266
Onuncu Risale
﴿﷽﴾
﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âyet‑i kerîmenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci Basamak: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münâsib sâkinleri vardır. Çünkü, küre‑i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevi'l‑hayat ile dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçları zevi'l‑idrak ile dolu olmasını tasrîh ediyor. Ve kezâ, semâvâtın bu kadar zînetlerle tezyîn edilmesi, behemehal zevi'l‑idrakin takdir ve istihsân ile nazar‑ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünkü, hüsn‑ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahazâ ins ve cin o vazifeyi îfâya kâfî değillerdir. Ancak gayr‑ı mahdûd oraya münâsib melâike ve rûhâniler o vazifeyi îfâ edebilir.
İkinci Basamak: Arzın semâvâtla alâkası, muâmelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziyâ, harâret, bereket vesâire semâvâttan geliyor. Arzdan da semâya duâlar, ibâdetler, rûhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticârî muâmeleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semâya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiyâ, evliyâ, ervâh; cesedlerinden tecerrüd ile semâvâta urûc ederler.
267
Üçüncü Basamak: Semâvâtta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizâm, intizam, ıttırâddan hissedildiğine nazaran, semâvât ehli, arz sâkinleri gibi değildirler. Evet arzda bulunan nifâk, şikàk, ihtilâf, ezdâdın ictimâ'ı, hayır ve şerrin ihtilâtı gibi şeyler, semâvâtta yoktur. Bu sâyede semâvâtta nizâm ve intizamı bozacak bir hâl yoktur. Sâkinleri verilen emirlere kemâl‑i itâatle imtisal ediyorlar.
Dördüncü Basamak: Cenâb‑ı Hakk’ın; iktizaları, hükümleri müteğayyir bazı esmâları vardır. Meselâ: “Bedir” gibi bazı gazâlarda Ashâb‑ı Kirâm’a yardım etmek üzere küffar ile muhârebe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktiza eden ismi, melâike ile şeyâtîn – yani semâvî olan ahyârla arzî eşrâr – arasında muhârebenin vukû'unu istib'âd değil, iktiza eder. Evet, Cenâb‑ı Hak melâikeye bildirmeksizin şeytanları def' veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası üzerine, bu kabîl mücâzâtın müstehaklarına ilân ve teşhîri, azametine lâyıktır.
Beşinci Basamak: Rûhânilerin ahyârı, semâda bulunduklarından, eşrârı da letâfetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl‑i semâ, onları şerâretleri için kabûl etmeyerek def'ediyorlar. Maahazâ, bu gibi manevî mübârezeleri âlem‑i şehâdete, bilhassa vazifesi şehâdet ve müşâhede olan insana ilân ve teşhîrine recm‑i nücûm alâmet ve nişan kılınmıştır.
Altıncı Basamak: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, nev'‑i beşeri itâate irşad, isyandan zecr ve men' etmek üzere kullandığı üslûb‑u àlîsine bak: ﴿يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ﴾
268
Yani: “Ey ins ve cin cemâati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvât ve arzın aktârından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız.”
Kur'ân‑ı Kerîm bu âyet ile, pek geniş Saltanat‑ı Rubûbiyet’e karşı ins ve cinnin aczlerini ilân zımnında nidâ ediyor:
“Ey insan‑ı hakîr, sağîr, âciz! Ne sûretle, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itâat ettikleri Sultan‑ı Ezel’e isyan ediyorsun! Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sâhib olan bir Sultan’a karşı isyan etmeye cesâret ediyorsun!”
Yedinci Basamak: Yıldızların pek küçük efrâdı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semânın vechini, yüzünü ziyâlandıran herşey yıldızdır. Bu nev'iden bir kısmı, semâya zînet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semâvî mancınıklardır. Semâda yapılan bu recm, semâ gibi en vâsi' dâirelerde bile vukû'a gelen mübâreze hâdisesini insanlara göstermekle insanların mutî'lerini âsîlerle mübârezeye teşvik ile alıştırmaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.
İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.
Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddimeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillû lüzumlu mukaddimeleri ihzar ve tertib etmek gibi.
269
Binâenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmîddir. Evvelâ mâzi, hâl ve istikbâl zamanlarında görmüş veya görecek ni'metler lisânıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'âmlar lisânıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihâtı şehâdet ve müşâhede lisânıyla, Sâni'i hamd ü senâ etmektir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın atâ, kazâ ve kader nâmında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu, kazâ da, kaderi bozar.
Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir.
Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler.
Demek, atâ’nın kazâya nisbeti, kazâ’nın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümûlünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:
“Yâ İlâhî! Hasenâtım senin atâ’ndandır. Seyyiâtım da senin kazâ’ndandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum” der.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Esmâ‑i Hüsnâ’yı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bazen âyât‑ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazen mensûcât toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazen de ef'âlini tafsîl ettikten sonra isimler ile icmâl eder. Bazen de, halkın a'mâlini tehdidâne söyler. Sonra rahmete işâret eden isimler ile tesellî eder. Bazen de bazı makàsıd‑ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra o makàsıdı takrîr ve isbât için bürhân olarak kavâid‑i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazen de maddî cüz'iyâtı zikreder. Sonra esmâ‑i külliye ile icmâl eder ve hâkezâ…
270
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Acz de aşk gibi Allah’a îsâl eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.
Ehl‑i sülûk, tarîk‑ı hafâda letâif‑i aşere üzerine, tarîk‑ı cehrde nüfûs‑u seb'a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir âciz ise; dört hatveden ibaret; hem kısa, hem sehl bir tarîki, Kur'ân’ın feyzinden istifade etmiştir.
Birinci hatveyi: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ﴾ âyetinden;
İkinci hatveyi: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ﴾ âyetinden;
Üçüncü hatveyi: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ âyetinden;
Dördüncü hatveyi: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ âyetinden ahzetmiştir. Bunların izâhı:
Birinci Hatve: İnsan, yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Ma'bûd’a lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzîh etmekle, – haklı olsun haksız olsun – kemâl‑i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb‑ı Hakk’ı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihâzâtı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarfediyor ve ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ﴾ ’deki مَنْ şümûlüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem‑i tezkiyesiyle olur.
271
İkinci Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevkedilmeli, ücret tevzî'inde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde, torbasında; kusur, naks, acz, fakr’dan mâadâ bir şeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır‑ı Hakîm tarafından in'âm edilen ni'metler olup hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini i'tikàd ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin adem‑i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınâsının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.
Dördüncü Hatve: Kendisi istiklâliyet hâlinde fânî, hâdis, ma'dûm olduğunu ve esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık ettiği hâlinde şâhid, meşhûd, mevcûd olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücûdunda ademini, ademinde vücûdunu bilmekle لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ’yu kendisine vird ittihàz etmektir.
Ve kezâ, Vahdetü'l‑Vücûd ehli, kâinâtı nefyetmekle i'dâm ediyorlar. Vahdetü'ş‑Şühûd halkı ise, bütün mevcûdâtı – kürek cezalıları gibi – nisyan zindânında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.
Kur'ân’ın ifhâm ettiği tarîk, kâinâtı, mevcûdâtı hem i'dâmdan, hem hapisten kurtarır. Esmâ‑i Hüsnâ’ya mazhariyetle âyinedârlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinâtı, istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.
272
Ve kezâ, insanın vücûdunda birkaç dâire vardır. Çünkü, hem nebâtîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem îmânî. Tezkiye muâmelesi bazen tabaka‑i îmâniyede olur. Sonra tabaka‑i nebâtiyeye iner. Bazen de yirmidört saat zarfında her dört tabakada muâmele vâki olur. İnsanı hatâ ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riâyet etmemektir. خَلَقَ لَنَا مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ’ya istinâden insaniyetin mide‑i hayvaniye ve nebâtiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasrıyla galat ediyor. Sonra, herşeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukâbil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ubûdiyet, sebkat eden ni'metin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek bir ni'metin mükâfât mukaddimesi ve vesilesi değildir. Meselâ; insanın en güzel bir sûrette yaratılışı, ubûdiyeti iktiza eden sâbık bir ni'met olduğu ve sonra da, îmânın i'tâsıyla kendisini sana ta'rif etmesi, ubûdiyeti iktiza eden sâbık ni'metlerdir.
Evet, nasıl ki, midenin i'tâsıyla bütün mat'ûmât i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor; hayatın i'tâsıyla da âlem‑i şehâdet, müştemil bulunduğu ni'metler ile beraber i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor.
Ve kezâ, nefs‑i insanînin i'tâsıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri ni'metler sofrası gibi kılınmıştır. Kezâlik îmânın i'tâsıyla, mezkûr sofralar ile beraber, Esmâ‑i Hüsnâ’da iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor.
Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülâzım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen ni'metler, mahzâ O’nun fazlındandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Envâ'ın efrâdında, bilhassa haşerât ve hevâm kısmında görünen fevkalâde çoklukta müşâhede edilen, hàrikulâde gayr‑ı mütenâhî bir cûd u sehàvet vardır. Kemâl‑i ittikan ve intizam ile bütün envâ'da bulunan şu kesret‑i efrâd, Tecelliyât‑ı İlâhiye’nin gayr‑ı mütenâhî olduğuna ve Cenâb‑ı Hakk’ın mâhiyeti herşeye mübâyin olduğuna ve bütün eşya O’nun kudretine nisbeten mütesâvî olduğuna sarâhaten delâlet eder.
273
Evet bu cûd‑u icâd Sâni'in vücûbundandır. Nev'ide celâlîdir, ferdde cemâlîdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın yaptığı san'atların sühûlet ve suûbet dereceleri, onun ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda bilhassa ince ve latîf cihâzâtta ilmî mehâreti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binâenaleyh, eşyanın hilkatinde sür'at‑i mutlaka ile vüs'at‑i mutlaka içinde görünen sühûlet‑i mutlaka, Sâni'in ilmine nihâyet olmadığına hads‑i kat'î ile delâlet eder.
﴿وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni'‑i Hakîm şu küçük cisimde gayr‑ı mahdûd envâ'‑ı rahmeti tartmak için gayr‑ı ma'dûd mîzanlar vaz'etmiştir. Ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın gayr‑ı mütenâhî mahfî definelerini fehmetmek için gayr‑ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmuât, mubsırât, me'külât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâni'in sıfât‑ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.
Ve kezâ, hardaleden daha küçük kuvve‑i hâfızasında, öyle bir latîfe‑i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o latîfe dâimî seyr ve cevelân etmekte ise de, sâhiline vâsıl olamaz. Maahazâ, bazen bu büyük âlem o latîfeye o kadar darlaşır ki, âlem o latîfenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latîfeyi, bütün seyahat meydânlarıyla, mütâlaa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz.
274
İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.
Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sâhil‑i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur.
Demek, insanın seyr‑i rûhânisinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasîb ve müyesser olur. Bir tabakasına da, gaflet ve evhâm öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur.
Sukùtu suûd, tedennîyi terakkî, cehl‑i mürekkebi yakìn, uykunun son perdesini intibâh zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakàik‑ı îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İsm‑i Celâl, ale'l‑ekser nev'ilerde, külliyatta tecellî eder. İsm‑i Cemâl ise mevcûdâtın cüz'iyâtına tecellî eder. Bu itibarla nev'ilerdeki cûd‑u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyâtın nakışları, eşhâsın güzellikleri cemâlin tecelliyâtındandır.
Ve kezâ, celâl, vâhidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zâhir olur. Bazen de cemâl, celâlden tecellî eder. Evet cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir, celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Basar masnûâtı görüp de, basîret Sâni'i görmezse çok garîb ve pek çirkin düşer. Çünkü, o hâlde Sâni'in ma'nen, kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya pek dar olduğundan mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan’dır. Ve illâ Sâni'in inkârı basarın şühûdunu inkârdan daha ziyâde münkerdir.
275
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir tarlaya zer'edilen bir tohum, manevî bir sûr ve bir duvardır. O tarlayı tohum sâhibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mâni olur. Kezâlik küre‑i arz tarlasına zer'edilen nebâtât, hayvanat tohumları manevî bir sûr ve bir seddir ki, şirketi men'ediyor; gayrı, müdâhaleden tardeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tabiatları latîf, ince ve latîf san'atlara meftûn bazı insanlar, bilhassa hàs bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr‑ı muntazam – mağara ve dağ heykelleri gibi – şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem‑i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü, اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdâdı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letâfet artsın. Zîra, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem‑i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.
Kezâlik, dünya bahçesinde nizâm ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnûât arasında – hayvanlarda olsun, nebâtâtta olsun, cemâdâtta olsun – bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'‑i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayâl ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.
276
Maahazâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet tehâlüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmâca muhâlefeti buna delildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevi'l‑hayatın Vâhibü'l‑Hayat’a olan tahiye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, îmân kulağıyla zevi'l‑hayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder.
Demek, herşey sağır adam gibi, yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcûdâtın lisânlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ‑i Hüsnâ’nın delillerini fehmeder. Binâenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nev'i gibi olur. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zâhir ile bâtın arasında müşâbehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.
Meselâ: Âmiyâne olan tevhid‑i zâhirî, hiçbir şeyi Allah’ın gayrısına isnâd etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehl ve basittir. Ehl‑i hakikatin hakîki tevhidleri ise, herşeyi Cenâb‑ı Hakk’a isnâd etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu, huzuru isbât, gafleti nefyeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayat‑ı dünyeviyeye kasden ve bizzat teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhâl‑i ikàbında ve bil'akis terakkiyât‑ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?
277
Evet, o kâfir, kendi terkîbiyle, sıfâtıyla Cenâb‑ı Hak’ça nev'‑i beşere takdir edilen ni'metlerin tezâhürüne – şuûru olmaksızın – hizmet ediyor. Ve güzel masnûât‑ı İlâhiye’nin mehâsinini bilâ‑şuûr tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet‑i San'at-ı İlâhiye’ye nazarları celbediyor. Ne fâide ki, farkında değildir. Demek, o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma, vakitleri bildirmek gibi nev'‑i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binâen dünyada mükâfâtını görür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tevfik‑i İlâhî refîki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zâhirden hakikate geçebilir. Evet Kur'ân’dan, hakikat‑i tarîkatı – tarîkatsız – feyiz sûretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve kezâ, maksûd‑u bizzat olan ilimlere ulûm‑u âliyeyi okumaksızın îsâl edici bir yol buldum.
Serîü's‑seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsân etmek rahmet‑i Hâkimenin şânındandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı gaflete düşürtmekle Allah’a ubûdiyetine mâni olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyât içerisine düşüp cüz'îlere hasr‑ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbâbdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, ednâ bir cüz'înin en büyük bir sebebden sudûruna cevâz veremez.
Meselâ: Cüz'î rızkını bazı esbâba isnâd edebilir. Fakat menşe'‑i rızk olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızk ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihyâ etmekle bütün zevi'l‑hayatın rızıklarını veren Allah’tan mâadâ kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanâati hâsıl olur. Ve kezâ, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbâba isnâd edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyâsıyla, o nurun da Menba'ü'l‑Envârın nuruyla muttasıl olduğuna vâkıf olduğun zaman anlarsın ki; kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden ancak leyl ve nehârı birbirine kalbeden Fâtır‑ı Hakîm’dir.
278
Ve kezâ, senin vücûdunun zuhûr ve vuzûhça Hàlık’ın vücûduna nisbeti, Hàlık’ın vücûduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü sen, bir vecihle kendi vücûduna delâlet ediyorsun. Amma Hàlık’ın vücûduna, bütün mevcûdât, bütün zerrâtıyla delâlet ediyor. Öyle ise, O’nun vücûdu senin vücûdundan âlemin zerrâtı adedince zuhûr dereceleri vardır.
Ve kezâ, seni nefsini sevmeye sevk eden esbâb:
1 – Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir;
2 – Vücûdun merkezi ve menfaatin mâdeni nefistir;
3 – İnsana en karîb – yakın – nefistir, diyorsun.
Pekâlâ. Fakat, o fânî lezzetlere mukâbil, lezâiz‑i bâkiyeyi veren Hàlık’ı daha ziyâde ubûdiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücûda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücûdu icâd eden ve o vücûdun kayyûmu olan Hàlık, daha fazla muhabbete, ubûdiyete müstehak olmaz mı? Nefsin mâden‑i menfaat ve en yakın olduğu, sebeb‑i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi', Bâkî ve daha karîb olan, daha ziyâde muhabbete lâyık değil midir? Binâenaleyh, bütün mevcûdâta inkısam eden muhabbetleri cem' ve muhabbetin ile beraber Mahbûb‑u Hakîki olan Fâtır‑ı Hakîm’e ihdâ etmek lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.
Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü: Ömür az, sefer uzun, yol tedâriki yok, kuvvet ve kudret yok, acz‑i mutlak gibi elîm elemlere ma'rûz kalmaktır.
279
Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki, Allah seni görmesin. Veya sen O’nu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât‑ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyât‑ı dâimeden teğâfül edeceksin?
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a hamdler, şükürler olsun ki, mesâil‑i nahviyeden isim ile harf arasındaki manevî fark ile çok mühim mes'eleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki:
Harf, gayrın mânâsını izâh için bir âlet, bir hàdim olduğu gibi, şu mevcûdât da Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyâtını izhâr, ifhâm, izâh için bir takım İlâhî mektûblardır ki, içlerinde yazılı delâil, berâhin, havârık, mu'cize‑i kudrettir. Mevcûdât bu vechile nazara alınması; ilim, îmân, hikmettir. Şâyet, isim gibi müstakil ve maksûd‑u bizzat cihetiyle bakılırsa; küfran ve cehl‑i mürekkeb olur.
Ve kezâ, mesâil‑i mantıkıyeden “küllî” ile “küll” arasındaki fark ile Rubûbiyete dair çok mes'eleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemâl ile Ehadiyet كُلِّيٌّ ذُو جُزْئِيَّاتٍ şümûlüne dâhildir. Celâl ile Vâhidiyet كُلٌّ ذُو اَجْزَاءٍ ünvânına dâhildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünya, âlem‑i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem‑i âhiretin mühim mes'elelerine olan işâretlerden biri, cismânî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fânî, rezîl, zelîl dünyada bu kadar ni'metleri ihsâs ve ifâza etmek için insanın vücûdunda yaratılan havâs, hissiyat, cihâzât, a'zâ gibi âlât ve edevâtından anlaşılır ki, âlem‑i âhirette de ﴿تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ﴾ kasırların altında, ebediyete lâyık cismânî ziyâfetler olacaktır.
280
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musîbet gibi olur. Zîra o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez.
Binâenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır‑ı Hakîm’e tevcîh et ki, havfın O’nun merhamet kucağına – çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi – lezîz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saâdet‑i ebediyeye vesile olsun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen şecere‑i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüz'sün. Lâkin Sâni'‑i Hakîm lütfuyla, latîf san'atıyla seni “cüz'”lükten “küllî”liğe çıkartmıştır.
Evet cismine verilen hayat sâyesinde, geniş duyguların ile âlem‑i şehâdet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve kezâ, insaniyet i'tâsıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve kezâ, îmân ve İslâmiyet ihsânıyla bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve kezâ, mârifet ve muhabbetin in'âmıyla muhît bir nur olmuşsun.
Binâenaleyh, dünyaya ve cismânî lezâize meyledersen âciz, zelîl bir “cüz'î” olursun. Eğer cihâzâtını insaniyet‑i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu kadar elîm firâk ve ayrılıklara ma'rûz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarfediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem'edip Vâhid‑i Ehad’e tevcîh ve O’nun hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbûbların ile beraber bir ânda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, herşeyle alâkadar, her mekânda herkesle muhâberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.
281
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Meselâ: Kamerin ahvâline veya istikbâlin hakikatine dair i'tâ‑i ma'lûmât eden adama, bütün mâmelekini ona fedâ etmeye hazırsın. Amma dâire‑i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hàlık’ından haber getiren‥ ve ezel, ebede, hayat‑ı ebediyeye, hakàik‑ı esâsiyeye, azîm mes'elelere dair ma'lûmât i'tâ eden‥ ve seni manevî perîşaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren‥ ve hayat‑ı ebediyeye îmânla mâü'l‑hayatı sana içirtmekle firâk ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran‥ ve Hàlık’ın marziyâtını, metâlibini ta'rif eden‥ ve Sultan‑ı Ezel, Ebed’in muhâberesine tercümânlık yapan Resûl‑i Rahmân’ı dinlemeye ve O Muhbir‑i Sâdık’a îmân ile teslîm olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terketmiyorsun!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Görüyoruz ki: Sâni'‑i Hakîm, kemâl‑i hikmetiyle pek âdi şeylerden pek hàrika, mu'cize‑i mensûcât yapıyor. Ve kezâ, abesiyet ve isrâfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için, her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması icâb etseydi, bir başın, Cebel‑i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashâb‑ı vezâife yer olsun.
Ve kezâ, lisân sâir vezâifiyle beraber erzâk hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakìn eden, bilen bir ehl‑i vukûftur.
282
İşte bu fa'âliyet‑i hakîmiyeden anlaşılıyor ki; zamanın seyliyle beraber, gelip geçen eşya‑yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve nehârın takallübü ile pek çok mensûcât‑ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensûcât o hakikati tenvir eder. Öyle ise, bu fânî dünyada mevt, fenâ, devâir‑i gaybiyede sâfî bir bekàya intikal ederek bâkî kalır.
Evet, rivâyetlerde vardır ki: “İnsanın ömür dakikaları, insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenât‑ı muzîe ile avdet ederler.”
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Görüyoruz ki: Sâni'‑i Hakîm’in, efrâd ve cüz'iyâtın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sâir ecrâmda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır. Cenâb‑ı Hakk’ın şu tefennünde takib ettiği hikmet:
1 – Tefekkür ve irşad için bir lütûf, bir teshîlâttır.
2 – Kudret mektûbları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.
3 – Kudretin kemâlini izhâr etmektir.
4 – Celâlî ve cemâlî her iki nev'i san'atı ibraz etmektir.
Maahazâ, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar‑ı ihâtaya alınamaz. İşte irşadı teshîl ve ta'mîm için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizası yerine getirilmiştir.
Amma şeytanın talebesi olan nefs‑i emmâre, cismin küçüklüğünü san'atın küçüklüğüne atfetmekle, esbâbdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmetle yaratılmamış iddiasında bulunarak bir nev'i abesiyete isnâd ediyor.
283
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gerek cûdda, gerek rızıkda ifrat derecesinde mebzûliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binâenaleyh, bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmûuna nazaran ayn‑ı hikmet ve ayn‑ı adâlettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın san'atıyla Hàlık’ın san'atı arasındaki fark: İnsan kendi san'atının arkasında görünebilir, amma Hàlık’ın masnû'u arkasında yetmişbin perde vardır. Fakat, Hàlık’ın bütün masnûâtı def'aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nurânîler kalır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayvanattan olsun, nebâtâttan olsun tevellüd ile tenâsül şümûlüne dâhil olan her ferd, vech‑i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine hàs ve hàlis bir mescid yapmakla Fâtır‑ı Hakîm’in Esmâ‑i Hüsnâ’sını izhâr ile Hàlık’ına gayr‑ı mütenâhî bir ibâdette bulunsun.
Evet, kuşların, balıkların, karıncaların yumurtalarında, eşcâr ve sebzevatın semerâtında ve o semerâtın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem‑i şehâdetin darlığına ve müstakbel ibâdetlerin Allâmü'l‑Guyûb’un ilminde mevcûd olduğuna binâen, niyetten fiile henüz çıkmayan – onların – ibâdetleri kabûl edilmiştir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm, bazen bir şeyin müteaddid gayelerinden insanlara ait bir gayeyi zikre tahsîs eder. Bu, ihtar içindir, inhisar için değildir. Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizâm ve intizam ve sâir faydalarına insanın nazar‑ı dikkatini celbetmek için insanlara râci' o faydayı zikrediyor.
284
Meselâ: ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ﴾﴿لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ﴾ âyet‑i kerîmeyle zikredilen fayda, takdir‑i kamerin binlerce faydalarından biridir. Yoksa, takdir‑i kamer bu faydaya münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a mahsûs taklidi mümkün olmayan en bâhir tevhid sikke ve mühürlerinden biri, gayr‑ı ma'dûd muhtelif eşyayı, basit bir şeyden halketmektir. Evet pek basit olan şu topraktan binlerce envâ', muhtelif nebâtât, gayr‑ı mütenâhî bir kudretle, bir ilimle, pek büyük bir ittikan, bir sühûletle yaratılmakta olduğu tevhidin öyle bir bürhânıdır ki; hem taklidi, hem tenkidi imkân haricidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayat‑ı insaniyenin vezâifinden biri de kendi cüz'î sıfatlarını, şuûnâtını Hàlık’ın küllî sıfatlarını, şuûnâtını fehmetmek için, bir mikyâs yapmaktır. Amma, âlem‑i âhirette haşirdeki şuûnât‑ı azîmesini ve kıyâmette emvâtın ihyâsıyla ahvâl‑i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyâmetiyle baharların haşri, haşir ve kıyâmet‑i kübrâda Hàlık’ın şuûnâtına mikyâs olabilir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Müslümanları, lehviyât‑ı nevmiye mesâbesinde olan dünya hayatına dâvet etmekle, Cenâb‑ı Hakk’ın helâl ettiği tayyibât dâiresinden, haram ettiği habîsât mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki:
Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacıyla jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği hâlde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihate çıkıyor.
285
Esnâ‑yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisânıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları isti'mâl ederse şifâyâb olur. Ve o arslan ata inkılâb eder. Burâk gibi bineği olur. O sehpa ağacı da dâima teceddüd etmekte olan ahvâl‑i âlemi, seyyâl manzaraları seyretmeye âlet ve vâsıta olur.
O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: “Yâhû nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.”
Adamcağız: “Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himâyelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfîdir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın ma'rûz kaldığı fenâ ve zevâl yaralarını bir hayat‑ı bâkiyeye tebdil etmekle tedâvi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def'ol git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾ bana yeter.”
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ' ile Şeâir‑i İslâmiyeyi terk etmeye dâvet ettiklerinde, Kur'ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar:
“Eğer dünyadan zevâl ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terkediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız.
Bakınız, arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer îmân kulağıyla Kur'ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burâk olur. Bizleri Rahmet‑i Rahmân’a ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl i'tikàdınız gibi, ebedî bir firâk ile dağıtacaktır.
Ve kezâ, önümüzde i'dâm sehpaları kurulmuştur. Eğer îmân, îkanla Kur'ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefîne‑i Nuh gibi sâhil‑i selâmete, yani âlem‑i âhirete ulaştırıcı bir sefîne yapılacaktır.
286
Ve kezâ, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, za'f cerîhası vardır. Eğer Kur'ân’ın ilâçlarıyla tedâvi edersen, fakrımız Rahmet‑i Rahmân’ın ziyâfetine şevk u iştiyaka inkılâb edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr‑i Mutlak’ın dergâh‑ı izzetine ilticâ için, bir dâvet tezkeresi gibi olur.
Ve kezâ, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümâtı dağıtacak bir nur ve bir erzâk lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümîd yok. Ancak Kur'ân’ın güneşinden, Rahmân’ın hazinesinden tedârik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur'ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: ﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ﴾
Hülâsa: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat‑i cinsiye ile veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefâhetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır.
Ve kezâ, insan hayvan gibi yalnız zaman‑ı hâl ile mübtelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mâzinin hüzün ve kederiyle hâl elemlerine ma'rûzdur. Fakat kendisini şakì, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'ân’ın şu beşâretini dinlesin: ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ❋ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ﴾“
287
﴿﷽﴾
﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ ❋ وَطُورِ س۪ين۪ينَ﴾ ilâ âhir‑i sûre…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir masnû'da tahakkuk eden kemâl‑i san'at, Sâni'in her mekânda ve her masnû'un yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi; hiçbir mekânda ve hiçbir masnû'un yanında bulunmamasına da delâlet eder.
Ve kezâ, insan, herbir şeye muhtaç olduğu cihetle herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât‑ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet edemez.
Ve kezâ, insan; vücûd, icâd, hayır, ef'âl cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zaîftir. Fakat adem, tahrib, şer, infiâl cihetiyle semâvât, arz, cibâlden daha büyüktür. Meselâ: Hasenât yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiât yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcûdâtı tahkîr eder, kıymetten düşürür.
Ve kezâ, insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şuâ kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz'î bir cüz' kadar mevcûdiyeti varsa da, diğer cihetle hadsiz bir acz ve fakrı da vardır. Kadîr‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Mutlakın tecelliyâtına geniş bir ma'kes olur.
288
Ve kezâ, insan; hayat‑ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sünbüller vermek için kendisine tevdî' edilen cihâzâtı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarfeder, fâidesiz tefessüh eder. Ve hayat‑ı maneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere‑i bâkiyedir.
Ve kezâ, insan fiil ve sa'yi cihetiyle zaîf bir hayvan olup dâire‑i sa'yi pek dardır. İnfiâl, suâl, duâ cihetiyle Rahmân‑ı Rahîm’in azîz bir misâfiridir. Dâiresi hayâl kadar geniştir.
Ve kezâ, insanın hayat‑ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünkü, insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihâzât, hissiyat, duygular, isti'dâdlar itibariyle hayvanların en a'lâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki: Bu kadar cihâzât, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat‑ı bâkiye için kendisine verilmiştir.
Ve kezâ, insan Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinine nâzır ve esmâ‑i Kudsiye’nin cilvelerine dellâl ve kalem‑i kudretle yazılan mektûbat‑ı İlâhiye’yi mütâlaa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref‑i mahlûkat ve halife‑i arz olmuştur.
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihâyet yoktur. İnsana tevdî' edilen açlık ile ni'metlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlât‑ı Sübhâniye derecelerine bir mirsâddır. İnsandaki fakr, gınâ‑i rahmetin derecelerine bir mikyâstır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mîzandır. İnsandaki tenevvü'‑ü hâcât, envâ'‑ı niam ve ihsânatına bir merdivendir.
289
Öyle ise fıtratından gaye ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, dergâh‑ı izzetine kusurlarını “Estağfirullâh” ve “Sübhânallâh” ile ilân etmektir.
﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir insan için hayat seferinde iki yol vardır. Bu iki yolun uzunluğu kısalığı birdir. Amma birisinde ehl‑i şühûd ve ehl‑i vukûfun şehâdet ve tasdikleriyle onda dokuz menfaat ihtimali var. İkinci yolda, mes'ele ma'kûsedir. Onda dokuz zarar ihtimali vardır. İkinci yolla gidenin ne silâhı var, ne zahîresi. Tabîi yolda pek çok korkulara ma'rûz kalacağı gibi, ihtiyaçlarını def' için çoklara minnet altında kalır. Fakat birinci yola sülûk edenin, hem silâhı, hem erzâkı beraberdir. Pek serbestâne gider. Birinci yol Kur'ân yoludur, ikinci yol ise dalâlet yoludur.
Evet, ehl‑i şühûdun, ehl‑i vukûfun tasdik ve şehâdetleriyle sâbittir ki, îmân yümnüyle yürüyen emn ü emân içindedir. Ve bilâhare merkez‑i hükûmete ulaştığında onda dokuzu büyük mükâfâtlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalâlet zulümâtı içinde yürüyenler, esnâ‑yı seferde korkudan, açlıktan herşeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall‑i hükûmete vâsıl olduğunda onda dokuzu ya i'dâm veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binâenaleyh aklı olan, zararlı bir şeyi, dünyevî, ednâ bir hìffet için tercih etmez.
290
Ehl‑i şühûd dediğimizden maksad, Evliyâullâhtır. Zîra velâyet sâhibi, avâmın i'tikàd ettiği şeyleri gözle müşâhede ediyor. Kur'ân yoluyla gidenlerin silâh ve zahîreleri ise; Kadîr‑i Mutlak’a, Ganiyy‑i Kerîm’e olan tevekkül onları te'min eder. Zîra; tevekkül, istinâd ve istimdâd noktalarını tazammun ediyor. Bu noktalar da kelime‑i tevhidi istilzam ediyor. Kelime‑i tevhid de namazı iktiza ediyor. Namaz dahi ubûdiyetin esâs bir rüknüdür.
Ubûdiyeti emreden tekliftir. Mükellefiyetini îfâ edenin, mükellefiyet müddetince, mükellefiyet‑i askeriye gibi yemekleri, libâsları ve sâir hayat lâzimeleri hazine‑i Rahmân’dan verilir. Mükellefiyet‑i askeriye iki buçuk senedir. Amma mükellefiyet‑i ubûdiyet, müddet‑i ömürdür.
﴿وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.
Her iki hayatın levâzımatı, Mâlikü'l‑Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levâzımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat‑ı fâniyeye sarfediyor. Hâlbuki, o levâzımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat‑ı bâkiyeye sarf etmek gerektir.
Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi?
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hak her iki hayat levâzımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek sûretiyle, yirmiüç saat kısa ve fânî olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâkî ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki; dünyada paşa, âhirette gedâ olmasın!
291
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gâfil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubûdiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle rubûbiyet vazife‑i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsî, şakì, hâin adamların partisine dâhil olur.
Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi ta'lim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzâkını, libâsını, silâhını vermektir. Binâenaleyh, erzâkını te'min için askerliğe ait vazifesini terk edip ticâretle – meselâ – iştigâl eden bir asker, şakì ve hâin olur.
Bu itibarla insanın Allah’a karşı ubûdiyet, vazifesidir. Terk‑i kebâir takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
Amma gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedârik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, mâdem hayatı veren O’dur. O hayatı koruyacak levâzımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem'ettiği erzâkı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi, Cenâb‑ı Hak da hayat için lâzım olan levâzımatı küre‑i arz ofisinde yaratıp cem'ettikten sonra, o erzâkın toplanmasını ve sâir ahvâlini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azâbından kurtulsun.
Ey insan! Rahm‑ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek lezîz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath‑ı arzda yaratılan envâ'‑ı erzâkı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yâhû, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü lezîz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!
Hülâsa: Allah’ı ittiham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki, nankör âsîler defterine kaydolmayasın.
292
﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazı duâlar icâbete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünkü duâ bir ibâdettir. İbâdetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, duâlar ibâdeti için birer vakittirler. Duâların semeresi değillerdir. Meselâ: Şemsin tutulması küsûf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir. Ve kezâ, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzûlü, bazı hususî duâlara vakittir.
Bu vakitler bâkî kaldıkça, o namazlar, o duâlar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksadlar hâsıl olursa, zâten nurun alâ nur. Ve illâ, icâbet duâya iktiran etmedi, diyemezsin. Ancak, henüz vakit inkıza etmemiş, duâya devam lâzımdır, diyebilirsin. Çünkü o maksadlar duâların mukaddimesidir, neticesi değillerdir.
Cenâb‑ı Hakk’ın duâların icâbetine va'detmesi ise, icâbet ayn‑ı kabûl değildir. Yani, icâbet kabûlü istilzam etmez. Duâya her hâlde cevab verilir. Cevabsız bırakılmaz. Matlûba olan is'âf ise, Mucîb’in hikmetine tâbidir. Meselâ: Doktoru çağırdığın zaman, herhalde: “Ne istersin?” diye cevab verir. Fakat: “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazen verir, bazen hastalığına, mizâcına mülâyim olmadığından vermez.
Adem‑i kabûl esbâbından biri de, duâyı ibâdet kasdıyla yapmayıp, matlûbun tahsiline tahsîs ettiğinden aksü'l‑amel olur. O duâ ibâdetinde ihlâs kırılır, makbûl olmaz.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnkılâblar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husûle geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münâsebetdâr köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbât cinslerine göre şekilleri, mâhiyetleri mütebâyin, isimleri mütenevvi' olur.
293
Meselâ uyku, âlem‑i yakaza ile âlem‑i misâl arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misâl, âlem‑i cismânî ile âlem‑i rûhâni arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nev'i köprüdür.
Kıyâmette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar olacağından, köprüsü de pek garîb, acîb olması lâzım gelir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın ba'de'l‑mevt, Hàlık‑ı Rahmân ve Rahîm’e rücûu hakkında ilânat yapan şu; ﴿اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ﴾﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾﴿وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ﴾﴿وَاِلَيْهِ مَاٰبِ﴾ gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi, ehl‑i isyana da büyük tehdidleri îmâ vardır.
Evet, bu âyetlerin sarâhatine göre ölüm; zevâl, firâk, adem kapısı ve zulümât kuyusu olmayıp, ancak Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu beşâretin işâretiyle kalb adem‑i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur.
Evet küfrün tazammun ettiği Cehennem‑i maneviyeye bak! اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي Hadîs‑i Kudsîsi sırrınca, Cenâb‑ı Hak kâfirin zan ve i'tikàdını dâimî bir azâb‑ı elîme kalb eder.
294
Sonra, îmân ve yakìn ile, Cenâb‑ı Hakk’ın likàsından sonra, rızâsından sonra, rü'yetinden sonra mü'minler için hâsıl olan lezzetlerin derecelerine bak! Hattâ Cehennem‑i cismânî, ârif olan mü'min için, âsî’ye kâfirin Cehennem‑i manevîsine nisbeten Cennet gibidir.
Arkadaş! Âlem‑i bekàya delâlet eden berâhinden mâadâ, arkasında saflar teşkil edip duâlarına bir ağızdan “Âmîn! Âmîn!” söyleyen enbiyâ, evliyâ, sıddıkîn imâmları, Mahbûb‑u Ezelî’nin Habîb‑i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tazarruâtı, duâları, âlem‑i bekàda insanın bekàsına pek büyük bürhân ve kâfî bir vesiledir. Çünkü, kâinâtı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller; O Habîb’in tazarruâtını işitmemek veya kabûl etmemek kadar çirkin, kabîh, kusur, naks addedilecek bir şeye müsâade eder mi? Cenâb‑ı Hak bütün nekàisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın verdiği ni'metleri söyleyip ilân ve tahdîs‑i ni'met etmek, bazen gurura ve kibre incirâr eder. Tevâzu' kasdıyla da o ni'metleri ketmetmek iyi değildir. Binâenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için, istikamet mîzanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:
Herbir ni'metin iki vechi vardır. Bir vechi insana aittir ki; insanı tezyîn eder, medâr‑ı lezzeti olur. Halk içinde temâyüze sebeb olur. Mûcib‑i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik‑i Hakîki’yi unutur. En nihâyet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür.
İkinci vechi ise, in'âm edene bakar ki, keremini izhâr, derece‑i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehâdet eder.
295
Binâenaleyh, tevâzu', ancak birinci vecihte tevâzu' olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdîs‑i ni'met dahi, ikinci vecihle manevî bir şükür olmakla memdûh olur. Yoksa kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmûmdur. Tevâzu' ile tahdîs‑i ni'met şöylece bir ictimâ'ları var:
Bir adam hediye olarak, bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama başka bir adam “Ne kadar güzel oldun” dediğine karşı; “Güzellik paltonundur” dediği zaman, tevâzu'la tahdîs‑i ni'meti cem'etmiş olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ücret alındığı zaman veya mükâfât tevzî' edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tenbel olan adam çalışkanı sever. Zaîf olan kavîyi takdir ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun.
Dünya da umûr‑u diniyeye ve a'mâl‑i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibâdetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran ibâdetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfâtı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem‑i ihlâs ile ibtal eder. Çünkü, sevâb i'tâsında ve ücret aldığında, nâsı Rabb‑i Nâs’a şerîk yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kerâmet ile istidrâc ma'nen birbirine mübâyindir. Zîra kerâmet, mu'cize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o kerâmet sâhibi de kerâmetin Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmî ve rakìb olduğunu da bilir. Tevekkül ve yakìni de fazlalaşır. Lâkin, bazen Allah’ın izniyle kerâmetlerine şuûru olur, bazen olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.
296
İstidrâc ise, gaflet içinde iken eşya‑yı gaybiyenin inkişafından ve garîb fiilleri izhâr etmekten ibarettir. Fakat, bu istidrâc sâhibi, nefsine istinâd ve iktidarına isnâd etmekle enâniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki ﴿اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ﴾ okumaya başlar. Lâkin o inkişaf, tasfiye‑i nefis ve tenevvür‑ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl‑i istidrâc ile ehl‑i kerâmet arasında tabaka‑i ûlâda fark yoktur. Tam mânâsıyla fenâya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya‑yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da, o eşyayı Fenâ fillâh olan havâslarıyla görürler. Bunun istidrâcdan farkı pek zâhirdir. Zîra, zâhire çıkan bâtınlarının nurâniyeti, mürâîlerin zulümâtıyla iltibas olmaz.
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tesbihât, ibâdât, gayr‑ı mahdûd envâ'larıyla herşeyde vardır. Fakat, herşeyin kendi tesbihât ve ibâdetini bütün vecihlerini dâima bilip şuûr edinmesi lâzım değildir. Çünkü, husûl huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibâdet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsûs bir tesbih veya sıfatı ma'lûm bir ibâdet olduğunu bilirlerse kâfîdir. Zâten Ma'bûd‑u Mutlak’ın ilmi kâfîdir. İnsandan mâadâ mahlûkatta teklif olmadığından, onlara niyet lâzım değildir. Ve kezâ, amellerinin sıfatını bilmek de lâzım değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan‑ı mü'minin kıymeti, ihtiva ettiği san'at‑ı àliye ile Esmâ‑i Hüsnâ’dan in'ikâs eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan‑ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fânî ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür.
297
Kezâlik, bu âlem de, eğer Kur'ân’ın ta'rif ettiği gibi mânâ‑yı harfiyle, yani Cenâb‑ı Hakk’ın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymetdâr olur. Eğer felsefenin dediği gibi mânâ‑yı ismiyle, yani hiçbir fâil, Hàlık ile bağlı olmayıp, müstakill‑i bizzat nazarıyla bakılırsa, kıymeti câmide, müteğayyir maddesinde münhasır kalır.
Kur'ân’dan istifade edilen ilmin, felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misâl ile tebârüz eder: ﴿وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا﴾ Bu hükm‑ü Kur'ânî Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:
Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size musahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi harâretiyle pişirtiyor. Sizin öyle azîm, rahîm bir Mâlik’iniz var ki, bu şems O’nun bir lambası olup, misâfirhânesinde sâkin misâfirlerini ziyâlandırıyor.
Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. Arz ile seyyârât, ondan uçan parçalardır. Câzibe ile, şemse merbût kalarak medârlarında hareket ediyorlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın Cenâb‑ı Hak’tan hiçbir hakkı taleb etmeye hakkı yoktur. Bil'akis dâima O’na şükretmeye medyûndur. Çünkü, mülk O’nundur, insan O’nun memlûküdür.
298
Ondördüncü Reşha
Mu'cize‑i Kübrâdan birkaç katreyi tazammun eden
Ondördüncü Reşha
Birinci Katre
Nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbât eden deliller ne ta'dâd ve ne tahdid edilemez. Ehl‑i tahkîk ve yüksek insanlarca, beyânları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuâât” adlı eserimde o şemsin bazı şuâları beyân edildiği gibi, “Lemeât” adlı ikinci bir eserimde Kur'ân’ın i'câz dereceleri, kırka iblâğ edilmiştir. Ve o vücûh‑u i'câzdan belâğat‑ı nazmiyeye ait bir vecih de “İşârâtü'l‑İ'câz” nâm eserimde beyân edilmiştir. İştihâsı olanlara o üç kitabı tavsiye ediyorum.
İkinci Katre
Geçen derslerden anlaşıldığı üzere Hàlık‑ı arz ve semâvâtın, nev'‑i beşerin ıslah ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur'ân’ın, pek çok vazife ve makamları vardır.
Evet, Kur'ân kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesidir. Ve kâinâtın kendi lisânlarıyla okudukları âyât‑ı tekvîniyenin tercümânıdır. Ve şu kitab‑ı âlemin tefsiri olduğu gibi; arz, semâvât sahifelerinde müstetir Esmâ‑i Hüsnâ’nın definelerini keşşâftır. Ve şu âlem‑i şehâdete âlem‑i gaybdan bir lisândır. Ve Âlem‑i İslâmın güneşi olduğu gibi, âlem‑i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına, esmâsına, şuûnâtına bir bürhân ve bir tercümândır. Ve kezâ, nev'‑i beşerin şerîat kitabı, hikmet kitabı, duâ kitabı, dâvet kitabı, ibâdet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zâhiren bir kitab şeklinde ise de, ihtiva ettiği fünûn ve ulûm cihetiyle binlerce kitab hükmündedir.
299
Üçüncü Katre
Tekrârât‑ı Kur'âniye’deki i'câzın bir lem'asını beyân zımnında “Altı Nokta”dan ibarettir.
Birinci Nokta
Kur'ân bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir dâvet kitabı olduğuna nazaran, sûrelerinde vukû'a gelen tekrar, belâğatça ayn‑ı isabet ve ayn‑ı hikmettir. Çünkü, zikir ve duâdan maksad sevâbdır ve merhamet‑i İlâhiye’yi celbetmektir. Ma'lûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevâb kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı, kalbi tenvir eder. Duânın tekrarı bir takrîrdir. Dâvet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.
İkinci Nokta
Kur'ân bütün beşerin tabakàtına hitâb ve devâ olduğu için, zekî‑gabî, takî‑şakì, zâhid‑gayr-ı zâhid, bütün insan tabakaları şu hitâb‑ı İlâhiye’ye mazhar ve bu eczâhâne‑i Rahmâniye’den ilâç almaya hakları vardır. Hâlbuki, Kur'ân’ı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler bilhassa uzun sûrelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sûre hemen hemen bir küçük Kur'ân hükmünde olsun ki, herkes sühûletle istediği vakit istediği sûreyi okumakla tam Kur'ân’ın sevâbını kazanabilsin. Evet ﴿وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ﴾ olan âyet‑i kerîme bu hakikati isbât ediyor.
300
Üçüncü Nokta
Cismânî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflarıyla tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç, her ânda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harâreti zamanlarında olur. Gıdâya olan hâcet, her günde olur. Ziyâya olan ihtiyaç, ale'l‑ekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkezâ…
Kezâlik, manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefâvittir. Her ânda “Allah” kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit “Besmele”ye, her saatte “Lâ ilâhe illallâh”a ihtiyaç vardır. Ve hâkezâ…
Binâenaleyh, âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve kezâ, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.
Dördüncü Nokta
Bilirsiniz ki; Kur'ân bu metîn din‑i azîmin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi, ictimâât‑ı beşeriyeyi tebdil eden bir kitaptır. Ma'lûmdur ki: Müessis olan zât, vaz'ettiği esâsları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet, tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrur eder, unutulmaz.
Ve kezâ, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kàlî veya hâlî yapılan suâllere lâzım olan cevabları veren umumî bir mürşid‑i mucîbdir. Ma'lûm ya, suâl tekerrür ederse, cevab da tekerrür eder.
Beşinci Nokta
Bilirsiniz ki; Kur'ân pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri îmân ve tasdike dâvet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları mârifete, dikkate tahrîk eder. Binâenaleyh o mesâilin, o ince hakàikın, kalblerde, efkârda tesbit ve takrîri için suver‑i muhtelifede türlü türlü üslûblarla tekrara ihtiyaç vardır.
Altıncı Nokta
Bilirsiniz ki; her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, fâideler, maksadlar vardır. Binâenaleyh, muayyen bir âyet her yerde öbür münâsib bir vecih için, bir fâide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile, hakikatte tekrar değildir.
301
Dördüncü Katre
Kur'ân’ın felsefî mesâil‑i kevniyenin bir kısmında ihmal ile, bir kısmında ibham ile, öteki kısmında icmâl ile işâret ettiği derece‑i i'câzı “Altı Nükte” zımnında izâh ediyoruz.
Birinci Nükte
S: Ne için Kur'ân da, hikmet ve felsefe gibi kâinâttan bahsetmiyor?
C: Felsefe hakikatten udûl etmiş, kâinâta mânâ‑yı ismiyle bakarak, kâinâtı kâinât hesabına istihdam ediyor. Kur'ân ise, Haktan hak ile nâzil olmuş, hakikate gidiyor. Mevcûdâta mânâ‑yı harfiyle bakarak Hàlık’ının hesabına istihdam ediyor.
S: Ulvî ve süflî ecrâmın mâhiyetleri, şekilleri, hareketleri hakkında fennin verdiği beyânât gibi beyân lâzım iken, mübhem bırakılmıştır.
C: Bu gibi mes'elelerde ibham daha mühimdir. Ve icmâl daha cemîl ve güzeldir. Çünkü, Kur'ân, istitradî ve tebeî olarak Cenâb‑ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına istidlâl için kâinâttan bahsediyor. İstidlâlin birinci şartı, delilin neticeden daha zâhir ve ma'lûm olması lâzımdır. Eğer fencilerin iştihâsı gibi “Şemsin sükûnuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız” demiş olsaydı, delil müddeâdan daha hafî olurdu. Ve insanların ekserîsi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkâra zehâb ederlerdi. Hâlbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhûrun derece‑i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek icâb eder.
302
Maahazâ, ekseriyete yapılan mürâattan ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş'et etmez. Çünkü, onlar da istifade ediyorlar. Amma mes'ele ma'kûse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünkü, fehimleri kàsırdır.
Ve Sâniyen: Belâğat‑ı irşadiyenin şe'nindendir ki, avâmın nazarına, âmmenin hissine, cumhûrun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabûlden imtina' etmesin. Binâenaleyh, cumhûra olan hitâbın en belîği zâhir, basit, sehl olmasıdır ki, âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsîlden nefret etmesinler.
Ve Sâlisen: Kur'ân mevcûdâtın ahvâlinden ancak Hàlık’ları için bahseder. Mevcûdâtın zâtlarına ait değildir. Bu itibarla Kur'ân’ca en mühim, kâinâtın Hàlık’a nâzır olan ahvâlidir. Fen ise, Hàlık’ı işe katmıyor. Kâinâtın ahvâlinden bizâtiha bahsediyor.
Ve kezâ, Kur'ân bütün insanlara hitâb eder. Ve ekseriyetin fehmini mürâat eder ki, tahkîkî bir mârifet sâhibi olsunlar. Fen ise, yalnız fenciler ile konuşur. Avâmı nazara almıyor. Avâm taklidde kalıyor. Bu itibarla fennin tafsilâtını ihmal veya ibham, maslahat‑ı âmme ve menfaat‑i umumiyeye nazaran, ayn‑ı isabet ve ayn‑ı hikmettir.
Ve Râbian: Kur'ân bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitaptır. Bu itibarla irşadın belâğatı icâbınca, ekseriyeti, nazarlarında bedîhî olan mes'elelere karşı mükâbereye, muğâlataya îka' ve icbar etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsûs, meşhûd, mâruf olan bir şeyi lüzumsuz yerde tağyîr etmemek lâzımdır.
Ve kezâ, vazife‑i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin, ihmal veya icmâli lâzımdır. Mes'ele şemsin zâtından, mâhiyetinden bahsetmek değildir. Ancak, âlemi tenvir etmekle, hilkatin nizâm merkezi ve âleme mihver olması gibi hàrika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hàlık’ın azamet‑i kudretini efkâr‑ı âmmeye ibraz etmektir.
303
İkinci Nükte
وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا
S: Ne için şems “Sirâc”la tavsif edilmiştir. Hâlbuki ehl‑i fence, şems arza tâbi değildir ki, ona sirâc olsun. Belki arz ile seyyârât kendisine tâbi olan bir merkezdir?
C: “Sirâc” tâbiri şöyle bir tasvire işârettir ki: Âlem bir saray gibidir. Mevcûdâtı, o sarayın müştemilâtı, tezyînâtı makamında olduğu gibi, şems de, o saray halkını tenvir eden İlâhî bir lüküstür.
Ve kezâ “Sirâc” tâbiri Cenâb‑ı Hakk’ın Rubûbiyetinden doğan vüs'at‑i rahmetine ve o rahmet içinde derece‑i in'âm ve ihsânına bir ihtar ve azamet‑i saltanatı içinde Vahdâniyetine bir ilândır ki, müşriklerin ma'bûd ittihàz ettikleri kocaman şems, âlem sarayında lüküs vazifesiyle muvazzaf, musahhar bir memur ve bir hizmetkârdır. Ma'lûmdur ki, lamba hizmetini gören câmid bir şeyin ibâdete, yani Ma'bûd olmaya hiç liyâkati var mıdır?
Üçüncü Nükte
Kur'ân’ın takib ettiği makàsıd‑ı esâsiye ve anâsır‑ı asliye; ubûdiyet ile tevhid, risalet, haşir, adâlet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği mes'eleler ancak bu maksadlara vesilelerdir. Bu itibarla vesilelerde yapılacak tafsilât, ol bâbdaki kavâide muhâliftir. Çünkü mâlâyanî ile iştigâl, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesâil‑i kevniyede Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ihmal veya ibham veya icmâl yapmıştır.
304
Ve kezâ, Kur'ân’ın muhâtablarından kısm‑ı ekseri avâmdır. Avâm sınıfının hakàik‑ı İlâhiye’nin ince ve müşkül kısmına fehimleri kàdir değildir. Ancak, temsîl ve icmâller ile fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki; Kur'ân, kesret ile temsîlleri zikrediyor. Ve istikbâlde keşfedilecek bazı mesâilde de icmâl yapıyor.
Dördüncü Nükte
Bu Nükte mütercim tarafından tayyedilmiştir.
Beşinci Nükte
Müellif‑i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.
Beşinci Katre
Bu Katre mütercim tarafından tayyedilmiştir.
Altıncı Katre
Kur'ân başka kelâmlar ile mukayese edilmez. Aralarında münâsebet yoktur. Evet, kelâmın ulviyetine, kuvvetine, hüsnüne, cemâline kuvvet veren; mütekellim, muhâtab, maksad, makam olmak üzere dört şeydir. Edîblerin zannettikleri gibi yalnız makam değildir. Demek, bir kelâmın derece‑i kuvvetini anlamak istediğin zaman; fâiline, muhâtabına, gayesine, mevzûuna bak. Bunların dereceleri nisbetinde kelâmın derecesi anlaşılır.
Evet, meselâ: O kelâm emir veya nehiy olursa, irâde ve kudreti tazammun ettiğinden derecesine göre tezâuf ediyor. Meselâ: Kur'ân’ın ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي﴾ âyeti ile, semâ ve arza verdiği emrin, tazammun ettiği yüksek ve kat'î irâde ve kudret ile derhâl semâî sehâb çekilir, arz da suyunu yutar.
Ve kezâ, arz ve semâya ﴿اِئْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا﴾ âyetiyle verilen emri itâat ile kabûl etmelerinden, o emirdeki irâde ve kudretin derece‑i kuvveti ve dolayısıyla kelâmın derece‑i ulviyeti tebârüz eder. Fakat, insanların câmidâta verdikleri emirler, mütekellimîndeki irâde ve kudretin zaafiyeti nisbetinde rûhsuz, hayâlî hezeyanlardan farkları yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın “A'lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esmâ ve sıfât ve ef'âlinde kullanılan ism‑i tafdîl, tevhide naks değildir. Çünkü maksad, bizzat ve hakîki bir mevsufu gayr‑ı hakîki veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufa tafdîl etmektir.
305
Ve kezâ, izzet‑i İlâhiye’ye de münâfî değildir. Çünkü, maksad, sıfât ve ahvâl‑i İlâhiye ile mahlûkatın sıfât ve ef'âli arasında bir muvâzene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdîl etmek değildir ki, sıfât‑ı İlâhiye’ye bir naks olsun.
Evet, masnûâttaki kemâlât, Cenâb‑ı Hakk’ın kemâlinden in'ikâs eden bir gölge olduğuna nazaran, masnûât, sıfât‑ı İlâhiye ile muvâzene hakkına mâlik değildir.
306
Şu'le
﴿﷽﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bütün Esmâ‑i Hüsnâ’nın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât‑ı kemâliyeye, Lafza‑i Celâl olan “Allah” bil'iltizam delâlet eder. Sâir ism‑i hàslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz' olmadığı gibi, aralarında lüzum‑u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur.
Amma Lafza‑i Celâl, bilmutâbakat Zât‑ı Akdes’e delâlet eder. Zât‑ı Akdes ile sıfât‑ı kemâliye arasında lüzum‑u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil'iltizam delâlet eder.
Ve kezâ, Ulûhiyet ünvânı sıfât‑ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism‑i hàs olan “Allah”ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor.
Ve kezâ, “Allah” kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh “Lâ İlâhe İllallâh” kelâmı, Esmâ‑i Hüsnâ’nın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime‑i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hàlıka İllallâh”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyûme İllallâh” gibi… Binâenaleyh, terakkî etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.
307
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mâdemki herşeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve O’na iz'ânın vardır; zararlı, menfaatli herşeyi tahsin ve hüsn‑ü rızâ ile kabûl etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbâb‑ı zâhiriye vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinât hâdiselerinden insanın hevâ ve hevesine muhâlif olan kısım, muvâfık olan kısımdan daha çoktur. Eğer hevâ sâhibi, bu esbâb‑ı zâhiriyeyi görüp “Müsebbibü'l‑Esbâb”dan gaflet etmese, i'tirâzlarını tamamen Allah’a tevcîh eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Duâlar üç kısımdır.
Birisi: İnsanın lisânıyla yaptığı kavlî duâlardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, – meselâ – acıktıkları zaman kendi hususî lisânlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî duâlardandır.
İkinci Kısım: Nebâtât, eşcârın, bilhassa bahar mevsiminde lisân‑ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî duâlardır.
Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe'ninde olan şeylerin, lisân‑ı isti'dâd ile hissedilen isti'dâdî duâlarıdır.
Evet, herşey Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisânıyla, ihtiyacıyla, isti'dâdıyla dahi Allah’a duâ eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce sûret ve şekillere girmek kàbiliyetinde iken; o eğri‑büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakîm, müntec bir şekle, bir vaziyete sevkedilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâmü'l‑Guyûb’un terbiye, tedvîr, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların herbirisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yâhut bir fihristedir, ilm‑i ezelîden alınmıştır. Yâhut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mü'min olan zât, mânâ‑yı harfiyle, yani gayra bir hàdim ve bir âlet sıfatıyla kâinâta bakıyor. Kâfir ise, mânâ‑yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor.
308
Bu itibarla herbir masnû'da, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni'a ve Esmâ‑i Hüsnâ’dan kendisine olan tecelliyâta bakar.
İkinci cihetin dâiresi daha geniş ve meâlce daha kâmildir. Zîra, bir harf kendi zâtına bir harf mikdarı – o da bir vecihle – delâlet eder. Kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara ta'rif ve tavsif eder.
Kezâlik, Kudret‑i Ezelî kitabından olan bir masnû', kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder. Amma Nakkàş‑ı Ezelî’ye pek çok vücûh ile delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasideyi inşâd eder.
Kavâid‑i mukarreredendir ki: “Mânâ‑yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm‑u aleyh olamaz. Ve o mânâ‑yı harfînin inceliklerine tedkîkàt yapılamaz. Fakat mânâ‑yı ismî, sâdık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binâendir ki; mânâ‑yı ismiyle kâinâta bakan felâsifenin kitaplarında kâinâta ait hükümler, nefsü'l‑emirde örümceğin nescinden zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl‑i kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm‑u kevniyeye mânâ‑yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirâc olması, arzın beşik, cibâlin evtâd olması, ehl‑i kelâmın müddeâlarını isbâta kâfîdir. Hattâ ehl‑i kelâmın re'yleri, hiss‑i umumîye ve teârüf‑ü âmme mutâbık olduktan sonra, vâkıa mutâbık olmasa bile, onların müddeâsına zarar vermez ve tekzîbe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl‑i kelâmın re'yleri mesâil‑i felsefiyede ednâ ve zaîf görünür. Amma mesâil‑i İlâhiye’de demirden daha metîndir.
309
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, tâzib etmesi adldir. Evet zehiri içen adam, âdetullâha nazaran hastalığa, ölüme kesb‑i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah’ın fazlına mazhar olur.
Ma'siyet ile azâb arasında kavî bir münâsebet vardır. Hattâ Ehl‑i İ'tizâl, ma'siyet hakkında, doğru yoldan udûl ile ma'siyeti, şerri Allah’a isnâd etmedikleri gibi, ma'siyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehâb etmişlerdir. Şerrin azâbı istilzam ettiği, Rahmet‑i İlâhiye’ye münâfî değildir. Çünkü şer, nizâm‑ı âlemin kanununa muhâliftir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübtelâdır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükâfât zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu itibarla, ehl‑i dalâl ile ehl‑i kemâl, nisyan ve tezekkürde müteâkistirler.
Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibâdet teklifinde başını havaya kaldırarak fir'avunlaşır. Lâkin mükâfâtın, menfaatin tevzî'inde, bir zerreyi bile terketmez. Amma nefsini unutan ehl‑i kemâl; sa'y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor. Fakat neticelerde, fâidelerde, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mü'minler ibâdetlerinde, duâlarında birbirine dayanarak cemâatle kıldıkları namaz ve sâir ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki; herbir ferd, kendi ibâdetinden kazandığı mikdardan pek fazla bir sevâb cemâatten kazanıyor. Ve herbir ferd ötekilere duâcı olur, şefâatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a… Ve kezâ, herbir ferd, arkadaşlarının saâdetinden zevk alır ve Hallâk‑ı kâinâta ubûdiyet etmeye ve saâdet‑i ebediyeye namzed olur.
310
İşte mü'minler arasında, cemâatler sâyesinde husûle gelen şu ulvî, manevî teâvün ve birbirine yardımlaşmak ile hilâfete haml, emânete mazhar olmakla beraber mahlûkat içerisinde mükerrem ünvânını almıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zekî olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü mu'teberdir. Binâenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyâtta şiddet‑i tevağğulden dolayı îmân, İslâm ve Kur'ân’ın hakàikından pek uzak mesâfelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakàik‑ı İslâmiyeye vukûfu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü'l‑emir de benim gördüğümü tasdik eder.
Binâenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrârını, Kur'ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zîra onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve rûhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sem', basar, hava, su gibi umumî ni'metler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî ni'metlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyâkatleri vardır.
Binâenaleyh, o gibi umumî ni'metlere karşı, nankörlük edip şükrân etmemek, en büyük küfran‑ı ni'met sayılır. Hâl bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî ni'metlere karşı, Allah’a şükrederlerse de, şu umumî ni'metler onlara şümûlü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Hâlbuki en büyük ni'met âmm ve dâimî olan ni'metlerdir. Umumiyet kemâl‑i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.
311
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duâların da tekrarını iktiza eder. Zîra Kur'ân, hakikat ve şerîat, hikmet ve mârifet kitabı olduğu gibi; zikir, duâ ve dâvetin de kitabıdır. Duâda tekrar, zikirde tezkâr, dâvette te'kid lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsîlden sonra icmâl yapıyor. Cüz'iyâtın bahislerinden sonra rubûbiyet‑i mutlakanın düsturlarını, sıfât‑ı kemâliyenin nâmuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki fâideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddimelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki, sâmi'in zihni, âyetlerde zikredilen cüz'iyât ile meşgul olup Ulûhiyet‑i Mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet‑i fikriyesine halel gelmesin.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Velîlerin himmetleri, imdâdları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Muğîs, Muîn, ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânıyla her ne suâl edilirse, – velev ki fâsık da olsun – Cenâb‑ı Hak o latîfeye hürmeten o matlûbu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhîs edemedim.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İlim ve yakìn şümûlüne dâhil olan ahvâl‑i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl‑i istikbâliye arasında şöyle bir mukayese yap:
312
Silsile‑i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra, mevcûdât‑ı mâziye kafilesine dâhil olan ecdâdınla, henüz istikbâl rahminde kalıp da peyderpey vücûda çıkan evlâd ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnû'u olduğu gibi ikinci kısım da aynen O Sâni'in masnû'u olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşâhedesi altındadır. Bu itibarla, ecdâdın iâdeten ihyâsı, evlâdının icâdından daha garîb değildir. Belki daha ehvendir.
İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukûât‑ı mâziye, Sâni'in bütün imkânât‑ı istikbâliyeye kàdir olduğuna şehâdet eden bir takım mu'cizelerdir.
Evet, kâinât bostanında görünen şu mevcûdât ve ecrâm, Hàlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden hàrikalardır.
Kezâlik, nebâtât ve hayvanat, envâ'ıyla, efrâdıyla, Sâni'lerinin herşeye kàdir olduğuna şehâdet eden san'at hàrikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrât ile şümûs mütesâvî olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş, dağılmış yapraklarının iâdeten ihyâsı arasında fark yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ‑yı arz ve toprak unsuruna nazar‑ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki:
Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu', mahviyet gibi maksûda îsâl eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvâttan Hàlık‑ı Semâvâta daha yakın bir yoldur. Zîra, kâinâtta tecellî‑i rubûbiyet ve fa'âliyet‑i kudrete ve makarr‑ı hilâfete ve Hayy, Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki, arş‑ı rahmet su üzerindedir. Arş‑ı hayat ve ihyâ da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyât ve cilvelere en yüksek bir âyinedir.
313
Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar latîf olursa, o nisbette sûretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve latîf bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ: Hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyâsı görünür. Su âyinesinde şems ziyâsıyla görünürse de elvân‑ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyâsındaki yedi rengi de gösterir. اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌolan Hadîs‑i Şerîf, bu sırra işâreten şehâdet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâb etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklım yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb, zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl, ber‑vech-i mu'tâd bürhân şeklinde bir temsîl ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır‑ı Hakîm’in kâinâttan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır.
Evet ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi fevklerin de en fevkınde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi hiçbir şeyden de hariç değildir.
Evet âsâr‑ı rahmetine mazhar olan sath‑ı arzda ma'mûlât‑ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semâda veya biri şarkta diğeri garbda iki şeyi bir ânda yaratan Sâni'in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır.
Ve kezâ herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de, herşeyin nefsinden daha ziyâde bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, dâire‑i Vücûb, tecerrüd ve ıtlâk hasâisindendir. Ve fâil‑i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet‑i lâzimesidir. Meselâ: Şems, timsâllerine kayyûm olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesâfe kadar da bu'diyeti vardır.
314
Şu'le’nin Zeyli
﴿﷽﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bütün kâinâtı ihâta eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr‑ı mütenâhî bir dâire‑i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr‑ı mütenâhînin tenâhîsi lâzım gelir.
Ve kezâ, Hikmet‑i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.
Ve kezâ, mukaddir olan Kadîr‑i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz.
Ve kezâ, maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev' bir ferdini gizletemez.
Ve kezâ küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu san'at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nev'ileri büyük olurlar.
Ve kezâ, azamet‑i mutlaka şirketi asla kabûl etmez.
Ve kezâ, fevkalâde bir sühûletle, hàrika bir sür'atle, mu'ciz bir ittikan ve intizamla cûd‑u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havâî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefsine olan muhabbeti icâb ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hàlık’ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü, nefsinden O daha karîbdir. Evet, senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyât, Hàlık’ın nazarı ve ilmi altındadır.
315
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlemde tesâdüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre‑i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sünbüllerinde, hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini, tanağğum ve terennüm ile inşâd ettikleri îmân kulağıyla, basîret gözüyle dinlenilirse, tesâdüf şeytanları bile kabûl ile hayran olurlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid‑i Ehade isnâd etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efrâdın mazhar oldukları Tecelliyât‑ı İlâhiye adedince ilâhları kabûl etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsâlleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsâllerine ma'kes olan şeylerin adedince hakîki şemslerin vücûdunu kabûl etmeye mecbur olursun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hàlık‑ı Rahmân-ı Rahîm’in ilminde, meşhûdunda, ma'lûmunda bâkî kalmaklığın senin bekàn için kâfîdir.
Yâhû, herşeyi Sâhib‑i Hakîkisine ver veya O’na isnâd et. O’nun ismiyle al ki, rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücûda getirip nizâm ve intizamlarını te'min edecek o kadar ilâhları kabûle muztar kalacaksın.
316
Nokta
مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
Kırkbeş sene evvel te'lif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır
İfâde‑i Merâm
Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim.
Derler: “Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”
Bilirim ki; kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhûrat öyle. “Şuâât” ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi', müteharri‑i hakikat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.
Gayetü'l‑gâyât olan Mârifetullâhın bir bürhânı olan Mârifeti'n‑Nebîyi “Şuâât”ta bir nebze beyân ettik. Şu risalede maksûd‑u bizzat olan tevhidin lâyuhadd berâhininden yalnız dört muazzam bürhânına işâret edeceğiz. Hem nazar‑ı aklîyi, hads‑i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek îmânın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm‑i kàsırımla göstermek isterim.
317
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Said Nursî
318
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيّ۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾ maksûdumuzdur, matlûbumuzdur. Gayr‑ı mütenâhî berâhininden, dört bürhân‑ı küllîyi îrâd ediyoruz.
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhân‑ı neyyirimiz Şuâât’ta tenevvür ettiğinden, tenvir‑i müddeâmızda münevver bir mir'âttır.
İkinci Bürhân: Kitab‑ı Kebîr ve insan‑ı ekber olan kâinâttır.
Üçüncü Bürhân: Kitab‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Kelâm‑ı Akdes’tir.
Dördüncü Bürhân: Âlem‑i Gayb ve Şehâdetin nokta‑i iltisâkı ve Berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsı vicdân denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat ve vicdân akla bir penceredir. Tevhidin şuâını neşrederler.
Birinci Bürhân
Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “Hakikat‑i Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi' tevâtür sırrını ihtiva eden mecmû‑u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin rûhunu ve tasdiklerini taşıyor.
319
İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu'cizâtının te'yidiyle musaddak olan bütün akvâliyle, vücûd ve vahdet‑i Sâni'i beşere gösteriyor. Demek şu da'vâda ittihâd etmiş bütün efâzıl‑ı beşer nâmına o nuru gösteriyor.
Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, sâfî, keskin, hakàik‑âşinâ bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
İkinci Bürhân
Kâinât kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, efrâden ve terekküben Zât‑ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini, elsine‑i mahsûsaları kırâat ile ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ ’yi tilâvet ediyorlar.
Cemî' zerrât‑ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâire vücûh ile hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret‑bahşâ hikemi intac ettiğinden, Sâni'in vücûb‑u vücûduna şehâdetle avâlim‑i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe‑i Rabbâniye içinde ilân‑ı Sâni' eden, misbâh‑ı îmânı ışıklandırıyorlar.
Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; herbir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetindeki imkânât cihetiyle Sâni'i ilân ettiği gibi, tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât‑ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın, herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dâiresinde, herbir zerre, muvâzene‑i cereyan-ı umumîyi muhâfaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfâ ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni'‑i Zülcelâl’in berâhini, zerrâttan kat kat ziyâde olur.
320
Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَائِقِ hakikattir, mübâlağa değil; belki nâkıstır.
Neden aklıyla herkes göremiyor?
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemâl‑i zuhûrundan ve zıddın ademinden.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Yani: “Sahife‑i âlemin, eb'âd‑ı vâsiasında Nakkàş‑ı Ezelî’nin yazdığı silsile‑i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr‑i hakikatle sarıl. Tâ ki, mele‑i a'lâdan uzanan şu selâsil‑i resâil, seni a'lâ‑yı illiyîn-i tevhide çıkarsın.
Şu kitabın hey'et‑i mecmuasında, öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize‑i kudret olan bu kitab‑ı kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbâb‑ı tabîiye, farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek; سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
321
Herbir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdârdır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk‑ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzûme‑i şemsiyeyi de O tanzim etmiştir. “Sünûhât”ın dokuzuncu sahifesinde; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin sırrına müracaat et.
Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd‑i şehâdet o mu'cize‑i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz‑nümâ, hayret‑fezâ bir misâl‑i musağğar-ı kâinâttır. Sûre‑i Yâsîn, sûret‑i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta‑i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinâtı da O yazmıştır.