33
Reşhalar
﴿﷽﴾
Tenbih
Hàlık‑ı Âlemi bize ta'rif ve ilân eden deliller ve bürhânlar, lâyuadd ve lâyuhsâdır. O delillerin en büyükleri üçtür.
Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu “kitab‑ı kebîr-i kâinât”tır.
İkincisi: Bu kitabın Âyetü'l‑Kübrâ’sı ve dîvân‑ı Nübüvvet’in hâtemi ve künûz‑u mahfiyenin miftâhı olan “Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm”dır.
Üçüncüsü: Kitab‑ı âlemin tefsiri ve mahlûkata karşı Allah’ın hücceti olan “Kur'ân”dır.
Şimdi, birkaç reşha zımnında ikinci bürhânı ta'riften sonra sözlerini dinleyeceğiz.
Birinci Reşha
Arkadaş! Hàlık’ımızı ta'rif eden, pek büyük bir şahsiyet‑i maneviyeye mâlik, bürhân‑ı nâtık dediğimiz: “Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?” diye yapılan suâle cevaben deriz ki:
Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) öyle bir Zâttır ki, azamet‑i maneviyesinden dolayı sath‑ı arz, O Zâtın Mescid‑i Aksâ’sıdır. Mekke‑i Mükerreme O’nun mihrabı, Medine‑i Münevvere O’nun minber‑i fazl-ı kemâlidir. Cemâat‑i mü'minîne en son ve en àlî imâm ve nev'‑i beşerin hatîb‑i şehîridir; saâdet düsturlarını beyân ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün dinlerin esâsâtına câmi'dir. Ve bütün evliyânın başıdır. Şems‑i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
34
O Zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta‑i merkeziyedir ki, O’nun halka‑i zikrinde bulunan bütün enbiyâ u ahyâr, ebrâr u sâdıkîn O’nun kelimesine müttefik ve kelâm‑ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere‑i nurâniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyânın esâsât‑ı semâviyesidir. Dal ve budakları, evliyânın maârif‑i ilhâmiyesidir.
Bu itibarla, herhangi bir da'vâyı iddia etmiş ise, bütün enbiyâ mu'cizelerine istinâden ve bütün evliyâ kerâmetlerine müsteniden O’na şehâdet etmişlerdir. Evet, bütün da'vâlarının tasdiklerini iş'âr eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır.
Ezcümle: O Zâtın (A.S.M.) da'vâlarından biri “Tevhid”dir. Bu da'vâyı tasrîh ve ifâde eden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i mübârekesidir. O Zâtın halka‑i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime‑i mukaddeseyi rükn‑ü îmân ve vird‑i zebân etmişlerdir. Demek, o da'vânın hak ve hakikat olduğuna kanâat ve itmi'nân ve iz'ânları hâsıl olmuş ki, zaman ve mekâna şâmil bir tarzda, o kelime‑i mübâreke; meşrebleri, meslekleri, an'aneleri mütehâlif, mütebâyin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semâvî deverân ve cevelân ediyor.
Binâenaleyh, gayr‑ı mütenâhî şâhidlerin tasdikiyle hak ve hakkâniyeti tahakkuk eden bir da'vâya, hiçbir vehmin haddi değildir ki, ona dest‑i i'tirâzı uzatabilsin!
35
İkinci Reşha
Arkadaş! Tevhidi isbât ve nev'‑i beşeri irşad eden O nurânî bürhân; biri sağında, diğeri solunda, biri mütevâtir, diğeri mecma'‑ı aleyh bulunan nübüvvet ve velâyetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhâsat denilen kable'n‑nübüvvet kendisinden zuhûr eden hàrika hâllerin rumûzâtıyla ve kütüb‑ü semâviyenin beşârâtıyla ve hevâtif denilen – gaybdan verilen – tebşîrat‑ı müteaddide ile musaddaktır.
Ve kezâ, O bürhân‑ı nurânîden zuhûr eden inşikak‑ı kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların O’nun dâvetine icâbetleri, duâsının akabinde yağmurun nüzûlü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan, deve, taş ve sâirenin konuşmaları gibi mu'cizelerinin delâlet ve şehâdetiyle tasdik edilmiş bir Zâttır (A.S.M.).
Ve kezâ, dünya ve âhiret saâdetlerini te'mine kâfil ve kâfî olan şerîatı, nübüvvetini tasdik ve isbâta kâfîdir. Geçen derslerde, şems‑i şerîatından bazı şuâları gördük. Tatvîl‑i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.
Üçüncü Reşha
Arkadaş! O Zât (A.S.M.), delâil‑i âfâkıye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil‑i enfüsiye denilen Zâtında ve nefsinde sâbit delil ve işâretler ile dahi musaddaktır. Çünkü, O Zât şems gibidir; Zâtını, Zâtı ile ziyâlandırarak gösterir.
Meselâ: Bütün ahlâk‑ı hamîdenin en yüksekleri O Zâtta ictimâ' etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor.
Ve kezâ, en nezîh hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet‑i maneviye sâhibi olduğuna icmâ vardır.
Ve kezâ, O Zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubûdiyeti, şehâdetleriyle mâlik olduğu kuvvet‑i îmâniye ile musaddaktır.
36
Ve kezâ, Siyer‑i Nebeviyenin şehâdetiyle derece‑i vüsûkù ve kemâl‑i ciddiyet ve metâneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet‑i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sâdık şâhiddirler.
Dördüncü Reşha
Arkadaş! Tûl‑i zaman ve bu'd‑i mekânın muhâkemât‑ı akliyede te'siri çoktur. Maahazâ, لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ düsturuna ittibâen, şu zaman ve muhîtin hayâlâtından çıkarak tayy‑ı zaman ve mekân ile, hayâlen Cezîretü'l‑Arab’a gidelim ve Medine‑i Münevvere’de nurânî ve yüksek minber‑i saâdetine çıkmış, nev'‑i beşere hitâben irşadâtta bulunan O Zât‑ı Muallâ’yı bizzat görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte hayâlen oraya gittik. Bak, hàrika bir sûrette hüsn‑ü sûretle hüsn‑ü sîreti cem'eden O mürşid‑i umumî, O hatîb‑i kudsî, cevâhir dolu bir kitab‑ı mu'cizü'l-beyân eline alarak, bütün insanlara mele‑i a'lâdan nâzil olan bir hutbe‑i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdem’i ve cinleri ve mevcûdâtı dinletiyor.
Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat‑i âlemin acîb muammâsını açıyor. Kâinâtın sırr‑ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn‑i hikmetin, nev'‑i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye îrâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevab veriyor.
37
Beşinci Reşha
Arkadaş! Şu Zât‑ı Nurânî (A.S.M.), mürşid‑i îmânî, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyâsıyla, nev'‑i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurânî bir şekle sokmuştur.
Evet, O Zâtın nurânî güzelliğiyle kâinâta bakılmazsa, kâinât bir mâtem‑i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcûdât birbirine karşı ecnebî ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdât, birer cenaze sûretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytâm gibi zevâl ve firâkın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinâta; harekâtıyla, tenevvü'üyle ve tağayyürâtıyla, nukùşuyla tesâdüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelîl ve hakîr olacaklardı.
İşte, O Zâtın telkin ettiği îmân nazarıyla kâinâta bakılmadığı takdirde, kâinât böyle korkunç, zulümâtlı bir şekilde görünecekti. Fakat O mürşid‑i kâmilin gözüyle ve îmân gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyâdâr, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz‑ı dîdâr edecektir.
Evet, kâinât îmân nuruyla mâtem‑i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid‑i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcûdât, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyetli birer hayatdâr ve lisân‑ı hâliyle Hàlık’ının âyâtını nâtık birer musahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekkî ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hàlık’ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinâtın harekât, tenevvüât, tağayyürât ve nukùşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektûblar, âyât‑ı tekvîniyeye sahifeler, esmâ‑i İlâhiye’ye âyineler sûretine inkılâb ederler.
38
Hülâsa: Îmân nuruyla âlem öyle terakkî eder ki: “Hikmet‑i Samedâniye Kitabı” nâmını alıyor. Ve insan, zelîl ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za'fının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubûdiyetinin şevketiyle, kalbinin şuâıyla, aklının haşmet‑i îmâniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukùtuna esbâb iken, suûd ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar‑ı ekber sûretinde görünen zaman‑ı mâzi, enbiyâ ve evliyânın ziyâsıyla ziyâdâr ve nurânî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbâl, Kur'ân’ın ziyâsıyla tenevvür eder, Cennet’in bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât‑ı Nurânî olmasa idi kâinât da, insan da, herşey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.
Binâenaleyh bu kadar garîb, acîb, güzel kâinât için böyle ta'rifat ve teşrîfatçı bir mürşid‑i hàrika lâzımdır. “Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinât da olmazdı” meâlinde لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ olan hadîs‑i kudsî şu hakikati tenvir ediyor.
Altıncı Reşha
Arkadaş! O hutbe‑i ezeliyeyi okuyan Zât, kâinâtın kemâlâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saâdet‑i ebediyeyi ihbar ve tebşîr ediyor. Nihâyetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı ve esmâ‑i İlâhiye’nin gizli definelerinin keşşâfıdır.
39
Evet! O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhânı, hakikatin ziyâsı, hidayetin güneşi, saâdetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet‑i Rahmâniyenin misâli, rahmet‑i Rabbâniyenin timsâli, hakikat‑i insaniyenin şerefi, şecere‑i hilkatin en kıymetdâr ve kıymetli bahâdar bir semeresidir. Tebliğ ettiği dini de hàrika bir sür'atle şark ve garbı ihâta etmiş, nev'‑i beşerin beşte biri kabûl etmiştir. Acaba böyle bir Zâtın da'vâlarında, nefis ve şeytanın münâkaşa ve i'tirâzlarına bir imkân var mıdır?
Yedinci Reşha
Arkadaş! O Zâtı harekete getirip o inkılâbları kendisine yaptıran ancak bir kuvve‑i kudsiyedir. Evet, bilhassa Cezîretü'l‑Arab’da yaptığı inkılâb ve icraata bak!‥
O sahrâlarda, o çöllerde, âdetlerini muhâfazada çok müteassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inâdcı ve kasâvet‑i kalb ve merhametsizlikte emsâlsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşî kavimler oturmakta idiler. O Zât‑ı Nurânî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk‑ı seyyielerini kaldırarak ahlâk‑ı haseneyle tebdil ettirdi. Hattâ, O Zât‑ı Mürşid’in (A.S.M.) telkin ettiği îmân nuru sâyesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular.
40
O Zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zâhirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat‑ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün rûhları ve nefisleri teshìr etmiştir ki, kalblere mahbûb, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve rûhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
Sekizinci Reşha
Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryâkisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azîm ile, küçük bir kavimde i'tiyâd edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkülâta rastgelir. Hâlbuki bu Zât‑ı Nurânî; pek çok âdetleri, pek çok asabî, inâdcı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezîh ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet, Hazret‑i Ömer İbnü'l-Hattâb (Radıyallahu Teâlâ Anh)’ın İslâmiyetten evvel ve sonraki hâlleri bu mes'eleye güzel bir misâldir. Bunun gibi, icraat‑ı esâsiyesinden binlerce hàrikalar vardır. O Zâtın, o zamandaki icraatına hàrika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda, o vahşet‑âbâd cezîreye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşîleri ıslah için çalışsalar, O Zât‑ı Mürşid’in bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!‥
Dokuzuncu Reşha
Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münâzaralı da'vâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcûb olmasından korkar. Ve kezâ, bir insan yalan söylediği takdirde pervâsız, lâübâlî bir tarzda söyleyemez. Ve kezâ, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. – Velev âdi bir mes'ele, küçük bir cemâat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun –
Acaba büyük bir vazifeyle vazifedâr, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sâhibi, pek büyük bir cemâat içinde, pek şedîd hasımların karşısında iddia ettiği bir da'vâda yalan ve hilâf‑ı hakikat söyleyebilir mi?
41
İşte, O Zât‑ı Nurânî, okuduğu o hutbe‑i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicâbı, ne korkusu var ne teessürü… Hem samîmî bir safâ‑yı kalble, hàlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkîr edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir da'vâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskàl bir hilenin bu mes'eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾ Evet, hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikati gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilâf‑ı hakikat söylemez, hayâl ile hakikati temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.
Onuncu Reşha
Arkadaş! O Zât‑ı Mürşid, nev'‑i beşeri korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşîr için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes'elelerden haber veriyor.
Yâhû! Hakàik ve garâibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garîb bir hakikati keşf yolunda canlarını, mallarını fedâ ediyorlar. Bu Zâtın (A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakàika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Hâlbuki, bütün enbiyâ ve evliyâ ve sıddıkîn gibi ehl‑i şühûd ve ashâb‑ı ihtisàs, bil'ittifak O Zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu Zât (A.S.M.), öyle bir Sultanın şuûnundan bahsediyor ki, kamer O’nun mülkünde bir sinek gibidir. Acîb hàrikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılâblardan da haber veriyor. Bakınız! O hutbe‑i ezeliyede: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴾ gibi tilâvet ettiği âyetlere dikkat ediniz!
42
Ve beşer için öyle bir istikbâlden haber veriyor ki, dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saâdetten müjde veriyor ki, dünya saâdetleri ona nazaran rüyalar gibi olur. Evet, bu kâinâtın perdesi altında çok acâib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binâenaleyh, o acâibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hàrikulâde bir insan lâzımdır ki, o hàrika garâibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
Ve kezâ, O Zât, Hàlık’ımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes'elelerden haber veriyor ki, onlardan kurtuluş yoktur. Feyâ acaba! Ekser‑i nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?
Onbirinci Reşha
Arkadaş! Şu minber‑i àlîde Hutbe‑i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet‑i maneviyesiyle bizlere meşhûd ve yüksek şuûnâtıyla âlemde meşhûr olan Zât‑ı Nurânî (A.S.M.), vahdâniyet‑i İlâhiye’ye bir bürhân‑ı sâdık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil‑i hak ve saâdet‑i ebediyenin de vücûda gelmesine kat'î bir delil ve zâhir bir bürhândır.
Ve kezâ, O Zât, insanları hidayete dâvet etmekle saâdet‑i ebediyenin husûlüne sebeb olduğu gibi, vusûlüne de sebebdir.
Ve kezâ, O Zât, duâsıyla, ubûdiyetiyle o saâdetin vücûduna ve icâdına vesiledir. Evet, bak! O Zât, nev'‑i beşere imâmdır. Mescidi, yalnız Cezîretü'l‑Arab değildir, küre‑i arzdır. Cemâati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyâmete kadar herbir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları O’nun arkasında, O’nun duâsına “Âmîn” diyorlar.
Bilhassa O Zât, o cemâat‑i uzmâda umum zevi'l‑hayata şâmil pek şedîd bir ihtiyac‑ı azîm için duâ eder. Ve O’nun duâsına, yalnız o cemâat değil, belki arz ve semâ ve bütün mevcûdât “Âmîn” söyler. Yani: “Yâ Rabbenâ! O’nun duâsını kabûl eyle. Biz de o duâyı ediyoruz. Biz de O’nun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
43
Bilhassa, o cemâat‑i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyâz ve duâ eder ki, kâinât bile heyecana gelir; O Zâtın duâsına iştirâk eder. Evet, öyle bir maksad için niyâz eder ki, eğer o maksad husûle gelmezse, yalnız mahlûkat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel‑i sâfilîne düşer. Çünkü, O Zâtın matlûbuyla mevcûdât yüksek kemâlâta erişir. Acaba O Zât, o matlûbu kimden istiyor? Evet, öyle bir Zâttan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için lisân‑ı hâliyle yaptığı duâyı işitir, kabûl eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve kezâ, en ednâ bir emeli, en ednâ bir gaye için, en ednâ bir zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duâların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak bir Semi' ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm’den olduğuna şübhe bırakmaz.
Acaba O Zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı duâ ile ne istiyor ki, bütün mahlûkat “Âmîn” söylüyor?
Evet, O Zât, Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsını ve Cennet’te mülâkat ve rü'yetiyle saâdet‑i ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icâdına rahmet, hikmet, adâlet gibi sayısız esbâb olmadığı takdirde, O Zât‑ı Nurânînin tek duâsı ve tazarru ile niyâz etmesi, Cennet’in icâdına ve i'tâsına kâfîdir. Binâenaleyh, O Zâtın risaleti, imtihan ve ubûdiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, O Zâtın ubûdiyetinde yaptığı duâ, mükâfât ve mücâzât için dâr‑ı âhiretin icâdına sebeb olur.
Evet, bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san'at ve kusursuz cemâl ile zulüm ve çirkinlik arasında tezâd vardır. İctimâ'ları mümkün değildir.
44
Evet, ednâ bir sesi, ednâ bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabûl etmekle; en yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabûl etmemek, emsâlsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünkü, hüsn‑ü zâtî, kubh‑u zâtîye inkılâb eder. İnkılâb‑ı hakàik ise muhâldir.
Onikinci Reşha
Arkadaş! O Hatîb‑i Mürşidden gördüğün, işittiğin kâfîdir. Çünkü ahvâlini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların O Zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim.
Bak arkadaş! Bütün bu asırlar o Asr‑ı Saâdet’in güneşinden Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ebû Yezid‑i Bistâmî, Cüneyd‑i Bağdadî, Abdülkadir‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Ebû Hasen‑i Şâzelî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî (Radıyallahu Anhüm ecmaîn) gibi binlerce nurânî ziyâdâr yıldızlar ayrılıp âlem‑i beşeri tenvir etmişlerdir.
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte te'hir ederek mu'cizât sâhibi O Zât‑ı Nurânî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir salât ü selâm getirelim.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِيِّ الَّذ۪ي اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ اَعْن۪ي سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ وَالزَّبُورُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ الْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ، وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ ف۪ي كَفَّيْهِ الْحَصَاةُ وَالْمَدَرُ وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْيَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا وَشَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِي الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
45
Arkadaş! Risalet‑i Ahmediye’yi isbât eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor. “Ondokuzuncu Söz” nâmındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O Zâtın izhâr ettiği bine yakın mu'cizeleriyle, “Yirmibeşinci Söz” nâmındaki eserimde tafsîl edilen kırk vech‑i i'câza bâliğ olan Kur'ân, Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) şehâdet ettiği gibi, bu kâinât da – âyâtıyla – O Zâtın nübüvvetine delâlet eder.
Evet, kâinâtta yazılan sayısız âyetler Zât‑ı Ehad’in vahdâniyetine şehâdet ettikleri gibi, Risalet‑i Ahmediye’ye de (A.S.M.) delâlet ve şehâdet ederler.
46
Ezcümle: Kâinâtta görünen hüsn‑ü san'at dahi Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) delâlet ve şehâdet eden kat'î bir delildir. Zîra, şu zînetli masnûâtın cemâli, hüsn‑ü san'at ve zîneti izhâr eder. San'at ve sûretin güzelliği, Sâni'de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcûd olduğuna delâlet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni'in san'atına olan muhabbetine delâlet eder. Bu muhabbet ise, masnûâtın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünkü, o muhabbetin mazhar ve medârı insandır. İnsan dahi masnûâtın en câmi' ve en garîbi olduğundan şecere‑i hilkate bir semere‑i şuûriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinâtın eczâsı arasında en câmi' ve baîd bir cüz'dür. İnsan zîşuûr ve câmi' olduğu cihetle, nazarı âmm, şuûru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere‑i hilkati tamamıyla görür; şuûru da küllî olduğundan Sâni'in makàsıdını bilir. Öyleyse, insan Sâni'in muhâtab‑ı hàssıdır.
Evet, âmm ve şümûllü olan nazar ve şuûrunu Sâni'in ibâdetine ve muhabbetine sarf ve san'atını istihsân, takdir ve teşhîrine tevcîh ve ni'metlerinin şükrüne isti'mâl eden bir ferd, verdiği ni'metlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlûkatı ibâdete, şükre dâvet eden Sâni'in hàs muhâtab ve habîbidir.
Ey insanlar! Zikredilen ahvâl ve şuûnâtla muttasıf olan Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) Sâni'in o ferd‑i ferîd dediğimiz muhâtab‑ı hàssı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev'‑i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?
Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki dâire ve iki levha vardır:
Birinci dâire: Rubûbiyet dâiresidir.
İkinci dâire: Ubûdiyet dâiresidir.
47
Birinci levha: Hüsn‑ü san'attır.
İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsândır.
Bu iki dâire ile iki levha arasındaki münâsebete bakınız ki, ubûdiyet dâiresi bütün kuvvetiyle rubûbiyet dâiresi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsân levhası da bütün işâretleriyle hüsn‑ü san'at ve ni'met levhasına bakıyor.
Bu hakikati gözün ile gördükten sonra rubûbiyet ve ubûdiyet dâirelerinin reisleri arasında en büyük bir münâsebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni'in makàsıdına kemâl‑i ihlâs ile hizmet eden ubûdiyet reisinin Sâni' ile azîm bir münâsebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki dâire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise, bilbedâhe tahakkuk etti ki, ubûdiyet reisi, rubûbiyetin hàs mahbûb ve makbûlüdür.
Ey insan! Bu süslü masnûâtı envâ'‑ı mehâsinle tezyîn eden ve bütün zîhayat olanların zevklerine, iştihâlarına göre bu kadar ni'metleri in'âm eden Sâni'in en kâmil, en cemîl ve ibâdetine kemâl‑i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni'in mehâsin‑i san'atına takdir ve istihsânatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve Sâni'in ihsânatına yaptığı teşekkürât ve tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahlûk ve masnû'una iltifat edip sözünü nazar‑ı itibara almaması ve teşekkürâtına mukàbele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlûkata bir imâm ve mürşid yapmaması imkânı var mıdır?
48
Lâsiyyemâlar
Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmisekizinci Söz’ün Arabî ikinci makamıdır
﴿﷽﴾
Kâinâtın bütün zerrâtı – müctemian ve münferiden – lisân‑ı acz ve fakr ile vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ettikleri Sâni'‑i Hakîm’e hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinâtın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyân eden Resûlü ile âl ü ashâbına ve sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına ve ibâd‑ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun…
Arkadaş! Tabiat ve esbâb, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Hâlbuki, şirkin temeli sayısız muhâlâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhâlâttan bir taneyi beyân edeyim ki, şirkin ne kadar fenâ bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk sâhibi, cehâlet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü îmân ve iz'ân edebilmek için, bir zerre‑i vâhideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icâd edip tabiat ve esbâbın eline vermeye ve bütün masnûâtta bütün san'at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zîra, hava unsurundan (meselâ) herbir zerre bütün nebâtlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenâb‑ı Hakk’ın emir ve irâdesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihâzâtını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir i'tikàd edebilir.
49
Maahazâ bir semere, bir şecerenin bir misâl‑i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter‑i a'mâlidir. O ağacın tarih‑i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev'ine, belki küre‑i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san'atındaki azamet‑i maneviyesi, arzın cesâmeti nisbetindedir. O zerreyi, san'atça hâvî olduğu o azamet‑i maneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş! Herbir şey için iki sûret ve şekil vardır:
Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, herşeyin vücûduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen sûretlerdir.
Diğeri: Ma'kuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr‑u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî sûretlerin ictimâ'ından tasavvur edilen bir sûret‑i vehmiyedir. Bir ateşin sür'atle tedvîrinden hâsıl olan dâire‑i vehmiye gibi, herşeyin tarih‑i hayatını bildiren ve kadere medâr olan ve mukadderât‑ı eşya denilen şu ikinci sûret, ma'kuledir.
Sûret‑i maddiye itibariyle herşeyin bir nihâyeti, bir gayesi olduğu gibi, sûret‑i maneviye itibariyle de bir nihâyeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binâenaleyh herşeyin sûret‑i maddiyesinde, kudret‑i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Sûret‑i maneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer; kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.
50
Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hàlık ittihàz ettiğin tabiat ve esbâb, herşeyin muhtelif ve mütenevvi' sûretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere‑i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbâbdan üstün olan insan, terziliğin bütün kàbiliyetlerini, bilgilerini cem'edip dikenli bir şecerenin a'zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki, Sâni'‑i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedîd ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl‑i sür'at ve sühûletle yapar, giydirir. Fesübhânallâh!‥
Evet, münezzehtir, herşeyin vücûdu emrine bağlı olan Allah münezzehtir. Herşeyin içyüzü elinde bulunan Sâni' münezzehtir. Bütün mahlûkata merci' olan Sâni' münezzehtir.
Arkadaş! Herbir mevcûdun üstünde, Sâni'‑i Ehad ve Samed’in bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcûdun Sâni'‑i Ehad ve Samed’in mülkü ve eser‑i san'atı olduğuna şehâdet ediyorlar. Evet, gayr‑ı mütenâhî Ehadiyet sikkelerinden ve Samediyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife‑i arza darbedilen sikkeye bak ki, şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhâr ediyorlar.
51
Evet, sahife‑i arzda pek garîb, hakîmâne bir icâd görünüyor. Bu görünen icâdın gösterdiği kuvvet ve fa'âliyeti görmek istersen şu gelen fıkralara dikkat et!
1 – O icâd fiili, pek azîm ve geniş bir sehàvet‑i mutlakadan geliyor.
2 – Bir sühûlet‑i mutlaka ile bir kuvvet‑i mutlakadan çıkıyor.
3 – Mutlak bir intizamla, sür'at‑i mutlakada meydâna geliyor.
4 – Mevzûn ve mîzanlı olarak bir vüs'at‑i mutlakada bulunuyor.
5 – Güzel bir eser‑i san'at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6 – Taalluk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz‑ı mutlak ve adem‑i iltibas ile yapılıyor.
7 – Mahall‑i taalluku gayr‑ı mütenâhî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husûle gelir.
8 – Efrâd ve envâ' arasında, bu'd‑u mutlak ile beraber, tevâfuk‑u mutlak var.
Arkadaş! Bu fıkraların herbirisi tek başına da o sikkeyi izhâr etmeye kâfîdir. Bakınız, en hàrika bir sehàvetle en hàrika bir hüsn‑ü san'at, muhît bir kudretin hàssasıdır.
Ve intizamla beraber hàrika bir sühûlet, hiçbir şeyden âciz olmayan muhît bir ilim sâhibine mahsûstur.
Tartılmış gibi gayet mîzanlı olmakla beraber, mu'cizâne bir sür'at‑i mutlaka, herşeyi emrine ve kudretine teshìr eden Zâta mahsûstur.
Nev'ilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarruf ile hàrika bir hüsn‑ü san'at, ilim ve kudretiyle herşeyin yanında bulunan Zâta hàstır.
Kesret ve mebzûliyet ile beraber her ferdin san'at itibariyle kıymetdâr olması, sonsuz bir zenginlikle gayr‑ı mütenâhî hazinelere mâlik olan Zâta mahsûstur.
52
Efrâdın ziyâdesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, herşeye basîr ve herşeye şehîd ve herbir fiili kendisini diğer bir fiilden men'etmeyen Zâta mahsûstur.
Ve kezâ, arzda dağınık bulunan efrâd arasındaki uzaklıkla beraber sûretçe, vücûdca, teşkilâtça aralarında husûle gelen tevâfuk; küre‑i arz yed‑i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan Zâta mahsûstur.
Ve kezâ, nev'in kesret‑i efrâdıyla beraber her ferdin hàrikulâde bir hüsn‑ü hilkate mâlik olması, Kàdir‑i Mutlak’a hàstır ki, az‑çok, küçük ve büyük herşey O’na nisbeten birdir.
Geçen fıkraların herbirisinde, herşeyin tek bir Sâni'in sun'u ve san'atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehàvet ile kuvve‑i iktisadiye arasında ve sür'at ile mîzanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtâz bulunmak arasında tezâd vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem'etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'‑i Kadîre mahsûstur.
Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına Hâtem‑i Ehadiyet’i izhâra kâfî olduğu takdirde, fıkraların hey'et‑i ictimâiyesi pek zâhir bir tarîk‑ı evlâ ile Hâtem‑i Ehadiyet’i gösterir. İşte bu izâhtan, ﴿وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ﴾ âyet‑i kerîmesinin sırrı zâhir oldu. Yani o inâdlı münkire: “Hàlık‑ı Semâvât ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr‑nâçâr: “Allah’tır” diyecektir.
53
Arkadaş! Ulûhiyet, risalet, âhiret, kâinât arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücûd ve sübûtu, ötekisinin de vücûd ve sübûtunu istilzam eder. Birisine îmân, ötekisine de îmânı icâb ettirir.
Evet meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücûdu mümkün değildir. Kâinât kitabı da Nakkàş‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkàş‑ı Ezelî’ye îmân etmekle kitab‑ı kâinâta şâhid olabilirler.
Ve kezâ, pek çok san'at hàrikalarına ve nakış ve zînetlerin garâibine müştemil olan bir binanın bânî ve sâni'siz vücûdu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücûdu da Sâni'in vücûduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve kezâ, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücûdunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl‑i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu kâinâtın şühûdu, Bânî ve Sâni'in vücûb‑u vücûdunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinâtı, meşîet ve hikmetiyle te'sis ve kazâ ve kaderinin düsturlarıyla tafsîl ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inâyet ve rahmetinin nâmuslarıyla tezyîn ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bânî ve Sâni'dir. Evet, Hàlık‑ı Vâhid kabûl edilmediği takdirde, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı adedince sonsuz ilâhların kabûlüne mecburiyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinâtı halk etmeye kàdir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir cüz'îsi zevi'l‑hayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden küllîyi de halketmeye kàdir olmalıdır…
54
Ve kezâ, ziyâsız güneşin vücûdu mümkün olmadığı gibi, Ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Tezâhürü ise, irsâl‑i rusül ile olur. Ve kezâ, hadd‑i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resûllerin ta'rifi lâzımdır.
Ve kezâ, kemâl‑i cemâle bâliğ olan kemâl‑i hüsn-ü san'at, resûllerin delâletiyle olur.
Ve kezâ, rubûbiyet‑i âmme, ubûdiyet‑i külliye ister. Bu da zülcenâheyn resûllerin Vahdet‑i İlâhiye’yi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.
Ve kezâ, bir hüsn sâhibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve ta'rif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resûller vâsıtasıyla olur. Çünkü, resûl, ubûdiyetiyle Hàlık’ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhâr ve ilân eder.
Ve kezâ, bir zâtın cevâhirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsâadesiyle ve irâdesiyle emir ve ta'yin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resûldür.
Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl O Zâttır. Tam tamına teşhîr, tebliğ, ta'rif, tavsif, izhâr, ilân eden O Zâttır…
55
Azîz arkadaş! “Îmân‑ı Billâh” ile “Âhiret îmânı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itâat edenlere mükâfât ve isyan edenlere de mücâzât etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve kezâ, bir sultanın sağında lütûf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfât, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfât ve mücâzât menzilleri âhirettir.
Ve kezâ, yüksek bir hikmet ve adâlet sâhibi olan bir sultan, saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine ilticâ edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhâfaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve kezâ, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehàvet‑i mutlakaya sâhib olan bir sultan için umumî ve dâimî bir dâr‑ı ziyâfet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sâhiblerinin devam ve bekàlarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve kezâ, bir cemâl sâhibi, dâima hüsn ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücûdunu ister. Çünkü dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştâka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve kezâ, yardım isteyenlere yardım ve duâ edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sâhibi olan bir sultan – ki, ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhâl yapar, verir – elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl‑i sühûletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve kezâ, icraatından, fa'âliyetinden anlaşılan pek hàrika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin ictimâ'ları için yalnız dar bir misâfirhâne yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, dâima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydânı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve Sultanın bazı âsâr‑ı san'atına ve ihsânatına bazı nümûneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder.
56
Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydân ve meşherden sonra dâimî bir menzil, sâbit saraylar, açık hazineler bulunup ve sâkinleri sâbit ve dâimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.
Ve kezâ, dikkat sâhibi bir Sultan ki, milletinin bütün a'mâllerini, ef'âllerini, hizmetlerini, hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden herbir hâdise ve herbir vâkıanın sûretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfz ederse, elbette bu vaziyet, bir muhâsebenin, bir muhâkemenin, bir mükâfât ve mücâzâtın vukû'a geleceğine kat'î bir sûrette delâlet eder.
Ve kezâ, mükâfât ve mücâzât hakkında tekrar ile pek çok va'dleri ve tehdidleri olursa ve o va'd ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfü'l‑va'd kudretin izzetine zıttır.
Ve kezâ, hadd‑i tevâtüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medârı ve cevelângâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydânlar o azamete dâimî bir mekân olamaz. Çünkü, bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makarr olamaz.
Evet, O Sultan şu küçük menzilde ve meydânda çok şeyleri, ictimâ'ları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksad o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydân‑ı ekberinde vukû'a gelecek hâllerin, emirlerin nümûnelerini göstermektir. Çünkü, o mahşer‑i azîmde yapılacak muâmeleler, bu küçücük nümûnelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fânî, zâil hâller, o âlemde bâkî ve dâimî semereler verecektir.
57
Evet, O Sultanın şu fânî menzillerde ve korkunç meydânlarda gösterdiği hikmet, inâyet, adâlet, rahmet ve şefkatin fevkınde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş hàrika san'atlar; dâimî mekânları, sâbit meskenleri ve zevâlsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adâletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inâyet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inâyetinden zuhûr eden fiiller sâhibinin – hâşâ! – zâlim, gaddâr, sefîh olduğuna zehâb edilir. Bu ise, inkılâb‑ı hakàikı istilzam eder.
Ve kezâ, şu muvakkat menzillerin saltanat‑ı dâimeye makarr olacak bir şekle gireceğine pek çok deliller, bürhânlar vardır. Maahazâ, bu âlemi icâd edip öteki âlemi icâd etmemek ve bu kâinâtı vücûda getirip öteki kâinâtı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü, Rubûbiyetin saltanatı mükâfât ve mücâzâtı ister.
Ve kezâ, Sâni'‑i Âlemin herşeyi içine almış ve herşeyi istilâ ve istiâb etmiş bir rahmet‑i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebâtâtın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zaîf yavrularının sühûlet‑i rızkları, o rahmet deryâsından bir katredir. O bahr‑i rahmetin azametiyle, şu fânî dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belâlarla karışık, zâil ve gayr‑ı sâbit olan şu ni'metler; ve ebedî bekàyı isteyen insanlar arasında münâsebet yoktur. Ve aynı zamanda, iâde edilmemek üzere zevâl, ni'meti nıkmete, şefkati zahmete, muhabbeti musîbete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalbeder…
58
Ve kezâ, âlemde görünen tasarrufâttan anlaşılıyor ki, Sâni'‑i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubûdiyetle Sâni'i ta'zîm etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te'diblerini, te'hir ve imhâl etse bile, ihmal etmez.
Ve kezâ, O Sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp îmân ile imtisal etmeyenler ve ibâdetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükrân ile hürmette bulunmayanlar için rubûbiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr‑ı mükâfât ve mücâzât olacaktır.
Ve kezâ, bütün mahlûkatta görünen hüsn‑ü san'atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve herşeyde takib edilmekte olan maslahat ve fâidelerden anlaşılıyor ki; kâinât taht‑ı tasarrufunda bulunan Sâni'‑i Zülcelâl’de pek büyük bir hikmet‑i âmme vardır ki, itâat ile ilticâ edenlerin büyük taltif ve in'âmlara mazhar olacakları o hikmet‑i âmmenin iktizasındandır.
Ve kezâ, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz'ediliyor. Ve her hak, hak sâhibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sâhibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her suâl edenlerin matlûbları – bilhassa isti'dâd lisânıyla veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla veya ıztırar ve zarûret lisânıyla olsun – cevablandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adâlete bir mahkeme‑i kübrâ lâzımdır ki, rubûbiyetin hâkimiyetiyle hukuk‑u ibâd muhâfaza edilsin. Çünkü, fânî olan şu dünya menzili, o büyük adâlet‑i hakîkiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, O büyük Sultan‑ı Âdil için bir Cennet‑i bâkiye, bir Cehennem‑i dâime lâzımdır.
59
Ve kezâ, görünüyor ki, bu âlemin sâhibi – yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle – hàrika bir sehàvete sâhib olduğu gibi, nur ve ziyâ ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcâr ve ağaçlar misillû pek çok hazineleri vardır. Binâenaleyh, bu ebedî sehàvet, tükenmez servet ebedî bir ziyâfetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam‑ı vücûdunu iktiza eder. Zîra nihâyet bir sehàvet, hàrika bir kerem, dâima halka ihsân ve in'âm etmek iktiza eder. Bu ise, ihsân ve in'âmlara minnetdâr ve muhtaç olanların devam‑ı vücûdlarını ister.
Ve kezâ, şu mu'cizeli ve hikmetli ef'âl‑i kerîmânenin tezâhüratından anlaşılıyor ki, Sâni'‑i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve dâima o kemâlâtı, enzâr‑ı âleme arz ve teşhîr etmek ister. Çünkü, dâimî bir kemâl, dâimî bir tezâhür ile takdir edicilerin devam‑ı vücûdlarını iktiza eder. Çünkü, adem‑i mutlaka namzed olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsân ve takdire bedel istiskàl ve tahkîr eder.
Ve kezâ, bu güzel, müzeyyen, münevver masnûâtın Sâni'i için mücerred manevî bir cemâl vardır. Ve O’nun, o mahfî hüsn ve cemâl için pek çok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemâlin kesif âyinelerinden biri sath‑ı arzdır. Bu sath‑ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte dâima tecellî etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhîr, tavsif, ilân ve izhâr eder.
Ve kezâ, hakàik‑ı sâbitedendir ki, yüksek bir cemâl sâhibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvâsıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binâenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren âyinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarûrîdir. Çünkü, bâkî bir hüsn, fânî bir müştâka râzı olamaz. Ve zâil ve fânî bir âşıkın, ebedî ve bâkî olan mahbûbuna muhabbeti adâvete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel bir şeyi, kendisini tesellî için takbih eder. Bu itibarla bu âlem, Sâni'i istilzam ettiği gibi, Sâni' de âlem‑i âhireti istilzam eder.
60
Ve kezâ, bu âlemin Sâni'inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zîra görüyoruz ki: Bu âlemde yardım isteyen bir musîbet‑zedeye kemâl‑i sür'atle yardım ediliyor. Dergâh‑ı izzete ilticâ eden kurtuluyor. Suâl eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabûl ediliyor.
İşte böyle bir şefkat sâhibi, nev'‑i beşerin en büyük, en lâzım, en zarûrî, şedîd bir hâceti hakkında, bütün insanlar nâmına yaptığı duâda istediği Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi ve “Ba'sü ba'de'l‑mevt”i yapacaktır. Bilhassa, O reis‑i muhteremin şu umumî duâsına, bütün zevi'l‑hayat, bütün mahlûkat “Âmîn! Âmîn!” diyorlar.
Bak, O Zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel‑i sâfilîn olan fenâ‑yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ‑yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat‑ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.
61
Acaba bütün benî Âdem’i arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'‑i beşerin hülâsa‑i ubûdiyetini câmi' hakikat‑i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman olan Fahr‑i Kâinât ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor; o esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun.
Eğer âhiretin hesabsız esbâb‑ı mûcibesi, delâil‑i vücûdu olmasa idi, yalnız şu Zâtın tek duâsı baharımızın icâdı kadar Hàlık‑ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, O Zâtın risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr‑ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَب۪يبِ الَّذ۪ي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَوَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ
62
Ve kezâ, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecrâmın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki: Bu mevcûdâtta tasarruf eden Sâni'in azîm rubûbiyetinde hàrika bir saltanatı vardır. Hâlbuki, bu dünya menzili tahavvülâta, zevâle ma'rûzdur. Sanki misâfirler için yapılmış bir handır ki, dâima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'‑i âlemin garîb ve acîb san'atlarının nümûnelerini teşhîr ve ilân için tahavvülden hàlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde ictimâ' eden insanlar sâbit kalacak değiller. Çünkü, meskenleri sâbit değildir.
İşte bu hâl ve şu vaziyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sâbit, bâkî, ebedî, sermedî saâdetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat'î bir delâletle şehâdet eder. Çünkü, fânî bâkîye makam ve medâr olamaz. Evet, bir melikin gelip giden misâfirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misâfirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lira ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki zînetler, kıymetli şeyler, hep sûret ve örneklerdir. Ve misâfirler o nefîs taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve herbir misâfir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef'âl ve muâmelelerini yazıyorlar. Ve o melik her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misâfirler için tahrib ve tecdîd ediyor. Ve hâkezâ; pek çok garîb ve acîb şeyler görünüyor.
İşte bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat menzil sâhibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, dâireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, hâller misâfirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümûnelerdir.
Kezâlik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb‑ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan “Darü's‑selâm” menziline dâvetlisi olan mahlûkatın ictimâ'ları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen lezîz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visâllerinin lezzeti, firâklarının elemine mukâbil gelmez.
63
Maahazâ, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenâb‑ı Hakk’ın ehl‑i îmân için Cennetlerde ihzar ettiği hakîki ni'metlere nümûnelerdir.
Ve o müzeyyen masnûât‑ı fâniye, fenâ ve adem için değildir. Ancak, onların sûretleri ve misâlleri, mânâları, neticeleri alınır; âlem‑i bekàda, ehl‑i bekà için ebedî manzaraların yapılmasına medâr olurlar. Yâhut ebedî âlemde Sâni'‑i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü, o masnûât, bekà içindir. Onların o zâhirî ölüm ve fenâları vazifelerinden terhistir, i'dâm değildir.
Evet, onların ölümleri fenâ olsa bile, yalnız bir cihetten fenâya gider, çok cihetlerden bâkî kalır. Meselâ, Kudret‑i Ezeliyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak! Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zâhiren fenâya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kağıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsâlleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince mânâları kalır. Kezâlik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu gören bütün insanların kuvve‑i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında sûretleri, mânâları bâkîdir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve‑i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin sûretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekàsı için birer menzildir.
Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef'âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a'mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhâsebe‑i kübrâda ona göre derece alsın.
Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribât, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misâfirler için yer tedârik etmek ve bir nev'i terhis ve izinlerdir.
64
Ve kezâ, bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir kitab‑ı mübîn’i vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitapta yazılıp hıfzedilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizâm ve mîzan maddelerine bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle dâire‑i vücûddan çıkarsa, Fâtır‑ı Hakîm onun çok sûretlerini “Levh‑i Mahfûz”larda tesbit eder. Ve tarih‑i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî âyinelerde ibkà eder.
Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcûd olduğu gibi, tohumunda da semere mevcûddur. Ve kezâ, vücûddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve‑i hâfızasında mevcûd kalır.
İşte bu misâllerden hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihâtalı olduğu anlaşıldı. Evet, bu mevcûdâtın sâhibi pek büyük bir ihtimamla mülkünde cereyan eden herşeyi taht‑ı hıfz ve muhâfazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhâfazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rubûbiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, ednâ bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır. İşte bu derece ihâtalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem‑i âhirette yapılacak bir dîvân‑ı muhâsebâta bakar.
Şu muhâfaza kanunu, bütün eşyada cârî olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü, insan Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetine ait şuûnât ve ahvâline şâhiddir. Ve mahlûkatın cemâatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın tesbihâtına müşâhid ve hilâfet‑i kübrâ ile tekrîm ve teşrîf edilmiştir. İnsan bu kerâmete, bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisini başıboş ve gayr‑ı mes'ûl zannetmesin. Onun da dîvân‑ı muhâsebâtta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.
65
Evet, Kudret‑i Ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra “Haşr”in gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebâtât gibi insanın da, bir güzü, bir de baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukû'a gelmiş olan mu'cizât‑ı kudret, Sâni'in bütün imkânât‑ı istikbâliyeye kàdir olduğuna kat'î şâhid ve bürhânlardır.
Ve kezâ, bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibâdına fevkalâde mühim ve pek şedîdü'l‑ihtiyaç olan haşrin tekrar be‑tekrar va'dinde bulunmuştur. Ma'lûmdur ki, hulfü'l‑va'd, kudretin izzetine, rubûbiyetin merhametine zıttır. Zîra, va'din hilâfını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise, Kadîr‑i mutlak, Hakîm‑i mutlak olan Zâta muhâldir.
Maahazâ, insanların haşri nebâtâtın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin icâdına olan va'di ise, bütün enbiyânın tevâtürüyle ve büyük insanların icmâıyla sâbit olduğu gibi Kur'ân‑ı Kerîm’in lisânıyla da sâbittir.
Ezcümle: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا﴾ olan âyet‑i kerîme, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icâdına söz veriyor. Fakat, bazı insan pek nankördür ki; bütün mevcûdât, sıdkına ve hak olduğuna delâlet ettiği O Mâlikü'l‑Mülk’ün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve ahmaklığına i'timâd eder.
66
Ve kezâ, bu âlemde pek ihtişamlı bir rubûbiyet âsârıyla şa'şaalı bir saltanatın şuâları görünmektedir. Evet, görüyoruz ki: Koca arz – sekenesiyle beraber – ehlî, zelîl, mutî' bir hayvan gibi o rubûbiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sâir bütün işleri o emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyârâtıyla tanzim ve teshìri ve sâir vaziyetleri o emre bağlıdır.
Hâlbuki, azametli şu rubûbiyet‑i sermediye ve bu saltanat‑ı ebediye şöyle zaîf, zâil, muvakkat temeller ve esâslar üzerine bina edilemez. Ve bu mütebeddil, belâlı, kederli, fânî dünya üzerine kàim olamaz. Ancak, bu dünya o azametli rubûbiyetin pek azîm ve geniş dâiresi içinde insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu'cizelerini teşhîr ve ilân için kurulmuş muvakkat bir menzildir ki, tahrib edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve bâkî bir âleme cüz' olmak için tebdil edilecektir. Binâenaleyh, bu tebeddülât ma'razı olan âlemin Sâni'i için diğer tağayyürsüz, sâbit bir âlemin vücûdu zarûrîdir.
67
Maahazâ, zâhirden hakikate geçen ervâh‑ı neyyire ashâbı ve kulûb‑u münevvere aktâbı ve ukùl‑ü nurâniye erbâbı ve kurb‑u huzur-u İlâhî’de dâhil olanlar, O Zât‑ı Zülcelâl’in, mutî'ler için bir dâr‑ı mükâfât ve âsîler için bir dâr‑ı mücâzât ihzar ettiğini ve pek metîn va'dler ile şedîd tehdidleri olduğunu kat'î ihbar ediyorlar. Ma'lûmdur ki, va'dleri îfâ etmemek bir zülldür. Hàlık‑ı Âlem züll ve zilletlerden münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikati ihbar eden ehl‑i hakikat ve enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ cemâatlerine kâinât bütün âyâtıyla, kelimâtıyla zâhir olarak ihbarlarını te'yid ve takviye ediyor. Ey insan! Bu haberden daha doğru bir haber ve bu sözden daha doğru bir söz var mıdır?
Ve kezâ, bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydânında, âlem‑i âhiretin büyük meydânının çok misâllerini, nümûnelerini her vakit gösteriyor.
Ezcümle: Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebâtî haşirlere dikkat lâzımdır. Evet, altı gün zarfında, o karışık nebâtâtın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesedleri galatsız, haltsız kemâ fi's‑sâbık inşâ ve iâde etmekle, arz meydânında nebâtî haşirleri yapan kudret, semâvât ve arzı altı günde halketmesinden âciz değildir. Ve o kudrete nazaran göz işâreti kadar kolay olan haşr‑i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet, haşr‑i nebâtîde kelimeleri, yazıları tamamen silinmiş üç yüz bin kadar sahifeleri; birlikte, bilâ‑halt ve bilâ‑galat, kısa bir zamanda eski yazılarını iâde eden bir kudrete, tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr‑i insanî ağır gelir mi? Hâşâ!
İşte O kudret sâhibi, lisân‑ı Kur'ân ile emrettiği, ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ âyet‑i kerîmesi bu mes'elenin hakikat olduğuna sarâhat ile şehâdet ediyor.
68
Ey azîz arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın şu tasarrufâtından ve şuûnâtından anlaşıldı ki, arz meydânında yapılan nebâtî haşirler ve neşirler ve sâir ictimâ' ve iftiraklar maksûd‑u bizzat değildir. Çünkü, öteki âlemin meydân‑ı kebîrinde yapılan o büyük ve mühim ihtifaller ile kısa bir zamanda yapılan şu cüz'î, gayr‑ı sâbit bu semereler arasında münâsebet yoktur. Ancak bu cüz'î semereler, bir takım misâl ve nümûnelerdir ki, bunların sûret ve neticelerine o mecma'‑ı kebîrde muâmeleler tatbik ve icra edilsin. Demek bu fânî şeylerin sûretleri o âlemde bâkî semereleri meyve verecektir.
Ve kezâ görüyoruz ki: Sâni'‑i Sermedî, Sultan‑ı Ebedî, şu inhidama meyyâl menzillerde ve zevâle mahkûm meydânlarda öyle bir hikmet‑i bâhirenin ve bir inâyet‑i zâhirenin ve bir adâlet‑i àliyenin ve bir merhamet‑i câmianın âsârını izhâr ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakìn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil. Ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur. Ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez.
Öyle ise, O Sultanın memleketinde dâimî mekânlar, sâbit meskenler, dâimî ve mukîm sâkinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inâyet, merhamet ve adâletin, kalb ve fikir sâhiblerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef'âl‑i hakîme sâhibinin – hâşâ! – sefîh, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalbeden bir muhâldir.
69
Ey sözlerimi dinleyen arkadaş! Haşrin vücûduna ve vukû'una dair delillerin, şu zikredilen kısma, emârelere münhasır olduğunu zannetme. Kur'ân‑ı Kerîm’in gösterdiği gayr‑ı mütenâhî emârelerden istihrâc edilen hakikat şudur ki: Hàlık’ımız, şu muvakkat dünya meşherlerinde dâimî olan rubûbiyetinin sâbit karargâhına bizleri nakledecektir. Ve bu seyyâl memleketi sermedî bir memlekete tebdil edecektir.
Ve yine zannetme ki, haşir ve âhireti iktiza eden, Esmâ‑i Hüsnâ’dan yalnız “Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz” isimleridir. Belki, kâinâtın tedbiriyle alâkadar olan herbir isim, âhiret ve haşri iktiza eder.
Hülâsa: Haşir mes'elesi öyle bir hakikattir ki, celâliyle, cemâliyle, esmâsıyla Hàlık‑ı Zîşan, bütün kütüb‑ü semâviye ile enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın icmâlarını tazammun eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ve Fahr‑i Kâinât Hazret-i Muhammed (A.S.M.) – ekmelü'l‑halk ve eşrefü'l‑insan – haşrin geleceğine ittifakla hükmettikleri gibi, şu kâinât dahi, bütün âyâtıyla ve kelimâtıyla haşrin vücûd ve icâdına şehâdet ediyor. Hattâ herbir cüz'ün, cüz'î olsun küllî olsun, cüz' olsun küll olsun, iki vechi vardır. Bir vecihle Hàlıka bakar, vahdâniyete delâlet eder. Diğer vecihle de âhirete nâzırdır ki, haşrin, âhiretin vücûdlarını ister.
Meselâ: Bir insan kendi vücûduyla, hüsn‑ü san'atıyla Sâni'in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi; âmâl ve isti'dâdları ebede kadar uzandığı hâlde pek sür'atle ölüm ve zevâli, âhiretin vücûduna delâlet eder. Bütün mevcûdâtta görünen intizam‑ı hikmet, tezyîn‑i inâyet, taltif‑i rahmet, tevzîn‑i adâlet, Sâni'‑i Hakîm’in vücûd ve vahdetine şâhid oldukları gibi, âhiretin ve saâdet‑i ebediyenin de icâd ve vücûdlarına delâlet ederler.
70
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا ف۪ي زُمْرَةِ السُّعَدَاءِ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ فَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
71
Katre
TEVHİD DENİZİNDEN
İfâde‑i Merâm
Ma'lûmdur ki, insan, “Hasbe'l‑kader” çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musîbet ve düşmanlara rastgelir. Bazen kurtulursa da bazen de boğulur. Ben de kader‑i İlâhî’nin sevkiyle pek acîb bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesâdüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime ilticâ ettim. İnâyet‑i ezeliye, beni Kur'ân’a teslîm edip, Kur'ân’ı bana muallim yaptı.
İşte Kur'ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytan ile yaptığım muhârebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl‑i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsâdeme, سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ kelimelerinde vukû' buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münâkaşalara giriştim. Herbir kelimede otuz defa meydân muhârebesi vukû'a geldi. Bu risalede yazılan herbir kelime, herbir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işârettir.
Bu risalede yazılan hakikatler, zıtlarına bir imkân‑ı vehmî kalmayacak derecede yazılmıştır. Uzun bir hakikate (delili ile beraber) bir kayıt veya bir sıfatla işâret yapılıyor. (❋)
72
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ وَالصَّلَاةُ عَلٰى نَبِيِّهِ
Bu risale, Dört Bâb ile bir Hâtime ve bir Mukaddime üzerine tertib edilmiştir.
Mukaddime
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsîlen beyân edilecektir. Burada, yalnız icmâlen işâret edilecektir.
Kelimelerden maksad: Mânâ‑yı harfî, mânâ‑yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:
Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsına (yani kâinâta) mânâ‑yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ‑yı ismiyle ve esbâb hesabına bakmak hatâdır.
Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffâf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet‑i isnâdı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binâenaleyh, ni'mete bakıldığı zaman Mün'im, san'ata bakıldığı zaman Sâni', esbâba nazar edildiği vakit Müessir‑i Hakîki zihne ve fikre gelmelidir.
Ve kezâ, nazar ile niyet mâhiyet‑i eşyayı tağyîr eder. Günahı sevâba, sevâbı günaha kalbeder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibâdete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha kalbeder. Maddiyâta esbâb hesabıyla bakılırsa cehâlettir. Allah hesabıyla olursa mârifet‑i İlâhiye’dir.
73
Birinci Kelâm
اِنّ۪ي لَسْتُ مَالِك۪ي Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim, kâinâtın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik‑i Hakîki’nin sıfâtını ve sıfatların bir derece mâhiyetini ve hududunu bileyim. Evet mevhûm, mütenâhî hududum ile Mâlik‑i Hakîki’nin sıfatlarının bir cihette gayr‑ı mütenâhî hududunu bildim.
İkinci Kelâm
اَلْمَوْتُ حَقٌّ Ölüm haktır. Evet bu hayat ve bu beden, şu azîm dünyaya direk olacak kàbiliyette değildir. Zîra, onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehâlif şeylerden terekküb etmiş. Kısa bir zamanda tevâfukları, ictimâ'ları varsa da iftirakları ve dağılmaları her vakit melhûzdur.
Üçüncü Kelâm
رَبّ۪ي وَاحِدٌ Rabbim birdir. Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb‑i Rahîm’e olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rab’lere muhtaç olur. Çünkü insan, câmiiyeti itibariyle bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve herşeye karşı (hissederek veya etmeyerek) teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb yed‑i kudretine bir perde olan Rabb‑i Vâhid’e teslîmiyet, firdevsî bir vaziyettir.
Dördüncü Kelâm
اَنَاile tâbir edilen benlik, yani kendisine bir vücûd, bir kıymet vermektir ki, bu ene, Cenâb‑ı Hakk’ın sıfâtını, şuûnâtını bilmek için bir santral ve bir vâhid‑i kıyâsîdir.
74
Birinci Bâb
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Beyânındadır
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Allah’tan başka hak bir ilâh’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisânen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şâhid gösteriyorum.
Öyle bir Allah ki, vücûb‑u vücûduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) bir şâhid‑i sâdık ve bir bürhân‑ı nâtıktır.
Öyle Muhammed (A.S.M.) ki, icmâ ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiyâ ve mürselîne siyâdet ünvânını; ve ittifak ve tahkîklerini almakla, imâmü'l‑evliyâ ve'l-ulemâ lakabını almıştır.
Ve öyle Muhammed (A.S.M.) ki, âyât‑ı bâhire, mu'cizât‑ı kàtıa ve secâya‑yı sâmiye ve ahlâk‑ı àliye sâhibi olmakla mehbit‑i vahy-i İlâhî olmuştur.
Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ki, âlem‑i gayb ve melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervâhı müşâhede ve melâike ile musâhabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır.
Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ’dır ki, şahsiyet‑i maneviyesiyle kâinâtın kemâline bir fihriste olmakla, bütün saâdetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvî bir şerîata sâhibdir.
75
Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.)’dır ki, âlem‑i şehâdette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemâl‑i ciddiyetle ve vüsûk ile ve itmi'nân ile yüksek bir îmân ile nev'‑i beşere karşı “Tevhid Dini”ni لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile ilân ve i'lâm ediyor.
Ve kezâ, öyle bir Allah ki, vücûb ve vücûduna, celâl ve cemâline, Vâhid‑i Ehad olduğuna şehâdet edenlerden birisi de “Furkàn‑ı Hakîm”dir.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, bütün enbiyâ kitaplarının tasdiklerine mazhardır.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabûl ve tasdike icmâ ettikleri ve cihât‑ı sittesinden nur‑efşân bir kitaptır.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, mazhar‑ı vahy olan resûllerce, mahz‑ı vahiydir. Ehl‑i keşf ve ilhâmca ayn‑ı hidayettir. Mâden‑i îmân ve mecma'‑ı hakàiktır. Hükümleri delâil‑i akliyeyle müeyyed ve fıtrat‑ı selîmenin şehâdetiyle musaddaktır. Lisânü'l‑gayb olup, âlem‑i şehâdette nev'‑i beşeri ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ ile tevhide emir ve dâvet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücûb‑u vücûd ve vahdetine, şu kitab‑ı kebîr denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehâdet ettiği gibi; şu insan‑ı kebîr denilen kâinât da, bütün a'zâsıyla, cevârihiyle, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, evsâfıyla, ahvâliyle delâlet eder.
76
Yani bu kâinât, ihtiva ettiği bütün envâ'ıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Ve o âlemlerin erkânıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o erkânın a'zâsıyla لَا صَانِعَ اِلَّا هُوَ
Ve o a'zânın eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ
Ve o eczânın cüz'iyâtıyla لَا مُرَبِّيَ اِلَّا هُوَ
Ve o cüz'iyâtın hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ
Ve o hüceyrâtın zerrâtıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o zerrâtın tarlası olan esîriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾söyleyerek; bütün envâ'ıyla, erkânıyla, a'zâsıyla, eczâsıyla, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, esîriyle (ellibeş lisân ile) vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ve delâlet eder. Şu lisânların tafsîli gelecektir. Şimdi icmâl ile zikredeceğim. Şöyle ki:
Kâinât terkîblerindeki intizam, cereyan‑ı ahvâldeki nizâm, sûretlerdeki garâbet, nakışlarındaki zînet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhâlefet ve mümâselet, câmidâttaki muâvenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesânüd, hikmet‑i âmme, inâyet‑i tâmme, rahmet‑i vâsia, rızk‑ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvîl, tağyîr, tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za'f, mevt, cehil, ibâdet, tesbihât, daavât ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisânlarıyla Hàlık‑ı Kadîm-i Kadîr’in vücûb ve vücûduna ve evsâf‑ı kemâliyesine şehâdet ettikleri gibi; Esmâ‑i Hüsnâ’yı tilâvet ederek, Cenâb‑ı Hakk’a tesbih ve Kur'ân‑ı Hakîm’i tefsir ve Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) ihbarâtını tasdik ediyorlar…
77
Geçen lisânların tafsîline geçiyoruz. Şöyle ki:
Kâinâtta görünen tanzimât, nizâmât, muvâzenât kabza‑i tasarrufunda bir mîzan ve nizâm bulunan Hàlık’ın vücûb‑u vücûduna delâlet etmekle ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ cümlesini okur.
Ve kezâ, kâinâtta intizam ve ıttırâd hüküm‑fermâdır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehâdet etmekle ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ hakikatini ilân ediyor.
Ve kezâ, semâvât sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrât ve zerrât ile yazan kudret bir olduğundan ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile (mes'elenin ilânıyla) Hàlık’ın bir olduğuna delâlet ve şehâdet eder.
Ve kezâ, meselâ, bulut ile arz gibi câmid ve mütehâlif şeylerde tecâvüb ve muâvenet, yani birbirinin hâcetine cevab vermek ve seyyârât gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesânüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehâdet ederek ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile ilân eder.
Ve kezâ, semâvâtın yıldızlar gibi âsâr‑ı muntazamadaki müşâbehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münâsebet, Hàlık’ın bir olduğuna delâletle şehâdetini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile ilân eder.
78
Ve kezâ, herbir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellîsine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücûda geldiğinde “Bârî” isminin cilvesine, teşekkülünde “Musavvir” sıfatının cilvesine, gıdâlandığı zaman “Rezzâk” isminin cilvesine, hastalıktan şifâ bulduğunda “Şâfi” isminin tecellîsine ve hâkezâ, te'sirde mütesânid, âsârda mütehâlif, çok sıfât ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur.
İşte herbir zîhayat, şu mazhariyetle Hàlık’ın bir olduğuna dair olan şehâdetini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile ilân eder.
Ve kezâ, manzûme‑i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münâsebetleri, ikisinin bir Nakkàş’ın nakşı olduğuna olan delâletlerini ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile i'lâm ediyorlar.
Ve kezâ, zerrât arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem‑i vâhidin yazısı olduğunu ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ile izhâr ediyorlar.
Ve kezâ, terkîb ve mürekkebâtta görünen intizam, o mürekkebâttaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hâsıl olmuştur. Binâenaleyh, o zerreleri, aralarındaki münâsebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebâtı yaratabilecek bir kudret sâhibine hàstır.
İşte, zerrâttaki intizam ve şu vaziyetin lisânıyla Allâhu Ekber diyerek, ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾’yu okur.
79
Ve kezâ, bir nev'iden bir ferdin, bütün efrâddan imtiyazını te'min edecek teşahhus ve taayyününün kalem‑i kudretle yazılması, bütün nev'‑i beşerin, meselâ, efrâdının nazar‑ı Kudrette meşhûd ve melhûz olduğunu istilzam eder. Çünkü, bir ferd, alâmet‑i fârikası cihetiyle bütün efrâda muhâlif olacaktır. Eğer bütün efrâd hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmâtlarında muhâlefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hàlık’ı, bir nev'in Hàlık’ı olacaktır.
Ve kezâ, bir nev'e Hàlık olabilmek, cinse de Hàlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihâyet iş ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ’da nihâyet bulur…
Ve kezâ, hilkat ve yaratılışın Vâcibü'l‑Vücûd’a isnâd edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garîb, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehâb ediyorlar. Hâlbuki, esbâba isnâd edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd, garâbet, külfet kat kat muzâaf olarak hakikate inkılâb eder. Çünkü, vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Meselâ, bal arısının hilkati, kudret‑i İlâhiye’ye isnâd edilmezse nihâyetsiz müşkülât olur.