Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
251

Şemme

HİDAYET‑İ KUR'ÂNİYENİN NESÎMİNDEN
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ عَلٰى رَحْمَتِهِ عَلَى الْعَالَم۪ينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakàt ve envâ'ıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü, aralarındaki tesânüd böyle iktiza ediyor.
Ve o tabakàtla envâ', bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُوَ diye ilân‑ı şehâdet ediyor. Çünkü, aralarındaki müşâbehet böyle istiyor.
Ve o erkân, bütün a'zâsıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُوَ diye şehâdetlerini ilân ediyorlar. Çünkü, aralarındaki temâsül böyle iktiza eder.
Ve o a'zâ, bütün eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَdiye şehâdet eder. Çünkü, aralarında teâvün ve tedâhül vardır.
Ve o eczâ, bütün cüz'iyâtıyla لَا مُرَبِّيَ اِلَّا هُوَ diye olan şehâdetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.
252
O cüz'iyât, bütün hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ فِي الْحَق۪يقَةِ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder. Ve o hüceyrât, bütün zerrâtıyla لَا نَاظِمَ اِلَّا هُوَ diye ilân‑ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir‑i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.
Ve o zerrât, bütün esîriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cevheresiyle ilân‑ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizamla emr‑i Hàlık’a sür'at‑i imtisali, böyle iktiza eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hiçbir insanın Cenâb‑ı Hakk’a karşı hakk‑ı i'tirâzı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf‑ı hevesini iktiza eden nizâm‑ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.
﴿وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ
Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizâm ve intizamı fesâda gider.
Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binâen i'tirâz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat‑ı kâinâta mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini ni'metlerin derecelerine mikyâs ve mîzan yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin ni'met nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına muvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz'ün çok alâka ve münâsebetleri vardır. Öyle ise, cüz'de tasarruf, Hàlık‑ı Küllün emri altındadır.
253
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerât ve nebâtâtın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütûf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni'‑i Hakîm’in hâfiziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a'mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Hâlbuki, sen hâmil‑i emânet, halife‑i arzsın.
Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu'l‑hayat hissi, vücûdun ebedî bir bekàya İsm‑i Hayy, Hafîz, Bâkî’nin tecellîsiyle incirâr edeceğine delâlet eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himâye eden, inhilâlden vikàye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esâsları kemâl‑i ihtimam ile muhâfaza eden, elbette ve elbette, halife‑i arz ünvânını alan nev'‑i beşerin a'mâlini ihmal etmez, hıfzeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Lafızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez, bâkî kalır. Kabuk parçalanır, lübb bâkî ve sağlam kalır. Libâsı yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır. Cesed ölüp dağılırsa da rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemâat dağılır amma, vâhid‑i ferd bâkî kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkîdir. Madde kırılır, nur bâkîdir.
Binâenaleyh, ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı hâlde vahdetini, bekàsını muhâfaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.
Maahazâ, her vakit Fenâya hazır ol emrini intizar eden zâil ve bekàsız maddiyâtta, şu hıfz ve muhâfaza düsturu bekà ile çok münâsebetdâr olan rûh ve mânâda da cârîdir.
254
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti, herşeyin, küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun taht‑ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, O’nun tasarrufundan hariç kalmasına sebeb olamaz. Çünkü senin O’ndan bu'dun varsa da O’nun senden bu'du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti vücûdunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez.
Ve kezâ, Hàlık’ın azameti, çirkin şeylerin, tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bil'akis, azamet‑i hakîkiye, icâd hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihâtayı iktiza eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Maddî olan bir şey, kesâfeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kàsırdır. Fakat nur ve nurânî şeyler, ne kadar nurâniyette terakkî ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfûzu tam ve keskin olur. Ve kezâ, ne kadar latîf olursa, o derecede maddiyâtın içlerini keşfeder. (Röntgen şuâı gibi.) Mümkinâtta mes'ele bu merkezde ise, Vâcib, Vâhid olan Nuru'l‑Envâr ne derece نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise, azameti, tam mânâsıyla ihâta, nüfûz, şümûlü iktiza ve istilzam eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ekseriyet‑i mutlakayı teşkil eden avâm‑ı nâsın fehimleri Kur'ân’ca o kadar mürâat edilmiştir ki:
Birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir mes'elede avâmın fehimlerine en me'nûs, en karîb ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zâhir dereceyi söylüyor. Çünkü, öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzımgelir.
Kur'ân’ın kâinâttan yaptığı bahis, Hàlık’ın sıfatlarını isbât ve izâh içindir. Binâenaleyh, ne kadar cumhûrun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvâfık olur. Meselâ: Hàlık’ın tasarrufâtına delâlet eden âyetlerden en zâhir, en âşikâr olan tabakayı ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Hâlbuki bu tabakanın arkasında vücûhun taayyünât, teşahhusât tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.
255
Ve kezâ, en âşikâr dereceyi ﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irâde‑i İlâhî kanunu ile tahrîk ve tedvîri derecesi de vardır. Lâkin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terkedilmiştir.
Ve kezâ وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًاcümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Hâlbuki bu sahifenin arkasında, Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhâfaza edilen bir sefîne gibi, arz da içerisinde vukû'a gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avâm‑ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terkedilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:
Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmîsidir, denizin istilâsından vikàye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.
Bu sırra binâendir ki, Şerîatça hilâlin tulû' ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise, ayları günleri hesab etmekten avâmca daha kolaydır. Ve yine o sırra binâendir ki, ezhân‑ı avâmda tesbit ve takrîr için Kur'ân’da tekrarlar vukû'a gelmiştir.
256
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayâlâttan pek vâsi' ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sâhibinin şuûnât ve ef'âlinden bahseder. Şiir ise, fuzûlî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi hàrikulâdedir. Şiirin hàrikulâdelerden bahsi, ale'l‑ekser âdidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hàlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi, merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binâenaleyh, bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir kelimeyi yazan, harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan, satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan, sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden, cins‑i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan, arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabbü'l‑Âlemîn’in gayrısı olması muhâldir.
Rubûbiyet‑i âmmenin işâretlerindendir ki; kâinât kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitab yazılıdır. Meselâ: O kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsîn sûretinde tam Yâsîn Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûâtta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnû'un sûresi ve kitabı yazılmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Yıldızlar, şemsler arasında mümâselet olduğu gibi filcümle müsâvât da vardır. Binâenaleyh, onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve kezâ, herşeye de Rab olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir ferdinde bir cemâat‑i mükellefîn bulunur. Evet herbir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ: Herbir hâsse için bir ibâdet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ: Baş ile yapılan secde Allah için olursa ibâdettir, gayrısı için dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayâlen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayâl, onun ile fâsık olur.
257
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telâkki etmeleridir. Yani me'lûfları olan şeyleri kendilerince ma'lûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Hâlbuki ülfetlerinden dolayı ma'lûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hàrika ve birer mu'cize‑i kudret oldukları hâlde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; onların fevkınde olan tecelliyât‑ı seyyâleye im'ân‑ı nazar edebilsinler.
Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sâir garîb hâlâtına bakmayarak yalnız rüzgâr ile husûle gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peydâ olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü'l‑Bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların arza ait ma'lûmât ve müsellemât‑ı bedîhiyâtları ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl‑i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân, âyetleriyle insanların nazarını me'lûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku'l‑âdât mu'cizeleri o âdiyât içerisinde gösterir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aralarında münâsebet, muâmele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşâbih veya müsâvî olmasını istilzam etmez. Meselâ; yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin, küçüklüğüyle beraber Şems ile münâsebeti ve muâmelesi vardır.
Binâenaleyh, ey insan! Senin hakaretin, seni Hallâk‑ı Âlemin nazar‑ı inâyetinden setredecek bir sebeb olamaz.
258
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Denizlerde vukû'a gelen med ve cezir gibi evliyâ arasında da bast‑ı zaman, (Hâşiye) tayy‑ı mekân mes'elesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab‑ı Yevâkît’in rivâyetine göre, İmâm‑ı Şa'rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütûhât‑ı Mekkiye nâmındaki büyük mecmuayı mütâlaa etmiştir.
Bu gibi vukûât istiğrab ile inkâr edilmesin. Zîra, bu gibi garîb mes'eleleri tasdike yaklaştıran misâller pek çoktur. Meselâ: Rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur'ân okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun.
Bu hâlet evliyâ için hâlet‑i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mes'ele rûhun dâiresine yaklaşır. Rûh zâten zamanla mukayyed değildir. Rûhu cismâniyetine gâlib olan evliyânın işleri, fiilleri, sür'at‑i rûh mîzanıyla cereyan eder.
259
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir bürhân ile elde edilen netice‑i tevhidi, bazı insanlar isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayâlleri tahammül edemez. Bu hâle karşı o kat'î, sahîh bürhânı reddetmek üzere: Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhân (onu) intac edemez diye bahâneler ile kabûl etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu îmândır. Bürhân, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahazâ, bürhân bir değildir, bin değildir, zerrât‑ı âlem adedince bürhânlar vardır.
Fesübhânallâh! Mülk ile melekût arasındaki hicâb ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicâb ne kadar latîf ve ne kadar kalındır. Îmân ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffâf ve ne kadar kesiftir. İbâdetle ma'siyet arasındaki mesâfe ne kadar kısadır. Hâlbuki araları Cennet ile nâr’ın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet, hâl ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, rûhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesâfedir.
Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl‑i kalb için şeffâf, ehl‑i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, gece ile gündüz arasında latîf bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem‑i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü maneviyata açılırsa nehârı inkişaf eder.
Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinâta bakan adam, her ne müşâhede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbâb hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.
Kezâlik, îmân ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümât içerisinde görecektir.
Kezâlik, ef'âl‑i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyâta ma'kes, şeffâf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.
Kezâlik, hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar.
Diğeri şeffâf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffâf veche terettüb eden saâdet‑i ebediyeyi ister.
260
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâinâtın miftâhı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de ma'nen kapalıdır. Cenâb‑ı Hak bütün o kapıları ve kenz‑i mahfîyi açan Ene nâmında bir miftâhı insanın eline vermiştir. Fakat, Ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa, kâinâtın da kapıları açılıyor.
Evet, Cenâb‑ı Hak insana bir benlik, bir nev'i hürriyet vermiştir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetine ait evsâfı bilmek için mevhûm, farazî bir vâhid‑i kıyâsî yapsın.
Mâhiyet‑i beşerde pek ince bir ip, insanın vücûdunda şuûrlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve mikdarında olan Enenin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kàbil‑i feyizdir, fâil değildir. Diğer vechi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.
Enenin mâhiyeti mevhûmedir. Rubûbiyeti hayâlîdir. Vücûdu bir şeye hâmil olamaz. Ancak mîzanü'l‑harâret gibi Vâcibü'l‑Vücûd’un rubûbiyetine ait sıfât‑ı mutlaka-i muhîtayı bilmek için bir mîzan vazifesini görüyor.
Eğer insan benliğine mîzan nazarıyla bakarsa, kâinâttan zihnine akıp gelen âfâkî ma'lûmâtı kendi ma'lûmâtı ile, tasarrufât ve sıfât‑ı İlâhiye’yi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merci'ine iâde eder. Ve bu sâyede ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ’daki مَنْ şümûlüne dâhil olarak bihakkın emâneti îfâ etmiş olur.
261
Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik i'tikàd ederse; ﴿وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ’nın şümûlüne dâhil olmakla emânette hıyânet etmiş olur. Zîra semâvât ve arzın, hamlinden korkarak imtina' ettikleri cihet Enenin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o Enenin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücûdunu yutar.
Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâni'in emrine karşı mübârezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyâs eder, esbâbı da o kıyâsa dâhil eder, büyük bir şirke düşer. El‑iyâzü Billâh…–

Mühim Bir Mes'ele

Enenin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır.
Birinci vecih ubûdiyet‑i mahzâya menşe'dir. Mâhiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücûdu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakîki değildir. Vazifesi Hàlık’ın sıfâtını fehmetmek için bir mîzan ve bir mikyâs olmaktır. Enbiyâ (Aleyhimüsselâm) enâniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslîm ederek ne mülkünde, ne Rubûbiyetinde, ne Ulûhiyetinde şerîki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu vechinden, Cenâb‑ı Hak şecere‑i Tûbâ-i ubûdiyeti inbât edip dal ve budakları kâinât bahçesinde enbiyâ, evliyâ, sıddıkîn gibi mübârek semereleri vermiştir.
İkinci vechi alan felsefe, ene’nin vücûdunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik‑i hakîki olduğunu zu'metmişlerdir. Vazifesi de, yalnız hubb‑u zâtıyla tekemmül‑ü hayattır. Enenin bu siyah yüzünden envâen şirkler, dalâletler çıkmıştır.
Ezcümle: Kuvve‑i behîmiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve‑i gadabiye gusnundan Fir'avunlar, Nemrudlar çıkmıştır. Kuvve‑i akliyeden dehriyyûn, maddiyûn, felâsife çıkmışlardır ki, Vâcibü'l‑Vücûd’a bir mahlûk‑u vâhidi verir. Bâkî kalan mülkünü gayra taksim ederler.
262
Hülâsa: Ene”, hadd‑i zâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi hâline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sâhibini yutar. Halkı, esbâbı da kendisine kıyâs ederek Hàlık’ın evâmirine mübârezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda Ene”, büyük insanda yani kâinâtta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesâdı da ucb, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdânda şuûr ile bizzat hissedilen vicdâniyatın esâsı, ikinci bir şuûr ve niyet ile inkıtâ' bulur.
Nasıl ki, amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvâlin ölümüdür. Meselâ: Tevâzu'a niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izâle eder, ferâha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ kıyâs et.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâinât bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebâtât yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyâdâr, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü'l‑Enbiyâ Ve'l-Mürselîn, İmâmü'l‑Müttakìn, Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.
عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ
263
اِلٰه۪ي ❋ اَلذُّنُوبُ اَخْرَسَتْن۪ي ❋ وَكَثْرَةُ الْمَعَاص۪ي اَخْجَلَتْن۪ي ❋ وَشِدَّةُ الْغَفْلَةِ اَخْفَتَتْ صَوْت۪ي فَاَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَاُنَاد۪ي ف۪ي بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّد۪ي وَسَنَدِي الشَّيْخِ عَبْدِ الْقَادِرِ الْگَيْلَان۪ي وَنِدَائِهِ الْمَقْبُولِ الْمَأْنُوسِ عِنْدَ الْبَوَّابِ ❋ بِيَا مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ وَيَا مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَيَا مَنْ لَا يَضُرُّهُ شَيْءٌ ❋ وَلَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ ❋ وَلَايَغْلِبُهُ شَيْءٌ وَلَا يَعْزُبُ عَنْهُ شَيْءٌ ❋ وَلَا يَؤُدُهُ شَيْءٌ وَلَا يَسْتَع۪ينُ بِشَيْءٍ ❋ وَلَا يُشْغِلُهُ شَيْءٌ عَنْ شَيْءٍ ❋ وَلَا يُشْبِهُهُ شَيْءٌ ❋ وَلَا يُعْجِزُهُ شَيْءٌ اِغْفِرْل۪ي كُلَّ شَيْءٍ حَتّٰى لَا تَسْئَلَن۪ي مِنْ شَيْءٍ ❋ يَا مَنْ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَةِ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَبِيَدِهِ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَيَا مَنْ هُوَ الْاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَالْاٰخِرُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ وَالظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَالْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَالْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ ❋ اِغْفِرْل۪ي كُلَّ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ❋ وَيَا عَل۪يمًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَمُح۪يطًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَبَص۪يرًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَيَا شَه۪يدًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَرَق۪يبًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ❋ وَلَط۪يفًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ وَخَب۪يرًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❋ اِغْفِرْل۪ي كُلَّ شَيْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ وَالْخَط۪يئَاتِ حَتّٰى لَا تَسْئَلَن۪ي عَنْ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ❋ اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَعُوذُ بِعِزَّةِ جَلَالِكَ وَبِجَلَالِ عِزَّتِكَ وَبِقُدْرَةِ سُلْطَانِكَ وَبِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ مِنَ الْقَط۪يعَةِ وَالْاَهْوَاءِ الرَّدِّيَّةِ ❋ يَا جَارَ الْمُسْتَج۪ير۪ينَ اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّهَوَاتِ الشَّيْطَانِيَّةِ وَطَهِّرْن۪ي مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَصَفِّن۪ي بِحُبِّ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
264
بِالْمُحَبَّةِ الصِّدّ۪يقِيَّةِ مِنْ صَدَاءِ الْغَفْلَةِ وَاَوْهَامِ الْجَهْلِ حَتّٰى تَفْنَى الْاَنَانِيَّةُ وَيَبْقَى الْكُلُّ لِلّٰهِ وَبِاللّٰهِ وَاِلَى اللّٰهِ وَمِنَ اللّٰهِ غَرْقًا بِنِعْمَةِ اللّٰهِ ف۪ي بَحْرِ مِنَّةِ اللّٰهِ مَنْصُور۪ينَ بِسَيْفِ اللّٰهِ مَحْظُوظ۪ينَ بِعِنَايَةِ اللّٰهِ مَحْفُوظ۪ينَ بِحِمَايَةِ اللّٰهِ عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يُشْغِلُ عَنِ اللّٰهِ ❋ فَيَا نُورَ الْاَنْوَارِ ❋ وَيَا عَالِمَ الْاَسْرَارِ ❋ وَيَا مُدَبِّرَ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ ❋ يَا مَلِكُ ❋ يَا عَز۪يزُ ❋ يَا قَهَّارُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا وَدُودُ ❋ يَا غَفَّارُ ❋ يَا عَلَّامَ الْغُيُوبِ ❋ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ وَالْاَبْصَارِ ❋ يَا سَتَّارَ الْعُيُوبِ يَا غَفَّارَ الذُّنُوبِ ❋ اِغْفِرْل۪ي ذُنُوب۪ي ❋ وَارْحَمْ مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ الْاَسْبَابُ وَغُلِّقَتْ دُونَهُ الْاَبْوَابُ وَتَعَسَّرَ عَلَيْهِ سُلُوكُ طَر۪يقِ اَهْلِ الصَّوَابِ وَانْصَرَمَتْ اَيَّامُهُ وَنَفْسُهُ رَاتِعَةٌ ف۪ي مَيَاد۪ينِ الْغَفْلَةِ وَالْمَعْصِيَّةِ وَدَنِيِّ الْاِكْتِسَابِ ❋ فَيَا مَنْ اِذَا دُعِيَ اَجَابَ وَيَا سَر۪يعَ الْحِسَابِ ❋ وَيَا كَر۪يمُ يَا وَهَّابُ اِرْحَمْ مَنْ عَظُمَ مَرَضُهُ وَعَزَّ شِفَائُهُ وَضَعُفَتْ ح۪يلَتُهُ وَقَوِيَ بَلَائُهُ وَاَنْتَ مَلْجَئُهُ وَرَجَائُهُ ❋ اِلٰه۪ي اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثّ۪ي وَحُزْن۪ي وَشِكَايَت۪ي ❋ اِلٰه۪ي حُجَّت۪ي حَاجَت۪ي وَعُدَّت۪ي فَاقَت۪ي وَانْقِطَاعُ ح۪يلَت۪ي ❋ اِلٰه۪ي قَطْرَةٌ مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْن۪ين۪ي وَذَرَّةٌ مِنْ تَيَّارِ عَفْوِكَ تَكْف۪ين۪ي يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا ذَا الْعَرْشِ الْمَج۪يدُ يَا مُبْدِئُ يَا مُع۪يدُ يَا فَعَّالًا لِمَا يُر۪يدُ ❋ اَسْئَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذ۪ي مَلَاَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ وَاَسْئَلُكَ بِقُدْرَتِكَ الَّت۪ي قَدَرْتَ بِهَا عَلٰى جَم۪يعِ خَلْقِكَ وَبِرَحْمَتِكَ الَّت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ يَا مُغ۪يثُ اَغِثْنَا وَاغْفِرْ جَم۪يعَ ذُنُوب۪ي وَسَقَطَاتِ لِسَان۪ي ف۪ي جَم۪يعِ عُمْر۪ي بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
266

Onuncu Risale

﴿
﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âyet‑i kerîmenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci Basamak: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münâsib sâkinleri vardır. Çünkü, küre‑i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevi'l‑hayat ile dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçları zevi'l‑idrak ile dolu olmasını tasrîh ediyor. Ve kezâ, semâvâtın bu kadar zînetlerle tezyîn edilmesi, behemehal zevi'l‑idrakin takdir ve istihsân ile nazar‑ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünkü, hüsn‑ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da olanlara yapılır. Maahazâ ins ve cin o vazifeyi îfâya kâfî değillerdir. Ancak gayr‑ı mahdûd oraya münâsib melâike ve rûhâniler o vazifeyi îfâ edebilir.
İkinci Basamak: Arzın semâvâtla alâkası, muâmelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziyâ, harâret, bereket vesâire semâvâttan geliyor. Arzdan da semâya duâlar, ibâdetler, rûhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticârî muâmeleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semâya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiyâ, evliyâ, ervâh; cesedlerinden tecerrüd ile semâvâta urûc ederler.
267
Üçüncü Basamak: Semâvâtta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizâm, intizam, ıttırâddan hissedildiğine nazaran, semâvât ehli, arz sâkinleri gibi değildirler. Evet arzda bulunan nifâk, şikàk, ihtilâf, ezdâdın ictimâ'ı, hayır ve şerrin ihtilâtı gibi şeyler, semâvâtta yoktur. Bu sâyede semâvâtta nizâm ve intizamı bozacak bir hâl yoktur. Sâkinleri verilen emirlere kemâl‑i itâatle imtisal ediyorlar.
Dördüncü Basamak: Cenâb‑ı Hakk’ın; iktizaları, hükümleri müteğayyir bazı esmâları vardır. Meselâ: Bedir gibi bazı gazâlarda Ashâb‑ı Kirâm’a yardım etmek üzere küffar ile muhârebe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktiza eden ismi, melâike ile şeyâtîn yani semâvî olan ahyârla arzî eşrâr arasında muhârebenin vukû'unu istib'âd değil, iktiza eder. Evet, Cenâb‑ı Hak melâikeye bildirmeksizin şeytanları def' veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası üzerine, bu kabîl mücâzâtın müstehaklarına ilân ve teşhîri, azametine lâyıktır.
Beşinci Basamak: Rûhânilerin ahyârı, semâda bulunduklarından, eşrârı da letâfetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl‑i semâ, onları şerâretleri için kabûl etmeyerek def'ediyorlar. Maahazâ, bu gibi manevî mübârezeleri âlem‑i şehâdete, bilhassa vazifesi şehâdet ve müşâhede olan insana ilân ve teşhîrine recm‑i nücûm alâmet ve nişan kılınmıştır.
Altıncı Basamak: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, nev'‑i beşeri itâate irşad, isyandan zecr ve men' etmek üzere kullandığı üslûb‑u àlîsine bak: ﴿يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ
268
Yani: Ey ins ve cin cemâati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvât ve arzın aktârından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız.”
Kur'ân‑ı Kerîm bu âyet ile, pek geniş Saltanat‑ı Rubûbiyet’e karşı ins ve cinnin aczlerini ilân zımnında nidâ ediyor:
Ey insan‑ı hakîr, sağîr, âciz! Ne sûretle, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itâat ettikleri Sultan‑ı Ezel’e isyan ediyorsun! Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sâhib olan bir Sultan’a karşı isyan etmeye cesâret ediyorsun!”
Yedinci Basamak: Yıldızların pek küçük efrâdı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semânın vechini, yüzünü ziyâlandıran herşey yıldızdır. Bu nev'iden bir kısmı, semâya zînet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semâvî mancınıklardır. Semâda yapılan bu recm, semâ gibi en vâsi' dâirelerde bile vukû'a gelen mübâreze hâdisesini insanlara göstermekle insanların mutî'lerini âsîlerle mübârezeye teşvik ile alıştırmaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.
İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.
Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddimeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillû lüzumlu mukaddimeleri ihzar ve tertib etmek gibi.
269
Binâenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmîddir. Evvelâ mâzi, hâl ve istikbâl zamanlarında görmüş veya görecek ni'metler lisânıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'âmlar lisânıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihâtı şehâdet ve müşâhede lisânıyla, Sâni'i hamd ü senâ etmektir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın atâ, kazâ ve kader nâmında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu, kazâ da, kaderi bozar.
Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir.
Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler.
Demek, atâ’nın kazâya nisbeti, kazâ’nın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümûlünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:
İlâhî! Hasenâtım senin atâ’ndandır. Seyyiâtım da senin kazâ’ndandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum der.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Esmâ‑i Hüsnâ’yı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bazen âyât‑ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazen mensûcât toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazen de ef'âlini tafsîl ettikten sonra isimler ile icmâl eder. Bazen de, halkın a'mâlini tehdidâne söyler. Sonra rahmete işâret eden isimler ile tesellî eder. Bazen de bazı makàsıd‑ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra o makàsıdı takrîr ve isbât için bürhân olarak kavâid‑i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazen de maddî cüz'iyâtı zikreder. Sonra esmâ‑i külliye ile icmâl eder ve hâkezâ
270
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Acz de aşk gibi Allah’a îsâl eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.
Ehl‑i sülûk, tarîk‑ı hafâda letâif‑i aşere üzerine, tarîk‑ı cehrde nüfûs‑u seb'a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir âciz ise; dört hatveden ibaret; hem kısa, hem sehl bir tarîki, Kur'ân’ın feyzinden istifade etmiştir.
Birinci hatveyi: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyetinden;
İkinci hatveyi: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyetinden;
Üçüncü hatveyi: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetinden;
Dördüncü hatveyi: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinden ahzetmiştir. Bunların izâhı:
Birinci Hatve: İnsan, yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Ma'bûd’a lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzîh etmekle, haklı olsun haksız olsun kemâl‑i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb‑ı Hakk’ı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihâzâtı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarfediyor ve ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ ’deki مَنْ şümûlüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem‑i tezkiyesiyle olur.
271
İkinci Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevkedilmeli, ücret tevzî'inde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde, torbasında; kusur, naks, acz, fakr’dan mâadâ bir şeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır‑ı Hakîm tarafından in'âm edilen ni'metler olup hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini i'tikàd ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin adem‑i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınâsının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.
Dördüncü Hatve: Kendisi istiklâliyet hâlinde fânî, hâdis, ma'dûm olduğunu ve esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık ettiği hâlinde şâhid, meşhûd, mevcûd olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücûdunda ademini, ademinde vücûdunu bilmekle لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ’yu kendisine vird ittihàz etmektir.
Ve kezâ, Vahdetü'l‑Vücûd ehli, kâinâtı nefyetmekle i'dâm ediyorlar. Vahdetü'ş‑Şühûd halkı ise, bütün mevcûdâtı kürek cezalıları gibi nisyan zindânında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.
Kur'ân’ın ifhâm ettiği tarîk, kâinâtı, mevcûdâtı hem i'dâmdan, hem hapisten kurtarır. Esmâ‑i Hüsnâ’ya mazhariyetle âyinedârlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinâtı, istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.
272
Ve kezâ, insanın vücûdunda birkaç dâire vardır. Çünkü, hem nebâtîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem îmânî. Tezkiye muâmelesi bazen tabaka‑i îmâniyede olur. Sonra tabaka‑i nebâtiyeye iner. Bazen de yirmidört saat zarfında her dört tabakada muâmele vâki olur. İnsanı hatâ ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riâyet etmemektir. خَلَقَ لَنَا مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ’ya istinâden insaniyetin mide‑i hayvaniye ve nebâtiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasrıyla galat ediyor. Sonra, herşeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukâbil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ubûdiyet, sebkat eden ni'metin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek bir ni'metin mükâfât mukaddimesi ve vesilesi değildir. Meselâ; insanın en güzel bir sûrette yaratılışı, ubûdiyeti iktiza eden sâbık bir ni'met olduğu ve sonra da, îmânın i'tâsıyla kendisini sana ta'rif etmesi, ubûdiyeti iktiza eden sâbık ni'metlerdir.
Evet, nasıl ki, midenin i'tâsıyla bütün mat'ûmât i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor; hayatın i'tâsıyla da âlem‑i şehâdet, müştemil bulunduğu ni'metler ile beraber i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor.
Ve kezâ, nefs‑i insanînin i'tâsıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri ni'metler sofrası gibi kılınmıştır. Kezâlik îmânın i'tâsıyla, mezkûr sofralar ile beraber, Esmâ‑i Hüsnâ’da iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor.
Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülâzım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen ni'metler, mahzâ O’nun fazlındandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Envâ'ın efrâdında, bilhassa haşerât ve hevâm kısmında görünen fevkalâde çoklukta müşâhede edilen, hàrikulâde gayr‑ı mütenâhî bir cûd u sehàvet vardır. Kemâl‑i ittikan ve intizam ile bütün envâ'da bulunan şu kesret‑i efrâd, Tecelliyât‑ı İlâhiye’nin gayr‑ı mütenâhî olduğuna ve Cenâb‑ı Hakk’ın mâhiyeti herşeye mübâyin olduğuna ve bütün eşya O’nun kudretine nisbeten mütesâvî olduğuna sarâhaten delâlet eder.
273
Evet bu cûd‑u icâd Sâni'in vücûbundandır. Nev'ide celâlîdir, ferdde cemâlîdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın yaptığı san'atların sühûlet ve suûbet dereceleri, onun ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda bilhassa ince ve latîf cihâzâtta ilmî mehâreti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binâenaleyh, eşyanın hilkatinde sür'at‑i mutlaka ile vüs'at‑i mutlaka içinde görünen sühûlet‑i mutlaka, Sâni'in ilmine nihâyet olmadığına hads‑i kat'î ile delâlet eder.
﴿وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni'‑i Hakîm şu küçük cisimde gayr‑ı mahdûd envâ'‑ı rahmeti tartmak için gayr‑ı ma'dûd mîzanlar vaz'etmiştir. Ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın gayr‑ı mütenâhî mahfî definelerini fehmetmek için gayr‑ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmuât, mubsırât, me'külât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâni'in sıfât‑ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.
Ve kezâ, hardaleden daha küçük kuvve‑i hâfızasında, öyle bir latîfe‑i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o latîfe dâimî seyr ve cevelân etmekte ise de, sâhiline vâsıl olamaz. Maahazâ, bazen bu büyük âlem o latîfeye o kadar darlaşır ki, âlem o latîfenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latîfeyi, bütün seyahat meydânlarıyla, mütâlaa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz.
274
İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.
Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sâhil‑i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur.
Demek, insanın seyr‑i rûhânisinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasîb ve müyesser olur. Bir tabakasına da, gaflet ve evhâm öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur.
Sukùtu suûd, tedennîyi terakkî, cehl‑i mürekkebi yakìn, uykunun son perdesini intibâh zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakàik‑ı îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İsm‑i Celâl, ale'l‑ekser nev'ilerde, külliyatta tecellî eder. İsm‑i Cemâl ise mevcûdâtın cüz'iyâtına tecellî eder. Bu itibarla nev'ilerdeki cûd‑u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyâtın nakışları, eşhâsın güzellikleri cemâlin tecelliyâtındandır.
Ve kezâ, celâl, vâhidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zâhir olur. Bazen de cemâl, celâlden tecellî eder. Evet cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir, celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Basar masnûâtı görüp de, basîret Sâni'i görmezse çok garîb ve pek çirkin düşer. Çünkü, o hâlde Sâni'in ma'nen, kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya pek dar olduğundan mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan’dır. Ve illâ Sâni'in inkârı basarın şühûdunu inkârdan daha ziyâde münkerdir.
275
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir tarlaya zer'edilen bir tohum, manevî bir sûr ve bir duvardır. O tarlayı tohum sâhibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mâni olur. Kezâlik küre‑i arz tarlasına zer'edilen nebâtât, hayvanat tohumları manevî bir sûr ve bir seddir ki, şirketi men'ediyor; gayrı, müdâhaleden tardeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tabiatları latîf, ince ve latîf san'atlara meftûn bazı insanlar, bilhassa hàs bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr‑ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem‑i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü, اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdâdı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letâfet artsın. Zîra, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem‑i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.
Kezâlik, dünya bahçesinde nizâm ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnûât arasında hayvanlarda olsun, nebâtâtta olsun, cemâdâtta olsun bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'‑i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayâl ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.
276
Maahazâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet tehâlüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmâca muhâlefeti buna delildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevi'l‑hayatın Vâhibü'l‑Hayat’a olan tahiye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, îmân kulağıyla zevi'l‑hayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder.
Demek, herşey sağır adam gibi, yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcûdâtın lisânlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ‑i Hüsnâ’nın delillerini fehmeder. Binâenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nev'i gibi olur. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zâhir ile bâtın arasında müşâbehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.
Meselâ: Âmiyâne olan tevhid‑i zâhirî, hiçbir şeyi Allah’ın gayrısına isnâd etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehl ve basittir. Ehl‑i hakikatin hakîki tevhidleri ise, herşeyi Cenâb‑ı Hakk’a isnâd etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu, huzuru isbât, gafleti nefyeder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayat‑ı dünyeviyeye kasden ve bizzat teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhâl‑i ikàbında ve bil'akis terakkiyât‑ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?
277
Evet, o kâfir, kendi terkîbiyle, sıfâtıyla Cenâb‑ı Hak’ça nev'‑i beşere takdir edilen ni'metlerin tezâhürüne şuûru olmaksızın hizmet ediyor. Ve güzel masnûât‑ı İlâhiye’nin mehâsinini bilâ‑şuûr tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet‑i San'at-ı İlâhiye’ye nazarları celbediyor. Ne fâide ki, farkında değildir. Demek, o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma, vakitleri bildirmek gibi nev'‑i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binâen dünyada mükâfâtını görür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tevfik‑i İlâhî refîki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zâhirden hakikate geçebilir. Evet Kur'ân’dan, hakikat‑i tarîkatı tarîkatsız feyiz sûretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve kezâ, maksûd‑u bizzat olan ilimlere ulûm‑u âliyeyi okumaksızın îsâl edici bir yol buldum.
Serîü's‑seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsân etmek rahmet‑i Hâkimenin şânındandır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı gaflete düşürtmekle Allah’a ubûdiyetine mâni olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyât içerisine düşüp cüz'îlere hasr‑ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbâbdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, ednâ bir cüz'înin en büyük bir sebebden sudûruna cevâz veremez.
Meselâ: Cüz'î rızkını bazı esbâba isnâd edebilir. Fakat menşe'‑i rızk olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızk ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihyâ etmekle bütün zevi'l‑hayatın rızıklarını veren Allah’tan mâadâ kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanâati hâsıl olur. Ve kezâ, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbâba isnâd edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyâsıyla, o nurun da Menba'ü'l‑Envârın nuruyla muttasıl olduğuna vâkıf olduğun zaman anlarsın ki; kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden ancak leyl ve nehârı birbirine kalbeden Fâtır‑ı Hakîm’dir.
278
Ve kezâ, senin vücûdunun zuhûr ve vuzûhça Hàlık’ın vücûduna nisbeti, Hàlık’ın vücûduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü sen, bir vecihle kendi vücûduna delâlet ediyorsun. Amma Hàlık’ın vücûduna, bütün mevcûdât, bütün zerrâtıyla delâlet ediyor. Öyle ise, O’nun vücûdu senin vücûdundan âlemin zerrâtı adedince zuhûr dereceleri vardır.
Ve kezâ, seni nefsini sevmeye sevk eden esbâb:
1 Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir;
2 Vücûdun merkezi ve menfaatin mâdeni nefistir;
3 İnsana en karîb yakın nefistir, diyorsun.
Pekâlâ. Fakat, o fânî lezzetlere mukâbil, lezâiz‑i bâkiyeyi veren Hàlık’ı daha ziyâde ubûdiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücûda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücûdu icâd eden ve o vücûdun kayyûmu olan Hàlık, daha fazla muhabbete, ubûdiyete müstehak olmaz ? Nefsin mâden‑i menfaat ve en yakın olduğu, sebeb‑i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi', Bâkî ve daha karîb olan, daha ziyâde muhabbete lâyık değil midir? Binâenaleyh, bütün mevcûdâta inkısam eden muhabbetleri cem' ve muhabbetin ile beraber Mahbûb‑u Hakîki olan Fâtır‑ı Hakîm’e ihdâ etmek lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.
Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü: Ömür az, sefer uzun, yol tedâriki yok, kuvvet ve kudret yok, acz‑i mutlak gibi elîm elemlere ma'rûz kalmaktır.
279
Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki, Allah seni görmesin. Veya sen O’nu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât‑ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyât‑ı dâimeden teğâfül edeceksin?
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a hamdler, şükürler olsun ki, mesâil‑i nahviyeden isim ile harf arasındaki manevî fark ile çok mühim mes'eleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki:
Harf, gayrın mânâsını izâh için bir âlet, bir hàdim olduğu gibi, şu mevcûdât da Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyâtını izhâr, ifhâm, izâh için bir takım İlâhî mektûblardır ki, içlerinde yazılı delâil, berâhin, havârık, mu'cize‑i kudrettir. Mevcûdât bu vechile nazara alınması; ilim, îmân, hikmettir. Şâyet, isim gibi müstakil ve maksûd‑u bizzat cihetiyle bakılırsa; küfran ve cehl‑i mürekkeb olur.
Ve kezâ, mesâil‑i mantıkıyeden küllî ile küll arasındaki fark ile Rubûbiyete dair çok mes'eleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemâl ile Ehadiyet كُلِّيٌّ ذُو جُزْئِيَّاتٍ şümûlüne dâhildir. Celâl ile Vâhidiyet كُلٌّ ذُو اَجْزَاءٍ ünvânına dâhildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünya, âlem‑i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem‑i âhiretin mühim mes'elelerine olan işâretlerden biri, cismânî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fânî, rezîl, zelîl dünyada bu kadar ni'metleri ihsâs ve ifâza etmek için insanın vücûdunda yaratılan havâs, hissiyat, cihâzât, a'zâ gibi âlât ve edevâtından anlaşılır ki, âlem‑i âhirette de ﴿تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ kasırların altında, ebediyete lâyık cismânî ziyâfetler olacaktır.
280
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musîbet gibi olur. Zîra o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez.
Binâenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır‑ı Hakîm’e tevcîh et ki, havfın O’nun merhamet kucağına çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi lezîz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saâdet‑i ebediyeye vesile olsun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sen şecere‑i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüz'sün. Lâkin Sâni'‑i Hakîm lütfuyla, latîf san'atıyla seni cüz'”lükten küllî”liğe çıkartmıştır.
Evet cismine verilen hayat sâyesinde, geniş duyguların ile âlem‑i şehâdet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve kezâ, insaniyet i'tâsıyla bilkuvve küll hükmündesin. Ve kezâ, îmân ve İslâmiyet ihsânıyla bilkuvve küllî olmuşsun. Ve kezâ, mârifet ve muhabbetin in'âmıyla muhît bir nur olmuşsun.
Binâenaleyh, dünyaya ve cismânî lezâize meyledersen âciz, zelîl bir cüz'î olursun. Eğer cihâzâtını insaniyet‑i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir küllî ve bir küll olursun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu kadar elîm firâk ve ayrılıklara ma'rûz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarfediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem'edip Vâhid‑i Ehad’e tevcîh ve O’nun hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbûbların ile beraber bir ânda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, herşeyle alâkadar, her mekânda herkesle muhâberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.
281
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Meselâ: Kamerin ahvâline veya istikbâlin hakikatine dair i'tâ‑i ma'lûmât eden adama, bütün mâmelekini ona fedâ etmeye hazırsın. Amma dâire‑i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hàlık’ından haber getiren ve ezel, ebede, hayat‑ı ebediyeye, hakàik‑ı esâsiyeye, azîm mes'elelere dair ma'lûmât i'tâ eden ve seni manevî perîşaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat‑ı ebediyeye îmânla mâü'l‑hayatı sana içirtmekle firâk ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran ve Hàlık’ın marziyâtını, metâlibini ta'rif eden ve Sultan‑ı Ezel, Ebed’in muhâberesine tercümânlık yapan Resûl‑i Rahmân’ı dinlemeye ve O Muhbir‑i Sâdık’a îmân ile teslîm olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terketmiyorsun!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Görüyoruz ki: Sâni'‑i Hakîm, kemâl‑i hikmetiyle pek âdi şeylerden pek hàrika, mu'cize‑i mensûcât yapıyor. Ve kezâ, abesiyet ve isrâfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için, her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması icâb etseydi, bir başın, Cebel‑i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashâb‑ı vezâife yer olsun.
Ve kezâ, lisân sâir vezâifiyle beraber erzâk hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakìn eden, bilen bir ehl‑i vukûftur.
282
İşte bu fa'âliyet‑i hakîmiyeden anlaşılıyor ki; zamanın seyliyle beraber, gelip geçen eşya‑yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve nehârın takallübü ile pek çok mensûcât‑ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensûcât o hakikati tenvir eder. Öyle ise, bu fânî dünyada mevt, fenâ, devâir‑i gaybiyede sâfî bir bekàya intikal ederek bâkî kalır.
Evet, rivâyetlerde vardır ki: İnsanın ömür dakikaları, insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenât‑ı muzîe ile avdet ederler.”
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Görüyoruz ki: Sâni'‑i Hakîm’in, efrâd ve cüz'iyâtın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sâir ecrâmda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır. Cenâb‑ı Hakk’ın şu tefennünde takib ettiği hikmet:
1 Tefekkür ve irşad için bir lütûf, bir teshîlâttır.
2 Kudret mektûbları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.
3 Kudretin kemâlini izhâr etmektir.
4 Celâlî ve cemâlî her iki nev'i san'atı ibraz etmektir.
Maahazâ, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar‑ı ihâtaya alınamaz. İşte irşadı teshîl ve ta'mîm için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizası yerine getirilmiştir.
Amma şeytanın talebesi olan nefs‑i emmâre, cismin küçüklüğünü san'atın küçüklüğüne atfetmekle, esbâbdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmetle yaratılmamış iddiasında bulunarak bir nev'i abesiyete isnâd ediyor.
283
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gerek cûdda, gerek rızıkda ifrat derecesinde mebzûliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binâenaleyh, bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmûuna nazaran ayn‑ı hikmet ve ayn‑ı adâlettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın san'atıyla Hàlık’ın san'atı arasındaki fark: İnsan kendi san'atının arkasında görünebilir, amma Hàlık’ın masnû'u arkasında yetmişbin perde vardır. Fakat, Hàlık’ın bütün masnûâtı def'aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nurânîler kalır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayvanattan olsun, nebâtâttan olsun tevellüd ile tenâsül şümûlüne dâhil olan her ferd, vech‑i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine hàs ve hàlis bir mescid yapmakla Fâtır‑ı Hakîm’in Esmâ‑i Hüsnâ’sını izhâr ile Hàlık’ına gayr‑ı mütenâhî bir ibâdette bulunsun.
Evet, kuşların, balıkların, karıncaların yumurtalarında, eşcâr ve sebzevatın semerâtında ve o semerâtın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem‑i şehâdetin darlığına ve müstakbel ibâdetlerin Allâmü'l‑Guyûb’un ilminde mevcûd olduğuna binâen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibâdetleri kabûl edilmiştir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm, bazen bir şeyin müteaddid gayelerinden insanlara ait bir gayeyi zikre tahsîs eder. Bu, ihtar içindir, inhisar için değildir. Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizâm ve intizam ve sâir faydalarına insanın nazar‑ı dikkatini celbetmek için insanlara râci' o faydayı zikrediyor.
284
Meselâ: ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ﴿لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ âyet‑i kerîmeyle zikredilen fayda, takdir‑i kamerin binlerce faydalarından biridir. Yoksa, takdir‑i kamer bu faydaya münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a mahsûs taklidi mümkün olmayan en bâhir tevhid sikke ve mühürlerinden biri, gayr‑ı ma'dûd muhtelif eşyayı, basit bir şeyden halketmektir. Evet pek basit olan şu topraktan binlerce envâ', muhtelif nebâtât, gayr‑ı mütenâhî bir kudretle, bir ilimle, pek büyük bir ittikan, bir sühûletle yaratılmakta olduğu tevhidin öyle bir bürhânıdır ki; hem taklidi, hem tenkidi imkân haricidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hayat‑ı insaniyenin vezâifinden biri de kendi cüz'î sıfatlarını, şuûnâtını Hàlık’ın küllî sıfatlarını, şuûnâtını fehmetmek için, bir mikyâs yapmaktır. Amma, âlem‑i âhirette haşirdeki şuûnât‑ı azîmesini ve kıyâmette emvâtın ihyâsıyla ahvâl‑i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyâmetiyle baharların haşri, haşir ve kıyâmet‑i kübrâda Hàlık’ın şuûnâtına mikyâs olabilir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Müslümanları, lehviyât‑ı nevmiye mesâbesinde olan dünya hayatına dâvet etmekle, Cenâb‑ı Hakk’ın helâl ettiği tayyibât dâiresinden, haram ettiği habîsât mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki:
Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacıyla jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği hâlde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihate çıkıyor.
285
Esnâ‑yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisânıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları isti'mâl ederse şifâyâb olur. Ve o arslan ata inkılâb eder. Burâk gibi bineği olur. O sehpa ağacı da dâima teceddüd etmekte olan ahvâl‑i âlemi, seyyâl manzaraları seyretmeye âlet ve vâsıta olur.
O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: Yâhû nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.”
Adamcağız: Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himâyelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfîdir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın ma'rûz kaldığı fenâ ve zevâl yaralarını bir hayat‑ı bâkiyeye tebdil etmekle tedâvi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def'ol git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü: ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ bana yeter.”
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ' ile Şeâir‑i İslâmiyeyi terk etmeye dâvet ettiklerinde, Kur'ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar:
Eğer dünyadan zevâl ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terkediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız.
Bakınız, arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer îmân kulağıyla Kur'ân’ın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burâk olur. Bizleri Rahmet‑i Rahmân’a ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl i'tikàdınız gibi, ebedî bir firâk ile dağıtacaktır.
Ve kezâ, önümüzde i'dâm sehpaları kurulmuştur. Eğer îmân, îkanla Kur'ân’ın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefîne‑i Nuh gibi sâhil‑i selâmete, yani âlem‑i âhirete ulaştırıcı bir sefîne yapılacaktır.
286
Ve kezâ, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, za'f cerîhası vardır. Eğer Kur'ân’ın ilâçlarıyla tedâvi edersen, fakrımız Rahmet‑i Rahmân’ın ziyâfetine şevk u iştiyaka inkılâb edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr‑i Mutlak’ın dergâh‑ı izzetine ilticâ için, bir dâvet tezkeresi gibi olur.
Ve kezâ, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümâtı dağıtacak bir nur ve bir erzâk lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümîd yok. Ancak Kur'ân’ın güneşinden, Rahmân’ın hazinesinden tedârik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur'ân’ı dinleyelim, bakalım ne emrediyor: ﴿فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
Hülâsa: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat‑i cinsiye ile veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefâhetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır.
Ve kezâ, insan hayvan gibi yalnız zaman‑ı hâl ile mübtelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mâzinin hüzün ve kederiyle hâl elemlerine ma'rûzdur. Fakat kendisini şakì, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'ân’ın şu beşâretini dinlesin: ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ❋ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
287
﴿
﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ ❋ وَطُورِ س۪ين۪ينَ ilâ âhir‑i sûre
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir masnû'da tahakkuk eden kemâl‑i san'at, Sâni'in her mekânda ve her masnû'un yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi; hiçbir mekânda ve hiçbir masnû'un yanında bulunmamasına da delâlet eder.
Ve kezâ, insan, herbir şeye muhtaç olduğu cihetle herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât‑ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet edemez.
Ve kezâ, insan; vücûd, icâd, hayır, ef'âl cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zaîftir. Fakat adem, tahrib, şer, infiâl cihetiyle semâvât, arz, cibâlden daha büyüktür. Meselâ: Hasenât yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiât yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcûdâtı tahkîr eder, kıymetten düşürür.
Ve kezâ, insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şuâ kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz'î bir cüz' kadar mevcûdiyeti varsa da, diğer cihetle hadsiz bir acz ve fakrı da vardır. Kadîr‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Mutlakın tecelliyâtına geniş bir ma'kes olur.
288
Ve kezâ, insan; hayat‑ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sünbüller vermek için kendisine tevdî' edilen cihâzâtı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarfeder, fâidesiz tefessüh eder. Ve hayat‑ı maneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere‑i bâkiyedir.
Ve kezâ, insan fiil ve sa'yi cihetiyle zaîf bir hayvan olup dâire‑i sa'yi pek dardır. İnfiâl, suâl, duâ cihetiyle Rahmân‑ı Rahîm’in azîz bir misâfiridir. Dâiresi hayâl kadar geniştir.
Ve kezâ, insanın hayat‑ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünkü, insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihâzât, hissiyat, duygular, isti'dâdlar itibariyle hayvanların en a'lâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki: Bu kadar cihâzât, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat‑ı bâkiye için kendisine verilmiştir.
Ve kezâ, insan Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinine nâzır ve esmâ‑i Kudsiye’nin cilvelerine dellâl ve kalem‑i kudretle yazılan mektûbat‑ı İlâhiye’yi mütâlaa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref‑i mahlûkat ve halife‑i arz olmuştur.
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihâyet yoktur. İnsana tevdî' edilen açlık ile ni'metlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlât‑ı Sübhâniye derecelerine bir mirsâddır. İnsandaki fakr, gınâ‑i rahmetin derecelerine bir mikyâstır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mîzandır. İnsandaki tenevvü'‑ü hâcât, envâ'‑ı niam ve ihsânatına bir merdivendir.
289