha yukarı maksadın dallarına çıkmak içindir.
Eğer istersen kinâî şeylere dikkat et. Meselâ: Filânın kılıncının bendi uzundur ve ramadı çoktur.” denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola; ramad ve kılıncı hiç olmazsa da kelâm sâdıktır.
Eğer istersen misâl ve müsül‑ü faraziyeye dikkat et. Göreceksin; iştihârdan neş'et eden kıymet ve kuvvet ile müdâvele‑i efkâr ve akıllar arasında sefârete müstaid oluyorlar. Hattâ Mesnevî sâhibi ve Sa'dî‑i Şirâzî gibi en doğru müellif ve en muhakkìk hakîm, o müsül‑ü faraziyeyi istihdam ve isti'mâl etmelerinden, müşâhet görmemişlerdir.
Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı; mumunu ondan yandır, kıssat ve hikâyetin köşelerine git. Zîra cüz'de cârî olan, bazen küllde dahi cârî olabilir
Tenbih: Üçüncü Makale’de müşkülât ve müteşâbihât‑ı Kur'âniye’ye dair bir kaide gelecektir. İktiza‑yı makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle:
Vaktâ ki, Kitab‑ı Hakîm’den maksûd‑u ehemm, ekseriyeti teşkil eden cumhûrun irşadı idi. Çünkü hàvâs, avâmın mesleğinden istifade edebilirler. Fakat avâm ise, hàvâssa hitâb olunan kelâmı hakkıyla fehmedemezler. Hâlbuki, cumhûr ise; ekserî avâm ve avâm ise; me'lûfât ve mütehayyelâtından tecerrüd edip, hakikat‑i mahzâ ve mücerredât‑ı sırfeyi çıplak olarak göremezler. Fakat görmekleri te'min edecek, yalnız zihinlerinin te'nîsi için, me'lûf olan ziyy ve libâs ile mücerredât arz‑ı endâm etmektir. mücerredâtı, suver‑i hayâliye arkasında temâşâ etmekle görüp tanısın. Öyle ise, hakikat‑i mahzâ, me'lûflarını giyecektir. Fakat sûrete hasr‑ı nazar etmemek gerektir.
58
Bu sırra binâendir: Esâlib‑i Arab’da ukùl‑ü beşere olan, tenezzülât‑ı İlâhiye tâbir olunan mürâat‑ı efhâm ve mümâşât‑ı ezhân, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da cereyan etti. Ezcümle: فَاسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ ve ﴿يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ ve ﴿جَٓاءَ رَبُّكَ ve emsâli Hem de ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve eşbâhı Hem de ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ve nezâiri bu üslûba birer mecrâdır.
﴿ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ
Hâtime
Sa'b olan bir kelâmın iğlâk ve işkâli, ya lafız ve üslûbun perîşanlığından neş'et eder; bu kısım Kur'ân‑ı Vâzıhu'l-Beyân’a yanaşmamıştır. Veyâhut mânânın dakîk, derin; veyâhut kıymetdâr; veyâhut gayr‑ı me'lûf, gayr‑ı mebzûl olduğundan, güyâ fehme karşı nazlanmak ve şevki arttırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister; müşkülât‑ı Kur'âniye bu kısımdandır.
59
Tenbih: Hadîs‑i Şerîfte vârid olduğu gibi, her âyetin birer zâhir ve bâtın ve her zâhir ve bâtının birer had ve muttala'ı ve her had ve muttala'ın çok şücûn ve gusûnu vardır. Ulûm‑u İslâmiye buna şâhiddir. Bu merâtibin herbirinin birer derecesi, birer kıymeti, birer makamı vardır; temyiz lâzımdır. Lâkin tezâhum yoktur. Fakat iştibâk, iştibâhı intac eder. Nasıl, dâire‑i esbâb, dâire‑i akàide karıştırılsa; ya tevekkül nâmıyla bir betâlet veya mürâat‑ı esbâb nâmıyla bir i'tizâli intac eder, öyle de; devâir ve merâtib tefrik olunmazsa, böyle neticeleri verir.

Onbirinci Mukaddeme

Kelâm‑ı vâhidde ahkâm‑ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevâhiri tazammun edebilir.
Zevi'l‑elbabca mukarrerdir: Kaziye‑i vâhide, müteaddid kazâyâyı tazammun eder. O kaziyelerin herbiri, ayrı birer mâdenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Biri birinden fark etmeyen, haktan bîgâne kalır.
Meselâ: Hadîste denilmiş: اَنَا وَالسَّاعَةُ كَهٰذَيْنِYani: Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz.” Mâbeynimizde tavassut edecek peygamber yoktur. Veya Hadîs’in muradı ne ise haktır. Şimdi bu Hadîs, üç kaziyeyi mutazammındır:
Birincisi: Bu kelâm Peygamber’in kelâmıdır. Bu kaziye ise, tevâtürün eğer olsa neticesidir.
60
İkincisi: Kelâmın mânâ‑yı muradı, hak ve sâdıktır. Bu kaziye ise, mu'cizelerden tevellüd eden bürhânın neticesidir.
Bu ikisinde ittifak etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr eden, mükâbir, kâzib olur. İkincisini inkâr eden adam, dalâlete gider, zulmete düşer.
Üçüncü Kaziye: Bu kelâmda murad budur ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum. Bu kaziye ise, teşehhî ile değil, ictihâdın neticesidir. Zâten müçtehid olan, başka müçtehidin taklidine mükellef değildir. Bu üçüncü kaziyede ihtilâfât feverân ederler. Kàl u kìl buna şâhiddir. Bunu inkâr eden adam, eğer ictihâd ile olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre gider. Zîra âmm, bir hàssın intifâsıyla müntefî değildir.
Binâenaleyh, her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zîra, her evin bir kapısı var ve her kilidin bir anahtarı vardır
Hâtime
Bu üç kaziye, hadîste cereyanı gibi âyette de cereyan eder, zîra umumîdir. Fakat kaziye‑i ûlâda bir fark‑ı dakîk vardır. Ve bundan başka, bir kelâmda çok ahkâm‑ı zımniye bulunur, fakat hususîdir. Herbiri ayrı bir asıl, ayrı bir semeresi olabilir.
Tenbih: İltizam‑ı hilâf ve taassub‑u bârid ve meylü't‑tefevvuk ve hiss‑i tarafdârlık ve vehmini bir asl’a ircâ ile kendine özür göstermek, arzusuna muvâfık olan zaîf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkìsiyle kendi kemâlini göstermek ve gayrı tekzîb veya tadlîl etmekle kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşe'i olan hubb‑u nefis ile böyle makamlarda muğâlata ederek, çok bahâneler bulabilir.
وَاِلَى اللّٰهِ الْمُشْتَكٰى
61

Onikinci Mukaddeme

Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan, hayâlâta sapar. Sırat‑ı müstakîmi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvâzenesiz ve mîzansız olan, çok aldanır, aldatır.
Zâhir‑perestleri aldatan bir sebeb; kıssanın hisse ile münâsebeti ve mukaddimenin maksûd ile zihinde mukàreneti, vücûd‑u haricîde olan mukàrenetle iltibas olunmasıdır. Bu noktaya dikkat et, sonra muhtaç olacaksın.
Hem de ihtilâlâtı tevlîd eden, ihtilâfâtı îka' eden, hurâfâtı icâd eden, mübâlağatı intac eden esbâbın birisi ve belki en birincisi; hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem‑i kanâattir. Hâşâ, zevk‑i fâsidesiyle istihfaf‑ı nizâm etmektir.
Hâlbuki, akıl ve hikmet nazarlarında herbiri kudretin en bâhir mu'cizelerinden olan hakàik‑ı âlemde olan hüsn‑ü intizam ve kemâl ve ulviyet, o derece dest‑i hikmet ile nakşolmuş ki; bütün hayâl‑perestlerin ve mübâlağacıların hülyalarından geçmiş olan hàrikulâde hüsün ve kemâle nisbet olunsa, o hàrikulâde hayâller gayet âdi ve o âdâtullâh gayet hàrikulâde bir hüsün ve haşmet gösterecektir.
62
Fakat cehl‑i mürekkebin hemşiresi ve nazar‑ı sathînin annesi olan ülfet, mübâlağacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir; me'lûf olan âfâk ve enfüste dikkat‑i nazara, Kitab‑ı Hakîm emreder.
Evet, gözleri açan, yalnız nücûm‑u Kur'âniye’dir. Öyle nücûm‑u sâkıbedirler ki: Cehlin zulmünü ve nazar‑ı sathînin zulümâtını def'ettikleri gibi; âyât‑ı beyyinât, yed‑i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin hicâblarını ve zâhir‑perestliğin perdesini parça parça ederek, ukùlü, âfâk ve enfüsün hakàikına tevcîh edip, irşad etmişlerdir.
Hem de meylü'l‑mübâlağatı tevlîd eden, beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına meyelân‑ı fıtriyesidir. Zîra, meyillerinden birisi; hayret verecek acîb şeyleri görmeye ve göstermeye ve teceddüde ve icâda olan meylidir.
Buna binâen, vaktâ beşer, nazar‑ı sathî ile kâinât kaplarında ülfet kapağı altında olan gıdâ‑yı rûhâniyi zevk edemediğinden, kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanâatsizlik ve hàrikulâdeye meyil ve hayâlâta iştihâdan başka netice vermediğinden meyl‑i hàrikulâde ile, ya teceddüd veya tervîc için meylü'l‑mübâlağa tevellüd eder.
O mübâlağa ise; dağ tepesinde bir kartopu gibi yuvarlamakla, hayâlin yüksek zirvesinden lisâna kadar tekerlense, sonra lisândan lisâna yuvarlanıp giderken, kendi hakikatinin çok parçalarını dağıtmakla beraber, her lisândan meylü'l‑mübâlağa ile çok hayâlâtı kendine toplar, şâpe gibi büyür. Hattâ kalbe değil, belki sımahta, belki hayâlde bile yerleşemiyor.
Sonra bir nazar‑ı hak gelir, onu tecrid etmekle çıplak ederek, tevâbi'ini dağıtıp, aslına ircâ eder. Hak gelir, bâtıl ölür sırrı da zâhir olur.
63
Ezcümle: Bugünlerde bir hikâye buna misâl olabilir. Fahr olmasın, zaman‑ı sabâvetimden beri üssü'l‑esâs-ı meslekim; ifrat ve tefrit ile hakàik‑ı İslâmiyet’e sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih‑i hayatım, pek çok vukûâtıyla şehâdet eder. Bununla beraber, bugünlerde küreviyet‑i arz gibi bedîhî bir mes'eleyi zikrettim. O mes'eleye temâs eden mesâil‑i diniyeyi tatbik ve tevfik ederek, düşmanların i'tirâzâtını ve muhibb‑i dinin vesveselerini def' eyledim. Nasıl ki, mesâilde mufassalan gelecektir
Sonra gul‑yabânî gibi, hayâlâta alışan zâhir‑perestlerin dimağları kabûl etmeyecek gibi göründüler. Fakat asıl sebeb, başka garaz olmak gerektir. Güyâ, göz yummakla gündüzü gece veya üflemekle güneşi söndürmeye ihtimal vermek gibi bir hareket‑i mecnûnânede bulundular. Güyâ, onların zannınca küreviyet‑i arza hükmeden, dinde çok mesâile muhâlefet ediyor. Onu bahâne ederek büyük bir iftirayı ettiler.
O derecede kalmadı. Vesveseli ezhânı, iftiranın büyümesine müsâid bir zemin bulduklarından, iftirayı o derece büyüttüler ki; ehl‑i diyânetin hakikaten ciğerlerini dâğdâr ve ehl‑i hamiyeti, gerd‑i terakkiyâtından me'yûs ettiler.
Lâkin bu hâl büyük bir derstir; beni îkaz etti ki: Câhil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise, şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp, eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avâm‑perestâne ve ifratkârâne olan hayâlâtlarına, o kılıncı bir derece iliştireceğim.
Eğer çendan böyle şahsî şeylerin, böyle mebâhisatta zikirleri lâzım değildir. Fakat şahsiyette kalmadı; medreselerin hayatlarına taalluk eder bir mes'ele‑i umumî hükmüne geçti. O zâhir‑perestler emin olsunlar ki; sa'yleri beyhûdedir. Şimdiye kadar böyle avâm‑perestâne safsatalar ile, bizi câhil bıraktılar. Bundan sonra bizi câhil bırakmakla, cehlimizden istifade etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır, vesselâm
64
Hem de zâhiriyyûnun efkârını teşviş eden ve hayâlâtını intizamdan çıkaran sıdk‑ı enbiyânın delâili, yalnız hàrikulâdelerde münhasır olduklarını i'tikàd etmeleridir. Hem de, Peygamberimiz’in cümle hâli veya ekseriyeti, hàrika olmak itibar etmeleridir. Bu ise, vücûd müsâade etmediği için, mütehayyelâtları intizam bulamıyor. Hâlbuki; böyle i'tikàd, sırr‑ı Hikmet-i İlâhiye’den ve hilkat‑i âlemde cârî olan kavânîn‑i İlâhiye’ye peygamberlerin teslîm ve ittibâ'larından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir.
Evet Peygamberimiz’in herbir hâl ve hareketi, sıdkına delâlet ve hakka temessüküne şehâdet etmekle beraber, Peygamber de âdâtullâha ittibâ' ve inkıyad ediyor Makale‑i Sâlisede bu sırra tenbih edilecektir.
Hem de, hàrikulâdenin izhârı, tasdik‑i nübüvvet içindir. Tasdik ise, zâhir olan mu'cizâtıyla, ekmel‑i vech ile hâsıl olabilir. Eğer hâcetten fazla hàrika olsa, ya abestir veya sırr‑ı teklife münâfîdir. Zîra teklif, nazarî olan şeyde bir imtihandır. Bedîhiyât veya bedâhete yakın olan şeylerde ednâ, a'lâ ile müsâvî olabilir. Veyâhut, cereyan‑ı hikmetin sırrına teslîm ve itâate muhâliftir. Hâlbuki, peygamberler herkesten ziyâde ubûdiyet ve teslîme mükelleftirler.
Ey şu perîşan sözlerime nazar eden tâlib‑i hak!‥ Senin mâhiyetinde ekilmiş olan müyûlât, şu Oniki Mukaddeme’de sükûnuyla beraber cereyan eden şems‑i hakikatin ziyâsıyla, neşv ü nemâ bulup çiçekler açacaktır
65
Hâtime
Seyyid olmayan, seyyidim ve seyyid olan, değilim diyenler, ikisi de günahkâr ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi; hadîs ve Kur'ân’da dahi, ziyâde veya noksan etmek memnû'dur. Fakat ziyâde etmek, nizâmı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat, ziyâde etmek ilim ile olur. Âlim olan mâzûr değildir. Kezâlik; dinden bir şeyi fasl veya olmayanı vasletmek, ikisi de câiz değildir. Belki, hikâyâtın bakırları ve İsrailiyât’ın müzahrefâtı ve teşbihâtın mümevvehâtı, elmas‑ı akîdede, cevher‑i şerîatta, dürer‑i ahkâmda idhal etmek; kıymetini daha ziyâde tenzîl ve müteharri‑i hakikat olan müşterisini, daha ziyâde tenfîr ve pişman eder.
Hâtimenin Hâtimesi
Bir adam müstaid ve kàbil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şerîat‑ı hilkate büyük bir itâatsizliktir. Zîra, şânı odur ki; isti'dâdı, san'atta intişar ve tedâhül ve san'atın mekàyisine ihtiram ve muhabbet ve nevâmisine temessül ve imtisal; elhâsıl, fenâ fi's‑san'at olmaktır. Vazife‑i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san'atın sûret‑i lâyıkasını tağyîr eder ve nevâmisini incitir ve asıl müstaid olduğu san'ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr‑ı tabîi san'atın sûretini çirkin eder. Zîra, bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san'atın imtizaçsızlığı için bir keşmekeş olur.
66
Bu sırra binâen, pek çok adam meylü'l‑ağalık ve meylü'l‑âmiriyet ve meylü't‑tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şânında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lütfu terkedip, kendi istibdâd ve tefevvukuna vesile‑i cebr ve ta'nif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binâen, vezâif ehil olmayanın ellerine geçti. Bâhusus, medâris bunun ile indirâsa yüz tuttu.
Buna çare‑i yegâne; dâire‑i vâhidenin hükmünde olan müderrisleri, dâru'l‑fünûn gibi çok devâire tebdil ve tertib etmektir. , herkes sevk‑i insanîsiyle hakkına gitmekle, hikmet‑i ezeliyenin emr‑i manevîsini, meyl‑i fıtrîsiyle imtisal edip, kaide‑i taksimü'l-a'mâle tatbik edilsin.
Tenbih: Ulûm‑u medârisin tedennîsine ve mecrâ‑yı tabîiden çevrilmesine bir sebeb‑i mühim budur: Ulûm‑u âliye (اٰلِيَه) maksûd‑u bizzat sırasına geçtiğinden, ulûm‑u àliye (عَالِيَه) mühmel kaldığı gibi, libâs‑ı mânâ hükmünde olan İbare‑i Arabiye’nin halli, ezhânı zabtederek, asıl maksûd olan ilim ise, tebeî kalmakla beraber; ibareleri bir derece mebzûl olan ve silsile‑i tahsile resmen geçen kitaplar; evkàt, efkârı kendine hasredip, harice çıkmasına meydân vermemeleridir.
Ey birader‑i vicdân!‥ Zannediyorum şimdi şu mukaddemât üzerine terettüb edecek olan kütüb‑ü selâse’yi, ne mâhiyette olduklarını görmek istiyorsun. Fakat daha sabret. Şimdilik sana bir mevzû söyleyeceğim ki; o kütübün bir zemin‑i icmâlîsini, tâbir‑i diğer ile küçük bir fotoğrafını veya icmâli bir haritasını teşkil eder. Hem de, o kütübde sekiz‑dokuz mes'eleyi, acele edip sana takdim edeceğim. Üçüncü Makale’den sonra, eğer meşîet‑i İlâhiye taalluk etse ve tevfik‑i Rabbânî refîk olsa, tafsilâtını zikretmek fikrindeyim. İşte mevzû ve zemin budur:
67
Kur'ân’ın gösterdiği vesâil ile, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr‑i rûhâni olarak, semâvâtın ulûmlarına çıkacağım. , oradan temâşâ edip göreceğiz ki; küre‑i arz, hol veya top veya fırfıra veya sapan taşı gibi Sâni'‑i Hakîm dest‑i kudretle döndürüp, atmakla çeviriyor. , parça parça ederek daha iyisine tebdil edeceğine nazar‑ı hikmetle göreceğiz.
Sonra da semâvâttan asılıp, cevvden geçeceğiz. Tedrîcen, beşiğimiz olan ve beşerin yatıp ve istirahat eylemesi için Hàlık‑ı Rahmân, sathını serip, müheyyâ ve mümehhed etmiş olan küre‑i arza ineceğiz.
Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi beşiğini atıp harâb etmekle beşeri, saâdet‑saray-ı ebediyeye gönderilmesine nazar‑ı dikkatle temâşâ edeceğiz.
Bunu tamamen temâşâ ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr‑i rûhâni ile, zaman‑ı mâzi kıt'asına girip ebnâ‑yı cinsimiz olan, ebnâ‑yı mâzi ile seyyâle‑i berkıye-i tarihiye ile muhâbere edeceğiz. O mağrib‑i ihtifânın köşesinde vukû'a gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.
Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ‑yı cinsimizi ziyaret ve istikbâl için, saâdetin fecr‑i sâdıkını uzaktan görmek ve göstermek ile maşrık‑ı istikbâle müteveccih olarak, şimendifer‑i terakkîye ve tevfik denilen sefîne‑i sa'ye bindiğimiz ile beraber, ellerimizde olan bürhânın misbâhıyla, o bidâyeti karanlık görülen, fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. ebnâ‑yı müstakbel ile musâfaha edip, saâdetlerini tebrik edeceğiz.
68
İşte bu küçük fotoğrafta, öyle bir güzel resim mündemicdir ki; ileride tahrir ile sana görünecektir. Şimdi bu zeminde kütüb‑ü mezbûrenin şecereleri tenebbüt ve makàlât‑ı selâsenin cedâviliyle sulanacaktır.
Ey birader!‥ Senin elini tutup hazine‑i hakàika götürmekten evvel, va'd ettiğim birkaç mes'ele ile acele edip basar‑ı basîretinize gışâvet ve perde olan hayâlâtı def'edeceğim. Öyle hayâlât, gul‑yabânî gibi elleriyle senin gözünü kapar, göğsüne vurur, seni tahvif eder. Farazâ, gösterse de; nuru nâr, dürrü meder gibi gösterir. O hayâlâttan sakın!‥ Senin vesveselerinin en büyük menşe'i, küreviyete taalluk eden birkaç mes'eledir.
Ezcümle: Sevr ve Hût ve Kaf Dağı ve Sedd‑i Zülkarneyn ve cibâlin evtâdiyetleri ve yer altında Cehennem’in yerini ta'yin etmek ve ﴿دَحٰيهَا ve ﴿سُطِحَتْ ve ﴿اَلشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ ve ﴿يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ gibi mesâildir. Hakikatlerini beyân edeceğim; , dinin düşmanlarının gözleri kapatılsın ve dostlarının gözleri dahi açılsın. İşte başlıyorum:

Birinci Mes'ele

Senin munsıf olan zihnine ma'lûmdur ki; küreviyet‑i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkìkîn‑i İslâm eğerçi ittifak‑ı sükûtuyla olsa ittifak etmişlerdir.
Eğer bir şübhen varsa Makàsıd ve Mevâkıfa git; maksada vukûf ve ıttılâ' peydâ edeceksin ve göreceksin: Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temâşâ ediyorlar.
69
Eğer o kapı sana açılamadı; Mefâtihü'l‑Gayb olan İmâm‑ı Râzînin geniş olan tefsirine gir ve serîr‑i tedrîste o dâhî imâmın halka‑i dersinde otur, dersini dinle.
Eğer onun ile mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın; İbrahim Hakkı’nın arkasına düş, Hüccetü'l‑İslâm olan İmâm‑ı Gazâlînin yanına git, fetvâ iste, de ki: Küreviyette müşâhhat var mıdır?” Elbette diyecek: Kabûl etmezsen müşâhhat vardır.” Zîra, zamanından beri şöyle bir fetvâ göndermiş: Kim küreviyet‑i arz gibi bürhân‑ı kat'iyle sâbit olan bir emri, dine himâyet bahânesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet‑i azîm etmiş olur. Zîra bu, sadâkat değil hıyânettir.”
Eğer ümmîsin, fetvâyı okuyamıyorsun; bizim hem‑asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyin‑i Cisrî’nin sözünü dinle!‥ Zîra, yüksek sesle münkir‑i küreviyeti tehdid ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervâsız olarak der: Kim dine istinâd ile, himâyet yolunda müdevveriyet‑i arzı inkâr eder ise, sadîk‑ı ahmaktır; adüvv‑ü şedîdden daha ziyâde zarar vermiş olur.”
Eğer bu yüksek sesle, senin yatmış olan fikr‑i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn‑i Hümam ve Fahrü'l‑İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmâm‑ı Şâfiîye git, istiftâ et, de ki:
Şerîatta vardır; bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır; yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır; güneş çok günlerde gurûb ve çok gecelerde tulû' etmez; nasıl oruç tutacaklar?‥” Hem de istifsar et ki: Şartın ta'rif‑i şer'îsi olan sâir erkâna mukàrin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbâl‑i kıbleye intibak eder. Hâlbuki, yalnız kıyâm ve yarı kuûdda mukàrenet vardır?”
70
Emin ol, İmâm‑ı Şâfiî mes'ele‑i ûlâyı, şarktan ve garbdan geçen dâirenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü mes'eleyi dahi cenûbdan şimâle mümted olan dâirenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Bürhân‑ı aklî gibi cevab verecektir.
Hem de kıble mes'elesinde diyecek: Kıble ve Kâbe öyle bir amûd‑u nurânîdir ki; semâvâtı arşa kadar takmış ve nazmedip, küre‑i arzın tabakàtını ferşe kadar delerek, kâinâtın muntazam bir amûd‑u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt‑ı şâkul ile senin gözünün şuâı, namazın herbir hareketinde ayn‑ı kıble ile temâs ve musâfaha edecektir.”
Ey birader!‥ Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acîb hülyaların âlem‑i hayâlden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur. kalbe girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun, fakat sapmışsın. Eğer o hayâlâta açık ve hakikate kapalı olan kalbinizde, pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre‑i arz yerleşmez ise, tevsî'‑i zihin için, nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçinen arzın sâkinlerini gör, suâl et. Zîra, ev sâhibi evini bilir. Onlar umumen müşâhede ve tevâtür ile bir lisânla sana söyleyecekler: Yâhû!‥ Bizim beşiğimiz ve fezâ‑yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar dîvâne değildir; ecrâm‑ı ulviyede cârî olan kaide ve kanun‑u İlâhî’den şüzûz ve serkeşlik etsin!” Hem de, delâil‑i mücesseme-i musattaha olarak, haritaları ibraz edecektir
İşâret: Nizâm‑ı hilkat-i âlem denilen, şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye; mevlevî gibi cezbe tutan meczûb ve misâfir olan küre‑i arza, güneşe iktidâ eden saf‑beste yıldızların safında durup itâat etmesini farz ve vâcib kılmıştır. Zîra zemin, zevciyle beraber ﴿اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ demişlerdir. Tâat ise, cemâat ile daha efdal ve daha ahsendir.
71
Elhâsıl: Sâni'‑i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin ey ehl‑i hayâl!‥ teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır; akıllarınızı kâinâta mühendis etmemiştir.
Tenbih: Za'f‑ı akîdeye veyâhut Sofestâi mezhebine olan meyle veyâhut daha almamış, yeni müşteri olmasına işâret eden umûrun biri de: Bu hakikat, dine münâfîdir.” olan kelime‑i hamkâdır. Zîra, bürhân‑ı kat'î ile sâbit olan bir şeyi, hak ve hakikat olan dine muhâlif olduğuna ihtimal veren ve münâfâtından havfeden adam, hàlî değil; ya dimağında bir Sofestâi gizlenmiş, karıştırıyor veyâhut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor veyâhut yeniden dine müşteri olmuş, tenkid ile almak istiyor

İkinci Mes'ele