Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
235

Zerre

HİDAYET‑İ KUR'ÂNİYENİN ŞUÂINDAN
﴿
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a nâzır ve O’na vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebâtı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehâletin en büyük bir şâhididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvî büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya te'viline başlayan adamın meseli gibidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyin bâtını zâhirinden daha àlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi, hayatça daha kavî, şuûrca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuûr, kemâl ve sâire ancak bâtından zâhire süzülen zaîf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehâba ihtimal yoktur.
Evet, karnın (miden) evinden, cildin gömleğinden ve kuvve‑i hâfızan senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha garîbdir. Binâenaleyh, âlem‑i melekût âlem‑i şehâdetten, âlem‑i gayb dünya ve âhiretten daha àlî ve daha yüksektir. Maalesef nefs‑i emmâre, hevâ‑yı nefis ile baktığı için, zâhiri, hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.
236
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve ta'rif eden nişan ve alâmetleri hâvî olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esâs ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevâfuk, diğeri tehâlüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehâlüf ciheti, Sâni'in Muhtar olduğuna, tevâfuk ciheti ise, Sâni'in Vâhid‑i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kàsıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in irâdesiyle, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acîbidir.
Fesübhânallâh! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr‑ı mütenâhî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.
İnsan nev'inde şu tehâlüf ile beraber buğday,
üzüm, arı, karınca nev'ilerindeki tevâfuk, kör tesâdüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır. Mâdemki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahvâl ve etvârında da tesâdüfün müdâhalesine imkân yoktur. Ve tesâdüfün elinden mahfûzdur. Ve ancak bir Hakîm’in kasdı ve bir Muhtar’ın ihtiyarı ve Semi', Basîr bir Mürîd’in irâdesinin dâire‑i tasarrufundadır.
Tesâdüf, şirk ve tabiat”dan teşekkül eden fesâd şebekesinin Âlem‑i İslâmdan nefiy ve ihracına, Risale‑i Nur’ca verilen karar infaz edilmiştir.
237
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şeytanın ilkà etmekte olduğu vesveselerden biri:
Yâhû, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm‑i Ezelînin nakşı, mülkü olmuş olsa idi; bu kadar miskin bîçâre olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni'in kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar câhil, yetîm, miskin olmazlardı diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan‑ı insî!
Cenâb‑ı Hak, herşeye lâyıkını veriyor. Ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in'âmı bu kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuûr ve iktidarından daha çok bir şuûr, bir iktidar yaratırdı.
Demek herşeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir. Kader, herşeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıp vermiştir. Feyyâz‑ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kàbiliyeti, o kalıba göredir.
Ma'lûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz'‑ü ihtiyarî mîzanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kàbiliyetin müsâadesi ile, hâkimiyet‑i esmânın nizâm ve tekàbülüyle feyz alınabilir. Maahazâ, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnû'dur. Ve Sâni'in gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzûh‑u delâlet ile sanki mücessem bir hikmet‑i nakkàşedir. Tecessüd etmiş bir ilm‑i muhtardır. İncimâd etmiş bir kudret‑i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, isti'dâdı irâde ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in'âm ve ihsânın kesifidir ki, bütün hâcâtına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersîm ettiği bir sûrettir ki, bünyesine lâzım ve münâsib şeyleri bilir.
238
Bu ma'lûmât ile herşeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl teğâfül eder; ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semi', Basîr, Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakìb’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?
Ey nefs‑i emmâre! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dâiresinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine mürâat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek Zâlim‑i Ale'l-küll olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın. En iyisi, ecnebî olan şirki terk ile Mülkullâh’ın dâiresine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefîneye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir insanı yaratan Hàlık’ın, âlemi müştemilâtıyla beraber yaratmasında bir bu'd, bir garâbet yoktur. Zîra, bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi, âlemin de yaratılışı müştemilâtının yaratılışından ibarettir. Ve kezâ, insan, âleme bir enmûzec ve küçük bir fihristedir. Çünkü, kavunun Hàlık’ı çekirdeğinin Hàlık’ından başkası olması mümteni'dir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin iktidarın kısa, bekàn az, hayatın mahdûd, ömrünün günleri ma'dûd ve herşeyin fânîdir. Öyle ise, şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarfetme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarfet ki, bâkî kalsın.
239
Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farzedelim. Bu çekirdekler iskà edilip muhâfaza edilirse, ilâ‑Mâşâallâh semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi te'min etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şerîat suyu ile iskà ve âhirete sarfedilirse, âlem‑i bekàda ilelebed semerelerinden istifade edeceksin.
Binâenaleyh, semeredâr yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanâat ile aldanırsa, o adam, Hutame’ye (Cehennem’e) hatab olmaya lâyıktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Evhâm, şübehât, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât‑ı İlâhiye’nin tecelliyât dâiresinden hariç addeder. Sonra tecelliyâta mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farzeder. Onda fenâ olur. Sonra başlar bazı te'viller ile, o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk‑i hafîye girdirir. Ve şirk‑i hafîden aldığı bazı hâlleri o masûma da aksettirir.
Hülâsa: Nefs‑i emmâre, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâi gibi münâkaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabîlinden: Hiçbirisi de hak değildir diye hükmeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gâfil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zevâl ve fenâsının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümîdvâr olur. Âhiret için lâzım olan a'mâl külfetine gelince, gaflet veya teğâfül ile ondan da kendisini kurtarır.
Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.
Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desîsesi de vardır ki: Matlûblarımın dünyada semereleri olmasa da esâsları âhiret ile muttasıl ve âhirette faydaları vardır diye mütesellî oluyor. Meselâ: İlim gibi, Dünyada menfaati olmasa bile âhirette fâidesi vardır diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
240
Hülâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâi, hevâ da Bektâşîdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Halk‑ı eşya hakkında Mûcibe‑i Külliye sâdık olmadığı takdirde Sâlibe‑i Külliye sâdık olur. Yani ya bütün eşyanın Hàlık’ı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin Hàlık’ı değildir. Çünkü, eşyanın arasında muntazam tesânüd ile halk ve yaratmak, tecezzîyi kabûl etmez bir külldür, ba'ziyet yoktur. Ya mûcibe‑i külliye olacaktır veya sâlibe‑i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde bir kıymet yok. Binâenaleyh, ednâ bir şeyde Hàlıkıyet eseri göründüğü zaman bütün eşyada tahakkuk eder.
Ve kezâ, Hàlık ya birdir veya gayr‑ı mütenâhîdir, evsat yoktur. Zîra, Sâni', vâhid‑i hakîki olmazsa, kesîr‑i hakîki olacaktır. Kesîr‑i hakîki ise, gayr‑ı mütenâhîdir.
Maahazâ, nuru neşredenin nursuz, icâd edenin vücûdsuz, icâb ettirenin vücûbsuz olması muhâldir.
Ve kezâ, ilim sıfatını ihsân edenin ilimsiz, şuûru ihsân edenin şuûrsuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, irâdeyi verenin irâdesiz, kâmil şeylerin sâni'i gayr‑ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhâldir.
Ve kezâ, ayn’ı tersîm, basar’ı tasvir ve nazar’ı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basîretten mahrum olan adamın işidir.
241
Maahazâ, masnû'daki kemâlât, tamamen Sâni'deki kemâlden akan bir feyizdir. Fakat, kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman, Bu kuş değildir der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefs‑i nâtıkanın en yüksek matlûbu devam ve bekàdır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa, hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise, ey devamı isteyen nefis! Dâimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. O’ndan nur al ki, sönmeyesin. O’nun cevherine sadef ve zarf ol ki, kıymetli olasın. O’nun nesîm‑i zikrine beden ol ki, hayatdâr olasın. Esmâ‑i İlâhiye’den birisinin hayt‑ı şuâıyla temessük et ki, adem deryâsına düşmeyesin.
Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhâfaza eden Zât‑ı Kayyûma dayan. Senin mevcûdiyetinden dokuzyüz doksandokuz parça O’nun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da O’nun hazinesine at ki, rahat olasın.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen kendi vücûdunu yapmaya kàdir değilsin. Ve elin onu icâd etmekten kàsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kàsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere‑i kelimât denilen bir lisânı veya muhâberât ve ezvâk santralı olarak bir ağızı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyleyse Allah’a şirk yapma! ﴿اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu görünen âlem, İlâhî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envâen türlü türlü mensûcât kumaşlar, me'külât yemekler, meşrûbât şerbetler vardır. Bir kısmı kesif, bir kısmı latîf, bir kısmı zâil, bir kısmı dâimî, bir kısmı katı bir lübb, bir kısmı mâyi ve hâkezâ, her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icâdî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyâta bir nakıştır. Felâsifenin dalâletince icâd ile nakış birdir. Ve o dükkân sâhibi de mûcib‑i bizzattır.
242
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Enâniyetten neş'et eden şirk‑i hafî katılaştığı zaman esbâb şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse, küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tîle, yani Hàlıksızlığa incirâr eder. El‑iyâzü Billâh!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın hilkatinden maksad, mahfî Hazine‑i İlâhiye’yi keşif ile göstermek ve Kadîr‑i Ezelîye bir bürhân, bir delil, bir ma'kes‑i nurânî olmakla Cemâl‑i Ezelînin tecellîsi için şeffâf bir mir'ât, bir âyine olmaktır. Hakikaten, semâvât, arz ve cibâlin hamlinden âciz kaldıkları emâneti insan haml ettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü, o emânetin mazmunlarından biri de, insanın sıfât‑ı İlâhiye’yi fehmetmek için bir vâhid‑i kıyâsî vazifesini görmektir.
İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu hâlde kısm‑ı ekserîsi, perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziyâ ve ışığı neşr iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve kezâ, nur‑u îmânla Allah’a bakıp mülkü O’na teslîm etmekle i'tikàden mükellef iken, Ene rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ
243
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ey nefis! Eğer takvâ ve amel‑i sâlih ile Hàlık’ını râzı etti isen, halkın rızâsını tahsile lüzum yoktur, o kâfîdir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şâyet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü, onlar da senin gibi âciz kullardır.
Maahazâ ikinci şıkkı takib etmekte şirk‑i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irzâ etmiş ise, o görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızâsına mütevakkıftır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Vâcibü'l‑Vücûd, zâtında, mâhiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef'âlinde de benzemiyor. Çünkü, Vâcibü'l‑Vücûd’un kudretine nisbeten yakın uzak, az çok, küçük büyük, ferd nev', cüz' küll aralarında fark yoktur. Ve kezâ, O’nun fiilinde bizzat mübâşeret yoktur. Fakat, mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü'l‑Vücûd’un ef'âlini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letâfetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da isti'dâdına bakılırsa, vazife‑i fıtriyesinin ubûdiyet olduğu anlaşıldığı gibi; rûhâni ulviyetine ve ebediyete olan derece‑i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latîf bir âlemde rûhen yaratılmış da techizât almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.
Ve kezâ, insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb‑ı Hak şecere‑i hilkati o çekirdekten inbât etmiştir. O çekirdek de, ancak ve ancak bütün ehl‑i kemâlin ve belki nev'‑i beşerin nısfının ittifakıyla efdalü'l‑halk, seyyidü'l‑enâm Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
244
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre‑i arzın kafasını saran semâvât ve arzın Nâzım ve Hàlık’ı olan Allah’ın Ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahâtını miskin bir mümkine tevdî' ve tefvîz etsin. Arş’ın sâhibinden mâadâ Arş’ın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden, imkân dâiresinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünkü o kudret kısa ve kàsır olmayıp muhît bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdâhale etsin.
Maahazâ, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayra müsâade etmiyor ki, arada ibâdullâhın enzârını kendine celbeden ismî bir vâsıta bulunsun.
Maahazâ, küll ile cüz'de, nev' ile ferdde yapılan tasarrufât, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesânid olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir.
Meselâ: Âlemin nizâm, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufât yapılırken, başka nev'ilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrât‑ı bedeniye ile zerrât dahi yaratılıyor. Ve hâkezâ, bütün bu tasarrufât bütün safahâta aynı kudretle yapılır. Nasıl ki; şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbir şey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor.
Kezâlik, bütün tasarrufât, Kudret‑i Ezeliyeye aittir. Başka bir şeyin müdâhalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.
245
Hülâsa: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef'âl ve a'mâlini mühmel, başıboş, hesabsız, kitapsız bırakmayarak İmâm‑ı Mübîn”de yazar. Ona göre muhâseben olacaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir masnû'da, herbir zerrede görünen tasarruf‑u mutlak, kudret‑i muhîta ve hikmet‑i basîrenin delâlet ve şehâdetleriyle sâbittir ki, bütün eşyanın Sâni'i, vâhiddir, şerîki yoktur. Ne kudretinde inkısam var, ne iktidar ve ihtiyarında tecezzî vardır. Binâenaleyh, Sâni' ancak Vâcibü'l‑Vücûd olacaktır ki, kaderin mîzanıyla yürüyen kudretine bir nihâyet yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fil, câmus, deve gibi büyük hayvanlardan daha zekî, hilkatçe daha güzel, san'atça daha tam oldukları hâlde, bunların ömrü kısa onlarınki uzun, bunların zâhiren menfaatleri yok, onlarınki var. İşte bu hâl, hilkat‑i eşyada Sâni'in külfeti olmadığına ve herşeyin vücûda gelmesi ancak Kün emriyle olduğuna bâhir bir bürhândır.
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
﴿وَاللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌ Evet, Allah; ilmi, irâdesi, kudreti ve sâir sıfâtıyla muhîttir. Dâire‑i ihâtasından hariç bir şey yoktur. Fakat, insan cüz'î ve kısa zihniyle Allah’ın azametine ve şemsin etrafında seyyârâtı tedvîr ettiğine bakarken, meselâ arı gibi küçük hayvanlar ile iştigâl etmesini uzak görüyor. Çünkü: Vâcibü'l‑Vücûd’u, mümkine kıyâs ediyor. Hâlbuki, bu kıyâsa göre küçük hayvanlara büyük bir zulüm olur. Çünkü onlar da ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ kaziyesince Hàlıklarını tesbih etmekle, Allah’tan mâadâ kimseyi Rab tanımıyorlar. Binâenaleyh, büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.
246
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Umumî olan bir in'âm ile inâyet‑i şahsiye arasında münâfât yok. Meselâ: Bir ziyâfete yapılan umumî bir dâvet altında şahıslar da dâvet edilmiş olur. Yani; bu ziyâfet umumî olduğundan dâvet umumiyette kalır, şahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binâenaleyh, Allah’ın ni'metleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umumî olup, in'âmında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umumiyette hususiyet de maksûddur. Binâenaleyh, eşhâs o umumî in'âmda kasdedilmediklerinden, o ni'metlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehâb etmek hatâdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Yarın seni zillet ve rezâletlere ma'rûz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefâhetini, bugün kemâl‑i izzet ve şerefle terkedersen pek azîz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma'kûse olursa, kaziye de ma'kûse olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Fısk çamuru ile mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvîs ediyor. Ezcümle: Riyâyı şân ve şeref ile iltibas etmiş, insanları da o pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi milletlere, hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri o riyâya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar hamiyet‑i câhiliye ünvânı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.
247
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbât eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinâtın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr‑ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyânın mücmel bıraktıkları hakàikı tafsilâtıyla beyân eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Binâenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) hak ve hakikattir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sath‑ı âlemde kurulan şu sergi‑i İlâhîde teşhîr edilen tezyînâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve Rubûbiyetin haşmetiyle Ulûhiyetin azametine bir müşâhid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hàrika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'inin celâline, Mâlik’inin iktidar ve kemâlâtına intikal ile O’nun azametine secde‑i hayret etsin.
Bu vazifeyi îfâ edecek insandır. Çünkü, insan gerçi câhil, zulmetli bir şeydir amma, öyle bir isti'dâdı vardır ki, âleme bir enmûzec ve bir nümûne olmaya liyâkati vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedîa bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binâen küllî bir nev'i şuûr sâhibi olur ki, Sultan‑ı Ezelin azamet ve haşmetinin şa'şaasını idrak ediyor.
248
Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkàş‑ı Ezelî’nin rubûbiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsân âşıkları icâd etmesin. Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştâkları da yaratır.
Kezâlik, bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyîn eden Mâlikü'l‑Mülk, elbette ve elbette o hàrika, antika, mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşâhidlerden, âşık ve müştâklardan, ârif dellâllardan hàlî bırakmayacaktır.
İşte câmiiyeti dolayısıyla insan‑ı kâmil, halk‑ı eflâke ille‑i gâiye olduğu gibi, halk‑ı kâinâta da semere ve netice olmuştur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Eşya arasındaki tevâfuk, Sâni'in Vâhid, Ehad olduğuna delâlet ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam tehâlüf de, Sâni'in Muhtar ve Hakîm olduğuna şehâdet eder. Meselâ: Hayvanların, bilhassa insanların esâs a'zâlarındaki tevâfuk, bilhassa çift a'zâlardaki temâsül, Hàlık’ın vahdetine bürhân olduğu gibi, keyfiyetler ve şekillerdeki tehâlüf de Hàlık’ın ihtiyar ve hikmetine delâlet eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet‑i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi hâlde ne sever ve ne kıymet verir. Ve kezâ, hayatın icâdında ille‑i gâiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb‑ı Hakk’ın icâd ettiği hayy”larda hedef ittihàz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok.
249
Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya‑yı hàrika daha garîb, daha hàrika ve daha mu'cize; melekûtî, berzahî, misâlî şeylere bazı nümûne ve bazı esâslar olmasın?
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak kâinâtı teşkil eden zerrâtı şerîat‑ı fıtriyesine musahhar ve mutî' ve evâmir‑i tekvîniyesine de münkàd ve mümtesil kılmıştır. Bir arı, Kün emrine imtisalen matlûb bir şekle girdiği gibi, herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irâde edilen vaziyetlere girer.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir sühûletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünkü, ikisi de sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünkü, ikisinin de menşe'leri semâdır. Ve kezâ, bir küçük balık, balina balığı ile müttehiddir. Çünkü, ünvânları birdir.
Kezâlik, esmâ‑i İlâhiye’den bir hüceyreye veya bir mikroba tecellî eden bir isim, kâinâtı ihâta eden isim ile müttehiddir. Çünkü, müsemmâları birdir. Meselâ: Bütün kâinâta taalluk ve tecellî eden Alîm ismiyle bir zerreye taalluk eden Hàlık ismi, müsemmâda müttehiddirler. Hurma ağacına taalluk eden Musavvir ismiyle de, semeresine taalluk ve tecellî eden Münşî ismi, müsemmâda müttehiddirler. Zâten, en büyük şeye tecellî eden isim ile en küçük bir şeye de tecellî etmemesi muhâldir.
250
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mümkün ünvânı altındaki eşyanın vücûdunda tağayyür var. Yani keyfiyetleri, hâlleri değişir. Binâenaleyh, mümkün olan bir şeyin dâima bir hâlde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahvâl ve keyfiyetleri için bir nev'i ademdir. Çünkü, o şeyin istikbâl hâlleri ademde kalır. Yol bulup vücûda gelemez. Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr‑i mahzdır.
Binâenaleyh, fa'âliyette lezzet olduğu gibi, ahvâl ve şuûnâtta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş'et eden teessürât, teellümât, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet bir şeyin şekillerinde vukû'a gelen devir ve teslîm sırasında, gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sâyede hayat tasaffî eder, temizlenir. Vücûd da teceddüd eder.
251

Şemme

HİDAYET‑İ KUR'ÂNİYENİN NESÎMİNDEN
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ عَلٰى رَحْمَتِهِ عَلَى الْعَالَم۪ينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakàt ve envâ'ıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü, aralarındaki tesânüd böyle iktiza ediyor.
Ve o tabakàtla envâ', bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُوَ diye ilân‑ı şehâdet ediyor. Çünkü, aralarındaki müşâbehet böyle istiyor.
Ve o erkân, bütün a'zâsıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُوَ diye şehâdetlerini ilân ediyorlar. Çünkü, aralarındaki temâsül böyle iktiza eder.
Ve o a'zâ, bütün eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَdiye şehâdet eder. Çünkü, aralarında teâvün ve tedâhül vardır.
Ve o eczâ, bütün cüz'iyâtıyla لَا مُرَبِّيَ اِلَّا هُوَ diye olan şehâdetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.
252
O cüz'iyât, bütün hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ فِي الْحَق۪يقَةِ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder. Ve o hüceyrât, bütün zerrâtıyla لَا نَاظِمَ اِلَّا هُوَ diye ilân‑ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir‑i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.
Ve o zerrât, bütün esîriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cevheresiyle ilân‑ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizamla emr‑i Hàlık’a sür'at‑i imtisali, böyle iktiza eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hiçbir insanın Cenâb‑ı Hakk’a karşı hakk‑ı i'tirâzı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf‑ı hevesini iktiza eden nizâm‑ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.
﴿وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ
Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizâm ve intizamı fesâda gider.
Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binâen i'tirâz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat‑ı kâinâta mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini ni'metlerin derecelerine mikyâs ve mîzan yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin ni'met nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına muvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz'ün çok alâka ve münâsebetleri vardır. Öyle ise, cüz'de tasarruf, Hàlık‑ı Küllün emri altındadır.
253
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerât ve nebâtâtın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütûf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni'‑i Hakîm’in hâfiziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a'mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Hâlbuki, sen hâmil‑i emânet, halife‑i arzsın.
Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu'l‑hayat hissi, vücûdun ebedî bir bekàya İsm‑i Hayy, Hafîz, Bâkî’nin tecellîsiyle incirâr edeceğine delâlet eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himâye eden, inhilâlden vikàye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esâsları kemâl‑i ihtimam ile muhâfaza eden, elbette ve elbette, halife‑i arz ünvânını alan nev'‑i beşerin a'mâlini ihmal etmez, hıfzeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Lafızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez, bâkî kalır. Kabuk parçalanır, lübb bâkî ve sağlam kalır. Libâsı yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır. Cesed ölüp dağılırsa da rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemâat dağılır amma, vâhid‑i ferd bâkî kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkîdir. Madde kırılır, nur bâkîdir.
Binâenaleyh, ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı hâlde vahdetini, bekàsını muhâfaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.
Maahazâ, her vakit Fenâya hazır ol emrini intizar eden zâil ve bekàsız maddiyâtta, şu hıfz ve muhâfaza düsturu bekà ile çok münâsebetdâr olan rûh ve mânâda da cârîdir.
254
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti, herşeyin, küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun taht‑ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, O’nun tasarrufundan hariç kalmasına sebeb olamaz. Çünkü senin O’ndan bu'dun varsa da O’nun senden bu'du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti vücûdunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez.
Ve kezâ, Hàlık’ın azameti, çirkin şeylerin, tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bil'akis, azamet‑i hakîkiye, icâd hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihâtayı iktiza eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Maddî olan bir şey, kesâfeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kàsırdır. Fakat nur ve nurânî şeyler, ne kadar nurâniyette terakkî ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfûzu tam ve keskin olur. Ve kezâ, ne kadar latîf olursa, o derecede maddiyâtın içlerini keşfeder. (Röntgen şuâı gibi.) Mümkinâtta mes'ele bu merkezde ise, Vâcib, Vâhid olan Nuru'l‑Envâr ne derece نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise, azameti, tam mânâsıyla ihâta, nüfûz, şümûlü iktiza ve istilzam eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ekseriyet‑i mutlakayı teşkil eden avâm‑ı nâsın fehimleri Kur'ân’ca o kadar mürâat edilmiştir ki:
Birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir mes'elede avâmın fehimlerine en me'nûs, en karîb ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zâhir dereceyi söylüyor. Çünkü, öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzımgelir.
Kur'ân’ın kâinâttan yaptığı bahis, Hàlık’ın sıfatlarını isbât ve izâh içindir. Binâenaleyh, ne kadar cumhûrun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvâfık olur. Meselâ: Hàlık’ın tasarrufâtına delâlet eden âyetlerden en zâhir, en âşikâr olan tabakayı ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Hâlbuki bu tabakanın arkasında vücûhun taayyünât, teşahhusât tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.
255
Ve kezâ, en âşikâr dereceyi ﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irâde‑i İlâhî kanunu ile tahrîk ve tedvîri derecesi de vardır. Lâkin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terkedilmiştir.
Ve kezâ وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًاcümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Hâlbuki bu sahifenin arkasında, Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhâfaza edilen bir sefîne gibi, arz da içerisinde vukû'a gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avâm‑ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terkedilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:
Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmîsidir, denizin istilâsından vikàye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.
Bu sırra binâendir ki, Şerîatça hilâlin tulû' ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise, ayları günleri hesab etmekten avâmca daha kolaydır. Ve yine o sırra binâendir ki, ezhân‑ı avâmda tesbit ve takrîr için Kur'ân’da tekrarlar vukû'a gelmiştir.
256
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayâlâttan pek vâsi' ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sâhibinin şuûnât ve ef'âlinden bahseder. Şiir ise, fuzûlî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi hàrikulâdedir. Şiirin hàrikulâdelerden bahsi, ale'l‑ekser âdidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hàlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi, merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binâenaleyh, bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir kelimeyi yazan, harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan, satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan, sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden, cins‑i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan, arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabbü'l‑Âlemîn’in gayrısı olması muhâldir.
Rubûbiyet‑i âmmenin işâretlerindendir ki; kâinât kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitab yazılıdır. Meselâ: O kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsîn sûretinde tam Yâsîn Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûâtta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnû'un sûresi ve kitabı yazılmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Yıldızlar, şemsler arasında mümâselet olduğu gibi filcümle müsâvât da vardır. Binâenaleyh, onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve kezâ, herşeye de Rab olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir ferdinde bir cemâat‑i mükellefîn bulunur. Evet herbir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ: Herbir hâsse için bir ibâdet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ: Baş ile yapılan secde Allah için olursa ibâdettir, gayrısı için dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayâlen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayâl, onun ile fâsık olur.
257
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telâkki etmeleridir. Yani me'lûfları olan şeyleri kendilerince ma'lûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Hâlbuki ülfetlerinden dolayı ma'lûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hàrika ve birer mu'cize‑i kudret oldukları hâlde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; onların fevkınde olan tecelliyât‑ı seyyâleye im'ân‑ı nazar edebilsinler.
Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sâir garîb hâlâtına bakmayarak yalnız rüzgâr ile husûle gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peydâ olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü'l‑Bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların arza ait ma'lûmât ve müsellemât‑ı bedîhiyâtları ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl‑i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân, âyetleriyle insanların nazarını me'lûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku'l‑âdât mu'cizeleri o âdiyât içerisinde gösterir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aralarında münâsebet, muâmele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşâbih veya müsâvî olmasını istilzam etmez. Meselâ; yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin, küçüklüğüyle beraber Şems ile münâsebeti ve muâmelesi vardır.
Binâenaleyh, ey insan! Senin hakaretin, seni Hallâk‑ı Âlemin nazar‑ı inâyetinden setredecek bir sebeb olamaz.
258
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Denizlerde vukû'a gelen med ve cezir gibi evliyâ arasında da bast‑ı zaman, (Hâşiye) tayy‑ı mekân mes'elesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab‑ı Yevâkît’in rivâyetine göre, İmâm‑ı Şa'rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütûhât‑ı Mekkiye nâmındaki büyük mecmuayı mütâlaa etmiştir.
Bu gibi vukûât istiğrab ile inkâr edilmesin. Zîra, bu gibi garîb mes'eleleri tasdike yaklaştıran misâller pek çoktur. Meselâ: Rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur'ân okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun.
Bu hâlet evliyâ için hâlet‑i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mes'ele rûhun dâiresine yaklaşır. Rûh zâten zamanla mukayyed değildir. Rûhu cismâniyetine gâlib olan evliyânın işleri, fiilleri, sür'at‑i rûh mîzanıyla cereyan eder.
259
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir bürhân ile elde edilen netice‑i tevhidi, bazı insanlar isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayâlleri tahammül edemez. Bu hâle karşı o kat'î, sahîh bürhânı reddetmek üzere: Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhân (onu) intac edemez diye bahâneler ile kabûl etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu îmândır. Bürhân, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahazâ, bürhân bir değildir, bin değildir, zerrât‑ı âlem adedince bürhânlar vardır.
Fesübhânallâh! Mülk ile melekût arasındaki hicâb ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicâb ne kadar latîf ve ne kadar kalındır. Îmân ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffâf ve ne kadar kesiftir. İbâdetle ma'siyet arasındaki mesâfe ne kadar kısadır. Hâlbuki araları Cennet ile nâr’ın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet, hâl ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, rûhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesâfedir.
Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl‑i kalb için şeffâf, ehl‑i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, gece ile gündüz arasında latîf bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem‑i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü maneviyata açılırsa nehârı inkişaf eder.
Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinâta bakan adam, her ne müşâhede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbâb hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.
Kezâlik, îmân ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümât içerisinde görecektir.
Kezâlik, ef'âl‑i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyâta ma'kes, şeffâf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.
Kezâlik, hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar.
Diğeri şeffâf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffâf veche terettüb eden saâdet‑i ebediyeyi ister.
260
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâinâtın miftâhı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de ma'nen kapalıdır. Cenâb‑ı Hak bütün o kapıları ve kenz‑i mahfîyi açan Ene nâmında bir miftâhı insanın eline vermiştir. Fakat, Ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa, kâinâtın da kapıları açılıyor.
Evet, Cenâb‑ı Hak insana bir benlik, bir nev'i hürriyet vermiştir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetine ait evsâfı bilmek için mevhûm, farazî bir vâhid‑i kıyâsî yapsın.
Mâhiyet‑i beşerde pek ince bir ip, insanın vücûdunda şuûrlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve mikdarında olan Enenin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kàbil‑i feyizdir, fâil değildir. Diğer vechi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.
Enenin mâhiyeti mevhûmedir. Rubûbiyeti hayâlîdir. Vücûdu bir şeye hâmil olamaz. Ancak mîzanü'l‑harâret gibi Vâcibü'l‑Vücûd’un rubûbiyetine ait sıfât‑ı mutlaka-i muhîtayı bilmek için bir mîzan vazifesini görüyor.
Eğer insan benliğine mîzan nazarıyla bakarsa, kâinâttan zihnine akıp gelen âfâkî ma'lûmâtı kendi ma'lûmâtı ile, tasarrufât ve sıfât‑ı İlâhiye’yi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merci'ine iâde eder. Ve bu sâyede ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ’daki مَنْ şümûlüne dâhil olarak bihakkın emâneti îfâ etmiş olur.
261
Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik i'tikàd ederse; ﴿وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ’nın şümûlüne dâhil olmakla emânette hıyânet etmiş olur. Zîra semâvât ve arzın, hamlinden korkarak imtina' ettikleri cihet Enenin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o Enenin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücûdunu yutar.
Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâni'in emrine karşı mübârezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyâs eder, esbâbı da o kıyâsa dâhil eder, büyük bir şirke düşer. El‑iyâzü Billâh…–

Mühim Bir Mes'ele

Enenin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır.
Birinci vecih ubûdiyet‑i mahzâya menşe'dir. Mâhiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücûdu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakîki değildir. Vazifesi Hàlık’ın sıfâtını fehmetmek için bir mîzan ve bir mikyâs olmaktır. Enbiyâ (Aleyhimüsselâm) enâniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslîm ederek ne mülkünde, ne Rubûbiyetinde, ne Ulûhiyetinde şerîki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu vechinden, Cenâb‑ı Hak şecere‑i Tûbâ-i ubûdiyeti inbât edip dal ve budakları kâinât bahçesinde enbiyâ, evliyâ, sıddıkîn gibi mübârek semereleri vermiştir.
İkinci vechi alan felsefe, ene’nin vücûdunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik‑i hakîki olduğunu zu'metmişlerdir. Vazifesi de, yalnız hubb‑u zâtıyla tekemmül‑ü hayattır. Enenin bu siyah yüzünden envâen şirkler, dalâletler çıkmıştır.
Ezcümle: Kuvve‑i behîmiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve‑i gadabiye gusnundan Fir'avunlar, Nemrudlar çıkmıştır. Kuvve‑i akliyeden dehriyyûn, maddiyûn, felâsife çıkmışlardır ki, Vâcibü'l‑Vücûd’a bir mahlûk‑u vâhidi verir. Bâkî kalan mülkünü gayra taksim ederler.
262
Hülâsa: Ene”, hadd‑i zâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi hâline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sâhibini yutar. Halkı, esbâbı da kendisine kıyâs ederek Hàlık’ın evâmirine mübârezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda Ene”, büyük insanda yani kâinâtta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesâdı da ucb, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdânda şuûr ile bizzat hissedilen vicdâniyatın esâsı, ikinci bir şuûr ve niyet ile inkıtâ' bulur.
Nasıl ki, amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvâlin ölümüdür. Meselâ: Tevâzu'a niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izâle eder, ferâha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ kıyâs et.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâinât bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebâtât yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyâdâr, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü'l‑Enbiyâ Ve'l-Mürselîn, İmâmü'l‑Müttakìn, Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.
عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ
263
اِلٰه۪ي ❋ اَلذُّنُوبُ اَخْرَسَتْن۪ي ❋ وَكَثْرَةُ الْمَعَاص۪ي اَخْجَلَتْن۪ي ❋ وَشِدَّةُ الْغَفْلَةِ اَخْفَتَتْ صَوْت۪ي فَاَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَاُنَاد۪ي ف۪ي بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّد۪ي وَسَنَدِي الشَّيْخِ عَبْدِ الْقَادِرِ الْگَيْلَان۪ي وَنِدَائِهِ الْمَقْبُولِ الْمَأْنُوسِ عِنْدَ الْبَوَّابِ ❋ بِيَا مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ وَيَا مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَيَا مَنْ لَا يَضُرُّهُ شَيْءٌ ❋ وَلَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ ❋ وَلَايَغْلِبُهُ شَيْءٌ وَلَا يَعْزُبُ عَنْهُ شَيْءٌ ❋ وَلَا يَؤُدُهُ شَيْءٌ وَلَا يَسْتَع۪ينُ بِشَيْءٍ ❋ وَلَا يُشْغِلُهُ شَيْءٌ عَنْ شَيْءٍ ❋ وَلَا يُشْبِهُهُ شَيْءٌ ❋ وَلَا يُعْجِزُهُ شَيْءٌ اِغْفِرْل۪ي كُلَّ شَيْءٍ حَتّٰى لَا تَسْئَلَن۪ي مِنْ شَيْءٍ ❋ يَا مَنْ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَةِ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَبِيَدِهِ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَيَا مَنْ هُوَ الْاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَالْاٰخِرُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ وَالظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَالْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَالْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ اِغْفِرْل۪ي كُلَّ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ❋ وَيَا عَل۪يمًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَمُح۪يطًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَبَص۪يرًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَيَا شَه۪يدًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَرَق۪يبًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَلَط۪يفًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَخَب۪يرًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ اِغْفِرْل۪ي كُلَّ شَيْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ وَالْخَط۪يئَاتِ حَتّٰى لَا تَسْئَلَن۪ي عَنْ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ❋ اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَعُوذُ بِعِزَّةِ جَلَالِكَ وَبِجَلَالِ عِزَّتِكَ وَبِقُدْرَةِ سُلْطَانِكَ وَبِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ مِنَ الْقَط۪يعَةِ وَالْاَهْوَاءِ الرَّدِّيَّةِ ❋ يَا جَارَ الْمُسْتَج۪ير۪ينَ اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّهَوَاتِ الشَّيْطَانِيَّةِ وَطَهِّرْن۪ي مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَصَفِّن۪ي بِحُبِّ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
264
بِالْمُحَبَّةِ الصِّدّ۪يقِيَّةِ مِنْ صَدَاءِ الْغَفْلَةِ وَاَوْهَامِ الْجَهْلِ حَتّٰى تَفْنَى الْاَنَانِيَّةُ وَيَبْقَى الْكُلُّ لِلّٰهِ وَبِاللّٰهِ وَاِلَى اللّٰهِ وَمِنَ اللّٰهِ غَرْقًا بِنِعْمَةِ اللّٰهِ ف۪ي بَحْرِ مِنَّةِ اللّٰهِ مَنْصُور۪ينَ بِسَيْفِ اللّٰهِ مَحْظُوظ۪ينَ بِعِنَايَةِ اللّٰهِ مَحْفُوظ۪ينَ بِحِمَايَةِ اللّٰهِ عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يُشْغِلُ عَنِ اللّٰهِ ❋ فَيَا نُورَ الْاَنْوَارِ ❋ وَيَا عَالِمَ الْاَسْرَارِ ❋ وَيَا مُدَبِّرَ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ ❋ يَا مَلِكُ ❋ يَا عَز۪يزُ ❋ يَا قَهَّارُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا وَدُودُ ❋ يَا غَفَّارُ ❋ يَا عَلَّامَ الْغُيُوبِ ❋ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ وَالْاَبْصَارِ ❋ يَا سَتَّارَ الْعُيُوبِ يَا غَفَّارَ الذُّنُوبِ ❋ اِغْفِرْل۪ي ذُنُوب۪ي ❋ وَارْحَمْ مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ الْاَسْبَابُ وَغُلِّقَتْ دُونَهُ الْاَبْوَابُ وَتَعَسَّرَ عَلَيْهِ سُلُوكُ طَر۪يقِ اَهْلِ الصَّوَابِ وَانْصَرَمَتْ اَيَّامُهُ وَنَفْسُهُ رَاتِعَةٌ ف۪ي مَيَاد۪ينِ الْغَفْلَةِ وَالْمَعْصِيَّةِ وَدَنِيِّ الْاِكْتِسَابِ ❋ فَيَا مَنْ اِذَا دُعِيَ اَجَابَ وَيَا سَر۪يعَ الْحِسَابِ ❋ وَيَا كَر۪يمُ يَا وَهَّابُ اِرْحَمْ مَنْ عَظُمَ مَرَضُهُ وَعَزَّ شِفَائُهُ وَضَعُفَتْ ح۪يلَتُهُ وَقَوِيَ بَلَائُهُ وَاَنْتَ مَلْجَئُهُ وَرَجَائُهُ ❋ اِلٰه۪ي اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثّ۪ي وَحُزْن۪ي وَشِكَايَت۪ي ❋ اِلٰه۪ي حُجَّت۪ي حَاجَت۪ي وَعُدَّت۪ي فَاقَت۪ي وَانْقِطَاعُ ح۪يلَت۪ي ❋ اِلٰه۪ي قَطْرَةٌ مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْن۪ين۪ي وَذَرَّةٌ مِنْ تَيَّارِ عَفْوِكَ تَكْف۪ين۪ي يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا ذَا الْعَرْشِ الْمَج۪يدُ يَا مُبْدِئُ يَا مُع۪يدُ يَا فَعَّالًا لِمَا يُر۪يدُ ❋ اَسْئَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذ۪ي مَلَاَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ وَاَسْئَلُكَ بِقُدْرَتِكَ الَّت۪ي قَدَرْتَ بِهَا عَلٰى جَم۪يعِ خَلْقِكَ وَبِرَحْمَتِكَ الَّت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ يَا مُغ۪يثُ اَغِثْنَا وَاغْفِرْ جَم۪يعَ ذُنُوب۪ي وَسَقَطَاتِ لِسَان۪ي ف۪ي جَم۪يعِ عُمْر۪ي بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
266

Onuncu Risale

﴿
﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âyet‑i kerîmenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci Basamak: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münâsib sâkinleri vardır. Çünkü, küre‑i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevi'l‑hayat ile dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçları zevi'l‑idrak ile dolu olmasını tasrîh ediyor. Ve kezâ, semâvâtın bu kadar zînetlerle tezyîn edilmesi, behemehal zevi'l‑idrakin takdir ve istihsân ile nazar‑ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünkü, hüsn‑ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da olanlara yapılır. Maahazâ ins ve cin o vazifeyi îfâya kâfî değillerdir. Ancak gayr‑ı mahdûd oraya münâsib melâike ve rûhâniler o vazifeyi îfâ edebilir.
İkinci Basamak: Arzın semâvâtla alâkası, muâmelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziyâ, harâret, bereket vesâire semâvâttan geliyor. Arzdan da semâya duâlar, ibâdetler, rûhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticârî muâmeleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semâya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiyâ, evliyâ, ervâh; cesedlerinden tecerrüd ile semâvâta urûc ederler.
267
Üçüncü Basamak: Semâvâtta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizâm, intizam, ıttırâddan hissedildiğine nazaran, semâvât ehli, arz sâkinleri gibi değildirler. Evet arzda bulunan nifâk, şikàk, ihtilâf, ezdâdın ictimâ'ı, hayır ve şerrin ihtilâtı gibi şeyler, semâvâtta yoktur. Bu sâyede semâvâtta nizâm ve intizamı bozacak bir hâl yoktur. Sâkinleri verilen emirlere kemâl‑i itâatle imtisal ediyorlar.
Dördüncü Basamak: Cenâb‑ı Hakk’ın; iktizaları, hükümleri müteğayyir bazı esmâları vardır. Meselâ: Bedir gibi bazı gazâlarda Ashâb‑ı Kirâm’a yardım etmek üzere küffar ile muhârebe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktiza eden ismi, melâike ile şeyâtîn yani semâvî olan ahyârla arzî eşrâr arasında muhârebenin vukû'unu istib'âd değil, iktiza eder. Evet, Cenâb‑ı Hak melâikeye bildirmeksizin şeytanları def' veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası üzerine, bu kabîl mücâzâtın müstehaklarına ilân ve teşhîri, azametine lâyıktır.
Beşinci Basamak: Rûhânilerin ahyârı, semâda bulunduklarından, eşrârı da letâfetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl‑i semâ, onları şerâretleri için kabûl etmeyerek def'ediyorlar. Maahazâ, bu gibi manevî mübârezeleri âlem‑i şehâdete, bilhassa vazifesi şehâdet ve müşâhede olan insana ilân ve teşhîrine recm‑i nücûm alâmet ve nişan kılınmıştır.
Altıncı Basamak: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, nev'‑i beşeri itâate irşad, isyandan zecr ve men' etmek üzere kullandığı üslûb‑u àlîsine bak: ﴿يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ
268
Yani: Ey ins ve cin cemâati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvât ve arzın aktârından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız.”
Kur'ân‑ı Kerîm bu âyet ile, pek geniş Saltanat‑ı Rubûbiyet’e karşı ins ve cinnin aczlerini ilân zımnında nidâ ediyor:
Ey insan‑ı hakîr, sağîr, âciz! Ne sûretle, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itâat ettikleri Sultan‑ı Ezel’e isyan ediyorsun! Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sâhib olan bir Sultan’a karşı isyan etmeye cesâret ediyorsun!”
Yedinci Basamak: Yıldızların pek küçük efrâdı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semânın vechini, yüzünü ziyâlandıran herşey yıldızdır. Bu nev'iden bir kısmı, semâya zînet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semâvî mancınıklardır. Semâda yapılan bu recm, semâ gibi en vâsi' dâirelerde bile vukû'a gelen mübâreze hâdisesini insanlara göstermekle insanların mutî'lerini âsîlerle mübârezeye teşvik ile alıştırmaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.
İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.
Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddimeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillû lüzumlu mukaddimeleri ihzar ve tertib etmek gibi.
269
Binâenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmîddir. Evvelâ mâzi, hâl ve istikbâl zamanlarında görmüş veya görecek ni'metler lisânıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'âmlar lisânıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihâtı şehâdet ve müşâhede lisânıyla, Sâni'i hamd ü senâ etmektir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın atâ, kazâ ve kader nâmında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu, kazâ da, kaderi bozar.
Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir.
Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler.
Demek, atâ’nın kazâya nisbeti, kazâ’nın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümûlünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:
İlâhî! Hasenâtım senin atâ’ndandır. Seyyiâtım da senin kazâ’ndandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum der.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Esmâ‑i Hüsnâ’yı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bazen âyât‑ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazen mensûcât toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazen de ef'âlini tafsîl ettikten sonra isimler ile icmâl eder. Bazen de, halkın a'mâlini tehdidâne söyler. Sonra rahmete işâret eden isimler ile tesellî eder. Bazen de bazı makàsıd‑ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra o makàsıdı takrîr ve isbât için bürhân olarak kavâid‑i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazen de maddî cüz'iyâtı zikreder. Sonra esmâ‑i külliye ile icmâl eder ve hâkezâ
270
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Acz de aşk gibi Allah’a îsâl eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.
Ehl‑i sülûk, tarîk‑ı hafâda letâif‑i aşere üzerine, tarîk‑ı cehrde nüfûs‑u seb'a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir âciz ise; dört hatveden ibaret; hem kısa, hem sehl bir tarîki, Kur'ân’ın feyzinden istifade etmiştir.
Birinci hatveyi: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyetinden;
İkinci hatveyi: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyetinden;
Üçüncü hatveyi: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetinden;
Dördüncü hatveyi: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinden ahzetmiştir. Bunların izâhı:
Birinci Hatve: İnsan, yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Ma'bûd’a lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzîh etmekle, haklı olsun haksız olsun kemâl‑i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb‑ı Hakk’ı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihâzâtı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarfediyor ve ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ ’deki مَنْ şümûlüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem‑i tezkiyesiyle olur.
271
İkinci Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevkedilmeli, ücret tevzî'inde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde, torbasında; kusur, naks, acz, fakr’dan mâadâ bir şeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır‑ı Hakîm tarafından in'âm edilen ni'metler olup hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini i'tikàd ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin adem‑i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınâsının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.
Dördüncü Hatve: Kendisi istiklâliyet hâlinde fânî, hâdis, ma'dûm olduğunu ve esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık ettiği hâlinde şâhid, meşhûd, mevcûd olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücûdunda ademini, ademinde vücûdunu bilmekle لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ’yu kendisine vird ittihàz etmektir.
Ve kezâ, Vahdetü'l‑Vücûd ehli, kâinâtı nefyetmekle i'dâm ediyorlar. Vahdetü'ş‑Şühûd halkı ise, bütün mevcûdâtı kürek cezalıları gibi nisyan zindânında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.
Kur'ân’ın ifhâm ettiği tarîk, kâinâtı, mevcûdâtı hem i'dâmdan, hem hapisten kurtarır. Esmâ‑i Hüsnâ’ya mazhariyetle âyinedârlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinâtı, istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.
272
Ve kezâ, insanın vücûdunda birkaç dâire vardır. Çünkü, hem nebâtîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem îmânî. Tezkiye muâmelesi bazen tabaka‑i îmâniyede olur. Sonra tabaka‑i nebâtiyeye iner. Bazen de yirmidört saat zarfında her dört tabakada muâmele vâki olur. İnsanı hatâ ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riâyet etmemektir. خَلَقَ لَنَا مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ’ya istinâden insaniyetin mide‑i hayvaniye ve nebâtiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasrıyla galat ediyor. Sonra, herşeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukâbil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ubûdiyet, sebkat eden ni'metin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek bir ni'metin mükâfât mukaddimesi ve vesilesi değildir. Meselâ; insanın en güzel bir sûrette yaratılışı, ubûdiyeti iktiza eden sâbık bir ni'met olduğu ve sonra da, îmânın i'tâsıyla kendisini sana ta'rif etmesi, ubûdiyeti iktiza eden sâbık ni'metlerdir.
Evet, nasıl ki, midenin i'tâsıyla bütün mat'ûmât i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor; hayatın i'tâsıyla da âlem‑i şehâdet, müştemil bulunduğu ni'metler ile beraber i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor.
Ve kezâ, nefs‑i insanînin i'tâsıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri ni'metler sofrası gibi kılınmıştır. Kezâlik îmânın i'tâsıyla, mezkûr sofralar ile beraber, Esmâ‑i Hüsnâ’da iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor.
Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülâzım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen ni'metler, mahzâ O’nun fazlındandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Envâ'ın efrâdında, bilhassa haşerât ve hevâm kısmında görünen fevkalâde çoklukta müşâhede edilen, hàrikulâde gayr‑ı mütenâhî bir cûd u sehàvet vardır. Kemâl‑i ittikan ve intizam ile bütün envâ'da bulunan şu kesret‑i efrâd, Tecelliyât‑ı İlâhiye’nin gayr‑ı mütenâhî olduğuna ve Cenâb‑ı Hakk’ın mâhiyeti herşeye mübâyin olduğuna ve bütün eşya O’nun kudretine nisbeten mütesâvî olduğuna sarâhaten delâlet eder.
273
Evet bu cûd‑u icâd Sâni'in vücûbundandır. Nev'ide celâlîdir, ferdde cemâlîdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın yaptığı san'atların sühûlet ve suûbet dereceleri, onun ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda bilhassa ince ve latîf cihâzâtta ilmî mehâreti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binâenaleyh, eşyanın hilkatinde sür'at‑i mutlaka ile vüs'at‑i mutlaka içinde görünen sühûlet‑i mutlaka, Sâni'in ilmine nihâyet olmadığına hads‑i kat'î ile delâlet eder.
﴿وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni'‑i Hakîm şu küçük cisimde gayr‑ı mahdûd envâ'‑ı rahmeti tartmak için gayr‑ı ma'dûd mîzanlar vaz'etmiştir. Ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın gayr‑ı mütenâhî mahfî definelerini fehmetmek için gayr‑ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmuât, mubsırât, me'külât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâni'in sıfât‑ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.
Ve kezâ, hardaleden daha küçük kuvve‑i hâfızasında, öyle bir latîfe‑i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o latîfe dâimî seyr ve cevelân etmekte ise de, sâhiline vâsıl olamaz. Maahazâ, bazen bu büyük âlem o latîfeye o kadar darlaşır ki, âlem o latîfenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latîfeyi, bütün seyahat meydânlarıyla, mütâlaa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz.
274
İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.
Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sâhil‑i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur.
Demek, insanın seyr‑i rûhânisinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasîb ve müyesser olur. Bir tabakasına da, gaflet ve evhâm öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur.
Sukùtu suûd, tedennîyi terakkî, cehl‑i mürekkebi yakìn, uykunun son perdesini intibâh zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakàik‑ı îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İsm‑i Celâl, ale'l‑ekser nev'ilerde, külliyatta tecellî eder. İsm‑i Cemâl ise mevcûdâtın cüz'iyâtına tecellî eder. Bu itibarla nev'ilerdeki cûd‑u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyâtın nakışları, eşhâsın güzellikleri cemâlin tecelliyâtındandır.
Ve kezâ, celâl, vâhidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zâhir olur. Bazen de cemâl, celâlden tecellî eder. Evet cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir, celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Basar masnûâtı görüp de, basîret Sâni'i görmezse çok garîb ve pek çirkin düşer. Çünkü, o hâlde Sâni'in ma'nen, kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya pek dar olduğundan mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan’dır. Ve illâ Sâni'in inkârı basarın şühûdunu inkârdan daha ziyâde münkerdir.
275
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir tarlaya zer'edilen bir tohum, manevî bir sûr ve bir duvardır. O tarlayı tohum sâhibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mâni olur. Kezâlik küre‑i arz tarlasına zer'edilen nebâtât, hayvanat tohumları manevî bir sûr ve bir seddir ki, şirketi men'ediyor; gayrı, müdâhaleden tardeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tabiatları latîf, ince ve latîf san'atlara meftûn bazı insanlar, bilhassa hàs bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr‑ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem‑i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü, اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdâdı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letâfet artsın. Zîra, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem‑i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.
Kezâlik, dünya bahçesinde nizâm ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnûât arasında hayvanlarda olsun, nebâtâtta olsun, cemâdâtta olsun bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'‑i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayâl ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.
276
Maahazâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet tehâlüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmâca muhâlefeti buna delildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevi'l‑hayatın Vâhibü'l‑Hayat’a olan tahiye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, îmân kulağıyla zevi'l‑hayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder.
Demek, herşey sağır adam gibi, yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcûdâtın lisânlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ‑i Hüsnâ’nın delillerini fehmeder. Binâenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nev'i gibi olur. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zâhir ile bâtın arasında müşâbehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.
Meselâ: Âmiyâne olan tevhid‑i zâhirî, hiçbir şeyi Allah’ın gayrısına isnâd etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehl ve basittir. Ehl‑i hakikatin hakîki tevhidleri ise, herşeyi Cenâb‑ı Hakk’a isnâd etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu, huzuru isbât, gafleti nefyeder.