48
Lâsiyyemâlar
Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmisekizinci Söz’ün Arabî ikinci makamıdır
﴿﷽﴾
Kâinâtın bütün zerrâtı – müctemian ve münferiden – lisân‑ı acz ve fakr ile vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ettikleri Sâni'‑i Hakîm’e hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinâtın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyân eden Resûlü ile âl ü ashâbına ve sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına ve ibâd‑ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun…
Arkadaş! Tabiat ve esbâb, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Hâlbuki, şirkin temeli sayısız muhâlâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhâlâttan bir taneyi beyân edeyim ki, şirkin ne kadar fenâ bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk sâhibi, cehâlet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü îmân ve iz'ân edebilmek için, bir zerre‑i vâhideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icâd edip tabiat ve esbâbın eline vermeye ve bütün masnûâtta bütün san'at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zîra, hava unsurundan (meselâ) herbir zerre bütün nebâtlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenâb‑ı Hakk’ın emir ve irâdesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihâzâtını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir i'tikàd edebilir.
49
Maahazâ bir semere, bir şecerenin bir misâl‑i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter‑i a'mâlidir. O ağacın tarih‑i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev'ine, belki küre‑i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san'atındaki azamet‑i maneviyesi, arzın cesâmeti nisbetindedir. O zerreyi, san'atça hâvî olduğu o azamet‑i maneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş! Herbir şey için iki sûret ve şekil vardır:
Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, herşeyin vücûduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen sûretlerdir.
Diğeri: Ma'kuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr‑u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî sûretlerin ictimâ'ından tasavvur edilen bir sûret‑i vehmiyedir. Bir ateşin sür'atle tedvîrinden hâsıl olan dâire‑i vehmiye gibi, herşeyin tarih‑i hayatını bildiren ve kadere medâr olan ve mukadderât‑ı eşya denilen şu ikinci sûret, ma'kuledir.
Sûret‑i maddiye itibariyle herşeyin bir nihâyeti, bir gayesi olduğu gibi, sûret‑i maneviye itibariyle de bir nihâyeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binâenaleyh herşeyin sûret‑i maddiyesinde, kudret‑i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Sûret‑i maneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer; kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.
50
Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hàlık ittihàz ettiğin tabiat ve esbâb, herşeyin muhtelif ve mütenevvi' sûretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere‑i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbâbdan üstün olan insan, terziliğin bütün kàbiliyetlerini, bilgilerini cem'edip dikenli bir şecerenin a'zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki, Sâni'‑i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedîd ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl‑i sür'at ve sühûletle yapar, giydirir. Fesübhânallâh!‥
Evet, münezzehtir, herşeyin vücûdu emrine bağlı olan Allah münezzehtir. Herşeyin içyüzü elinde bulunan Sâni' münezzehtir. Bütün mahlûkata merci' olan Sâni' münezzehtir.
Arkadaş! Herbir mevcûdun üstünde, Sâni'‑i Ehad ve Samed’in bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcûdun Sâni'‑i Ehad ve Samed’in mülkü ve eser‑i san'atı olduğuna şehâdet ediyorlar. Evet, gayr‑ı mütenâhî Ehadiyet sikkelerinden ve Samediyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife‑i arza darbedilen sikkeye bak ki, şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhâr ediyorlar.
51
Evet, sahife‑i arzda pek garîb, hakîmâne bir icâd görünüyor. Bu görünen icâdın gösterdiği kuvvet ve fa'âliyeti görmek istersen şu gelen fıkralara dikkat et!
1 – O icâd fiili, pek azîm ve geniş bir sehàvet‑i mutlakadan geliyor.
2 – Bir sühûlet‑i mutlaka ile bir kuvvet‑i mutlakadan çıkıyor.
3 – Mutlak bir intizamla, sür'at‑i mutlakada meydâna geliyor.
4 – Mevzûn ve mîzanlı olarak bir vüs'at‑i mutlakada bulunuyor.
5 – Güzel bir eser‑i san'at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6 – Taalluk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz‑ı mutlak ve adem‑i iltibas ile yapılıyor.
7 – Mahall‑i taalluku gayr‑ı mütenâhî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husûle gelir.
8 – Efrâd ve envâ' arasında, bu'd‑u mutlak ile beraber, tevâfuk‑u mutlak var.
Arkadaş! Bu fıkraların herbirisi tek başına da o sikkeyi izhâr etmeye kâfîdir. Bakınız, en hàrika bir sehàvetle en hàrika bir hüsn‑ü san'at, muhît bir kudretin hàssasıdır.
Ve intizamla beraber hàrika bir sühûlet, hiçbir şeyden âciz olmayan muhît bir ilim sâhibine mahsûstur.
Tartılmış gibi gayet mîzanlı olmakla beraber, mu'cizâne bir sür'at‑i mutlaka, herşeyi emrine ve kudretine teshìr eden Zâta mahsûstur.
Nev'ilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarruf ile hàrika bir hüsn‑ü san'at, ilim ve kudretiyle herşeyin yanında bulunan Zâta hàstır.
Kesret ve mebzûliyet ile beraber her ferdin san'at itibariyle kıymetdâr olması, sonsuz bir zenginlikle gayr‑ı mütenâhî hazinelere mâlik olan Zâta mahsûstur.
52
Efrâdın ziyâdesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, herşeye basîr ve herşeye şehîd ve herbir fiili kendisini diğer bir fiilden men'etmeyen Zâta mahsûstur.
Ve kezâ, arzda dağınık bulunan efrâd arasındaki uzaklıkla beraber sûretçe, vücûdca, teşkilâtça aralarında husûle gelen tevâfuk; küre‑i arz yed‑i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan Zâta mahsûstur.
Ve kezâ, nev'in kesret‑i efrâdıyla beraber her ferdin hàrikulâde bir hüsn‑ü hilkate mâlik olması, Kàdir‑i Mutlak’a hàstır ki, az‑çok, küçük ve büyük herşey O’na nisbeten birdir.
Geçen fıkraların herbirisinde, herşeyin tek bir Sâni'in sun'u ve san'atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehàvet ile kuvve‑i iktisadiye arasında ve sür'at ile mîzanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtâz bulunmak arasında tezâd vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem'etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'‑i Kadîre mahsûstur.
Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına Hâtem‑i Ehadiyet’i izhâra kâfî olduğu takdirde, fıkraların hey'et‑i ictimâiyesi pek zâhir bir tarîk‑ı evlâ ile Hâtem‑i Ehadiyet’i gösterir. İşte bu izâhtan, ﴿وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ﴾ âyet‑i kerîmesinin sırrı zâhir oldu. Yani o inâdlı münkire: “Hàlık‑ı Semâvât ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr‑nâçâr: “Allah’tır” diyecektir.
53
Arkadaş! Ulûhiyet, risalet, âhiret, kâinât arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücûd ve sübûtu, ötekisinin de vücûd ve sübûtunu istilzam eder. Birisine îmân, ötekisine de îmânı icâb ettirir.
Evet meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücûdu mümkün değildir. Kâinât kitabı da Nakkàş‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkàş‑ı Ezelî’ye îmân etmekle kitab‑ı kâinâta şâhid olabilirler.
Ve kezâ, pek çok san'at hàrikalarına ve nakış ve zînetlerin garâibine müştemil olan bir binanın bânî ve sâni'siz vücûdu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücûdu da Sâni'in vücûduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve kezâ, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücûdunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl‑i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu kâinâtın şühûdu, Bânî ve Sâni'in vücûb‑u vücûdunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinâtı, meşîet ve hikmetiyle te'sis ve kazâ ve kaderinin düsturlarıyla tafsîl ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inâyet ve rahmetinin nâmuslarıyla tezyîn ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bânî ve Sâni'dir. Evet, Hàlık‑ı Vâhid kabûl edilmediği takdirde, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı adedince sonsuz ilâhların kabûlüne mecburiyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinâtı halk etmeye kàdir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir cüz'îsi zevi'l‑hayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden küllîyi de halketmeye kàdir olmalıdır…
54
Ve kezâ, ziyâsız güneşin vücûdu mümkün olmadığı gibi, Ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Tezâhürü ise, irsâl‑i rusül ile olur. Ve kezâ, hadd‑i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resûllerin ta'rifi lâzımdır.
Ve kezâ, kemâl‑i cemâle bâliğ olan kemâl‑i hüsn-ü san'at, resûllerin delâletiyle olur.
Ve kezâ, rubûbiyet‑i âmme, ubûdiyet‑i külliye ister. Bu da zülcenâheyn resûllerin Vahdet‑i İlâhiye’yi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.
Ve kezâ, bir hüsn sâhibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve ta'rif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resûller vâsıtasıyla olur. Çünkü, resûl, ubûdiyetiyle Hàlık’ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhâr ve ilân eder.
Ve kezâ, bir zâtın cevâhirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsâadesiyle ve irâdesiyle emir ve ta'yin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resûldür.
Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl O Zâttır. Tam tamına teşhîr, tebliğ, ta'rif, tavsif, izhâr, ilân eden O Zâttır…
55
Azîz arkadaş! “Îmân‑ı Billâh” ile “Âhiret îmânı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itâat edenlere mükâfât ve isyan edenlere de mücâzât etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve kezâ, bir sultanın sağında lütûf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfât, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfât ve mücâzât menzilleri âhirettir.
Ve kezâ, yüksek bir hikmet ve adâlet sâhibi olan bir sultan, saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine ilticâ edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhâfaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve kezâ, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehàvet‑i mutlakaya sâhib olan bir sultan için umumî ve dâimî bir dâr‑ı ziyâfet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sâhiblerinin devam ve bekàlarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve kezâ, bir cemâl sâhibi, dâima hüsn ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücûdunu ister. Çünkü dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştâka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve kezâ, yardım isteyenlere yardım ve duâ edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sâhibi olan bir sultan – ki, ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhâl yapar, verir – elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl‑i sühûletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve kezâ, icraatından, fa'âliyetinden anlaşılan pek hàrika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin ictimâ'ları için yalnız dar bir misâfirhâne yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, dâima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydânı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve Sultanın bazı âsâr‑ı san'atına ve ihsânatına bazı nümûneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder.
56
Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydân ve meşherden sonra dâimî bir menzil, sâbit saraylar, açık hazineler bulunup ve sâkinleri sâbit ve dâimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.
Ve kezâ, dikkat sâhibi bir Sultan ki, milletinin bütün a'mâllerini, ef'âllerini, hizmetlerini, hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden herbir hâdise ve herbir vâkıanın sûretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfz ederse, elbette bu vaziyet, bir muhâsebenin, bir muhâkemenin, bir mükâfât ve mücâzâtın vukû'a geleceğine kat'î bir sûrette delâlet eder.
Ve kezâ, mükâfât ve mücâzât hakkında tekrar ile pek çok va'dleri ve tehdidleri olursa ve o va'd ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfü'l‑va'd kudretin izzetine zıttır.
Ve kezâ, hadd‑i tevâtüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medârı ve cevelângâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydânlar o azamete dâimî bir mekân olamaz. Çünkü, bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makarr olamaz.
Evet, O Sultan şu küçük menzilde ve meydânda çok şeyleri, ictimâ'ları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksad o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydân‑ı ekberinde vukû'a gelecek hâllerin, emirlerin nümûnelerini göstermektir. Çünkü, o mahşer‑i azîmde yapılacak muâmeleler, bu küçücük nümûnelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fânî, zâil hâller, o âlemde bâkî ve dâimî semereler verecektir.
57
Evet, O Sultanın şu fânî menzillerde ve korkunç meydânlarda gösterdiği hikmet, inâyet, adâlet, rahmet ve şefkatin fevkınde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş hàrika san'atlar; dâimî mekânları, sâbit meskenleri ve zevâlsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adâletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inâyet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inâyetinden zuhûr eden fiiller sâhibinin – hâşâ! – zâlim, gaddâr, sefîh olduğuna zehâb edilir. Bu ise, inkılâb‑ı hakàikı istilzam eder.
Ve kezâ, şu muvakkat menzillerin saltanat‑ı dâimeye makarr olacak bir şekle gireceğine pek çok deliller, bürhânlar vardır. Maahazâ, bu âlemi icâd edip öteki âlemi icâd etmemek ve bu kâinâtı vücûda getirip öteki kâinâtı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü, Rubûbiyetin saltanatı mükâfât ve mücâzâtı ister.
Ve kezâ, Sâni'‑i Âlemin herşeyi içine almış ve herşeyi istilâ ve istiâb etmiş bir rahmet‑i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebâtâtın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zaîf yavrularının sühûlet‑i rızkları, o rahmet deryâsından bir katredir. O bahr‑i rahmetin azametiyle, şu fânî dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belâlarla karışık, zâil ve gayr‑ı sâbit olan şu ni'metler; ve ebedî bekàyı isteyen insanlar arasında münâsebet yoktur. Ve aynı zamanda, iâde edilmemek üzere zevâl, ni'meti nıkmete, şefkati zahmete, muhabbeti musîbete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalbeder…
58
Ve kezâ, âlemde görünen tasarrufâttan anlaşılıyor ki, Sâni'‑i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubûdiyetle Sâni'i ta'zîm etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te'diblerini, te'hir ve imhâl etse bile, ihmal etmez.
Ve kezâ, O Sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp îmân ile imtisal etmeyenler ve ibâdetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükrân ile hürmette bulunmayanlar için rubûbiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr‑ı mükâfât ve mücâzât olacaktır.
Ve kezâ, bütün mahlûkatta görünen hüsn‑ü san'atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve herşeyde takib edilmekte olan maslahat ve fâidelerden anlaşılıyor ki; kâinât taht‑ı tasarrufunda bulunan Sâni'‑i Zülcelâl’de pek büyük bir hikmet‑i âmme vardır ki, itâat ile ilticâ edenlerin büyük taltif ve in'âmlara mazhar olacakları o hikmet‑i âmmenin iktizasındandır.
Ve kezâ, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz'ediliyor. Ve her hak, hak sâhibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sâhibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her suâl edenlerin matlûbları – bilhassa isti'dâd lisânıyla veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla veya ıztırar ve zarûret lisânıyla olsun – cevablandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adâlete bir mahkeme‑i kübrâ lâzımdır ki, rubûbiyetin hâkimiyetiyle hukuk‑u ibâd muhâfaza edilsin. Çünkü, fânî olan şu dünya menzili, o büyük adâlet‑i hakîkiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, O büyük Sultan‑ı Âdil için bir Cennet‑i bâkiye, bir Cehennem‑i dâime lâzımdır.
59
Ve kezâ, görünüyor ki, bu âlemin sâhibi – yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle – hàrika bir sehàvete sâhib olduğu gibi, nur ve ziyâ ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcâr ve ağaçlar misillû pek çok hazineleri vardır. Binâenaleyh, bu ebedî sehàvet, tükenmez servet ebedî bir ziyâfetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam‑ı vücûdunu iktiza eder. Zîra nihâyet bir sehàvet, hàrika bir kerem, dâima halka ihsân ve in'âm etmek iktiza eder. Bu ise, ihsân ve in'âmlara minnetdâr ve muhtaç olanların devam‑ı vücûdlarını ister.
Ve kezâ, şu mu'cizeli ve hikmetli ef'âl‑i kerîmânenin tezâhüratından anlaşılıyor ki, Sâni'‑i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve dâima o kemâlâtı, enzâr‑ı âleme arz ve teşhîr etmek ister. Çünkü, dâimî bir kemâl, dâimî bir tezâhür ile takdir edicilerin devam‑ı vücûdlarını iktiza eder. Çünkü, adem‑i mutlaka namzed olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsân ve takdire bedel istiskàl ve tahkîr eder.
Ve kezâ, bu güzel, müzeyyen, münevver masnûâtın Sâni'i için mücerred manevî bir cemâl vardır. Ve O’nun, o mahfî hüsn ve cemâl için pek çok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemâlin kesif âyinelerinden biri sath‑ı arzdır. Bu sath‑ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte dâima tecellî etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhîr, tavsif, ilân ve izhâr eder.
Ve kezâ, hakàik‑ı sâbitedendir ki, yüksek bir cemâl sâhibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvâsıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binâenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren âyinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarûrîdir. Çünkü, bâkî bir hüsn, fânî bir müştâka râzı olamaz. Ve zâil ve fânî bir âşıkın, ebedî ve bâkî olan mahbûbuna muhabbeti adâvete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel bir şeyi, kendisini tesellî için takbih eder. Bu itibarla bu âlem, Sâni'i istilzam ettiği gibi, Sâni' de âlem‑i âhireti istilzam eder.
60
Ve kezâ, bu âlemin Sâni'inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zîra görüyoruz ki: Bu âlemde yardım isteyen bir musîbet‑zedeye kemâl‑i sür'atle yardım ediliyor. Dergâh‑ı izzete ilticâ eden kurtuluyor. Suâl eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabûl ediliyor.
İşte böyle bir şefkat sâhibi, nev'‑i beşerin en büyük, en lâzım, en zarûrî, şedîd bir hâceti hakkında, bütün insanlar nâmına yaptığı duâda istediği Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi ve “Ba'sü ba'de'l‑mevt”i yapacaktır. Bilhassa, O reis‑i muhteremin şu umumî duâsına, bütün zevi'l‑hayat, bütün mahlûkat “Âmîn! Âmîn!” diyorlar.
Bak, O Zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel‑i sâfilîn olan fenâ‑yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ‑yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat‑ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.
61
Acaba bütün benî Âdem’i arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'‑i beşerin hülâsa‑i ubûdiyetini câmi' hakikat‑i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman olan Fahr‑i Kâinât ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor; o esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun.
Eğer âhiretin hesabsız esbâb‑ı mûcibesi, delâil‑i vücûdu olmasa idi, yalnız şu Zâtın tek duâsı baharımızın icâdı kadar Hàlık‑ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, O Zâtın risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr‑ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَب۪يبِ الَّذ۪ي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَوَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ
62
Ve kezâ, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecrâmın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki: Bu mevcûdâtta tasarruf eden Sâni'in azîm rubûbiyetinde hàrika bir saltanatı vardır. Hâlbuki, bu dünya menzili tahavvülâta, zevâle ma'rûzdur. Sanki misâfirler için yapılmış bir handır ki, dâima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'‑i âlemin garîb ve acîb san'atlarının nümûnelerini teşhîr ve ilân için tahavvülden hàlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde ictimâ' eden insanlar sâbit kalacak değiller. Çünkü, meskenleri sâbit değildir.
İşte bu hâl ve şu vaziyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sâbit, bâkî, ebedî, sermedî saâdetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat'î bir delâletle şehâdet eder. Çünkü, fânî bâkîye makam ve medâr olamaz. Evet, bir melikin gelip giden misâfirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misâfirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lira ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki zînetler, kıymetli şeyler, hep sûret ve örneklerdir. Ve misâfirler o nefîs taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve herbir misâfir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef'âl ve muâmelelerini yazıyorlar. Ve o melik her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misâfirler için tahrib ve tecdîd ediyor. Ve hâkezâ; pek çok garîb ve acîb şeyler görünüyor.
İşte bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat menzil sâhibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, dâireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, hâller misâfirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümûnelerdir.
Kezâlik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb‑ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan “Darü's‑selâm” menziline dâvetlisi olan mahlûkatın ictimâ'ları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen lezîz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visâllerinin lezzeti, firâklarının elemine mukâbil gelmez.
63
Maahazâ, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenâb‑ı Hakk’ın ehl‑i îmân için Cennetlerde ihzar ettiği hakîki ni'metlere nümûnelerdir.
Ve o müzeyyen masnûât‑ı fâniye, fenâ ve adem için değildir. Ancak, onların sûretleri ve misâlleri, mânâları, neticeleri alınır; âlem‑i bekàda, ehl‑i bekà için ebedî manzaraların yapılmasına medâr olurlar. Yâhut ebedî âlemde Sâni'‑i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü, o masnûât, bekà içindir. Onların o zâhirî ölüm ve fenâları vazifelerinden terhistir, i'dâm değildir.
Evet, onların ölümleri fenâ olsa bile, yalnız bir cihetten fenâya gider, çok cihetlerden bâkî kalır. Meselâ, Kudret‑i Ezeliyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak! Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zâhiren fenâya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kağıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsâlleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince mânâları kalır. Kezâlik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu gören bütün insanların kuvve‑i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında sûretleri, mânâları bâkîdir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve‑i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin sûretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekàsı için birer menzildir.
Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef'âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a'mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhâsebe‑i kübrâda ona göre derece alsın.
Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribât, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misâfirler için yer tedârik etmek ve bir nev'i terhis ve izinlerdir.
64
Ve kezâ, bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir kitab‑ı mübîn’i vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitapta yazılıp hıfzedilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizâm ve mîzan maddelerine bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle dâire‑i vücûddan çıkarsa, Fâtır‑ı Hakîm onun çok sûretlerini “Levh‑i Mahfûz”larda tesbit eder. Ve tarih‑i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî âyinelerde ibkà eder.
Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcûd olduğu gibi, tohumunda da semere mevcûddur. Ve kezâ, vücûddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve‑i hâfızasında mevcûd kalır.
İşte bu misâllerden hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihâtalı olduğu anlaşıldı. Evet, bu mevcûdâtın sâhibi pek büyük bir ihtimamla mülkünde cereyan eden herşeyi taht‑ı hıfz ve muhâfazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhâfazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rubûbiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, ednâ bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır. İşte bu derece ihâtalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem‑i âhirette yapılacak bir dîvân‑ı muhâsebâta bakar.
Şu muhâfaza kanunu, bütün eşyada cârî olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü, insan Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetine ait şuûnât ve ahvâline şâhiddir. Ve mahlûkatın cemâatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın tesbihâtına müşâhid ve hilâfet‑i kübrâ ile tekrîm ve teşrîf edilmiştir. İnsan bu kerâmete, bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisini başıboş ve gayr‑ı mes'ûl zannetmesin. Onun da dîvân‑ı muhâsebâtta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.
65
Evet, Kudret‑i Ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra “Haşr”in gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebâtât gibi insanın da, bir güzü, bir de baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukû'a gelmiş olan mu'cizât‑ı kudret, Sâni'in bütün imkânât‑ı istikbâliyeye kàdir olduğuna kat'î şâhid ve bürhânlardır.
Ve kezâ, bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibâdına fevkalâde mühim ve pek şedîdü'l‑ihtiyaç olan haşrin tekrar be‑tekrar va'dinde bulunmuştur. Ma'lûmdur ki, hulfü'l‑va'd, kudretin izzetine, rubûbiyetin merhametine zıttır. Zîra, va'din hilâfını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise, Kadîr‑i mutlak, Hakîm‑i mutlak olan Zâta muhâldir.
Maahazâ, insanların haşri nebâtâtın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin icâdına olan va'di ise, bütün enbiyânın tevâtürüyle ve büyük insanların icmâıyla sâbit olduğu gibi Kur'ân‑ı Kerîm’in lisânıyla da sâbittir.
Ezcümle: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا﴾ olan âyet‑i kerîme, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icâdına söz veriyor. Fakat, bazı insan pek nankördür ki; bütün mevcûdât, sıdkına ve hak olduğuna delâlet ettiği O Mâlikü'l‑Mülk’ün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve ahmaklığına i'timâd eder.
66
Ve kezâ, bu âlemde pek ihtişamlı bir rubûbiyet âsârıyla şa'şaalı bir saltanatın şuâları görünmektedir. Evet, görüyoruz ki: Koca arz – sekenesiyle beraber – ehlî, zelîl, mutî' bir hayvan gibi o rubûbiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sâir bütün işleri o emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyârâtıyla tanzim ve teshìri ve sâir vaziyetleri o emre bağlıdır.
Hâlbuki, azametli şu rubûbiyet‑i sermediye ve bu saltanat‑ı ebediye şöyle zaîf, zâil, muvakkat temeller ve esâslar üzerine bina edilemez. Ve bu mütebeddil, belâlı, kederli, fânî dünya üzerine kàim olamaz. Ancak, bu dünya o azametli rubûbiyetin pek azîm ve geniş dâiresi içinde insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu'cizelerini teşhîr ve ilân için kurulmuş muvakkat bir menzildir ki, tahrib edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve bâkî bir âleme cüz' olmak için tebdil edilecektir. Binâenaleyh, bu tebeddülât ma'razı olan âlemin Sâni'i için diğer tağayyürsüz, sâbit bir âlemin vücûdu zarûrîdir.
67
Maahazâ, zâhirden hakikate geçen ervâh‑ı neyyire ashâbı ve kulûb‑u münevvere aktâbı ve ukùl‑ü nurâniye erbâbı ve kurb‑u huzur-u İlâhî’de dâhil olanlar, O Zât‑ı Zülcelâl’in, mutî'ler için bir dâr‑ı mükâfât ve âsîler için bir dâr‑ı mücâzât ihzar ettiğini ve pek metîn va'dler ile şedîd tehdidleri olduğunu kat'î ihbar ediyorlar. Ma'lûmdur ki, va'dleri îfâ etmemek bir zülldür. Hàlık‑ı Âlem züll ve zilletlerden münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikati ihbar eden ehl‑i hakikat ve enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ cemâatlerine kâinât bütün âyâtıyla, kelimâtıyla zâhir olarak ihbarlarını te'yid ve takviye ediyor. Ey insan! Bu haberden daha doğru bir haber ve bu sözden daha doğru bir söz var mıdır?
Ve kezâ, bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydânında, âlem‑i âhiretin büyük meydânının çok misâllerini, nümûnelerini her vakit gösteriyor.
Ezcümle: Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebâtî haşirlere dikkat lâzımdır. Evet, altı gün zarfında, o karışık nebâtâtın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesedleri galatsız, haltsız kemâ fi's‑sâbık inşâ ve iâde etmekle, arz meydânında nebâtî haşirleri yapan kudret, semâvât ve arzı altı günde halketmesinden âciz değildir. Ve o kudrete nazaran göz işâreti kadar kolay olan haşr‑i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet, haşr‑i nebâtîde kelimeleri, yazıları tamamen silinmiş üç yüz bin kadar sahifeleri; birlikte, bilâ‑halt ve bilâ‑galat, kısa bir zamanda eski yazılarını iâde eden bir kudrete, tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr‑i insanî ağır gelir mi? Hâşâ!
İşte O kudret sâhibi, lisân‑ı Kur'ân ile emrettiği, ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ âyet‑i kerîmesi bu mes'elenin hakikat olduğuna sarâhat ile şehâdet ediyor.
68
Ey azîz arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın şu tasarrufâtından ve şuûnâtından anlaşıldı ki, arz meydânında yapılan nebâtî haşirler ve neşirler ve sâir ictimâ' ve iftiraklar maksûd‑u bizzat değildir. Çünkü, öteki âlemin meydân‑ı kebîrinde yapılan o büyük ve mühim ihtifaller ile kısa bir zamanda yapılan şu cüz'î, gayr‑ı sâbit bu semereler arasında münâsebet yoktur. Ancak bu cüz'î semereler, bir takım misâl ve nümûnelerdir ki, bunların sûret ve neticelerine o mecma'‑ı kebîrde muâmeleler tatbik ve icra edilsin. Demek bu fânî şeylerin sûretleri o âlemde bâkî semereleri meyve verecektir.
Ve kezâ görüyoruz ki: Sâni'‑i Sermedî, Sultan‑ı Ebedî, şu inhidama meyyâl menzillerde ve zevâle mahkûm meydânlarda öyle bir hikmet‑i bâhirenin ve bir inâyet‑i zâhirenin ve bir adâlet‑i àliyenin ve bir merhamet‑i câmianın âsârını izhâr ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakìn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil. Ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur. Ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez.
Öyle ise, O Sultanın memleketinde dâimî mekânlar, sâbit meskenler, dâimî ve mukîm sâkinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inâyet, merhamet ve adâletin, kalb ve fikir sâhiblerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef'âl‑i hakîme sâhibinin – hâşâ! – sefîh, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalbeden bir muhâldir.
69
Ey sözlerimi dinleyen arkadaş! Haşrin vücûduna ve vukû'una dair delillerin, şu zikredilen kısma, emârelere münhasır olduğunu zannetme. Kur'ân‑ı Kerîm’in gösterdiği gayr‑ı mütenâhî emârelerden istihrâc edilen hakikat şudur ki: Hàlık’ımız, şu muvakkat dünya meşherlerinde dâimî olan rubûbiyetinin sâbit karargâhına bizleri nakledecektir. Ve bu seyyâl memleketi sermedî bir memlekete tebdil edecektir.
Ve yine zannetme ki, haşir ve âhireti iktiza eden, Esmâ‑i Hüsnâ’dan yalnız “Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz” isimleridir. Belki, kâinâtın tedbiriyle alâkadar olan herbir isim, âhiret ve haşri iktiza eder.
Hülâsa: Haşir mes'elesi öyle bir hakikattir ki, celâliyle, cemâliyle, esmâsıyla Hàlık‑ı Zîşan, bütün kütüb‑ü semâviye ile enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın icmâlarını tazammun eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ve Fahr‑i Kâinât Hazret-i Muhammed (A.S.M.) – ekmelü'l‑halk ve eşrefü'l‑insan – haşrin geleceğine ittifakla hükmettikleri gibi, şu kâinât dahi, bütün âyâtıyla ve kelimâtıyla haşrin vücûd ve icâdına şehâdet ediyor. Hattâ herbir cüz'ün, cüz'î olsun küllî olsun, cüz' olsun küll olsun, iki vechi vardır. Bir vecihle Hàlıka bakar, vahdâniyete delâlet eder. Diğer vecihle de âhirete nâzırdır ki, haşrin, âhiretin vücûdlarını ister.
Meselâ: Bir insan kendi vücûduyla, hüsn‑ü san'atıyla Sâni'in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi; âmâl ve isti'dâdları ebede kadar uzandığı hâlde pek sür'atle ölüm ve zevâli, âhiretin vücûduna delâlet eder. Bütün mevcûdâtta görünen intizam‑ı hikmet, tezyîn‑i inâyet, taltif‑i rahmet, tevzîn‑i adâlet, Sâni'‑i Hakîm’in vücûd ve vahdetine şâhid oldukları gibi, âhiretin ve saâdet‑i ebediyenin de icâd ve vücûdlarına delâlet ederler.
70
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا ف۪ي زُمْرَةِ السُّعَدَاءِ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ فَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
71
Katre
TEVHİD DENİZİNDEN
İfâde‑i Merâm
Ma'lûmdur ki, insan, “Hasbe'l‑kader” çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musîbet ve düşmanlara rastgelir. Bazen kurtulursa da bazen de boğulur. Ben de kader‑i İlâhî’nin sevkiyle pek acîb bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesâdüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime ilticâ ettim. İnâyet‑i ezeliye, beni Kur'ân’a teslîm edip, Kur'ân’ı bana muallim yaptı.
İşte Kur'ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytan ile yaptığım muhârebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl‑i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsâdeme, سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ kelimelerinde vukû' buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münâkaşalara giriştim. Herbir kelimede otuz defa meydân muhârebesi vukû'a geldi. Bu risalede yazılan herbir kelime, herbir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işârettir.
Bu risalede yazılan hakikatler, zıtlarına bir imkân‑ı vehmî kalmayacak derecede yazılmıştır. Uzun bir hakikate (delili ile beraber) bir kayıt veya bir sıfatla işâret yapılıyor. (❋)
72
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ وَالصَّلَاةُ عَلٰى نَبِيِّهِ
Bu risale, Dört Bâb ile bir Hâtime ve bir Mukaddime üzerine tertib edilmiştir.
Mukaddime
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsîlen beyân edilecektir. Burada, yalnız icmâlen işâret edilecektir.
Kelimelerden maksad: Mânâ‑yı harfî, mânâ‑yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:
Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsına (yani kâinâta) mânâ‑yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ‑yı ismiyle ve esbâb hesabına bakmak hatâdır.
Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffâf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet‑i isnâdı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binâenaleyh, ni'mete bakıldığı zaman Mün'im, san'ata bakıldığı zaman Sâni', esbâba nazar edildiği vakit Müessir‑i Hakîki zihne ve fikre gelmelidir.
Ve kezâ, nazar ile niyet mâhiyet‑i eşyayı tağyîr eder. Günahı sevâba, sevâbı günaha kalbeder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibâdete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha kalbeder. Maddiyâta esbâb hesabıyla bakılırsa cehâlettir. Allah hesabıyla olursa mârifet‑i İlâhiye’dir.
73
Birinci Kelâm
اِنّ۪ي لَسْتُ مَالِك۪ي Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim, kâinâtın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik‑i Hakîki’nin sıfâtını ve sıfatların bir derece mâhiyetini ve hududunu bileyim. Evet mevhûm, mütenâhî hududum ile Mâlik‑i Hakîki’nin sıfatlarının bir cihette gayr‑ı mütenâhî hududunu bildim.
İkinci Kelâm
اَلْمَوْتُ حَقٌّ Ölüm haktır. Evet bu hayat ve bu beden, şu azîm dünyaya direk olacak kàbiliyette değildir. Zîra, onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehâlif şeylerden terekküb etmiş. Kısa bir zamanda tevâfukları, ictimâ'ları varsa da iftirakları ve dağılmaları her vakit melhûzdur.
Üçüncü Kelâm
رَبّ۪ي وَاحِدٌ Rabbim birdir. Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb‑i Rahîm’e olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rab’lere muhtaç olur. Çünkü insan, câmiiyeti itibariyle bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve herşeye karşı (hissederek veya etmeyerek) teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb yed‑i kudretine bir perde olan Rabb‑i Vâhid’e teslîmiyet, firdevsî bir vaziyettir.
Dördüncü Kelâm
اَنَاile tâbir edilen benlik, yani kendisine bir vücûd, bir kıymet vermektir ki, bu ene, Cenâb‑ı Hakk’ın sıfâtını, şuûnâtını bilmek için bir santral ve bir vâhid‑i kıyâsîdir.
74
Birinci Bâb
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Beyânındadır
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Allah’tan başka hak bir ilâh’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisânen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şâhid gösteriyorum.
Öyle bir Allah ki, vücûb‑u vücûduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) bir şâhid‑i sâdık ve bir bürhân‑ı nâtıktır.
Öyle Muhammed (A.S.M.) ki, icmâ ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiyâ ve mürselîne siyâdet ünvânını; ve ittifak ve tahkîklerini almakla, imâmü'l‑evliyâ ve'l-ulemâ lakabını almıştır.
Ve öyle Muhammed (A.S.M.) ki, âyât‑ı bâhire, mu'cizât‑ı kàtıa ve secâya‑yı sâmiye ve ahlâk‑ı àliye sâhibi olmakla mehbit‑i vahy-i İlâhî olmuştur.
Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ki, âlem‑i gayb ve melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervâhı müşâhede ve melâike ile musâhabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır.
Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ’dır ki, şahsiyet‑i maneviyesiyle kâinâtın kemâline bir fihriste olmakla, bütün saâdetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvî bir şerîata sâhibdir.
75
Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.)’dır ki, âlem‑i şehâdette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemâl‑i ciddiyetle ve vüsûk ile ve itmi'nân ile yüksek bir îmân ile nev'‑i beşere karşı “Tevhid Dini”ni لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile ilân ve i'lâm ediyor.
Ve kezâ, öyle bir Allah ki, vücûb ve vücûduna, celâl ve cemâline, Vâhid‑i Ehad olduğuna şehâdet edenlerden birisi de “Furkàn‑ı Hakîm”dir.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, bütün enbiyâ kitaplarının tasdiklerine mazhardır.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabûl ve tasdike icmâ ettikleri ve cihât‑ı sittesinden nur‑efşân bir kitaptır.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, mazhar‑ı vahy olan resûllerce, mahz‑ı vahiydir. Ehl‑i keşf ve ilhâmca ayn‑ı hidayettir. Mâden‑i îmân ve mecma'‑ı hakàiktır. Hükümleri delâil‑i akliyeyle müeyyed ve fıtrat‑ı selîmenin şehâdetiyle musaddaktır. Lisânü'l‑gayb olup, âlem‑i şehâdette nev'‑i beşeri ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ ile tevhide emir ve dâvet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücûb‑u vücûd ve vahdetine, şu kitab‑ı kebîr denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehâdet ettiği gibi; şu insan‑ı kebîr denilen kâinât da, bütün a'zâsıyla, cevârihiyle, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, evsâfıyla, ahvâliyle delâlet eder.
76
Yani bu kâinât, ihtiva ettiği bütün envâ'ıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Ve o âlemlerin erkânıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o erkânın a'zâsıyla لَا صَانِعَ اِلَّا هُوَ
Ve o a'zânın eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ
Ve o eczânın cüz'iyâtıyla لَا مُرَبِّيَ اِلَّا هُوَ
Ve o cüz'iyâtın hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ
Ve o hüceyrâtın zerrâtıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o zerrâtın tarlası olan esîriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾söyleyerek; bütün envâ'ıyla, erkânıyla, a'zâsıyla, eczâsıyla, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, esîriyle (ellibeş lisân ile) vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ve delâlet eder. Şu lisânların tafsîli gelecektir. Şimdi icmâl ile zikredeceğim. Şöyle ki:
Kâinât terkîblerindeki intizam, cereyan‑ı ahvâldeki nizâm, sûretlerdeki garâbet, nakışlarındaki zînet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhâlefet ve mümâselet, câmidâttaki muâvenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesânüd, hikmet‑i âmme, inâyet‑i tâmme, rahmet‑i vâsia, rızk‑ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvîl, tağyîr, tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za'f, mevt, cehil, ibâdet, tesbihât, daavât ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisânlarıyla Hàlık‑ı Kadîm-i Kadîr’in vücûb ve vücûduna ve evsâf‑ı kemâliyesine şehâdet ettikleri gibi; Esmâ‑i Hüsnâ’yı tilâvet ederek, Cenâb‑ı Hakk’a tesbih ve Kur'ân‑ı Hakîm’i tefsir ve Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) ihbarâtını tasdik ediyorlar…
77
Geçen lisânların tafsîline geçiyoruz. Şöyle ki:
Kâinâtta görünen tanzimât, nizâmât, muvâzenât kabza‑i tasarrufunda bir mîzan ve nizâm bulunan Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna delâlet etmekle ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ cümlesini okur.
Ve kezâ, kâinâtta intizam ve ıttırâd hüküm‑fermâdır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehâdet etmekle ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ hakikatini ilân ediyor.
Ve kezâ, semâvât sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrât ve zerrât ile yazan kudret bir olduğundan ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile (mes'elenin ilânıyla) Hàlık’ın bir olduğuna delâlet ve şehâdet eder.
Ve kezâ, meselâ, bulut ile arz gibi câmid ve mütehâlif şeylerde tecâvüb ve muâvenet, yani birbirinin hâcetine cevab vermek ve seyyârât gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesânüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehâdet ederek ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile ilân eder.
Ve kezâ, semâvâtın yıldızlar gibi âsâr‑ı muntazamadaki müşâbehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münâsebet, Hàlık’ın bir olduğuna delâletle şehâdetini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile ilân eder.
78
Ve kezâ, herbir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellîsine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücûda geldiğinde “Bârî” isminin cilvesine, teşekkülünde “Musavvir” sıfatının cilvesine, gıdâlandığı zaman “Rezzâk” isminin cilvesine, hastalıktan şifâ bulduğunda “Şâfi” isminin tecellîsine ve hâkezâ, te'sirde mütesânid, âsârda mütehâlif, çok sıfât ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur.
İşte herbir zîhayat, şu mazhariyetle Hàlık’ın bir olduğuna dair olan şehâdetini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile ilân eder.
Ve kezâ, manzûme‑i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münâsebetleri, ikisinin bir Nakkàş’ın nakşı olduğuna olan delâletlerini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile i'lâm ediyorlar.
Ve kezâ, zerrât arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem‑i vâhidin yazısı olduğunu ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile izhâr ediyorlar.
Ve kezâ, terkîb ve mürekkebâtta görünen intizam, o mürekkebâttaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hâsıl olmuştur. Binâenaleyh, o zerreleri, aralarındaki münâsebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebâtı yaratabilecek bir kudret sâhibine hàstır.
İşte, zerrâttaki intizam ve şu vaziyetin lisânıyla Allâhu Ekber diyerek, ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾’yu okur.
79
Ve kezâ, bir nev'iden bir ferdin, bütün efrâddan imtiyazını te'min edecek teşahhus ve taayyününün kalem‑i kudretle yazılması, bütün nev'‑i beşerin, meselâ, efrâdının nazar‑ı Kudrette meşhûd ve melhûz olduğunu istilzam eder. Çünkü, bir ferd, alâmet‑i fârikası cihetiyle bütün efrâda muhâlif olacaktır. Eğer bütün efrâd hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmâtlarında muhâlefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hàlık’ı, bir nev'in Hàlık’ı olacaktır.
Ve kezâ, bir nev'e Hàlık olabilmek, cinse de Hàlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihâyet iş ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ’da nihâyet bulur…
Ve kezâ, hilkat ve yaratılışın Vâcibü'l‑Vücûd’a isnâd edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garîb, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehâb ediyorlar. Hâlbuki, esbâba isnâd edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd, garâbet, külfet kat kat muzâaf olarak hakikate inkılâb eder. Çünkü, vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Meselâ, bal arısının hilkati, kudret‑i İlâhiye’ye isnâd edilmezse nihâyetsiz müşkülât olur.
Maahazâ, vâhidin kesrete yaptığı vaziyet ve maslahatı, kesret çok meşakkatlerden sonra yapabilir. Meselâ, bir kumandanın pek çok neferlere verdiği intizam vaziyeti, o neferlere verilse sühûletle yapamazlar. Demek Hàlık‑ı Vâhid’e yapılan isnâdda, zâhiren bu'd ve garâbet varsa da esbâb ve kesrete edilen isnâdda muzâaf olarak müteselsil muhâller vardır. Şöyle ki:
Herbir zerrede, Vâcibü'l‑Vücûd’un sıfatlarını farzetmek lâzım geliyor. Çünkü, nakıştaki kemâl, san'attaki hüsün, o sıfatları ister. Hem şirketi kabûl etmeyen vücûb hakkında, gayr‑ı mütenâhî şerîklerin farzı lâzımdır. Hem herbir zerrenin, bütün zerrelere hem hâkim‑i mutlak, hem mahkûm‑u mutlak olması lâzım geliyor. Çünkü, nizâm ve intizam öyle ister.
80
Hem herbir zerrede, ihâtalı bir şuûr, tam bir ilim lâzımdır. Çünkü, zerreler arasında tesânüd ve muvâzene vardır. Bu tesânüd ve muvâzene ise ilim ile olur.
İşte, eşyayı esbâba isnâd etmekte bu kadar muhâller vardır.
Amma sâhib‑i hakîki olan Vâcibü'l‑Vücûd’a isnâd edildiği vakit, o zerreler şöyle bir vaziyete girerler ki:
Şemsin cilvelerine, timsâllerine, lem'alarına mazhar olan su katreleri gibi Kudret‑i Ezeliyenin nurânî tecellîsine, cilvelerine, lem'alarına o zerreler de mazhar olup, sâhib‑i kudretin izniyle, gayr‑ı mütenâhî olan ilim ve irâdesiyle, o zerrelerde teşekkülât ve terkîbât yapılır. Binâenaleyh, Kudret‑i Ezeliyenin bir lem'ası kudretin hâsiyetine mâlik olduğundan, esbâbın binler lem'asından ve esbâbın sultanından daha te'sirlidir. Çünkü, bunda tecezzî ve inkısam vardır, Kudret‑i Ezeliyede ise yoktur.
Ve kezâ, külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünkü, kudret Sâni'in Zâtına zâtîdir, arazî değildir.
Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem'asına zerreler, şemsler mütesâvîdir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir.
Ve kezâ, hayat, vücûd, nur gibi şeylerin zâhir ve bâtınları şeffâf olduğundan, icâdları zamanında, vesâit‑i esbâb altında kudretin tasarrufu görünür. Evet, hayatın vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse kudretin tasarrufu görünür.
Meselâ: Bir salkım üzümün yapılması için ince, câmid bir dal; ve bir cam parçasında şemsin timsâlini tersîm için küçük bir delikten ziyânın geçmesi; ve bir evi tenvir için bir kibrit tavassut ediyor. Ve bu gibi basit esbâb altında yapılan o azîm ve garîb işlerde kudretin tasarrufu gündüz gibi görünmesi âşikârdır.
81
Ve kezâ, eşyanın esbâba isnâdındaki istib'âddan ve istiğrabdan hâsıl olan inkârdan neş'et eden dalâletlerden hâsıl olan ızdırâbat; bütün akılları, rûhları Vâcibü'l‑Vücûd’a firar ve ilticâ etmeye mecbur eder. Çünkü, ancak O’nun kudretiyle, irâdesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve O’nun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binâenaleyh, necât ve halâs ancak Allah’a ilticâ ile olur.
﴿فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِ﴾﴿اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾
İşte, kâinât şu hakikatin lisânıyla, ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾’yu söylüyor.
Ve kezâ, esbâb‑ı zâhiriye pek basit, mahdûd, fakir, câmid, şuûrsuz, irâdesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhûm şeylerdir. Müsebbebâtta bulunan hàrika nakışlar, zînetler, garîb ve acîb san'atların o gibi kıymetsiz esbâb ile kat'iyyen münâsebetleri yoktur. Binâenaleyh, meselâ, bedenin hüceyrâtındaki nizâmlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine; ve kuvve‑i hâfızada yazılan gayr‑ı mahdûd muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife; ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver‑i zihniyenin husûlüne, lisân ve zihnin hareketleri gibi esbâba isnâdları ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebât, gayr‑ı mütenâhî bir kudret ile bir ilim ve bir irâdeyi iktiza ediyorlar.
Bu hakikate binâen sâbittir ki, kevn ve vücûdda müessir‑i hakîki ancak kudreti gayr‑ı mütenâhî bir Hàlık‑ı Kadîrdir, esbâb ise bahânelerdir, vesâit de perdelerdir. Havâs ve hâsiyetler dahi, kudretin tecelliyâtına ve lem'alarına isim ve ünvânlardır.
Hem kanunlar ve nevâmis denilen şeyler, ancak ilim ile irâde ve emrin envâ'a olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus irâdedendir.
82
İşte kâinât, müsebbebâtın lisânıyla ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile Hàlık‑ı Hakîki’yi ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde pek büyük bir i'tinâ ve ihtimam ile hàrika bir tarzda yazılan nakışlar, münferiden ve müctemian, gayr‑ı mütenâhî bir kudreti iktiza ettiklerinden, kâinât da bir Vâcibü'l‑Vücûd, bir Hàlık‑ı Kadîrin vücûduna bizzarûre delâlet eder ki, O Hàlık’ın te'sir‑i kudretine nihâyet olmadığından, şerîklerden bilbedâhe müstağnîdir, şerîke ihtiyacı yoktur.
Maahazâ, şerîk hadd‑i zâtında mümteni'dir. Bir ferdinin vücûdu mümkün değildir. Çünkü, kudret‑i kâmilenin te'siri gayr‑ı mütenâhîdir. Şerîk olduğu takdirde, kudretin te'siri mahdûd olur. Mütenâhî olmadığı hâlde mütenâhî olur, inkıtâ'a uğrar. Bu ise, birkaç cihetten muhâldir. Öyle ise, istiklâl ve infirad, Ulûhiyet için zâtî hàssalardır.
Maahazâ, şerîke bir mahal, bir makam, bir imkân‑ı zâtî yoktur. Ve şerîkin vücûdu hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş'et eden bir ihtimal ve ne de bir emâre ve kâinâtın hiçbir cihetinde şerîke bir mevzi yoktur. Bil'akis hangi şeye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür. Demek, müessir‑i hakîki ancak ve ancak Allah’tır.
Evet, insan kâinâtın en eşrefi ve esbâb içinde ihtiyarı en geniş olduğu hâlde, ef'âl‑i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana ait olabilir. Esbâbın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, te'sirsiz olursa öteki esbâb‑ı câmide ne halt edebilir?
83
İşte kâinât şu hakikatten tebârüz eden vücûd ve vahdet lisânıyla ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ’yu tilâvet eder.
Ve kezâ, kâinâtın bütün eczâ ve zerrâtına tecellî eden esmâ‑i İlâhiye arasındaki tesânüd, yani birbirine dayanarak tecellî ettikleri bir temâzüc, yani elvân‑ı seb'a gibi birbiriyle memzûc olarak eşyayı cilvelendirdikleri eserleri bir olduğu gibi, müsemmâlarının da vâhid, ehad olduğuna şehâdet eder. Ve bu şehâdet lisânıyla, kâinât ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾diyerek ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın – küllî ve cüz'î – ihtiva ettiği bütün eczâsını istilâ eden bir hikmet‑i âmme görünür. Ve bu hikmet‑i âmme; kasd, şuûr, irâde, ihtiyar sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Hakîm‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûduna delâlet eder. Çünkü, kâinât mef'ûl ve münfaildir. Mef'ûl fâilsiz olamadığı gibi, mef'ûlün câmid bir cüz'ü de fâil olamaz.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde bir inâyet‑i tâmme parlıyor. Bu inâyet, tazammun ettiği hikmet, lütûf, tahsin sıfatlarıyla, bir Hàlık‑ı Kerîm’in vücûb‑u vücûduna delâlet eder. Çünkü, in'âm ve ihsân, mün'im ve muhsinsiz olamaz.
Ve kezâ, kâinâtı müştemilâtıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet görünüyor. Bu merhamet; rahmet, hikmet, inâyet, in'âm gibi çok sıfatları tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Rahmân‑ı Rahîm’in vücûb‑u vücûduna şehâdet eder. Çünkü, sıfat mevsufsuz olamaz.
84
Ve kezâ, zevi'l‑hayat ve canlı mahlûkata tevzî' edilen bir rızk‑ı âmm vardır. Ve bu rızk sıfatı, geçen sıfatları istilzam etmekle bir Rezzâk‑ı Rahîm’in vücûduna delâlet eder. Çünkü, fiil fâilsiz olamaz.
Ve kezâ, bütün kâinâtta intişar eden bir hayat vardır. Bu hayat sıfatı dahi, geçen sıfatları iktiza etmekle bir Hayy‑ı Kayyûm, bir Muhyî ve Mümît Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna delâlet eder.
Arkadaş! Elvân‑ı seb'a gibi memzûc olan şu beş hakikat, kâinâta bir Rab, Kadîr, Alîm, Hakîm, Kadîm, Rahîm, Rahmân, Rezzâk, Hayy‑ı Kayyûm zarûrî olduğuna bilbedâhe delâlet ve şehâdet eder. Ve kâinât bu şehâdetlerini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ile ilân eder.
Ve kezâ, kâinât yüzünde hüsn‑ü zâtîyi gösteren bir hüsn‑ü arazî ve bir cemâl‑i mücerredi gösteren bir cemâl‑i hazîn ve Mahbûb‑u Hakîki’ye işâret eden bir aşk‑ı sâdık ve bütün esrârı cezbeden bir hakikat‑i câzibeye işâret eden bir cezbe ve bir incizab vardır. Bu hakikatler, kâinâta bir Rabb‑i Vâcibü'l-Vücûd lâzım ve zarûrî olduğuna şehâdet ettiklerini, kâinât ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ile ta'lim ve i'lâm ediyor.
85
Ve kezâ, bütün envâ'ın cüz'iyâtında bir tasarruf var. Bu tasarruf, fâideli iş ve maslahatlar içindir. Ve nebâtât ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir. Küre‑i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tağyîr var. Bu dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinâtta hüküm‑fermâ olan nizâm ve intizamla beraber, fa'âliyet hususunda elvân‑ı seb'a gibi tebârüz eden şu hakikatler, bilbedâhe bir mutasarrıf‑ı hakîm, kadîr, fâil‑i muhtar gibi bütün evsâf‑ı kemâliye ile muttasıf bir Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna yaptıkları delâleti, kâinât ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ile tebliğ ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın ihtiva ettiği bütün envâ' ve eczâ ve zerrâtı istilâ eden hudûs, bir Muhdis ve bir Mûcidi iktiza eder.
Ve kezâ, kâinât bütün eczâsıyla beraber gayr‑ı mütenâhî eşkâl ve vaziyetlere kàbiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl‑i hâzıra girmesi, elbette bir Hàlık‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un ihtiyar, irâde ve tercihiyle olmuştur.
Ve kezâ, büyük bir fakr u ihtiyaçta bulunan kâinâtın envâ' ve eczâsına lâzım olan işlerini, hâcetlerini evkàt‑ı münâsibde ﴿مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ﴾ îfâ ve is'âf etmek, bir Rezzâk‑ı Kerîm’in vücûb‑u vücûduna delâlet eder.
Ve kezâ, kâinât, umumî ve hususî, maddî ve manevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir. Gerek vücûduna ve gerek bekàsına lâzım şeyleri, işleri görmekten âcizdir. Bu gibi matlûblarının şuûru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahmân‑ı Rahîm ve Vâcibü'l‑Vücûd bir Sâni'‑i Hakîm tarafındandır.
86
Ve kezâ, kevn ve vücûdda, imkân, kesret, infiâl mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücûb mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfiâl mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam bizzarûre vâcib, vâhid, fa'âl bir Hàlık’ı iktiza ve istilzam eder.
Ve kezâ, bakıyoruz ki, kâinâtta herhangi bir şey, hadd‑i kemâle vâsıl olmayınca hareket etmekten durmuyor, kemâline vâsıl olduğu zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücûd kemâli ister, kemâl de sübûtu iktiza eder. Öyle ise, vücûdun vücûdu, kemâl iledir. Kemâlin kemâli de devam ile olur. Öyleyse, bir vâcib‑i sermedî, kâmil‑i mutlak var ki, mümkinâtın bütün kemâlâtı, O’nun nur‑u kemâlinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise, Cenâb‑ı Hak zâtında, sıfâtında, ef'âlinde Kâmil‑i Mutlak’tır.
Ve kezâ, herşeyin bâtını zâhirinden daha latîf, daha şeffâftır. Bu ise, Sâni'in o şeyden hariç ve baîd olmamasına delâlet eder. O şeyin sâir eşya ile nizâm ve muvâzenesinin Sâni'i tarafından te'min edildiği cihetle de, Sâni'in o şeyde dâhil olmamasını iktiza eder. Öyle ise, bir masnû'un zâtına bakılırsa, Sâni'in ilim ve hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâni'in fevkalküll bir sem' ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki: Sâni'‑i âlem, âlemde dâhil olmadığı gibi âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi herşeyin fevkındedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.
87
Bu hakikatler, kavs‑i kuzeh renkleri gibi mâcun, birtakım nurânî âyetlerdir. Kâinât, bütün evsâf‑ı kemâliye ile muttasıf bir Hàlık’ın vücûb‑u vücûd ve vahdetine delâlet ve şehâdet eder. Evet, kâinât O Hàlık’ın nurunun gölgesi, esmâsının tecelliyâtı, ef'âlinin âsârıdır.
Arkadaş! Kâinâtın, şu geçen hakikatlerin lisânıyla söylediği ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾delâiliyle لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ ’ı isbât eder.
Ve kezâ ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ hakikati ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾’ı istilzam ediyor. ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾da îmânın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfât‑ı Rubûbiyete de mazhar ve mir'âttır. Bu sırra binâendir ki: ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ îmânın mîzan ve terâzisinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُile karîn ve muvâzi olmuştur. Nübüvvet, sıfât‑ı Rubûbiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umumî bir câmiiyete mâliktir. Velâyet ise, hususî ve cüz'îdir. Aralarındaki nisbet رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile رَبّ۪ي arasındaki nisbet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan arşa olan mi'râcla secdedeki mi'râc arasında veya arşla kalb arasındaki nisbet gibidir.
88
Arkadaş! Şu yüksek olan matlûba zikrettiğimiz bürhânlar, matlûbu ihâta eden bir dâiredir. Matlûb olan vücûb‑u vücûd ve vahdet o dâirenin merkezindedir. Dâireyi teşkil eden bürhânların herbirisi, parmağını uzatıp, matlûbun hak ve sâdık olduğuna imza atıyorlar. O bürhânlardan zaîf olanların aralarında tesânüd vardır. Yani, birbirini te'yid ve takviye etmekle, zaîf bürhânların za'fiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile itibardan düşmez. İtibardan düşse bile, dâirenin bozulmasına sebeb olmaz. Ancak dâire küçülür.
Maahazâ, bürhânların hey'et‑i mecmuasına terettüb eden matlûbun kuvvet ve vuzûhunu her ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz'iyetine işâret olup, matlûbu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binâenaleyh, bir bürhâna bakıldığı zaman za'fiyetten dolayı vehimler baş gösterirse, öteki bürhânlardan süzülen kuvvetle ortada za'fiyet kalmaz; vehimler de dağılır.
Maahazâ bazı bürhânlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziyâ gibidir. Binâenaleyh, bu gibi bürhânları gayet latîf ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın!‥
89
Takriz
Fâzıl‑ı muhterem Meclis‑i Mesâhif ve Tedkik‑i Müellefât-ı Şer'iye Reis-i Àlîsi Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir.
Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve kendisine Kur'ân nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını tahkîm ve temhîd eden âl ü ashâbına salât ü selâm olsun!
“Tevhid denizinden bir Katre” nâmındaki risale gözüme tecellî etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünkü, o katre hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursî’nin sa'yinden dolayı Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun!
El‑fakir, türâb-u akdâmu'l-ulemâSAFVET (Rahmetullâhi Aleyh)
90
Hâtime
Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyân eder. Ve tedâvi çarelerini gösterir.
Birinci Hastalık
“Ye's”tir
Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azâbdan korkar, ye'se düşer. Böyle bir me'yûsun gözüne, dinî mes'elelere münâfî ednâ ve zaîf bir emâre, kocaman bir bürhân görünür. Böyle birkaç emâreyi elde eder etmez, diğer emârelerin sâikasıyla ilân‑ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.
Binâenaleyh, a'mâle muvaffak olamayanlar, ye'se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.
﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ﴾
İkinci Hastalık
“Ucb”dur
Arkadaş! Ye'se düşen adam, azâbdan kurtulmak için, istinâd edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir mikdar hasenât ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Hâlbuki, a'mâle güvenmek ucbdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.
Hem insanın vücûdu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü, kendisinin eser‑i san'atı değildir. O vücûdu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücûd, hâvî olduğu garîb san'at, acîb nakışların şehâdetiyle, bir Sâni'‑i Hakîm’in dest‑i kudretinden çıkmış kıymetdâr bir hâne olup, insan o hânede emâneten oturur. O vücûdda yapılan binlerce tasarrufâttan, ancak bir tane insana aittir.
91
Ve kezâ, esbâb içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sâhibi insan iken, ef'âl‑i ihtiyariye nâmıyla kendisine mal zannettiği ef'âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir.
Ve kezâ, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayâl olduğu hâlde, o hayâl akıl ve aklın semerelerini ihâta edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl dâire‑i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?
Ve kezâ, şuûrî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuûrî oldukları hâlde, şuûrun taalluk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni'‑i Zîşuûr’dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbâbın…
Binâenaleyh, mâlikiyet da'vâsından vazgeç. Kendini mehâsin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû‑i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyîr ediyorsun. Senin hânen hükmünde bulunan cesedin bile emânettir. Mehâsinin hep mevhûbedir; seyyiâtın meksûbedir. Binâenaleyh, لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ de.
Üçüncü Hastalık
“Gurur”dur
Evet, gurur ile, insan maddî ve manevî kemâlât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfî ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, ma'lûmât ve keşfiyâtlarını daha yüksek görmekle, eslâf‑ı izâmın irşadât ve keşfiyâtlarından mahrum kalırlar. Ve evhâma ma'rûz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Hâlbuki, eslâf‑ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyâtı, bunlar kırk senede bulamazlar.
92
Dördüncü Hastalık
“Sû‑i zan”dır
Evet, insan hüsn‑ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû‑i ahlâkı, sû‑i zan sâikasıyla başkalara teşmîl etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binâenaleyh, eslâf‑ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek sû‑i zandır. Sû‑i zan ise, maddî ve manevî ictimâiyatı zedeler.
Arkadaş! Tahte'l‑arz yaptığım hayâlî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:
Birinci Hakikat
Arkadaş! Mâlik‑i Hakîki’den gaflet, nefsin fir'avunluğuna sebeb olur. Evet, taht‑ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik‑i Hakîki’sini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbâbı, kendisine kıyâs ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek, ahkâm‑ı İlâhiye’ye karşı muâraza ve mübârezeye başlar.
Hâlbuki, Cenâb‑ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, Ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid‑i kıyâsî vazifesini görüyor. Maalesef, sû‑i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir fir'avun olur.
Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzûh ve zuhûruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hàlık’ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid‑i kıyâstır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyâs ve temsîller ile bilirler.
93
Meselâ: Bir adam Cenâb‑ı Hakk’ın kudretini anlamak için bir taksimat yapar: “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da O’nun kudretindedir.” diye vehmî bir çizgi çizmekle mes'eleyi anlar. Sonra mevhûm hattı bozar, hepsini de ona teslîm eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acîb bir makine‑i İlâhiye’dir. Kazâ ve kader kalemiyle Kudret‑i Ezeliye (bir cilveciği) o makinede çalışıyor.
Binâenaleyh, insan o fir'avunluk da'vâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslîm etsin, emânete hıyânet etmesin! Eğer hıyânetle bir zerreyi nefsine isnâd ederse, Allah’ın mülkünü esbâb‑ı câmideye taksim etmiş olacaktır.
İkinci Hakikat
Ey nefs‑i emmâre! Kat'iyyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki, âmâl, ümîd, taallukat, ihtiyacât üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücûdun ve senin hayatındır. Hâlbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esâstan fâsid ve zaîftir. Dâima harâb olmaya hazırdır.
Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil; ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Ânî olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman‑ı mâzi, senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbâl zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!‥
Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvîdir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayâlî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyâmeti kopar.
Üçüncü Hakikat
Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefâhetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Rûhu fâsid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinâtla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbâb ve vesâite el açıp arz‑ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb‑i Vâhid, Semi' ve Basîr’e ilticâ etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?
94
Dördüncü Hakikat
Ey nefis! (❋) Kâinâtın uzak çöllerine gidip, Sâni'in isbâtına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan, içerisinde oturduğun cisim kafesine bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icâd silsilelerinden, hilkatin mu'cizelerinden ve hàrika san'atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Âh!”, “Oh!” ve enînler lisân‑ı hâliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hàlık’ın, o âh u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht‑ı taahhüde alır. Zîra, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyrâtın nidâlarına “Lebbeyk!” söyleyen O Sâni'‑i Semi' ve Basîrin, senin duâlarını işitmemesi ve o duâlara müsbet cevablar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?
Binâenaleyh, ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve “ene” ile tâbir edilen hüceyre‑i kübrâ! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hàrika icâdlarını gör, îmâna gel! Ve: “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî! Yâ Hàlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ Men lehü'l‑mülkü velhamd! Senin mülkün ve emânetin ve vedîan olan şu kulübecikte misâfirim, mâlik değilim” de; o bâtıl temellük da'vâsından vazgeç! Çünkü o temellük da'vâsı, insanı pek elîm elemlere ma'rûz bırakır (❋).
95
Nükte
Arkadaş! Îmân, bütün eşya arasında hakîki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihâd râbıtalarını te'sis eder. Küfür ise, bürûdet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır.
Bunun içindir ki: Mü'minin rûhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nev'i kardeşliği vardır. Kâfirin rûhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine i'timâdı vardır. Bu sırra binâendir ki, dünya hayatında bazen galebe kâfirlerde olur.
Ve kezâ, kâfir, dünyada hasenâtının mükâfâtını “filcümle” görür. Mü'min ise, seyyiâtının cezasını görür.
Bunun için dünya, kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten) mü'mine Cehennem’dir (yani saâdet‑i ebediyesine nisbeten). Yoksa, dünyada dahi mü'min yüz derece ziyâde mes'ûddur, denilmiştir.
Ve kezâ, îmân insanı ebediyete, Cennet’e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise, rûhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü îmân, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lübb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.
Nokta
Arkadaş! Kalb ile rûhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyâde olur. O hastalık marazı da ulûm‑u akliyeye tevağğul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyât ile iştigâl eden, emrâz‑ı kalbiyeye mübtelâ olur!‥
Ve kezâ, dünyanın iki yüzünü gördüm:
Bir yüzü: Az çok zâhirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi dâimî bir vahşet ile doludur.
İkinci yüzü: Filcümle zâhiren vahşetli ise de, bâtınen dâimî bir ünsiyetle doludur.
96
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, nazarları, âhiretle muttasıl olan ikinci veche tevcîh eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.
Ve kezâ, mümkinâtın da iki vechi vardır:
Birisi: Enâniyet ile vücûddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.
İkincisi: Enâniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü'l‑Vücûd’a bakar, bir vücûd kazanır.
Binâenaleyh, vücûd istersen, mün'adim ol ki, vücûdu bulasın!‥
Nükte
Mukaddimede zikredilen dört kelimeden, “niyet” hakkındadır.
Arkadaş! Bu niyet mes'elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibâdete çeviren pek acîb bir iksîr ve bir mâyedir.
Ve kezâ niyet, ölü ve meyyit olan hâletleri ihyâ eden ve canlı, hayatlı ibâdetlere çeviren bir rûhtur.
Ve kezâ, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvîl eder.