Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
196

Zühre()

﴿

Mukaddime

Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel (Hâşiye) inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı tevhidiyeyi Arabî olarak notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim.
Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardaşlarımın kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbur oldum.
Bu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sâir Söz’lerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber izâh edilmiyor. letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
Said Nursî
197

Birinci Nota

Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde, sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak. Ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki: Senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!‥

İkinci Nota

Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
198

Üçüncü Nota

Ey gâfil Said! Bil ki: Galat‑ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ, kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al! Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!‥

Dördüncü Nota

Bil ki: Ekseriyetle Fâtır‑ı Hakîm’in âdetidir; ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdâr, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide‑i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.
199
İşte bu sâbit kaideye binâen deriz: Mâdem fünûnun ittifakıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdâr insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanatın bir nev'i hükmündedir.
Elbette kat'î bir hads ile hükmedilir ki: Haşir ve neşr‑i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.

Beşinci Nota

Şu notada Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek, ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken; kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsiyle bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:
Birisi: İsevînin din‑i hakîkiden ve İslâmiyetten aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden Avrupa’ya hitâb etmiyorum.
Belki felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek, beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup, da'vâ edersin ki: Beşerin saâdeti bu ikisi iledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin.
200
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht rûh! Acaba hem rûhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbet‑zede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın cismiyle, zâhirî bir sûrette aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ûd denilebilir mi?
Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz'î bir emirden me'yûs olması ve vehmî bir emelden ümîdi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar‑ı hayâle uğraması sebebiyle tatlı hayâller ona acılaşıyor. Şirin vaziyetler onu tâzib ediyor. Dünya ona dar geliyor, zindân oluyor.
Hâlbuki, senin şeâmetinle, kalbinin en derin köşelerinde ve rûhunun esâsında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâ'a uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçâre insana hangi saâdeti te'min ediyorsun?
Acaba, zâil, yalancı bir Cennet’te cismi bulunan ve kalbi, rûhu Cehennem’de azâb çeken bir insana mes'ûd denilebilir mi? İşte sen bîçâre beşeri, böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.
Ey nev'‑i beşerin nefs‑i emmâresi! Bu temsîle bak, beşeri nereye sevkettiğini bil. Meselâ; bizim önümüzde iki yol var: Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre âciz bir adam bulunur. Zâlimler hücum edip, malını, eşyasını gasbederek kulübeciğini harâb ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa hâl bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zâlimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan umumî bir mâtem, o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor.
Hâlbuki vicdân bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihâyetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin. Veyâhut kalb ve aklın muktezâsını ibtal etsin.
201
Ey sefâhet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile rûh‑u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne atar, hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal‑i his hizmeti gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek.
İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet, bu misâle benzer.
İkinci yol ki: Kur'ân‑ı Hakîm, hidayetiyle beşere hediye etmiştir. Şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultan‑ı âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyor, geziyorlar. Ara sıra O Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar. Fakat hakikat noktasında terhisle müferrah olup, sultanın ziyaretine ve pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazen terhis memurları acemî bir nefere rastgeliyorlar Nefer onları tanımıyor. Silâhını teslîm et!” diyorlar Nefer diyor: Ben pâdişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz; yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, Mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte o ikinci yoldaki medâr‑ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât‑ı askeriye var ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât‑ı askeriye görünüyor.
202
İşte Kur'ân‑ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk‑ı hayatı var. Gaye‑i himmeti ve hedef‑i maksadı, yaşamak ve bekàsını te'min etmektir.” diyorsun.
Ve Hàlık‑ı Kerîm’in kerem düsturlarından ve erkân‑ı kâinâtta kemâl‑i itâatle imtisal edilen düstur‑u teâvünle; nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, Hayat bir cidâldir diye ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur‑u teâvünün cilvesinden olan zerrât‑ı taamiyenin, kemâl‑i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları, nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve koşmak, kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.
Hem çürük bir esâsın: Herşey kendi nefsine mâliktir diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki:
Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş irâdelisi insandır. Hâlbuki bu insanın; düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesinden yüz cüz'ünden onun dest‑i ihtiyarına verilen ve dâire‑i iktidarına giren yalnız meşkûk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakîki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; Sâir hayvanat ve cemâdât kendine mâliktir diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan ve cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbât eder.
203
Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani hàrika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hàlık’ı olan Rabb’ini unuttun, mevhûm bir tabiata isnâd ettin, âsârını esbâba verdin. O Hàlık’ın malını, bâtıl ma'bûd olan tâğutlara taksim ettin.
Şu noktada ve o dehân nazarında her zîhayat, herbir insan tek başıyla hadsiz a'dâya karşı mukâvemet etmek ve nihâyetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuûr, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Hâlbuki o bîçâre zîhayatın sermâyesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmiyor. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başka derdine derman beklemiyor. ﴿وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev'‑i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lambalarla tenvir ettin. O lambalar, sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyor. Belki, beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şâkirdlerin nazarında zâlimlerin hücumuna ma'rûz, miskin birer musîbet‑zededirler. Dünya bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar, ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır.
Senden tam ders alan şâkirdin, bir fir'avun olur. Fakat en hasîs şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü herşeyi, kendine rab telâkki eden bir fir'avun‑u zelîldir.
204
Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta‑i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
O şâkirdin gaye‑i himmeti, hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat‑i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor. Herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ân’ın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez. Ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye‑i ubûdiyet yapmaz bir abd‑i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır‑ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm‑i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir‑i müstağnîdir. Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf‑i kavîdir ki; Kur'ân, hakîki bir şâkirdine Cennet‑i ebediyeyi dahi gaye‑i maksad yaptırmadığı hâlde; bu zâil, fânî dünyayı ona gaye‑i maksad hiç yapar ?
İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe‑i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsiniz. Şöyle ki:
205
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar. Kur'ân’ın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umum sâlih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samîmî bir sûrette onlara duâ eder. Ve saâdetleriyle mes'ûd oluyor. Ve rûhunda şedîd bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duâsında اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der; hem en büyük şey olan arş ve şemsi, musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisat‑ı rûhlarını bundan kıyâs et ki: Kur'ân, kendi şâkirdlerinin rûhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksandokuz taneli tesbihe bedel, doksandokuz esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini gösteren doksandokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir: Evrâdlarınızı bununla okuyunuz der.
İşte Kur'ân’ın tilmizlerinden Şah‑ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (Radıyallahu Anhüm) gibi şâkirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile‑i zerrâtı, katarât adedlerini, mahlûkatın aded‑i enfâsını tutmuşlar, onunla evrâdlarını okuyorlar. Cenâb‑ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne terbiyesine bak ki: Nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye‑i Kur'âniye ile ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki; koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb‑ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde, nihâyet tevâzu'u cem'ediyor.
206
Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.
İşte felsefe‑i sakîme-i Avrupaiyeden yek‑çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri; iki cihana bakan, gayb‑âşinâ parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saâdete iki eliyle işâret eden hüdâ‑yı Kur'ânî der ki:
Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emânettir. O emânetin mâliki, herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm‑i Kerîm’dir. O, senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. senin için muhâfaza etsin, zâyi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. O’nun nâmıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder.” Senin şu hayatının gayesi, neticesi, O Mâlik’in esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit de: ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani: Ben Mâlik’imin hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızâsıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünkü, elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Mâdem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi ey musîbet! O terhis ve o âzâd etmek, senin elinle olsun, râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında ve vazife‑perverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş, fakat sana teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı olmazsa; benim tâkatim yettikçe, emin olmayana Mâlik’imin emânetini teslîm etmem!” der.
İşte binden bir nümûne olarak dehâ‑yı felsefînin ve hüdâ‑yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat‑i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir. Gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes, her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal‑i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl‑i medeniyet hissetmiyorlar.
207
Fakat hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdü ile ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkazâtıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünûn‑u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittibâ' edenlere binler nefrîn ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!‥ Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ' edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefîhâne taklid edenler, ittibâ' değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihak edip, kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ' ettikçe, hamiyet da'vâsında yalancılık ediyorsunuz!‥ Çünkü, şu sûrette ittibâ'ınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır!
هَدٰينَا اللّٰهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ

Altıncı Nota

Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve i'tikàdını bozan bîçâre insan! Bil ki:
Kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk‑meşrebler gibi ihtirasat‑ı hayvaniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvanatın kemiyet ve aded itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ'‑ı hayvanat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.
208
İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefîhler, Cenâb‑ı Hakk’ın hayvanatından bir nev'i habîslerdir ki, Fâtır‑ı Hakîm onları dünyanın imârâtı için halketmiştir. Mü'min ibâdına ettiği ni'metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid‑i kıyâsî yapıp, âkıbette müstehak oldukları Cehennem’e teslîm eder.
İşte küffarın ve ehl‑i dalâletin bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahâlisi, Ramazan’ın başında Ay’ı görmediğinden nefyetse, iki şâhidin isbâtıyla o cemm‑i gafîrin nefiy ve ittifakı sukùt eder. Mâdem küfrün ve dalâletin mâhiyeti nefiydir ve inkârdır ve cehildir ve ademdir; küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir.
Ehl‑i hakkın, hak ve sâbit ve sübûtu isbât olunan mesâil‑i îmâniyede, şühûda istinâd eden iki mü'minin hükmü, hadsiz ehl‑i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder. Bu hakikatin sırrı şudur ki:
Nefyedenlerin da'vâları sûreten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihâd edemez ki kuvvetlensin. İsbât edicilerin da'vâları ittihâd ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü, gökteki hilâl‑i Ramazan’ı görmeyen der ki: Benim nazarımda Ay yoktur. Benim yanımda görünmüyor.” Başkası da: Nazarımda yoktur der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara, perde olan esbâb dahi ayrı ayrı olabildiği için, da'vâları da ayrı ayrı olur. Birbirine kuvvet veremez.
Fakat isbât edenler demiyor ki: Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki: Nefsü'l‑emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür der. Görenler bütün aynı da'vâyı ve Nefsü'l‑emirde vardır der. Demek, bütün da'vâlar birdir.
209
Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, da'vâları da ayrı ayrı olur. Nefsü'l‑emre hükmedemiyorlar. Çünkü nefsü'l‑emirde nefiy isbât edilmez. Çünkü ihâta lâzımdır. وَالْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبَتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍbir kaide‑i usûldür. Evet bir şeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfî gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, o nefiy isbât edilsin.
İşte bu sırra binâen, ehl‑i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise; bir mes'eleyi halletmek veyâhut dar bir delikten geçmek veyâhut bir hendekten atlamak misâlindedir ki, bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbât edenler nefsü'l‑emirde hakikat‑i hâle baktıkları için, müddeâları ittihâd ediyor, kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırılmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyâde kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.

Yedinci Nota

Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât‑ı ecnebiyeye cebr ile sevk eden bedbaht hamiyet‑fürûş! Dikkat et! Bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları râbıtalar kopmasın! Eğer böyle ahmakàne, körü körüne topuzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit hayat‑ı ictimâiyede bir semm‑i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler.
Çünkü mürtedin vicdânı tamam bozulduğundan, hayat‑ı ictimâiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm‑i usûlde Mürtedin hakk‑ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musâlaha etse, hakk‑ı hayatı var.” diye Usûl‑ü Şerîatın bir düsturudur. Hem Mezheb‑i Hanefiyede, ehl‑i zimmeden olan bir kâfirin şehâdeti makbûldür. Fakat fâsık merdudu'ş‑şehâdettir. Çünkü hâindir.
210
Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma. Ve Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir deme! Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat taleb edip girmemiş. Belki içine düşmüş çıkamıyor Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temennî etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El‑iyâzü Billâh! irtidat ile vicdânı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.
Ey dîvâne baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki: Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar. Veyâhut düşünmüyorlar ki, fakr‑ı hâle düşmüşler ve îkaza muhtaçtırlar, ki, dünyadan hissesini unutmasınlar.” Zannın yanlıştır, tahminin hatâdır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr‑ı hâle düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs, sebeb‑i hasârettir ve sefâlettir. اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durûb‑u emsâl hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbâb çoktur. Başta nefis ve hevâsı; ve ihtiyaç ve havâssı; ve duyguları ve şeytanı; ve dünyanın sûrî tatlılığı; ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat‑ı ebediyeye dâvet eden azdır.
Eğer sende zerre mikdar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv‑ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat‑ı bâkiyeye yardım eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
211
Âyâ zanneder misin ki; bu milletin fakr‑ı hâli, dinden gelen bir zühd ve terk‑i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor. Bu zanda hatâ ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hind’deki Mecûsî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarûrî kûttan ziyâde Müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zâlimleri veya Asya münâfıkları, desîseleriyle ya çalar veya gasbediyor.
Sizin cebren böyle ehl‑i îmânı mimsiz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyeti te'min ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki, hatâ ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz. Çünkü, i'tikàdı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş te'mini, binler ehl‑i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esâslara binâen Ehl‑i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler. Terakkiyât ve âsâyişler, bununla te'min edilmez. Belki mesâîlerin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin te'sisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir‑i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet‑i diniye ile olur.

Sekizinci Nota

Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saâdeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki:
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i kereminden, hizmetin mükâfâtını, hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs‑i amel içinde koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcûdât, hattâ bir nokta‑i nazarda câmidât dahi, evâmir‑i tekvîniye tâbir edilen hususî vazifelerinde, kemâl‑i şevkle ve bir çeşit lezzet ile evâmir‑i Rabbâniyeyi imtisal ederler.
Arıdan, sinekten, tavuktan tut, şems ve kamere kadar herşey kemâl‑i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfâ ediyorlar.
212
Eğer desen: Zîhayatta lezzet kàbildir, cemâdâtta nasıl şevk ve lezzet olabilir?!”
Elcevab: Cemâdât kendi hesablarına değil, onlara tecellî eden esmâ‑i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife‑i fıtriyelerinin imtisalinde, Nuru'l‑Envâr’ın isimlerine birer ma'kes, birer âyine hükmüne geçtiğinden tenevvür eder, terakkî eder.
Meselâ: Nasıl ki, bir katre su, bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyâsız, ehemmiyetsiz iken, sâfî kalbiyle güneşe yüzünü çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyâsız katre ve cam parçası, güneşin bir nev'i arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder.
İşte bu misâl gibi, zerrât‑ı mevcûdât cemâl‑i mutlak ve kemâl‑i mutlak sâhibi olan Zât‑ı Zülcelâl’in isimlerine vazife‑perverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece‑i zuhûra ve tenevvüre çıkıyorlar. Mâdem vazife cihetinde gayet nurânî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kàbil ise, yani hayat‑ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil, sen kendi a'zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri bekà‑i şahsî ve bekà‑i nev'î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs‑i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terketmek, o uzvun bir nev'i azâbıdır.
Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde gösterdikleri fedâkârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz olduğu hâlde tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır, yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü, görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
213
Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için rûhunu fedâ eder, ite atılır. Kendini bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyâde gelir. Hayvanî vâlideler, yavrularını küçük iken vazifeleri bulunduğundan lezzetle himâyeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Bazen yavrusunu döver, elinden dâneyi alır. Yalnız, insan nev'indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü, insanlarda, za'f ve acz itibariyle, dâima bir nev'i çocukluk var. Her vakit de şefkate muhtaçtır.
İşte umum hayvanatın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki: Bunlar kendi hesabına ve kendileri nâmına kendi kemâlleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünkü hayatını, vazifede lâzım gelse fedâ ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazifeyle tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün'im‑i Kerîm’in hesabına ve Fâtır‑ı Zülcelâl’in nâmına görüyorlar.
Hem nefs‑i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebâtât ve eşcâr, bir şevk u lezzeti ihsâs eden bir tavırla Fâtır‑ı Zülcelâl’in emirlerini imtisal ediyorlar. Çünkü, dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini fedâ etmeleri, ehl‑i dikkate gösterir ki, onların emr‑i İlâhî’nin imtisalinde öyle bir lezzetleri var ki, nefislerini mahvedip çürütüyorlar.
Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedâr ağaçlar, rahmet hazinesinden lisân‑ı hâl ile süt gibi en güzel bir gıdâyı ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi bir çamur yer. Hem nar ağacı sâfî bir şarabı, hazine‑i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanâat eder.
Hattâ hubûbatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasıl ki; dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geniş bir yere çıkmayı müştâkàne ister. Öyle de, hubûbatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürûrlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.
214
İşte Sünnetullâh tâbir edilen, kâinâtta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'y eden, çalışanlardan daha ziyâde zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü, dâima işsizler ömürlerinden şikâyet ederler, eğlencelerle çabuk ömürlerinin geçmesini isterler. Sa'y edenler ve çalışanlar ise şâkirdirler, hamdederler, ömürlerinin geçmesini istemezler. اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَالسَّاعِي الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki: Rahat zahmette, zahmet rahattadır cümlesi darb‑ı mesel olmuştur.
Evet cemâdâta dikkatle nazar edilse; bilkuvve yalnız isti'dâd ve kàbiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir ictihâd ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil sûretine geçmesinde, mezkûr sünnet‑i İlâhiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işâret eder ki; o vazife‑i fıtriyede bir şevk ve o mes'elede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsîl eden, nezâret eden şeye aittir.
Hattâ bu sırra binâen denilebilir ki: Latîf, nâzik su, incimâd emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevkle o emre imtisal eder ki, demiri şakk eder, parçalar. Demek bürûdet ve tahte's‑sıfır soğuğun lisânıyla, ağzı kapalı demir kaptaki suya Genişlen!” emr‑i Rabbânî’si tebliğ edilince, şiddet‑i şevkle kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkezâ:
Her şeyi buna kıyâs et ki, güneşlerin deverânından ve seyr ü seyahatlerinden tut, zerrelerin mevlevî gibi devir etmelerine ve dönmelerine ve ihtizâzlarına kadar kâinâttaki bütün sa'y ü hareket kanun‑u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor. Ve dest‑i kudret-i İlâhîden sudûr eden ve irâde ve emir ve ilmi tazammun eden emr‑i tekvîniyle zuhûr eder.
215
Hattâ herbir zerre, herbir mevcûd, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki, orduda muhtelif dâirelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi; herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ: Senin gözünde bir zerre, gözün hüceyresinde ve gözde ve a'sâb‑ı vechiyede ve bedenin şerâyîn tâbir edilen damarlarında, birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer fâidesi vardır. Ve hâkezâ herşeyi ona kıyâs et.
Buna binâen herbir şey, bir Kadîr‑i Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna iki cihetle şehâdet eder.
Biri: Tâkatinin binler derece fevkınde vazifeleri görmekteki acz‑i mutlak lisânıyla O Kadîr’in vücûduna şehâdet eder.
İkincisi: Herbir şey, nizâm‑ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvâzene‑i mevcûdâtı idâme eden kanunlara tatbik‑i hareket etmekle O Alîm‑i Kadîr’e şehâdet eder.
Çünkü, zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab‑ı Mübîn’in mühim ve ince mes'eleleri olan nizâm ve mîzanı bilemez. Câmid bir zerre ve arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvât tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât‑ı Zülcelâl’in elindeki Kitab‑ı Mübîn’in mühim ince mes'elelerini okumak nerede? Eğer sen dîvânelik edip, zerrede o kitabın ince hurûfâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit o zerrenin şehâdetini redde çalışabilirsin.
Evet Fâtır‑ı Hakîm, Kitab‑ı Mübîn’in düsturlarını gayet güzel bir sûrette ve muhtasar bir tarzda ve hàs bir lezzette ve mahsûs bir ihtiyaçta icmâl edip derceder. Herşey öyle hàs bir lezzet ve mahsûs bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab‑ı Mübîn’in düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ: Hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hânesinden çıkar. Durmayarak insanın yüzüne hücum eder. Uzun asâsıyla vurur, âb‑ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta erkân‑ı harb gibi mehâret gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san'atı ve bu fenn‑i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş? Ve nereden öğrenmiş? Ben, yani bu bîçâre Said itiraf ediyorum ki; eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu san'atı ve kerr ü fer harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.
216
İşte ilhâma mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyâs et.
Hattâ nebâtâtı da aynen hayvanata kıyâs edebilirsin.
Evet, Cevâd‑ı Mutlak (Celle Celâlühû) her ferd‑i zîhayatın eline lezzet midâdıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş. Onunla evâmir‑i tekvîniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdî' etmiştir. Bak O Hakîm‑i Zülcelâl’e, nasıl Kitab‑ı Mübîn’in düsturlarından, arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O sandukçanın anahtarı da, vazife‑perver arıya hàs bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder. ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ âyetinin sırrını izhâr eder.
İşte eğer bu Sekizinci Nota’yı tamamen işittin ve tam anladınsa, bir hads‑i îmâniyle وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ ’in bir sırrını, ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ’nin bir hakikatini, ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ’un bir düsturunu, ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ’un bir nüktesini anlarsın.
217

Dokuzuncu Nota

Bil ki: Nev'‑i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esâsıdır. Din‑i hak, saâdetin fihristesidir. Îmân, bir hüsn‑ü münezzeh ve mücerreddir. Mâdem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebîler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhâlifindedir.
Mehâsin‑i ubûdiyetin binlerinden yalnız buna bak ki:
Nebî Aleyhissalâtü Vesselâm, ubûdiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini îd ve Cuma ve cemâat namazlarında ittihâd ettiriyor. Ve dillerini bir kelimede cem' ediyor. Öyle bir sûrette ki, şu insan, Ma'bûd‑u Ezelî’nin azamet‑i hitâbına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, duâlar, zikirler ile mukàbele ediyor. O sesler, duâlar, zikirler birbirine tesânüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir sûrette Ma'bûd‑u Ezelî’nin Ulûhiyetine karşı bir ubûdiyet gösteriyor ki, güyâ küre‑i arz kendisi o zikri söylüyor, o duâyı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor. Ve etrafıyla semâvâtın fevkınde izzet ve azametle, nâzil olan ﴿اَق۪يمُوا الصَّلَوةَ emrini küre‑i arz imtisal ediyor.
Bu sırr‑ı ittihâd ile, kâinât içinde bir zerre gibi zaîf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubûdiyetin azameti cihetiyle Hàlık‑ı arz ve semâvâtın mahbûb bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat‑i kâinâtın neticesi ve gayesi oluyor.
218
Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir ânda Allâhu Ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem‑i gaybda ittihâd ettikleri gibi, âlem‑i şehâdette dahi birbirleriyle ittihâd edip ictimâ' etse, küre‑i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâyla söylediği Allâhu Ekber’e müsâvî geldiğinden, o muvahhidînin ittihâdıyla bir ânda Allâhu Ekber demeleri, küre‑i arzın büyük bir Allâhu Ekber’i hükmüne geçiyor Âdeta bayram namazlarında Âlem‑i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele‑i kübrâya mazhar olup, aktâr u etrafıyla Allâhu Ekber deyip, kıblesi olan Kâbe‑i Mükerreme’nin samîmî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle Allâhu Ekber diyerek, o tek kelime etraf‑ı arzdaki umum mü'minlerin mağara‑misâl ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek Allâhu Ekber kelimesinin aks‑i sadâsıyla hadsiz Allâhu Ekber vukû' bulduğu gibi, o makbûl zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sadâ veriyor.
İşte bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibâdına mescid ve mahlûklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât‑ı Zülcelâl’e, yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcûdât adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nev'i ubûdiyeti ders veren Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ına ümmet eylemiş.

Onuncu Nota

Bil ey gâfil, müşevveş Said! Cenâb‑ı Hakk’ın nur‑u mârifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şâhidlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki, senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen her bir nuru tenkid parmaklarıyla yoklama ve tereddüd eliyle tenkid etme! Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma! Belki gaflet esbâbından tecerrüd et, onlara müteveccih ol; dur.
219
Çünkü ben müşâhede ettim ki, mârifetullâhın şâhidleri, bürhânları üç çeşittir.
Bir Kısmı: Su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayâlâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkid parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb‑ı hayat, parmağı mekân ittihàz etmez.
İkinci Kısım: Hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen yüzün, ağzın, rûhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukâbil tut, tenkid elini uzatma, tutamazsın. Rûhunla teneffüs et! Tereddüd ile baksan, tenkid ile el atsan, o yürür gider. Senin elini mesken ittihàz etmez, ona râzı olmaz.
Üçüncü Kısım İse: Nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise, sen kalbinin gözüyle, rûhunun nazarıyla kendini ona mukâbil tut ve gözünü ona tevcîh et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü, nur elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz; belki o nur ancak basîret nuruyla avlanır. Eğer harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mîzanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse râzı olmadığı gibi, kayda giremez. Kesifi kendine mâlik ve seyyid kabûl etmez.

Onbirinci Nota

Bil ki: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ifâdesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü, muhâtablarının ekserîsi cumhûr‑u avâmdır. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakîk şeyleri görmediğinden, onların besâtet‑i efkârını okşamak için, tekrar ile, semâvât ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ: Semâvât ve arzın hilkati ve semâdan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedâhe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O hurûf‑u kebîre içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, zahmet çekmesinler.
220
Hem üslûb‑u Kur'ânîde öyle bir cezâlet ve selâset ve fıtrîlik var ki; güyâ Kur'ân bir hâfızdır, kudret kalemiyle kâinât sayfalarında yazılan âyâtı okuyor. Güyâ Kur'ân, kâinât kitabının kırâatidir ve nizâmâtının tilâvetidir; ve Nakkàş‑ı Ezelî’sinin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezâlet‑i beyâniyeyi görmek istersen, hüşyâr ve müdakkik bir kalb ile, Sûre‑i Amme ve ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ âyetleri gibi fermânları dinle!‥

Onikinci Nota

Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf‑ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen Rabbim’e karşı kalbimin tazarru ve niyâz ve münâcâtını bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabûlünü Rahmet‑i İlâhiye’den ricâ etmektir.
Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffâret olacak, muvakkat lisânımın tevbe ve nedâmetleri kâfî gelmiyor. Sâbit ve bir derece dâim olan kitabımın lisânı daha ziyâde o işe yarar. İşte bu notaların te'lifinden onüç sene evvel, dağdağalı bir fırtına‑i rûhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir ânda, şu münâcât ve niyâz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
Ey Rabb‑i Rahîm’im ve ey Hàlık‑ı Kerîm’im!
221
Benim sû‑i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zâyi' olup gitti Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşâhede göre göre, gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda vefât eden ahbab ve akran ve akàribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr‑ı fânîden, firâk‑ı ebediyle ebedü'l‑âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftûn olduğum şu dâr‑ı dünyayı kat'î bir yakìn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânîdir ölür. Ve bilmüşâhede içindeki mevcûdât dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs‑i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddârdır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb‑i Rahîm’im ve ey Hàlık‑ı Kerîm’im! كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma vedâ eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh‑ı rahmetinde, cenazemin lisân‑ı hâliyle, rûhumun lisân‑ı kàliyle bağırarak derim: El‑amân, el‑amân! Hannân! Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım. Boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh‑ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryâd edip nidâ ediyorum: El‑amân, el‑amân! Rahmân! Hannân! Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
222
İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum Ve bilmüşâhede gördüm ki, senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve ma'siyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nidâ edip: El‑amân, el‑amân! Rahmân! Hannân! Mennân! Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!” İlâhî! Senin rahmetin melce'imdir ve Rahmeten li'l‑âlemîn olan Habîbin (A.S.M.) Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve hâlimi Sana şekvâ ediyorum.
Ey Hàlık‑ı Kerîm’im ve ey Rabb‑i Rahîm’im!
Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnû'un ve abdin; hem âsî, hem âciz, hem gâfil, hem câhil, hem alîl, hem zelîl, hem müsî', hem müsinn, hem şakì, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu hâlde, kırk sene sonra nedâmet edip, Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine ilticâ ediyor. Hadsiz günah ve hatîâtlarını itiraf ediyor Evhâm ve türlü türlü illetlerle mübtelâ olmuş, Sana tazarru ve niyâz eder. Eğer kemâl‑i rahmetinle onu kabûl etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zâten o Senin şânındır. Çünkü, Erhamürrâhimînsin. Eğer kabûl etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Ma'bûd yoktur ki, ona ilticâ edilsin!‥
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِي الدُّنْيَا وَاَوَّلُ الْكَلَامِ فِي الْاٰخِرَةِ وَفِي الْقَبْرِ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
223

Onüçüncü Nota

Medâr‑ı iltibas olmuş beş mes'eledir.

Birincisi

Tarîk‑ı Hakta çalışan ve mücâhede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb‑ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hatâya düşerler.
Edebü'd‑Din ve'd-Dünya Risalesinde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’a i'tirâz edip demiş ki: Mâdem ecel ve herşey kader‑i İlâhî iledir, sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin!” Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ
Yani: Cenâb‑ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin?” diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb‑ı Hakk’ı tecrübe etsin ve desin: Ben böyle işlesem, sen böyle işler misin?” diye tecrübevâri bir sûrette Cenâb‑ı Hakk’ın Rubûbiyetine karşı imtihan tarzı sû‑i edebdir, ubûdiyete münâfîdir.”
Mâdem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.
Meşhûrdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddid defa mağlûb eden Celâleddin‑i Harzemşâh harbe giderken, vüzerâsı ve etbâ'ı ona demişler: Sen muzaffer olacaksın, Cenâb‑ı Hak seni gâlib edecek.” O demiş: Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedârım, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûb etmek onun vazifesidir.”
İşte o zât, bu sırr‑ı teslîmiyeti anlamasıyla, hàrika bir sûrette çok defa muzaffer olmuştur.
224
Evet, insanın elindeki cüz'‑ü ihtiyariyle işledikleri ef'âllerinde, Cenâb‑ı Hakk’a ait netâici düşünmemek gerektir. Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale‑i Nura iltihakları şevklerini ziyâdeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve‑i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Hâlbuki Üstad‑ı Mutlak, Muktedâ‑yı Küll, Rehber‑i Ekmel olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ﴿وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ olan fermân‑ı İlâhîyi kendine rehber‑i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa'y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü, ﴿اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ sırrıyla anlamış ki; insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir. Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.
Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hàlık’ınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!‥

İkinci Mes'ele

Ubûdiyet, emr‑i İlâhî’ye ve rızâ‑yı İlâhîye bakar. Ubûdiyetin dâîsi, emr‑i İlâhî ve neticesi rızâ‑yı Hak’tır. Semerâtı ve fevâidi, uhreviyedir. Fakat ille‑i gâiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait fâideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait fâideler ve menfaatler, o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubûdiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
225
İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd‑ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü'l‑Kebîr’i, o fâidelerin bazılarını maksûd‑u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü, o fâideler, o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir sûrette o hàlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rızâ‑yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldür.
Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve selef‑i sâlihînden mervî olan fâideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder.

Üçüncü Mes'ele

طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ Yani: Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecâvüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyârelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kàbiliyetine göre güneşin aksini, misâlini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kàbiliyetine göre: Güneşin bir aksi bende vardır der. Fakat Ben de deniz gibi bir âyineyim diyemez.
Öyle de: Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvesinin tenevvü'üne göre, makàmât‑ı evliyâda öyle merâtib var. Esmâ‑i İlâhiye’nin herbirisinin bir güneş gibi kalbden arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arşdır, fakat ben de arş gibiyim diyemez.
İşte ubûdiyetin esâsı olan, acz ve fakr, kusur ve naksını bilmek ve niyâz ile dergâh‑ı Ulûhiyet’e karşı secde etmeye bedel, nâz ve fahr sûretinde gidenler, zerrecik kalbini arşa müsâvî tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyânın makàmâtıyla iltibas eder. Kendini o büyük makàmâta yakıştırmak ve o makamda kendini muhâfaza etmek için; tasannuâta, tekellüfata, mânâsız hodfürûşluğa ve birçok müşkülâta düşer.
226
Elhâsıl: Hadîste vardır ki: هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ
Yani: Medâr‑ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır.” İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hàlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran harekâtındaki sebebi: Sırf bir emr‑i İlâhî ve neticesi rızâ‑yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamalı.
Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlâslı muhabbeti böyle tâbir etmiş: وَمَا اَنَا بِالْبَاغ۪ي عَلَى الْحُبِّ رِشْوَةً ضَع۪يفٌ هَوًى يُبْغٰى عَلَيْهِ ثَوَابٌ
Yani: Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukàbele, bir mükâfât istemiyorum. Çünkü, mukâbilinde bir mükâfât, bir sevâb istenilen muhabbet, zaîftir, devamsızdır.”
Hattâ hàlis muhabbet fıtrat‑ı insaniyede ve umum vâlidelerde dercedilmiştir. İşte bu hàlis muhabbete tam mânâsıyla vâlidelerin şefkatleri mazhardır. Vâlideler o sırr‑ı şefkat ile, evlâdlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfât, bir rüşvet istemediklerine ve taleb etmediklerine delil, rûhunu belki saâdet‑i uhreviyesini de onlar için fedâ etmeleridir. Tavuğun bütün sermâyesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için Husrev’in müşâhedesiyle kafasını ite kaptırır.

Dördüncü Mes'ele

Esbâb‑ı zâhiriye eliyle gelen ni'metleri, o esbâb hesabına almamak gerektir.
Eğer o sebeb ihtiyar sâhibi değilse, meselâ hayvan ve ağaç gibi doğrudan doğruya o ni'meti Cenâb‑ı Hak hesabına verir. Mâdem o, lisân‑ı hâl ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillâh de, al.
227
Eğer o sebeb ihtiyar sâhibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al, yoksa alma. Çünkü ﴿وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ âyetinin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârîsi şudur ki: Mün'im‑i Hakîki’yi hâtıra getirmeyen ve O’nun nâmıyla verilmeyen ni'meti yemeyiniz!” demektir.
O hâlde hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen Bismillâh de; onun başı üstünde Rahmet‑i İlâhiye’nin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani; ni'metten in'âma bak, in'âmdan Mün'im‑i Hakîki’yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vâsıtaya istersen duâ et. Çünkü, o ni'met onun eliyle size gönderildi.
Esbâb‑ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, İktiran tâbir edilir, birbirine illet zannetmeleridir.
Hem bir şeyin ademi, bir ni'metin ma'dûm olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki; o şeyin vücûdu dahi, o ni'metin vücûduna illettir. Şükrünü, minnetdârlığını o şeye verir, hatâya düşer. Çünkü, bir ni'metin vücûdu, o ni'metin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüb eder. Hâlbuki o ni'metin ademi, bir tek şartın ademiyle oluyor.
Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o ni'metlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat, o bahçenin ni'metlerinin vücûdu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücûduna tevakkufla beraber, illet‑i hakîki olan kudret ve irâde‑i Rabbâniye ile vücûda gelir.
İşte bu mağlatanın ne kadar hatâsı zâhir olduğunu anla ve esbâb‑perestlerin de ne kadar hatâ ettiklerini bil!
Evet, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir ni'met sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsân niyeti o ni'mete, mukàrin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet Rahmet‑i İlâhiye’dir. Evet o adam ihsân etmeyi niyet etmeseydi, o ni'met sana gelmezdi. Ni'metin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye binâen, o meyl‑i ihsân, o ni'mete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.
228
Meselâ: Risale‑i Nurun şâkirdleri içinde Cenâb‑ı Hakk’ın ni'metlerine mazhar bazı zâtlar (Husrev, Re'fet gibi), iktiranı illet ile iltibas etmişler. Üstad’ına fazla minnetdârlık gösteriyorlardı. Hâlbuki Cenâb‑ı Hak, onlara ders‑i Kur'ânîde verdiği ni'met‑i istifade ile, Üstadlarına ihsân ettiği ni'met‑i ifâdeyi beraber kılmış, mukàrenet vermiş.
Onlar derler ki: Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifâdesi, istifademize illettir.”
Ben de derim: Ey kardeşlerim! Cenâb‑ı Hakk’ın bana da, sizlere de ettiği ni'met beraber gelmiş. İki ni'metin illeti de Rahmet‑i İlâhiye’dir. Ben de sizin gibi iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale‑i Nurun sizler gibi elmas kalemli yüzer şâkirdlerine çok minnetdârlık hissediyordum. Ve diyordum ki: Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir bîçâre nasıl hizmet edecekti.’ Sonra anladım ki, sizlere kalem vâsıtasıyla olan kudsî ni'metten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsân etmiş. Birbirine iktiran etmiş. Birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnetdârlığa bedel, duâ ve tebrik ediniz.
Bu dördüncü mes'elede gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.

Beşinci Mes'ele

Nasıl ki, bir cemâatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemâate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de: Cemâatin sa'yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemâatin haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir fazileti, o cemâatin reisine veya üstadına vermek, hem cemâate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevkeder. Kendini kapıcı iken, pâdişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk‑i hafîye yol açar.
229
Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba' telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ: Harâret ve ziyâ, sana bir âyine vâsıtasıyla gelir. Senden güneşe karşı minnetdâr olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup ona minnetdâr olmak, dîvâneliktir. Evet âyine muhâfaza edilmeli, çünkü mazhardır.
İşte mürşidin rûhu ve kalbi bir âyinedir. Cenâb‑ı Hak’tan gelen feyze ma'kes olur. Mürîdine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır. Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne de masdardır. Belki mürîdinin safvet‑i ihlâsıyla ve kuvvet‑i irtibatıyla ve ona hasr‑ı nazar ile, o mürîd başka yolda aldığı füyûzâtı, üstadının mir'ât‑ı rûhundan gelmiş görüyor.
Nasıl ki, bazı adam, manyetizma vâsıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem‑i misâle karşı hayâlinde bir pencere açılır. O âyinede çok garâibi müşâhede eder. Hâlbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat‑i nazar vâsıtasıyla âyinenin haricinde hayâline bir pencere açılmış görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hàlis mürîdi, şeyhinden daha ziyâde kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.

Ondördüncü Nota

Tevhide dair Dört Küçük Remizdir.

Birinci Remiz

Ey esbâb‑perest insan! Acaba garîb cevherlerden yapılmış bir acîb kasrı görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında aynı günde şark, şimâl, garb, cenûbdan o cevherli taşlar kolaylıkla celbolup yapıldığını görsen, hiç şübhen kalır ki, o kasrı yapan usta bütün küre‑i arza hükmeden bir hâkim‑i mu'cizekârdır.
230
İşte herbir hayvan, öyle bir kasr‑ı İlâhî’dir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acîbidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem‑i ervâhtan, bir kısmı âlem‑i misâlden ve Levh‑i Mahfûz’dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvât ve arzın aktârında intişar etmiş, râbıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray‑ı acîb ve bir kasr‑ı garîbdir.
İşte ey kendini insan zanneden insan! Mâdem mâhiyetin böyledir. Seni yapan ancak O Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın ma'bûd’u ve melce'i ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

İkinci Remiz

Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedîd bir his ile onun muhâfazasına çalışır. ki, içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh; güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fenâ bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görülen güneş, âyineye tâbi değil, bekàsı ona mütevakkıf değil. Belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna medet veriyor. Güneşin bekàsı onunla değil, belki âyinenin hayatdâr parlamasının bekàsı, güneşin cilvesine tâbidir.
Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mâhiyetin bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedîd bir muhabbet‑i bekà, o âyine için değil ve o kalbin ve mâhiyetin için değil. Belki o âyinede isti'dâda göre cilvesi bulunan Bâkî‑i Zülcelâl’in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş.
Mâdem öyledir, Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî de! Yani: Mâdem sen varsın ve bâkîsin; fenâ ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!‥”
231

Üçüncü Remiz

Ey insan! Fâtır‑ı Hakîm’in senin mâhiyetine koyduğu en garîb bir hâlet şudur ki: Bazen dünyaya yerleşemiyorsun. Zindânda boğazı sıkılmış adam gibi of, of deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin hâlde, bir zerrecik bir , bir hâtıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hâtıracıkta dolaşıyorsun.
Hem senin mâhiyetine öyle manevî cihâzât ve latîfeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz. Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı hâlde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazen söner ve ölür.
Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem'a, bir işârette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü, çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında, gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor. Hardal gibi küçük kuvve‑i hâfızanda, senin sahife‑i a'mâlinin ekseri ve sahâif‑i ömrünün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiâb eder.

Dördüncü Remiz

Ey dünya‑perest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in'ikâs edip göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü, o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi ma'dûm ve gayr‑ı mevcûd oldukları hâlde, birbiri içinde in'ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayâle karışır, ma'dûm bir dünyayı mevcûd zannedersin.
Nasıl bir hat, sür'at‑i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat‑i vücûdu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayâlinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musîbetin tahrîkiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayâli uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki: O geniş dünyan, kabirden daha dar, köprüden daha müsâadesiz. Senin zamanın ve ömrün berkten daha çabuk geçer, hayatın çaydan daha sür'atli akar.
232
Mâdem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir. Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak. Kalb ve rûhun derece‑i hayatına gir! Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir dâire‑i hayat, bir âlem‑i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, Mârifetullâh ve Vahdâniyet sırlarını ifâde eden Lâ ilâhe illallâh kelime‑i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, rûhu işlettirmektir

Onbeşinci Nota

Üç Mes'eledir.
Birinci Mes'ele
İsm‑i Hafîz’in tecellî‑i etemmine işâret eden: ﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ âyetidir. Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hakikatine delil istersen; Kitab‑ı Mübîn’in mistarı üstünde yazılan şu kâinât kitabının sahifelerine baksan, ism‑i Hafîz’in cilve‑i a'zamını ve bu âyet‑i kerîmenin bir hakikat‑i kübrâsının nazîresini çok cihetlerle görebilirsin.
Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhâlif tohumların, cinsleri birbirinden ayrı, nev'ileri birbirinden başka olan çiçek, ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı, karanlıkta ve karanlık, basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra, mîzansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula.
233
Sonra senevî haşrin meydânı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrâfilvâri melek‑i ra'd; baharda, nefh‑i sûr nev'inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh‑i rûhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihâyet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism‑i Hafîz’in tecellîsi altında kemâl‑i imtisal ile hatâsız olarak, Fâtır‑ı Hakîm’den gelen evâmir‑i tekvîniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik‑i hareket ediyorlar ki, onların o hareketlerinde bir şuûr, bir basîret, bir kasd, bir irâde, bir ilim, bir kemâl, bir hikmet parladığı görünüyor.
Çünkü, görüyorsun ki, o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temâyüz edip ayrılıyor. Meselâ: Bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır‑ı Hakîm’in ni'metlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte, ona sûreten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı nâmındaki çiçek ile hercâî menekşe gibi çiçekler verdi. Bizler için süslendi; yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tat, koku ve şekilleriyle iştihâmızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi dâvet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine fedâ ediyorlar. nebâtî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakkî etsinler. Ve hâkezâ, kıyâs et.
Öyle bir sûrette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve mütenevvi' çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok, ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrını gösterir. Herbir tohum, ism‑i Hafîz’in cilvesiyle ve ihsânıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhâfaza edip gösteriyor.
İşte bu hadsiz hàrika muhâfazayı yapan Zât‑ı Hafîz, kıyâmet ve haşirde, hafîziyetin tecellî‑i ekberini göstereceğine kat'î bir işârettir.
234
Evet, bu ehemmiyetsiz, zâil, fânî tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi, bir hüccet‑i kàtıadır ki; ebedî te'siri ve azîm ehemmiyeti bulunan emânet‑i kübrâ hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'âl, âsâr ve akvâlleri ve hasenât ve seyyiâtları, kemâl‑i dikkat ile muhâfaza edilip, muhâsebesi görülecek.
Âyâ! Bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak. Hâşâ!‥ Belki insan, ebede meb'ûstur ve saâdet‑i ebediyeye ve şekàvet‑i dâimeye namzeddir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.
İşte hafîziyetin cilve‑i kübrâsına ve mezkûr âyetin hakikatine şâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şâhid, denizden bir katre, dağdan bir zerredir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
235

Zerre

HİDAYET‑İ KUR'ÂNİYENİN ŞUÂINDAN
﴿
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a nâzır ve O’na vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebâtı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehâletin en büyük bir şâhididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvî büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya te'viline başlayan adamın meseli gibidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyin bâtını zâhirinden daha àlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi, hayatça daha kavî, şuûrca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuûr, kemâl ve sâire ancak bâtından zâhire süzülen zaîf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehâba ihtimal yoktur.
Evet, karnın (miden) evinden, cildin gömleğinden ve kuvve‑i hâfızan senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha garîbdir. Binâenaleyh, âlem‑i melekût âlem‑i şehâdetten, âlem‑i gayb dünya ve âhiretten daha àlî ve daha yüksektir. Maalesef nefs‑i emmâre, hevâ‑yı nefis ile baktığı için, zâhiri, hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.
236
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve ta'rif eden nişan ve alâmetleri hâvî olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esâs ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevâfuk, diğeri tehâlüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehâlüf ciheti, Sâni'in Muhtar olduğuna, tevâfuk ciheti ise, Sâni'in Vâhid‑i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kàsıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in irâdesiyle, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acîbidir.
Fesübhânallâh! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr‑ı mütenâhî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.
İnsan nev'inde şu tehâlüf ile beraber buğday,
üzüm, arı, karınca nev'ilerindeki tevâfuk, kör tesâdüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır. Mâdemki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahvâl ve etvârında da tesâdüfün müdâhalesine imkân yoktur. Ve tesâdüfün elinden mahfûzdur. Ve ancak bir Hakîm’in kasdı ve bir Muhtar’ın ihtiyarı ve Semi', Basîr bir Mürîd’in irâdesinin dâire‑i tasarrufundadır.
Tesâdüf, şirk ve tabiat”dan teşekkül eden fesâd şebekesinin Âlem‑i İslâmdan nefiy ve ihracına, Risale‑i Nur’ca verilen karar infaz edilmiştir.
237
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şeytanın ilkà etmekte olduğu vesveselerden biri:
Yâhû, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm‑i Ezelînin nakşı, mülkü olmuş olsa idi; bu kadar miskin bîçâre olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni'in kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar câhil, yetîm, miskin olmazlardı diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan‑ı insî!
Cenâb‑ı Hak, herşeye lâyıkını veriyor. Ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in'âmı bu kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuûr ve iktidarından daha çok bir şuûr, bir iktidar yaratırdı.
Demek herşeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir. Kader, herşeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıp vermiştir. Feyyâz‑ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kàbiliyeti, o kalıba göredir.
Ma'lûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz'‑ü ihtiyarî mîzanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kàbiliyetin müsâadesi ile, hâkimiyet‑i esmânın nizâm ve tekàbülüyle feyz alınabilir. Maahazâ, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnû'dur. Ve Sâni'in gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzûh‑u delâlet ile sanki mücessem bir hikmet‑i nakkàşedir. Tecessüd etmiş bir ilm‑i muhtardır. İncimâd etmiş bir kudret‑i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, isti'dâdı irâde ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in'âm ve ihsânın kesifidir ki, bütün hâcâtına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersîm ettiği bir sûrettir ki, bünyesine lâzım ve münâsib şeyleri bilir.
238
Bu ma'lûmât ile herşeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl teğâfül eder; ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semi', Basîr, Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakìb’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?
Ey nefs‑i emmâre! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dâiresinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine mürâat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek Zâlim‑i Ale'l-küll olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın. En iyisi, ecnebî olan şirki terk ile Mülkullâh’ın dâiresine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefîneye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir insanı yaratan Hàlık’ın, âlemi müştemilâtıyla beraber yaratmasında bir bu'd, bir garâbet yoktur. Zîra, bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi, âlemin de yaratılışı müştemilâtının yaratılışından ibarettir. Ve kezâ, insan, âleme bir enmûzec ve küçük bir fihristedir. Çünkü, kavunun Hàlık’ı çekirdeğinin Hàlık’ından başkası olması mümteni'dir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin iktidarın kısa, bekàn az, hayatın mahdûd, ömrünün günleri ma'dûd ve herşeyin fânîdir. Öyle ise, şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarfetme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarfet ki, bâkî kalsın.
239
Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farzedelim. Bu çekirdekler iskà edilip muhâfaza edilirse, ilâ‑Mâşâallâh semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi te'min etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şerîat suyu ile iskà ve âhirete sarfedilirse, âlem‑i bekàda ilelebed semerelerinden istifade edeceksin.
Binâenaleyh, semeredâr yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanâat ile aldanırsa, o adam, Hutame’ye (Cehennem’e) hatab olmaya lâyıktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Evhâm, şübehât, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât‑ı İlâhiye’nin tecelliyât dâiresinden hariç addeder. Sonra tecelliyâta mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farzeder. Onda fenâ olur. Sonra başlar bazı te'viller ile, o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk‑i hafîye girdirir. Ve şirk‑i hafîden aldığı bazı hâlleri o masûma da aksettirir.
Hülâsa: Nefs‑i emmâre, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâi gibi münâkaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabîlinden: Hiçbirisi de hak değildir diye hükmeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gâfil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zevâl ve fenâsının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümîdvâr olur. Âhiret için lâzım olan a'mâl külfetine gelince, gaflet veya teğâfül ile ondan da kendisini kurtarır.
Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.
Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desîsesi de vardır ki: Matlûblarımın dünyada semereleri olmasa da esâsları âhiret ile muttasıl ve âhirette faydaları vardır diye mütesellî oluyor. Meselâ: İlim gibi, Dünyada menfaati olmasa bile âhirette fâidesi vardır diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
240
Hülâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâi, hevâ da Bektâşîdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Halk‑ı eşya hakkında Mûcibe‑i Külliye sâdık olmadığı takdirde Sâlibe‑i Külliye sâdık olur. Yani ya bütün eşyanın Hàlık’ı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin Hàlık’ı değildir. Çünkü, eşyanın arasında muntazam tesânüd ile halk ve yaratmak, tecezzîyi kabûl etmez bir külldür, ba'ziyet yoktur. Ya mûcibe‑i külliye olacaktır veya sâlibe‑i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde bir kıymet yok. Binâenaleyh, ednâ bir şeyde Hàlıkıyet eseri göründüğü zaman bütün eşyada tahakkuk eder.
Ve kezâ, Hàlık ya birdir veya gayr‑ı mütenâhîdir, evsat yoktur. Zîra, Sâni', vâhid‑i hakîki olmazsa, kesîr‑i hakîki olacaktır. Kesîr‑i hakîki ise, gayr‑ı mütenâhîdir.
Maahazâ, nuru neşredenin nursuz, icâd edenin vücûdsuz, icâb ettirenin vücûbsuz olması muhâldir.
Ve kezâ, ilim sıfatını ihsân edenin ilimsiz, şuûru ihsân edenin şuûrsuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, irâdeyi verenin irâdesiz, kâmil şeylerin sâni'i gayr‑ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhâldir.
Ve kezâ, ayn’ı tersîm, basar’ı tasvir ve nazar’ı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basîretten mahrum olan adamın işidir.
241
Maahazâ, masnû'daki kemâlât, tamamen Sâni'deki kemâlden akan bir feyizdir. Fakat, kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman, Bu kuş değildir der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefs‑i nâtıkanın en yüksek matlûbu devam ve bekàdır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa, hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise, ey devamı isteyen nefis! Dâimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. O’ndan nur al ki, sönmeyesin. O’nun cevherine sadef ve zarf ol ki, kıymetli olasın. O’nun nesîm‑i zikrine beden ol ki, hayatdâr olasın. Esmâ‑i İlâhiye’den birisinin hayt‑ı şuâıyla temessük et ki, adem deryâsına düşmeyesin.
Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhâfaza eden Zât‑ı Kayyûma dayan. Senin mevcûdiyetinden dokuzyüz doksandokuz parça O’nun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da O’nun hazinesine at ki, rahat olasın.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen kendi vücûdunu yapmaya kàdir değilsin. Ve elin onu icâd etmekten kàsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kàsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere‑i kelimât denilen bir lisânı veya muhâberât ve ezvâk santralı olarak bir ağızı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyleyse Allah’a şirk yapma! ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu görünen âlem, İlâhî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envâen türlü türlü mensûcât kumaşlar, me'külât yemekler, meşrûbât şerbetler vardır. Bir kısmı kesif, bir kısmı latîf, bir kısmı zâil, bir kısmı dâimî, bir kısmı katı bir lübb, bir kısmı mâyi ve hâkezâ, her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icâdî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyâta bir nakıştır. Felâsifenin dalâletince icâd ile nakış birdir. Ve o dükkân sâhibi de mûcib‑i bizzattır.
242
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Enâniyetten neş'et eden şirk‑i hafî katılaştığı zaman esbâb şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse, küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tîle, yani Hàlıksızlığa incirâr eder. El‑iyâzü Billâh!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın hilkatinden maksad, mahfî Hazine‑i İlâhiye’yi keşif ile göstermek ve Kadîr‑i Ezelîye bir bürhân, bir delil, bir ma'kes‑i nurânî olmakla Cemâl‑i Ezelînin tecellîsi için şeffâf bir mir'ât, bir âyine olmaktır. Hakikaten, semâvât, arz ve cibâlin hamlinden âciz kaldıkları emâneti insan haml ettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü, o emânetin mazmunlarından biri de, insanın sıfât‑ı İlâhiye’yi fehmetmek için bir vâhid‑i kıyâsî vazifesini görmektir.
İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu hâlde kısm‑ı ekserîsi, perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziyâ ve ışığı neşr iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve kezâ, nur‑u îmânla Allah’a bakıp mülkü O’na teslîm etmekle i'tikàden mükellef iken, Ene rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ
243
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ey nefis! Eğer takvâ ve amel‑i sâlih ile Hàlık’ını râzı etti isen, halkın rızâsını tahsile lüzum yoktur, o kâfîdir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şâyet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü, onlar da senin gibi âciz kullardır.
Maahazâ ikinci şıkkı takib etmekte şirk‑i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irzâ etmiş ise, o görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızâsına mütevakkıftır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Vâcibü'l‑Vücûd, zâtında, mâhiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef'âlinde de benzemiyor. Çünkü, Vâcibü'l‑Vücûd’un kudretine nisbeten yakın uzak, az çok, küçük büyük, ferd nev', cüz' küll aralarında fark yoktur. Ve kezâ, O’nun fiilinde bizzat mübâşeret yoktur. Fakat, mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü'l‑Vücûd’un ef'âlini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letâfetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da isti'dâdına bakılırsa, vazife‑i fıtriyesinin ubûdiyet olduğu anlaşıldığı gibi; rûhâni ulviyetine ve ebediyete olan derece‑i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latîf bir âlemde rûhen yaratılmış da techizât almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.
Ve kezâ, insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb‑ı Hak şecere‑i hilkati o çekirdekten inbât etmiştir. O çekirdek de, ancak ve ancak bütün ehl‑i kemâlin ve belki nev'‑i beşerin nısfının ittifakıyla efdalü'l‑halk, seyyidü'l‑enâm Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
244
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre‑i arzın kafasını saran semâvât ve arzın Nâzım ve Hàlık’ı olan Allah’ın Ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahâtını miskin bir mümkine tevdî' ve tefvîz etsin. Arş’ın sâhibinden mâadâ Arş’ın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden, imkân dâiresinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünkü o kudret kısa ve kàsır olmayıp muhît bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdâhale etsin.
Maahazâ, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayra müsâade etmiyor ki, arada ibâdullâhın enzârını kendine celbeden ismî bir vâsıta bulunsun.
Maahazâ, küll ile cüz'de, nev' ile ferdde yapılan tasarrufât, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesânid olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir.
Meselâ: Âlemin nizâm, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufât yapılırken, başka nev'ilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrât‑ı bedeniye ile zerrât dahi yaratılıyor. Ve hâkezâ, bütün bu tasarrufât bütün safahâta aynı kudretle yapılır. Nasıl ki; şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbir şey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor.
Kezâlik, bütün tasarrufât, Kudret‑i Ezeliyeye aittir. Başka bir şeyin müdâhalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.
245
Hülâsa: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef'âl ve a'mâlini mühmel, başıboş, hesabsız, kitapsız bırakmayarak İmâm‑ı Mübîn”de yazar. Ona göre muhâseben olacaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir masnû'da, herbir zerrede görünen tasarruf‑u mutlak, kudret‑i muhîta ve hikmet‑i basîrenin delâlet ve şehâdetleriyle sâbittir ki, bütün eşyanın Sâni'i, vâhiddir, şerîki yoktur. Ne kudretinde inkısam var, ne iktidar ve ihtiyarında tecezzî vardır. Binâenaleyh, Sâni' ancak Vâcibü'l‑Vücûd olacaktır ki, kaderin mîzanıyla yürüyen kudretine bir nihâyet yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fil, câmus, deve gibi büyük hayvanlardan daha zekî, hilkatçe daha güzel, san'atça daha tam oldukları hâlde, bunların ömrü kısa onlarınki uzun, bunların zâhiren menfaatleri yok, onlarınki var. İşte bu hâl, hilkat‑i eşyada Sâni'in külfeti olmadığına ve herşeyin vücûda gelmesi ancak Kün emriyle olduğuna bâhir bir bürhândır.
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
﴿وَاللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌ Evet, Allah; ilmi, irâdesi, kudreti ve sâir sıfâtıyla muhîttir. Dâire‑i ihâtasından hariç bir şey yoktur. Fakat, insan cüz'î ve kısa zihniyle Allah’ın azametine ve şemsin etrafında seyyârâtı tedvîr ettiğine bakarken, meselâ arı gibi küçük hayvanlar ile iştigâl etmesini uzak görüyor. Çünkü: Vâcibü'l‑Vücûd’u, mümkine kıyâs ediyor. Hâlbuki, bu kıyâsa göre küçük hayvanlara büyük bir zulüm olur. Çünkü onlar da ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ kaziyesince Hàlıklarını tesbih etmekle, Allah’tan mâadâ kimseyi Rab tanımıyorlar. Binâenaleyh, büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.
246
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Umumî olan bir in'âm ile inâyet‑i şahsiye arasında münâfât yok. Meselâ: Bir ziyâfete yapılan umumî bir dâvet altında şahıslar da dâvet edilmiş olur. Yani; bu ziyâfet umumî olduğundan dâvet umumiyette kalır, şahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binâenaleyh, Allah’ın ni'metleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umumî olup, in'âmında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umumiyette hususiyet de maksûddur. Binâenaleyh, eşhâs o umumî in'âmda kasdedilmediklerinden, o ni'metlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehâb etmek hatâdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Yarın seni zillet ve rezâletlere ma'rûz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefâhetini, bugün kemâl‑i izzet ve şerefle terkedersen pek azîz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma'kûse olursa, kaziye de ma'kûse olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Fısk çamuru ile mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvîs ediyor. Ezcümle: Riyâyı şân ve şeref ile iltibas etmiş, insanları da o pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi milletlere, hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri o riyâya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar hamiyet‑i câhiliye ünvânı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.
247
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbât eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinâtın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr‑ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyânın mücmel bıraktıkları hakàikı tafsilâtıyla beyân eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Binâenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) hak ve hakikattir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sath‑ı âlemde kurulan şu sergi‑i İlâhîde teşhîr edilen tezyînâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve Rubûbiyetin haşmetiyle Ulûhiyetin azametine bir müşâhid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hàrika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'inin celâline, Mâlik’inin iktidar ve kemâlâtına intikal ile O’nun azametine secde‑i hayret etsin.
Bu vazifeyi îfâ edecek insandır. Çünkü, insan gerçi câhil, zulmetli bir şeydir amma, öyle bir isti'dâdı vardır ki, âleme bir enmûzec ve bir nümûne olmaya liyâkati vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedîa bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binâen küllî bir nev'i şuûr sâhibi olur ki, Sultan‑ı Ezelin azamet ve haşmetinin şa'şaasını idrak ediyor.
248
Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkàş‑ı Ezelî’nin rubûbiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsân âşıkları icâd etmesin. Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştâkları da yaratır.
Kezâlik, bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyîn eden Mâlikü'l‑Mülk, elbette ve elbette o hàrika, antika, mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşâhidlerden, âşık ve müştâklardan, ârif dellâllardan hàlî bırakmayacaktır.
İşte câmiiyeti dolayısıyla insan‑ı kâmil, halk‑ı eflâke ille‑i gâiye olduğu gibi, halk‑ı kâinâta da semere ve netice olmuştur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Eşya arasındaki tevâfuk, Sâni'in Vâhid, Ehad olduğuna delâlet ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam tehâlüf de, Sâni'in Muhtar ve Hakîm olduğuna şehâdet eder. Meselâ: Hayvanların, bilhassa insanların esâs a'zâlarındaki tevâfuk, bilhassa çift a'zâlardaki temâsül, Hàlık’ın vahdetine bürhân olduğu gibi, keyfiyetler ve şekillerdeki tehâlüf de Hàlık’ın ihtiyar ve hikmetine delâlet eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet‑i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi hâlde ne sever ve ne kıymet verir. Ve kezâ, hayatın icâdında ille‑i gâiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb‑ı Hakk’ın icâd ettiği hayy”larda hedef ittihàz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok.
249
Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya‑yı hàrika daha garîb, daha hàrika ve daha mu'cize; melekûtî, berzahî, misâlî şeylere bazı nümûne ve bazı esâslar olmasın?
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak kâinâtı teşkil eden zerrâtı şerîat‑ı fıtriyesine musahhar ve mutî' ve evâmir‑i tekvîniyesine de münkàd ve mümtesil kılmıştır. Bir arı, Kün emrine imtisalen matlûb bir şekle girdiği gibi, herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irâde edilen vaziyetlere girer.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir sühûletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünkü, ikisi de sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünkü, ikisinin de menşe'leri semâdır. Ve kezâ, bir küçük balık, balina balığı ile müttehiddir. Çünkü, ünvânları birdir.
Kezâlik, esmâ‑i İlâhiye’den bir hüceyreye veya bir mikroba tecellî eden bir isim, kâinâtı ihâta eden isim ile müttehiddir. Çünkü, müsemmâları birdir. Meselâ: Bütün kâinâta taalluk ve tecellî eden Alîm ismiyle bir zerreye taalluk eden Hàlık ismi, müsemmâda müttehiddirler. Hurma ağacına taalluk eden Musavvir ismiyle de, semeresine taalluk ve tecellî eden Münşî ismi, müsemmâda müttehiddirler. Zâten, en büyük şeye tecellî eden isim ile en küçük bir şeye de tecellî etmemesi muhâldir.
250
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mümkün ünvânı altındaki eşyanın vücûdunda tağayyür var. Yani keyfiyetleri, hâlleri değişir. Binâenaleyh, mümkün olan bir şeyin dâima bir hâlde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahvâl ve keyfiyetleri için bir nev'i ademdir. Çünkü, o şeyin istikbâl hâlleri ademde kalır. Yol bulup vücûda gelemez. Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr‑i mahzdır.
Binâenaleyh, fa'âliyette lezzet olduğu gibi, ahvâl ve şuûnâtta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş'et eden teessürât, teellümât, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet bir şeyin şekillerinde vukû'a gelen devir ve teslîm sırasında, gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sâyede hayat tasaffî eder, temizlenir. Vücûd da teceddüd eder.
251

Şemme

HİDAYET‑İ KUR'ÂNİYENİN NESÎMİNDEN
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ عَلٰى رَحْمَتِهِ عَلَى الْعَالَم۪ينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakàt ve envâ'ıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü, aralarındaki tesânüd böyle iktiza ediyor.
Ve o tabakàtla envâ', bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُوَ diye ilân‑ı şehâdet ediyor. Çünkü, aralarındaki müşâbehet böyle istiyor.
Ve o erkân, bütün a'zâsıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُوَ diye şehâdetlerini ilân ediyorlar. Çünkü, aralarındaki temâsül böyle iktiza eder.
Ve o a'zâ, bütün eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَdiye şehâdet eder. Çünkü, aralarında teâvün ve tedâhül vardır.
Ve o eczâ, bütün cüz'iyâtıyla لَا مُرَبِّيَ اِلَّا هُوَ diye olan şehâdetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.
252
O cüz'iyât, bütün hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ فِي الْحَق۪يقَةِ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder. Ve o hüceyrât, bütün zerrâtıyla لَا نَاظِمَ اِلَّا هُوَ diye ilân‑ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir‑i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.
Ve o zerrât, bütün esîriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cevheresiyle ilân‑ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizamla emr‑i Hàlık’a sür'at‑i imtisali, böyle iktiza eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hiçbir insanın Cenâb‑ı Hakk’a karşı hakk‑ı i'tirâzı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf‑ı hevesini iktiza eden nizâm‑ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.
﴿وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ
Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizâm ve intizamı fesâda gider.
Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binâen i'tirâz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat‑ı kâinâta mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini ni'metlerin derecelerine mikyâs ve mîzan yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin ni'met nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına muvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz'ün çok alâka ve münâsebetleri vardır. Öyle ise, cüz'de tasarruf, Hàlık‑ı Küllün emri altındadır.
253
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerât ve nebâtâtın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütûf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni'‑i Hakîm’in hâfiziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a'mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Hâlbuki, sen hâmil‑i emânet, halife‑i arzsın.
Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu'l‑hayat hissi, vücûdun ebedî bir bekàya İsm‑i Hayy, Hafîz, Bâkî’nin tecellîsiyle incirâr edeceğine delâlet eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himâye eden, inhilâlden vikàye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esâsları kemâl‑i ihtimam ile muhâfaza eden, elbette ve elbette, halife‑i arz ünvânını alan nev'‑i beşerin a'mâlini ihmal etmez, hıfzeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Lafızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez, bâkî kalır. Kabuk parçalanır, lübb bâkî ve sağlam kalır. Libâsı yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır. Cesed ölüp dağılırsa da rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemâat dağılır amma, vâhid‑i ferd bâkî kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkîdir. Madde kırılır, nur bâkîdir.
Binâenaleyh, ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı hâlde vahdetini, bekàsını muhâfaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.
Maahazâ, her vakit Fenâya hazır ol emrini intizar eden zâil ve bekàsız maddiyâtta, şu hıfz ve muhâfaza düsturu bekà ile çok münâsebetdâr olan rûh ve mânâda da cârîdir.
254
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti, herşeyin, küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun taht‑ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, O’nun tasarrufundan hariç kalmasına sebeb olamaz. Çünkü senin O’ndan bu'dun varsa da O’nun senden bu'du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti vücûdunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez.
Ve kezâ, Hàlık’ın azameti, çirkin şeylerin, tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bil'akis, azamet‑i hakîkiye, icâd hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihâtayı iktiza eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Maddî olan bir şey, kesâfeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kàsırdır. Fakat nur ve nurânî şeyler, ne kadar nurâniyette terakkî ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfûzu tam ve keskin olur. Ve kezâ, ne kadar latîf olursa, o derecede maddiyâtın içlerini keşfeder. (Röntgen şuâı gibi.) Mümkinâtta mes'ele bu merkezde ise, Vâcib, Vâhid olan Nuru'l‑Envâr ne derece نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise, azameti, tam mânâsıyla ihâta, nüfûz, şümûlü iktiza ve istilzam eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ekseriyet‑i mutlakayı teşkil eden avâm‑ı nâsın fehimleri Kur'ân’ca o kadar mürâat edilmiştir ki:
Birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir mes'elede avâmın fehimlerine en me'nûs, en karîb ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zâhir dereceyi söylüyor. Çünkü, öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzımgelir.
Kur'ân’ın kâinâttan yaptığı bahis, Hàlık’ın sıfatlarını isbât ve izâh içindir. Binâenaleyh, ne kadar cumhûrun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvâfık olur. Meselâ: Hàlık’ın tasarrufâtına delâlet eden âyetlerden en zâhir, en âşikâr olan tabakayı ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Hâlbuki bu tabakanın arkasında vücûhun taayyünât, teşahhusât tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.
255
Ve kezâ, en âşikâr dereceyi ﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irâde‑i İlâhî kanunu ile tahrîk ve tedvîri derecesi de vardır. Lâkin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terkedilmiştir.
Ve kezâ وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًاcümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Hâlbuki bu sahifenin arkasında, Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhâfaza edilen bir sefîne gibi, arz da içerisinde vukû'a gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avâm‑ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terkedilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:
Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmîsidir, denizin istilâsından vikàye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.
Bu sırra binâendir ki, Şerîatça hilâlin tulû' ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise, ayları günleri hesab etmekten avâmca daha kolaydır. Ve yine o sırra binâendir ki, ezhân‑ı avâmda tesbit ve takrîr için Kur'ân’da tekrarlar vukû'a gelmiştir.
256
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayâlâttan pek vâsi' ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sâhibinin şuûnât ve ef'âlinden bahseder. Şiir ise, fuzûlî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi hàrikulâdedir. Şiirin hàrikulâdelerden bahsi, ale'l‑ekser âdidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hàlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi, merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binâenaleyh, bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir kelimeyi yazan, harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan, satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan, sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden, cins‑i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan, arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabbü'l‑Âlemîn’in gayrısı olması muhâldir.
Rubûbiyet‑i âmmenin işâretlerindendir ki; kâinât kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitab yazılıdır. Meselâ: O kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsîn sûretinde tam Yâsîn Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûâtta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnû'un sûresi ve kitabı yazılmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Yıldızlar, şemsler arasında mümâselet olduğu gibi filcümle müsâvât da vardır. Binâenaleyh, onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve kezâ, herşeye de Rab olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir ferdinde bir cemâat‑i mükellefîn bulunur. Evet herbir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ: Herbir hâsse için bir ibâdet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ: Baş ile yapılan secde Allah için olursa ibâdettir, gayrısı için dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayâlen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayâl, onun ile fâsık olur.
257
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telâkki etmeleridir. Yani me'lûfları olan şeyleri kendilerince ma'lûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Hâlbuki ülfetlerinden dolayı ma'lûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hàrika ve birer mu'cize‑i kudret oldukları hâlde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; onların fevkınde olan tecelliyât‑ı seyyâleye im'ân‑ı nazar edebilsinler.
Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sâir garîb hâlâtına bakmayarak yalnız rüzgâr ile husûle gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peydâ olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü'l‑Bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların arza ait ma'lûmât ve müsellemât‑ı bedîhiyâtları ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl‑i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân, âyetleriyle insanların nazarını me'lûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku'l‑âdât mu'cizeleri o âdiyât içerisinde gösterir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aralarında münâsebet, muâmele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşâbih veya müsâvî olmasını istilzam etmez. Meselâ; yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin, küçüklüğüyle beraber Şems ile münâsebeti ve muâmelesi vardır.
Binâenaleyh, ey insan! Senin hakaretin, seni Hallâk‑ı Âlemin nazar‑ı inâyetinden setredecek bir sebeb olamaz.
258
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Denizlerde vukû'a gelen med ve cezir gibi evliyâ arasında da bast‑ı zaman, (Hâşiye) tayy‑ı mekân mes'elesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab‑ı Yevâkît’in rivâyetine göre, İmâm‑ı Şa'rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütûhât‑ı Mekkiye nâmındaki büyük mecmuayı mütâlaa etmiştir.
Bu gibi vukûât istiğrab ile inkâr edilmesin. Zîra, bu gibi garîb mes'eleleri tasdike yaklaştıran misâller pek çoktur. Meselâ: Rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur'ân okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun.
Bu hâlet evliyâ için hâlet‑i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mes'ele rûhun dâiresine yaklaşır. Rûh zâten zamanla mukayyed değildir. Rûhu cismâniyetine gâlib olan evliyânın işleri, fiilleri, sür'at‑i rûh mîzanıyla cereyan eder.
259
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!