Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Nükte

﴿وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا âyet‑i kerîmesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakîki rızk, mecâzî rızk. Yani zarûrî var, gayr‑ı zarûrî var.
Âyetle taahhüd altına alınan, zarûrî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıdâ veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhiddir.
Mecâzî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır.

Nokta

Arkadaş! Masûm bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musîbetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbâb ve hikmetler vardır. Yalnız, meşîet‑i İlâhiye’nin düsturlarını hâvî şerîat‑ı fıtriye ahkâmı, aklın vücûduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şerîatın hikmetleri kalb, his, isti'dâda bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şerîatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir.
101
Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şerîat‑ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss‑i şefkate muhâlefet etmiş olur. İşte bu muhâlefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünkü, bu musîbet o muhâlefete cezadır.
Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet‑i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss‑i şefkat ve himâyeye muhâlefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musîbete ma'rûz kalır.
İhtar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şerîat‑ı fıtriyece haramdır.

İ'tizar

Arkadaş! Bu risale, Kur'ân’ın bazı âyâtını şühûdî bir tarzda beyân eden bir nev'i tefsirdir. Ve hâvî olduğu mesâil, Furkàn‑ı Hakîm’in Cennetlerinden koparılmış bir takım gül ve çiçekleridir. Fakat, ibaresindeki işkâl ve îcâzdan tevahhuş edip, mütâlaasından vazgeçme Mütâlaasına tekrar ile devam edilirse, me'lûf ve me'nûs bir şekil alır.
Kezâlik, nefsin temerrüdünden de korkma. Çünkü, benim nefs‑i emmârem bu risalenin satvetine dayanamayarak inkıyada mecbur olduğu gibi şeytanım da اَيْنَ الْمَفَرُّ diye bağırdı. Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsî, daha tâğî, daha şakì değiller.
Kezâlik, Birinci Bâb’da tevhidin beyânı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları, fâidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binâen zikredilmişlerdir. Evet, hatt‑ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binâendir.
102
Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü; bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan ânî ve irticâlî bir münâkaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücâdele esnâsında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minârenin dibinde, kâh minârenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, takib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akla inip çıkmaktan bîzâr olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur'ân güneşinden ilhâm edilen misbâh ve kandillerdi.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَقُلُوبِنَا وَاَرْوَاحِنَا وَمُرْشِدًا لِاَنْفُسِنَا اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
103

Katre’nin Zeyli

﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Remz

Arkadaş! Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri gibi, en uzak safların da Âlem‑i İslâmı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemâat‑i uzmâya dâhil olsun ki, o cemâatin icmâ ve tevâtürü, onun namazda söylediği her da'vâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir bürhân olsun.
Meselâ: Namaz kılan اَلْحَمْدُ لِلّٰهِdediği zaman, sanki o cemâat‑i uzmâyı teşkil eden bütün mü'minler Evet, doğru söyledin diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evhâm ve vesveselere karşı manevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri, latîfeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâbe’ye olan şu hayâlî nazarı; kasdî değil, tebeî bir şuûrdan ibaret bulunmalıdır.
İhtar: Sath‑ı arz mescidini mütehâlif ve muntazam harekâtıyla tezyîn eden o cemâat‑i uzmânın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhâfaza edilmek üzere, âlem‑i misâl sahifesinde kalem‑i kader ile İlâhî bir fotoğrafla tersîm ve terkîm edilmekte olduğu, ihtimal ve imkândan hàlî değildir.
104

Remz

Arkadaş! Vesvese ve evhâm zulmetleri içinde yürürken, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’ın sünnetleri birer yıldız, birer lamba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd‑i şer'î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskàl o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel'ab, evhâma merkeb, ehvâl ve korkulara ma'raz ve dağlar kadar ağır yüklere matiye olacaktır.
Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semâdan tedellî ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saâdetlere nâil olur. Muhâlefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minâre ile semâya çıkmak hamâkatinde bulunan Fir'avun gibi bir fir'avun olur.

Remz

Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlîd eder. Ve aleyhte olan herbir şeyi lehte zanneder. Meselâ: Güneşin eli sana yetişir, ziyâsıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır. Biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle O bana te'sir edemez ve onun sana karîb olduğu cihetle Ona te'sir edebilirim desen, cehlini ilân etmiş olursun.
Kezâlik, Hàlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hàlık’ındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyet ile Hàlıka bakıp: Bana te'sir edemez diye bir ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve kezâ, nefis mükâfâtı gördüğü zaman: Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım der. Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini tesellî eder.
Ey ahmak nokta‑i sevdâ! Hàlık’ın ef'âli sana nâzır değildir. Ancak O’na bakar. Kâinâtı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat‑i âlemde şâhid tutmamıştır. İmâm‑ı Rabbânî’nin (R.A.) dediği gibi: Melikin atiyyelerini, ancak matiyeleri taşıyabilir.”
105

Remz

Arkadaş! Bilhassa muztar olanların duâlarının büyük bir te'siri vardır. Bazen o gibi duâların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye musahhar ve mutî' olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masûmun duâsı hürmetine; denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek duâlara cevab veren Zât, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hàlıktır.

Remz

Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki, küllü cüz'de, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta, güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Hâlbuki, şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzam etmez.
Ve kezâ, delâlet etmek tazammun etmeyi iktiza etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücûduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz.
Ve kezâ, bir şeyi bir şeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffâf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Bal arısı Sâni'‑i Hakîm’i vasıflandırır, amma Sâni' olamaz

Remz

Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Îmân yolu ise, suda, havada, ziyâda yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât‑ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesâfe‑i baîdeden celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misâldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misâldir.
106
Suâl: Şirk bu kadar zahmetli olduğu hâlde ne için kâfirler kabûl ediyorlar?
Cevab: Kasden ve bizzat kimse küfrü kabûl etmez. Yalnız şirk hevâ‑yı nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. Îmân ise, kasden ve bizzat takib ve kabûl edilmekle kalbin içine bırakılır.

Remz

Arkadaş! Bir kelime‑i vâhidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da Kudret‑i Ezeliyeye nisbeten bir şey, bin şey birdir. Nev' ile ferd arasında fark yoktur.

Remz

Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını te'min için nâzil olan Kur'ân’ın hàrikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs'at ile beraber, tabakàt‑ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm‑ı nâsın fehmini okşayarak, tevcîh‑i hitâb esnâsında yaptığı tenezzülât, Kur'ân’ın kemâl‑i belâğatına delil ve bâhir bir bürhân olduğu hâlde, hasta olan nefislerin dalâletine sebeb olmuştur.
Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehâliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur'ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'ân’ın ifâdeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhâtabların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur.
Hakikat‑i hâl bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifâde çeşitlerini Kur'ân’ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi; muhâtabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mîzan ve mirsâdıyla mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer.
107

Remz

Arkadaş! Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi: Âhirete bakar. Çünkü onun mezraasıdır.
İkincisi: Esmâ‑i Hüsnâ’ya bakar. Çünkü onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü: Kasden ve bizzat kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesâtına, keyiflerine ve bu fânî hayatın tekâlifine medâr olur.
Nur‑u îmânla dünyanın evvelki iki vechine bakmak, manevî bir Cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fenâ yüzüdür ki, zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur

Remz

Arkadaş! İnsanın vücûdu, bedeni, emvâl‑i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve hizmetine mükellef olduğu gibi insan da o vücûdu beslemeye mükelleftir.
Azîz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münâkaşamdır. Şöyle ki:
Mehâsiniyle mağrûr olan nefsime dedim ki: Sen bir şeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?
Dedi ki: Mâdem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.
Dedim ki: Yâhû bu sineğe bak! Gayet küçücük zarîf elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücûduna hizmet etmelisin diye iknâ ettim.
Takdis ederiz O Zâtı ki, bu sineğe nezâfeti ilhâmen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de, onun ile nefsimi iknâ ve ilzam ederim.

Remz

İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm‑i Zâhir ile ism‑i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci'lerini kaybetmek mahzurludur.
108
Kezâlik, kudretin levâzımı ile hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levâzımatı ötekisinden taleb etmek hatâdır.
Ve kezâ dâire‑i esbâbın iktizası ile dâire‑i i'tikàd ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve kezâ, kudretin taallukatı ayrı, vücûdun cilveleri veya sâir sıfâtın tecelliyâtı ayrıdır. Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücûdun tedrîcîdir. Berzahî âyinelerde ânî ve def'îdir. Çünkü, icâd ile tecellî arasında fark vardır.

Remz

Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinâtıyla küfr‑ü mutlak, inkâr‑ı mutlak; şek ve tereddüde inkılâb etmiştir. O telkinâtın kâfirlerde de yaptığı in'ikâs ve te'sirât sâyesinde, kâfirlerin hayat‑ı ebediye hakkında ümîdleri vardır. Bu sâyede, dünya lezzetleri ve saâdeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâb etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.

Remz

Arkadaş! Nefis, tenbellik sâikasıyla vazife‑i ubûdiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakìbin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hàlık’ın, bir Mâlik’in bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihâyet, ademini, yok olduğunu i'tikàd etmekle dinden çıkar. Hâlbuki, kazandığı o hürriyetler, adem‑i mes'ûliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhâl tevbe ile vazifesine avdet eder.
109

Remz

Arkadaş! Herbir insanın bir nokta‑i istinâdı bulunduğuna nazaran, istinâd noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ: Büyük bir sultana istinâdı olan bir nefer, bir şahın yapamadığı bir işi yapar. Çünkü, nokta‑i istinâdı şah’tan büyüktür. Evet, Kudret‑i Ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin Fâliku'l‑habbi Ve'n-nevâ tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir ağacın cihâzâtını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikati tenvir eden birer hakikattir.

Remz

Arkadaş! Katre nâmındaki eserimde Kur'ân’dan ilhâmen takib ettiğim yol ile ehl‑i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:
Kur'ân’dan tavr‑ı kalbe ilhâm edilen Asâ‑yı Mûsa gibi, manevî bir asâ ihsân edilmiştir. Bu asâ ile, kitab‑ı kâinâtın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ‑i hayat çıkar. Çünkü, müessir ancak eserde görünebilir.
Manevî asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ‑i hayatı bulmak pek müşküldür.
Vesâite lüzum gösteren ehl‑i nazar ise, etraf‑ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûb olup caddeden çıkmamak için, pek çok bürhânlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki, yolu şaşırtmasınlar.
Kur'ân ise, bize Asâ‑yı Mûsa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ‑i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhâfazaya muhtaç olmuyorum. Evet, وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌbeytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebârüz eder ().
110

Remz

Arkadaş! Nefsin vücûdunda bir körlük vardır. O körlük, vücûdunda zerre‑miskàl kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicâb olur. Evet, müşâhedemle sâbittir ki; kat'î, yakìnî bürhânlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir za'fiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehâleti, hamâkati, bu gibi insafsızca tahribâttan anlaşılır.

Remz

Ey insan! Senin vücûdunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed‑i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâkî kalan Mâlikü'l‑Mülk’e aittir. Binâenaleyh, kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuûr ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlik’inin izni olmaksızın O’nun mülküne el uzatma. Binâenaleyh gafletle, kendi hesabına bir yaptığın zaman, haddini tecâvüz etme. Eğer Mâlik’in hesabına olursa istediğin şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşîet ve emri dâiresinde olmak şartıyla İzin ve meşîetini de Şerîatından öğrenirsin.

Remz

Ey şân ve şerefi, nâm ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn‑ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musîbete düşersen ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَde, o belâdan kurtul
111

Hubâb

KUR'ÂN‑I HAKÎM’İN UMMÂNINDAN
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُو نِگَهْ دَارَدْ بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş!
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübârek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir da'vâ ve işhâd ettiğin bir i'tikàd, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarca mü'minlerin tasdik ve şehâdetlerine iktiran eder.
Ve kezâ, İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sâdık olduklarına delâlet eden bütün deliller, şâhidler, bürhânlar, senin o da'vânın ve i'tikàdının hak olduğuna delâlet ederler.
112
Ve kezâ, söylediğin o mübârek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât‑ı İlâhiye terettüb eder.
Ve kezâ, cumhûr‑u mü'minîn ve muvahhidînin o kelimât‑ı mübârekeden kalben zevkettikleri mâ‑i hayatı ve şarab‑ı Cennet’i, sen de o mukaddes maşrabalardan içersin
İ'lem!
Kavâid‑i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbât edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, isbât edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbât ederse, isbât edenlerin herbirisi bin olur. Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, herbirisi tek kalır.
Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbât eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işâret eder gibi, o şeyi isbât ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi Gözümde za'fiyet var, göremedim, ötekisi Evimizde pencere yok, ötekisi Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım der. Ve hâkezâ Herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü'l‑emirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.
Binâenaleyh, bir mes'ele‑i îmâniyenin nefyi hakkında ehl‑i dalâletin ittifakları haber‑i vâhid hükmündedir, te'siri yoktur. Amma ehl‑i hidayetin mesâil‑i îmâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! (Ey azîz kardeşim bil ki!)
Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz'ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ: Bir şecerenin meydâna gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücûduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hàlık’ı, şecerenin de Hàlık’ı o oluyor. Hattâ arzın ve şecere‑i hilkatin de Hàlık’ı, o Hàlık olacaktır.
113
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes'ele var ki, herbir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiş; ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mes'ele üzerine, şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünkü, bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehâdet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzîb ederler. Elma ağacına inkılâb etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farzetmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhâldir.
Binâenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: İslâmiyet şeceresi bütün semerâtıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur'ân dahi, seyyâr yıldızları ismâr eden şems gibi, İslâmiyetin onbir rüknünü intac etmiştir. Acaba, bu cihan‑bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır ? Hâşâ!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayerâna başlar. Âfâk‑ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyâtını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur.
Binâenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.) bidâyet‑i hayatına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet‑i maneviyesini idrak edemez. Ve derece‑i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet‑i hayatına ve levâzım‑ı beşeriyetine ve ahvâl‑i zâhiriyesine ince bir kışır, nâzik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi, şecere‑i Muhammediye (A.S.M.) çıkmıştır. Ve feyz‑i İlâhi’yle sulanmış ve fazl‑ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir.
114
Binâenaleyh, Nebi‑yi Zîşan’ın (A.S.M.) mebde'‑i hayatına ait ahvâl‑i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhâl başını kaldırıp etraf‑ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahazâ mebde'‑i hayatına şek ve şübheyle bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba' ile ma'kes, zâtî ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şübheye düşer. Evet, Nebi‑yi Zîşan (A.S.M.) tecelliyât‑ı İlâhîye mazhar ve ma'kestir; masdar ve menba' değildir. Çünkü, O Zât yalnız abddir ve ibâdetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyât, kemâlât O’nun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahmân‑ı Rahîm’in tecellîleridir.
Evvelce beyân edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ‑yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ‑yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, San'at‑ı İlâhiye’yi tâğutî bir tabiata mal ederler.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Duâlar, tevhid ve ibâdetin esrârına nümûnedir. Tevhid ve ibâdette lâzım olduğu gibi, duâ eden kimse de, Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb‑ı Hak işitir deyip Kàdir olduğuna i'tikàd etmelidir. Bu i'tikàd, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kàdir olduğunu istilzam eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecellî ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü, gözü patlatır.
Kezâlik, bir zerre, Şems‑i Ezelî’nin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir‑i Hakîki’ye zarf olamaz
115
İ'lem ey mağrûr, mütekebbir, mütemerrid nefis!
Sen öyle bir za'fiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukâvemet edemezsin; seni yere serer, öldürür
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hardale ile tâbir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve‑i hâfızanın ihâta ettiği meydânda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahrâya inkılâb eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydânı bitiremeyen, o hardalenin dâiresini ne sûretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği dâire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar.
Fesübhânallâh! Cenâb‑ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemâatin mesâîsine terettüb eden hasenâtı intac eden semerâtı bir şahsa isnâd ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk‑i hafî vardır. Çünkü, bir cemâatin cüz'‑ü ihtiyarîsiyle kesbettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın icâd derecesinde hàrikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin âliheleri, böyle zâlimâne tasavvurât‑ı şeytaniyenin mahsulüdür
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zikreden adamın, feyz‑i İlâhî’yi celbeden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuûruna bağlıdır. Bir kısmı da şuûrsuz, yani şuûrlara tâbi değildir, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ husûle gelir. Binâenaleyh, gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hàlî değildir.
116
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak, insanı pek acîb bir terkîbde halketmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkîb içinde besâteti, cemâat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği a'zâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür'at‑i teâvün ve imdâddan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessürâtından da hisse alıyorlar.
Bu hilkat sâyesinde, insan eğer ubûdiyet yoluna giderse; bütün lezzet, ni'met, kemâlât nev'ilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şâyândır. Ve kezâ, eğer enâniyet yolunu takib ederse, çeşit çeşit elem ve azâblara da mahal olmaya müstehaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kelime‑i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihàz ettiği mahbûblardan yüzünü çevirtmektir. Maahazâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işâret olduğu gibi; onların da, onlara münâsib şerîkleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fâtiha‑i Şerîfe’den hâsıl olan sevâbda istifade etmekte, bir ile bin müsâvîdir. Nasıl ki, ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemâat ile bir ferd bir olur. Çünkü latîf şeyler matbaa gibidir. İstinsah edilen bir kelimeden bin kelime çıkar.
Ve kezâ, nurânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nurânî şeyde bin sevâb bulunduğuna bir işârettir
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nebi‑yi Zîşan’ın (A.S.M.) makam‑ı Mahmûd’u İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî' edilen lütûflar, feyizler, ni'metler o sofradan akıyor. Resûl‑i Zîşan’a (A.S.M.) okunan salavât‑ı şerîfe o sofraya edilen dâvete icâbettir.
117
Ve kezâ, salavât‑ı şerîfeyi getiren adam Zât‑ı Peygamberîyi (A.S.M.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be‑tekrar salavât getirmeye müşevviki olsun.
İ'lem ey din âlimi! ()
Ücretim az, ilmime rağbet yok”, diye mahzûn olma. Çünkü mükâfât‑ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet‑i zâtiyeye bakmaz. Meziyet‑i zâtiye ise mükâfât‑ı uhreviyeye nâzırdır. Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfât‑ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâ'ına satma.
İ'lem ey hitâbet‑i umumiye sıfatı ile, gazete lisânıyla konferans veren muharrir!
Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedâmet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat Şeâir‑i İslâmiyeye zıt ve muhâlif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeye kat'iyyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkîl etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binâen milletin nâmına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudî memleketi değildir.
Cumhûr‑u mü'minînin kabûl etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk‑u ümmete tecâvüzdür. Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz‑ı kanunî olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki Âlem‑i İslâmın hukukuna hangi cesârete binâen tecâvüz ediyorsun? Ağzını kapat!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâfirlerin, Müslümanlara ve ehl‑i Kur'ân’a düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü, küfür îmâna zıttır. Maahazâ Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdâdlarını i'dâm‑ı ebediyle mahkûm etmiştir.
118
Binâenaleyh, Müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan medet beklenilemez. Ancak ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ diye Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ etmek lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâfirlerin medeniyetiyle mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi; medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sûreti me'nûs, sîreti ma'kûs bir şeytandır
İkincisi; bâtını nur, zâhiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.
Evet, mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinâta bir mehd‑i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, îmân bütün mü'minleri bir babanın cenâh‑ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nev'i ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor. Evet, hamiyet‑i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattir. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firâk ile muttasıl ve mahdûddur.
Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât‑ı sanâyi, (bunlar) tamamen medeniyet‑i İslâmiyeden, Kur'ân’ın irşadâtından, edyân‑ı semâviyeden in'ikâs ve iktibas edildiği Lemeât ile Sünûhât eserlerimde istenildiği gibi izâh ve isbât edilmiştir
رَاجِعْهُمَا تَرٰى اَمْرًا عَظ۪يمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ
119
İ'lem!
Mesâil‑i diniyeden olan ictihâd kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır
Birincisi: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr‑ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de: Şu münkerât zamanında ve âdât‑ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr‑ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriblerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak İslâmiyete cinayettir
İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü kat'î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kût ve gıdâ hükmündedirler, şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyât kısmında ve selefin ictihâdat‑ı sâfiyâne ve hàlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak bid'atkârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden câzibedâr bir metâ' merğûbdur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigâl ve dünya hayatını te'min etmektir. Selef‑i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ', Hàlık‑ı semâvât ve arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur‑u Nübüvvet ve Kur'ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet‑i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi.
120
Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, rûhlar marziyât‑ı İlâhiye’yi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, isti'dâd ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukû'a gelen bütün ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan ders almakla, ictihâdlara zemin teşkil eden yüksek isti'dâdlar vücûda gelirdi.
Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inâyet ve himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri yüzünden bütün isti'dâdlar fünûn‑u hâzıra ve hayat‑ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm‑ı diniyeye sarfedilecek müstakîm bir ictihâd yoktur.
Dördüncüsü: İctihâd kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zarûriyâta imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise güzeldir. Amma zarûriyâtı terk ve hayat‑ı dünyeviyeyi, hayat‑ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun ictihâda meyli, meylü't‑tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.
Beşincisi: Herşeyin, her hükmün vücûda gelmesi bir illete binâen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saâdet‑i dünyaya müteveccihtir. Şerîatın nazarı ise, bizzat saâdet‑i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü, dünya âhirete vesiledir.
Umumî bir beliye olan ve nâsın ona mübtelâ olduğu çok işler vardır ki, zarûriyâttan olmuştur. O gibi işler sû‑i ihtiyar ile gayr‑ı meşrû meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibaha eden zarûriyâttan değildir. Ve ruhsat ve müsâade‑i şer'iyenin şümûlüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam sû‑i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hâl‑i sekirde yaptığı tasarrufâtta mâzûr olamaz.
121
Bu zamanda bu gibi ictihâdlar, semâvî değil ancak arzî ictihâdlardır. Bu gibi ictihâdlar ile Hàlık‑ı semâvât ve arzın hükümlerinde yapılan tasarrufât merduttur.
Meselâ: Bazı gâfiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsân ediyorlar ki, halkın bilhassa siyâsî ahvâlden haberleri olsun. Hâlbuki bu gibi ahvâl‑i siyâsiye yalandan, hileden, şeytânî fikirlerden hàlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm‑ı İlâhiye’nin tebliği için ittihàz edilmiş bir makamdır.
Suâl: Avâm‑ı nâs Arabî’den haberdar değildir, fehmedemez?
Cevab: Avâm‑ı nâs, zarûriyât ve müsellemât‑ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve‑i Arabiye içinde tafsîlen değilse de icmâlen avâm‑ı nâsa ma'lûm ve mâruftur. Maahazâ Lisân‑ı Arab’da bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisânlarda yoktur
İ'lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbâba ibâdet eden ahmaklar!
Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûd ve vahdetine, kâinâtın mürekkebâtı ve zerrâtının ellibeş vecihle yaptıkları şehâdetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:
Eşyanın icâdı, ya nefislerine veya esbâba olan isnâdı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı icâb eder. Bu dahi dalâletleri intac eder. Bu ise ızdırâbat‑ı rûhiye ve teşevvüşat‑ı akliyeye sebeb olur. Bu da rûhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü'l‑Vücûd’a ilticâ etmeye mecbur eder.
122
Zîra, her müşkülât O’nun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler O’nun irâdesiyle açılır. Ve kalbler O’nun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvâzene ile izâh edeceğim. Şöyle ki:
Mevcûdâtın fâili yani eşyayı vücûda getiren ya vâcib ve vâhiddir veyâhut da mümkün ve kesîrdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garâbet var. Olsa bile vehmî olur.
Esbâba isnâd edildiği takdirde, külfet ve garâbet vehmîlikten çıkar; kat'î ve hakîki bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü, kusur ve za'fiyetten hàlî olmayan esbâb‑ı kesîreden hiçbir sebeb, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve bir şeyin icâdında gayr‑ı mütenâhî esbâbın iştirâki lâzımdır. Meselâ: Bal arısı herşeyle alâkadar olduğundan, eğer icâdı esbâba isnâd edilirse, semâvât ve arzın iştirâkleri lâzımdır.
Maahazâ, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrâd‑ı kesîreye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrâd‑ı kesîre, kendi başlarına büyük bir müşkülâttan sonra yapabilirler.
Maahazâ, icâdın esbâba isnâdında lâyuadd külfet, garâbet olmakla beraber pek çok muhâlâta zemin teşkil ediyor.
1 Herbir zerrede Vâcibü'l‑Vücûd’un sıfatlarının farzı lâzımdır
2 Ulûhiyette gayr‑ı mütenâhî şerîklerin iştirâki lâzım gelir
3 Herbir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.
4 Şuûr, irâde ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünkü, hüsn‑ü san'at bu sıfatları iktiza eder.
Şu hakikati izâh için birkaç misâl söyleyeceğiz.
123
Birincisi: Şems şeffâfiyet sırrına binâen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyârelerinde müsâvât üzerine tecellî eder.
İkincisi: Mukàbele sırrına binâen, merkezdeki bir lambanın dâireyi teşkil eden âyinelere nisbet‑i in'ikâsı birdir.
Üçüncüsü: Nurdan veya nurânî bir şeyden tenevvür etmek ve ziyâ almak hususunda, bir ile bin birdir. Nurânînin iktizası öyledir.