19
Lem'alar
Türkçe Risale‑i Nurun Yirmiikinci Sözüyle aynı meâldedir
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ﴾﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾
Ey dâire‑i esbâbdan zuhûr eden işleri, hâdiseleri esbâba isnâd eden gâfil, câhil! Mal sâhibi zannettiğin esbâb, mal sâhibi değillerdir. Asıl mal sâhibi, onların arkasında iş gören Kudret‑i Ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakîki te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek, dâire‑i esbâb, hükûmetin kalem dâiresi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğâtı o dâireden yapılıyor. Çünkü, izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celâl dahi şirketi reddeder, te'siri esbâba vermiyor.
Evet, Sultan‑ı Ezelî’nin memurları vardır amma, icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rubûbiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşâhidlerdir ki, gördükleri evâmir‑i tekvîniyeye karşı yaptıkları itâat ve inkıyad ile isti'dâdlarına göre bir nev'i ibâdet yapmış olurlar.
20
Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini, rubûbiyetin haşmetini izhâr için vaz'edilmiş bir takım vâsıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muâvenet eden yardımcı değillerdir. Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def' için, ta'yinlerine zarûret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır.
Binâenaleyh, Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münâsebet yoktur. Yalnız gâfil ve câhil olanlar, hâdiselerde ve vukûâttaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenâb‑ı Hak’tan şekvâ ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekvâ ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz'edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kàbiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl‑i latîf sûretinde bir temsîl‑i manevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb‑ı Hakk’a demiş ki:
“Kabz‑ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden şekvâ edecekler. Benden küsecekler.”
Cenâb‑ı Hak, lisân‑ı hikmetle ona demiş ki:
“Senin ile ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvâları onlara gidip sana küsmesinler.”
Evet, nasıl ki, hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci'dirler. Ve kabz‑ı ervâhta hakîki olarak hikmet ve güzellik, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz‑ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci' olmak için o memuriyete bir nâzır ve Kudret‑i İlâhiye’ye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb, ellerini çeksinler te'sir‑i hakîkiden…
21
Tenbih
Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur:
Birisi Âmiyâne Tevhiddir Ki: “Allah’ın şerîki yok ve bu kâinât O’nun mülküdür” der. Bu kısım tevhid sâhiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi Hakîki Tevhiddir Ki: “Allah birdir, mülk O’nundur, vücûd O’nundur, herşey O’nundur” der; lâyetezelzel bir i'tikàda sâhibdirler. Bu kısım tevhid sâhibleri, herşeyin üstünde Cenâb‑ı Hakk’ın sikkesini görür ve herşeyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sâyede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhâmın taarruzundan kurtulurlar.
Kur'ân‑ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem'a zımnında izâh edeceğiz:
Birinci Lem'a
Bakınız! Herbir masnû'un yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak herşeyi halkeden Hàlıka mahsûstur. Ve herbir mahlûkun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, herşeyi yapan Sâni'den mâadâ kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektûblarından herbir mektûbun âhirinde, taklidi kàbil olamayan öyle bir tuğrâ vardır ki, ancak Sultan‑ı Ezel ve Ebede hàstır.
O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke‑i i'câza bakınız ki, hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husûle gelir, icâd edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey‑i vâhide emr‑i Rabbânî ile inkılâb ederler. Meselâ: Su, bir şey‑i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihâzlara Allah’ın izniyle menşe' olur, icâd edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hàlık‑ı Teâlâ tek bir cismi icâd eder, tek bir cisim husûle getirir.
22
İşte kalb, akıl, şuûr sâhibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icâd edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvîl etmek, ancak herşeyi halkeden ve herşeyi yapan Sâni'a mahsûs bir sikkedir.
İkinci Lem'a
Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz'edilen hayat hâtemine bakınız! Evet, canlı bir mahlûk; câmiiyeti itibariyle kâinâta küçük bir misâldir, şecere‑i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücûda bir nüvedir ki, Cenâb‑ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki, o zîhayat gayet hakîmâne muayyen nizâmlar ile bütün vücûdlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinâtı yed‑i tasarrufuna alan Cenâb‑ı Hak’tan mâadâ hiçbir şeye isnâd edilemez.
Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki; meselâ: Bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab‑ı kâinâtın ekser mesâilini insanın mâhiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve‑i hâfızasında tarih‑i hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi yaratan Hàlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü'l‑Âlemîn’e mahsûs bir hâtemdir.
Üçüncü Lem'a
Cenâb‑ı Hakk’ın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr‑ı mütenâhî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümûneyi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki, suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyâr yıldızlara kadar şeffâf veya şeffâf gibi herşeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsûs bir tuğrâ, bir cilve bulunur. Kezâlik, Şems‑i Ezelî’nin de bütün canlı mahlûkatta “İhyâ ve nefh‑i hayat” cihetiyle bir tecellî‑i Ehadiyet’i vardır ki, bütün esbâb iktidar ve ihtiyar sâhibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müctemian yapmaktan âcizdirler.
23
Buna binâen, şeffâf şeylerde görünen o timsâller şemsin timsâli olup, şemsten o şeffâf şeylere in'ikâs etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde (herbirisinde) hakîki bir şemsin maddesiyle mevcûd bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
Kezâlik, Şems‑i Ezelî’nin şuâlar menzilesinde olan tecellî‑i esmâsının nokta‑i merkeziyesi olan hayat, Şems‑i Ezelî’ye isnâd edilmediği takdirde, bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar herbir zîhayatta nihâyetsiz bir kudret, muhît bir ilim, mutlak bir irâde gibi Vâcibü'l‑Vücûd’dan mâadâ hiçbir şeyde vücûdu mümkün olmayan sâir sıfatların mevcûd olmasına câhilâne, ahmakàne, gülünç bir bâtıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hükümle herbir zerreye ve herbir sebebe bir ulûhiyet‑i mutlakayı isnâd etmekle sayısız şerîkleri isbât etmek mecburiyeti hâsıl olur.
Maahazâ, tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garîb, acîb, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münâsebetdâr olduğu gibi, nev'iyle, yani ebnâ‑yı cinsiyle de ve bütün mevcûdât ile de münâsebetleri vardır. Ve onlara karşı o münâsebetleri nisbetinde vazifeleri vardır.
Eğer o tohumcuk habbenin Kadîr‑i Mutlak’tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnâd edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, herbir tohumda, herşeyi görecek bir gözün ve herşeye muhît bir ilmin bulunmasını i'tikàd etmek lâzım gelir. Bu ise, sâbık temsîlde herbir şeffâf zerrede hakîki bir şemsin vücûdunu iddia etmek gibi gülünç bir hamâkattir.
24
Dördüncü Lem'a
Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevât ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur.
Kezâlik, şu kitab‑ı kâinâtta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid‑i Ehad’in kalem‑i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve ma'kul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbâba isnâd eden herifler, imtina' ve muhâlin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehâb etmiş olurlar. Çünkü, bu yola zehâb edenler için tek bir zîhayatın tab' ve bastırılması için ekser kâinâtın tab'ına lâzım olan techizât lâzımdır. Bu ise, vehmin kabûl edemediği bir hurâfedir.
Ve kezâ, toprağın, suyun, havanın herbir cüz'ünde nebâtât adedince manevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mâhiyetleri ve cihâzları mütehâlif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyâhut o nebâtâtı o kadar zînet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz'ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hàssalarını, cihâzlarını ve mîzanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünkü, bu üç unsurun herbir cüz'ü, herbir nebâtın teşkiline medâr ve menşe' olabilir.
Evet, bir saksıdaki toprak, cihâzları ve şekilleri ve sâir sıfatları muhâlif olan herhangi bir nebâtın tohumunu yeşillendirmeye kàbiliyeti vardır. Binâenaleyh, ikinci yola zehâb edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücûdu lâzım gelir ki, hurâfeciler dahi bundan utanıyorlar.
Beşinci Lem'a
Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delâlet eder ve nakkàşını ta'rif eder.
Kezâlik, kitab‑ı kâinâtta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca kendini gösterirse de, pek çok cihetlerden münferiden ve müctemian Sâni'ini gösterir, esmâsını izhâr eder. Ve kendi evsâfıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta Sâni'ini medh için yazılmış bir kasidedir. Buna binâen, meşhûr Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'‑i Zülcelâl’in inkârına gitmemek gerektir.
25
Altıncı Lem'a
Cenâb‑ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke‑i mahsûsasını ve bütün küll ve küllîlerde hàs hâtemini vaz'ettiği gibi, aktâr‑ı semâvât ve arzı, Hâtem‑i Vâhidiyetle ve mecmû‑u kâinâtı Sikke‑i Ehadiyet’le mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ âyetinin işâret ettiği ihyâ ve nefh‑i rûh keyfiyetindeki Hâtem‑i İlâhîye bakınız ki, pek çok garîb garîb haşirleri, acîb acîb neşirleri göresiniz!
Evet, bilhassa arzın ihyâsında, her sene üç yüz binden fazla saha‑i vücûda getirilen mahlûkatın nev'ilerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin, bilinmez bir hikmete binâen, şu haşir ve neşirlerin ekserîsinde, iâde edilen emsâl aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karîbdir ki, hemen hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir. Her ne ise‥ misliyet, ayniyet mevzû‑i bahs değildir. Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühûlet‑i haşrine delâlet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misâl ve birer örnek olabilirler.
İşte, birbirine muhâlif, nihâyet derecede karışık olan o envâ'‑ı kesîreyi kemâl‑i imtiyazla ihyâ etmek ve hatâsız, haltsız, galatsız olarak mümtâzâne iâde etmek nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme sâhib olan Zât‑ı Zülcelâl’in hâtem‑i hàs ve sikke‑i mahsûsasıdır.
26
Ve kezâ, sath‑ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz, kemâl‑i intizamla üçyüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke‑i mahsûsasıdır ki, herşeyin iç yüzü, herşeyin kilidi O’nun elindedir. Ve hiçbir şey O’nun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez.
Hülâsa: Sath‑ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsîl eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen Rubûbiyetin, o tasarruf‑u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlûkatın icâdında görünen şu intizamlar, sühûletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydâna geliyorlar.
Evet, her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne fa'âliyetler başlar ve hàrikulâde san'atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyât, kemâl‑i sür'atle, sühûletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür.
İşte, bu hàrikulâde fa'âliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir mekânda olmadığı hâlde, her mekânda ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırdır.
Yedinci Lem'a
Bakınız! Aktâr‑ı semâvât ve arz sahifeleri üstünde Hâtem‑i Ehadiyet göründüğü gibi, kâinâtın hey'et‑i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vâzıh bir sûrette hâtem‑i tevhid görünmektedir.
Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika‑i kâinâtın eczâsı, efrâdı ve envâ'ı, âlât ve edevâtı arasında hakîmâne bir muârefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muâvenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemâl‑i sür'atle pek uzun mesâfelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhâl imdâdına yetişir, ihtiyacını def'eder.
27
Evet, semâdaki ecrâm ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziyâ, harâret, bilhassa arza yaptıkları sâir yardımlarını görüyorsunuz. Ve kezâ, bulut ile arz arasında cereyan eden su alışverişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyâtı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iâde ediyor. Sanki o câmid cirmler, lisân‑ı hâlleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz‑ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecrâm, âdeta el ele vermiş gibi, kemâl‑i ciddiyetle zevi'l‑hayata lâzım olan şeyleri tedârik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir Müdebbir’in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.
Evet, şu teâvün kanununa ittibâen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sâyesinde, şu hayvanların erzâkını yetiştiren nebâtât İzn‑i İlâhî ile meydâna gelir. Hayvanat da emr‑i Rabbânî ile beşerin ihtiyacâtını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımlar, bu da'vâyı isbât eder.
Evet, bu gibi eşya‑yı câmidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek âşikâr bir delildir ki, onlar kerîm bir Müdebbir’in hademesi ve amelesi olup O’nun emriyle, izniyle iş görürler.
Sekizinci Lem'a
Gıdâ olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt‑i muayyeninde yetişir, vakt‑i ihtiyaçta sevkedilir. Ve derece‑i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyâtta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inâyetler, ancak herşeyin mürebbîsi ve herşeyin müdebbiri ve herşey yed‑i teshìrinde bulunan bir Zâtın hâtem‑i hàssı olabilir.
Dokuzuncu Lem'a
Bakınız! Âlem‑i arz ve bütün cüz'iyât üstünde Hâtem‑i Ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık nev'iler ve muhît unsurlar üstünde de aynen o Hâtem‑i Ehadiyet bulunur.
28
Evet, bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sâhibinin mülküdür. Ve o tohum da, o tarla sâhibinin malıdır. Yani, o buna, bu da ona şehâdet ediyorlar.
Kezâlik, kâinâttaki masnûât, tohum gibidir. Âlem ve anâsır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisân‑ı hâlleriyle ettikleri şehâdete göre, masnûât ile âlem‑i anâsır, yani tohum ile tarla ve muhît ile muhât, (hep) bir Sâni'‑i Vâhid’in yed‑i tasarrufundadır. Demek, ednâ bir mahlûka yapılan tasarruf‑u hakîki ve zaîf bir mevcûda edilen tevcîh‑i Rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza‑i tasarrufunda bulunan Zâta mahsûs olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvîr ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebâtâtı kabza‑i Rubûbiyet’inde tutup terbiye eden aynen O Zâta mahsûstur. İşte, hâtem‑i tevhid dediğimiz budur.
Eğer bir şeye temellük etmeye niyetin varsa, meydâna çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz'î bir ferd: “Ancak nev'imi yaratan, beni yaratabilir” diyor. Çünkü, efrâd arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir sûrette bulunan en küçük bir nev'i: “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza bak ne söylüyor! Semâ ile aralarında alışverişi bulunduğu için: “Beni halk edebilen, ancak mecmû‑u kâinâtı halkeden Zâttır” diyor. Çünkü, aralarında tesânüd vardır.
Onuncu Lem'a
Arkadaş! Hayat ve ihyâ ve zevi'l‑hayat ile herbir cüz' ve cüz'îye ve herbir küll ve küllîye ve kâinâtın hey'et‑i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misâlleri, mezkûr beyânâttan anlaşıldı. Şimdi dinle! Envâ' ve külliyat üstüne vaz'edilen vahdâniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz. Şöyle ki:
29
Tek bir semere ile semeredâr şecerenin yaratılışlarındaki suûbet ve sühûlet birdir. Çünkü, ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Ma'lûmdur ki, merkezin ittihâdı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdâniyeti sâyesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hâsıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed‑i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi‑i kesîreye tevdî' edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühûletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihâzât ve âlât ü edevât ve sâire, bir adam tarafından yapılan semeredâr şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.
Meselâ: Bir ordu askere yapılan elbise tedâriki için ne kadar âlât, edevât ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevât lâzımdır. Ve kezâ, bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazen de tek bir nüshanın tab'ı, daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyâsen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzım gelir.
Evet, kesret vahdete isnâd edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnâd etmek mecburiyeti hâsıl olur. Demek, dağınık bir nev'in icâdındaki sühûlet‑i hàrika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.
Onbirinci Lem'a
Arkadaş! Bir nev'in efrâdı arasındaki tevâfuk ve bir cinsin envâ'ı arasındaki a'zâ‑yı esâsiyede bulunan müşâbehet, sikkenin ittihâdına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevâfık ve müteşâbihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât‑ı Vâhid’in eser‑i san'atıdır.
Kezâlik, inşâ ve icâdlarda görünen şu sühûlet‑i mutlaka, bütün mevcûdâtın bir Sâni'‑i Vâhid’in eseri olduğunu, vücûb derecesinde istilzam ediyor. Aksi hâlde, suûbet, güçlük öyle bir derece‑i imtina' ve muhâliyete çıkacaktır ki, o cins ve nev'ilerin ademden vücûda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur.
30
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hakk’ın Zâtında şerîki olmadığı gibi – çünkü intizam bozulur, âlem fesâda gider – fiilinde de şerîki yoktur. Çünkü, suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.
Onikinci Lem'a
Arkadaş! Hayat, Hàlık’ın Ehadiyetine bürhân olduğu gibi, mevt de devam ve bekàsına bir delildir.
Evet, nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sâir şeffâflar, şemsin ziyâ ve timsâllerini göstermekle şemsin vücûduna şehâdet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffâflar ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsâlleri, yine şemsin ziyâ ve timsâllerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekàsına ve bütün o şuâât, celevât ve timsâllerin bir Şems‑i Vâhid’in eseri olduklarına şehâdet ediyorlar. İşte o şeffâflar, vücûdlarıyla şemsin vücûduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekàsına delâlet ediyorlar.
Kezâlik, mevcûdât, vücûduyla “Vâcibü'l‑Vücûd”un vücûb‑u vücûduna ve ölüm ve zevâliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsâli, Sâni'in ezelî ve ebedî Vâhidiyetine şehâdet ediyorlar.
Evet, leyl ve nehârın ihtilâfı, fusûl‑u erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydâna çıkan şu güzel mevcûdât ve bu latîf masnûâtta devamla cereyan eden mübâdele ve devr ü teslîm muâmelesi kat'î bir şehâdetle, sermedî, àlî, dâimü't‑tecellî bir Sâhib‑i Cemâlin vücûduna ve bekàsına ve vahdetine şehâdet eden kat'î bir bürhândır.
Ve kezâ, senevî inkılâblarda, müsebbebât ile esbâbın birlikte ölüm ve zevâli ve sonradan ikisinin yine birlikte iâdeleri, esbâbın da müsebbebât gibi âciz masnû' ve mahlûklardan olduğuna delâlet ettiği gibi; bu masnûât ve mevcûdâtın, bir Zât‑ı Vâhid’in müteceddid bir san'atı olduğuna da şehâdet eder.
31
Onüçüncü Lem'a
Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyârelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar herşey, zâtında, hakikatinde sâbit olan “acz ve fakr”ın lisân‑ı hâliyle Sâni'in vücûb‑u vücûdunu ilân eder.
Ve kezâ, acziyle beraber, nizâm‑ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acîb ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine delâlet eder.
Binâenaleyh, Sâni'in vâcib ve vâhid olduğuna herşeyde iki şâhid olduğu gibi, Hàlık’ın Ehad ve Samed olduğuna da herbir zîhayatta iki âyet vardır. (❋)
Ondördüncü Lem'a
Arkadaş! Mevcûdât, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ettiği gibi, celâlî, cemâlî, kemâlî olan cemî' sıfâtına da delâlet etmekle, Hàlık’ın Zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuûnâtında, sıfâtında ve esmâsında ve ef'âlinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor.
Zîra, eserin kemâli bilmüşâhede fiilin kemâline, fiilin kemâli bilbedâhe ismin kemâline, ismin kemâli bizzarûre sıfatın kemâline, sıfatın kemâli hads‑i yakìnle şuûnâtın kemâline delâlet eder. Şe'nin kemâli ise, hakkalyakìn bir sûretle Zâtın kemâlini gösterir.
32
Binâenaleyh, bir kasrın ve bir sarayın nukùş ve tezyînâtındaki mükemmeliyet, sâni' ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyînât altında görünen ef'âlin mükemmeliyetine delâlet eder. Ef'âlin mükemmeliyeti dahi, o sâni'in taktığı isim ve lakabların mükemmeliyetini gösterir. Esmânın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti şuûnâtın mükemmeliyetini tasrîh eder. Şuûnâtın mükemmeliyeti dahi, o nakkàşın mükemmeliyet‑i zâtına delâlet eder.
Kezâlik, kâinâtta görünen âsârın kemâli, hadsî bir müşâhede ile ef'âlin mükemmeliyetine, ef'âlin kemâli de fâilin kemâl‑i esmâsına, esmânın kemâli sıfâtın kemâline, sıfâtın kemâli şuûnât‑ı zâtiyenin kemâline, şuûnâtın kemâli Zât‑ı Zülcelâl’in kemâline delâlet eder.
33
Reşhalar
﴿﷽﴾
Tenbih
Hàlık‑ı Âlemi bize ta'rif ve ilân eden deliller ve bürhânlar, lâyuadd ve lâyuhsâdır. O delillerin en büyükleri üçtür.
Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu “kitab‑ı kebîr-i kâinât”tır.
İkincisi: Bu kitabın Âyetü'l‑Kübrâ’sı ve dîvân‑ı Nübüvvet’in hâtemi ve künûz‑u mahfiyenin miftâhı olan “Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm”dır.
Üçüncüsü: Kitab‑ı âlemin tefsiri ve mahlûkata karşı Allah’ın hücceti olan “Kur'ân”dır.
Şimdi, birkaç reşha zımnında ikinci bürhânı ta'riften sonra sözlerini dinleyeceğiz.
Birinci Reşha
Arkadaş! Hàlık’ımızı ta'rif eden, pek büyük bir şahsiyet‑i maneviyeye mâlik, bürhân‑ı nâtık dediğimiz: “Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?” diye yapılan suâle cevaben deriz ki:
Hazret‑i Muhammed (A.S.M.) öyle bir Zâttır ki, azamet‑i maneviyesinden dolayı sath‑ı arz, O Zâtın Mescid‑i Aksâ’sıdır. Mekke‑i Mükerreme O’nun mihrabı, Medine‑i Münevvere O’nun minber‑i fazl-ı kemâlidir. Cemâat‑i mü'minîne en son ve en àlî imâm ve nev'‑i beşerin hatîb‑i şehîridir; saâdet düsturlarını beyân ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün dinlerin esâsâtına câmi'dir. Ve bütün evliyânın başıdır. Şems‑i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
34
O Zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta‑i merkeziyedir ki, O’nun halka‑i zikrinde bulunan bütün enbiyâ u ahyâr, ebrâr u sâdıkîn O’nun kelimesine müttefik ve kelâm‑ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere‑i nurâniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyânın esâsât‑ı semâviyesidir. Dal ve budakları, evliyânın maârif‑i ilhâmiyesidir.
Bu itibarla, herhangi bir da'vâyı iddia etmiş ise, bütün enbiyâ mu'cizelerine istinâden ve bütün evliyâ kerâmetlerine müsteniden O’na şehâdet etmişlerdir. Evet, bütün da'vâlarının tasdiklerini iş'âr eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır.
Ezcümle: O Zâtın (A.S.M.) da'vâlarından biri “Tevhid”dir. Bu da'vâyı tasrîh ve ifâde eden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i mübârekesidir. O Zâtın halka‑i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime‑i mukaddeseyi rükn‑ü îmân ve vird‑i zebân etmişlerdir. Demek, o da'vânın hak ve hakikat olduğuna kanâat ve itmi'nân ve iz'ânları hâsıl olmuş ki, zaman ve mekâna şâmil bir tarzda, o kelime‑i mübâreke; meşrebleri, meslekleri, an'aneleri mütehâlif, mütebâyin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semâvî deverân ve cevelân ediyor.
Binâenaleyh, gayr‑ı mütenâhî şâhidlerin tasdikiyle hak ve hakkâniyeti tahakkuk eden bir da'vâya, hiçbir vehmin haddi değildir ki, ona dest‑i i'tirâzı uzatabilsin!
35
İkinci Reşha
Arkadaş! Tevhidi isbât ve nev'‑i beşeri irşad eden O nurânî bürhân; biri sağında, diğeri solunda, biri mütevâtir, diğeri mecma'‑ı aleyh bulunan nübüvvet ve velâyetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhâsat denilen kable'n‑nübüvvet kendisinden zuhûr eden hàrika hâllerin rumûzâtıyla ve kütüb‑ü semâviyenin beşârâtıyla ve hevâtif denilen – gaybdan verilen – tebşîrat‑ı müteaddide ile musaddaktır.
Ve kezâ, O bürhân‑ı nurânîden zuhûr eden inşikak‑ı kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların O’nun dâvetine icâbetleri, duâsının akabinde yağmurun nüzûlü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan, deve, taş ve sâirenin konuşmaları gibi mu'cizelerinin delâlet ve şehâdetiyle tasdik edilmiş bir Zâttır (A.S.M.).
Ve kezâ, dünya ve âhiret saâdetlerini te'mine kâfil ve kâfî olan şerîatı, nübüvvetini tasdik ve isbâta kâfîdir. Geçen derslerde, şems‑i şerîatından bazı şuâları gördük. Tatvîl‑i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.
Üçüncü Reşha
Arkadaş! O Zât (A.S.M.), delâil‑i âfâkıye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil‑i enfüsiye denilen Zâtında ve nefsinde sâbit delil ve işâretler ile dahi musaddaktır. Çünkü, O Zât şems gibidir; Zâtını, Zâtı ile ziyâlandırarak gösterir.
Meselâ: Bütün ahlâk‑ı hamîdenin en yüksekleri O Zâtta ictimâ' etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor.
Ve kezâ, en nezîh hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet‑i maneviye sâhibi olduğuna icmâ vardır.
Ve kezâ, O Zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubûdiyeti, şehâdetleriyle mâlik olduğu kuvvet‑i îmâniye ile musaddaktır.
36
Ve kezâ, Siyer‑i Nebeviyenin şehâdetiyle derece‑i vüsûkù ve kemâl‑i ciddiyet ve metâneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet‑i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sâdık şâhiddirler.
Dördüncü Reşha
Arkadaş! Tûl‑i zaman ve bu'd‑i mekânın muhâkemât‑ı akliyede te'siri çoktur. Maahazâ, لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ düsturuna ittibâen, şu zaman ve muhîtin hayâlâtından çıkarak tayy‑ı zaman ve mekân ile, hayâlen Cezîretü'l‑Arab’a gidelim ve Medine‑i Münevvere’de nurânî ve yüksek minber‑i saâdetine çıkmış, nev'‑i beşere hitâben irşadâtta bulunan O Zât‑ı Muallâ’yı bizzat görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte hayâlen oraya gittik. Bak, hàrika bir sûrette hüsn‑ü sûretle hüsn‑ü sîreti cem'eden O mürşid‑i umumî, O hatîb‑i kudsî, cevâhir dolu bir kitab‑ı mu'cizü'l-beyân eline alarak, bütün insanlara mele‑i a'lâdan nâzil olan bir hutbe‑i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî Âdem’i ve cinleri ve mevcûdâtı dinletiyor.
Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat‑i âlemin acîb muammâsını açıyor. Kâinâtın sırr‑ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn‑i hikmetin, nev'‑i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye îrâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevab veriyor.
37
Beşinci Reşha
Arkadaş! Şu Zât‑ı Nurânî (A.S.M.), mürşid‑i îmânî, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyâsıyla, nev'‑i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurânî bir şekle sokmuştur.
Evet, O Zâtın nurânî güzelliğiyle kâinâta bakılmazsa, kâinât bir mâtem‑i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcûdât birbirine karşı ecnebî ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdât, birer cenaze sûretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytâm gibi zevâl ve firâkın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinâta; harekâtıyla, tenevvü'üyle ve tağayyürâtıyla, nukùşuyla tesâdüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelîl ve hakîr olacaklardı.
İşte, O Zâtın telkin ettiği îmân nazarıyla kâinâta bakılmadığı takdirde, kâinât böyle korkunç, zulümâtlı bir şekilde görünecekti. Fakat O mürşid‑i kâmilin gözüyle ve îmân gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyâdâr, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz‑ı dîdâr edecektir.
Evet, kâinât îmân nuruyla mâtem‑i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid‑i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcûdât, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyetli birer hayatdâr ve lisân‑ı hâliyle Hàlık’ının âyâtını nâtık birer musahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekkî ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hàlık’ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinâtın harekât, tenevvüât, tağayyürât ve nukùşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektûblar, âyât‑ı tekvîniyeye sahifeler, esmâ‑i İlâhiye’ye âyineler sûretine inkılâb ederler.
38
Hülâsa: Îmân nuruyla âlem öyle terakkî eder ki: “Hikmet‑i Samedâniye Kitabı” nâmını alıyor. Ve insan, zelîl ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za'fının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubûdiyetinin şevketiyle, kalbinin şuâıyla, aklının haşmet‑i îmâniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukùtuna esbâb iken, suûd ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar‑ı ekber sûretinde görünen zaman‑ı mâzi, enbiyâ ve evliyânın ziyâsıyla ziyâdâr ve nurânî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbâl, Kur'ân’ın ziyâsıyla tenevvür eder, Cennet’in bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât‑ı Nurânî olmasa idi kâinât da, insan da, herşey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.
Binâenaleyh bu kadar garîb, acîb, güzel kâinât için böyle ta'rifat ve teşrîfatçı bir mürşid‑i hàrika lâzımdır. “Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinât da olmazdı” meâlinde لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ olan hadîs‑i kudsî şu hakikati tenvir ediyor.
Altıncı Reşha
Arkadaş! O hutbe‑i ezeliyeyi okuyan Zât, kâinâtın kemâlâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saâdet‑i ebediyeyi ihbar ve tebşîr ediyor. Nihâyetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı ve esmâ‑i İlâhiye’nin gizli definelerinin keşşâfıdır.
39
Evet! O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhânı, hakikatin ziyâsı, hidayetin güneşi, saâdetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet‑i Rahmâniyenin misâli, rahmet‑i Rabbâniyenin timsâli, hakikat‑i insaniyenin şerefi, şecere‑i hilkatin en kıymetdâr ve kıymetli bahâdar bir semeresidir. Tebliğ ettiği dini de hàrika bir sür'atle şark ve garbı ihâta etmiş, nev'‑i beşerin beşte biri kabûl etmiştir. Acaba böyle bir Zâtın da'vâlarında, nefis ve şeytanın münâkaşa ve i'tirâzlarına bir imkân var mıdır?
Yedinci Reşha
Arkadaş! O Zâtı harekete getirip o inkılâbları kendisine yaptıran ancak bir kuvve‑i kudsiyedir. Evet, bilhassa Cezîretü'l‑Arab’da yaptığı inkılâb ve icraata bak!‥
O sahrâlarda, o çöllerde, âdetlerini muhâfazada çok müteassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inâdcı ve kasâvet‑i kalb ve merhametsizlikte emsâlsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşî kavimler oturmakta idiler. O Zât‑ı Nurânî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk‑ı seyyielerini kaldırarak ahlâk‑ı haseneyle tebdil ettirdi. Hattâ, O Zât‑ı Mürşid’in (A.S.M.) telkin ettiği îmân nuru sâyesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular.
40
O Zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zâhirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat‑ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün rûhları ve nefisleri teshìr etmiştir ki, kalblere mahbûb, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve rûhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
Sekizinci Reşha
Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryâkisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azîm ile, küçük bir kavimde i'tiyâd edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkülâta rastgelir. Hâlbuki bu Zât‑ı Nurânî; pek çok âdetleri, pek çok asabî, inâdcı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezîh ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet, Hazret‑i Ömer İbnü'l-Hattâb (Radıyallahu Teâlâ Anh)’ın İslâmiyetten evvel ve sonraki hâlleri bu mes'eleye güzel bir misâldir. Bunun gibi, icraat‑ı esâsiyesinden binlerce hàrikalar vardır. O Zâtın, o zamandaki icraatına hàrika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda, o vahşet‑âbâd cezîreye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşîleri ıslah için çalışsalar, O Zât‑ı Mürşid’in bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!‥
Dokuzuncu Reşha
Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münâzaralı da'vâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcûb olmasından korkar. Ve kezâ, bir insan yalan söylediği takdirde pervâsız, lâübâlî bir tarzda söyleyemez. Ve kezâ, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. – Velev âdi bir mes'ele, küçük bir cemâat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun –
Acaba büyük bir vazifeyle vazifedâr, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sâhibi, pek büyük bir cemâat içinde, pek şedîd hasımların karşısında iddia ettiği bir da'vâda yalan ve hilâf‑ı hakikat söyleyebilir mi?
41
İşte, O Zât‑ı Nurânî, okuduğu o hutbe‑i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicâbı, ne korkusu var ne teessürü… Hem samîmî bir safâ‑yı kalble, hàlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkîr edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir da'vâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskàl bir hilenin bu mes'eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾ Evet, hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikati gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilâf‑ı hakikat söylemez, hayâl ile hakikati temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.
Onuncu Reşha
Arkadaş! O Zât‑ı Mürşid, nev'‑i beşeri korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşîr için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes'elelerden haber veriyor.
Yâhû! Hakàik ve garâibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garîb bir hakikati keşf yolunda canlarını, mallarını fedâ ediyorlar. Bu Zâtın (A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakàika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Hâlbuki, bütün enbiyâ ve evliyâ ve sıddıkîn gibi ehl‑i şühûd ve ashâb‑ı ihtisàs, bil'ittifak O Zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu Zât (A.S.M.), öyle bir Sultanın şuûnundan bahsediyor ki, kamer O’nun mülkünde bir sinek gibidir. Acîb hàrikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılâblardan da haber veriyor. Bakınız! O hutbe‑i ezeliyede: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴾ gibi tilâvet ettiği âyetlere dikkat ediniz!
42
Ve beşer için öyle bir istikbâlden haber veriyor ki, dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saâdetten müjde veriyor ki, dünya saâdetleri ona nazaran rüyalar gibi olur. Evet, bu kâinâtın perdesi altında çok acâib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binâenaleyh, o acâibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hàrikulâde bir insan lâzımdır ki, o hàrika garâibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
Ve kezâ, O Zât, Hàlık’ımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes'elelerden haber veriyor ki, onlardan kurtuluş yoktur. Feyâ acaba! Ekser‑i nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?
Onbirinci Reşha
Arkadaş! Şu minber‑i àlîde Hutbe‑i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet‑i maneviyesiyle bizlere meşhûd ve yüksek şuûnâtıyla âlemde meşhûr olan Zât‑ı Nurânî (A.S.M.), vahdâniyet‑i İlâhiye’ye bir bürhân‑ı sâdık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil‑i hak ve saâdet‑i ebediyenin de vücûda gelmesine kat'î bir delil ve zâhir bir bürhândır.
Ve kezâ, O Zât, insanları hidayete dâvet etmekle saâdet‑i ebediyenin husûlüne sebeb olduğu gibi, vusûlüne de sebebdir.
Ve kezâ, O Zât, duâsıyla, ubûdiyetiyle o saâdetin vücûduna ve icâdına vesiledir. Evet, bak! O Zât, nev'‑i beşere imâmdır. Mescidi, yalnız Cezîretü'l‑Arab değildir, küre‑i arzdır. Cemâati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyâmete kadar herbir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları O’nun arkasında, O’nun duâsına “Âmîn” diyorlar.
Bilhassa O Zât, o cemâat‑i uzmâda umum zevi'l‑hayata şâmil pek şedîd bir ihtiyac‑ı azîm için duâ eder. Ve O’nun duâsına, yalnız o cemâat değil, belki arz ve semâ ve bütün mevcûdât “Âmîn” söyler. Yani: “Yâ Rabbenâ! O’nun duâsını kabûl eyle. Biz de o duâyı ediyoruz. Biz de O’nun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
43
Bilhassa, o cemâat‑i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyâz ve duâ eder ki, kâinât bile heyecana gelir; O Zâtın duâsına iştirâk eder. Evet, öyle bir maksad için niyâz eder ki, eğer o maksad husûle gelmezse, yalnız mahlûkat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel‑i sâfilîne düşer. Çünkü, O Zâtın matlûbuyla mevcûdât yüksek kemâlâta erişir. Acaba O Zât, o matlûbu kimden istiyor? Evet, öyle bir Zâttan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için lisân‑ı hâliyle yaptığı duâyı işitir, kabûl eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve kezâ, en ednâ bir emeli, en ednâ bir gaye için, en ednâ bir zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duâların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak bir Semi' ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm’den olduğuna şübhe bırakmaz.
Acaba O Zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı duâ ile ne istiyor ki, bütün mahlûkat “Âmîn” söylüyor?
Evet, O Zât, Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsını ve Cennet’te mülâkat ve rü'yetiyle saâdet‑i ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icâdına rahmet, hikmet, adâlet gibi sayısız esbâb olmadığı takdirde, O Zât‑ı Nurânînin tek duâsı ve tazarru ile niyâz etmesi, Cennet’in icâdına ve i'tâsına kâfîdir. Binâenaleyh, O Zâtın risaleti, imtihan ve ubûdiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, O Zâtın ubûdiyetinde yaptığı duâ, mükâfât ve mücâzât için dâr‑ı âhiretin icâdına sebeb olur.
Evet, bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san'at ve kusursuz cemâl ile zulüm ve çirkinlik arasında tezâd vardır. İctimâ'ları mümkün değildir.
44
Evet, ednâ bir sesi, ednâ bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabûl etmekle; en yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabûl etmemek, emsâlsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünkü, hüsn‑ü zâtî, kubh‑u zâtîye inkılâb eder. İnkılâb‑ı hakàik ise muhâldir.
Onikinci Reşha
Arkadaş! O Hatîb‑i Mürşidden gördüğün, işittiğin kâfîdir. Çünkü ahvâlini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların O Zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim.
Bak arkadaş! Bütün bu asırlar o Asr‑ı Saâdet’in güneşinden Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ebû Yezid‑i Bistâmî, Cüneyd‑i Bağdadî, Abdülkadir‑i Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Ebû Hasen‑i Şâzelî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî (Radıyallahu Anhüm ecmaîn) gibi binlerce nurânî ziyâdâr yıldızlar ayrılıp âlem‑i beşeri tenvir etmişlerdir.
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte te'hir ederek mu'cizât sâhibi O Zât‑ı Nurânî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir salât ü selâm getirelim.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِيِّ الَّذ۪ي اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ اَعْن۪ي سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ وَالزَّبُورُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ الْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ، وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ ف۪ي كَفَّيْهِ الْحَصَاةُ وَالْمَدَرُ وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْيَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا وَشَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِي الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
45
Arkadaş! Risalet‑i Ahmediye’yi isbât eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor. “Ondokuzuncu Söz” nâmındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O Zâtın izhâr ettiği bine yakın mu'cizeleriyle, “Yirmibeşinci Söz” nâmındaki eserimde tafsîl edilen kırk vech‑i i'câza bâliğ olan Kur'ân, Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) şehâdet ettiği gibi, bu kâinât da – âyâtıyla – O Zâtın nübüvvetine delâlet eder.
Evet, kâinâtta yazılan sayısız âyetler Zât‑ı Ehad’in vahdâniyetine şehâdet ettikleri gibi, Risalet‑i Ahmediye’ye de (A.S.M.) delâlet ve şehâdet ederler.
46
Ezcümle: Kâinâtta görünen hüsn‑ü san'at dahi Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) delâlet ve şehâdet eden kat'î bir delildir. Zîra, şu zînetli masnûâtın cemâli, hüsn‑ü san'at ve zîneti izhâr eder. San'at ve sûretin güzelliği, Sâni'de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcûd olduğuna delâlet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni'in san'atına olan muhabbetine delâlet eder. Bu muhabbet ise, masnûâtın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünkü, o muhabbetin mazhar ve medârı insandır. İnsan dahi masnûâtın en câmi' ve en garîbi olduğundan şecere‑i hilkate bir semere‑i şuûriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinâtın eczâsı arasında en câmi' ve baîd bir cüz'dür. İnsan zîşuûr ve câmi' olduğu cihetle, nazarı âmm, şuûru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere‑i hilkati tamamıyla görür; şuûru da küllî olduğundan Sâni'in makàsıdını bilir. Öyleyse, insan Sâni'in muhâtab‑ı hàssıdır.
Evet, âmm ve şümûllü olan nazar ve şuûrunu Sâni'in ibâdetine ve muhabbetine sarf ve san'atını istihsân, takdir ve teşhîrine tevcîh ve ni'metlerinin şükrüne isti'mâl eden bir ferd, verdiği ni'metlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlûkatı ibâdete, şükre dâvet eden Sâni'in hàs muhâtab ve habîbidir.
Ey insanlar! Zikredilen ahvâl ve şuûnâtla muttasıf olan Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) Sâni'in o ferd‑i ferîd dediğimiz muhâtab‑ı hàssı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev'‑i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?
Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki dâire ve iki levha vardır:
Birinci dâire: Rubûbiyet dâiresidir.
İkinci dâire: Ubûdiyet dâiresidir.
47
Birinci levha: Hüsn‑ü san'attır.
İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsândır.
Bu iki dâire ile iki levha arasındaki münâsebete bakınız ki, ubûdiyet dâiresi bütün kuvvetiyle rubûbiyet dâiresi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsân levhası da bütün işâretleriyle hüsn‑ü san'at ve ni'met levhasına bakıyor.
Bu hakikati gözün ile gördükten sonra rubûbiyet ve ubûdiyet dâirelerinin reisleri arasında en büyük bir münâsebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni'in makàsıdına kemâl‑i ihlâs ile hizmet eden ubûdiyet reisinin Sâni' ile azîm bir münâsebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki dâire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise, bilbedâhe tahakkuk etti ki, ubûdiyet reisi, rubûbiyetin hàs mahbûb ve makbûlüdür.
Ey insan! Bu süslü masnûâtı envâ'‑ı mehâsinle tezyîn eden ve bütün zîhayat olanların zevklerine, iştihâlarına göre bu kadar ni'metleri in'âm eden Sâni'in en kâmil, en cemîl ve ibâdetine kemâl‑i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni'in mehâsin‑i san'atına takdir ve istihsânatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve Sâni'in ihsânatına yaptığı teşekkürât ve tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahlûk ve masnû'una iltifat edip sözünü nazar‑ı itibara almaması ve teşekkürâtına mukàbele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlûkata bir imâm ve mürşid yapmaması imkânı var mıdır?
48
Lâsiyyemâlar
Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmisekizinci Söz’ün Arabî ikinci makamıdır
﴿﷽﴾
Kâinâtın bütün zerrâtı – müctemian ve münferiden – lisân‑ı acz ve fakr ile vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ettikleri Sâni'‑i Hakîm’e hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinâtın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyân eden Resûlü ile âl ü ashâbına ve sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına ve ibâd‑ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun…
Arkadaş! Tabiat ve esbâb, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Hâlbuki, şirkin temeli sayısız muhâlâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhâlâttan bir taneyi beyân edeyim ki, şirkin ne kadar fenâ bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk sâhibi, cehâlet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü îmân ve iz'ân edebilmek için, bir zerre‑i vâhideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icâd edip tabiat ve esbâbın eline vermeye ve bütün masnûâtta bütün san'at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zîra, hava unsurundan (meselâ) herbir zerre bütün nebâtlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenâb‑ı Hakk’ın emir ve irâdesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihâzâtını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir i'tikàd edebilir.
49
Maahazâ bir semere, bir şecerenin bir misâl‑i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter‑i a'mâlidir. O ağacın tarih‑i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev'ine, belki küre‑i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san'atındaki azamet‑i maneviyesi, arzın cesâmeti nisbetindedir. O zerreyi, san'atça hâvî olduğu o azamet‑i maneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş! Herbir şey için iki sûret ve şekil vardır:
Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, herşeyin vücûduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen sûretlerdir.
Diğeri: Ma'kuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr‑u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî sûretlerin ictimâ'ından tasavvur edilen bir sûret‑i vehmiyedir. Bir ateşin sür'atle tedvîrinden hâsıl olan dâire‑i vehmiye gibi, herşeyin tarih‑i hayatını bildiren ve kadere medâr olan ve mukadderât‑ı eşya denilen şu ikinci sûret, ma'kuledir.
Sûret‑i maddiye itibariyle herşeyin bir nihâyeti, bir gayesi olduğu gibi, sûret‑i maneviye itibariyle de bir nihâyeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binâenaleyh herşeyin sûret‑i maddiyesinde, kudret‑i Rabbânî ustadır, kader mühendistir. Sûret‑i maneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer; kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.
50
Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hàlık ittihàz ettiğin tabiat ve esbâb, herşeyin muhtelif ve mütenevvi' sûretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere‑i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbâbdan üstün olan insan, terziliğin bütün kàbiliyetlerini, bilgilerini cem'edip dikenli bir şecerenin a'zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki, Sâni'‑i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedîd ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl‑i sür'at ve sühûletle yapar, giydirir. Fesübhânallâh!‥
Evet, münezzehtir, herşeyin vücûdu emrine bağlı olan Allah münezzehtir. Herşeyin içyüzü elinde bulunan Sâni' münezzehtir. Bütün mahlûkata merci' olan Sâni' münezzehtir.
Arkadaş! Herbir mevcûdun üstünde, Sâni'‑i Ehad ve Samed’in bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcûdun Sâni'‑i Ehad ve Samed’in mülkü ve eser‑i san'atı olduğuna şehâdet ediyorlar. Evet, gayr‑ı mütenâhî Ehadiyet sikkelerinden ve Samediyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife‑i arza darbedilen sikkeye bak ki, şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhâr ediyorlar.
51
Evet, sahife‑i arzda pek garîb, hakîmâne bir icâd görünüyor. Bu görünen icâdın gösterdiği kuvvet ve fa'âliyeti görmek istersen şu gelen fıkralara dikkat et!
1 – O icâd fiili, pek azîm ve geniş bir sehàvet‑i mutlakadan geliyor.
2 – Bir sühûlet‑i mutlaka ile bir kuvvet‑i mutlakadan çıkıyor.
3 – Mutlak bir intizamla, sür'at‑i mutlakada meydâna geliyor.
4 – Mevzûn ve mîzanlı olarak bir vüs'at‑i mutlakada bulunuyor.
5 – Güzel bir eser‑i san'at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6 – Taalluk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz‑ı mutlak ve adem‑i iltibas ile yapılıyor.
7 – Mahall‑i taalluku gayr‑ı mütenâhî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husûle gelir.
8 – Efrâd ve envâ' arasında, bu'd‑u mutlak ile beraber, tevâfuk‑u mutlak var.
Arkadaş! Bu fıkraların herbirisi tek başına da o sikkeyi izhâr etmeye kâfîdir. Bakınız, en hàrika bir sehàvetle en hàrika bir hüsn‑ü san'at, muhît bir kudretin hàssasıdır.
Ve intizamla beraber hàrika bir sühûlet, hiçbir şeyden âciz olmayan muhît bir ilim sâhibine mahsûstur.
Tartılmış gibi gayet mîzanlı olmakla beraber, mu'cizâne bir sür'at‑i mutlaka, herşeyi emrine ve kudretine teshìr eden Zâta mahsûstur.
Nev'ilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarruf ile hàrika bir hüsn‑ü san'at, ilim ve kudretiyle herşeyin yanında bulunan Zâta hàstır.
Kesret ve mebzûliyet ile beraber her ferdin san'at itibariyle kıymetdâr olması, sonsuz bir zenginlikle gayr‑ı mütenâhî hazinelere mâlik olan Zâta mahsûstur.
52
Efrâdın ziyâdesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, herşeye basîr ve herşeye şehîd ve herbir fiili kendisini diğer bir fiilden men'etmeyen Zâta mahsûstur.
Ve kezâ, arzda dağınık bulunan efrâd arasındaki uzaklıkla beraber sûretçe, vücûdca, teşkilâtça aralarında husûle gelen tevâfuk; küre‑i arz yed‑i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan Zâta mahsûstur.
Ve kezâ, nev'in kesret‑i efrâdıyla beraber her ferdin hàrikulâde bir hüsn‑ü hilkate mâlik olması, Kàdir‑i Mutlak’a hàstır ki, az‑çok, küçük ve büyük herşey O’na nisbeten birdir.
Geçen fıkraların herbirisinde, herşeyin tek bir Sâni'in sun'u ve san'atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehàvet ile kuvve‑i iktisadiye arasında ve sür'at ile mîzanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtâz bulunmak arasında tezâd vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem'etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'‑i Kadîre mahsûstur.
Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına Hâtem‑i Ehadiyet’i izhâra kâfî olduğu takdirde, fıkraların hey'et‑i ictimâiyesi pek zâhir bir tarîk‑ı evlâ ile Hâtem‑i Ehadiyet’i gösterir. İşte bu izâhtan, ﴿وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ﴾ âyet‑i kerîmesinin sırrı zâhir oldu. Yani o inâdlı münkire: “Hàlık‑ı Semâvât ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr‑nâçâr: “Allah’tır” diyecektir.
53
Arkadaş! Ulûhiyet, risalet, âhiret, kâinât arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücûd ve sübûtu, ötekisinin de vücûd ve sübûtunu istilzam eder. Birisine îmân, ötekisine de îmânı icâb ettirir.
Evet meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücûdu mümkün değildir. Kâinât kitabı da Nakkàş‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkàş‑ı Ezelî’ye îmân etmekle kitab‑ı kâinâta şâhid olabilirler.
Ve kezâ, pek çok san'at hàrikalarına ve nakış ve zînetlerin garâibine müştemil olan bir binanın bânî ve sâni'siz vücûdu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücûdu da Sâni'in vücûduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve kezâ, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücûdunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl‑i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu kâinâtın şühûdu, Bânî ve Sâni'in vücûb‑u vücûdunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinâtı, meşîet ve hikmetiyle te'sis ve kazâ ve kaderinin düsturlarıyla tafsîl ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inâyet ve rahmetinin nâmuslarıyla tezyîn ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bânî ve Sâni'dir. Evet, Hàlık‑ı Vâhid kabûl edilmediği takdirde, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı adedince sonsuz ilâhların kabûlüne mecburiyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinâtı halk etmeye kàdir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir cüz'îsi zevi'l‑hayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden küllîyi de halketmeye kàdir olmalıdır…
54
Ve kezâ, ziyâsız güneşin vücûdu mümkün olmadığı gibi, Ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Tezâhürü ise, irsâl‑i rusül ile olur. Ve kezâ, hadd‑i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resûllerin ta'rifi lâzımdır.
Ve kezâ, kemâl‑i cemâle bâliğ olan kemâl‑i hüsn-ü san'at, resûllerin delâletiyle olur.
Ve kezâ, rubûbiyet‑i âmme, ubûdiyet‑i külliye ister. Bu da zülcenâheyn resûllerin Vahdet‑i İlâhiye’yi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.
Ve kezâ, bir hüsn sâhibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve ta'rif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resûller vâsıtasıyla olur. Çünkü, resûl, ubûdiyetiyle Hàlık’ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhâr ve ilân eder.
Ve kezâ, bir zâtın cevâhirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsâadesiyle ve irâdesiyle emir ve ta'yin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resûldür.
Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl O Zâttır. Tam tamına teşhîr, tebliğ, ta'rif, tavsif, izhâr, ilân eden O Zâttır…
55
Azîz arkadaş! “Îmân‑ı Billâh” ile “Âhiret îmânı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itâat edenlere mükâfât ve isyan edenlere de mücâzât etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve kezâ, bir sultanın sağında lütûf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfât, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfât ve mücâzât menzilleri âhirettir.
Ve kezâ, yüksek bir hikmet ve adâlet sâhibi olan bir sultan, saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine ilticâ edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhâfaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve kezâ, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehàvet‑i mutlakaya sâhib olan bir sultan için umumî ve dâimî bir dâr‑ı ziyâfet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sâhiblerinin devam ve bekàlarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve kezâ, bir cemâl sâhibi, dâima hüsn ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücûdunu ister. Çünkü dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştâka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve kezâ, yardım isteyenlere yardım ve duâ edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sâhibi olan bir sultan – ki, ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhâl yapar, verir – elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl‑i sühûletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve kezâ, icraatından, fa'âliyetinden anlaşılan pek hàrika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin ictimâ'ları için yalnız dar bir misâfirhâne yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, dâima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydânı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve Sultanın bazı âsâr‑ı san'atına ve ihsânatına bazı nümûneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder.
56
Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydân ve meşherden sonra dâimî bir menzil, sâbit saraylar, açık hazineler bulunup ve sâkinleri sâbit ve dâimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.
Ve kezâ, dikkat sâhibi bir Sultan ki, milletinin bütün a'mâllerini, ef'âllerini, hizmetlerini, hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden herbir hâdise ve herbir vâkıanın sûretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfz ederse, elbette bu vaziyet, bir muhâsebenin, bir muhâkemenin, bir mükâfât ve mücâzâtın vukû'a geleceğine kat'î bir sûrette delâlet eder.
Ve kezâ, mükâfât ve mücâzât hakkında tekrar ile pek çok va'dleri ve tehdidleri olursa ve o va'd ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfü'l‑va'd kudretin izzetine zıttır.
Ve kezâ, hadd‑i tevâtüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medârı ve cevelângâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydânlar o azamete dâimî bir mekân olamaz. Çünkü, bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makarr olamaz.
Evet, O Sultan şu küçük menzilde ve meydânda çok şeyleri, ictimâ'ları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksad o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydân‑ı ekberinde vukû'a gelecek hâllerin, emirlerin nümûnelerini göstermektir. Çünkü, o mahşer‑i azîmde yapılacak muâmeleler, bu küçücük nümûnelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fânî, zâil hâller, o âlemde bâkî ve dâimî semereler verecektir.
57
Evet, O Sultanın şu fânî menzillerde ve korkunç meydânlarda gösterdiği hikmet, inâyet, adâlet, rahmet ve şefkatin fevkınde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş hàrika san'atlar; dâimî mekânları, sâbit meskenleri ve zevâlsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adâletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inâyet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inâyetinden zuhûr eden fiiller sâhibinin – hâşâ! – zâlim, gaddâr, sefîh olduğuna zehâb edilir. Bu ise, inkılâb‑ı hakàikı istilzam eder.
Ve kezâ, şu muvakkat menzillerin saltanat‑ı dâimeye makarr olacak bir şekle gireceğine pek çok deliller, bürhânlar vardır. Maahazâ, bu âlemi icâd edip öteki âlemi icâd etmemek ve bu kâinâtı vücûda getirip öteki kâinâtı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü, Rubûbiyetin saltanatı mükâfât ve mücâzâtı ister.
Ve kezâ, Sâni'‑i Âlemin herşeyi içine almış ve herşeyi istilâ ve istiâb etmiş bir rahmet‑i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebâtâtın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zaîf yavrularının sühûlet‑i rızkları, o rahmet deryâsından bir katredir. O bahr‑i rahmetin azametiyle, şu fânî dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belâlarla karışık, zâil ve gayr‑ı sâbit olan şu ni'metler; ve ebedî bekàyı isteyen insanlar arasında münâsebet yoktur. Ve aynı zamanda, iâde edilmemek üzere zevâl, ni'meti nıkmete, şefkati zahmete, muhabbeti musîbete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalbeder…
58
Ve kezâ, âlemde görünen tasarrufâttan anlaşılıyor ki, Sâni'‑i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubûdiyetle Sâni'i ta'zîm etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te'diblerini, te'hir ve imhâl etse bile, ihmal etmez.
Ve kezâ, O Sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp îmân ile imtisal etmeyenler ve ibâdetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükrân ile hürmette bulunmayanlar için rubûbiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr‑ı mükâfât ve mücâzât olacaktır.
Ve kezâ, bütün mahlûkatta görünen hüsn‑ü san'atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve herşeyde takib edilmekte olan maslahat ve fâidelerden anlaşılıyor ki; kâinât taht‑ı tasarrufunda bulunan Sâni'‑i Zülcelâl’de pek büyük bir hikmet‑i âmme vardır ki, itâat ile ilticâ edenlerin büyük taltif ve in'âmlara mazhar olacakları o hikmet‑i âmmenin iktizasındandır.
Ve kezâ, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz'ediliyor. Ve her hak, hak sâhibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sâhibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her suâl edenlerin matlûbları – bilhassa isti'dâd lisânıyla veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla veya ıztırar ve zarûret lisânıyla olsun – cevablandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adâlete bir mahkeme‑i kübrâ lâzımdır ki, rubûbiyetin hâkimiyetiyle hukuk‑u ibâd muhâfaza edilsin. Çünkü, fânî olan şu dünya menzili, o büyük adâlet‑i hakîkiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, O büyük Sultan‑ı Âdil için bir Cennet‑i bâkiye, bir Cehennem‑i dâime lâzımdır.
59
Ve kezâ, görünüyor ki, bu âlemin sâhibi – yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle – hàrika bir sehàvete sâhib olduğu gibi, nur ve ziyâ ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcâr ve ağaçlar misillû pek çok hazineleri vardır. Binâenaleyh, bu ebedî sehàvet, tükenmez servet ebedî bir ziyâfetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam‑ı vücûdunu iktiza eder. Zîra nihâyet bir sehàvet, hàrika bir kerem, dâima halka ihsân ve in'âm etmek iktiza eder. Bu ise, ihsân ve in'âmlara minnetdâr ve muhtaç olanların devam‑ı vücûdlarını ister.
Ve kezâ, şu mu'cizeli ve hikmetli ef'âl‑i kerîmânenin tezâhüratından anlaşılıyor ki, Sâni'‑i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve dâima o kemâlâtı, enzâr‑ı âleme arz ve teşhîr etmek ister. Çünkü, dâimî bir kemâl, dâimî bir tezâhür ile takdir edicilerin devam‑ı vücûdlarını iktiza eder. Çünkü, adem‑i mutlaka namzed olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsân ve takdire bedel istiskàl ve tahkîr eder.
Ve kezâ, bu güzel, müzeyyen, münevver masnûâtın Sâni'i için mücerred manevî bir cemâl vardır. Ve O’nun, o mahfî hüsn ve cemâl için pek çok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemâlin kesif âyinelerinden biri sath‑ı arzdır. Bu sath‑ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte dâima tecellî etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhîr, tavsif, ilân ve izhâr eder.
Ve kezâ, hakàik‑ı sâbitedendir ki, yüksek bir cemâl sâhibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvâsıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binâenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren âyinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarûrîdir. Çünkü, bâkî bir hüsn, fânî bir müştâka râzı olamaz. Ve zâil ve fânî bir âşıkın, ebedî ve bâkî olan mahbûbuna muhabbeti adâvete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel bir şeyi, kendisini tesellî için takbih eder. Bu itibarla bu âlem, Sâni'i istilzam ettiği gibi, Sâni' de âlem‑i âhireti istilzam eder.
60
Ve kezâ, bu âlemin Sâni'inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zîra görüyoruz ki: Bu âlemde yardım isteyen bir musîbet‑zedeye kemâl‑i sür'atle yardım ediliyor. Dergâh‑ı izzete ilticâ eden kurtuluyor. Suâl eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabûl ediliyor.
İşte böyle bir şefkat sâhibi, nev'‑i beşerin en büyük, en lâzım, en zarûrî, şedîd bir hâceti hakkında, bütün insanlar nâmına yaptığı duâda istediği Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi ve “Ba'sü ba'de'l‑mevt”i yapacaktır. Bilhassa, O reis‑i muhteremin şu umumî duâsına, bütün zevi'l‑hayat, bütün mahlûkat “Âmîn! Âmîn!” diyorlar.
Bak, O Zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel‑i sâfilîn olan fenâ‑yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ‑yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat‑ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.
61
Acaba bütün benî Âdem’i arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'‑i beşerin hülâsa‑i ubûdiyetini câmi' hakikat‑i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman olan Fahr‑i Kâinât ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor; o esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun.
Eğer âhiretin hesabsız esbâb‑ı mûcibesi, delâil‑i vücûdu olmasa idi, yalnız şu Zâtın tek duâsı baharımızın icâdı kadar Hàlık‑ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, O Zâtın risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr‑ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَب۪يبِ الَّذ۪ي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَوَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ
62
Ve kezâ, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecrâmın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki: Bu mevcûdâtta tasarruf eden Sâni'in azîm rubûbiyetinde hàrika bir saltanatı vardır. Hâlbuki, bu dünya menzili tahavvülâta, zevâle ma'rûzdur. Sanki misâfirler için yapılmış bir handır ki, dâima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'‑i âlemin garîb ve acîb san'atlarının nümûnelerini teşhîr ve ilân için tahavvülden hàlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde ictimâ' eden insanlar sâbit kalacak değiller. Çünkü, meskenleri sâbit değildir.
İşte bu hâl ve şu vaziyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sâbit, bâkî, ebedî, sermedî saâdetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat'î bir delâletle şehâdet eder. Çünkü, fânî bâkîye makam ve medâr olamaz. Evet, bir melikin gelip giden misâfirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misâfirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lira ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki zînetler, kıymetli şeyler, hep sûret ve örneklerdir. Ve misâfirler o nefîs taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve herbir misâfir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef'âl ve muâmelelerini yazıyorlar. Ve o melik her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misâfirler için tahrib ve tecdîd ediyor. Ve hâkezâ; pek çok garîb ve acîb şeyler görünüyor.
İşte bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat menzil sâhibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, dâireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, hâller misâfirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümûnelerdir.
Kezâlik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb‑ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan “Darü's‑selâm” menziline dâvetlisi olan mahlûkatın ictimâ'ları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen lezîz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visâllerinin lezzeti, firâklarının elemine mukâbil gelmez.
63
Maahazâ, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenâb‑ı Hakk’ın ehl‑i îmân için Cennetlerde ihzar ettiği hakîki ni'metlere nümûnelerdir.
Ve o müzeyyen masnûât‑ı fâniye, fenâ ve adem için değildir. Ancak, onların sûretleri ve misâlleri, mânâları, neticeleri alınır; âlem‑i bekàda, ehl‑i bekà için ebedî manzaraların yapılmasına medâr olurlar. Yâhut ebedî âlemde Sâni'‑i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü, o masnûât, bekà içindir. Onların o zâhirî ölüm ve fenâları vazifelerinden terhistir, i'dâm değildir.
Evet, onların ölümleri fenâ olsa bile, yalnız bir cihetten fenâya gider, çok cihetlerden bâkî kalır. Meselâ, Kudret‑i Ezeliyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak! Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zâhiren fenâya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kağıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsâlleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince mânâları kalır. Kezâlik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu gören bütün insanların kuvve‑i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında sûretleri, mânâları bâkîdir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve‑i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin sûretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekàsı için birer menzildir.
Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef'âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a'mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhâsebe‑i kübrâda ona göre derece alsın.
Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribât, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misâfirler için yer tedârik etmek ve bir nev'i terhis ve izinlerdir.
64