111
Hubâb
KUR'ÂN‑I HAKÎM’İN UMMÂNINDAN
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُو نِگَهْ دَارَدْ بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş!
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübârek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir da'vâ ve işhâd ettiğin bir i'tikàd, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarca mü'minlerin tasdik ve şehâdetlerine iktiran eder.
Ve kezâ, İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sâdık olduklarına delâlet eden bütün deliller, şâhidler, bürhânlar, senin o da'vânın ve i'tikàdının hak olduğuna delâlet ederler.
112
Ve kezâ, söylediğin o mübârek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât‑ı İlâhiye terettüb eder.
Ve kezâ, cumhûr‑u mü'minîn ve muvahhidînin o kelimât‑ı mübârekeden kalben zevkettikleri mâ‑i hayatı ve şarab‑ı Cennet’i, sen de o mukaddes maşrabalardan içersin…
İ'lem!
Kavâid‑i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbât edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, isbât edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbât ederse, isbât edenlerin herbirisi bin olur. Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, herbirisi tek kalır.
Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbât eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işâret eder gibi, o şeyi isbât ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi “Gözümde za'fiyet var, göremedim”, ötekisi “Evimizde pencere yok”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ… Herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü'l‑emirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.
Binâenaleyh, bir mes'ele‑i îmâniyenin nefyi hakkında ehl‑i dalâletin ittifakları haber‑i vâhid hükmündedir, te'siri yoktur. Amma ehl‑i hidayetin mesâil‑i îmâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! (Ey azîz kardeşim bil ki!)
Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz'ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ: Bir şecerenin meydâna gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücûduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hàlık’ı, şecerenin de Hàlık’ı o oluyor. Hattâ arzın ve şecere‑i hilkatin de Hàlık’ı, o Hàlık olacaktır.
113
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes'ele var ki, herbir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiş; ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mes'ele üzerine, şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünkü, bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehâdet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzîb ederler. Elma ağacına inkılâb etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farzetmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhâldir.
Binâenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: İslâmiyet şeceresi bütün semerâtıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur'ân dahi, seyyâr yıldızları ismâr eden şems gibi, İslâmiyetin onbir rüknünü intac etmiştir. Acaba, bu cihan‑bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâşâ!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayerâna başlar. Âfâk‑ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyâtını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur.
Binâenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.) bidâyet‑i hayatına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet‑i maneviyesini idrak edemez. Ve derece‑i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet‑i hayatına ve levâzım‑ı beşeriyetine ve ahvâl‑i zâhiriyesine ince bir kışır, nâzik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi, şecere‑i Muhammediye (A.S.M.) çıkmıştır. Ve feyz‑i İlâhi’yle sulanmış ve fazl‑ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir.
114
Binâenaleyh, Nebi‑yi Zîşan’ın (A.S.M.) mebde'‑i hayatına ait ahvâl‑i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhâl başını kaldırıp etraf‑ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahazâ mebde'‑i hayatına şek ve şübheyle bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba' ile ma'kes, zâtî ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şübheye düşer. Evet, Nebi‑yi Zîşan (A.S.M.) tecelliyât‑ı İlâhîye mazhar ve ma'kestir; masdar ve menba' değildir. Çünkü, O Zât yalnız abddir ve ibâdetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyât, kemâlât O’nun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahmân‑ı Rahîm’in tecellîleridir.
Evvelce beyân edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ‑yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ‑yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, San'at‑ı İlâhiye’yi tâğutî bir tabiata mal ederler.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Duâlar, tevhid ve ibâdetin esrârına nümûnedir. Tevhid ve ibâdette lâzım olduğu gibi, duâ eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb‑ı Hak işitir” deyip Kàdir olduğuna i'tikàd etmelidir. Bu i'tikàd, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kàdir olduğunu istilzam eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecellî ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü, gözü patlatır.
Kezâlik, bir zerre, Şems‑i Ezelî’nin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir‑i Hakîki’ye zarf olamaz…
115
İ'lem ey mağrûr, mütekebbir, mütemerrid nefis!
Sen öyle bir za'fiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukâvemet edemezsin; seni yere serer, öldürür…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hardale ile tâbir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve‑i hâfızanın ihâta ettiği meydânda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahrâya inkılâb eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydânı bitiremeyen, o hardalenin dâiresini ne sûretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği dâire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar.
Fesübhânallâh! Cenâb‑ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemâatin mesâîsine terettüb eden – hasenâtı intac eden – semerâtı bir şahsa isnâd ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk‑i hafî vardır. Çünkü, bir cemâatin cüz'‑ü ihtiyarîsiyle kesbettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın icâd derecesinde hàrikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin âliheleri, böyle zâlimâne tasavvurât‑ı şeytaniyenin mahsulüdür…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zikreden adamın, feyz‑i İlâhî’yi celbeden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuûruna bağlıdır. Bir kısmı da şuûrsuz, yani şuûrlara tâbi değildir, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ husûle gelir. Binâenaleyh, gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hàlî değildir.
116
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak, insanı pek acîb bir terkîbde halketmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkîb içinde besâteti, cemâat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği a'zâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür'at‑i teâvün ve imdâddan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessürâtından da hisse alıyorlar.
Bu hilkat sâyesinde, insan eğer ubûdiyet yoluna giderse; bütün lezzet, ni'met, kemâlât nev'ilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şâyândır. Ve kezâ, eğer enâniyet yolunu takib ederse, çeşit çeşit elem ve azâblara da mahal olmaya müstehaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kelime‑i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihàz ettiği mahbûblardan yüzünü çevirtmektir. Maahazâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işâret olduğu gibi; onların da, onlara münâsib şerîkleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fâtiha‑i Şerîfe’den hâsıl olan sevâbda istifade etmekte, bir ile bin müsâvîdir. Nasıl ki, ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemâat ile bir ferd bir olur. Çünkü latîf şeyler matbaa gibidir. İstinsah edilen bir kelimeden bin kelime çıkar.
Ve kezâ, nurânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nurânî şeyde bin sevâb bulunduğuna bir işârettir…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nebi‑yi Zîşan’ın (A.S.M.) makam‑ı Mahmûd’u İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî' edilen lütûflar, feyizler, ni'metler o sofradan akıyor. Resûl‑i Zîşan’a (A.S.M.) okunan salavât‑ı şerîfe o sofraya edilen dâvete icâbettir.
117
Ve kezâ, salavât‑ı şerîfeyi getiren adam Zât‑ı Peygamberîyi (A.S.M.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be‑tekrar salavât getirmeye müşevviki olsun.
İ'lem ey din âlimi! (❋)
“Ücretim az, ilmime rağbet yok”, diye mahzûn olma. Çünkü mükâfât‑ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet‑i zâtiyeye bakmaz. Meziyet‑i zâtiye ise mükâfât‑ı uhreviyeye nâzırdır. Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfât‑ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâ'ına satma.
İ'lem ey hitâbet‑i umumiye sıfatı ile, gazete lisânıyla konferans veren muharrir!
Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedâmet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat Şeâir‑i İslâmiyeye zıt ve muhâlif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeye kat'iyyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkîl etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binâen milletin nâmına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme… Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudî memleketi değildir.
Cumhûr‑u mü'minînin kabûl etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk‑u ümmete tecâvüzdür. Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz‑ı kanunî olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki Âlem‑i İslâmın hukukuna hangi cesârete binâen tecâvüz ediyorsun? Ağzını kapat!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâfirlerin, Müslümanlara ve ehl‑i Kur'ân’a düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü, küfür îmâna zıttır. Maahazâ Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdâdlarını i'dâm‑ı ebediyle mahkûm etmiştir.
118
Binâenaleyh, Müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan medet beklenilemez. Ancak ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ diye Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ etmek lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâfirlerin medeniyetiyle mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi; medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sûreti me'nûs, sîreti ma'kûs bir şeytandır…
İkincisi; bâtını nur, zâhiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.
Evet, mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinâta bir mehd‑i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, îmân bütün mü'minleri bir babanın cenâh‑ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nev'i ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor. Evet, hamiyet‑i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattir. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firâk ile muttasıl ve mahdûddur.
Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât‑ı sanâyi, (bunlar) tamamen medeniyet‑i İslâmiyeden, Kur'ân’ın irşadâtından, edyân‑ı semâviyeden in'ikâs ve iktibas edildiği “Lemeât” ile “Sünûhât” eserlerimde istenildiği gibi izâh ve isbât edilmiştir…
رَاجِعْهُمَا تَرٰى اَمْرًا عَظ۪يمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ
119
İ'lem!
Mesâil‑i diniyeden olan ictihâd kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır…
Birincisi: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr‑ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de: Şu münkerât zamanında ve âdât‑ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr‑ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriblerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak İslâmiyete cinayettir…
İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü kat'î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kût ve gıdâ hükmündedirler, şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyât kısmında ve selefin ictihâdat‑ı sâfiyâne ve hàlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak bid'atkârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden câzibedâr bir metâ' merğûbdur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigâl ve dünya hayatını te'min etmektir. Selef‑i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ', Hàlık‑ı semâvât ve arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur‑u Nübüvvet ve Kur'ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet‑i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi.
120
Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, rûhlar marziyât‑ı İlâhiye’yi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, isti'dâd ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukû'a gelen bütün ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan ders almakla, ictihâdlara zemin teşkil eden yüksek isti'dâdlar vücûda gelirdi.
Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inâyet ve himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri yüzünden bütün isti'dâdlar fünûn‑u hâzıra ve hayat‑ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm‑ı diniyeye sarfedilecek müstakîm bir ictihâd yoktur.
Dördüncüsü: İctihâd kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zarûriyâta imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise güzeldir. Amma zarûriyâtı terk ve hayat‑ı dünyeviyeyi, hayat‑ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun ictihâda meyli, meylü't‑tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.
Beşincisi: Herşeyin, her hükmün vücûda gelmesi bir illete binâen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saâdet‑i dünyaya müteveccihtir. Şerîatın nazarı ise, bizzat saâdet‑i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü, dünya âhirete vesiledir.
Umumî bir beliye olan ve nâsın ona mübtelâ olduğu çok işler vardır ki, zarûriyâttan olmuştur. O gibi işler sû‑i ihtiyar ile gayr‑ı meşrû meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibaha eden zarûriyâttan değildir. Ve ruhsat ve müsâade‑i şer'iyenin şümûlüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam sû‑i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hâl‑i sekirde yaptığı tasarrufâtta mâzûr olamaz.
121
Bu zamanda bu gibi ictihâdlar, semâvî değil ancak arzî ictihâdlardır. Bu gibi ictihâdlar ile Hàlık‑ı semâvât ve arzın hükümlerinde yapılan tasarrufât merduttur.
Meselâ: Bazı gâfiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsân ediyorlar ki, halkın bilhassa siyâsî ahvâlden haberleri olsun. Hâlbuki bu gibi ahvâl‑i siyâsiye yalandan, hileden, şeytânî fikirlerden hàlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm‑ı İlâhiye’nin tebliği için ittihàz edilmiş bir makamdır.
Suâl: Avâm‑ı nâs Arabî’den haberdar değildir, fehmedemez?
Cevab: Avâm‑ı nâs, zarûriyât ve müsellemât‑ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve‑i Arabiye içinde tafsîlen değilse de icmâlen avâm‑ı nâsa ma'lûm ve mâruftur. Maahazâ Lisân‑ı Arab’da bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisânlarda yoktur…
İ'lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbâba ibâdet eden ahmaklar!
Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûd ve vahdetine, kâinâtın mürekkebâtı ve zerrâtının ellibeş vecihle yaptıkları şehâdetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:
Eşyanın icâdı, ya nefislerine veya esbâba olan isnâdı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı icâb eder. Bu dahi dalâletleri intac eder. Bu ise ızdırâbat‑ı rûhiye ve teşevvüşat‑ı akliyeye sebeb olur. Bu da rûhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü'l‑Vücûd’a ilticâ etmeye mecbur eder.
122
Zîra, her müşkülât O’nun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler O’nun irâdesiyle açılır. Ve kalbler O’nun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvâzene ile izâh edeceğim. Şöyle ki:
Mevcûdâtın fâili – yani eşyayı vücûda getiren – ya vâcib ve vâhiddir veyâhut da mümkün ve kesîrdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garâbet var. Olsa bile vehmî olur.
Esbâba isnâd edildiği takdirde, külfet ve garâbet vehmîlikten çıkar; kat'î ve hakîki bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü, kusur ve za'fiyetten hàlî olmayan esbâb‑ı kesîreden hiçbir sebeb, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve bir şeyin icâdında gayr‑ı mütenâhî esbâbın iştirâki lâzımdır. Meselâ: Bal arısı herşeyle alâkadar olduğundan, eğer icâdı esbâba isnâd edilirse, semâvât ve arzın iştirâkleri lâzımdır.
Maahazâ, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrâd‑ı kesîreye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrâd‑ı kesîre, kendi başlarına büyük bir müşkülâttan sonra yapabilirler.
Maahazâ, icâdın esbâba isnâdında lâyuadd külfet, garâbet olmakla beraber pek çok muhâlâta zemin teşkil ediyor.
1 – Herbir zerrede Vâcibü'l‑Vücûd’un sıfatlarının farzı lâzımdır…
2 – Ulûhiyette gayr‑ı mütenâhî şerîklerin iştirâki lâzım gelir…
3 – Herbir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.
4 – Şuûr, irâde ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünkü, hüsn‑ü san'at bu sıfatları iktiza eder.
Şu hakikati izâh için birkaç misâl söyleyeceğiz.
123
Birincisi: Şems şeffâfiyet sırrına binâen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyârelerinde müsâvât üzerine tecellî eder.
İkincisi: Mukàbele sırrına binâen, merkezdeki bir lambanın dâireyi teşkil eden âyinelere nisbet‑i in'ikâsı birdir.
Üçüncüsü: Nurdan veya nurânî bir şeyden tenevvür etmek ve ziyâ almak hususunda, bir ile bin birdir. Nurânînin iktizası öyledir.
Dördüncüsü: Muvâzene sırrına binâen, hassas bir terâzinin iki kefesinde iki ceviz veyâhut iki güneş bulunsa; hangi kefesine bir şey ilâve edilirse, o aşağı iner; ötekisi havaya kalkar.
Beşincisi: Büyük bir sefîne ile gayet küçük bir sefîneyi sevk ve tahrîk hususunda fark yoktur – kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun – çünkü intizam vardır.
Altıncısı: Hayvan‑ı nâtık gibi bir mâhiyet‑i mücerredenin küçük ve büyük efrâdına nisbeti, birdir.
Hülâsa: Kalîl ile kesîr, küçük ile büyük arasında bir şey‑i vâhide isnâdlarında tefâvüt olmadığı, imkân dâiresinde olduğu şu misâller ile tavazzuh etti. Binâenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvâzene, evâmir‑i tekvîniyeye karşı imtisal, itâat, Kudret‑i Ezeliyenin nurâniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffâfiyeti gibi sırlardan dolayı; bir sinek ile arzın ihyâsı, bir ağaç ile semâvâtın icâdı, bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcibü'l‑Vücûd’a nisbetle mütesâvîdir.
Evet müsâvât ve adem‑i tefâvütü göz ile görünür. Bak! Mâhiyeti mechûl, mu'cizâtıyla ma'lûm olan Kudret‑i Ezeliyenin, bilhassa semerât ve sebzelerdeki nakışları, san'atları esbâba havâle edilirse, esbâb, altında ezilecektir.
Elhâsıl: Hayatî, vücûdî, nurânî şeylerin icâdında üç nokta var:
124
Birinci nokta: Kudretin umûr‑u hasîse ile zâhiren mübâşereti görünmemek için perde olmak üzere esbâb vaz'edilmiştir.
İkinci nokta: Hayat, vücûd ve nurun, dışları gibi içleri de şeffâf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbâb vaz'edilmemiştir. Yalnız pek ince, nâzik perdeleri andıran vesâit varsa da, altında dest‑i kudret görünür.
Üçüncü nokta: Kudret‑i Ezeliyenin te'sirinde, tasnî'inde külfet yoktur. Evet bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Şöyle mu'cizâtıyla ma'lûm olan kudret sâhibinin vücûdu, zuhûru; kâinâtın vücûdundan, zuhûrundan daha zâhirdir. Çünkü, herbir masnû', kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâni'ine, hem aynen, hem aklen çok vecihler ile delâletleri vardır. Ve hangi bir masnû'un vücûdu esbâbdan istenilirse, bütün esbâb toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnû'un benzerini yapamazlar…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın akıl ve fikir meydânı öyle bir vüs'attedir ki, ihâtası mümkün değildir; ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazen de âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinâtı misâfireten getirir, akıl odasında misâfir eder. Bazen de o kadar haddini tecâvüz eder, yükseğe çıkar ki; Vâcibü'l‑Vücûd’u görmeye çalışır. Bazen de küçülür, zerreye benzer. Bazen de semâvât kadar büyür. Bazen de bir katreye girer. Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın insana verdiği ni'metler, ister âfâkî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerâit altında insana gelip vusûl buluyor. Meselâ: Ziyâ, hava, gıdâ, savt ve sadâ gibi ni'metlerden insanın istifade edebilmesi; ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesâitin açılmasıyla olur. Bu vesâit, Allah’ın halk ve icâdıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesâiti açmaktır.
125
Binâenaleyh, o ni'metleri yolda bulmuş gibi sâhibsiz, hesabsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im‑i Hakîki’nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'âm edenin irâdesiyle bedeninde intişar eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zâhiri ve sûreti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise, eşyanın iç yüzlerini ve nihâyetlerini sâhibsiz zannedip, tesâdüflere havâle etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser‑i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser‑i san'at ve nakşından aşağı değildir.
Binâenaleyh, Sâni'‑i Zülcelâl hem evveldir hem âhir, hem zâhirdir hem bâtın. ﴿وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân’ın i'câzı tahrifine bir seddir. Evet, mâdem Kur'ân mu'cizedir, beşer O’nun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlar ile tebdil edilmekle tahrif ve tağyîri mümkün değildir. Çünkü müfessir, müellif, mütercim, muharrif; üslûblarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i'câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemez. Öyle ise i'câz, tahrif ve tağyîri kabûl etmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm ni'metleri, âyetleri, delilleri ta'dâd ederken ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾ âyet‑i celîlesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delâlet vardır ki:
126
Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedîd tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlîd eden şöyle bir vaziyetleridir ki, ni'met içinde in'âmı görmüyorlar. İn'âmı görmediklerinden Mün'im‑i Hakîki’den gaflet ederler. Mün'imden gafletleri sâikasıyla, o ni'metleri, esbâba veya tesâdüfe isnâd ederek, Allah’tan o ni'metlerin geldiğini tekzîb ediyorlar.
Binâenaleyh, herbir ni'metin bidâyetinde, mü'min olan kimse besmeleyi okusun. Ve o ni'metin Allah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesabına aldığını bilerek, Allah’a minnet ve şükrânla mukàbelede bulunsun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan kalben ve fikren hakàik‑ı İlâhiye’ye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibâdet esnâsında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fenâ, pis ve çirkin vesveseler, hâtıralar sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def'iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûb olur.
Ancak onları mağlûb edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet, arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler.
Hem de o gibi vesveselerin, ne hakàik‑ı İlâhiye’ye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, Cennet’in gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fenâ bir te'sir etmez. (Hâşiye)
İ'lem Eyyühe's‑Said!
Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğnâ, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şu'le kaldı. Ömrün geçti, şuûrun söndü, bir lem'a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir ân kaldı…
127
Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Bîçâre! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hàlî bir insanın ne olacak hâli? Hazâin‑i rahmet sâhibi Hàlık‑ı Rahmânürrahîm’e, böyle bir acz ile i'timâd etmek lâzımdır. O’dur herkese nokta‑i istinâd. O’dur her zaîfe cihet‑i istimdâd…
128
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي(Hâşiye)
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهٴِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهٴِ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
دَائِرَهٴِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهٴِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
129
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
دَائِرَهٴِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَهٴِ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت
پَسْ فَقْرُ وحَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت
سَرْمَايَهٴِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْت
اِينْ جُزْء كُدَامْ وَ اِينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُزْء نِيزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهٴِ مَنْ اَسْت
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْت
اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَمْ چُو خَوابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْت
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت اۤمَالْ بِى بَقَا اۤلَامْ بَبَقَا اَسْت
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْبَاتَسْت
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْت
130
Meclis‑i Meb'ûsân’a Hitâben Yazdığım Bir Hutbenin Sûretidir
Bu kısım müellifin kendi Türkçesidir.
Bin Üçyüz Otuzdokuz Tarihinde, Meclis‑i Meb'ûsân’a Hitâben Yazdığım Bir Hutbenin Sûretidir
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا﴾
Ey mücâhidîn‑i İslâm! Ey ehl‑i hall ü akd! Bu fakirin bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi ricâ ediyorum.
Evvelâ: Şu muzafferiyetteki hàrikulâde ni'met‑i İlâhiye bir şükrân ister ki; devam etsin, ziyâde olsun. Yoksa, ni'met şükrü görmezse gider. Mâdemki Kur'ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur'ân’ın en sarîh ve en kat'î emri olan “Salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır. Tâ onun feyzi, böyle hàrika sûretinde üstünüzde tevâlî ve devam etsin.
Sâniyen: Âlem‑i İslâmı mesrûr ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idâmesi, Şeâir‑i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zîra, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.
Sâlisen: Bu âlemde Evliyâullâh hükmünde olan gâzi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz. Kur'ân’ın evâmir‑i kat'iyyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî gürûha refîk olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe'nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdâd‑ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya‑yı deniye, şân ve şerefiyle öyle bir metâ' değil ki, sizin gibi insanları işbâ' etsin, tatmin etsin ve maksûd‑u bizzat olsun.
131
Râbian: Bu millet‑i İslâm’ın cemâatleri – çendan bir cemâat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine – başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum Kürdistan’da, umum memurlara dair en evvel sordukları suâl bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebeb nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itâat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.
Hâmisen: Enbiyâ’nın ekseri şarkta ve hükemânın ağlebi garbda gelmesi kader‑i ezelînin bir remzidir ki, şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şark’ı intibâha getirdiniz, fıtratına muvâfık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebâen gider veya muvakkat, sathî kalır…
Sâdisen: Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan frenkler, dindeki lâkaydlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat‑ı İslâmiye ve selâmet‑i millet nâmına, bu ihmali a'mâle tebdil etmeniz gerektir.
Görülmüyor mu ki, İttihâdçılar o kadar hàrika azm ü sebat ve fedâkarlıklarıyla, hattâ İslâm’ın şu intibâhına da bir sebeb oldukları hâlde, bir derece dinde lâübâlîlik tavrını gösterdikleri için dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.
132
Sâbian: Âlem‑i küfür, bütün vesâitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, misyonerleriyle Âlem‑i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği hâlde, – Âlem‑i İslâma – dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak‑ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye‑i kalîle-i muzırra sûretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metânetini ve salâbetini sünnet ve cemâatle muhâfaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet‑i habîse kısmından süzülen bir cereyan‑ı bid'atkârâne, sînesinde yer tutamaz.
Demek, Âlem‑i İslâm içinde mühim ve inkılâbvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş…
Sâminen: Za'f‑ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet‑i sefîhânesi yırtılmağa yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet‑i Kur'ân’ın zuhûra yakın geldiği bir ânda, lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahribkârâne iş ise, bu kadar rahnelere ma'rûz kalan İslâm zâten muhtaç değildir.
Tâsian: Sizin bu “İstiklâl Harbi”ndeki muzafferiyetinizi ve àlî hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhûr‑u mü'minîndir. Ve bilhassa tabaka‑i avâmdır ki, sağlam müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnetdârdır ve fedâkârlığınızı takdir ederler ve intibâha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal ile onlara ittisal ve istinâd etmeniz maslahat‑ı İslâm nâmına zarûrîdir.
Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftûnu frenk mukallidleri, avâm‑ı müslimîne tercih etmek, maslahat‑ı İslâma münâfî olduğundan, Âlem‑i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdâd edecek…
133
Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal‑i helâket, tek bir ihtimal‑i necât varsa; hayatından vazgeçmiş, mecnûn bir cesur lâzım ki, o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zarûriyât‑ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal‑i necât var. Yalnız, gaflet ve tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal, zarar‑ı dünyevî olabilir. Hâlbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal‑i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinâd, tek bir ihtimal‑i necât olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahâne bulunabilir? Hamiyet nasıl müsâade eder?
Bâhusus bu gürûh‑u mücâhidîn ve bu yüksek meclisin ef'âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda Hukukullâh, hukuk‑u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr‑ı tevâtür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbarâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata‑i nefis ve vesvese‑i şeytandan gelen bir vehmi kabûl eden adamlarla, hakîki ve ciddi iş görülmez.
Şu inkılâb‑ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis‑i àlînin şahsiyet‑i maneviyesi – sâhib olduğu kuvvet cihetiyle – mânâ‑yı saltanatı derûhde etmiştir. Eğer, Şeâir‑i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ‑yı hilâfeti dahi vekâleten derûhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane‑i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyât‑ı medeniye ile ihtiyacât‑ı rûhiyesini unutmayan bu milletin hâcât‑ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecbûriye mânâ‑yı Hilâfeti, tamamen kabûl ettiğiniz isme ve lafza verecek. O mânâyı idâme etmek için kuvveti dahi verecek. Hâlbuki, meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak‑ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak‑ı asâ ise, ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا﴾ âyetine zıttır.
134
Zaman cemâat zamanıdır. Cemâatin rûhu olan şahs‑ı manevî daha metîndir. Ve tenfîz‑i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyâde muktedirdir. Halife‑i şahsî, ancak ona istinâd ile vezâifi derûhde edebilir. Cemâatin rûhu olan şahs‑ı manevî eğer müstakîm olsa, ziyâde parlak ve kâmil olur. Eğer fenâ olsa pek çok fenâ olur. Ferdin, iyiliği de fenâlığı da mahdûddur. Cemâatin ise gayr‑ı mahdûddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenâlıkla bozmayınız.
Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise, zarûrî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhâfaza etmektir. Yoksa, şuûrsuz olarak şuûrlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, za'f‑ı milliyeti gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkîf etmez, teşci' eder…
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾
135
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
(Ey azîz kardeşim bil ki!)
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hakàik‑ı îmâniyeyi isbât için îrâd edilen bürhân ve delilleri tedkik ederken, şu kocaman neticeyi bu zaîf, nahîf delil intac edemez diye tenkidâtta bulunma. Zîra za'fiyetiyle ittiham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek çoktur.
Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şâhidlerden, şehîdlerden, bürhânlardan, delillerden, emârelerden herbirisi, o müdafaa meydânında arkadaşını himâye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl‑i vukûf olur.
Çünkü, hakàik‑ı îmâniyede hedef sübûttur; nefy değildir. Sâbit olan bir şeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zîra, sübûtta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvâfık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur.
Nefy cihetinde, nefy edenlerin şehâdetlerinde tevâfuk yoktur. Nefylerine mütehâlif esbâb gösterirler. Bunun için, şehâdetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevâfuk yok.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebeb olur. Ve kezâ, şiddet‑i havf ve gayet azamet ve aklın ihâtasızlığı da inkâra sebeb olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemic ve dâhil olduğu gibi, Cehennem’in de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şühûdî bir yakìn ile müşâhede ettim. Ve kezâ, nasıl ki, hurmanın çekirdeği hurma ağacına hâmiledir. Aynen öyle de, îmân habbesinde de Cennet’in mevcûd olduğunu hads‑i kat'î ile gördüm.
136
Çünkü, o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve inkılâbları garîb olmadığı gibi, küfür ve dalâlet mânâsı da tâzib edici bir Cehennem’i; îmân ve hidayet de bir Cennet’i intac edeceğinde istib'âd yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah‥ Allah‥” zikrinin şuâ ve harâretiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir'avunlaşamaz. Ve Hàlık‑ı semâvât ve arza isyan edemez. O zikr‑i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihàz ettikleri zikr‑i hafî sâyesinde kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs‑i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kàdirîler de, zikr‑i cehrî sâyesinde tabiat tâğutlarını târ ü mâr etmişlerdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlemde herşeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir.
Evet, kesret ve tekessürün müntehâsı ve neticesi olan insanın sahife‑i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem‑i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Ma'lûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, rûh‑u insanîde bulunan mânâlara, maneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektûblara da işâretleri vardır.
Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı hâşiye, tesâdüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır.
137
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu dünya hayatına muhabbetle mübtelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücûda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekàsı olup, başka bir faydası olmadığını, yani, Fâtır‑ı Hakîm’in zevi'l‑hayatta ve cevher‑i insaniyette vedîa olarak koyduğu bütün cihâzât‑ı acîbe ve techizât‑ı hàrikanın, serîü'z‑zevâl olan şu hayatın hıfzı ile bekàsı için verildiğini zannediyorlar.
Hâlbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinâttaki gayr‑ı mütenâhî nizâmların şehâdetleriyle, sath‑ı âlemde görünen hikmet, inâyet, intizam, adem‑i abesiyete olan delil ve bürhânların, ma'kûse olarak, abesiyete, isrâfa, intizamsızlığa, adem‑i hikmete delil ve bürhân olmaları lâzım gelecektir.
Arkadaş!
Şu dünyevî hayatın fâideleri pek çoktur. O fâidelerinden, hayat sâhibine – tasarruf ve hizmeti nisbetinde – bir hisse ayrıldıktan sonra, bâkî kalan gayeler, semereler Fâtır‑ı Hakîm’e râci'dir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına bir tarladır. Ve Cennet’te Rahmet‑i İlâhiye’nin envâ'ının cilvelerine mazhardır. Ve hayat‑ı uhreviyenin hàrika ve gayr‑ı mütenâhî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir.
Demek, insan bir sefîne kaptanı gibidir. Sefînenin gayr‑ı mahdûd fâidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâkî kalan kısmı sultana râci'dir. İnsan da, sefîne‑i vücûduyla alâkası derecesinde o vücûdun hayatdâr semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan‑ı Ezelî’ye aittir…
138
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hàlık’ımızı, Mâlik’imizi ve Mevlâ’mızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennem’dir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek “Mârifetullâh”dan başka bir şey var mıdır? Evet, mârifetullâh olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştihâ olmadığı gibi Cennet’e bile iştiyak geri kalır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada cereyan eden ve husûle gelen herbir şeyin iki vechi vardır. Biri, âhirete bakar ki, nefsü'l‑emirde en sâbit, en ağır bu vecihtir. İkincisi, dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hìffet ve zevâlden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırâbına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffâf bir zerrede şemsin timsâlini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellîsini görse; şemsin o timsâl ve tecellîsinden, hakîki şemsin bütün levâzımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyârâta olan cezbini taleb edip isterler. Maahazâ, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsâl ve tecellînin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basîretinin körlüğü dolayısıyla hakîki şemsin inkârına zehâb ederler.
Ve kezâ, o eblehler tecellî ile husûle gelen vücûd‑u zıllîyi, vücûd‑u hakîki ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde şemsin timsâlini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin harâretini, ziyâsını ve sâir hususiyâtını da istemeye başlarlar.
Ve kezâ, o eblehler sinek, böcek ve sâir küçük ve hasîs şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser‑i san'at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni' bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki, bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”
Arkadaş! Bu gibi eblehleri iknâ ve işkâllerini def' için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.
139
Birincisi: Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetinin kemâliyle alâkadar olan her şey O’nu tavsif eder. Fakat o şeyin, rubûbiyetine mazhar olduğu münâsebetiyle, kemâlinin de mahall‑i tecellîsi olur. Fakat, o kemâl ile muttasıf olamaz.
İkincisi: Herşeyden Cenâb‑ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr‑ı mütenâhî sâir kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftâh ile açılması mümkündür.
Üçüncüsü: İlm‑i muhîtten in'ikâs eden kader, herşeyde esmâ‑i nuriyeden bir hisse tersîm etmiştir.
Dördüncüsü:﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾
Bu âyetlerin sarâhatine göre, herşeyin vücûdu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icâd ve sonradan ihyâları, bir nefs‑i vâhidenin icâd ve ihyâsı gibidir. Demek icâd Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbâba veya eşyanın kendilerine isnâd edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş'et eden muhâlâtı kabûl etmeleri lâzım gelir…
140
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hakikatleri durûb‑u emsâl ile beyân ediyor. Çünkü dâire‑i Ulûhiyet’e ait hakàik‑ı mücerrede, dâire‑i mümkinâtta, ancak misâller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, dâire‑i imkânda misâllere bakarak, fevkınde bulunan dâire‑i vücûbun şuûnâtını, ahvâlini düşünür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.
Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki:
Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halîta ve karışığıdır. Bu halîtada dâhil olan ism‑i Zâhir itibariyle; arş mülk, kevn melekût olur. İsm‑i Bâtın itibariyle; arş melekût, kevn mülk olur. Demek arşa ism‑i Zâhir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm‑i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ, ism‑i Evvel itibariyle, ﴿وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ﴾ âyetinin işâret ettiği kevnin bidâyetini içine alıyor. Ve ism‑i Âhir itibariyle, سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ Hadîs‑i Şerîfinin îmâ ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor.
Demek, arş öyle bir halîtadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücûdun sağını solunu, üstünü ve altını ihâta etmiş olur.
141
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç, duânın menba'ıdır.
Feyâ Rabbî, yâ Hàlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım duâlarda uddetim, fâkatimdir. Vesilem, fıkdân‑ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re'sülmalım, emellerimdir. Şefî'im, Habîbin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Âmîn!
142
Zeylü'l‑Hubâb
﴿﷽﴾
Öyle bir Allah’a hamd, medh ve senâlar ederiz ki, şu âlem‑i kebîr O’nun icâdıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de O’nun ibdâ'ıdır. Biri inşâsı, diğeri binasıdır. Biri san'atı, diğeri sıbğasıdır. Biri nakşı, diğeri zînetidir. Biri rahmeti, diğeri ni'metidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rubûbiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnû'udur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczâsıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i'câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir.
اَللّٰهُمَّ يَا قَيُّومَ الْاَرْضِ وَالسَّمَاءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَجَم۪يعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَجَم۪يعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ كَمَا يُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَكَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve herşeyin O’ndan olduğunu ve O’na rücû ettiğini bilmekle olur.
143
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûd ile vücûda lâzım olan şeyler, temlik sûretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi ni'metlerde, Allah’ın rızâsına muvâfık tasarruf edilebilir.
Evet bir misâfir, ev sâhibinin iznine ve rızâsına muvâfık olmayacak derecede, yemeklerde ve sâir şeylerde isrâf edemez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Gözleri küsûf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukû'a gelen gayr‑ı mahdûd hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri hâlde, kıyâmet‑i kübrâyı ve haşr‑i umumîyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene icâd edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr‑i umumîyi istib'âd eden sıkılmaz mı?
Eğer onlar şühûdî bir yakìn ile haşr‑i umumîyi görmek isterlerse, – akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla – yaz mevsiminde küre‑i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazîf, latîf kudret mu'cizeleri o mahlûkat‑ı latîfe, evvelkisinin, yani ölüp giden semerâtın aynı veya misli değil midir?
Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet‑i rûhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, rûhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerâttaki bu vaziyeti gören haşri istib'âd edebilir mi?
144
Ve kezâ, manevî asansörler ile lâzım olan erzâk ve gıdâlarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz‑ı dîdâr eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihrac ve icâd etmekle o kuru ağacı acîb bir vaziyete ve hayatdâr antika bir şekle koyan Kudret‑i Ezeliyeye haşr‑i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu latîf, nâzik masnûâtı o kuru ağaçlardan ihrac eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedîhî bir mes'eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın herbir sûresi, bütün Kur'ân’ın münderecâtını icmâlen ihtiva ettiği gibi, sâir sûrelerde zikredilen makàsıd ve mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur'ân’ı tamamen okumaya vakti müsâid olmayan veya ancak bir kısmını veya bir sûresini okuyabilen insanlar, Kur'ân’ın hepsini okumaktan hâsıl olan sevâbdan mahrum kalmamasıdır.
Evet mükellefîn arasında bulunan ümmîler ancak bir sûreyi okuyabilirler. İ'câz‑ı Kur'ân onları da tam sevâb kazanmaktan mahrum etmemek için, bu nükte‑i i'câziyeyi takib ederek bir sûreyi tam Kur'ân hükmünde kılmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Maddiyâttan olmayan, bilhassa mâhiyetleri mütebâyin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübâşeret ve muâlecesi lâzım değildir.
Evet, asker neferâtı arasında bir kumandanın tasarrufâtı, tanzimâtı, ancak emir ve irâdesiyle husûle gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferâta havâle edilirse, herbir neferin bizzat mübâşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücûd bulacaktır.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hakk’ın mahlûkatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irâde ile olur. Bizzat mübâşereti yoktur. Şemsin kâinâtı tenvir ettiği gibi.
145
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! (❋)
İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da, sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor. Arz sefînesi de, sür'atle giderken ﴿تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ﴾ âyetini okuyor. Sefîne‑i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr‑ı meşrû lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binâenaleyh, o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâkî lezzetinden ağırdır.
Ey nefs‑i emmârem! Sana tâbi değilim. Sen istediğin şeye ibâdet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana musahhar eden Fâtır‑ı Hakîm-i Zülcelâl’e abd olurum…
Ve kezâ, kader muhîtinde uçan tayyare‑i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdud ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek, ebedü'l‑âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hàlık‑ı Rahmânürrahîm’den medet istiyorum.
Ve kezâ, hiçbir şeyi duâlarıma, istiğâselerime ve niyâzlarıma hedef ittihàz etmem. Ancak küre‑i arzı harekete getiren, felek çarklarını durdurmağa ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye ve vücûdun şâhikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmaya kàdir olan kudreti nihâyetsiz Rabb‑i Zülcelâl’e duâlarımı, niyâzlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünkü, herşeyle alâkadar âmâl ve makàsıdım vardır.
146
Ve kezâ, kalbime vâki olan en ince, en gizli hâtıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi; akıl ve hayâlimin de temennî ettikleri saâdet‑i ebediyeyi vermeye kàdir olan Zât‑ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet etmiyorum. Evet, dünyayı âhirete kalbetmekle kıyâmeti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz.
Evet, O’nun mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder.
Evet, O’nun mârifeti olmazsa, ulûm evhâma tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücûd ademe inkılâb eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. Evet, O’nun mârifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'dâ ve düşman olurlar. Bekà belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azâb olur. Akıl ikàb olur. Âmâl, âlâma inkılâb eder.
Evet, Allah’a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur… Bu da, herşey Allah’ın mülk ve malı olduğunu îmân ve iz'ân ile olur…
Evet, kudret, insanı çok dâirelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakîr bir dâirede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dâirelerde insanın vazifesi, yalnız duâdır.
Evet, ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ﴾ âyet‑i kerîmesi, bu hakikati tenvir ve isbâta kâfîdir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbine ilticâ eder ve Hàlık’ından ister.
147
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Eşyada görünen nev'î ve ferdî vahdetler Sâni'deki sırr‑ı vahdetten neş'et etmiştir. Çünkü, kuvvet dağılmıyor… Bir kısmına çok, bir kısmına az sarfedilmekle kudrette, kuvvetin tecezzî ve inkısamı olmuyor. Eğer vahdet olmasa idi, kudretin yaptığı sarfiyatta tefâvüt olsa idi, masnûâtta da tefâvüt ve intizamsızlık olurdu. Demek, kudretin vahdetle beraber masnûâta yaptığı tasarrufu şemsin tenviri gibidir ki, bir şems‑i vâhid, cüz' ve küllü bilâ‑tefâvüt herşeyi ziyâlandırdığı gibi, tecellîsiyle de herşeyin yanında mevcûddur.
Binâenaleyh, mümkinât dâiresi efrâdından tavzif edilen miskin, câmid, meyyit ve ism‑i Nur’a mazhar şemste sırr‑ı vahdet sâyesinde bu kadar intizamlı tasarruf olursa; Şems‑i Ezelî, Sultan‑ı Ebedî, Kayyûm‑u Sermedî, Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehadin masnûâta tasarrufu nasıl olacaktır?
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sâni'in vahdetine en sâdık şâhidlerden
Birincisi: Cüz'î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sâni'de de vahdet var. Öyle ise, Sâni' Ehad’dir.
İkincisi: Herşeyde kàbiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl‑i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî bir şeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser‑i san'at vardır ki, insanları hayrette bırakır.
Üçüncüsü: Herşeyin icâd ve inşâsındaki sühûlettir. Gözle görünen san'attaki sühûlet isbâta, delile muhtaç değildir.
148
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Küre‑i arz mağazasından me'külât ve meşrûbât ve libâs ve sâir ihtiyaçlarınızı te'min ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlâhî hazineden almayıp birer birer esbâba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husûle gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, râyiha, tat ve koku gibi latîf şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnû'udur ki, icâdında külfet ve mübâşeret yoktur.
Mes'ele böyle olduğu hâlde, haşerâtın zevk ve heveslerini tatmin için herbir noktasında bin türlü i'câz nükteleri bulunan o küre‑i arz mağazasındaki eşyanın Sâni'i ya şuûrsuz, hissiz, irâdesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemâlsizdir ki, bu kadar bol, zîkıymet, antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbâta muhtaç olmayan bedîhî bir hakikattir. Veya O hazine sâhibi o hazineyi, âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazine‑i gaybda eşyanın icâdı “Kün” emri ile bağlıdır. Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcibü'l‑Vücûd’un yed‑i kudretindedir.
Maahazâ, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd‑i müstehlikte zevi'l‑hayata ait cüz'î fâidelerden başka esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına ve fa'âliyetteki esrâr ve şuûnâtına ait gayr‑ı mütenâhî hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyâfet‑i âmme ve bu feyz‑i âmmın bir kör kuvvetten neş'et etmesi ve bu eşyanın semerâtı sel gibi akıp ittifakı ve tesâdüfün eline havâlesi muhâldir.
149
Çünkü, o eşyanın intizamlı, hakîmâne teşahhusâtı ve şuûrkârâne, muhkem hususiyâtı kör tesâdüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra‑i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevâd‑ı Mutlaktan, bir Hakîm‑i Mutlak’tan, bir Kadîr‑i Mutlak’tan geldiğini gösteren şâhidlerdir.
İ'lem ey esbâba mübtelâ insan!
Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücûduna lâzım olan şeylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsâvî olan Zâtın “Kün” emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha a'lâ değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada görülen bilhassa nebâtî ve hayvanî hayatlarda müşâhede edilen ademler, i'dâmlar; tebeddül ve teceddüd‑ü emsâlden ibarettir. Îmânlı olan kimselere göre zevâl ve firâkın acısı değil, yerlerine gelen emsâlleriyle visâlin lezzeti hâsıl oluyor.
Öyle ise, îmâna gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslîm ol ki, selâmette kalasın.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Asabiyet‑i câhiliye, birbirine tesânüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti ma'bûd ittihàz ediyorlar. Hamiyet‑i İslâmiye ise, nur‑u îmândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyâdır.
150
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ehl‑i ilhâd ile ve bilhassa Avrupa mukallidleriyle münâzara ile iştigâl edenler büyük bir tehlikeye ma'rûzdurlar. Çünkü, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedrîcen hasımlarına mağlûb olur ki, bî‑tarafâne muhâkeme denilen munsıfâne münâzarada nefs‑i emmâreye emniyet edilemez.
Çünkü, insaflı bir münâzır, hayâlî bir münâzara sahasında, arasıra hasmının libâsını giyer, ona bir da'vâ vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla dimağında bir tenkid lekesinin husûle geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hàlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur! Böyle vaziyete düşen bir adamın çare‑i necâtı, tazarru ve istiğfardır. Bu sûretle o lekeyi izâle edebilir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu küre‑i arz misâfirhânesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misâfirhânenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyînâtında çalışırlar. Eğer küre‑i arzın haricinden yabancı birisi gelip misâfirhânenin bir mu'cize ve hàrika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sâhib ve sâni' olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle hàrika bir masnû'un sâni'i de mu'ciz‑nümâ olduğuna kat'iyyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, O Sultan‑ı Ezelî’nin makàsıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden mâadâ bu binadan bir şeye mâlik ve sâhib olmadıklarına tekraren hükmedecektir.
Ve kezâ, o çiçeklerin zevi'l‑hayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm‑i Kerîm tarafından misâfirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedâyâ ve behâyâdır ki, Sâni' ile masnû' arasında bir vesile‑i teârüf ve tahabbüb olsun.
151
Eyyühe'n‑nefs!
Sen herbir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan mânâları zihnî mânâlarda arıyorsun. Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisinde bütün esmânın şuââtını görmek istiyorsun. Herbir latîfenin zevkiyle bütün letâifin zevklerini zevketmek istiyorsun. Herbir hisse tâbi olan işleri ve hâcetleri îfâ ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhâma ma'rûz kalıyorsun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir ni'metin umumî ve herkese şâmil olması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delâlet etmez. Ve o ni'metin bir kasd ve irâdeden gelmemesine emâre olamaz. Meselâ: Göz ni'metinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet‑i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkìs etmeye de sebeb olamaz. Ve kezâ, hususî ve tek bir ni'metin tesâdüfü mümkün olsa bile, umumî bir ni'met, behemehal bir mün'imin eser‑i kasd ve irâdesidir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herbir zîhayatın hayatında gayr‑ı mütenâhî gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâkî kalan gayeler, gayr‑ı mütenâhî olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icâd eden Zâta aittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur.
Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün fâideleri, bir zîhayata ait değildir ki, abes olsun. Evet, sath‑ı arzda her sene yapılan ziyâfet‑i âmme-i İlâhiye nev'‑i beşere, halife olduğu münâsebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın zihnine bazen şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de âdi ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semâvât ve arzı yed‑i kudretine alan Hàlık‑ı Zülcelâl’e karşı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?” Bu vesveseye karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:
152
1 – İnsan gayr‑ı mütenâhî acz ve fakrıyla beraber Cenâb‑ı Hakk’a îmânıyla, kudret ve gınâ ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı insan, hayvaniyetten terakkî edip halife‑i zemin olmuştur.
2 – Cenâb‑ı Hak ihâta‑i kudret ve azametiyle insanın duâsını işitir, hâcâtını görür. Ve semâvât ve arzın tedbiri o insanı da düşünmeye mâni değildir.
Suâl: Cenâb‑ı Hakk’ın cüz'iyât ve hasîs emirler ile iştigâli azametine münâfîdir?
Elcevab: O iştigâl, azametine münâfî değildir. Bil'akis, adem‑i iştigâli Azamet‑i Rubûbiyet’ine bir nâkìsadır. Meselâ: Şemsin ziyâsından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nâkìsa olur. Maahazâ, bütün şeffâf şeylerde görünen şemsin timsâllerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir.” diyebilir. Ve zerreler ile şems arasında müzâheme yoktur.
Bütün mahlûkat – bilhassa insanlarda – ferdî olsun, nev'î olsun, şerîf olsun hasîs olsun; ilim, irâde, kudret itibariyle Cenâb‑ı Hakk’ın tecellîsine mazhardır. Herbir şey, herbir insan, “Allah yanımdadır.” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenâb‑ı Hakk’ın kurbiyeti ve herbir şeyin Cenâb‑ı Hakla münâsebeti olmakla beraber, o da münâsebetdârdır. Ve gayr‑ı mütenâhî acz ve fakrı olan insan gayr‑ı mütenâhî kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb‑ı Hakla münâsebeti ne kadar latîftir.
153
Takdis ederiz O Zâtı ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek şefkati en yüksek ceberûta idhal ettiği gibi, nihâyetsiz kurbu nihâyetsiz bu'd ile cem'edip, zerreler ile şemsler arasında uhuvveti te'sis etmiştir. Birbirine zıt olan bu şeyleri cem'etmekle derece‑i azametini bir derece göstermiştir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Îmâna ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mâl‑i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk‑u ibâda tecâvüz etmemekle, Hukukullâhı da bihakkın îfâ etmekten ibarettir.
Ecnebîlerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyâta ait ise lâzımdır. Sefâhete dair ise muzırdır.
اَللّٰهُمَّ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَارْحَمْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ وَنَوِّرْ قُلُوبَ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْاٰنِ وَعَظِّمْ شَر۪يعَةَ الْاِسْلَامِ اٰم۪ينَ
154
Habbe
Cennet‑i Kur'âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği
حَبَّ مِى گُويَدْ
مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَيْوَهٴِ تَوْحِيدْ ❋ يَكْ شَبْنَمَمْ اَزْيَمْ پُرْ اَزْ لُؤلُؤِ تَمْجِيدْ
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ ﮂالَّذ۪ي هُوَ مَرْكَزُ دَائِرَةِ الْاِسْلَامِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ مَا دَامَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur‑u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem‑i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun rûhu olur.
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.
Eğer pek güzel şa'şaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî onun andelîbi olur.
155
Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur‑u Muhammedî O Sultan‑ı Ezelin makarr‑ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyât‑ı cemâliyesiyle âsâr‑ı san'atını hâvî olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî ve teşrîfatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hàrikaları ve mu'cizeleri ta'rif ediyor. Halkı o saray sâhibine, sâni'ine îmân etmek üzere câzibedâr, hayret‑efzâ dâvet ediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Ma'lûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvîdir. Ve kezâ, hilkat‑i âlemin ille‑i gâiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere‑i İslâmiyete çekirdek ittihàz etmiştir. Demek o çekirdek, Âlem‑i İslâmiyet’in hem bânîsidir, hem esâsıdır, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacât sâikasıyla âlemin envâ'ıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ‑i Hüsnâ’nın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy‑i Mutlak ve Hâfız‑ı Hakîki ile itmi'nân edebilir.
Ve kezâ, o kalbin öyle bir kàbiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsîl eder. Ve Vâhid‑i Ehadden başka merkezinde bir şeyi kabûl etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekàdan mâadâ bir şeye râzı olmuyor.
156