Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
339

Fihrist

Mukaddime

1‑ Lem'alar

Tevhide dair olup Risale‑i Nurdaki Yirmiikinci Söz’ün esâsı ve bir cihette Arapçasıdır. Ondört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlerini, en mufassal bir sûrette وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ hakikatine mazhar edecek bir silsile‑i delâil ve şehâdeti ibraz eden çok kıymetdâr ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir.
Nur’un Mesnevîsinin başında derc edilen Lâsiyyemâlar, Lem'alar, Reşhalar isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik mes'elelerden bâhis değildir. Aynı mevzû üzerinde gidiyorlar.

2‑ Reşhalar

Bu Reşhalar risalesi, îmânın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatini ve Nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) gayet kat'î ve parlak bürhânlarla isbât ediyor. Şems nasıl ziyâ vermemesi mümkün değildir. Aynen öyle de; Ulûhiyet de risaletsiz mümkün olmadığını isbât ediyor. Ve nübüvvetin hakikatini güneş gibi gösteriyor. Kâinâtı mücessem bir Kur'ân‑ı kebîr olarak temsîl edip, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun Âyetü'l‑Kübrâ’sı olduğunu, gözünde perde ve kalbinde pas olmayanlara irâe ediyor.
Bu hàrika risale Onbir Reşha”dır. Onbirinci Reşhada, yirmibir Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) işâret eden bir salavât‑ı şerîfeyi O Nebi‑yi Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize getiriyor.
Onbirinci Reşhadan sonra uzun bir İ'lem”de, Nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) başka bir tarzda görülmemiş delilleri gösteriyor.
Bu risalenin Türkçesi, Risale‑i Nurdaki Ondokuzuncu Sözdedir.
Mesnevî’nin başındaki bu üç risale Eski Said”in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın tâbiriyle, Yeni Said”in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale‑i Nura girenler olduğu gibi; Risale‑i Nuru te'lifi zamanında yazdığı Arapça eserleri de, bu sûretle Mesnevî‑i Arabiye’ye idhal olunmuştur.
340

3Lâsiyyemâlar

Îmân‑ı Haşre dair olan bu risale Risale‑i Nurdaki Onuncu Söz’ün esâsı olup Barla’da, Üstadımızın bir bahar gününde Rahmet‑i İlâhiye’nin âsârını bağ ve bahçelerde müşâhedesinden ve ihtiyarsız olarak, ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ Âyet‑i kerîmesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû' etmiş gayet kıymetdâr ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr‑ı haşir mefkûresini köküyle kesip İbn‑i Sînâ gibi acîb bir dâhînin Haşir bir mes'ele‑i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez dediği haşri, en basit fehme de kabûl ettiren ve haşrin binler nümûnelerini arz yüzünde gösteren; ve haşri iktiza eden pek çok esmâ‑i İlâhiye’den tut, mâhiyet‑i insaniyede dahi haşri isbât eden bir risaledir.
Bir kaide‑i hasenenin tezâhürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu risalenin başında da Cenâb‑ı Hakk’a tahmîdât ve Nebi‑yi Zîşan’a salât ü selâm vardır. Îmân‑ı Billâh, îmân‑ı bi'n-nebî, îmân‑ı bi'l-haşir ve şühûd‑u kâinât mâbeyninde bir irtibat‑ı tâmme ve telâzum‑u kat'iyye olduğundan, bu risale kısaca olarak Tevhid ve Risalet hakikatlerinden bahsederek esâs mes'ele olan, mes'ele‑i haşriyeye Lâsiyyemâ”larla geçmiştir. Risale‑i Nurun Yirmisekizinci Söz’ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmiştir.

4‑ Katre

Bu Katre risalesi, bir mukaddime, bir hâtime ve dört bâbdan ibarettir. Mukaddimede Üstadımız, kırk sene ömründe, te'lif eylediği seneye nisbetle otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri Mânâ‑yı Harfî, ikincisi Mânâ‑yı İsmî, üçüncüsü Niyet, dördüncüsü Nazar olduğunu dört kelâm ise, biri Ben kendi kendime mâlik değilim, ikincisi El‑mevtü hakkun, üçüncüsü Rabbî vâhidün, dördüncüsü Ene’nin bir nokta‑i sevdâ ve bir vâhid‑i kıyâsî olduğunu söylüyor. Bu risale اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُhakikatini, Birinci Bâb olarak, kâinât erkânından herbir rükn ellibeş küllî ve gayet zâhir lisânla isbât ediyor.
Takriz
Katre’nin Hâtimesi
Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlerden bahseder. Başında Ye's, Ucb, Gurur, Sû‑i zan gibi nefsin dört hastalığını; sonra dört hakikati ve daha sonra da Katre”de zikredilen Birinci Bâb’daki Lâ İlâhe İllallâh hakikatini ve devamı olarak Bâb‑ı sânîde Sübhânallâh”; Bâb‑ı sâliste Elhamdülillâh”; Bâb‑ı râbi'de Allâhu Ekber mertebelerini beyân ettikten sonra, NOKTA ve NÜKTE başlıklarıyla mevzû itibariyle birbirinden farklı İ'lem”lere geçer.
341
Katre’nin Zeyli
Remz”ler ve İ'lem”ler ünvânı altında, herbirisi bir risaleye mevzû olacak kıymette hakikatlerden ibarettir. Başında salât ü selâmdan sonra birinci İ'lem”, namazda evvel vakte riâyet etmenin ve hayâlen Kâbe’ye müteveccih olmanın faziletini ve evhâm ve vesvese‑i şeytaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallînin bütün letâif ve havâssının nasıl feyizlendiğini beyân eder.
Bu geçen risaleler aynı zamanda erkân‑ı îmâniyeden bahsetmekle hem îmân, hem ilim, hem mârifetullâh, hem zikir olduğundan okuması dahi bir nev'i ibâdettir.

5‑ Hubâb

Biri Türkçe diğeri Arapça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın Hutuvât‑ı Sitte”yi neşri münâsebetiyle taltif için Ankara’ya çağrıldığında, Ankara’da İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içine gayet müdhiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüğü hengâmda te'lif ettiği iki eserden birisidir.
Bu risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî‑i Nuriye’nin fevkalâde olan ve hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâğatlı bir beyân tarzına sâhib oluşudur. Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir, hem îmân, hem tefekkür, hem ilmi bir arada bulmak dâima mümkündür. Meselâ: Salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda onda bir îmân inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min‑i musallîyi evhâm ve şübehâttan kurtaran hakikatleri serd ederek lâakal üç mânâ mertebesini beyân ediyor.
Bu hàrika risale mühim bir İ'lem”inde, medenî mü'min ile medenî kâfirin sûret ve sîret ve zâhir ve bâtın farklarını gayet belîğ bir tarzda beyân ediyor. Ve neticede bu farkı körlere de göstermek için diyor ki: Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydâ’nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, pâdişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet‑i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki; akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar ilâ âhir diyerek daha başka cihetteki farklarını Lemeât ve Sünûhât”a havâle eder.
Başka bir İ'lem”de, Risale‑i Nurda Yirmiyedinci Söz nâmını alan İctihâd Risalesi’ni dört sahifede hülâsa ediyor.
Hubâb’ın Birinci Zeyli
Fârisî bir münâcâtla başlar. Bu münâcâtın Türkçesi Yedinci Ricâ”da ve Onyedinci Sözün Zeyli”nde vardır.
Üstadımız hiç Fârisî tahsil etmediği hâlde o kadar mükemmel Fârisî bir lisân ile te'lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan sefîri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan’a göndermiştir.
342
Bu Fârisî münâcâtın akabinde: Ey Mücâhidîn‑i İslâm!” başlığı altında Türkçe olarak meb'ûsâna on maddelik bir hitâb vardır. Bu hitâbın te'siriyle Meclis‑i Meb'ûsân’da küçük bir oda olan mescid, büyük bir salona tebdil edilmiştir.
Zeylü'l‑hubâb
Hubâb’ın İkinci Zeyli de çok mühim hakikatleri ihtiva etmektedir.

6‑ Habbe

İki zeyli vardır. Bu risalenin birinci İ'lem”i, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) âlemin hem sebeb‑i hilkati, hem çekirdeği, hem meyvesi, hem netice‑i hilkat-i âlem olduğunu gayet edîbâne bir üslûb ile beyân ediyor. Diyor ki: Eğer âlemi bir kitab‑ı kebîr olarak görsen, kâtibinin kaleminin mürekkebi Nur‑u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir şecere sûretinde görsen, evvelâ çekirdeği, sonra meyvesi yine Nur‑u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir zîhayat libâsını giymiş görsen, onun rûhu Nur‑u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen, onun andelîb‑i Zîşanı yine Nur‑u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.”
Risalenin sonunda gayet güzel bir tazarru ve niyâz ve istiğfar vardır.
Zeylü'l‑habbe
Habbe’nin Birinci Zeyli’nin âhirlerinde, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ile لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ mertebelerinin Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiyeye nisbeten kısa ve gayet güzel beyânları mündericdir.
Zeylü'z‑zeyl
Habbe’nin İkinci Zeylinde, gayet mühim bir risale olan hem Arapça, hem Türkçe olarak, kesretle intişar eden Asâ‑yı Mûsa Mecmuasında, Yirmiüçüncü Lem'a nâmındaki Tabiat Risalesi”nin muhtasar kısa Arapçası da vardır.
Bu risale, Ankara’da te'lif edildiği zaman bir matbaada tab'edilmiştir. İnsanların ağzından çıkan dehşetli üç kelimenin butlânını isbât ederek, tabiat bataklığında boğulanları kurtarıyor.

7‑ Zühre

Uzun bir hakikatin yalnız ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek maksadıyla yazılan bu çok mühim risale, gayet ehemmiyetli hakikatleri ihtiva ettiğinden en mümtâz Nur şâkirdlerinin musırrâne talebleri üzerine ekserîsi Arapça bilmeyen o şâkirdlerin istifadelerine medâr olmak için, kısmen izâhlı, kısmen kısa bir meâli Üstadımız tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Onyedinci Lem'a nâmıyla Onbeş Nota olarak Risale‑i Nur Külliyatının Lem'alar kısmına ilhâk edilmiştir.
343
Zühre şöyle bir hakikatle başlar: Dünyadaki her zîhayat mâlikinin ismiyle, nâmıyla, hesabıyla çalışan muvazzaf bir asker gibidir. Kim kendini kendine mâlik zannetse, o kimse hêliktir.
Sonra, uzun ve muhît bir salât ü selâmı müteâkib herbiri bir risalenin güyâ hülâsası ve çekirdeği mâhiyetindeki şümûllü İ'lem”lere geçer.
İ'lem”lerin birisinde, Kur'ân tilmizi ile felsefe tilmizini, ictimâî ve şahsî cihetlerden mukayese ederek, felsefenin sakîm ve muzır kısmının bâtıl hükümlerini çürütür.
Son İ'lem”i de, gayet güzel ve hazîn bir münâcât ihtiva etmektedir. Daha fazla ma'lûmâtı, Türkçe olan Notalar Risalesi’ne havâle ederiz.
Bu Mesnevî‑i Nuriye’nin fihristesinde, o kıymetdâr hàrika risalelerdeki yüzer hakikatlerden yalnız bir‑ikisini nâkıs fehmimizle ve kàsır ifâdemizle göstermeğe çalıştık. Yoksa gösterdiğimiz misâller, o hàrika‑i ilm ü irfanın ne en canlı noktaları olabilir ve ne de en kıymetli cevherleri olabilir. Belki o şemsin cüz'î bir şuâı ve o bahrin küçük bir katresidir.

8‑ Zerre

Şeytanın ve ehl‑i ilhâdın bazı vesveselerini tard eden, müteferrik mes'elelerden bahseden hàrika ve fevkalâde bir risale olup iki kısımdan ibarettir.
Îmân ve ahlâkıyatı ve vesveselerin izâlesini ve insandaki teşahhusât‑ı vechiyenin hikmetini, beyân eden İ'lem”ler bu risalenin münderecâtındandır.
Bir İ'lem”inde ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyetinde zikredilen semâvât ve arzın hilkati ve beşerin lisân ve renklerinin ihtilâfı, Cenâb‑ı Hàlık-ı Zülcelâl’in âyetlerinden olduğunun hakikatini gayet güzel bir tarzda beyân ediyor. Diyor ki:
Bütün beşerin esâsât‑ı a'zâda ittifakı, Sâni'in vahdetine; teşahhusât‑ı vechiyede temâyüzü, Sâni'in muhtar ve hakîm olduğuna gayet bâhir ve zâhir delildir der, isbât eder. Beşerin birbirinden teşahhusça farklarının hikmetini ve diğer mahlûkatda bu temâyüzün ferden‑ferdâ olmayıp, nev'i nev'i oluşu hikmetin öyle iktiza ettiğini izâh ediyor.
Başka bir İ'lem”de, şeytan‑ı insî ve cinnînin, bakaranın bâtınen gayet mükemmel, zâhiren miskin oluşu hakkındaki bir vesvesesini tardeder ve der ki: Ey şeytan‑ı cinnîye üstad olan şeytan‑ı insî! Eğer herşey, herşeyi maslahat mikdarıyla ve lâyık‑ı vechile yapan Kadîr‑i Ezelî’nin san'atı olmasa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha hâzık olması lâzım gelirdi.” diye insî ve cinnî şeytanların vesveseleri yüzlerine çarpılarak; bakaranın yani ineğin dâhilinin mutlak olduğunun ve haricinin mukayyed oluşunun hikmetini aklen ve ilmen gayet mukni' bir sûrette beyân eder.
344
Ahlâka dair bir İ'lem’inde der ki: Ey fâsık! Bil ki, medeniyet‑i sefîhe öyle müdhiş bir riyâyı ibraz etmiş ve meydâna çıkarmış ki, ehl‑i medeniyetin ondan kurtulması mümkün değildir. Çünkü, ehl‑i medeniyet o riyâya şân ve şeref nâmını vermiş. İnsanı, şahıslara karşı riyâkârlığa bedel unsurlara ve milletlere ve devletlere karşı riyâkârlığa teşvik etmiş ve tarihi onlara müşevvik ve alkışçı ve cerideleri de, yani gazeteleri de dellâl yapmış. Ölümü unutturup (güyâ) unsurları içinde bir hayatları var diye zaman‑ı câhiliyetteki gaddâr zâlimlerin desîseleri nev'inden bir desîse ile beşeri tasannu' ve riyâkârlığa sevk etmiştir.”
Ne kadar okunsa okunmağa lâyık olan bu risale dahi, bir istiğfar ve Hazret‑i Mevlâna’nın bir beytiyle nihâyet bulmuştur.

9‑ Şemme

Kâinâtın mecmûundan zerreye kadar, mütenâzilen her bir mevcûdun, pek çok Esmâ‑i İlâhiye’den Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbî, Mutasarrıf ve Nâzım isimlerine şehâdet ettiklerini isbât eder.
Başka bir İ'lem”inde, hiçbir kimsenin Sâni'‑i âlemden şikâyete hakkı olmadığını gösterir.
Diğer bir İ'lem”inde Kur'ân‑ı Hakîm’in ilk ve ekser muhâtabı olan cumhûr‑u avâmın fehimlerini nasıl okşadığını ve onların idraklerine nasıl mürâat ettiğini uzun bir hakikatle beyân eder.
Hem tayy‑ı mekân ve bast‑ı zaman ve ene’nin mâhiyeti ve iki vechi gibi pek çok ince hakàikı beyân eden müteferrik mevzûlardan müteşekkil bir kıymetdâr risaledir.
Bu risale:
Medet ey kafile‑sâlâr-ı rusül huz biyedi,
Sensin ey Nur‑u kerem cümlemizin mu'temedi
İntisabım sanadır İşte dilimde senedi;
Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh.
diye bir manzûm kıt'adan sonra uzun ve muhît bir istiğfar ve duâya geçerek hitâma erer.

10‑ Onuncu Risale

Diğerlerine nisbetle büyük olan bu risalede, Söz’lerden bazılarının hülâsalarıyla, müteferrik ve muhtelif mevzûlardan ibaret İ'lem”ler vardır.
Birinci İ'lem”inde ﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِâyet‑i kerîmesinin tefsirini, semâvâta çıkmak isteyen şeytanların recm edilmelerini Yedi Basamak ile beyân eder.
345
Birinci basamağında: Semâdaki sükûnet ve sükûta ve intizama işâretle der ki: Semâ ehli, arz ehli gibi hayırların ve şerlerin karışmasından ve zıtların ictimâ'ından meydâna gelen münâkaşa ve ihtilâfât ve tezebzüb içinde değillerdir. Belki onlar, kendilerine Hàlık’ları tarafından emredilen şeyleri kemâl‑i itâatle yapan mutî'lerdir.”
Şeytanların recmedilmelerini beyân ve isbâttan sonra başka bir İ'lem”de (Üstadımız) Kur'ân’dan istifade ettiği dört tarîki dört hatve ile gayet vecîz bir tarzda izâh eder. Risale‑i Nurun Sözler kısmında mufassal izâhı bulunan bu İ'lem çok mühimdir.
Diğer bir İ'lem”inde, ubûdiyetin mukaddime‑i mükâfât-ı lâhika değil, netice‑i ni'met-i sâbıka olduğunu beyândan sonra çok hakikatli ve geniş mânâdaki İ'lem”lere geçerek Nurun İlk Kapısı”nda ve Küçük Sözler”de bir derece meâlleri bulunan hakikatlerin izâhıyla bu kıymetdâr ve mühim risale hitâma erer.
Bu kıymetdâr risalenin münderecâtından şems gibi nurlu kamer gibi parlak bir misâli şudur: Kur'ân‑ı Hakîm kâinâttaki insana râci' ve menfaatli olan eşyayı ihtar için zikrediyor. Yoksa Kur'ân‑ı Hakîm’in o beyânâtı yalnız o fâidesine inhisar etmiyor. Çünkü insan kendisiyle alâkası olan ve fâidesi dokunan bir zerreye, kendisi ile alâkası olmayan bir şems’ten ziyâde ehemmiyet verir. Meselâ: ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ﴿لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ Yani, kamerin küre‑i arz etrafında devrinin Cenâb‑ı Hak tarafından takdir edilmesinin pek çok hikmetlerinden bir hikmeti de beşerin günlerini, aylarını, senelerini hesab etmesi, bilmesidir. Yoksa kamerin takdiri, bizce çok lüzumu bulunan bu fâidesine inhisar etmez. Hàlık‑ı Zülcelâl’in esmâsına âyinedârlık eden binler hikmetleri daha var.
Bu kıymetdâr risalenin âhirinde, altı katrede İ'câz‑ı Kur'ân’ı hülâsa eden küçük fakat o nisbette şümûllü bir risale vardır.
Mu'cize‑i kübrâdan birkaç katreyi tazammun eden
Ondördüncü Reşha
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletinin hakkâniyetine bir delil de Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dır Kur'ân‑ı Hakîm’in kırka yakın vech‑i i'câzı, Lemeât ve İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde beyân edildiğinden onlara havâle ederek birinci katre nihâyet bulur.
İkinci Katrede: Yirmibeşinci Söz’de zikredilen Kur'ân Nedir?” diye olan ta'rifin kısa bir Arapçası vardır.
346
Üçüncü Katre: Altı Nokta”dır. Üçüncü Nokta’sında: Nasıl ki, insan muhtelif hâcât‑ı cismâniyeye muhtelif vakitlerde muhtaçtır Meselâ: Havaya her ân, harârete, suya her vakit, gıdâya her gün, ziyâya her hafta muhtaçtır. Öyle de, hâcât‑ı maneviye-i insaniye de muhteliftir. Bir kısmına her ân muhtaçtır, Lafzullâh gibi. Bir kısmına her vakit muhtaçtır, Bismillâh gibi. Bir kısmına her saat muhtaçtır, Lâ İlâhe İllallâh gibi. Ve hâkezâ, kıyâs et.
Dördüncü Katre: Altı Nükte”dir. Beşinci Nükte’sinde çok âyet‑i kerîme bulunmasından; ve orası da izâh makamı olmadığından Mu'cizât‑ı Kur'âniye’ye havâle edilerek o nükte tayyedilmiştir. Bazen bir harf‑i Kur'ânî’de, Kur'ân’ın i'câzını isbât eden bu risale ve arkadaşları olan İşârâtü'l‑İ'câz ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye risaleleri Kur'ân‑ı Hakîm’in birer elmas kılıncıdırlar.
Altıncı Katre: Belâğat‑ı Kur'âniye’nin bir sırrını keşfederek; edîblerin Unzur ilâ men kàle yani kim söylemiş?” demelerine mukâbil Unzur ilâ men kàle ve limen kàle ve limâ kàle ve fîmâ kàle diyerek i'câz‑ı Kur'âniye’yi parlattırıyor. Bu altıncı Katre, belâğat‑ı Kur'âniye için mühim bir anahtardır.

11‑ Şu'le

İki sahifelik bir zeyli olan küçük hacimde bir risaledir.

12‑ Nokta

Çok muhtasar olduğu için özetlenmedi.
اَللّٰهُمَّ اخْتِمْ لَنَا بِالسَّعَادَةِ وَالشَّهَادَةِ وَالْكَرَامَةِ وَالْبُشْرٰى اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
347

İ'tizar

Fihristi hitâma eren Mesnevî‑i Nuriye, hayatın hayatı ve gayesi ve en yüksek hakikat olan îmânı, taklidden tahkîke, tahkîkten ilmelyakìn mertebesine, ilmelyakìn mertebesinden aynelyakìn derecesine ve daha sonra da hakkalyakìne ulaştıran muazzam ve muhteşem ve pek çok risaleleri tazammun eden muhît ve hàrika bir eserdir.
Bu eserin hakîki kıymetini tebârüz ettirecek en hakîki fihristi yine onun azîz ve muhterem müellifi Üstadımız yapabilirdi. Bizim çok kısa anlayışımız ve zaîf idrakimiz ve kàsır fehmimiz ve Arapça’ya olan vukûfsuzluğumuz, ulemâ‑i mütebahhirînin katresine bahr dedikleri bu emsâlsiz eserin fihristini kàri'lere pek noksan olarak takdim etmemizin âmilleri olmuştur.
Muhterem kàri'! Bu fihriste bakıp da tılsım‑ı kâinâtın keşşâfı, hakàik‑ı eşyanın miftâhı, hikmet‑i hilkatin dellâlı olan bu manevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mîzan ile tartma. Çünkü, bizdeki acz ve noksanlık o mecmuanın kıymetiyle mebsuten değil, ma'kûsen mütenâsibdir. Güneşin bir zerre cam parçasındaki timsâline bakıp da güneş de bu kadardır deme. Çünkü, o zerre, kàbiliyeti kadar o güneşten feyz alır. Sen ise âyinenin büyüklüğü nisbetinde o manevî şemsten feyz alacaksın.
Hem bu mecmuada bulunan yüzlerce İ'lem”lerden yalnız pek az bir kısmının pek cüz'î bir mânâsı yalnız işâret için zikredilmiş. Yoksa herbir risale, hattâ herbir İ'lem için bu Mesnevî fihristinin mecmûu kadar bir fihrist yapmak lâzım gelirdi. Buna da ne bizim iktidar‑ı ilmîmiz ve ne de makam ve ne de zaman müsâid değildir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا بِاَحْسَنِ قَبُولٍ هٰذِهِ الْفِهْرِسْتَةَ النَّاقِصَةَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
MUSTAFA GÜL ve TAHİRİ MUTLU