298
Ondördüncü Reşha
Mu'cize‑i Kübrâdan birkaç katreyi tazammun eden
Ondördüncü Reşha
Birinci Katre
Nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbât eden deliller ne ta'dâd ve ne tahdid edilemez. Ehl‑i tahkîk ve yüksek insanlarca, beyânları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuâât” adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyân edildiği gibi, “Lemeât” adlı ikinci bir eserimde Kur'ân’ın i'câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücûh‑u i'câzdan belâğat‑ı nazmiyeye ait bir vecih de “İşârâtü'l‑İ'câz” nâm eserimde beyân edilmiştir. İştihâsı olanlara o üç kitabı tavsiye ediyorum.
İkinci Katre
Geçen derslerden anlaşıldığı üzere Hàlık‑ı arz ve semâvâtın, nev'‑i beşerin ıslah ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur'ân’ın, pek çok vazife ve makamları vardır.
Evet, Kur'ân kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesidir. Ve kâinâtın kendi lisânlarıyla okudukları âyât‑ı tekvîniyenin tercümânıdır. Ve şu kitab‑ı âlemin tefsiri olduğu gibi; arz, semâvât sahifelerinde müstetir Esmâ‑i Hüsnâ’nın definelerini keşşâftır. Ve şu âlem‑i şehâdete âlem‑i gaybdan bir lisândır. Ve Âlem‑i İslâmın güneşi olduğu gibi, âlem‑i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına, esmâsına, şuûnâtına bir bürhân ve bir tercümândır. Ve kezâ, nev'‑i beşerin şerîat kitabı, hikmet kitabı, duâ kitabı, dâvet kitabı, ibâdet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zâhiren bir kitab şeklinde ise de, ihtiva ettiği fünûn ve ulûm cihetiyle binlerce kitab hükmündedir.
299
Üçüncü Katre
Tekrârât‑ı Kur'âniye’deki i'câzın bir lem'asını beyân zımnında “Altı Nokta”dan ibarettir.
Birinci Nokta
Kur'ân bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir dâvet kitabı olduğuna nazaran, sûrelerinde vukû'a gelen tekrar, belâğatça ayn‑ı isabet ve ayn‑ı hikmettir. Çünkü, zikir ve duâdan maksad sevâbdır ve merhamet‑i İlâhiye’yi celbetmektir. Ma'lûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevâb kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı, kalbi tenvir eder. Duânın tekrarı bir takrîrdir. Dâvet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.
İkinci Nokta
Kur'ân bütün beşerin tabakàtına hitâb ve devâ olduğu için, zekî‑gabî, takî‑şakì, zâhid‑gayr-ı zâhid, bütün insan tabakaları şu hitâb‑ı İlâhiye’ye mazhar ve bu eczâhâne‑i Rahmâniye’den ilâç almaya hakları vardır. Hâlbuki, Kur'ân’ı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler bilhassa uzun sûrelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sûre hemen hemen bir küçük Kur'ân hükmünde olsun ki, herkes sühûletle istediği vakit istediği sûreyi okumakla tam Kur'ân’ın sevâbını kazanabilsin. Evet ﴿وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ﴾ olan âyet‑i kerîme bu hakikati isbât ediyor.
300
Üçüncü Nokta
Cismânî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç, her ânda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harâreti zamanlarında olur. Gıdâya olan hâcet, her günde olur. Ziyâya olan ihtiyaç, ale'l‑ekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkezâ…
Kezâlik, manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefâvittir. Her ânda “Allah” kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit “Besmele”ye, her saatte “Lâ ilâhe illallâh”a ihtiyaç vardır. Ve hâkezâ…
Binâenaleyh, âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve kezâ, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.
Dördüncü Nokta
Bilirsiniz ki; Kur'ân bu metîn din‑i azîmin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi, ictimâât‑ı beşeriyeyi tebdil eden bir kitaptır. Ma'lûmdur ki: Müessis olan zât, vaz'ettiği esâsları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet, tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrur eder, unutulmaz.
Ve kezâ, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kàlî veya hâlî yapılan suâllere lâzım olan cevabları veren umumî bir mürşid‑i mucîbdir. Ma'lûm ya, suâl tekerrür ederse, cevab da tekerrür eder.
Beşinci Nokta
Bilirsiniz ki; Kur'ân pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri îmân ve tasdike dâvet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları mârifete, dikkate tahrîk eder. Binâenaleyh o mesâilin, o ince hakàikın, kalblerde, efkârda tesbit ve takrîri için suver‑i muhtelifede türlü türlü üslûblarla tekrara ihtiyaç vardır.
Altıncı Nokta
Bilirsiniz ki; her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, fâideler, maksadlar vardır. Binâenaleyh, muayyen bir âyet her yerde öbür münâsib bir vecih için, bir fâide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile, hakikatte tekrar değildir.
301
Dördüncü Katre
Kur'ân’ın felsefî mesâil‑i kevniyenin bir kısmında ihmal ile, bir kısmında ibham ile, öteki kısmında icmâl ile işâret ettiği derece‑i i'câzı “Altı Nükte” zımnında izâh ediyoruz.
Birinci Nükte
S: Ne için Kur'ân da, hikmet ve felsefe gibi kâinâttan bahsetmiyor?
C: Felsefe hakikatten udûl etmiş, kâinâta mânâ‑yı ismiyle bakarak, kâinâtı kâinât hesabına istihdam ediyor. Kur'ân ise, Haktan hak ile nâzil olmuş, hakikate gidiyor. Mevcûdâta mânâ‑yı harfiyle bakarak Hàlık’ının hesabına istihdam ediyor.
S: Ulvî ve süflî ecrâmın mâhiyetleri, şekilleri, hareketleri hakkında fennin verdiği beyânât gibi beyân lâzım iken, mübhem bırakılmıştır.
C: Bu gibi mes'elelerde ibham daha mühimdir. Ve icmâl daha cemîl ve güzeldir. Çünkü, Kur'ân, istitradî ve tebeî olarak Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına istidlâl için kâinâttan bahsediyor. İstidlâlin birinci şartı, delilin neticeden daha zâhir ve ma'lûm olması lâzımdır. Eğer fencilerin iştihâsı gibi “Şemsin sükûnuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız” demiş olsaydı, delil müddeâdan daha hafî olurdu. Ve insanların ekserîsi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkâra zehâb ederlerdi. Hâlbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhûrun derece‑i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icâb eder.
302
Maahazâ, ekseriyete yapılan mürâattan ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş'et etmez. Çünkü, onlar da istifade ediyorlar. Amma mes'ele ma'kûse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünkü, fehimleri kàsırdır.
Ve Sâniyen: Belâğat‑ı irşadiyenin şe'nindendir ki, avâmın nazarına, âmmenin hissine, cumhûrun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabûlden imtina' etmesin. Binâenaleyh, cumhûra olan hitâbın en belîği zâhir, basit, sehl olmasıdır ki, âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsîlden nefret etmesinler.
Ve Sâlisen: Kur'ân mevcûdâtın ahvâlinden ancak Hàlık’ları için bahseder. Mevcûdâtın zâtlarına ait değildir. Bu itibarla Kur'ân’ca en mühim, kâinâtın Hàlık’a nâzır olan ahvâlidir. Fen ise, Hàlık’ı işe katmıyor. Kâinâtın ahvâlinden bizâtiha bahsediyor.
Ve kezâ, Kur'ân bütün insanlara hitâb eder. Ve ekseriyetin fehmini mürâat eder ki, tahkîkî bir mârifet sâhibi olsunlar. Fen ise, yalnız fenciler ile konuşur. Avâmı nazara almıyor. Avâm taklidde kalıyor. Bu itibarla fennin tafsilâtını ihmal veya ibham, maslahat‑ı âmme ve menfaat‑i umumiyeye nazaran, ayn‑ı isabet ve ayn‑ı hikmettir.
Ve Râbian: Kur'ân bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır. Bu itibarla irşadın belâğatı icâbınca, ekseriyeti, nazarlarında bedîhî olan mes'elelere karşı mükâbereye, muğâlataya îka' ve icbar etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsûs, meşhûd, mâruf olan bir şeyi lüzumsuz yerde tağyîr etmemek lâzımdır.
Ve kezâ, vazife‑i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin, ihmal veya icmâli lâzımdır. Mes'ele şemsin zâtından, mâhiyetinden bahsetmek değildir. Ancak, âlemi tenvir etmekle, hilkatin nizâm merkezi ve âleme mihver olması gibi hàrika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hàlık’ın azamet‑i kudretini efkâr‑ı âmmeye ibraz etmektir.
303
İkinci Nükte
وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا
S: Ne için şems “Sirâc”la tavsif edilmiştir. Hâlbuki ehl‑i fence, şems arza tâbi değildir ki, ona sirâc olsun. Belki arz ile seyyârât kendisine tâbi olan bir merkezdir?
C: “Sirâc” tâbiri şöyle bir tasvire işârettir ki: Âlem bir saray gibidir. Mevcûdâtı, o sarayın müştemilâtı, tezyînâtı makamında olduğu gibi, şems de, o saray halkını tenvir eden İlâhî bir lüküstür.
Ve kezâ “Sirâc” tâbiri Cenâb‑ı Hakk’ın Rubûbiyetinden doğan vüs'at‑i rahmetine ve o rahmet içinde derece‑i in'âm ve ihsânına bir ihtar ve azamet‑i saltanatı içinde Vahdâniyetine bir ilândır ki, müşriklerin ma'bûd ittihàz ettikleri kocaman şems, âlem sarayında lüküs vazifesiyle muvazzaf, musahhar bir memur ve bir hizmetkârdır. Ma'lûmdur ki, lamba hizmetini gören câmid bir şeyin ibâdete, yani Ma'bûd olmaya hiç liyâkati var mıdır?
Üçüncü Nükte
Kur'ân’ın takib ettiği makàsıd‑ı esâsiye ve anâsır‑ı asliye; ubûdiyet ile tevhid, risalet, haşir, adâlet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği mes'eleler ancak bu maksadlara vesilelerdir. Bu itibarla vesilelerde yapılacak tafsilât, ol bâbdaki kavâide muhâliftir. Çünkü mâlâyanî ile iştigâl, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesâil‑i kevniyede Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ihmal veya ibham veya icmâl yapmıştır.
304
Ve kezâ, Kur'ân’ın muhâtablarından kısm‑ı ekseri avâmdır. Avâm sınıfının hakàik‑ı İlâhiye’nin ince ve müşkül kısmına fehimleri kàdir değildir. Ancak, temsîl ve icmâller ile fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki; Kur'ân, kesret ile temsîlleri zikrediyor. Ve istikbâlde keşfedilecek bazı mesâilde de icmâl yapıyor.
Dördüncü Nükte
Bu Nükte mütercim tarafından tayyedilmiştir.
Beşinci Nükte
Müellif‑i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.
Beşinci Katre
Bu Katre mütercim tarafından tayyedilmiştir.
Altıncı Katre
Kur'ân başka kelâmlar ile mukayese edilmez. Aralarında münâsebet yoktur. Evet, kelâmın ulviyetine, kuvvetine, hüsnüne, cemâline kuvvet veren; mütekellim, muhâtab, maksad, makam olmak üzere dört şeydir. Edîblerin zannettikleri gibi yalnız makam değildir. Demek, bir kelâmın derece‑i kuvvetini anlamak istediğin zaman; fâiline, muhâtabına, gayesine, mevzûuna bak. Bunların dereceleri nisbetinde kelâmın derecesi anlaşılır.
Evet, meselâ: O kelâm emir veya nehiy olursa, irâde ve kudreti tazammun ettiğinden derecesine göre tezâuf ediyor. Meselâ: Kur'ân’ın ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي﴾ âyeti ile, semâ ve arza verdiği emrin, tazammun ettiği yüksek ve kat'î irâde ve kudret ile derhâl semâî sehâb çekilir, arz da suyunu yutar.
Ve kezâ, arz ve semâya ﴿اِئْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا﴾ âyetiyle verilen emri itâat ile kabûl etmelerinden, o emirdeki irâde ve kudretin derece‑i kuvveti ve dolayısıyla kelâmın derece‑i ulviyeti tebârüz eder. Fakat, insanların câmidâta verdikleri emirler, mütekellimîndeki irâde ve kudretin zaafiyeti nisbetinde rûhsuz, hayâlî hezeyanlardan farkları yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın “A'lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esmâ ve sıfât ve ef'âlinde kullanılan ism‑i tafdîl, tevhide naks değildir. Çünkü maksad, bizzat ve hakîki bir mevsufu gayr‑ı hakîki veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufa tafdîl etmektir.
305
Ve kezâ, izzet‑i İlâhiye’ye de münâfî değildir. Çünkü, maksad, sıfât ve ahvâl‑i İlâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef'âli arasında bir muvâzene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdîl etmek değildir ki, sıfât‑ı İlâhiye’ye bir naks olsun.
Evet, masnûâttaki kemâlât, Cenâb‑ı Hakk’ın kemâlinden in'ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnûât, sıfât‑ı İlâhiye ile muvâzene hakkına mâlik değildir.
306
Şu'le
﴿﷽﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bütün Esmâ‑i Hüsnâ’nın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât‑ı kemâliyeye, Lafza‑i Celâl olan “Allah” bil'iltizam delâlet eder. Sâir ism‑i hàslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz' olmadığı gibi, aralarında lüzum‑u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur.
Amma Lafza‑i Celâl, bilmutâbakat Zât‑ı Akdes’e delâlet eder. Zât‑ı Akdes ile sıfât‑ı kemâliye arasında lüzum‑u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil'iltizam delâlet eder.
Ve kezâ, Ulûhiyet ünvânı sıfât‑ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism‑i hàs olan “Allah”ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor.
Ve kezâ, “Allah” kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh “Lâ İlâhe İllallâh” kelâmı, Esmâ‑i Hüsnâ’nın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime‑i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hàlıka İllallâh”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyûme İllallâh” gibi… Binâenaleyh, terakkî etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.
307
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mâdemki herşeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve O’na iz'ânın vardır; zararlı, menfaatli herşeyi tahsin ve hüsn‑ü rızâ ile kabûl etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbâb‑ı zâhiriye vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinât hâdiselerinden insanın hevâ ve hevesine muhâlif olan kısım, muvâfık olan kısımdan daha çoktur. Eğer hevâ sâhibi, bu esbâb‑ı zâhiriyeyi görüp “Müsebbibü'l‑Esbâb”dan gaflet etmese, i'tirâzlarını tamamen Allah’a tevcîh eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Duâlar üç kısımdır.
Birisi: İnsanın lisânıyla yaptığı kavlî duâlardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, – meselâ – acıktıkları zaman kendi hususî lisânlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî duâlardandır.
İkinci Kısım: Nebâtât, eşcârın, bilhassa bahar mevsiminde lisân‑ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî duâlardır.
Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe'ninde olan şeylerin, lisân‑ı isti'dâd ile hissedilen isti'dâdî duâlarıdır.
Evet, herşey Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisânıyla, ihtiyacıyla, isti'dâdıyla dahi Allah’a duâ eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce sûret ve şekillere girmek kàbiliyetinde iken; o eğri‑büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakîm, müntec bir şekle, bir vaziyete sevkedilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâmü'l‑Guyûb’un terbiye, tedvîr, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların herbirisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yâhut bir fihristedir, ilm‑i ezelîden alınmıştır. Yâhut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mü'min olan zât, mânâ‑yı harfiyle, yani gayra bir hàdim ve bir âlet sıfatıyla kâinâta bakıyor. Kâfir ise, mânâ‑yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor.
308
Bu itibarla herbir masnû'da, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni'a ve Esmâ‑i Hüsnâ’dan kendisine olan tecelliyâta bakar.
İkinci cihetin dâiresi daha geniş ve meâlce daha kâmildir. Zîra, bir harf kendi zâtına bir harf mikdarı – o da bir vecihle – delâlet eder. Kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara ta'rif ve tavsif eder.
Kezâlik, Kudret‑i Ezelî kitabından olan bir masnû', kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder. Amma Nakkàş‑ı Ezelî’ye pek çok vücûh ile delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasideyi inşâd eder.
Kavâid‑i mukarreredendir ki: “Mânâ‑yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm‑u aleyh olamaz. Ve o mânâ‑yı harfînin inceliklerine tedkîkàt yapılamaz. Fakat mânâ‑yı ismî, sâdık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binâendir ki; mânâ‑yı ismiyle kâinâta bakan felâsifenin kitaplarında kâinâta ait hükümler, nefsü'l‑emirde örümceğin nescinden zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl‑i kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm‑u kevniyeye mânâ‑yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirâc olması, arzın beşik, cibâlin evtâd olması, ehl‑i kelâmın müddeâlarını isbâta kâfîdir. Hattâ ehl‑i kelâmın re'yleri, hiss‑i umumîye ve teârüf‑ü âmme mutâbık olduktan sonra, vâkıa mutâbık olmasa bile, onların müddeâsına zarar vermez ve tekzîbe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl‑i kelâmın re'yleri mesâil‑i felsefiyede ednâ ve zaîf görünür. Amma mesâil‑i İlâhiye’de demirden daha metîndir.
309
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, tâzib etmesi adldir. Evet zehiri içen adam, âdetullâha nazaran hastalığa, ölüme kesb‑i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah’ın fazlına mazhar olur.
Ma'siyet ile azâb arasında kavî bir münâsebet vardır. Hattâ Ehl‑i İ'tizâl, ma'siyet hakkında, doğru yoldan udûl ile ma'siyeti, şerri Allah’a isnâd etmedikleri gibi, ma'siyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehâb etmişlerdir. Şerrin azâbı istilzam ettiği, Rahmet‑i İlâhiye’ye münâfî değildir. Çünkü şer, nizâm‑ı âlemin kanununa muhâliftir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübtelâdır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükâfât zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu itibarla, ehl‑i dalâl ile ehl‑i kemâl, nisyan ve tezekkürde müteâkistirler.
Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibâdet teklifinde başını havaya kaldırarak fir'avunlaşır. Lâkin mükâfâtın, menfaatin tevzî'inde, bir zerreyi bile terketmez. Amma nefsini unutan ehl‑i kemâl; sa'y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor. Fakat neticelerde, fâidelerde, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mü'minler ibâdetlerinde, duâlarında birbirine dayanarak cemâatle kıldıkları namaz ve sâir ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki; herbir ferd, kendi ibâdetinden kazandığı mikdardan pek fazla bir sevâb cemâatten kazanıyor. Ve herbir ferd ötekilere duâcı olur, şefâatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a… Ve kezâ, herbir ferd, arkadaşlarının saâdetinden zevk alır ve Hallâk‑ı kâinâta ubûdiyet etmeye ve saâdet‑i ebediyeye namzed olur.
310
İşte mü'minler arasında, cemâatler sâyesinde husûle gelen şu ulvî, manevî teâvün ve birbirine yardımlaşmak ile hilâfete haml, emânete mazhar olmakla beraber mahlûkat içerisinde mükerrem ünvânını almıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zekî olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü mu'teberdir. Binâenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyâtta şiddet‑i tevağğulden dolayı îmân, İslâm ve Kur'ân’ın hakàikından pek uzak mesâfelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakàik‑ı İslâmiyeye vukûfu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü'l‑emir de benim gördüğümü tasdik eder.
Binâenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrârını, Kur'ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zîra onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve rûhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sem', basar, hava, su gibi umumî ni'metler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî ni'metlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyâkatleri vardır.
Binâenaleyh, o gibi umumî ni'metlere karşı, nankörlük edip şükrân etmemek, en büyük küfran‑ı ni'met sayılır. Hâl bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî ni'metlere karşı, Allah’a şükrederlerse de, şu umumî ni'metler onlara şümûlü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Hâlbuki en büyük ni'met âmm ve dâimî olan ni'metlerdir. Umumiyet kemâl‑i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.
311
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duâların da tekrarını iktiza eder. Zîra Kur'ân, hakikat ve şerîat, hikmet ve mârifet kitabı olduğu gibi; zikir, duâ ve dâvetin de kitabıdır. Duâda tekrar, zikirde tezkâr, dâvette te'kid lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsîlden sonra icmâl yapıyor. Cüz'iyâtın bahislerinden sonra rubûbiyet‑i mutlakanın düsturlarını, sıfât‑ı kemâliyenin nâmuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki fâideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddimelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki, sâmi'in zihni, âyetlerde zikredilen cüz'iyât ile meşgul olup Ulûhiyet‑i Mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet‑i fikriyesine halel gelmesin.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Velîlerin himmetleri, imdâdları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Muğîs, Muîn, ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânıyla her ne suâl edilirse, – velev ki fâsık da olsun – Cenâb‑ı Hak o latîfeye hürmeten o matlûbu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhîs edemedim.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İlim ve yakìn şümûlüne dâhil olan ahvâl‑i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl‑i istikbâliye arasında şöyle bir mukayese yap:
312
Silsile‑i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra, mevcûdât‑ı mâziye kafilesine dâhil olan ecdâdınla, henüz istikbâl rahminde kalıp da peyderpey vücûda çıkan evlâd ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnû'u olduğu gibi ikinci kısım da aynen O Sâni'in masnû'u olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşâhedesi altındadır. Bu itibarla, ecdâdın iâdeten ihyâsı, evlâdının icâdından daha garîb değildir. Belki daha ehvendir.
İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukûât‑ı mâziye, Sâni'in bütün imkânât‑ı istikbâliyeye kàdir olduğuna şehâdet eden bir takım mu'cizelerdir.
Evet, kâinât bostanında görünen şu mevcûdât ve ecrâm, Hàlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden hàrikalardır.
Kezâlik, nebâtât ve hayvanat, envâ'ıyla, efrâdıyla, Sâni'lerinin herşeye kàdir olduğuna şehâdet eden san'at hàrikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrât ile şümûs mütesâvî olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyâsı arasında fark yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ‑yı arz ve toprak unsuruna nazar‑ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki:
Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu', mahviyet gibi maksûda îsâl eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvâttan Hàlık‑ı Semâvâta daha yakın bir yoldur. Zîra, kâinâtta tecellî‑i rubûbiyet ve fa'âliyet‑i kudrete ve makarr‑ı hilâfete ve Hayy, Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki, arş‑ı rahmet su üzerindedir. Arş‑ı hayat ve ihyâ da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyât ve cilvelere en yüksek bir âyinedir.
313
Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar latîf olursa, o nisbette sûretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve latîf bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ: Hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyâsı görünür. Su âyinesinde şems ziyâsıyla görünürse de elvân‑ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyâsındaki yedi rengi de gösterir. اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌolan Hadîs‑i Şerîf, bu sırra işâreten şehâdet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâb etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklım yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb, zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl, ber‑vech-i mu'tâd bürhân şeklinde bir temsîl ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır‑ı Hakîm’in kâinâttan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır.
Evet ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi fevklerin de en fevkınde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi hiçbir şeyden de hariç değildir.
Evet âsâr‑ı rahmetine mazhar olan sath‑ı arzda ma'mûlât‑ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semâda veya biri şarkta diğeri garbda iki şeyi bir ânda yaratan Sâni'in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır.
Ve kezâ herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de, herşeyin nefsinden daha ziyâde bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, dâire‑i Vücûb, tecerrüd ve ıtlâk hasâisindendir. Ve fâil‑i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet‑i lâzimesidir. Meselâ: Şems, timsâllerine kayyûm olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesâfe kadar da bu'diyeti vardır.
314
Şu'le’nin Zeyli
﴿﷽﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bütün kâinâtı ihâta eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr‑ı mütenâhî bir dâire‑i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr‑ı mütenâhînin tenâhîsi lâzım gelir.
Ve kezâ, Hikmet‑i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.
Ve kezâ, mukaddir olan Kadîr‑i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz.
Ve kezâ, maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev' bir ferdini gizletemez.
Ve kezâ küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu san'at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nev'ileri büyük olurlar.
Ve kezâ, azamet‑i mutlaka şirketi asla kabûl etmez.
Ve kezâ, fevkalâde bir sühûletle, hàrika bir sür'atle, mu'ciz bir ittikan ve intizamla cûd‑u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havâî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefsine olan muhabbeti icâb ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hàlık’ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü, nefsinden O daha karîbdir. Evet, senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyât, Hàlık’ın nazarı ve ilmi altındadır.
315
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlemde tesâdüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre‑i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sünbüllerinde, hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini, tanağğum ve terennüm ile inşâd ettikleri îmân kulağıyla, basîret gözüyle dinlenilirse, tesâdüf şeytanları bile kabûl ile hayran olurlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid‑i Ehade isnâd etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efrâdın mazhar oldukları Tecelliyât‑ı İlâhiye adedince ilâhları kabûl etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsâlleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsâllerine ma'kes olan şeylerin adedince hakîki şemslerin vücûdunu kabûl etmeye mecbur olursun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hàlık‑ı Rahmân-ı Rahîm’in ilminde, meşhûdunda, ma'lûmunda bâkî kalmaklığın senin bekàn için kâfîdir.
Yâhû, herşeyi Sâhib‑i Hakîkisine ver veya O’na isnâd et. O’nun ismiyle al ki, rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücûda getirip nizâm ve intizamlarını te'min edecek o kadar ilâhları kabûle muztar kalacaksın.
316
Nokta
مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
Kırkbeş sene evvel te'lif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır
İfâde‑i Merâm
Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim.
Derler: “Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”
Bilirim ki; kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhûrat öyle. “Şuâât” ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi', müteharri‑i hakikat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.
Gayetü'l‑gâyât olan Mârifetullâhın bir bürhânı olan Mârifeti'n‑Nebîyi “Şuâât”ta bir nebze beyân ettik. Şu risalede maksûd‑u bizzat olan tevhidin lâyuhadd berâhininden yalnız dört muazzam bürhânına işâret edeceğiz. Hem nazar‑ı aklîyi, hads‑i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek îmânın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm‑i kàsırımla göstermek isterim.
317
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Said Nursî
318
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيّ۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾ maksûdumuzdur, matlûbumuzdur. Gayr‑ı mütenâhî berâhininden, dört bürhân‑ı küllîyi îrâd ediyoruz.
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhân‑ı neyyirimiz Şuâât’ta tenevvür ettiğinden, tenvir‑i müddeâmızda münevver bir mir'âttır.
İkinci Bürhân: Kitab‑ı Kebîr ve insan‑ı ekber olan kâinâttır.
Üçüncü Bürhân: Kitab‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Kelâm‑ı Akdes’tir.
Dördüncü Bürhân: Âlem‑i Gayb ve Şehâdetin nokta‑i iltisâkı ve Berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsı vicdân denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat ve vicdân akla bir penceredir. Tevhidin şuâını neşrederler.
Birinci Bürhân
Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “Hakikat‑i Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi' tevâtür sırrını ihtiva eden mecmû‑u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin rûhunu ve tasdiklerini taşıyor.
319
İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu'cizâtının te'yidiyle musaddak olan bütün akvâliyle, vücûd ve vahdet‑i Sâni'i beşere gösteriyor. Demek şu da'vâda ittihâd etmiş bütün efâzıl‑ı beşer nâmına o nuru gösteriyor.
Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, sâfî, keskin, hakàik‑âşinâ bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
İkinci Bürhân
Kâinât kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, efrâden ve terekküben Zât‑ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini, elsine‑i mahsûsaları kırâat ile ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ ’yi tilâvet ediyorlar.
Cemî' zerrât‑ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâire vücûh ile hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret‑bahşâ hikemi intac ettiğinden, Sâni'in vücûb‑u vücûduna şehâdetle avâlim‑i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe‑i Rabbâniye içinde ilân‑ı Sâni' eden, misbâh‑ı îmânı ışıklandırıyorlar.
Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; herbir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetindeki imkânât cihetiyle Sâni'i ilân ettiği gibi, tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât‑ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın, herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dâiresinde, herbir zerre, muvâzene‑i cereyan-ı umumîyi muhâfaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfâ ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni'‑i Zülcelâl’in berâhini, zerrâttan kat kat ziyâde olur.
320
Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَائِقِ hakikattir, mübâlağa değil; belki nâkıstır.
Neden aklıyla herkes göremiyor?
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemâl‑i zuhûrundan ve zıddın ademinden.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Yani: “Sahife‑i âlemin, eb'âd‑ı vâsiasında Nakkàş‑ı Ezelî’nin yazdığı silsile‑i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr‑i hakikatle sarıl. Tâ ki, mele‑i a'lâdan uzanan şu selâsil‑i resâil, seni a'lâ‑yı illiyîn-i tevhide çıkarsın.
Şu kitabın hey'et‑i mecmuasında, öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize‑i kudret olan bu kitab‑ı kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbâb‑ı tabîiye, farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek; سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
321
Herbir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdârdır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk‑ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzûme‑i şemsiyeyi de O tanzim etmiştir. “Sünûhât”ın dokuzuncu sahifesinde; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin sırrına müracaat et.
Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd‑i şehâdet o mu'cize‑i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz‑nümâ, hayret‑fezâ bir misâl‑i musağğar-ı kâinâttır. Sûre‑i Yâsîn, sûret‑i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta‑i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinâtı da O yazmıştır.
Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynâtın sûreti altında olan makine‑i dakîka-i bedîa-i İlâhiye’nin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan esbâb‑ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûlünü, muhâl‑ender muhâl göreceksin.
Eğer herbir zerrede hükemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve herbir zerre de sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i'tikàd edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i'tikàd edebilirsin. Hâlbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize‑i kudret, öyle bir hàrika‑i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinâtı, bütün şuûnâtını icâd eden, tanzim eden bir Sâni'in sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbâb‑ı tabîiden olamaz.
322
Bâhusus o esbâb‑ı tabîiyenin üssü'l‑esâsı hükmünde olan cüz'‑ü lâyetecezzâdaki kuvve‑i câzibe ve kuvve‑i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerinde bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibarîden hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.
Ezeliyet‑i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi, umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
S: Ezeliyet‑i madde ve harekât‑ı zerrâttan teşekkül‑ü envâ' gibi, umûr‑u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
C: Sırf başka şey ile nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs‑ı fâsidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini iknâ etmek sûretinde kasden ve bizzat ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma'kul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül‑ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edilebilir.
Dalâlet ne kadar acîbdir. Zât‑ı Zülcelâl’in lâzım‑ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hàssası olan icâdı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki, gayr‑ı mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor.
Evet meşhûrdur ki: Hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn etti: “Hilâli gördüm.” Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât‑ı zerrât nerede, sebeb‑i teşkil-i envâ' nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
323
Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
C: Tabiat, âlem‑i şehâdet denilen cesed‑i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âlini intizam ve rabt altına alan bir Şerîat‑ı Kübrâ-yı İlâhiye’dir. İşte şu şerîat‑ı fıtriyedir ki, Sünnetullâh ve tabiat ile müsemmâdır. Hilkat‑i kâinâtta cârî olan kavânîn‑i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer mes'elesidir.
Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinâden vehim, hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat‑ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcûd‑u haricî ve hayâlden hakikat sûretine girmiştir. Hayâli, hakikat sûretinde gören, gösteren nüfûsun isti'dâd‑ı şûresinden, fâil‑i müessir tavrını takmıştır.
Hâlbuki, kör, şuûrsuz tabiat, kat'iyyen kalbi iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar‑ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, sırf nefy‑i Sâni' farazından çıkan bir ıztırar ile veleh‑resân-ı efkâr olan Kudret‑i Ezeliyenin âsâr‑ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.
Hâlbuki tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkàş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizâmdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil.
324
Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hàlî bir yerde muhteşem ve sanâyi‑i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya‑yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavânînini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes‑i şuûr olduğundan, bir fâil, bir illet‑i ıztırarî kabûl eder.
İşte Sâni'‑i Zülcelâl’den teğâfül sebebiyle böyle gayr‑ı ma'kul, gayr‑ı mülâyim bir illet‑i ıztırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.
Şerîat‑ı İlâhiye ikidir:
Biri: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef'âl‑i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi: Sıfat‑ı İrâdeden gelen ve evâmir‑i tekvîniye tesmiye edilen şerîat‑ı fıtriyedir ki, bütün kâinâtta cârî olan kavânîn‑i âdâtullâhın muhassalasından ibarettir. Evvelki şerîat nasıl kavânîn‑i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şerîat dahi, mecmû‑u kavânîn-i itibariyeden ibarettir. Sıfat‑ı kudretin hàssası olan te'sir ve icâda mâlik değillerdir.
Sâbıkan sırr‑ı tevhid beyânında demiştik: Herşey herşeyle bağlıdır. Bir şey herşeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden herşeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarûrîdir.
Şu ehl‑i dalâletin gösterdikleri esbâb‑ı tabîiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesâdüf‑ü a'mâ ve ittifakıyet‑i avrânın eline vermiştir. ﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾
325
Elhâsıl: İkinci bürhânımız olan kitab‑ı kebîr-i kâinâttaki nazm ve nizâm, intizam ve te'lifindeki i'câz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî, bir ilm‑i lâ-yetenâhî, bir irâde‑i ezeliyenin eserleridir.
Nazm ve nizâm‑ı tâmme ne ile sâbittir?
S: Nazm ve nizâm‑ı tâmme ne ile sâbittir?
Elcevab: Nev'‑i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünûn‑u ekvân istikrâ'‑i tâmme ile o nizâmı keşfetmişlerdir. Çünkü; herbir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kàbildir. Herbir fen, külliyet‑i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zîra, herbir fen kavâid‑i külliye desâtirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizâmı ihâta etmezse, cevâsis‑i fünûn vâsıtasıyla görür ki, insan‑ı ekber, insan‑ı asğar gibi muntazamdır. Herbir şey, hikmet üzere vaz'edilmiştir. Faydasız, abes yoktur.
Şu bürhânımız (❋) değil yalnız erkânı ve a'zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhânın sadâ‑yı bülendine iştirâk ederek “Lâ İlâhe İllallâh” diye zikrediyorlar.
Üçüncü Bürhân
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Şu bürhân‑ı nâtıkın sînesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: “Allâhu Lâ İlâhe İllâ Hû”yu tekrar ediyor.
Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedâr bir ağacın menba'‑ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhânımız dallarında meyve‑i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mes'ele‑i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor.
326
Hem şu bürhânın âlem‑i şehâdet tarafına tedellî etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarûre âlem‑i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn‑u a'zamı (ağaç dalı) yine sâbit hakàik ile meyvedârdır.
Hem derince şu bürhân tersîm edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes'ele‑i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şâibe‑i tereddüd hiçbir tarafında ihsâs edilmiyor.
Hem o neticeyi bütün hakàika esâs addederek müselleme ve zarûriye olduğunu bütün kuvvet‑i beyânıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı gibi o şedîd kuvvet, sun'î olamaz.
Hem de, üstündeki sikke‑i i'câz her ihbarını tasdik eder. Tezkiyeden müstağnî kılar. Âdeta ihbarâtı binefsiha sâbit umûrlardandır.
Evet, şu bürhân‑ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde i'câz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdânı istişhâd, önünde, hedefinde hayır ve saâdet, nokta‑i istinâdı vahy‑i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.
Mârifet‑i Sâni' denilen kemâlât arşına uzanan mi'râcların usûlü dörttür.
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan Muhakkìkîn‑i sofiyenin minhâcıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî Mütekellimîn tarîkidir.
Bu iki asıl, çendan Kur'ân’dan teşa'ub etmişlerdir. Lâkin fikr‑i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için uzunlaşmış ve müşkülleşmiş. Evhâmdan masûn kalmamışlar.
327
Üçüncüsü: Şübehât‑âlûd hükemâ mesleğidir.
Dördüncüsü ve En Birincisi: Belâğat‑ı Kur'âniye’nin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'râc‑ı Kur'ânî’dir.
Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlhâm, ta'lim, tasfiye, nazar‑ı fikrî.
Tarîk‑ı Kur'ânî iki nev'idir.
Birincisi
Delil‑i inâyet ve gayettir ki, menâfi'‑i eşyayı ta'dâd eden bütün Âyât‑ı Kur'âniye bu delili nesc ve şu bürhânı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm‑ı ekmelinde ittikan‑ı san'at ve riâyet‑i mesâlih ve hikemdir. Bu ise Sâni'in kasd ve hikmetini isbât ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor. Zîra ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizâmın şâhidleri olan bütün fünûn‑u ekvân, mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât‑ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevâidi göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetine kat'î şehâdet ediyorlar.
Ezcümle: Fenn‑i hayvanat, fenn‑i nebâtât, ikiyüz bini mütecâviz envâ'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin herbirinin hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve itibarî olan kavânîn, kör ve şuûrsuz olan esbâb‑ı tabîiye ise, bu kadar hayret‑fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet‑engîz birer makine‑i acîbe-i İlâhiye’nin icâd ve inşâsına adem‑i kàbiliyetleri cihetiyle herbir ferd, herbir nev'î müstakillen Sâni'‑i Hakîm’in dest‑i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhâr ediyorlar.
328
Kur'ân‑ı Kerîm ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴾ der. Kur'ân’da delil‑i inâyet, vücûh‑u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde gâliben akla havâle ve vicdânla müşâverete sevketmek için ﴿اَوَلَا يَعْلَمُونَ﴾﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ﴿فَاعْتَبِرُوا﴾ gibi o bürhân‑ı inâyeti ezhânda tesbit ediyor.
İkinci Delil‑i Kur'ânî
Delil‑i İhtirâ'dır.
Hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr‑ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd‑ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Hiçbir nev'i müteselsil‑i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb‑ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül‑ü esnâf inkılâb‑ı hakàikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, sûret‑i müteğayyire, hem harekât‑ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet‑i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek envâ'ının fasîleleri ve umum a'râzının hàvâss‑ı mümeyyizeleri bizzarûre adem‑i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenâsül, şerâit‑i âdiye-i itibariyedendir.
329
Feyâ acaba! Vâcibü'l‑Vücûd’un lâzime‑i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest‑i tasarruf-u kudrete karşı mukâvemet edemeyen koca kâinât, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerrâtların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) Kudret‑i Ezeliyenin yed‑i i'dâmına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, Kudret‑i Ezeliyenin hàssası olan ibdâ' ve icâdı, hiçbir münâsebet‑i ma'kule olmadan en âciz ve en bîçâre esbâba isnâd ediliyor?
İşte Kur'ân‑ı Kerîm, şu delili, halk ve icâddan bahseden âyâtı ile ezhânda tanzim ediyor. Müessir‑i hakîki yalnız Allah’tır. Te'sir‑i hakîki esbâbda yoktur. Esbâb, izzet ve azamet‑i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar‑ı zâhirîsinde, dest‑i kudret umûr‑u hasîse ile mübâşir görünmesin.
Bir şeyde iki cihet var. Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdâd ona vârid oluyor.
Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur… İlâ âhir. Esbâb bu cihette vardır. İzhâr‑ı azamet ve izzet‑i kudret öyle ister.
İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffâf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbâbın te'siri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve rûh ve nur ve vücûd, iki vecihleri şeffâf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vâsıtasız dest‑i kudretten çıkıyorlar.
330
Dördüncü Bürhân
Vicdân‑ı beşer denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Şu bürhânda “Dört Nükte”yi nazar‑ı dikkate al.
Birincisi
Fıtrat yalan söylemez. Meselâ: Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur. Doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimâd ile meyelân‑ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar.
İşte şu meyelânlar, İrâde‑i İlâhiye’den gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.