89
Takriz
Fâzıl‑ı muhterem Meclis‑i Mesâhif ve Tedkik‑i Müellefât-ı Şer'iye Reis-i Àlîsi Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir.
Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve kendisine Kur'ân nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını tahkîm ve temhîd eden âl ü ashâbına salât ü selâm olsun!
“Tevhid denizinden bir Katre” nâmındaki risale gözüme tecellî etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünkü, o katre hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursî’nin sa'yinden dolayı Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun!
El‑fakir, türâb-u akdâmu'l-ulemâSAFVET (Rahmetullâhi Aleyh)
90
Hâtime
Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyân eder. Ve tedâvi çarelerini gösterir.
Birinci Hastalık
“Ye's”tir
Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azâbdan korkar, ye'se düşer. Böyle bir me'yûsun gözüne, dinî mes'elelere münâfî ednâ ve zaîf bir emâre, kocaman bir bürhân görünür. Böyle birkaç emâreyi elde eder etmez, diğer emârelerin sâikasıyla ilân‑ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.
Binâenaleyh, a'mâle muvaffak olamayanlar, ye'se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.
﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ﴾
İkinci Hastalık
“Ucb”dur
Arkadaş! Ye'se düşen adam, azâbdan kurtulmak için, istinâd edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir mikdar hasenât ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Hâlbuki, a'mâle güvenmek ucbdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.
Hem insanın vücûdu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü, kendisinin eser‑i san'atı değildir. O vücûdu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücûd, hâvî olduğu garîb san'at, acîb nakışların şehâdetiyle, bir Sâni'‑i Hakîm’in dest‑i kudretinden çıkmış kıymetdâr bir hâne olup, insan o hânede emâneten oturur. O vücûdda yapılan binlerce tasarrufâttan, ancak bir tane insana aittir.
91
Ve kezâ, esbâb içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sâhibi insan iken, ef'âl‑i ihtiyariye nâmıyla kendisine mal zannettiği ef'âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir.
Ve kezâ, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayâl olduğu hâlde, o hayâl akıl ve aklın semerelerini ihâta edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl dâire‑i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?
Ve kezâ, şuûrî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuûrî oldukları hâlde, şuûrun taalluk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni'‑i Zîşuûr’dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbâbın…
Binâenaleyh, mâlikiyet da'vâsından vazgeç. Kendini mehâsin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû‑i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyîr ediyorsun. Senin hânen hükmünde bulunan cesedin bile emânettir. Mehâsinin hep mevhûbedir; seyyiâtın meksûbedir. Binâenaleyh, لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ de.
Üçüncü Hastalık
“Gurur”dur
Evet, gurur ile, insan maddî ve manevî kemâlât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfî ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, ma'lûmât ve keşfiyâtlarını daha yüksek görmekle, eslâf‑ı izâmın irşadât ve keşfiyâtlarından mahrum kalırlar. Ve evhâma ma'rûz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Hâlbuki, eslâf‑ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyâtı, bunlar kırk senede bulamazlar.
92
Dördüncü Hastalık
“Sû‑i zan”dır
Evet, insan hüsn‑ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû‑i ahlâkı, sû‑i zan sâikasıyla başkalara teşmîl etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binâenaleyh, eslâf‑ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek sû‑i zandır. Sû‑i zan ise, maddî ve manevî ictimâiyatı zedeler.
Arkadaş! Tahte'l‑arz yaptığım hayâlî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:
Birinci Hakikat
Arkadaş! Mâlik‑i Hakîki’den gaflet, nefsin fir'avunluğuna sebeb olur. Evet, taht‑ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik‑i Hakîki’sini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbâbı, kendisine kıyâs ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek, ahkâm‑ı İlâhiye’ye karşı muâraza ve mübârezeye başlar.
Hâlbuki, Cenâb‑ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, Ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid‑i kıyâsî vazifesini görüyor. Maalesef, sû‑i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir fir'avun olur.
Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzûh ve zuhûruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hàlık’ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid‑i kıyâstır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyâs ve temsîller ile bilirler.
93
Meselâ: Bir adam Cenâb‑ı Hakk’ın kudretini anlamak için bir taksimat yapar: “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da O’nun kudretindedir.” diye vehmî bir çizgi çizmekle mes'eleyi anlar. Sonra mevhûm hattı bozar, hepsini de ona teslîm eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acîb bir makine‑i İlâhiye’dir. Kazâ ve kader kalemiyle Kudret‑i Ezeliye (bir cilveciği) o makinede çalışıyor.
Binâenaleyh, insan o fir'avunluk da'vâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslîm etsin, emânete hıyânet etmesin! Eğer hıyânetle bir zerreyi nefsine isnâd ederse, Allah’ın mülkünü esbâb‑ı câmideye taksim etmiş olacaktır.
İkinci Hakikat
Ey nefs‑i emmâre! Kat'iyyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki, âmâl, ümîd, taallukat, ihtiyacât üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücûdun ve senin hayatındır. Hâlbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esâstan fâsid ve zaîftir. Dâima harâb olmaya hazırdır.
Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil; ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Ânî olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman‑ı mâzi, senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbâl zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!‥
Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvîdir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayâlî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyâmeti kopar.
Üçüncü Hakikat
Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefâhetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Rûhu fâsid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinâtla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbâb ve vesâite el açıp arz‑ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb‑i Vâhid, Semi' ve Basîr’e ilticâ etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?
94
Dördüncü Hakikat
Ey nefis! (❋) Kâinâtın uzak çöllerine gidip, Sâni'in isbâtına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan, içerisinde oturduğun cisim kafesine bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icâd silsilelerinden, hilkatin mu'cizelerinden ve hàrika san'atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Âh!”, “Oh!” ve enînler lisân‑ı hâliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hàlık’ın, o âh u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht‑ı taahhüde alır. Zîra, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyrâtın nidâlarına “Lebbeyk!” söyleyen O Sâni'‑i Semi' ve Basîrin, senin duâlarını işitmemesi ve o duâlara müsbet cevablar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?
Binâenaleyh, ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve “ene” ile tâbir edilen hüceyre‑i kübrâ! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hàrika icâdlarını gör, îmâna gel! Ve: “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî! Yâ Hàlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ Men lehü'l‑mülkü velhamd! Senin mülkün ve emânetin ve vedîan olan şu kulübecikte misâfirim, mâlik değilim” de; o bâtıl temellük da'vâsından vazgeç! Çünkü o temellük da'vâsı, insanı pek elîm elemlere ma'rûz bırakır (❋).
95
Nükte
Arkadaş! Îmân, bütün eşya arasında hakîki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihâd râbıtalarını te'sis eder. Küfür ise, bürûdet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır.
Bunun içindir ki: Mü'minin rûhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nev'i kardeşliği vardır. Kâfirin rûhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine i'timâdı vardır. Bu sırra binâendir ki, dünya hayatında bazen galebe kâfirlerde olur.
Ve kezâ, kâfir, dünyada hasenâtının mükâfâtını “filcümle” görür. Mü'min ise, seyyiâtının cezasını görür.
Bunun için dünya, kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten) mü'mine Cehennem’dir (yani saâdet‑i ebediyesine nisbeten). Yoksa, dünyada dahi mü'min yüz derece ziyâde mes'ûddur, denilmiştir.
Ve kezâ, îmân insanı ebediyete, Cennet’e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise, rûhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü îmân, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lübb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.
Nokta
Arkadaş! Kalb ile rûhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyâde olur. O hastalık marazı da ulûm‑u akliyeye tevağğul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyât ile iştigâl eden, emrâz‑ı kalbiyeye mübtelâ olur!‥
Ve kezâ, dünyanın iki yüzünü gördüm:
Bir yüzü: Az çok zâhirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi dâimî bir vahşet ile doludur.
İkinci yüzü: Filcümle zâhiren vahşetli ise de, bâtınen dâimî bir ünsiyetle doludur.
96
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, nazarları, âhiretle muttasıl olan ikinci veche tevcîh eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.
Ve kezâ, mümkinâtın da iki vechi vardır:
Birisi: Enâniyet ile vücûddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.
İkincisi: Enâniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü'l‑Vücûd’a bakar, bir vücûd kazanır.
Binâenaleyh, vücûd istersen, mün'adim ol ki, vücûdu bulasın!‥
Nükte
Mukaddimede zikredilen dört kelimeden, “niyet” hakkındadır.
Arkadaş! Bu niyet mes'elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibâdete çeviren pek acîb bir iksîr ve bir mâyedir.
Ve kezâ niyet, ölü ve meyyit olan hâletleri ihyâ eden ve canlı, hayatlı ibâdetlere çeviren bir rûhtur.
Ve kezâ, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvîl eder.
Demek, niyet bir rûhtur. O rûhun rûhu da ihlâstır. Öyle ise necât, halâs ancak ihlâs iledir.
İşte bu hâsiyete binâendir ki, az bir zamanda çok ameller husûle gelir. Buna binâendir ki, az bir ömürde Cennet (bütün lezâiz ve mehâsiniyle) kazanılır. Ve niyet ile insan dâimî bir şâkir olur, şükür sevâbını kazanır.
Ve kezâ, dünyadaki lezzet ve ni'metlere iki cihetle bakılır:
Bir cihette, o ni'metlerin bir mün'im tarafından verildiği düşünülür. Ve nazar, o lezzetten in'âm edene döner; O’nu düşünür. Mün'imi düşünmek lezzeti, ni'meti düşünmekten daha lezîzdir.
İkinci cihet; ni'meti görür görmez nazarını ona hasrederek, o ni'meti ganîmet telâkki ederek minnetsiz yer.
97
Hâlbuki, birinci cihette lezzet, zevâl ile zâil olsa bile rûhu bâkîdir. Çünkü Mün'imi düşünür. Mün'im ise, merhametlidir. Dâima bu ni'metleri bana verir diye ümîdvâr olur.
İkinci cihette, ni'metin zevâli ölüm değildir ki, rûhu kalsın. Rûhu da söner, ancak dumanı kalır. Musîbetlerin ise, zevâlinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevâlinden sonra kalan dumanları, günahlarıdır.
Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve ni'metlere, îmân ile bakılırsa, bunlarda bir hareket‑i devriye görülür ki; emsâller birbirini takib eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sâyede o ni'metlerin mâhiyeti sönmez. Ancak teşahhusât‑ı cüz'iyede firâk ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki; lezâiz‑i îmâniye, firâk ve iftirak ile müteessir ve mükedder olmuyor.
Fakat ikinci cihette, herbir lezzetin zevâli var. Ve o zevâl hadd‑i zâtında elem olduğu gibi düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakîmdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur…
Nokta
Arkadaş! Esbâb ve vesâiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebeb olur. Meselâ: Kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfât‑ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihâr etmiştir. Hattâ sadâkat ve vefâdârlığı darb‑ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine mübârek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübârekiyet değil, necisü'l‑ayn addedilmiştir.
Tavuk, inek, kedi gibi sâir hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsânlara karşı şükrân hissi olmadığı hâlde, insanlarca azîz ve mübârek addedilmektedirler.
98
Bunun esbâbı ise, kelbde hırs marazı fazla olduğundan, esbâb‑ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im‑i Hakîki’den bütün bütün gafletine sebeb olur. Binâenaleyh, vâsıtayı müessir bilerek Müessir‑i Hakîki’den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki, tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler günahları afveder. Ve beyne'n‑nâs tahkîr darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.
Öteki hayvanlar ise, vesâiti bilmiyorlar ve esbâba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru eder. Senden ihsânı alıncaya kadar. İhsânı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükrân hissi de yoktur. Ancak Mün'im‑i Hakîki’ye şükrân hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sâni'i bilir ve lisân‑ı hâlleriyle ibâdetini yaparlar. Şuûr olsun, olmasın…
Evet kedinin “mır‑mır”ları “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!”dir.
Nükte
Yine gördüm ki: Eğer herşey Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilmezse, bir ân‑ı vâhidde, gayr‑ı mütenâhî ilâhların isbâtı lâzım gelir. Ve bütün zerrât‑ı kâinâttan daha çok olan şu ilâhların herbirisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda herbirisi, bütün kâinâta elini uzatmış, tasarrufâtta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir.
Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinâta cârî ve nâfiz olması lâzımdır. Zîra, o bal arısı kâinâtın unsurlarına nümûnedir, eczâsını kâinâttan alıyor. Hâlbuki, vücûd sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcibü'l‑Ehad’a mahsûstur.
Eğer eşya kendi nefislerine isnâd edilirse, herbir zerreye bir ulûhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya’nın bânîsi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor.
Öyle ise, kâinâtın Sâni'a olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise, kâinâtın inkârı mümkün olsa bile, Sâni'in inkârı mümkün değildir.
99
Nokta
Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garîb ve acîbdir. Mukàreneti illiyete kalbeder. İki şey arasında bir mukàrenet olursa, yani dâima beraber vücûda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Hâlbuki devamlı mukàrenet, illiyete delil olamaz.
Nükte
Arkadaş! ﴿نَعْبُدُ﴾’deki (ن) ’un ifâde ettiği cem' ve cemâat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath‑ı arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları hâvî o cemâat‑i kübrâ içinde namaz kıldığını ihtar ettirir.
Ve kezâ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olan kelime‑i zikriyeyi bir insan vird‑i zebân ettiği zaman, zamanı bir halka‑i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mâzi cihetinde enbiyânın, sol tarafı olan istikbâl cihetinde de evliyânın oturup cemâatle zikrettiklerini ve kendisi de, o cemâat‑i uzmâ içinde bulunarak, şu kubbe‑i mînâyı dolduran yüksek, ilâhî ve tatlı sadâlarına iştirâk ettiğini tahayyül etsin. Kuvve‑i hayâliyesi daha keskin olanlar da kâinât mescidinde bütün masnûâtın teşkil ettikleri halka‑i zikirlerine girsin, şu fezâyı velvelelendiren o sadâları dinlesin.
Nokta
Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi; yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:
100
Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, O’nun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği herşeyi sever. Ve mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkìs değil, tezyîd eder.
İkinci kısım ise, en evvel esbâbı sever ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhâfaza edemez, dağılır. Ve bazen de kavî bir esbâba rastgelir. Onun muhabbetini mânâ‑yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. Şâyet Allah’a vâsıl olsa da, vusûlü nâkıs olur…
Nükte
﴿وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا﴾ âyet‑i kerîmesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakîki rızk, mecâzî rızk. Yani zarûrî var, gayr‑ı zarûrî var.
Âyetle taahhüd altına alınan, zarûrî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıdâ veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhiddir.
Mecâzî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır.
Nokta
Arkadaş! Masûm bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musîbetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbâb ve hikmetler vardır. Yalnız, meşîet‑i İlâhiye’nin düsturlarını hâvî şerîat‑ı fıtriye ahkâmı, aklın vücûduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şerîatın hikmetleri kalb, his, isti'dâda bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şerîatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir.
101
Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şerîat‑ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss‑i şefkate muhâlefet etmiş olur. İşte bu muhâlefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünkü, bu musîbet o muhâlefete cezadır.
Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet‑i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss‑i şefkat ve himâyeye muhâlefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musîbete ma'rûz kalır.
İhtar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şerîat‑ı fıtriyece haramdır.
İ'tizar
Arkadaş! Bu risale, Kur'ân’ın bazı âyâtını şühûdî bir tarzda beyân eden bir nev'i tefsirdir. Ve hâvî olduğu mesâil, Furkàn‑ı Hakîm’in Cennetlerinden koparılmış bir takım gül ve çiçekleridir. Fakat, ibaresindeki işkâl ve îcâzdan tevahhuş edip, mütâlaasından vazgeçme… Mütâlaasına tekrar ile devam edilirse, me'lûf ve me'nûs bir şekil alır.
Kezâlik, nefsin temerrüdünden de korkma. Çünkü, benim nefs‑i emmârem bu risalenin satvetine dayanamayarak inkıyada mecbur olduğu gibi şeytanım da اَيْنَ الْمَفَرُّ diye bağırdı. Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsî, daha tâğî, daha şakì değiller.
Kezâlik, Birinci Bâb’da tevhidin beyânı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları, fâidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binâen zikredilmişlerdir. Evet, hatt‑ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binâendir.
102
Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü; bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan ânî ve irticâlî bir münâkaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücâdele esnâsında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minârenin dibinde, kâh minârenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, takib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akla inip çıkmaktan bîzâr olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur'ân güneşinden ilhâm edilen misbâh ve kandillerdi.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَقُلُوبِنَا وَاَرْوَاحِنَا وَمُرْشِدًا لِاَنْفُسِنَا اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
103
Katre’nin Zeyli
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Remz
Arkadaş! Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri gibi, en uzak safların da Âlem‑i İslâmı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemâat‑i uzmâya dâhil olsun ki, o cemâatin icmâ ve tevâtürü, onun namazda söylediği her da'vâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir bürhân olsun.
Meselâ: Namaz kılan اَلْحَمْدُ لِلّٰهِdediği zaman, sanki o cemâat‑i uzmâyı teşkil eden bütün mü'minler “Evet, doğru söyledin” diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evhâm ve vesveselere karşı manevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri, latîfeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâbe’ye olan şu hayâlî nazarı; kasdî değil, tebeî bir şuûrdan ibaret bulunmalıdır.
İhtar: Sath‑ı arz mescidini mütehâlif ve muntazam harekâtıyla tezyîn eden o cemâat‑i uzmânın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhâfaza edilmek üzere, âlem‑i misâl sahifesinde kalem‑i kader ile İlâhî bir fotoğrafla tersîm ve terkîm edilmekte olduğu, ihtimal ve imkândan hàlî değildir.
104
Remz
Arkadaş! Vesvese ve evhâm zulmetleri içinde yürürken, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’ın sünnetleri birer yıldız, birer lamba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd‑i şer'î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskàl o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel'ab, evhâma merkeb, ehvâl ve korkulara ma'raz ve dağlar kadar ağır yüklere matiye olacaktır.
Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semâdan tedellî ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saâdetlere nâil olur. Muhâlefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minâre ile semâya çıkmak hamâkatinde bulunan Fir'avun gibi bir fir'avun olur.
Remz
Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlîd eder. Ve aleyhte olan herbir şeyi lehte zanneder. Meselâ: Güneşin eli sana yetişir, ziyâsıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır. Biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana te'sir edemez” ve onun sana karîb olduğu cihetle “Ona te'sir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.
Kezâlik, Hàlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hàlık’ındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyet ile Hàlıka bakıp: “Bana te'sir edemez” diye bir ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve kezâ, nefis mükâfâtı gördüğü zaman: “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini tesellî eder.
Ey ahmak nokta‑i sevdâ! Hàlık’ın ef'âli sana nâzır değildir. Ancak O’na bakar. Kâinâtı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat‑i âlemde şâhid tutmamıştır. İmâm‑ı Rabbânî’nin (R.A.) dediği gibi: “Melikin atiyyelerini, ancak matiyeleri taşıyabilir.”
105
Remz
Arkadaş! Bilhassa muztar olanların duâlarının büyük bir te'siri vardır. Bazen o gibi duâların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye musahhar ve mutî' olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masûmun duâsı hürmetine; denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek duâlara cevab veren Zât, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hàlıktır.
Remz
Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki, küllü cüz'de, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta, güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Hâlbuki, şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzam etmez.
Ve kezâ, delâlet etmek tazammun etmeyi iktiza etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücûduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz.
Ve kezâ, bir şeyi bir şeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffâf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Bal arısı Sâni'‑i Hakîm’i vasıflandırır, amma Sâni' olamaz…
Remz
Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Îmân yolu ise, suda, havada, ziyâda yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât‑ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesâfe‑i baîdeden celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misâldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misâldir.
106
Suâl: Şirk bu kadar zahmetli olduğu hâlde ne için kâfirler kabûl ediyorlar?
Cevab: Kasden ve bizzat kimse küfrü kabûl etmez. Yalnız şirk hevâ‑yı nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. Îmân ise, kasden ve bizzat takib ve kabûl edilmekle kalbin içine bırakılır.
Remz
Arkadaş! Bir kelime‑i vâhidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da – Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten – bir şey, bin şey birdir. Nev' ile ferd arasında fark yoktur.
Remz
Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını te'min için nâzil olan Kur'ân’ın hàrikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs'at ile beraber, tabakàt‑ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm‑ı nâsın fehmini okşayarak, tevcîh‑i hitâb esnâsında yaptığı tenezzülât, Kur'ân’ın kemâl‑i belâğatına delil ve bâhir bir bürhân olduğu hâlde, hasta olan nefislerin dalâletine sebeb olmuştur.
Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehâliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur'ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'ân’ın ifâdeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhâtabların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur.
Hakikat‑i hâl bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifâde çeşitlerini Kur'ân’ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi; muhâtabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mîzan ve mirsâdıyla mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer.
107
Remz
Arkadaş! Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi: Âhirete bakar. Çünkü onun mezraasıdır.
İkincisi: Esmâ‑i Hüsnâ’ya bakar. Çünkü onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü: Kasden ve bizzat kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesâtına, keyiflerine ve bu fânî hayatın tekâlifine medâr olur.
Nur‑u îmânla dünyanın evvelki iki vechine bakmak, manevî bir Cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fenâ yüzüdür ki, zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur…
Remz
Arkadaş! İnsanın vücûdu, bedeni, emvâl‑i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve hizmetine mükellef olduğu gibi insan da o vücûdu beslemeye mükelleftir.
Azîz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münâkaşamdır. Şöyle ki:
Mehâsiniyle mağrûr olan nefsime dedim ki: Sen bir şeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?
Dedi ki: Mâdem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.
Dedim ki: “Yâhû bu sineğe bak! Gayet küçücük zarîf elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücûduna hizmet etmelisin” diye iknâ ettim.
Takdis ederiz O Zâtı ki, bu sineğe nezâfeti ilhâmen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de, onun ile nefsimi iknâ ve ilzam ederim.
Remz
İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm‑i Zâhir ile ism‑i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci'lerini kaybetmek mahzurludur.
108
Kezâlik, kudretin levâzımı ile hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levâzımatı ötekisinden taleb etmek hatâdır.
Ve kezâ dâire‑i esbâbın iktizası ile dâire‑i i'tikàd ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve kezâ, kudretin taallukatı ayrı, vücûdun cilveleri veya sâir sıfâtın tecelliyâtı ayrıdır. Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücûdun tedrîcîdir. Berzahî âyinelerde ânî ve def'îdir. Çünkü, icâd ile tecellî arasında fark vardır.
Remz
Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinâtıyla küfr‑ü mutlak, inkâr‑ı mutlak; şek ve tereddüde inkılâb etmiştir. O telkinâtın kâfirlerde de yaptığı in'ikâs ve te'sirât sâyesinde, kâfirlerin hayat‑ı ebediye hakkında ümîdleri vardır. Bu sâyede, dünya lezzetleri ve saâdeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâb etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.
Remz
Arkadaş! Nefis, tenbellik sâikasıyla vazife‑i ubûdiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakìbin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hàlık’ın, bir Mâlik’in bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihâyet, ademini, yok olduğunu i'tikàd etmekle dinden çıkar. Hâlbuki, kazandığı o hürriyetler, adem‑i mes'ûliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhâl tevbe ile vazifesine avdet eder.
109
Remz
Arkadaş! Herbir insanın bir nokta‑i istinâdı bulunduğuna nazaran, istinâd noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ: Büyük bir sultana istinâdı olan bir nefer, bir şahın yapamadığı bir işi yapar. Çünkü, nokta‑i istinâdı şah’tan büyüktür. Evet, Kudret‑i Ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin “Fâliku'l‑habbi Ve'n-nevâ” tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir ağacın cihâzâtını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikati tenvir eden birer hakikattir.
Remz
Arkadaş! “Katre” nâmındaki eserimde Kur'ân’dan ilhâmen takib ettiğim yol ile ehl‑i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:
Kur'ân’dan tavr‑ı kalbe ilhâm edilen “Asâ‑yı Mûsa” gibi, manevî bir asâ ihsân edilmiştir. Bu asâ ile, kitab‑ı kâinâtın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ‑i hayat çıkar. Çünkü, müessir ancak eserde görünebilir.
Manevî asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ‑i hayatı bulmak pek müşküldür.
Vesâite lüzum gösteren ehl‑i nazar ise, etraf‑ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûb olup caddeden çıkmamak için, pek çok bürhânlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki, yolu şaşırtmasınlar.
Kur'ân ise, bize Asâ‑yı Mûsa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ‑i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhâfazaya muhtaç olmuyorum. Evet, وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌbeytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebârüz eder (❋).
110
Remz
Arkadaş! Nefsin vücûdunda bir körlük vardır. O körlük, vücûdunda zerre‑miskàl kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicâb olur. Evet, müşâhedemle sâbittir ki; kat'î, yakìnî bürhânlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir za'fiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehâleti, hamâkati, bu gibi insafsızca tahribâttan anlaşılır.
Remz
Ey insan! Senin vücûdunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed‑i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâkî kalan Mâlikü'l‑Mülk’e aittir. Binâenaleyh, kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuûr ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlik’inin izni olmaksızın O’nun mülküne el uzatma. Binâenaleyh gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecâvüz etme. Eğer Mâlik’in hesabına olursa istediğin şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşîet ve emri dâiresinde olmak şartıyla… İzin ve meşîetini de Şerîatından öğrenirsin.