314
Şu'le’nin Zeyli
﴿﷽﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bütün kâinâtı ihâta eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr‑ı mütenâhî bir dâire‑i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr‑ı mütenâhînin tenâhîsi lâzım gelir.
Ve kezâ, Hikmet‑i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.
Ve kezâ, mukaddir olan Kadîr‑i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz.
Ve kezâ, maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev' bir ferdini gizletemez.
Ve kezâ küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu san'at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nev'ileri büyük olurlar.
Ve kezâ, azamet‑i mutlaka şirketi asla kabûl etmez.
Ve kezâ, fevkalâde bir sühûletle, hàrika bir sür'atle, mu'ciz bir ittikan ve intizamla cûd‑u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havâî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefsine olan muhabbeti icâb ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hàlık’ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü, nefsinden O daha karîbdir. Evet, senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyât, Hàlık’ın nazarı ve ilmi altındadır.
315
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlemde tesâdüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre‑i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sünbüllerinde, hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini, tanağğum ve terennüm ile inşâd ettikleri îmân kulağıyla, basîret gözüyle dinlenilirse, tesâdüf şeytanları bile kabûl ile hayran olurlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid‑i Ehade isnâd etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efrâdın mazhar oldukları Tecelliyât‑ı İlâhiye adedince ilâhları kabûl etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsâlleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsâllerine ma'kes olan şeylerin adedince hakîki şemslerin vücûdunu kabûl etmeye mecbur olursun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hàlık‑ı Rahmân-ı Rahîm’in ilminde, meşhûdunda, ma'lûmunda bâkî kalmaklığın senin bekàn için kâfîdir.
Yâhû, herşeyi Sâhib‑i Hakîkisine ver veya O’na isnâd et. O’nun ismiyle al ki, rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücûda getirip nizâm ve intizamlarını te'min edecek o kadar ilâhları kabûle muztar kalacaksın.
316
Nokta
مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
Kırkbeş sene evvel te'lif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır
İfâde‑i Merâm
Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim.
Derler: “Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”
Bilirim ki; kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhûrat öyle. “Şuâât” ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi', müteharri‑i hakikat bir Japon’dur. Temâşâ eden bunu düşünmeli.
Gayetü'l‑gâyât olan Mârifetullâhın bir bürhânı olan Mârifeti'n‑Nebîyi “Şuâât”ta bir nebze beyân ettik. Şu risalede maksûd‑u bizzat olan tevhidin lâyuhadd berâhininden yalnız dört muazzam bürhânına işâret edeceğiz. Hem nazar‑ı aklîyi, hads‑i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek îmânın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm‑i kàsırımla göstermek isterim.
317
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
Said Nursî
318
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيّ۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾ maksûdumuzdur, matlûbumuzdur. Gayr‑ı mütenâhî berâhininden, dört bürhân‑ı küllîyi îrâd ediyoruz.
Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhân‑ı neyyirimiz Şuâât’ta tenevvür ettiğinden, tenvir‑i müddeâmızda münevver bir mir'âttır.
İkinci Bürhân: Kitab‑ı Kebîr ve insan‑ı ekber olan kâinâttır.
Üçüncü Bürhân: Kitab‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Kelâm‑ı Akdes’tir.
Dördüncü Bürhân: Âlem‑i Gayb ve Şehâdetin nokta‑i iltisâkı ve Berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsı vicdân denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Evet, fıtrat ve vicdân akla bir penceredir. Tevhidin şuâını neşrederler.
Birinci Bürhân
Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “Hakikat‑i Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi' tevâtür sırrını ihtiva eden mecmû‑u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin rûhunu ve tasdiklerini taşıyor.
319
İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu'cizâtının te'yidiyle musaddak olan bütün akvâliyle, vücûd ve vahdet‑i Sâni'i beşere gösteriyor. Demek şu da'vâda ittihâd etmiş bütün efâzıl‑ı beşer nâmına o nuru gösteriyor.
Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, sâfî, keskin, hakàik‑âşinâ bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
İkinci Bürhân
Kâinât kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, efrâden ve terekküben Zât‑ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini, elsine‑i mahsûsaları kırâat ile ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ ’yi tilâvet ediyorlar.
Cemî' zerrât‑ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâire vücûh ile hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret‑bahşâ hikemi intac ettiğinden, Sâni'in vücûb‑u vücûduna şehâdetle avâlim‑i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe‑i Rabbâniye içinde ilân‑ı Sâni' eden, misbâh‑ı îmânı ışıklandırıyorlar.
Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; herbir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetindeki imkânât cihetiyle Sâni'i ilân ettiği gibi, tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât‑ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın, herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dâiresinde, herbir zerre, muvâzene‑i cereyan-ı umumîyi muhâfaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfâ ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için, Sâni'‑i Zülcelâl’in berâhini, zerrâttan kat kat ziyâde olur.
320
Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَائِقِ hakikattir, mübâlağa değil; belki nâkıstır.
Neden aklıyla herkes göremiyor?
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemâl‑i zuhûrundan ve zıddın ademinden.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
Yani: “Sahife‑i âlemin, eb'âd‑ı vâsiasında Nakkàş‑ı Ezelî’nin yazdığı silsile‑i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr‑i hakikatle sarıl. Tâ ki, mele‑i a'lâdan uzanan şu selâsil‑i resâil, seni a'lâ‑yı illiyîn-i tevhide çıkarsın.
Şu kitabın hey'et‑i mecmuasında, öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize‑i kudret olan bu kitab‑ı kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbâb‑ı tabîiye, farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek; سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
321
Herbir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdârdır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk‑ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzûme‑i şemsiyeyi de O tanzim etmiştir. “Sünûhât”ın dokuzuncu sahifesinde; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin sırrına müracaat et.
Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd‑i şehâdet o mu'cize‑i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz‑nümâ, hayret‑fezâ bir misâl‑i musağğar-ı kâinâttır. Sûre‑i Yâsîn, sûret‑i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta‑i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinâtı da O yazmıştır.
Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynâtın sûreti altında olan makine‑i dakîka-i bedîa-i İlâhiye’nin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan esbâb‑ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûlünü, muhâl‑ender muhâl göreceksin.
Eğer herbir zerrede hükemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve herbir zerre de sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i'tikàd edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i'tikàd edebilirsin. Hâlbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize‑i kudret, öyle bir hàrika‑i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinâtı, bütün şuûnâtını icâd eden, tanzim eden bir Sâni'in sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbâb‑ı tabîiden olamaz.
322
Bâhusus o esbâb‑ı tabîiyenin üssü'l‑esâsı hükmünde olan cüz'‑ü lâyetecezzâdaki kuvve‑i câzibe ve kuvve‑i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerinde bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibarîden hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.
Ezeliyet‑i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi, umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
S: Ezeliyet‑i madde ve harekât‑ı zerrâttan teşekkül‑ü envâ' gibi, umûr‑u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
C: Sırf başka şey ile nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs‑ı fâsidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini iknâ etmek sûretinde kasden ve bizzat ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma'kul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül‑ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edilebilir.
Dalâlet ne kadar acîbdir. Zât‑ı Zülcelâl’in lâzım‑ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hàssası olan icâdı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki, gayr‑ı mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor.
Evet meşhûrdur ki: Hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn etti: “Hilâli gördüm.” Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât‑ı zerrât nerede, sebeb‑i teşkil-i envâ' nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
323
Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
C: Tabiat, âlem‑i şehâdet denilen cesed‑i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âlini intizam ve rabt altına alan bir Şerîat‑ı Kübrâ-yı İlâhiye’dir. İşte şu şerîat‑ı fıtriyedir ki, Sünnetullâh ve tabiat ile müsemmâdır. Hilkat‑i kâinâtta cârî olan kavânîn‑i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer mes'elesidir.
Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinâden vehim, hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat‑ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcûd‑u haricî ve hayâlden hakikat sûretine girmiştir. Hayâli, hakikat sûretinde gören, gösteren nüfûsun isti'dâd‑ı şûresinden, fâil‑i müessir tavrını takmıştır.
Hâlbuki, kör, şuûrsuz tabiat, kat'iyyen kalbi iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar‑ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, sırf nefy‑i Sâni' farazından çıkan bir ıztırar ile veleh‑resân-ı efkâr olan Kudret‑i Ezeliyenin âsâr‑ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.
Hâlbuki tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkàş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizâmdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil.
324
Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hàlî bir yerde muhteşem ve sanâyi‑i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya‑yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavânînini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes‑i şuûr olduğundan, bir fâil, bir illet‑i ıztırarî kabûl eder.
İşte Sâni'‑i Zülcelâl’den teğâfül sebebiyle böyle gayr‑ı ma'kul, gayr‑ı mülâyim bir illet‑i ıztırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.
Şerîat‑ı İlâhiye ikidir:
Biri: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef'âl‑i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi: Sıfat‑ı İrâdeden gelen ve evâmir‑i tekvîniye tesmiye edilen şerîat‑ı fıtriyedir ki, bütün kâinâtta cârî olan kavânîn‑i âdâtullâhın muhassalasından ibarettir. Evvelki şerîat nasıl kavânîn‑i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şerîat dahi, mecmû‑u kavânîn-i itibariyeden ibarettir. Sıfat‑ı kudretin hàssası olan te'sir ve icâda mâlik değillerdir.
Sâbıkan sırr‑ı tevhid beyânında demiştik: Herşey herşeyle bağlıdır. Bir şey herşeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden herşeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarûrîdir.
Şu ehl‑i dalâletin gösterdikleri esbâb‑ı tabîiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesâdüf‑ü a'mâ ve ittifakıyet‑i avrânın eline vermiştir. ﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾
325
Elhâsıl: İkinci bürhânımız olan kitab‑ı kebîr-i kâinâttaki nazm ve nizâm, intizam ve te'lifindeki i'câz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî, bir ilm‑i lâ-yetenâhî, bir irâde‑i ezeliyenin eserleridir.
Nazm ve nizâm‑ı tâmme ne ile sâbittir?
S: Nazm ve nizâm‑ı tâmme ne ile sâbittir?
Elcevab: Nev'‑i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünûn‑u ekvân istikrâ'‑i tâmme ile o nizâmı keşfetmişlerdir. Çünkü; herbir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kàbildir. Herbir fen, külliyet‑i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zîra, herbir fen kavâid‑i külliye desâtirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizâmı ihâta etmezse, cevâsis‑i fünûn vâsıtasıyla görür ki, insan‑ı ekber, insan‑ı asğar gibi muntazamdır. Herbir şey, hikmet üzere vaz'edilmiştir. Faydasız, abes yoktur.
Şu bürhânımız (❋) değil yalnız erkânı ve a'zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân‑ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhânın sadâ‑yı bülendine iştirâk ederek “Lâ İlâhe İllallâh” diye zikrediyorlar.
Üçüncü Bürhân
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır. Şu bürhân‑ı nâtıkın sînesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: “Allâhu Lâ İlâhe İllâ Hû”yu tekrar ediyor.
Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedâr bir ağacın menba'‑ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhânımız dallarında meyve‑i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mes'ele‑i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor.
326
Hem şu bürhânın âlem‑i şehâdet tarafına tedellî etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarûre âlem‑i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn‑u a'zamı (ağaç dalı) yine sâbit hakàik ile meyvedârdır.
Hem derince şu bürhân tersîm edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes'ele‑i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şâibe‑i tereddüd hiçbir tarafında ihsâs edilmiyor.
Hem o neticeyi bütün hakàika esâs addederek müselleme ve zarûriye olduğunu bütün kuvvet‑i beyânıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı gibi o şedîd kuvvet, sun'î olamaz.
Hem de, üstündeki sikke‑i i'câz her ihbarını tasdik eder. Tezkiyeden müstağnî kılar. Âdeta ihbarâtı binefsiha sâbit umûrlardandır.
Evet, şu bürhân‑ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde i'câz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdânı istişhâd, önünde, hedefinde hayır ve saâdet, nokta‑i istinâdı vahy‑i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.
Mârifet‑i Sâni' denilen kemâlât arşına uzanan mi'râcların usûlü dörttür.
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan Muhakkìkîn‑i sofiyenin minhâcıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî Mütekellimîn tarîkidir.
Bu iki asıl, çendan Kur'ân’dan teşa'ub etmişlerdir. Lâkin fikr‑i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için uzunlaşmış ve müşkülleşmiş. Evhâmdan masûn kalmamışlar.
327
Üçüncüsü: Şübehât‑âlûd hükemâ mesleğidir.
Dördüncüsü ve En Birincisi: Belâğat‑ı Kur'âniye’nin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'râc‑ı Kur'ânî’dir.
Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlhâm, ta'lim, tasfiye, nazar‑ı fikrî.
Tarîk‑ı Kur'ânî iki nev'idir.
Birincisi
Delil‑i inâyet ve gayettir ki, menâfi'‑i eşyayı ta'dâd eden bütün Âyât‑ı Kur'âniye bu delili nesc ve şu bürhânı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm‑ı ekmelinde ittikan‑ı san'at ve riâyet‑i mesâlih ve hikemdir. Bu ise Sâni'in kasd ve hikmetini isbât ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor. Zîra ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizâmın şâhidleri olan bütün fünûn‑u ekvân, mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât‑ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevâidi göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetine kat'î şehâdet ediyorlar.
Ezcümle: Fenn‑i hayvanat, fenn‑i nebâtât, ikiyüz bini mütecâviz envâ'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin herbirinin hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve itibarî olan kavânîn, kör ve şuûrsuz olan esbâb‑ı tabîiye ise, bu kadar hayret‑fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet‑engîz birer makine‑i acîbe-i İlâhiye’nin icâd ve inşâsına adem‑i kàbiliyetleri cihetiyle herbir ferd, herbir nev'î müstakillen Sâni'‑i Hakîm’in dest‑i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhâr ediyorlar.
328
Kur'ân‑ı Kerîm ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴾ der. Kur'ân’da delil‑i inâyet, vücûh‑u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde gâliben akla havâle ve vicdânla müşâverete sevketmek için ﴿اَوَلَا يَعْلَمُونَ﴾﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ﴿فَاعْتَبِرُوا﴾ gibi o bürhân‑ı inâyeti ezhânda tesbit ediyor.
İkinci Delil‑i Kur'ânî
Delil‑i İhtirâ'dır.
Hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr‑ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd‑ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Hiçbir nev'i müteselsil‑i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb‑ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül‑ü esnâf inkılâb‑ı hakàikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, sûret‑i müteğayyire, hem harekât‑ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet‑i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek envâ'ının fasîleleri ve umum a'râzının hàvâss‑ı mümeyyizeleri bizzarûre adem‑i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenâsül, şerâit‑i âdiye-i itibariyedendir.
329
Feyâ acaba! Vâcibü'l‑Vücûd’un lâzime‑i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest‑i tasarruf-u kudrete karşı mukâvemet edemeyen koca kâinât, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerrâtların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) Kudret‑i Ezeliyenin yed‑i i'dâmına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, Kudret‑i Ezeliyenin hàssası olan ibdâ' ve icâdı, hiçbir münâsebet‑i ma'kule olmadan en âciz ve en bîçâre esbâba isnâd ediliyor?
İşte Kur'ân‑ı Kerîm, şu delili, halk ve icâddan bahseden âyâtı ile ezhânda tanzim ediyor. Müessir‑i hakîki yalnız Allah’tır. Te'sir‑i hakîki esbâbda yoktur. Esbâb, izzet ve azamet‑i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar‑ı zâhirîsinde, dest‑i kudret umûr‑u hasîse ile mübâşir görünmesin.
Bir şeyde iki cihet var. Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdâd ona vârid oluyor.
Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur… İlâ âhir. Esbâb bu cihette vardır. İzhâr‑ı azamet ve izzet‑i kudret öyle ister.
İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffâf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbâbın te'siri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve rûh ve nur ve vücûd, iki vecihleri şeffâf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vâsıtasız dest‑i kudretten çıkıyorlar.
330
Dördüncü Bürhân
Vicdân‑ı beşer denilen fıtrat‑ı zîşuûrdur. Şu bürhânda “Dört Nükte”yi nazar‑ı dikkate al.
Birincisi
Fıtrat yalan söylemez. Meselâ: Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur. Doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimâd ile meyelân‑ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar.
İşte şu meyelânlar, İrâde‑i İlâhiye’den gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
İkincisi
Beşerin havâssü'l‑hams-u zâhire ve bâtınadan başka âlem‑i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr‑ı meş'ûr pek çok hisleri var. Hiss‑i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss‑i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss‑i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.
Üçüncüsü
Mevhûm bir şey hakikat‑i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdânda nokta‑i istinâd ile nokta‑i istimdâd, iki hakikat‑i zarûriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan rûh‑u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Hâlbuki, kâinâttaki hikmet ve nizâm ve kemâl bu ihtimali reddeder.
Dördüncüsü
Akıl ta'tîl‑i eşgâl etse de, nazarını ihmal etse, vicdân Sâni'i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de O’nu görür. O’nu düşünür. O’na müteveccihtir. Hads – ki, şimşek gibi sür'at‑i intikaldir, – dâima onu tahrîk eder. Hadsin muzâafı olan ilhâm, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk‑ı İlâhî, onu dâima mârifet‑i Zülcelâl’e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbiyledir.
331
Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhân‑ı enfüsî olan vicdâna müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktârına neşr‑i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde‑i hayatiye olan Mârifet‑i Sâni'dir ki, isti'dâdât‑ı gayr-ı mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl‑ü müteşa'ibeye neşr‑i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta‑i istimdâd‥
Ve kavga ve müzâhemetin meydânı olan dağdağa‑i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musîbet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta‑i istinâd yine mârifet‑i Sâni'dir.
Evet herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'‑i Hakîm’e i'tikàd etmezse ve ale'l‑amyâ kör tesâdüflere havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem‑i kifâyetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkeb bir hâlet‑i Cehennem-nümûn ve ciğer‑şikâfe düşecektir. O ise eşref ve ahsen‑i mahlûkat olan rûh‑u insaniyetin herşeyden ziyâde perîşan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam‑ı kâmil-i kâinâttaki nizâm‑ı ekmele zıt oluyor.
Şu nokta‑i istimdâd ve nokta‑i istinâd ile bu derece nizâm‑ı âlemde hüküm‑fermâlık, hakikat‑i nefsü'l-emriyenin hàssa‑i münhasırası olduğu için, her vicdânda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni'‑i Zülcelâl, mârifetini kalb‑i beşere dâima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdânın gözü dâima açıktır.
332
Sâni'‑i Zülcelâl bu dört bürhân‑ı azîmin kat'î şehâdetleriyle Vâcibü'l‑Vücûd, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi', Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyûm olduğu gibi bütün evsâf‑ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zîra mukarrerdir ki: Masnû'daki feyz‑i kemâl Sâni'in zıll‑i tecellîsinden muktebestir. Demek, kâinâtta ne kadar hüsün, cemâl, kemâl varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada evsâf‑ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni'‑i Zülcelâl muttasıftır. Zîra, ihsân servetin, icâd vücûdun, icâb vücûbun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinâttaki bütün kemâl ve cemâl, Sâni'‑i Zülcelâl’in kemâl ve cemâline bir zıll‑i zalîldir ve bürhânıdır.
Hem de, Sâni'‑i Zülcelâl cemî' nekàisten münezzehtir. Zîra, nevâkıs mâhiyet‑i maddiyâtın isti'dâdsızlığından neş'et eder. Zât‑ı Zülcelâl maddiyâttan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinâtın mâhiyât‑ı mümkinesinden neş'et eden evsâf ve levâzımatından mukaddestir.
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّهِ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِالْاَسْبَابِ لِعِزَّتِهِ
333
Vahdetü'l‑Vücûdu nasıl görüyorsun?
S: Vahdetü'l‑Vücûdu nasıl görüyorsun?
Elcevab: Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığmayan bir tevhid‑i zevkîdir. Esâsen Tevhid‑i Rubûbiyet ve Tevhid‑i Ulûhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet‑i istiğrak, vahdet‑i kudret, yani لَا مُؤَثِّرَ فِي الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُsonra vahdet‑i idare, sonra vahdetü'ş‑şühûd, sonra vahdetü'l‑vücûd, sonra yalnız bir vücûdu, sonra yalnız bir mevcûdu görünceye müncer oluyor.
Muhakkìkîn‑i Sofiyenin müteşâbihât hükmünde olan şatahatıyla istidlâl edilmez. Dâire‑i esbâbı yırtıp çıkmayan ve te'sirinden kurtulmayan bir rûh, vahdetü'l‑vücûddan dem vursa, haddini tecâvüz eder. Dem vuranlar, Vâcibü'l‑Vücûd’a o kadar hasr‑ı nazar etmişlerdir ki; mümkinâttan tecerrüd ederek, yalnız bir vücûdu, belki bir mevcûdu görmüşler.
Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sâni'i müşâhede etmek, tarîk‑ı istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil‑i ekvânda cereyan‑ı tecelliyât-ı İlâhiye’yi ve melekûtiyet‑i eşyada sereyân‑ı füyûzâtı ve merâyâ‑yı mevcûdâtta tecellî‑i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dıyk‑ı elfâz sebebiyle ulûhiyet‑i sâriye ve hayat‑ı sâriye tâbir ettiler. Ehl‑i fikir, o hakàik‑ı zevkiyeyi, nazarın mekàyisine sıkıştırdığından çok evhâm‑ı bâtılaya menşe' oldu.
334
Madde‑perver hükemâ ve zaîfü'l‑i'tikàd ehl‑i nazarın vahdetü'l‑vücûdu ile evliyânın vahdetü'l‑vücûdu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:
Birincisi: Muhakkìkîn‑i Sofiye, Vâcibü'l‑Vücûd’a o kadar hasr‑ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, O’nun hesabına kâinâtın vücûdunu inkâr etmişler. Hükemâ ve zaîfü'l‑i'tikàd olanlar, maddeye o kadar hasr‑ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm‑i Ulûhiyet’ten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hattâ Ulûhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinât hesabına Ulûhiyetten istiğnâ etmek derecede tarîk‑ı müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi: Muhakkìkîn‑i Sofiyenin vahdet‑i vücûdu, vahdetü'ş‑şühûdu tazammun eder. İkincilerin vahdetü'l‑mevcûdu tazammun eder.
Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.
Dördüncüsü: Birinciler, evvelen ve bizzat Hakka, nazar‑ı tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzat halka bakarlar.
Beşincisi: Birinciler, Hudâ‑peresttirler. İkinciler, hod‑peresttirler.
اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا وَاَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ
335
Tenvir
Meselâ: Küre‑i arz, rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, herbiri başka hâsiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbetle şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayâlî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn‑ı ziyâsıdır. Hem de ziyânın temâsili ve elvân‑ı seb'asının tesâvîri ve güneşin tecellîsi olan şu gûnâ‑gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı farazâ lisâna gelseler herbiri “Güneş benim gibidir.” Veyâhut “Güneş benim” diyeceklerdir.
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Fakat ehl‑i vahdetü'ş-şühûdun meşrebi, fark ve sahvdır. Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûdun meşrebi, mahv ve sekirdir. Sâfî meşreb ise, meşreb‑i ehl-i fark ve sahvdır.
تَفَكَّرُوا ف۪ي اٰلَاءِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا ف۪ي ذَاتِهِ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْدِرُوا ❋ حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِي الْقِدَمِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي اَبْدَعَ الْاَشْيَاءَ وَاَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
336
“NOKTA”nın ikinci kısmı, haşir ve melâike ve bekà‑yı rûha ait olduğundan, bu hakikatleri kerâmetli “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Onuncu Söz” gayet parlak bir sûrette izâh ettiğinden onlara havâle edilerek buraya dercedilmedi. Üçüncü kısım ise, Ondört Ders’ten ibaret “Nurun İlk Kapısı” nâmıyla ayrıca neşredildi.
Said Nursî
337
Münderecât Hakkında
Bu mühim mecmuanın cümle‑i mukaddemâtından olan bir “İ'lem”de:
“Bu risale, bazı Âyât‑ı Kur'âniye’nin şühûdî bir nev'i tefsiridir. Ve ondaki mes'eleler Kur'ân‑ı Hakîm’in bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmâl ve îcâz ve fehmindeki zâhirî müşkülât, sana tevahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütâlaa et, tâ ki ﴿لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ve emsâli tekrârât‑ı Kur'âniye’nin sırrı sana açılsın.
Ey kàri'! Bu mecmuadaki tevhidin bürhânları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben herbir bürhâna herbir makam‑ı mahsûsta ihtiyaç hissettim. Harekât‑ı cihadiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o ânda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü, o dehşetli ânda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat‑ı acîbede rastgeldiğim nurlara delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işâretler koydum. Bazen büyük bir nura bir işâret koyuyordum‥ İlâ âhir” diye ne kadar güzel bir mukaddimeyi ve bir hülâsayı – bu mecmua – âdeta şifre gibi bir anahtarı kàri'lerine takdim ediyor.
Bu Mesnevî‑i Nuriye’deki risalelerin isimleri; “Reşhalar, Katre, Hubâb, Habbe” şeklinde gidiyor. Eğer Katre Risalesi’nin âhirinde merhum Şeyh Safvet Efendi’nin yazdığı gibi, herbir risaleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun “Bu bir katre değil bir bahrdır” dediği gibi biz de derdik:
“O bir lem'a değil bir şemstir. O bir reşha değil bir bahrdır. O bir zühre değil bir cinândır. O bir hubâb değil bir ummândır.”
339
Fihrist
Mukaddime
1‑ Lem'alar
Tevhide dair olup Risale‑i Nurdaki Yirmiikinci Söz’ün esâsı ve bir cihette Arapçasıdır. Ondört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlerini, en mufassal bir sûrette وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ hakikatine mazhar edecek bir silsile‑i delâil ve şehâdeti ibraz eden çok kıymetdâr ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir.
Nur’un Mesnevîsinin başında derc edilen “Lâsiyyemâlar”, “Lem'alar”, “Reşhalar” isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik mes'elelerden bâhis değildir. Aynı mevzû üzerinde gidiyorlar.
2‑ Reşhalar
Bu “Reşhalar” risalesi, îmânın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatini ve Nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) gayet kat'î ve parlak bürhânlarla isbât ediyor. Şems nasıl ziyâ vermemesi mümkün değildir. Aynen öyle de; Ulûhiyet de risaletsiz mümkün olmadığını isbât ediyor. Ve nübüvvetin hakikatini güneş gibi gösteriyor. Kâinâtı mücessem bir Kur'ân‑ı kebîr olarak temsîl edip, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun Âyetü'l‑Kübrâ’sı olduğunu, gözünde perde ve kalbinde pas olmayanlara irâe ediyor.
Bu hàrika risale “Onbir Reşha”dır. Onbirinci Reşhada, yirmibir Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) işâret eden bir salavât‑ı şerîfeyi O Nebi‑yi Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize getiriyor.
Onbirinci Reşhadan sonra uzun bir “İ'lem”de, Nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) – başka bir tarzda – görülmemiş delilleri gösteriyor.
Bu risalenin Türkçesi, Risale‑i Nurdaki Ondokuzuncu Sözdedir.
Mesnevî’nin başındaki bu üç risale “Eski Said”in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın tâbiriyle, “Yeni Said”in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale‑i Nura girenler olduğu gibi; Risale‑i Nuru te'lifi zamanında yazdığı Arapça eserleri de, bu sûretle Mesnevî‑i Arabiye’ye idhal olunmuştur.
340
3 ‑ Lâsiyyemâlar
Îmân‑ı Haşre dair olan bu risale Risale‑i Nurdaki Onuncu Söz’ün esâsı olup Barla’da, Üstadımızın bir bahar gününde Rahmet‑i İlâhiye’nin âsârını bağ ve bahçelerde müşâhedesinden ve ihtiyarsız olarak, ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ Âyet‑i kerîmesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû' etmiş gayet kıymetdâr ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr‑ı haşir mefkûresini köküyle kesip İbn‑i Sînâ gibi acîb bir dâhînin “Haşir bir mes'ele‑i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez” dediği haşri, en basit fehme de kabûl ettiren ve haşrin binler nümûnelerini arz yüzünde gösteren; ve haşri iktiza eden pek çok esmâ‑i İlâhiye’den tut, tâ mâhiyet‑i insaniyede dahi haşri isbât eden bir risaledir.
Bir kaide‑i hasenenin tezâhürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu risalenin başında da Cenâb‑ı Hakk’a tahmîdât ve Nebi‑yi Zîşan’a salât ü selâm vardır. Îmân‑ı Billâh, îmân‑ı bi'n-nebî, îmân‑ı bi'l-haşir ve şühûd‑u kâinât mâbeyninde bir irtibat‑ı tâmme ve telâzum‑u kat'iyye olduğundan, bu risale kısaca olarak “Tevhid ve Risalet” hakikatlerinden bahsederek esâs mes'ele olan, mes'ele‑i haşriyeye “Lâsiyyemâ”larla geçmiştir. Risale‑i Nurun Yirmisekizinci Söz’ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmiştir.
4‑ Katre
Bu “Katre” risalesi, bir mukaddime, bir hâtime ve dört bâbdan ibarettir. Mukaddimede Üstadımız, kırk sene ömründe, – te'lif eylediği seneye nisbetle – otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri “Mânâ‑yı Harfî”, ikincisi “Mânâ‑yı İsmî”, üçüncüsü “Niyet”, dördüncüsü “Nazar” olduğunu‥ dört kelâm ise, biri “Ben kendi kendime mâlik değilim”, ikincisi “El‑mevtü hakkun”, üçüncüsü “Rabbî vâhidün”, dördüncüsü “Ene’nin bir nokta‑i sevdâ ve bir vâhid‑i kıyâsî” olduğunu söylüyor. Bu risale اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُhakikatini, Birinci Bâb olarak, kâinât erkânından herbir rükn ellibeş küllî ve gayet zâhir lisânla isbât ediyor.
Takriz
Katre’nin Hâtimesi
Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlerden bahseder. Başında “Ye's, Ucb, Gurur, Sû‑i zan” gibi nefsin dört hastalığını; sonra dört hakikati ve daha sonra da “Katre”de zikredilen Birinci Bâb’daki “Lâ İlâhe İllallâh” hakikatini ve devamı olarak Bâb‑ı sânîde “Sübhânallâh”; Bâb‑ı sâliste “Elhamdülillâh”; Bâb‑ı râbi'de “Allâhu Ekber” mertebelerini beyân ettikten sonra, “NOKTA” ve “NÜKTE” başlıklarıyla mevzû itibariyle birbirinden farklı “İ'lem”lere geçer.
341
Katre’nin Zeyli
“Remz”ler ve “İ'lem”ler ünvânı altında, herbirisi bir risaleye mevzû olacak kıymette hakikatlerden ibarettir. Başında salât ü selâmdan sonra birinci “İ'lem”, namazda evvel vakte riâyet etmenin ve hayâlen Kâbe’ye müteveccih olmanın faziletini ve evhâm ve vesvese‑i şeytaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallînin bütün letâif ve havâssının nasıl feyizlendiğini beyân eder.
Bu geçen risaleler aynı zamanda erkân‑ı îmâniyeden bahsetmekle hem îmân, hem ilim, hem mârifetullâh, hem zikir olduğundan okuması dahi bir nev'i ibâdettir.
5‑ Hubâb
Biri Türkçe diğeri Arapça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın “Hutuvât‑ı Sitte”yi neşri münâsebetiyle taltif için Ankara’ya çağrıldığında, Ankara’da İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içine gayet müdhiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüğü hengâmda te'lif ettiği iki eserden birisidir.
Bu risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî‑i Nuriye’nin fevkalâde olan ve hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâğatlı bir beyân tarzına sâhib oluşudur. Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir, hem îmân, hem tefekkür, hem ilmi bir arada bulmak dâima mümkündür. Meselâ: Salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda onda bir îmân inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min‑i musallîyi evhâm ve şübehâttan kurtaran hakikatleri serd ederek lâakal üç mânâ mertebesini beyân ediyor.
Bu hàrika risale mühim bir “İ'lem”inde, medenî mü'min ile medenî kâfirin sûret ve sîret ve zâhir ve bâtın farklarını gayet belîğ bir tarzda beyân ediyor. Ve neticede bu farkı körlere de göstermek için diyor ki: “Eğer istersen hayâlinle ‘Nurşin’ karyesindeki Seydâ’nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, pâdişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet‑i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki; akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar‥ ilâ âhir” diyerek daha başka cihetteki farklarını “Lemeât” ve “Sünûhât”a havâle eder.
Başka bir “İ'lem”de, Risale‑i Nurda Yirmiyedinci Söz nâmını alan İctihâd Risalesi’ni dört sahifede hülâsa ediyor.
Hubâb’ın Birinci Zeyli
Fârisî bir münâcâtla başlar. Bu münâcâtın Türkçesi “Yedinci Ricâ”da ve “Onyedinci Sözün Zeyli”nde vardır.
Üstadımız hiç Fârisî tahsil etmediği hâlde o kadar mükemmel Fârisî bir lisân ile te'lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan sefîri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan’a göndermiştir.
342
Bu Fârisî münâcâtın akabinde: “Ey Mücâhidîn‑i İslâm!” başlığı altında Türkçe olarak meb'ûsâna on maddelik bir hitâb vardır. Bu hitâbın te'siriyle Meclis‑i Meb'ûsân’da küçük bir oda olan mescid, büyük bir salona tebdil edilmiştir.
Zeylü'l‑hubâb
Hubâb’ın İkinci Zeyli de çok mühim hakikatleri ihtiva etmektedir.
6‑ Habbe
İki zeyli vardır. Bu risalenin birinci “İ'lem”i, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) âlemin hem sebeb‑i hilkati, hem çekirdeği, hem meyvesi, hem netice‑i hilkat-i âlem olduğunu gayet edîbâne bir üslûb ile beyân ediyor. Diyor ki: “Eğer âlemi bir kitab‑ı kebîr olarak görsen, kâtibinin kaleminin mürekkebi Nur‑u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir şecere sûretinde görsen, evvelâ çekirdeği, sonra meyvesi yine Nur‑u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir zîhayat libâsını giymiş görsen, onun rûhu Nur‑u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen, onun andelîb‑i Zîşanı yine Nur‑u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.”
Risalenin sonunda gayet güzel bir tazarru ve niyâz ve istiğfar vardır.
Zeylü'l‑habbe
Habbe’nin Birinci Zeyli’nin âhirlerinde, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ ile لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ mertebelerinin Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiyeye nisbeten kısa ve gayet güzel beyânları mündericdir.
Zeylü'z‑zeyl