135
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
(Ey azîz kardeşim bil ki!)
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hakàik‑ı îmâniyeyi isbât için îrâd edilen bürhân ve delilleri tedkik ederken, şu kocaman neticeyi bu zaîf, nahîf delil intac edemez diye tenkidâtta bulunma. Zîra za'fiyetiyle ittiham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek çoktur.
Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şâhidlerden, şehîdlerden, bürhânlardan, delillerden, emârelerden herbirisi, o müdafaa meydânında arkadaşını himâye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl‑i vukûf olur.
Çünkü, hakàik‑ı îmâniyede hedef sübûttur; nefy değildir. Sâbit olan bir şeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zîra, sübûtta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvâfık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur.
Nefy cihetinde, nefy edenlerin şehâdetlerinde tevâfuk yoktur. Nefylerine mütehâlif esbâb gösterirler. Bunun için, şehâdetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevâfuk yok.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebeb olur. Ve kezâ, şiddet‑i havf ve gayet azamet ve aklın ihâtasızlığı da inkâra sebeb olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemic ve dâhil olduğu gibi, Cehennem’in de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şühûdî bir yakìn ile müşâhede ettim. Ve kezâ, nasıl ki, hurmanın çekirdeği hurma ağacına hâmiledir. Aynen öyle de, îmân habbesinde de Cennet’in mevcûd olduğunu hads‑i kat'î ile gördüm.
136
Çünkü, o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve inkılâbları garîb olmadığı gibi, küfür ve dalâlet mânâsı da tâzib edici bir Cehennem’i; îmân ve hidayet de bir Cennet’i intac edeceğinde istib'âd yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah‥ Allah‥” zikrinin şuâ ve harâretiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir'avunlaşamaz. Ve Hàlık‑ı semâvât ve arza isyan edemez. O zikr‑i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihàz ettikleri zikr‑i hafî sâyesinde kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs‑i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kàdirîler de, zikr‑i cehrî sâyesinde tabiat tâğutlarını târ ü mâr etmişlerdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlemde herşeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir.
Evet, kesret ve tekessürün müntehâsı ve neticesi olan insanın sahife‑i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem‑i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Ma'lûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, rûh‑u insanîde bulunan mânâlara, maneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektûblara da işâretleri vardır.
Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı hâşiye, tesâdüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır.
137
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu dünya hayatına muhabbetle mübtelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücûda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekàsı olup, başka bir faydası olmadığını, yani, Fâtır‑ı Hakîm’in zevi'l‑hayatta ve cevher‑i insaniyette vedîa olarak koyduğu bütün cihâzât‑ı acîbe ve techizât‑ı hàrikanın, serîü'z‑zevâl olan şu hayatın hıfzı ile bekàsı için verildiğini zannediyorlar.
Hâlbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinâttaki gayr‑ı mütenâhî nizâmların şehâdetleriyle, sath‑ı âlemde görünen hikmet, inâyet, intizam, adem‑i abesiyete olan delil ve bürhânların, ma'kûse olarak, abesiyete, isrâfa, intizamsızlığa, adem‑i hikmete delil ve bürhân olmaları lâzım gelecektir.
Arkadaş!
Şu dünyevî hayatın fâideleri pek çoktur. O fâidelerinden, hayat sâhibine – tasarruf ve hizmeti nisbetinde – bir hisse ayrıldıktan sonra, bâkî kalan gayeler, semereler Fâtır‑ı Hakîm’e râci'dir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına bir tarladır. Ve Cennet’te Rahmet‑i İlâhiye’nin envâ'ının cilvelerine mazhardır. Ve hayat‑ı uhreviyenin hàrika ve gayr‑ı mütenâhî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir.
Demek, insan bir sefîne kaptanı gibidir. Sefînenin gayr‑ı mahdûd fâidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâkî kalan kısmı sultana râci'dir. İnsan da, sefîne‑i vücûduyla alâkası derecesinde o vücûdun hayatdâr semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan‑ı Ezelî’ye aittir…
138
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hàlık’ımızı, Mâlik’imizi ve Mevlâ’mızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennem’dir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek “Mârifetullâh”dan başka bir şey var mıdır? Evet, mârifetullâh olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştihâ olmadığı gibi Cennet’e bile iştiyak geri kalır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada cereyan eden ve husûle gelen herbir şeyin iki vechi vardır. Biri, âhirete bakar ki, nefsü'l‑emirde en sâbit, en ağır bu vecihtir. İkincisi, dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hìffet ve zevâlden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırâbına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffâf bir zerrede şemsin timsâlini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellîsini görse; şemsin o timsâl ve tecellîsinden, hakîki şemsin bütün levâzımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyârâta olan cezbini taleb edip isterler. Maahazâ, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsâl ve tecellînin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basîretinin körlüğü dolayısıyla hakîki şemsin inkârına zehâb ederler.
Ve kezâ, o eblehler tecellî ile husûle gelen vücûd‑u zıllîyi, vücûd‑u hakîki ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde şemsin timsâlini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin harâretini, ziyâsını ve sâir hususiyâtını da istemeye başlarlar.
Ve kezâ, o eblehler sinek, böcek ve sâir küçük ve hasîs şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser‑i san'at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni' bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki, bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”
Arkadaş! Bu gibi eblehleri iknâ ve işkâllerini def' için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.
139
Birincisi: Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetinin kemâliyle alâkadar olan her şey O’nu tavsif eder. Fakat o şeyin, rubûbiyetine mazhar olduğu münâsebetiyle, kemâlinin de mahall‑i tecellîsi olur. Fakat, o kemâl ile muttasıf olamaz.
İkincisi: Herşeyden Cenâb‑ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr‑ı mütenâhî sâir kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftâh ile açılması mümkündür.
Üçüncüsü: İlm‑i muhîtten in'ikâs eden kader, herşeyde esmâ‑i nuriyeden bir hisse tersîm etmiştir.
Dördüncüsü:﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾
Bu âyetlerin sarâhatine göre, herşeyin vücûdu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icâd ve sonradan ihyâları, bir nefs‑i vâhidenin icâd ve ihyâsı gibidir. Demek icâd Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbâba veya eşyanın kendilerine isnâd edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş'et eden muhâlâtı kabûl etmeleri lâzım gelir…
140
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hakikatleri durûb‑u emsâl ile beyân ediyor. Çünkü dâire‑i Ulûhiyet’e ait hakàik‑ı mücerrede, dâire‑i mümkinâtta, ancak misâller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, dâire‑i imkânda misâllere bakarak, fevkınde bulunan dâire‑i vücûbun şuûnâtını, ahvâlini düşünür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.
Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki:
Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halîta ve karışığıdır. Bu halîtada dâhil olan ism‑i Zâhir itibariyle; arş mülk, kevn melekût olur. İsm‑i Bâtın itibariyle; arş melekût, kevn mülk olur. Demek arşa ism‑i Zâhir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm‑i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ, ism‑i Evvel itibariyle, ﴿وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ﴾ âyetinin işâret ettiği kevnin bidâyetini içine alıyor. Ve ism‑i Âhir itibariyle, سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ Hadîs‑i Şerîfinin îmâ ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor.
Demek, arş öyle bir halîtadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücûdun sağını solunu, üstünü ve altını ihâta etmiş olur.
141
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç, duânın menba'ıdır.
Feyâ Rabbî, yâ Hàlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım duâlarda uddetim, fâkatimdir. Vesilem, fıkdân‑ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re'sülmalım, emellerimdir. Şefî'im, Habîbin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Âmîn!
142
Zeylü'l‑Hubâb
﴿﷽﴾
Öyle bir Allah’a hamd, medh ve senâlar ederiz ki, şu âlem‑i kebîr O’nun icâdıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de O’nun ibdâ'ıdır. Biri inşâsı, diğeri binasıdır. Biri san'atı, diğeri sıbğasıdır. Biri nakşı, diğeri zînetidir. Biri rahmeti, diğeri ni'metidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rubûbiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnû'udur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczâsıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i'câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir.
اَللّٰهُمَّ يَا قَيُّومَ الْاَرْضِ وَالسَّمَاءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَجَم۪يعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَجَم۪يعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ كَمَا يُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَكَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve herşeyin O’ndan olduğunu ve O’na rücû ettiğini bilmekle olur.
143
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûd ile vücûda lâzım olan şeyler, temlik sûretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi ni'metlerde, Allah’ın rızâsına muvâfık tasarruf edilebilir.
Evet bir misâfir, ev sâhibinin iznine ve rızâsına muvâfık olmayacak derecede, yemeklerde ve sâir şeylerde isrâf edemez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gözleri küsûf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukû'a gelen gayr‑ı mahdûd hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri hâlde, kıyâmet‑i kübrâyı ve haşr‑i umumîyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene icâd edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr‑i umumîyi istib'âd eden sıkılmaz mı?
Eğer onlar şühûdî bir yakìn ile haşr‑i umumîyi görmek isterlerse, – akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla – yaz mevsiminde küre‑i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazîf, latîf kudret mu'cizeleri o mahlûkat‑ı latîfe, evvelkisinin, yani ölüp giden semerâtın aynı veya misli değil midir?
Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet‑i rûhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, rûhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerâttaki bu vaziyeti gören haşri istib'âd edebilir mi?
144
Ve kezâ, manevî asansörler ile lâzım olan erzâk ve gıdâlarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz‑ı dîdâr eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihrac ve icâd etmekle o kuru ağacı acîb bir vaziyete ve hayatdâr antika bir şekle koyan Kudret‑i Ezeliyeye haşr‑i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu latîf, nâzik masnûâtı o kuru ağaçlardan ihrac eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedîhî bir mes'eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın herbir sûresi, bütün Kur'ân’ın münderecâtını icmâlen ihtiva ettiği gibi, sâir sûrelerde zikredilen makàsıd ve mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur'ân’ı tamamen okumaya vakti müsâid olmayan veya ancak bir kısmını veya bir sûresini okuyabilen insanlar, Kur'ân’ın hepsini okumaktan hâsıl olan sevâbdan mahrum kalmamasıdır.
Evet mükellefîn arasında bulunan ümmîler ancak bir sûreyi okuyabilirler. İ'câz‑ı Kur'ân onları da tam sevâb kazanmaktan mahrum etmemek için, bu nükte‑i i'câziyeyi takib ederek bir sûreyi tam Kur'ân hükmünde kılmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Maddiyâttan olmayan, bilhassa mâhiyetleri mütebâyin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübâşeret ve muâlecesi lâzım değildir.
Evet, asker neferâtı arasında bir kumandanın tasarrufâtı, tanzimâtı, ancak emir ve irâdesiyle husûle gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferâta havâle edilirse, herbir neferin bizzat mübâşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücûd bulacaktır.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hakk’ın mahlûkatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irâde ile olur. Bizzat mübâşereti yoktur. Şemsin kâinâtı tenvir ettiği gibi.
145
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! (❋)
İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da, sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor. Arz sefînesi de, sür'atle giderken ﴿تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ﴾ âyetini okuyor. Sefîne‑i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr‑ı meşrû lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binâenaleyh, o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâkî lezzetinden ağırdır.
Ey nefs‑i emmârem! Sana tâbi değilim. Sen istediğin şeye ibâdet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana musahhar eden Fâtır‑ı Hakîm-i Zülcelâl’e abd olurum…
Ve kezâ, kader muhîtinde uçan tayyare‑i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdud ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek, ebedü'l‑âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hàlık‑ı Rahmânürrahîm’den medet istiyorum.
Ve kezâ, hiçbir şeyi duâlarıma, istiğâselerime ve niyâzlarıma hedef ittihàz etmem. Ancak küre‑i arzı harekete getiren, felek çarklarını durdurmağa ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye ve vücûdun şâhikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmaya kàdir olan kudreti nihâyetsiz Rabb‑i Zülcelâl’e duâlarımı, niyâzlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünkü, herşeyle alâkadar âmâl ve makàsıdım vardır.
146
Ve kezâ, kalbime vâki olan en ince, en gizli hâtıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi; akıl ve hayâlimin de temennî ettikleri saâdet‑i ebediyeyi vermeye kàdir olan Zât‑ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet etmiyorum. Evet, dünyayı âhirete kalbetmekle kıyâmeti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz.
Evet, O’nun mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder.
Evet, O’nun mârifeti olmazsa, ulûm evhâma tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücûd ademe inkılâb eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, O’nun mârifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'dâ ve düşman olurlar. Bekà belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azâb olur. Akıl ikàb olur. Âmâl, âlâma inkılâb eder.
Evet, Allah’a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur… Bu da, herşey Allah’ın mülk ve malı olduğunu îmân ve iz'ân ile olur…
Evet, kudret, insanı çok dâirelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakîr bir dâirede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dâirelerde insanın vazifesi, yalnız duâdır.
Evet, ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ﴾ âyet‑i kerîmesi, bu hakikati tenvir ve isbâta kâfîdir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbine ilticâ eder ve Hàlık’ından ister.
147
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Eşyada görünen nev'î ve ferdî vahdetler Sâni'deki sırr‑ı vahdetten neş'et etmiştir. Çünkü, kuvvet dağılmıyor… Bir kısmına çok, bir kısmına az sarfedilmekle kudrette, kuvvetin tecezzî ve inkısamı olmuyor. Eğer vahdet olmasa idi, kudretin yaptığı sarfiyatta tefâvüt olsa idi, masnûâtta da tefâvüt ve intizamsızlık olurdu. Demek, kudretin vahdetle beraber masnûâta yaptığı tasarrufu şemsin tenviri gibidir ki, bir şems‑i vâhid, cüz' ve küllü bilâ‑tefâvüt herşeyi ziyâlandırdığı gibi, tecellîsiyle de herşeyin yanında mevcûddur.
Binâenaleyh, mümkinât dâiresi efrâdından tavzif edilen miskin, câmid, meyyit ve ism‑i Nur’a mazhar şemste sırr‑ı vahdet sâyesinde bu kadar intizamlı tasarruf olursa; Şems‑i Ezelî, Sultan‑ı Ebedî, Kayyûm‑u Sermedî, Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehadin masnûâta tasarrufu nasıl olacaktır?
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sâni'in vahdetine en sâdık şâhidlerden
Birincisi: Cüz'î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sâni'de de vahdet var. Öyle ise, Sâni' Ehad’dir.
İkincisi: Herşeyde kàbiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl‑i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî bir şeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser‑i san'at vardır ki, insanları hayrette bırakır.
Üçüncüsü: Herşeyin icâd ve inşâsındaki sühûlettir. Gözle görünen san'attaki sühûlet isbâta, delile muhtaç değildir.
148
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Küre‑i arz mağazasından me'külât ve meşrûbât ve libâs ve sâir ihtiyaçlarınızı te'min ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlâhî hazineden almayıp birer birer esbâba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husûle gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, râyiha, tat ve koku gibi latîf şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnû'udur ki, icâdında külfet ve mübâşeret yoktur.
Mes'ele böyle olduğu hâlde, haşerâtın zevk ve heveslerini tatmin için herbir noktasında bin türlü i'câz nükteleri bulunan o küre‑i arz mağazasındaki eşyanın Sâni'i ya şuûrsuz, hissiz, irâdesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemâlsizdir ki, bu kadar bol, zîkıymet, antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbâta muhtaç olmayan bedîhî bir hakikattir. Veya O hazine sâhibi o hazineyi, âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazine‑i gaybda eşyanın icâdı “Kün” emri ile bağlıdır. Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcibü'l‑Vücûd’un yed‑i kudretindedir.
Maahazâ, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd‑i müstehlikte zevi'l‑hayata ait cüz'î fâidelerden başka esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına ve fa'âliyetteki esrâr ve şuûnâtına ait gayr‑ı mütenâhî hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyâfet‑i âmme ve bu feyz‑i âmmın bir kör kuvvetten neş'et etmesi ve bu eşyanın semerâtı sel gibi akıp ittifakı ve tesâdüfün eline havâlesi muhâldir.
149
Çünkü, o eşyanın intizamlı, hakîmâne teşahhusâtı ve şuûrkârâne, muhkem hususiyâtı kör tesâdüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra‑i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevâd‑ı Mutlaktan, bir Hakîm‑i Mutlak’tan, bir Kadîr‑i Mutlak’tan geldiğini gösteren şâhidlerdir.
İ'lem ey esbâba mübtelâ insan!
Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücûduna lâzım olan şeylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsâvî olan Zâtın “Kün” emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha a'lâ değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada görülen bilhassa nebâtî ve hayvanî hayatlarda müşâhede edilen ademler, i'dâmlar; tebeddül ve teceddüd‑ü emsâlden ibarettir. Îmânlı olan kimselere göre zevâl ve firâkın acısı değil, yerlerine gelen emsâlleriyle visâlin lezzeti hâsıl oluyor.
Öyle ise, îmâna gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslîm ol ki, selâmette kalasın.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Asabiyet‑i câhiliye, birbirine tesânüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti ma'bûd ittihàz ediyorlar. Hamiyet‑i İslâmiye ise, nur‑u îmândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyâdır.
150
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ehl‑i ilhâd ile ve bilhassa Avrupa mukallidleriyle münâzara ile iştigâl edenler büyük bir tehlikeye ma'rûzdurlar. Çünkü, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedrîcen hasımlarına mağlûb olur ki, bî‑tarafâne muhâkeme denilen munsıfâne münâzarada nefs‑i emmâreye emniyet edilemez.
Çünkü, insaflı bir münâzır, hayâlî bir münâzara sahasında, arasıra hasmının libâsını giyer, ona bir da'vâ vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla dimağında bir tenkid lekesinin husûle geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hàlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur! Böyle vaziyete düşen bir adamın çare‑i necâtı, tazarru ve istiğfardır. Bu sûretle o lekeyi izâle edebilir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu küre‑i arz misâfirhânesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misâfirhânenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyînâtında çalışırlar. Eğer küre‑i arzın haricinden yabancı birisi gelip misâfirhânenin bir mu'cize ve hàrika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sâhib ve sâni' olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle hàrika bir masnû'un sâni'i de mu'ciz‑nümâ olduğuna kat'iyyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, O Sultan‑ı Ezelî’nin makàsıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden mâadâ bu binadan bir şeye mâlik ve sâhib olmadıklarına tekraren hükmedecektir.
Ve kezâ, o çiçeklerin zevi'l‑hayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm‑i Kerîm tarafından misâfirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedâyâ ve behâyâdır ki, Sâni' ile masnû' arasında bir vesile‑i teârüf ve tahabbüb olsun.
151
Eyyühe'n‑nefs!
Sen herbir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan mânâları zihnî mânâlarda arıyorsun. Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisinde bütün esmânın şuââtını görmek istiyorsun. Herbir latîfenin zevkiyle bütün letâifin zevklerini zevketmek istiyorsun. Herbir hisse tâbi olan işleri ve hâcetleri îfâ ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhâma ma'rûz kalıyorsun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir ni'metin umumî ve herkese şâmil olması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delâlet etmez. Ve o ni'metin bir kasd ve irâdeden gelmemesine emâre olamaz. Meselâ: Göz ni'metinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet‑i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkìs etmeye de sebeb olamaz. Ve kezâ, hususî ve tek bir ni'metin tesâdüfü mümkün olsa bile, umumî bir ni'met, behemehal bir mün'imin eser‑i kasd ve irâdesidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir zîhayatın hayatında gayr‑ı mütenâhî gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâkî kalan gayeler, gayr‑ı mütenâhî olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icâd eden Zâta aittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur.
Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün fâideleri, bir zîhayata ait değildir ki, abes olsun. Evet, sath‑ı arzda her sene yapılan ziyâfet‑i âmme-i İlâhiye nev'‑i beşere, halife olduğu münâsebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın zihnine bazen şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de âdi ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semâvât ve arzı yed‑i kudretine alan Hàlık‑ı Zülcelâl’e karşı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?” Bu vesveseye karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:
152
1 – İnsan gayr‑ı mütenâhî acz ve fakrıyla beraber Cenâb‑ı Hakk’a îmânıyla, kudret ve gınâ ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı insan, hayvaniyetten terakkî edip halife‑i zemin olmuştur.
2 – Cenâb‑ı Hak ihâta‑i kudret ve azametiyle insanın duâsını işitir, hâcâtını görür. Ve semâvât ve arzın tedbiri o insanı da düşünmeye mâni değildir.
Suâl: Cenâb‑ı Hakk’ın cüz'iyât ve hasîs emirler ile iştigâli azametine münâfîdir?
Elcevab: O iştigâl, azametine münâfî değildir. Bil'akis, adem‑i iştigâli Azamet‑i Rubûbiyet’ine bir nâkìsadır. Meselâ: Şemsin ziyâsından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nâkìsa olur. Maahazâ, bütün şeffâf şeylerde görünen şemsin timsâllerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir.” diyebilir. Ve zerreler ile şems arasında müzâheme yoktur.
Bütün mahlûkat – bilhassa insanlarda – ferdî olsun, nev'î olsun, şerîf olsun hasîs olsun; ilim, irâde, kudret itibariyle Cenâb‑ı Hakk’ın tecellîsine mazhardır. Herbir şey, herbir insan, “Allah yanımdadır.” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenâb‑ı Hakk’ın kurbiyeti ve herbir şeyin Cenâb‑ı Hakla münâsebeti olmakla beraber, o da münâsebetdârdır. Ve gayr‑ı mütenâhî acz ve fakrı olan insan gayr‑ı mütenâhî kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb‑ı Hakla münâsebeti ne kadar latîftir.
153
Takdis ederiz O Zâtı ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek şefkati en yüksek ceberûta idhal ettiği gibi, nihâyetsiz kurbu nihâyetsiz bu'd ile cem'edip, zerreler ile şemsler arasında uhuvveti te'sis etmiştir. Birbirine zıt olan bu şeyleri cem'etmekle derece‑i azametini bir derece göstermiştir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Îmâna ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mâl‑i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk‑u ibâda tecâvüz etmemekle, Hukukullâhı da bihakkın îfâ etmekten ibarettir.
Ecnebîlerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyâta ait ise lâzımdır. Sefâhete dair ise muzırdır.
اَللّٰهُمَّ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَارْحَمْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ وَنَوِّرْ قُلُوبَ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْاٰنِ وَعَظِّمْ شَر۪يعَةَ الْاِسْلَامِ اٰم۪ينَ
154
Habbe
Cennet‑i Kur'âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği
حَبَّ مِى گُويَدْ
مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَيْوَهٴِ تَوْحِيدْ ❋ يَكْ شَبْنَمَمْ اَزْيَمْ پُرْ اَزْ لُؤلُؤِ تَمْجِيدْ
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ ﮂالَّذ۪ي هُوَ مَرْكَزُ دَائِرَةِ الْاِسْلَامِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ مَا دَامَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur‑u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem‑i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun rûhu olur.
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.
Eğer pek güzel şa'şaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî onun andelîbi olur.
155
Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur‑u Muhammedî O Sultan‑ı Ezelin makarr‑ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyât‑ı cemâliyesiyle âsâr‑ı san'atını hâvî olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî ve teşrîfatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hàrikaları ve mu'cizeleri ta'rif ediyor. Halkı o saray sâhibine, sâni'ine îmân etmek üzere câzibedâr, hayret‑efzâ dâvet ediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Ma'lûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvîdir. Ve kezâ, hilkat‑i âlemin ille‑i gâiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere‑i İslâmiyete çekirdek ittihàz etmiştir. Demek o çekirdek, Âlem‑i İslâmiyet’in hem bânîsidir, hem esâsıdır, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacât sâikasıyla âlemin envâ'ıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ‑i Hüsnâ’nın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy‑i Mutlak ve Hâfız‑ı Hakîki ile itmi'nân edebilir.
Ve kezâ, o kalbin öyle bir kàbiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsîl eder. Ve Vâhid‑i Ehadden başka merkezinde bir şeyi kabûl etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekàdan mâadâ bir şeye râzı olmuyor.
156
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskà edilmekle îmânla intibâha gelirse, nurânî, misâlî âlem‑i emirden gelen emr ile öyle bir şecere‑i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine rûh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve kezâ, o habbe‑i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hàdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinât onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hàdimlerinden bulunan hayâl – meselâ – en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindânda kayıtlı olan sâhibini bütün dünyada gezdirir, ferâhlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü'l‑Esved’in altına koydurur. Ve şehâdetlerini Hacerü'l‑Esved’e muhâfaza için tevdî' ettirir.
Mâdem benî Âdem kâinâtın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibkà ve iddihar edilir. Binâenaleyh haşir meydânı da bir harmandır. Kâinâtın başak ve semeresi olan benî Âdem’i intizar etmektedir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyâsı ve zulmeti, merkezleri olan eşhâsa tâbidir. Evet, âyinede irtisam eden bir bahçe; hareket, tağayyür ve sâir ahvâlinde âyineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misâl gibi…
Binâenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsûfa tutturur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Otuz seneden beri iki tâğut ile mücâdelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “Ene”dir, diğeri “Tabiat”tır.
157
Birinci tâğutu gayr‑ı kasdî, gölgevâri bir âyine gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasden veya bizzat nazar‑ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Fir'avun olurlar.
İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san'at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyûnlarca bir ilâh olur. Maahazâ, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san'attır.
Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur'ân’ın feyziyle, mezkûr mücâdelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet; Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risalelerimde isbât ve izâh edildiği gibi, mevhûm olan tabiat perdesi parçalanarak altında şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye ve san'at‑ı şuûriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve kezâ, fir'avunluğa delâlet eden “Ene”den Sâni'‑i Zülcelâl’e râci' olan “Hüve” tebârüz etti.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor.
Biri, ceseddir. Evet, cesedin genç iken latîf, zarîf ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
Biri de, hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevâldir.
Biri de, insaniyettir. Bu ise, zevâl ve bekà arasında mütereddiddir. Dâim‑i Bâkî’nin zikri ile muhâfazası lâzımdır.
158
Biri de, ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu ta'yin edilmiştir. Ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzûn olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl‑i emel yükünü yüklenme!
Biri de, vücûddur. Vücûd zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü'l‑Mülk’tür. Ve senden daha ziyâde senin vücûduna şefkatlidir. Binâenaleyh, Mâlik‑i Hakîki’nin dâire‑i emrinden hariç o vücûda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. (Ümîdsizliği intac eden hırs gibi.)
Biri de, belâ ve musîbetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevâlleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.
Biri de, sen burada misâfirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve kezâ, bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, azîz olarak çıkmaya çalış.
Vücûdunu Mûcidine fedâ et. Mukâbilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünkü, fedâ etmediğin takdirde, ya bâd‑i hevâ zâil olur, gider; veya O’nun malı olduğundan yine O’na rücû eder.
Eğer vücûduna i'timâd edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücûdun terkiyle vücûd bulunabilir. Ve kezâ, vücûduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücûddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücûdun cihât‑ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan, vücûdun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır.
Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşer. Ve sür'at‑i zevâli itibariyle aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terketmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saâdettir, saâdet ise şu fânî lezâizin terkiyle olur. Veya şekàvettir. Ölüm ve i'dâm intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyîn ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?
159
Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem‑i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk‑i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevâliyle vukû'a gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem‑i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mer'ayı tecâvüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisân‑ı hâliyle: “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim.” diye kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma'rûz kaldığın zaman ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ söyle ve Merci'‑i Hakîki’ye dön, îmâna gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyâde düşünür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kalbin umûr‑u dünyeviye ile kasden iştigâl etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izâh edilebilir:
Görüyoruz ki; kalb, hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır kucaklar. Ve ebedî bir devamla onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fenâ olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Hâlbuki umûr‑u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır.
Demek kalb, ebedü'l‑âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fânî dünyaya râzı değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve O’nun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra‑i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakàt‑ı beşerin iştihâ ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvîdir. O mâidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka‑i avâma aittir.
160
Meselâ: ﴿اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا﴾ âyet‑i kerîmesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifhâm ve ifâde ediyor:
Semâvât; ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kàbiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebâtâtı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de رَتْقًا yani yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebâtât çıkmaya başladı.
Mezkûr âyetin ifâde ettiği şu mânâya delâlet eden: ﴿وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ﴾ âyet‑i kerîmesidir. Çünkü, hayvanî ve nebâtî olan hayatları koruyan gıdâlar, ancak arz ve semânın izdivâcından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka‑i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: Nur‑u Muhammediye’den (A.S.M.) yaratılan madde‑i acîniyeden, seyyârât ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işârettir. Bu safhayı delâletiyle te'yid eden اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪يolan Hadîs‑i Şerîfidir.
İkinci misâl: ﴿اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ ف۪ي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَد۪يدٍ﴾ olan âyet‑i kerîmenin tabaka‑i avâma ait safhasında şu mânâ vardır:
“Onlar, daha acîb olan birinci yaratılışlarını şehâdetle ikrar ettikleri hâlde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir bürhân vardır.
161
Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun. Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her senede bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdîd ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsâli gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü, kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümûneleri vukû'a gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedâvi ettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb‑i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve O Rabb‑i Hakîm’in memlûk ve masnû'u olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrâd, envâ', ecnâsta cârî olmakla mes'elenin bir kaide‑i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümûllü olmakla bir nev'i icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb‑i külliyet eden kaideye bakarak kanâat ve itmi'nân etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât‑ı esmâyı – kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu hâlde – vâsıta‑i tesettür ve alâmet‑i ihmal sanıyor. Güyâ o nefsin fevkınde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir “Hû” gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtina'a, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı muğâlatadan utandırıyor.
162
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefis dâima ızdırâblar, kalaklar içinde evhâmdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm‑ü Kadere râzı olmuyor. Hâlbuki, şemsin tulû' ve gurûbu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve gurûbu ve sâir mukadderâtı, kalem‑i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz hâ!‥
Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvât ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hàlık‑ı Külli Şey’in rubûbiyetine muhabbetle rızâ‑dâde olmalıdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir şeyin sâni'i, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münâsebet lâzımdır. Ve masnûâtın adedince sâni'lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhâldir. Öyle ise, sâni', masnû' içinde olamaz.
Meselâ: Matbaa ile teksir edilen bir kitab, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri; kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san'atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnû'un nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklın pek garîb bir hâli vardır. Öyle bir yed‑i tûlâ sâhibidir ki, bazen kâinâtı ihâta etmekle kucağına alıyor. Bazen dâire‑i imkândan çıkar, en yüksek dâirelere müdâhaleye çalışır. Bazen de bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahazâ, hangi şeyde fenâ ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.
163
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Eğer dünyanın veya vücûdun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle ni'metlerden lezzet alamazsın, dâima rahatsız olursun. Çünkü, noksanları tedârik, mevcûdları telef olmaktan muhâfaza ile dâima evhâm, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Hâlbuki, o ni'metler, Mün'im‑i Kerîm’in taahhüdü altındadır. Senin işin, O’nun sofra‑i ihsânından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bil'akis ni'metin lezzetini arttırır.
Çünkü şükür, ni'mette in'âmı görmek demektir. İn'âmı görmek, ni'metin zevâlinden hâsıl olan elemi def'eder. Zîra ni'met zâil olduğundan Mün'im‑i Hakîki onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.
Evet; ﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ olan âyet‑i kerîme, hamdin ayn‑ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü, hamd, in'âm şeceresini, ni'met semeresinde gösterir. Ve bu vesile ile zevâl‑i ni'metin tasavvurundan hâsıl olan elem zâil olur. Çünkü, şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn‑ı lezzettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âfâkî ma'lûmât, yani hariçten, uzaklardan alınan ma'lûmât, evhâm ve vesveselerden hàlî olamıyor. Amma, bizzat vicdânî bir şuûra mahal olan enfüsî ve dâhilî ma'lûmât ise, evhâm ve ihtimallerden temizdir. Binâenaleyh, merkezden muhîte, dâhilden harice bakmak lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Küre‑i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet‑i sefîhe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ, beşeriyet rûhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
164
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir zerre, kocaman şemsi tecellî ile, yani in'ikâs itibariyle istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binâenaleyh, yağmurun şemsin timsâline ma'kes olan katreleri gibi, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı, ilim ve irâdeye müstenid kudret‑i nurâniye-i ezeliyenin – tecellî ve in'ikâs itibariyle – lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat, gözün içindeki bir hüceyre zerresi, “a'sâb, evride, şerâyîn”de te'sirleri görünen bir kudret, şuûr ve irâdeye menba' olamaz. Bu acîb san'at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinâtın herbir zerresi, herbir mürekkebâtı, Ulûhiyet’e mahsûs muhît ve mutlak sıfatlara menba' ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems‑i Ezelî’nin tecelliyât lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinâtın zerrâtı adedince muhâlât vardır. Binâenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hàlık, Rab, Mâlik, Kayyûm ancak Allah’tır” diye şehâdetini ilân eder. Ve kezâ herbir zerre, herbir mürekkebât muhtelif lisân ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Evet, herbir harf kendi vücûduna bir vecihle delâlet eder. Amma, kâtibinin, sâni'inin vücûduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet… تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
165
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cam, su, hava, âlem‑i misâl, rûh, akıl, hayâl, zaman vesâire gibi, tecellî‑i timsâl akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyât‑ı kesifenin timsâlleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsâlleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hak, şemsin harâretini hayat, ziyâsını şuûr, ziyâdaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsâli seninle konuşacaktı. Çünkü; o, timsâlinde oldukça harâreti, ziyâsı, renkleri olurdu. Harâretiyle hayat bulurdu. Ziyâsıyla şuûrlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi.
Bu sırra binâendir ki, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.), kendisine okunan bütün salavât‑ı şerîfeye bir ânda vâkıf olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
“Sübhânallâh” ve “Elhamdülillâh” cümleleri Cenâb‑ı Hakk’ı celâl ve cemâl sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. “Celâl” sıfatını tazammun eden “Sübhânallâh”, abdin ve mahlûkun Allah’tan baîd olduklarına nâzırdır. “Cemâl” sıfatını içine alan “Elhamdülillâh”, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karîb olduğuna işârettir.
Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere, bize nâzır, şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle, harâret ve ziyâyı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kàbil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
166
Kezâlik, – bilâ‑teşbih – Cenâb‑ı Hak rahmetiyle bize karîb olduğu cihetle, O’na hamdediyoruz. Biz O’ndan uzak olduğumuz cihetle, O’nu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken, hamdet. O’ndan baîd olduğuna bakarken, tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'edebilirsin. Evet, “Sübhânallâhi ve bihamdihi” her iki makamı cem'eden bir cümledir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır
1 – Dünyanın ömrü kısa olup, sür'atle zevâl ve gurûba gider. Zevâlin elemiyle, visâlin lezzeti zevâl buluyor.
2 – Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3 – Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona doğru gitmekte olduğun “kabir”, dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabûl etmez. Çünkü, dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4 – Düşmanlar ve haşerât‑ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvâzene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvâzenedir. Maahazâ, Cenâb‑ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.
Fesübhânallâh, Cenâb‑ı Hakk’ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedîa olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibkà ve himâye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü, o malı uhdesine almış oluyor. Hâlbuki, kudreti taahhüde kâfî gelmiyor. Çünkü, arkasına alırsa, beli kırılır; eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihâyet meccânen fenâ olur gider, yalnız günahları miras kalır.
167