Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
21

Birinci Makale

22
Maksada urûc etmek için mukaddemelerden istimdâd etmek, ehl‑i tahkîkin düsturlarındandır. Öyle ise, biz de oniki basamaklı bir merdiven yapacağız.

Birinci Mukaddeme

Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te'vil olunur; fakat o akıl, akıl olsa gerektir.
Hem de tahakkuk etmiş: Kur'ân’ın herbir tarafında intişar eden makàsıd‑ı esâsiye ve anâsır‑ı asliye, dörttür. Onlar da: İsbât‑ı Sâni'-i Vâhid ve Nübüvvet ve Haşr‑i cismânî ve Adâlettir.
Yani, hikmet tarafından kâinâta îrâd olunan suâllere şöyle: Ey kâinât!‥ Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?‥” kat'î cevab verecek yalnız Kur'ân’dır. Öyle ise, Kur'ân’da makàsıddan başka olan kâinât bahsi, istitradîdir. , san'atın intizamıyla Sâni'‑i Zülcelâl’e istidlâl yolu gösterilsin.
Evet, intizam görünür ve kemâl‑i vuzûh ile kendini gösterir. Sâni'in vücûd ve kasd ve irâdesine kat'iyyen şehâdet eden intizam‑ı san'at, kâinâtın her cihetinde boynunu kaldırarak, her cânibinden lemeân eden hüsn‑ü hilkati, nazar‑ı hikmete gösteriyor. Güyâ herbir masnû' birer lisân olup, Sâni'in hikmetini tesbih ediyor ve herbir nev' parmağını kaldırarak, şehâdet ve işâret ediyor.
23
Mâdem maksad budur ve mâdem kâinâtın kitabından intizama olan rumûz ve işârâtını taallüm ediyoruz ve mâdem netice bir çıkar; teşekkülât‑ı kâinât, nefsü'l‑emirde nasıl olursa olsun, bize bizzat taalluk etmez.
Fakat, o meclis‑i àlî-i Kur'ânî’ye girmiş olan kâinâtın her ferdi, dört vazife ile muvazzaftır.
Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan‑ı Ezel’in saltanatını ilân
İkincisi: Herbiri birer fenn‑i hakîkinin mevzû ve müntehabı olduklarından; İslâmiyet, fünûn‑u hakîkiyenin zübdesi olduğunu izhâr
Üçüncüsü: Herbiri birer nev'in nümûnesi olduklarından; hilkatte cârî olan kavânîn ve nevâmis‑i İlâhiye’ye İslâmiyet’i tatbik ve mutâbık olduğunu isbât , o nevâmis‑i fıtriyenin imdâdıyla İslâmiyet neşv ü nemâ bulsun. Evet, bu hâsiyetle Din‑i Mübîn-i İslâm; sâir hevâ ve heves içinde muallak ve medetsiz, bazen ışık ve bazen zulmet veren ve çabuk tağayyüre yüz tutan dinlerden mümtâz ve serfirâzdır.
Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatin nümûnesi olduklarından; efkârı, hakàik cihetine tevcîh ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur'ân’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecrâm‑ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri, dâima îkaz ederler. Evet, kasemât‑ı Kur'âniye nevm‑i gaflette dalanlara kar'ul‑asâdır.
24
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise, şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu'ciz ve en yüksek derece‑i belâğatta olan Kur'ân‑ı Mürşid, esâlib‑i Arab’a en muvâfıkı ve tarîk‑ı istidlâlin en müstakîm ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek, hissiyat‑ı âmmeyi tefhim ve irşad için bir derece ihtiram edecektir. Demek, delil olan intizam‑ı kâinâtı öyle bir vech ile zikredecek ki; onlarca mâruf ve akıllarına me'nûs ola Yoksa delil, müddeâdan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk‑ı irşada ve meslek‑i belâğata ve mezheb‑i i'câza muhâliftir.
Meselâ; eğer Kur'ân dese idi: Eyyühe'n‑Nâs!‥ Fezâda uçan meczûb ve misâfir ve müteharrik olan küre‑i zemine ve cereyanıyla beraber müstakarrında istikrar eden şemse ve ecrâm‑ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan câzibe‑i umumiyeye ve fezâ‑yı gayr-ı mütenâhîde dal ve budakları münteşir olan şecere‑i hilkatten, anâsır‑ı kesîreden olan münâsebât‑ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; Sâni'‑i Âlemin azametini tasavvur edesiniz.”
Veyâhut: O kadar küçüklüğüyle beraber, bir âlem‑i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiâb eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temâşâ ediniz; Sâni'‑i Kâinât’ın herşeye kàdir olduğunu tasdik edesiniz
Acaba o hâlde delil, müddeâdan daha hafî ve daha muhtac‑ı izâh olmaz idi?‥ Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikati tenvir etmek veyâhut onların bedâhet‑i hislerine karşı, muğâlata‑i nefis gibi bir emr‑i gayr-ı ma'kule teklif olmaz idi?‥ Hâlbuki, i'câz‑ı Kur'ân pek yüksek ve pek münezzehtir ki; onun sâfî ve parlak dâmenine, ihlâl‑i ifhâm olan gubâr konabilsin.
25
Bununla beraber Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, âyât‑ı beyyinâtın telâfifinde, maksad‑ı hakîkiye telvih ve işâret ettiği gibi, bazı zevâhir‑i âyâtı kinâyede olduğu gibi maksada menâr etmiştir.
Hem de usûl‑ü mukarreredendir: Sıdk ve kizb, yâhut tasdik ve tekzîb, kinâyât ve emsâllerinde, fenn‑i beyânda maânî‑i ûlâ tâbir olunan sûret‑i mânâya râci' değildirler. Ancak, maânî‑i sâneviye ile tâbir olunan maksad ve garaza teveccüh ederler. Meselâ: Filânın kılıncının bendi uzundur.” denilse; kılıncı olmazsa da, fakat kàmeti uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan değildir.
Hem de, nasıl kelâmda bir kelime, istiâreye karîne‑i mecâzdır; öyle de, kelime‑i vâhid hükmünde olan Kelâmullâh’ın bir kısım âyâtı, sâir ihvânının hakikat ve cevherlerine karîne ve reh‑nümâ ve komşularının kalblerindeki sırlara delil ve tercümân oluyorlar.
Elhâsıl: Bu hakikati pîş‑i nazara getiremeyen ve âyetleri muvâzene ve doğru muhâkeme edemeyen, meşhûr Bektâşî gibi ki; namazın terkinde taallül yolunda demiş: Kur'ân diyor:﴿لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ ilerisine de hâfız değilim.” Nazar‑ı hakikate karşı maskara olacaktır.
26

İkinci Mukaddeme

Mâzide nazarî olan bir şey, müstakbelde bedîhî olabilir.
Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü'l‑istikmâl vardır. () Onun ile hilkat‑i âlem, kanun‑u tekâmüle tâbidir. İnsan ise, âlemin semerât ve eczâsından olduğundan, onda dahi meylü'l‑istikmâlden bir meylü't‑terakkî mevcûddur. Bu meyil ise, telâhuk‑u efkârdan istimdâd ile neşv ü nemâ bulur. Telâhuk‑u efkâr ise, tekemmül‑ü mebâdî ile inbisat eder. Tekemmül‑ü mebâdî ise, fünûn‑u ekvânın tohumlarını sulb‑ü hilkatten zamanın terbiye‑gerdesi bir zemine ilkà ile telkîh eder. O tohumlar ise, tedrîcî tecrübeler ile büyür ve neşv ü nemâ bulur.
Buna binâendir: Bu zamanda bedîhiye ve ulûm‑u âdiye sırasına girmiş pek çok mesâil var; zaman‑ı mâzide gayet nazarî ve hafî ve bürhâna muhtaç idiler.
Zîra görüyoruz: Şimdilik Coğrafya ve Kozmoğrafya ve Kimya ve Tatbikat‑ı Hendesiye’den çok mesâil var ki; mebâdî ve vesâitin tekemmülüyle ve telâhuk‑u efkârın keşfiyâtıyla bu zamanın çocuklarına dahi mechûl kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar. Hâlbuki; İbn‑i Sînâ ve emsâline nazarî ve hafî kalmışlardır.
27
Hâlbuki; hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn‑i Sînâ, şiddet‑i zekâ ve kuvvet‑i fikir ve kemâl‑i hikemiye ve vüs'at‑i karîha noktasında bu zamanın yüzlerce hükemâsıyla muvâzene olunsa, tereccuh edip ve ağır gelecektir. Noksaniyet İbn‑i Sînâ’da değil; çünkü ibn‑i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksaniyeti idi.
Acaba bedîhî değil midir ki, Kolomb‑u Zûfünûn’un sebeb‑i iştihârı olan Yeni Dünya’nın keşfi, farazâ bu zamana kadar kalmış olsa idi; hiç kaptan arasında kıymeti olmayan bir kayık sâhibi de, Yeni Dünya’yı Eski Dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşâfın tebahhur‑u fikrine ve mehâliki iktihamına bedel, bir küçük sefîne ile bir pusula kifâyet edecekti.
Fakat bununla beraber, şimdi gelecek bir hakikati nazar‑ı dikkate almak lâzımdır. Şöyle ki: Mesâil iki kısımdır:
Birisinde, telâhuk‑u efkâr te'sir eder; belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyâtta büyük bir taşı kaldırmak için teâvün lâzımdır
Kısm‑ı diğeride, esâs itibariyle telâhuk ve teâvün te'sirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinden atlamak veyâhut bir dar yerden geçmekte küll ve küll‑ü vâhid birdir, teâvün fâide vermez
Bu kıyâsa binâen fünûnun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teâvüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm‑u maddiyedendir.
Diğer bir kısmı, ikinci misâle benzer. Tekemmülü, def'î, yâhut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm‑u İlâhiye’dendir. Lâkin, eğer çendan telâhuk‑u efkâr bu kısm‑ı sânînin mâhiyetini tağyîr ve tekmîl ve tezyîd edemez ise de, bürhânların mesleklerine vuzûh ve zuhûr ve kuvvet verir.
28
Hem de nazar‑ı dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok tevağğul etse; gâliben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binâendir ki; maddiyâtta tevağğul eden, maneviyatta gabîleşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran; maddiyâtta mehâreti olanın, maneviyatta hükmü hüccet olmasına sebeb olmadığı gibi, çok defa sözü dahi şâyân‑ı istimâ' değildir.
Evet bir hasta, tıbbı, hendeseye kıyâs ederek, tabibe bedelen mühendise müracaat edip, gösterdiği ilâcı isti'mâl eder ise; akrabasına tâziye vermeye dâvet ve kendisi için kabristan‑ı fenânın hastahânesine nakl‑i mekân etmek için bir raporu istemek demektir.
Kezâlik; hakàik‑ı mahzâ ve mücerredât‑ı sırfeden olan maneviyatta, maddiyûnun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişâre etmek, âdeta latîfe‑i Rabbâniye denilen kalbin sektesini ve cevher‑i nurânî olan aklın sekerâtını ilân etmek demektir.
Evet, herşeyi maddiyâtta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatı göremez

Üçüncü Mukaddeme

İsrailiyât’ın bir tâifesi ve hikmet‑i Yunâniye’nin bir kısmı, dâire‑i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki:
O necîb Kavm‑i Arab, zaman‑ı câhiliyette bir ümmet‑i ümmiye idi. Vaktâ ki, içlerinden hak tecellî edip, isti'dâd‑ı hissiyatları uyandı da; meydânda yol açan Din‑i Mübîn’i gördüklerinden, umum rağabât ve meyilleri, yalnız Din’in mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinâta olan nazarları, teşrîhât‑ı hikemiye nazarıyla değil, belki istidrâden yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk‑i tabîilerine ilhâm eden, yalnız onların fıtratlarına münâsib olan geniş ve ulvî muhîtleri ve sâfî ve müstaid olan fıtrat‑ı asliyeleri ta'lim ve terbiye eden, yalnız Kur'ân idi.
29
Bundan sonra Kavm‑i Arab, sâir akvâmı bel' ettiği gibi, milel‑i sâirenin ma'lûmâtları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyât ise, Vehb, Kâ'b gibi ulemâ‑i ehl-i kitabın İslâmiyet’lerinin cihetiyle Arablar’ın hazâin‑i hayâlâtına bir mecrâ ve menfez bularak, o efkâr‑ı sâfiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zîra ulemâ‑i ehl-i kitaptan İslâmiyet’e gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, ma'lûmât‑ı müzahrefe-i sâbıkaları makbûle ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünkü; İslâmiyet’in usûlüne müsâdim olmadığından, hikâyât gibi rivâyet olunur iken, ehemmiyetsizliği için tenkidsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabûl edildiler; çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
Hem de; vaktâ ki şu İsrailiyât, Kitab ve Sünnet’in bazı îmâatlarına merci' ve bazı mefâhimlerine, bir münâsebetle me'haz olabilirler idi; fakat âyât ve hadîsin mânâları değil. Belki farazâ doğru olsalar idi, mâsadak ve efrâdından olmaları mümkün olduğundan; sû‑i ihtiyarlarıyla başka bir me'hazi bulmayan veya atf‑ı nazar etmeyen zâhir‑perestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyât‑ı İsrailiye’ye tatbik ederek tefsir eylediler.
30
Hâlbuki; Kur'ân’ı tefsir edecek yine Kur'ân ve Hadîs‑i Sahîhtir. Yoksa; ahkâmı mensûh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir. Evet, mâsadak ile mânâ ayrıdırlar. Hâlbuki, mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da imkânât vukûâta karıştırıldı.
Hem de; vaktâ hikmet‑i Yunâniye’yi Müslüman etmek için, Me'munun asrında tercüme olundu. Fakat pek çok esâtîr ve hurâfâtın menba'ından çıkan o hikmet, bir derece müteaffine olduğundan, sâfiye olan efkâr‑ı Arab’ın içlerine tedâhül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi, tahkîkten taklide bir yol açtı.
Hem de, âb‑ı hayat olan İslâmiyet’ten karîha‑i fıtriyeleriyle istinbat etmeye kàbil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler. Evet, nasıl ki; ihtilât‑ı A'câm ile Kelâm‑ı Mudarînin melekesi fesâda yüz tutmakla, muhakkìkîn‑i ulemâ o melekeyi muhâfaza etmek için, Ulûm‑u Arabiye’nin kavâidini tedvîn ettiler. Öyle de, şu hikmet ve İsrailiyât dahi, dâire‑i İslâmiyet’e duhûlleriyle beraber, bazı nakkàd‑ı muhakkìkîn-i İslâm, temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat hayfâ!‥ Tamamıyla muvaffak olamadılar.
31
İş bu kadar da kalmadı. Çünkü; tefsir‑i Kur'ân’a sarf‑ı himmet edildiği vakit, bazı ehl‑i zâhir Kur'ân’ın nakliyâtını bazı İsrailiyât’a tatbik ve bir kısım akliyâtını dahi hikmet‑i mezbûreye tevfik ettiler. Çünkü; gördüler ki Kur'ân, ma'kul ve menkule müştemildir. Hadîs de öyle Sonra Kitab ve Sünnet’in bazı nakliyât‑ı sâdıkalarıyla bazı muharref İsrailiyât’ın ortasında bir mutâbakat ve münâsebet istinbat ettiler.
Hem de hakîki olan akliyâtlarıyla mevhûm ve mümevveh olan şu hikmet arasında bir müşâbehet ve muvâfakat tevehhüm eylediklerinden, şu mutâbakat ve müşâbeheti, Kitab ve Sünnet’in mânâlarına tefsir ve maksadlarına beyân zannedip hükmeylediler.
Kellâ, sümme kellâ!‥ Zîra, Kitab‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mısdâkı, i'câzıdır. Müfessiri, eczâsıdır. Mânâsı, içindedir. Sadefi de; dürrdür, meder değildir. Farazâ, bu mutâbakatı izhâr etmekten maksad, o Şâhid‑i Sâdık’ın tezkiyesi için olsa da, yine abestir. Zîra Kur'ân‑ı Mübîn, O’na mekâlid‑i inkıyadı teslîm eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganîdir. Çünkü O, onları tezkiye etmezse; şehâdetleri mesmû' olamaz.
Evet, Süreyyâ’yı serâda değil, semâda aramak gerektir. Kur'ân’ın maânîsini de esdâfında ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama, zîra bulamıyorsun. Bulsan da, sikke‑i belâğat olmadığından Kur'ân kabûl etmez.
32
Zîra mukarrerdir: Asıl mânâ odur ki; elfâz onu sımahta boşalttığı gibi, zihne nüfûz ederek, vicdân dahi teşerrüb etmekle, ezâhir‑i efkârı feyizyâb eden şeydir. Yoksa, başka şeyin kesret‑i tevağğulünden senin hayâline tedâhül eden bazı ihtimalât veyâhut hikmetin ebâtîlinden ve hikâyâtın esâtîrinden sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehâdîsin telâfifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki: Budur mânâ, geliniz, alınız!” dediğin vakit alacağın cevab şudur: Yâhû!‥ İşte senin mânân siliktir. Sikkesi takliddir, nakkàd‑ı hakikat reddeder. Sultan‑ı İ'câz dahi onu darb edeni tardeder. Sen, âyet ve hadîsin nizâmlarına taarruz ettiğinden, âyet şikâyet edip hâkim‑i belâğat senin hülyanı senin hayâlinde hapsedecektir. Ve müşteri‑i hakikat dahi senin bu metâ'ını almayacaktır. Zîra diyecek: Âyetin mânâsı dürrdür, bu ise mederdir. Hadîsin mefhûmu mühec, bu hemecdir.”
Tenvir İçin Bir Darb‑ı Mesel:
Kürdlerin emsâl‑i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi: Hırsızlığın tebeyyün edecektir.” O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup, balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyor idi. Biri suâl etse idi, derdi: Bu, bal mühendisi olan arılarımın san'atıdır.” Sonra da arıları ile konuştuğu vakit, müşterek bir lisân ile:ڤِظْ ڤِظْ ژِوَه هِنْگِڤِينْ ژِمِنْ derdi. Yani: Tanîn sizden, bal benden…”
Ey teşehhî ve heves ile te'vil edici efendi!‥ Bu teşbih ile tesellî etme. Zîra bu teşbih, temsîldir. Senin mânân bal değil, zehirdir. O elfâz; arılar değil, belki kalb ve vicdâna ervâh‑ı hakàikı vahyeden o kitab‑ı kâmilin kelimâtı, melâike gibidirler. Hadîs, mâden‑i hayat ve mülhim‑i hakikattir.
33
Elhâsıl: İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyâde Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir. Evet, ifrat ile müsâmahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakàik‑ı àliyeye karıştığından; ehl‑i tefrit ile insafsız olan ehl‑i tenkid, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakàik‑ı àliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler, hâşâ lekedâr ve kıymetsiz zannettiler. Acaba, defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyâhut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalb ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedâr edilsin
Hâtime
Bu mukaddemeden maksadım: Efkâr‑ı umumiye, bir tefsir‑i Kur'ân istiyor. Evet, her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahvâl ve vukûât ise, bir keşşâftır. Efkâr‑ı âmmeye hocalık edecek, yine efkâr‑ı âmme-i ilmiyedir. Bu sırra binâen ve istinâden isterim ki: Müfessir‑i azîm olan zamanın taht‑ı riyâsetinde, herbiri bir fende mütehassıs, muhakkìkîn‑i ulemâdan müntehab bir meclis‑i meb'ûsân-ı ilmiye teşkili ile, meşveret ile bir tefsiri te'lif etmekle; sâir tefâsirdeki münkasım olan mehâsin ve kemâlâtı, mühezzebe ve müzehhebe olarak cem'etmelidirler. Evet, meşrûtiyettir; herşeyde meşveret hüküm‑fermâdır. Efkâr‑ı umumiye dahi dîde‑bândır. İcmâ‑ı ümmetin hücciyeti buna hüccettir.
34

Dördüncü Mukaddeme

Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. Şöyle ki:
Beşerin seciyelerindendir; garîb veya kıymetdâr bir şeyi asîlzâde göstermek için, o kıymetdâr şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnâd etmektir. Yani; sözleri revâc bulmak veya tekzîb olunmamak veyâhut başka ağrâz için zâlimâne ve istibdâdkârâne, bir milletin netâic‑i efkârını veya mehâsin‑i etvârını bir şahısta görüp ondan bilirler. Hâlbuki o adamın şânındandır; o hediye‑i müstebidâneyi red ede
Zîra güzel bir sıfat veya ulvî bir san'atla meşhûr olan bir adam, hüsn‑ü sûrînin mâverâsını görmek şânından olan nazar‑ı san'at-perverânesine, haksız olarak ona isnâd olunan emir arz edilip gösterilir ise; Senin dest hattındır.” denilir ise; o emir san'atın tenâsüb ve muvâzenesinden nâşi' olan güzelliğini ihlâl ettiği için, reddedip i'râz ve teberrî edecektir. Hâşâ ve kellâ.” diyecektir.
Bu seciyeye bina ile meşhûr kaideye Bir şey sâbit olsa, levâzımıyla sâbit olur istinâden; insanlar, o şahs‑ı meşhûrda tahayyülâtlarına bir nizâm verdirmek için muztardırlar ki; çok kuvvet ve azamet ve zekâ gibi levâzım‑ı hàrikulâdeyi isnâd etsinler. o şahsın cümle mensûbâtına merciiyeti mümkün olabilsin. O hâlde o adam bir u'cûbe olarak zihinlerinde tecessüm eder.
35
Eğer istersen, hayâlât‑ı acemâne içinde perverde olan Rüstem‑i Zâlın timsâl‑i manevîsine bak, gör ne u'cûbedir! Zîra şecâatle müştehir olduğundan ve hiç İranîler tazyîkatından kurtulamayan istibdâd sırrıyla ve şöhret kuvvetiyle İranîler’in mefâhirini gasb ve gârât ederek büyülttü, hayâllerde büyüyüp şişti. Yalan, yalana mukaddime olduğu için şu hàrikulâde şecâat, hàrikulâde bir ömür ve dehşetli bir kàmet ve onların levâzım ve tevâbi'leri olan çok emirleri toplayıp, içinde o hayâl‑i hâil na'ra vurarak Ben, nev'un münhasırun fi'ş‑şahs’ım.” der. Gul‑yabânî gibi, hurâfâtı arkasına takarak, dillerin destanlarında dönüyor. Emsâline dahi meydân açar.
Ey hakikati çıplak görmek isteyen zât!‥ Bu mukaddemeye dikkat et; zîra hurâfâtın kapısı bu yerden açılır ve bâb‑ı tahkîk dahi bunun ile sed olur. Hem de kıssadan hisse ve meylü't‑terakkiyle mütekaddimînin esâsları üzerine bina ve seleflerin mevrûsâtında tasarruf ve ziyâdeye cesâret, bu şûristanda mahvolur. Eğer istersen, meşhûr Molla Nasreddin Efendi’ye de: Bu garîb sözler umumen senin midir?” Elbette sana diyecektir: Şu sözler cildleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zîra bütün sözlerim nevâdirden değildir. Ben hocayım. Onların zekâtını da bana verseler râzıyım ve kâfîdir. Fazlasını istemem. Zîra, zarâfetimi tabîilikten çıkarıp tasannu'a kalbeder.” Yâhû, bu kökten hurâfât ve mevzuât biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir!
Hâtime
İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. Bir dâne‑i hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır. İhsân‑ı İlâhî ile tavsifte kanâat etmek farzdır. Cem'iyete dâhil olan, cem'iyetin nizâmını ihlâl etmemek gerektir. Bir şeyin şerefi, neslinde değildir, zâtındadır. Bir şeyin aslını gösteren semeresidir. Birinin malına başka mal velev kıymetli de olsa karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.
36
Şimdi bu noktalara istinâden derim ki: Terğîb veya terhîb için, avâm‑perestâne tervîc ve teşvik ile bazı ehâdîs‑i mevzûayı İbn‑i Abbâs gibi zâtlara isnâd etmek, büyük bir cehâlettir. Evet, hak müstağnîdir. Hakikat ise, zengindir. Tenvir‑i kulûba ziyâları kâfîdir. Müfessir‑i Kur'ân olan Ehâdîs‑i Sahîha bize kifâyet eder. Ve mantığın mîzanıyla tartılmış olan tevârih‑i sahîhaya kanâat ederiz.

Beşinci Mukaddeme

Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar. Şöyle ki:
Mecâzât ve teşbihât; ne vakit cehlin yesâr‑ı muzlimânesi, ilmin yemîn‑i nurânîsinden kaçırıp gasbetse veyâhut mecâz ile teşbih, bir uzun ömür sürseler, hakikate inkılâb ederek, tarâvet ve zülâlinden boş olup; şarab iken serâb ve nâzenîn ve hasnâ iken acûze‑i şemtâ ve kocakarı olur.
Evet; mecâz şeffâfiyetiyle şu'le‑i hakikat ondan telemmu' eder. Fakat, hakikate inkılâbıyla kesif olup, hakikat‑i asliyeyi münkesif eder. Lâkin bu tahavvül bir kanun‑u fıtrîdir. Buna şâhid istersen, lûgatın teceddüd ve tağayyürâtının ve iştirâk ve terâdüfün sırlarına müracaat et.
37
İyi kulak versen işiteceksin ki: Selefin zevklerine giden çok kelimâtı veya hikâyâtı veya hayâlâtı veya maânî, ihtiyar ve zînetsiz olduklarından, halefin heves‑i şebâbânelerine tevâfuk etmediklerinden, meyl‑i teceddüde ve fikr‑i icâda ve cür'et‑i tağyîre sebeb olmuşlardır. Bu kaide lûgatta olduğu gibi, hayâlât ve maânî ve hikâyâtta dahi cereyan eder. Öyle ise, herşeye zâhire göre hükmetmemek gerektir.
Muhakkìkın şe'ni; gavvâs olmak, zamanın te'sirâtından tecerrüd etmek, mâzinin a'mâkına girmek, mantığın terâzisiyle tartmak, herşeyin menba'ını bulmaktır.
Bu hakikate beni muttali' eden; bir vakit sabâvetimde Ay tutuldu. Vâlidemden suâl ettim. Dedi ki: Yılan, Ay’ı yutmuş.” Dedim: Neden daha görünüyor?” Dedi ki: Âsumânın yılanı nîm‑şeffâftır.”
İşte bak; nasıl teşbih hakikat olup haylûletiyle hakikat‑i hâli münhasif etmiştir. Zîra mâil‑i kamer, mıntıkatü'l‑burûc ile re's ve zenebde tekàtu' ettiklerinden, o iki dâire‑i mevhûmeden iki kavsi, yılanın mürâdifi olan tinnîn ile ehl‑i hey'et bir teşbihe binâen tesmiye eylediler. Zâten ay, re's veya zenebe ve güneş dahi, ötekisine gelirse; arzın haylûletiyle inhisâf vukû' bulur
Ey benim şu müşevveş sözlerimden usanmayan zât!‥ Bu mukaddemeye dahi dikkat et. Bir hurdebîn ile bak. Zîra, bu asıl üzerine pek çok hurâfât ve hilâfât tevellüd ederler. Mantığı ve belâğatı rehber etmek gerektir.
38
Hâtime
Mânâ‑yı hakîkinin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhîs eden, makàsıd‑ı şerîatın muvâzenesinden hâsıl olan hüsn‑ü mücerreddir. Mecâzın cevâzı ise; belâğatın şerâiti tahtında olmak gerektir. Yoksa, mecâzı hakikat ve hakikati mecâz sûretiyle görmek, göstermek; cehlin istibdâdına kuvvet vermektir. Evet, herşeyi zâhire hamlettire ettire, nihâyet Zâhiriyyûn meslek‑i müteassifesini tevlîd etmek şânında olan meylü't‑tefrit, ne derecede muzır ise; öyle de, herşeye mecâz nazarıyla baktıra baktıra, nihâyette Bâtıniyyûnun mezheb‑i bâtılasını intac etmek şe'ninde olan hubb‑u ifrat dahi, çok derece daha muzırdır.
Hadd‑i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak, yalnız felsefe‑i şerîatla belâğat ve mantık ile hikmettir. Evet, hikmet derim, çünkü hayr‑ı kesîrdir. Şerri vardır, fakat cüz'îdir. Usûl‑ü müsellemedendir ki: Şerr‑i cüz'î için hayr‑ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr‑i kesîri işlemek demektir. Ehvenü'ş‑şerri ihtiyar elzemdir. Evet, eski hikmetin hayrı az, hurâfâtı çok, ezhân isti'dâdsız, efkâr taklid ile mukayyed, cehl avâmda hüküm‑fermâ olduklarından, selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakat, şimdiki hikmet ona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; efkâr dahi hür, mârifet hüküm‑fermâdır. Zâten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.

Altıncı Mukaddeme

Meselâ: Tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir; tahakküm etmemek şarttır.
39
Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir san'atta mâhir olan zât, Tıb gibi başka san'atta âmî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid‑i usûliyedendir ki: Fakîh olmayan, velev ki Usûlü'l‑fıkıh’ta müçtehid olsa, icmâ‑ı fukahâda mu'teber değildir. Zîra, o onlara nisbeten âmîdir.
Hem de hakàik‑ı tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sâhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin sûret‑i hakîkiyesidir; onunla temessül etmek gerektir. Zîra, bir fende mütehassıs ve ma'lûmât‑ı sâiresini mütemmime ve medet verici etmez ise, ma'lûmât‑ı perîşanından bir sûret‑i acîbe temessül edecektir.
Tenvir İçin Bir Latîfe‑i Faraziyedir:
Nasıl ki; başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkàş farz olunsa Hâlbuki; ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam sûretini görmemiş; belki herbirisinden bazı a'zâsını görmekle, insanın tasviri veyâhut gördüğü eşyanın umumundan bir sûreti tasvir etmek isterse meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amâme gibi şeylerin terkîbiyle bir insanın timsâli; yâhut nazarına tesâdüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu; insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sûreti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kàbil‑i hayat olmadığı için, şerâit‑i hayat böyle u'cûbelere müsâid değildir diyecekler ve nakkàşı müttehem edecekler
Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esâs tutup sâir ma'lûmâtını avzen ve zenâv gibi yapmaktır.
40
Hem de âdât‑ı müstemirredendir ki; kitab‑ı vâhidde ulûm‑u kesîre tezâhum eder. Zîra ulûm, birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teânuk ve tecâvüb ettiklerinden o derecede iştibâk hâsıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitapta o fennin mesâili, o kitabın muhteviyâtına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir.
Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şerîat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zâhir‑perest veya muğâlatacı bir adam der ki: Şerîat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: Bunu kabûl etmeyen Müslüman değildir.” Şâyet düşman olsa, o bahâne ile der: Şerîat veya tefsir hâşâ yanlış.”
Ey ifrat ve tefrit sâhibleri!‥ Tefsir ve şerîat başkadır, tefsir ve şerîatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zîra kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin: Hayse‑beyseden kurtulacaksın.
Dikkat et; nasıl ki, bir evin levâzım‑ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de; saâdet‑saray-ı kemâlâtta o kanuna tatbik‑i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye Saatimi dik.” dese; Yûhâ!‥” dan başka cevab var mıdır?‥
İşâret: Bu mukaddemenin üssü'l‑esâsı budur ki: Sâni'‑i Zülcelâl’in hilkat‑i âlemde cârî ve taksimü'l‑a'mâl kaidesinden akan kanun‑u tekemmül ve terakkîde mündemic olan rızâ ve işâretinin imtisali farz iken, itâat tamam edilmemiştir. Şöyle:
Kaide‑i taksimü'l-a'mâli muktazî olan Hikmet‑i İlâhiye’nin dest‑i inâyetiyle beşerin mâhiyetinde ekmiş olduğu isti'dâdât ve müyûlâtla, şerîat‑ı hilkatin farzü'l‑kifâyesi hükmünde olan fünûn ve sanâyiin edâsına bir emr‑i manevî vermişken; sû‑i isti'mâlimiz ile o isti'dâddan tevellüd eden meyle kuvvet ve medet verici olan şevki, bu hırs‑ı kâzib ve şu re's‑i riyâ olan meylü't‑tefevvuk ile zâyi' edip söndürdük.
41
Elbette isyan eden, Cehennem’e müstehak olur. Biz de, bu hilkat denilen şerîat‑ı fıtriyenin evâmirine imtisal edemediğimizden, Cehennem‑i cehl ile muazzeb olduk. Bu azâbdan bizi kurtaracak, taksimü'l‑a'mâl kanunuyla amel etmektir. Zîra seleflerimiz, taksimü'l‑a'mâlin ameli ile cinân‑ı ulûma dâhil olmuşlardır.
Hâtime
Bir gayr‑ı müslim, yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfî olmadığı gibi, tefsirin veya şerîatın kitaplarına, Hikmet veya Coğrafya veya Tarih gibi bir fennin mes'elesi girmesiyle tefsir veya şerîat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakîh, mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs‑i şerîat ve tefsirde hüccettir. Yoksa, tufeylî olarak izinsiz tefsir, şerîat kitaplarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zîra, onlar da tufeylî olabilir. Nâkile itâb yoktur.
Evet, bir fende sözü hüccet olanın, sâir fenlerde nâkil veya da'vâ cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü'l‑mehâsin ve tefrikü'l‑mesâî olan kanun‑u İlâhî’sine vech‑i rızâ göstermemek demektir.
Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzû ile mahmûlün yalnız vechün‑mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrîhât‑ı sâiresi ise, o fenden değildir; başka fennin mesâilinden olmak gerektir.
42
Hem de mukarrerdir ki: Âmm, hàssa delâlât‑ı selâsenin hiçbirisi ile delâlet etmez. Meselâ: Tefsir‑i Beyzâvîde ﴿بَيْنَ الصَّدَفَيْنِolan âyetinde Ermeniye ve Azerbaycan Dağları’nın mâbeyninde olan te'viline nazar‑ı kat'î ile bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zîra esâsen nakildir. Hem de, ta'yini Kur'ân’ın medlûlü değildir. Tefsirden sayılmaz. Zîra o te'vil, âyetin bir kaydının başka fenne istinâden bir teşrîhidir. Binâenaleyh, o müfessir‑i celîlin tefsirdeki meleke‑i râsihasına böyle zaîf noktaları bahâne tutmak, şübheleri îrâs etmek, insafsızlıktır. İşte asıl hakàik‑ı tefsir ve şerîat meydândadır. Yıldızlar gibi parlıyor. O hakàiktaki vuzûh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesâret veriyor.
Ben de da'vâ ederim: Tefsirin ve şerîatın ne kadar hakàik‑ı esâsiyesi varsa, birer birer nazar‑ı tedkike getirilse, görülür ki; hakikatten çıkıp, hikmet ile tartılıp, hak olarak hakka munsariftir. Ne kadar şübheli noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp, sonra da onlara karışmış. Kimin asl‑ı hakikatlerine bir şübhesi varsa, işte meydân; kendini izhâr etsin!‥

Yedinci Mukaddeme

Mübâlağa ihtilâlcidir. Şöyle ki:
Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü't‑tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü'l‑mücâzefe ve hikâye ettiği şeyde meylü'l‑mübâlağa ile, hayâli hakikate karıştırmaktır. Bu seciye‑i seyyie ile iyilik etmek, fenâlık etmek demektir. Bilmediği hâlde tezyîdinden noksan, ıslahından fesâd, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder. Zîra, muvâzenet ve tenâsübden nâşi' olan hüsnü, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُihlâl eder.
43
Nasıl ki, bir ilâcı istihsân edip izdiyâd etmek; devâyı, dâ'e inkılâb etmektir; öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübâlağalı terğîb ve terhîb ile; gıybeti, katle müsâvî veya ayakta bevletmek, zinâ derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek, hacca mukâbil tutmak gibi muvâzenesiz sözler, katl ve zinâyı tahfif ve haccın kıymetini tenzîl ediyorlar.
Bu sırra binâen: Vâiz hem hakîm, hem muhâkemeli olmalıdır. Evet, muvâzenesiz vâizler, çok hakàik‑ı neyyire-i diniyenin husufuna sebeb olmuşlardır.
Meselâ; inşikak‑ı kamer olan mu'cize‑i mütevâtire-i bâhireyi, meylü'l‑mücâzefe ile, Arza nüzûl ile Peygamber’in cebine girip çıkmış.” olan ilâve, o güneş‑misâl mu'cizeyi Sühâ yıldızı gibi mahfî ve kamer‑misâl olan bürhân‑ı nübüvveti münhasif ettiği gibi, münkirlerinin bahânelerine kapılar açtı.
Hâsıl‑ı kelâm: Her muhibb‑i dine ve âşık‑ı hakikate lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanâat etmek ve mücâzefe ve tecâvüz etmemektir. Zîra mücâzefe, Kudret’e iftiradır. Ve Dâire‑i imkânda daha ahsen yoktur.” olan sözü, İmâm‑ı Gazâlî’ye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne adem‑i kanâattir ve istihfaf demektir.
44
Ey muhâtab efendi! Bazen bürhânın hizmetini temsîl de görüyor. Öyleyse bak; nasıl elmas, altın, gümüş, rasas, hadîd ilâ âhir herbirinin birer kıymet ve hâsiyet‑i mahsûsası vardır ve mütehâliftir, öyle de; Din’in makàsıdı, kıymet ve edillece mütefâvittir. Birinin yeri hayâl olsa, ötekinin vicdândır. Beriki, sırrın sırrındadır.
Evet, ticârette bir fels veya on para yerinde bir elmas veya bir altını verse, nasıl sefâhetine hüküm ve tasarruftan hacr olunur. Aks‑i kaziye ile olsa, pek yerinde Yûhâ!‥” işitecek. Ve tüccar olmaya bedel, hayyal bir maskara olduğu gibi
Kezâlik, hakàik‑ı diniyeyi temyiz etmeyen ve herbirisine müstehak olduğu hak ve itibarı vermeyen ve her hükümde şerîatın sikkesini tanımayan, hattâ o fabrika‑i muazzamadaki eczâlar, herbiri mihveri üzerinde hareketine sekte veren gayr‑ı mümeyyizler, herbiri bir acemî adama benzer ki; gayet muntazam ve cesîm bir makine içinde küçük ve latîf bir çarkı görüyor ki; hareket ve vaziyette büyük çarklara nazar‑ı sathîsince münâsib görünmediğinden, makine fenninde behresizliğiyle beraber, gurur‑u nefs, nazar‑ı sathîsini iğfal ile aldatarak, ıslah niyetiyle vaz'‑ı muntazamadan tağyîre teşebbüs edip bilmediği hâlde fabrikayı herc ü merc eder, başını yer.
Elhâsıl: Şerîatın herbir hükmünde Şâri'in bir sikke‑i itibarı vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka o hüküm herşeyden müstağnîdir. Hem de lafz‑perdâzâne ve mübâlağa‑cûyâne ve ifrat‑perverânelerin tezyîn ve tasarruflarından bin derece müstağnîdir.
Dikkat olunsun ki; böyle mücâzifler, nasihat ettikleri vakitte nazar‑ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar. Ezcümle: Bunlardan birisi, bir mecma'‑ı azîmde, müskirâttan tenfîr yolunda, zecr‑i şer'î ile kanâat etmeden, öyle bir şey demiş ki; yazmasından ben hicâb ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif!‥ Bu sözlerinle şerîata adâvet ediyorsun. Farazâ sadîk olsan, sadîk‑ı ahmak olursun. Adüvvü'd‑dinden daha muzırsın.
45
Hâtime
Ey hariçten ve uzaktan İslâmiyet’i tenkid etmeye çalışan insafsızlar!‥ Aldanmayın, muhâkeme edin; nazar‑ı sathî ile iktifâ etmeyiniz Zîra, şu sizin bahânelerinize sebeb olanlar, lisân‑ı şerîatta ulemâ‑i sû' ile müsemmâdırlar. Onların muvâzenesizlik, zâhir‑perestliklerinden neş'et eden hicâbın mâverâsına bakınız. Göreceksiniz ki; herbir Hakikat‑i İslâmiye, necm‑i münîr gibi bürhân‑ı neyyirdir. Nakş‑ı ezel ve ebed, üzerinde görünüyor. Evet, Kelâm‑ı Ezelî’den gelen, ebede gidecektir.
Fakat esefâ!‥ Hubb‑u nefis ve tarafdâr‑ı nefis ve acz ve enâniyetten neş'et eden teberrî‑i nefis ile kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hatâya kàbil olan fiilini, bir büyük zâta, veyâhut mu'teber bir kitaba, hattâ bazen dine, çok defa hadîse, en nihâyet kadere isnâd etmekle, kendini teberrî etmek istiyor. Hâşâ, sümme hâşâ, nurdan zulmet gelmez. Kendi âyinesinde görülen yıldızları setretse de, semâdaki yıldızları setredemez, fakat kendi göremez.
Ey mu'teriz ağa!‥ Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kînedâr düşman gibi, bahâne‑mahâne aramakla, hilâf‑ı şerîatla vücûda gelen ahvâli ve sû‑i tefehhümden neş'et eden şübehâtı sened tutmak, İslâmiyet’e leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zîra, bir Müslim’in herbir sıfatı İslâmiyet’ten neş'et etmek lâzım gelmez.
46

Sekizinci Mukaddeme

Temhîd: Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zîra nihâyeti, nihâyet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme, her kemâli mahveden ye'si öldürür. Ve herbir saâdetin mâyesi olan ümîdi hayatlandırır. Ve mâzi başkalara ve istikbâl bize olacağına beşâret verir. Taksime râzıyız.
İşte mevzûu, ebnâ‑yı mâziyle ebnâ‑yı müstakbeli muvâzene etmektir. Hem de mekâtib‑i àliyede elif ve okunmuyor. Mâhiyet‑i ilim bir dahi olsa, sûret‑i tedrîsi başkadır. Evet, mâzi denilen mekteb‑i hissiyatla, istikbâl denilen medrese‑i efkâr bir tarzda değildir.
Evvelâ: Ebnâ‑yı mâziden muradım, İslâmlar’ın gayrısından, onuncu asırdan evvel olan kurûn‑u vustâ ve ûlâdır. Amma millet‑i İslâm, üçyüz seneye kadar mümtâz ve serfirâz ve beşyüz seneye kadar filcümle mazhar‑ı kemâldir. Beşinci asırdan onikinci asra kadar, ben, mâzi”yle tâbir ederim, ondan sonra müstakbel derim.
Bundan sonra ma'lûmdur ki: İnsanda müdebbir‑i gâlib, ya akıl veya basardır. Tâbir‑i diğer ile, ya efkâr veya hissiyattır. Veyâhut, ya haktır veya kuvvettir. Veyâhut, ya hikmet veya hükûmettir. Veyâhut, ya müyûlât‑ı kalbiyedir veya temâyülât‑ı akliyedir. Veyâhut, ya hevâ veya hüdâdır.
Buna binâen görüyoruz ki: Ebnâ‑yı mâzinin bir derece sâfî olan ahlâk ve hàlis olan hissiyatları galebe çalarak, gayr‑ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek, şahsiyât ve ihtilâfât meydânı aldı. Fakat ebnâ‑yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları, heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk‑u umumiyenin hüküm‑fermâ olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti.
47
Beşâret veriyor ki: Asıl insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyet, semâ‑i müstakbelde ve Asya’nın cinânı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev‑efşân olacaktır.
Vaktâ ki, mâzi derelerinde hüküm‑fermâ olan garaz ve husûmet ve meylü't‑tefevvuku tevlîd eden, hissiyat ve müyûlât ve kuvvet idi; o zamanın ehlini irşad için iknâiyât‑ı hitâbiye kâfî idi. Zîra hissiyatı okşayan ve müyûlâta te'sir ettiren, müddeâyı, müzeyyene ve şa'şaalandırmak veyâhut hâile veya kuvve‑i belâğatla hayâle me'nûs kılmak, bürhânın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyâs etmek, hareket‑i ric'iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz; tasvir‑i müddeâ ile aldanmayız.
Vaktâ ki, hâl sahrâsında istikbâl dağlarına dâima yağmur veren hakàik‑ı hikmetin mâden‑i tebahhurâtı; efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl‑i taharrî-i hakikat ve aşk‑ı hak ve menfaat‑i umumiyeyi menfaat‑i şahsiyeye tercih ve meyl‑i insaniyetkârâneyi intac eyleyen berâhin‑i kàtıadan başka isbât‑ı müddeâ bir şeyle olmaz Biz ehl‑i hâliz. Namzed‑i istikbâliz. Tasvir ve tezyîn‑i müddeâ, zihnimizi işbâ' etmiyor. Bürhân isteriz.
Biraz da iki sultan hükmünde olan mâzi ve istikbâlin hasenât ve seyyiâtlarını zikredelim. Mâzi ülkesinde ekseriyetle hüküm‑fermâ; kuvvet ve hevâ ve tabiat ve müyûlât ve hissiyat olduğundan, seyyiâtından biri, herbir emirde velev filcümle olsun istibdâd ve tahakküm var idi. Hem de meslek‑i gayra husûmete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyâde ihtimam olunur idi. Hem de bir şahsa husûmetin, başkasının muhabbeti sûretinde tezâhürü idi. Hem de keşf‑i hakikate mâni olan iltizam ve taassub ve tarafdârlığın müdâhaleleri idi.
48
Hâsıl‑ı kelâm; müyûlât muhtelife olduklarından, tarafdârlık hissi herşeye parmak vurmak ile ihtilâfâtla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise kaçıp gizlenirdi.
Hem de istibdâd‑ı hissiyatın seyyielerindendir ki; mesâlik ve mezâhibi ikame edecek, gâliben taassub veya tadlîl‑i gayr veya safsata idi. Hâlbuki, üçü de nazar‑ı şerîatta mezmûm ve uhuvvet‑i İslâmiye’ye ve nisbet‑i hemcinsiyeye ve teâvün‑ü fıtrîye münâfîdir. Hattâ o derece oluyor; bunlardan biri taassub ve safsatasını terk ederek, nâsın icmâ ve tevâtürünü tasdik ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Hâlbuki; taassub yerinde hak ve safsata yerinde bürhân ve tadlîl‑i gayr yerinde tevfik ve tatbik ve istişâre ederse, dünya birleşse hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdil edemez. Nasıl ki, zaman‑ı saâdette ve selef‑i sâlihîn zamanlarında hüküm‑fermâ, hak ve bürhân ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehâtın hükümleri olmaz idi.
Kezâlik görüyoruz ki; fennin himmetiyle, zaman‑ı hâlde filcümle, inşâallâh istikbâlde bitamâmihî hüküm‑fermâ; kuvvete bedel hak ve safsataya bedel bürhân ve tab'a bedel akıl ve hevâya bedel hüdâ ve taassuba bedel metânet ve garaza bedel hamiyet ve müyûlât‑ı nefsâniyeye bedel temâyülât‑ı ukùl ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır; karn‑ı evvel ve sânî ve sâlisteki gibi ve beşinci karn’a kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlûb eylemiş idi.
49
Saltanat‑ı efkârın icra‑yı hasenesindendir ki; hakàik‑ı İslâmiyet’in güneşi, evhâm ve hayâlât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire başlamıştır. Hattâ dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi, o ziyâ ile istifadeye başlamıştırlar.
Hem de meşveret‑i efkârın mehâsinindendir ki; makàsıd ve mesâlik, bürhân‑ı kàtı' üzerine teessüs ve her kemâle mümidd olan hakk‑ı sâbit ile hakàikı rabteylemesidir. Bunun neticesi; bâtıl, hak sûretini giymekle efkârı aldatmaz.
Ey ihvân‑ı Müslimîn!‥ Hâl, lisân‑ı hâl ile bize beşâret veriyor ki; sırr‑ı ﴿قَدْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ boynunu kaldırmış, el ile istikbâle işâret edip, yüksek ses ile ilân ediyor ki: Dehre ve tabâyi‑i beşere, dâmen‑i kıyâmete kadar hâkim olacak, yalnız âlem‑i kevnde adâlet‑i ezeliyenin tecellî ve timsâli olan Hakikat‑i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet‑i kübrâ denilen şey odur.
İnsaniyet‑i suğrâ denilen mehâsin‑i medeniyet, onun mukaddimesidir. Görülmüyor mu ki: Telâhuktan neş'et eden tenevvür‑ü efkâr ile toprağa benzeyen evhâm ve hayâlâtı, hakàik‑ı İslâmiyenin omuzu üzerinden hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki; nücûm‑u semâ-yı hidayet olan o hakàik, tamamen inkişaf ve tele'lü' ve lem'a‑nisâr olacaktır. عَلٰى رَغْمِ اُنُوفِ الْاَعْدَاءِ
50
Eğer istersen istikbâl içine gir, bak! Hakikatlerin meydânında hikmetin taht‑ı nezâret ve murâkabesinde, teslîs içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl tevhid‑i mahz ve i'tikàd‑ı kâmil ve akl‑ı selîm kabûl ettiği akîde‑i hak ile mücehhez ve seyf‑i bürhân ile mütekallid olanlarla mübâreze ve muhârebe ederse; nasıl birden mağlûb ve münhezim oluyor
Kur'ân’ın üslûb‑u hakîmânesine yemîn ederim ki: Nasâra’yı ve emsâlini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhânı tard ve ruhbanı taklid etmektir. Hem de İslâmiyet’i dâima tecellî ve inbisat‑ı efkâr nisbetinde hakàikı inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyet’in hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhân ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht‑ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutâbakat ve muhâkâtıdır. Acaba görülmüyor; âyâtın ekser fevâtih ve havâtiminde nev'‑i beşeri vicdâna havâle ve aklın istişâresine hamlettiriyor, diyor: ﴿اَفَلَا يَنْظُرُونَ ve ﴿فَانْظُرُوا ve ﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ve تَفَكَّرُوا ve ﴿مَا يَشْعُرُونَ ve يَعْقِلُونَ ve مَا يَعْقِلُونَ ve يَعْلَمُونَ ve ﴿فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَبْصَارِ
51
Ben dahi derim: فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَلْبَابِ
Hâtime
فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَلْبَابِ Zâhirden ubûr ediniz! Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esahh ve lâzım

Dokuzuncu Mukaddeme

Ukùl‑ü selîme yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir Şöyle görünüyor ki:
Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise; kavâid‑i külliyeden ibarettir. Külliyet‑i kaide ise; o nev'de olan hüsn‑ü intizamına keşşâftır. Demek cemî' fünûn, hüsn‑ü intizama birer şâhid‑i sâdıktır. Evet, külliyet intizama delildir. Zîra, bir şeyde intizam olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaatıyla perîşan oluyor.
Bu şâhidleri tezkiye eden, nazar‑ı hikmetle istikrâ'‑i tâmmdır. Fakat bazen intizam görülmüyor. Çünkü dâiresi, ufk‑u nazardan daha geniş; tamamen tasavvur ve ihâta olunmadığı için, nizâmın tasvir‑i bî-misâli kendini gösteremiyor.
Binâenaleyh, umum fünûnun şehâdetleriyle ve nazar‑ı hikmetten neş'et eden istikrâ'‑i tâmmın tasdikiyle sâbittir ki: Hilkat‑i âlemde maksûd‑u bizzat ve gâlib‑i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemâldir. Amma şer ve kubh ve bâtıl ise; tebeiye ve mağlûbe ve mağmûredirler. Eğer çendan savlet etseler de muvakkattir.
52
Hem de sâbittir ki: Ekrem‑i Halk, benî Âdem’dir. İsti'dâdı ve san'atı buna şâhiddir. Hem de benî Âdem’in en eşrefi, ehl‑i hak ve hakikat olan doğru Müslümanlar’dır. Hakàik‑ı İslâmiyet buna şehâdet ettiği gibi, istikbâlin vukûâtı da tasdik edecektir.
Hem de sâbittir ki: Ekmel‑i küll, Muhammed’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Mu'cizâtı ve ahlâk‑ı kâmilesi şehâdet ettiği gibi, muhakkìkîn‑i nev'-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a'dâsı da teslîm ediyorlar ve etmeye mecburdurlar.
Vaktâ ki bu böyle, şu şöyle ve o öyledir; acaba nev'‑i beşer, şekàvetiyle o fünûnların şehâdetini cerh ve istikrâ'‑i tâmmı nakz ve ibtal ve meşîet‑i İlâhiye’sinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? Kellâ, muktedir olmaz ve olamaz. Âdil ve Hakîm‑i Mutlak’ın Rahmân ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev'‑i beşer, şer ve kubh ve bâtılı, zahmetsiz, yani (biselâmeti'l‑emir) ile hazmedemeyecektir. Hem de Hikmet‑i İlâhiye müsâade etmeyecektir.
Evet, hukuk‑u umumiye-i kâinâta cinayet eden, affolunmaz, râh‑ı adem verilmez. Evet, binler sene şerrin galebesi, yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlûbiyet‑i mutlaka ile netice verecektir. Âlem‑i uhrâda hayır, şerri i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evâmir‑i İlâhiye’ye mutîa olan sâir envâ' ve ecnâs; bu perîşan ve şekàvetçi olan nev'‑i beşeri kendileri içinde kabûl etmeyerek, hukuk‑u vücûddan iskàt ve zulmethâne‑i ademe nefy ve vazife‑i hilkatten tardetmek, iktiza ve arz‑ı hâl edeceklerdir.
53
Bu ise, bütün isti'dâdât‑ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saâdet‑i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kàbiliyâtı ve müyûlâtı abes ve beyhûde olmaklığı istilzam eder. Abes ise, istikrâ'‑i tâmme münâkız olduğu gibi, Sâni'‑i Hakîm’in hikmetine dahi muârız ve Nebi‑yi Sâdık’ın hükmüne de muhâliftir. Evet, istikbâl bu da'vâların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir. Şöyle:
Eşhâstan kat'‑ı nazar, nev'î ve umumî hüsn ve hakkın meydân‑ı galebesi istikbâldir. Biz ölsek, milletimiz bâkîdir. Kırk sene ile râzı değiliz; en ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umumî, hem cüz'î, hem küllî olan hüsn, hak ve hayır ve kemâlin meydân‑ı galebesi ve mahkeme‑i kübrâ’sı ve beşeri, sâir ihvânı olan kâinât‑ı muntazama gibi tanzim ve isti'dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât veren, yalnız dâr‑ı âhirettir. Zîra, onda hak ve adâlet‑i mahzâ tecellî edecektir. Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûde ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sünbüllenmesine müsâid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir.
54
İnsanın cevheri büyüktür, mâhiyeti àliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sâir kâinâta benzemez; intizamsız olamaz. Evet, ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fenâ‑i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem‑i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğûş‑u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
Hâtime
İslâm’ın ve Asya’nın istikbâli, uzaktan gayet parlak görünüyor. Çünkü; Asya’nın hâkim‑i evvel ve âhiri olan İslâmiyet’in galebesi için dört‑beş mukâvemet‑sûz kuvvetler ittifak ve ittihâd etmektedirler.
Birinci Kuvvet: Maârif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyet’in kuvvet‑i hakîkiyesidir.
İkincisi: Tekemmül‑ü mebâdî ve vesâitle mücehhez olan ihtiyac‑ı şedîddir.
Üçüncüsü: Asya’yı gayet sefâlette, başka yerleri nihâyet refahette görmekten neş'et eden tenebbüh‑ü tâmm ve teyakkuz‑u kâmil ile mücehhez olan gıbta ve rekabet ve kin‑i muzmerdir.
Dördüncüsü: Ehl‑i tevhidin düsturu olan tevhid‑i kelime ve zeminin hâsiyeti olan îtidâl ve ta'dil‑i mizâc ve zamanın ziyâsı olan tenevvür‑ü ezhân ve medeniyetin kanunu olan telâhuk‑u efkâr ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet‑i fıtrat ve zarûretin semeresi olan hafiflik ve cür'et‑i teşebbüs ile mücehhez olan isti'dâd‑ı fıtrîdir.
Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olan İ'lâ‑yı Kelimetullâh; İslâmiyet’in emriyle ve zamanın ilcaâtıyla ve fakr‑ı şedîdin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye'sin ölmesiyle hayat bulan ümîd ile mücehhez olan arzu‑yu medeniyet ve meyl‑i teceddüddür.
55
Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecânib içine ihtilâl veren ve medeniyetleri ihtiyarlandıran mesâvî‑i medeniyetin mehâsinine galebesidir. Ve sa'yin sefâhete adem‑i kifâyetidir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Din ve fazileti düstur‑u medeniyet etmemeklikten neş'et eden müsâade‑i sefâhet ve muvâfakat‑ı şehvet-i nefistir.
İkincisi: Hubbu'ş‑şehevât ve diyânetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş'et eden maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlıktır.
Evet, şu diyânetsizlik Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki; o kadar fırak‑ı fesâdiyeyi ve ihtilâliyeyi tevlîd etmiş. Farazâ, hablü'l‑metîn-i İslâmiye ve Sedd‑i Zülkarneyn gibi Şerîat‑ı Garrâ’nın hakikatine ilticâ ve tahassun edilmezse, bu fırak‑ı fesâdiye onların âlem‑i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir; nasıl ki, şimdiden tehdid ediyorlar.
Acaba, Hakikat‑i İslâmiyenin binler mesâilinden yalnız zekât mes'elesi, düstur‑u medeniyet ve muâvenet olursa, bu belâya ve yılanın yuvası olan maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlığa devâ‑i şâfi olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir devâ olacaktır.
Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa’yı gâlib ettiren sebeb, bundan sonra neden etmesin?
Cevab: Bu kitabın mukaddimesini mütâlaa et, sonra buna da dikkat et. Sebeb‑i terakkîsi, herşeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metânet etmek şe'ninde olan bürûdet‑i memleket ve mekân ve meskenin darlığı ve sâkinlerin kesretinden neş'et eden fikr‑i mârifet ve arzu‑yu san'at ve deniz ve mâden ve sâir vesâitin müsâadesiyle hâsıl olan teâvün ve telâhuk idi. Fakat, şimdi tekemmül‑ü vesâit-i nakliye ile âlem, bir şehr‑i vâhid hükmüne geçtiği gibi, matbuât ve telgraf gibi vesâit‑i muhâbere ve müdâvele ile ehl‑i dünya, bir meclisin ehli hükmündedir.
56
Velhâsıl, onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz. Eğer tevfik refîk ola ()
Hâtimenin Hâtimesi
Asya’nın bahtını, İslâmiyet’in tâli'ini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat, Şerîat‑ı Garrâ’nın terbiyesinde kalmak şartıyla
Tenbih: Mehâsin‑i medeniyet denilen emirler, şerîatın başka şekle çevrilmiş birer mes'elesidir.

Onuncu Mukaddeme

Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde, mütekellim muâheze olunmaz. Zîra, mesûk‑u lehü'l-kelâmdan başka mefhûmlar irâde ile derûhde eder. İrâde etmezse, itâb olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir.