Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
177

Zeylü'l‑Habbe

Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum keşfedebildim mi? Veyâhut sonra inkişaf edecektir. Veyâhut bilâhare zuhûr edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْاِسْلَامِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْاَمْطَارِ وَاَمْوَاجِ الْبِحَارِ وَثَمَرَاتِ الْاَشْجَارِ وَنُقُوشِ الْاَزْهَارِ وَنَغَمَاتِ الْاَطْيَارِ وَلَمَعَاتِ الْاَنْوَارِ وَالشُّكْرُ لَهُ عَلٰى كُلِّ مِنْ نِعَمِهِ فِي الْاَطْوَارِ بِعَدَدِ كُلِّ نِعَمِهِ فِي الْاَدْوَارِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْاَبْرَارِ وَالْاَخْيَارِ مُحَمَّدٍ ﮂالْمُخْتَارِ وَعَلٰى اٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ ذَوِي الْاَنْوَارِ مَادَامَ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ
178
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Misâfir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezâlik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hâllere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsûs şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder.
Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelîbin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelîbden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle muğâlata etmiş olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünya hayatını güzelleştiren esbâbdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsâlleridir.
Evet, müstakbel, mâzinin âyinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâb ettiğinde sûretini ve şeklini ve dünyasını istikbâl âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedîa ediyor. Onlara olan manevî ve hayâlî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur.
Meselâ: Arkadaşlarının ve akrabasının timsâllerini ve fotoğraflarını hâvî büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o âyinenin içindeki timsâller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: Eyvâh, ne ediyorum! Bunlar şarab değil, serâbdır. Bunlar ile uğraşmak azb değil, azâbdır.” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedârikâtta bulunmaya başlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:
1 Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhâfaza etmesidir.
2 Esmâ‑i Hüsnâ’nın tenâsüb ve iktizası üzerine hakàik‑ı àliye-i İlâhiye’deki muvâzeneyi mürâat etmesidir.
179
3 Rubûbiyet ve Ulûhiyet’e ait şuûnâtı kemâl‑i muvâzene ile cem' etmesidir.
Kur'ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliyâ ve sâir büyüklerin netâic‑i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınında dalmış olan İşrâkìyyûn ve âlem‑i gayba nüfûz eden Rûhâniyûn dahi, Kur'ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zîra onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat‑i mutlakayı ihâta edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat‑tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenâsübü bozup, muvâzeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ: Envâ'‑ı cevâhiri hâvî zînetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken, birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde onların buldukları cevâhirin, kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yâkutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hâkezâ herbirisi definenin esâs müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruâtından olduğunu i'tikàd eder. Mes'ele bu şekle girmekle muvâzene kayıp ve tenâsüb zâil olur. Sonra mes'elenin hakikatini keşf ve izâh için te'vilât ve tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehâb eden olur.
Evet; Sünnet‑i Seniye ile muvâzene yapılmazdan evvel, hemen meşhûdâtına i'timâd eden İşrâkìyyûn ile Mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verir. Bilâ‑tereddüd kabûl ederler.
180
Arkadaş! Kur'ân da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur'ân’ın gözü açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihâta ile görmüştür. Ve hakikate uygun bir tarzda tenâsüb ve muvâzeneye riâyet ederek kemâl‑i intizam ve ıttırâd ile hakikati izhâr etmiştir.
Arkadaş! Nev'‑i beşerde envâen dalâlete düşen fırkaların sebeb‑i dalâletleri, imâmlarının kusurudur. Evet, imâmları bâtından bahsetmişlerse de meşhûdâtlarına i'timâd ve iktifâ ederek esnâ‑i tarîkten dönmüşlerdir ve حَفِظْتَ شَيْئًا وَغَابَتْ عَنْكَ اَشْيَاءُkavline mâsadak olmuşlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak seni ademden vücûda ve vücûdun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan sûretine getirmiştir. Mebde'‑i hareketin ile son aldığın sûret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvâr ve ahvâlin herbirisi sana ait ni'metler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi ni'metler dizilmiş, tam bir gerdânlık veya ni'metlerin envâ'ına bir fihriste şeklini veriyor.
Binâenaleyh, geçirmiş olduğun vücûdun her menzilinde ve vaziyetinde, etvârında, ahvâlinde: Nasıl bu ni'mete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suâle çekileceksin. Çünkü, vukû'a gelen hâller suâle tâbidir. Amma imkânda kalıp vukû'a gelmeyen şeyler suâle tâbi değildir.
Geçirmiş olduğun ahvâl, vukûâttır. Gelecek ahvâlin ademdir. Vücûd mes'ûldür, adem ise mes'ûl değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin ni'metlerin şükrünü kazâ etmek lâzımdır.
181
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı havalandırıp başaşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:
İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr‑ı insanî hâller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.
Meselâ: Bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsâlinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır.
Çünkü, vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Meselâ: Katredeki timsâl, şemsin evsâfını gösterir. Amma o evsâf ile muttasıf olamaz.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Vücûd nev'inde tezâhum yoktur. Yani, pek çok âlemler, hâller, vücûd sahnesinde ictimâ' eder, birleşirler.
Meselâ: Gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem‑i misâle bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri, odaları göreceksin.
Sâniyen: Odada otururken, kemâl‑i sühûletle o misâlî odalarda her çeşit tebdil, tağyîr, tasarruf edebilirsin.
Sâlisen: Odadaki elektrik, elektrik misâllerinin en uzağına en yakındır. Çünkü, o misâlî misâllerin kayyûmu odur.
Râbian: Bu maddî vücûdun bir habbesi, bir parçası, o misâlî vücûdun bir âlemini içine alabilir.
Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem‑i mümkinât arasında da cârîdir. Çünkü mümkinâtın vücûdu, Vâcibin nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcibin emriyle vücûd‑u hariciyeye girer. Sâbit ve müstakırr kalır.
182
Demek mümkinâtın vücûdu bizzat hakîki bir vücûd‑u haricî olmadığı gibi, vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcibü'l‑Vücûd’un icâdıyla bir vücûddur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhâl olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip ta'rif etmemesi de muhâldir.
Çünkü insan, mâlikin kemâlâtına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor; ve kendisine beşik olarak yaratılan küre‑i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ semâ‑i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zaafiyetiyle beraber hàrika tasarrufât‑ı acîbesiyle eşref‑i mahlûkat ünvânını almıştır. Ve elinde cüz'‑ü ihtiyarî bulunduğundan bütün esbâb içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir.
Binâenaleyh, Mâlik‑i Hakîki’nin rusül vâsıtasıyla böyle yüksek; fakat gâfil abdlerine kendisini bildirip ta'rif etmesi zarûrîdir ki, O Mâlik’in evâmirine ve marziyâtına vâkıf olsunlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın vehim, farz, hayâl duygularına varıncaya kadar bütün hâsseleri bilâhare rücû edip bil'ittifak Hakka ilticâ ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve kâinâtın ancak ve ancak Kur'ân’ın izâh ettiği şekilde bulunduğunu gördüm.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlem‑i ziyâ, âlem‑i harâret, âlem‑i hava, âlem‑i kehrüba, âlem‑i elektrik, âlem‑i cezb, âlem‑i esîr, âlem‑i misâl, âlem‑i berzah gibi âlemler arasında müzâheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde ictimâ' ederler.
183
Kezâlik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda ictimâ'ları mümkündür. Evet, hava, su insanın yürüyüşüne, cam ziyânın geçmesine, şuâın röntgen vâsıtasıyla kesif cisimlere bile nüfûzuna ve akıl nuruna, melek rûhuna, demirin içine harâretin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.
Kezâlik, bu kesif âlemde rûhânileri deverândan, cinnîleri cevelândan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerândan men'edecek bir mâni yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Göz, lamba, şems gibi nur ve nurânî şeylerde cüz'î küllî, cüz' küll, bir bin müsâvîdir. Evet, şemse bak! Onun timsâlleriyle seyyârât, denizler ve havuzlar, katre, kabarcıklar gibi bütün şeffâf şeyler, kemâl‑i sühûletle temessül ediyorlar.
Kezâlik, Şems‑i Ezelî şu kâinât kitabında bütün bâbları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten bilâ‑külfet yazıyor. Ve Ba'sü ba'de'l‑mevt”te dahi aynı bu sühûlet vardır. Hilkatiniz ve ba'siniz, bir nefsin hilkat ve ba'si gibidir diye Kur'ân‑ı Kerîm emrediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyi tahrîk eden zerrât‑ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki; herşeyin hududunda dâima harekette bulunan zerrâtı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerrâtı taşmaktan men' ediyor. O bekçi ise, muhît bir ilmin tecellîsidir ki, o tecellî kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek herşey, içerisindeki zerrâta bir kalıptır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Kur'ân’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu kitab‑ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izâh ediyor.
184
Meselâ: Maddiyât âlemi Cenâb‑ı Hakk’ın envâr‑ı ni'metini cezbetmek için hakîki bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi, âlem‑i maneviyat dahi Rahmet‑i İlâhiye’nin ziyâlarını almak için şems‑i nübüvvete muhtaçtır. Binâenaleyh, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) nübüvveti, şemsin kat'iyyet ve vuzûhu derecesinde kat'î ve vâzıhtır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zîhayatın vücûduna terettüb eden semereler, yalnız kendisine, menfaatine, bekàsına, kemâline mahsûs değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâkî kalan kısm‑ı a'zamı Hàlık’a râci'dir.
Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husûle gelir. Hàlık’a râci' kısım ise, bir ânda husûle gelir. Meselâ: O zîhayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyâtına mazhariyetle Hàlık’ı, evsâf‑ı kemâliye ile tavsif ve lisân‑ı hâliyle hamdetmiş oluyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir ferdi, ihâta‑i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs'atiyle bir nev'i külliyet kesbeder. Ve kezâ, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda âlemin eczâsıyla şuûrca alâkadar olduğundan, nebâtî olsun hayvanî olsun pek çok nev'ilerde tasarruf sâhibi bulunduğundan, nev'i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nev'iler sırasına geçer.
Binâenaleyh gerek hayvanatın, gerek semerâtın nev'ilerinde vukû'a gelen mükerrer kıyâmetler, hevâm ve haşerâtta vücûda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da herbir ferdinde cârîdir.
Hülâsa: Kur'ân’ın âyetleriyle ebnâ‑yı beşer için büyük kıyâmetin geleceğine kat'î delâletler olduğu gibi, kitab‑ı âlemin âyât‑ı tekvîniyesiyle de kıyâmet‑i kübrâya pek kat'î delâletler ve işâretler vardır.
185
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm okunurken, istimâ'ında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin.
1 Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev'‑i beşere hitâben Kur'ân’ın âyetlerini tebliğ ederken, kırâatini kalben ve hayâlen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem‑i mübârekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2 Veya Cebrâil (A.S.), Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3 Veya Kàb‑ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim‑i Ezelî’nin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayâlî bir vaziyete gir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin şuûr ve ilminin sana taalluku, ahvâl ve levâzımat‑ı ihtiyacâtın nisbetindedir. Çünkü, sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münâsebet lâzımdır. Fazla, noksan olmamalıdır.
Senin sana olan şuûr ve ilminin nisbeti, Hàlık’ın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir.
Binâenaleyh, pek cüz'î olan ilim ve şuûrunla, Şems‑i Ezelî’nin ilim ve nazarına mukàbele etmekle, gündüz ortasında, güneşin altında, güneşin ziyâsıyla mübârezeye çıkan ateş böceği gibi olma!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âli birbirine münâsib, âsârı birbirine müşâbih, esmâsı birbirine âyine ve ma'kes, sıfâtı birbirine mütedâhil, şuûnâtı memzûc ise de, herbirisi için hususî bir tavır, bir hâl vardır ki, maksûd‑u bizzat o hususî tavırdır. Sâir tavırlar ise, tebeîdirler.
186
Binâenaleyh, meselâ Hàlık’ın âsârından cemâdâta baktığın zaman azamet ve kudreti kasdına hedef yap. Başka isimlerin tecelliyâtını teb'an düşün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak. Sâir tecelliyâta tebeî bir nazar ile bak.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm, bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakîki âlemden kendisine mahsûs hayâlî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur'ân’dan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine hàs bir Kur'ân vardır ki, onun rûhunu terbiye, kalbini tedâvi eder.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl‑i meşreb gibi herkes hidayeti için, şifâsı için müteaddid sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünkü, bir âyetin sâir Âyât‑ı Kur'âniye ile pek ince münâsebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla müteaddid sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur'ân hükmünde olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ cümle‑i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan‑ı mü'min sûretine gelinceye kadar câmidiyet, nebâtiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvâr ve ahvâline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere ma'rûzdur. Maahazâ, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binâenaleyh bu cümle, tesellî‑bahş olup şümûlü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:
1 لَا حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْوُجُودِ اِلَّا بِاللّٰهِ Ademden çıkıp vücûda gelmek.”
2 لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْبَقَاءِ اِلَّا بِاللّٰهِ Zevâle gitmeyip bekàda kalmak.”
187
3 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النَّفْعِ اِلَّا بِاللّٰهِ Mazarratı def', menfaati celb.”
4 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْمَطَالِبِ اِلَّا بِاللّٰهِ Musîbetten uzak olup, matlûba nâil olmak.”
5 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاص۪ي وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْعِبَادَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ Maâsîye düşmemek, ibâdete devam etmek.”
6 لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النِّعْمَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ Azâba ma'rûz kalmamak, ni'mete mazhar olmak.”
7 لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النُّورِ اِلَّا بِاللّٰهِ Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek.”
Ve hâkezâ, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.
188

Zeylü'z‑Zeyl

﴿
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazı insanların ağzında kemiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.
Birincisi: Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.
İkincisi: Mûcid ve müessir esbâbdır.
Üçüncüsü: Tabiat iktiza etti.
Bu üç kelimâtın pek çok muhâlâta zarf oldukları hakkında yapılan beyânâtı dinle:
İnsan mevcûddur. Bu mevcûd insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnû'.
İkinci kelimeye göre, esbâbın te'siriyle vücûda gelmiştir.
Üçüncü kelimeye nazaran, mevhûm tabiatın eseridir.
Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatin istilzam ettiği gibi Allah’ın masnû'udur.

Evvelki Kelimenin Gayr‑ı Mahsur Muhâlâtı

1 O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin herbirisinde hem insanın içini, hem kâinâtı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sâir sıfât‑ı lâzimenin bulunması lâzımdır.
2 İnsanın bedeninde zerrâttan teşekkül eden mütehâlif mürekkebât adedince matbaalarda hurûfâtı tertib etmek için kullanılan kalıplar gibi kalıplar lâzımdır.
189
3 Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve kezâ, herbirisi, ötekilere hem zıt, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

İkinci Kelimenin Muhâlâtı

1 İnsanın me'hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczâhânelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl‑i intizam ve muvâzene ile o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni'siz esbâb ve mevâdd‑ı câmideden sudûru mümkündür diyebilir.
2 Bir şeyin kemâl‑i intizam ile gayr‑ı mahdûd, kör, sağır, câmid, şuûrsuz esbâbdan sudûrunun muhâliyeti nisbetinde sâni'siz insanın da o maddelerden yapılması muhâldir. Maahazâ, maddî esbâbın yalnız zâhire taalluku vardır. Bâtındaki latîf, ince, garîb nakışlara, san'atlara nüfûzu yoktur.
3 O kelimenin iktizasına göre kemâl‑i ittifak ve intizam ile ihtiyacât nisbetinde gayr‑ı mahsur esbâbın bir cüz'de, bir hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Bu ictimâ', âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip ictimâ' etmeleri demektir.
Çünkü, insanın ustası esbâb olduğu takdirde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insanla alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O hâlde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı ictimâ' edebilir. Bu öyle bir muhâldir ki, muhâllerin en mümteni'idir.
190

Üçüncü Kelimenin Muhâl ve Butlânı İse

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhiridir ki, ehl‑i gaflet ve dalâletçe hakikat zannedilmiştir. Diğeri bâtınıdır ki, San'at‑ı İlâhiye ve Sıbğa‑i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hàlık‑ı Hakîm-i Alîm’in cilve‑i kudretidir. Ehl‑i gafletin sâni' olarak telâkki ettikleri tabiata, cenâh olarak yapıştırdıkları kör tesâdüf ve ittifak ise, dalâletten neş'et eden ıztırar neticesinde şeytanların ihtirâ' ettikleri hezeyanlardır.
Çünkü, müteaddid eserlerimde kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, hàrikaların hàrikası olan şu san'at, ancak ve ancak bütün evsâf‑ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr‑i Basîr’in yed‑i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyed, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinâta giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ!‥
Evet, insanda, herşeyde Sâni'‑i Ezelînin masnû'u olduklarına mevcûdâtın adedince şâhidler vardır. Meselâ:
1 Kâinâttır. Evet kâinâtın ihtiva ettiği bütün zerrât ve mürekkebâtın herbirisi ellibeş lisânla şehâdet etmektedir.
2 Kur'ân’dır. Evet Kur'ân, bütün enbiyâ, evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife‑i kevn ve vücûdda yaratılan icâdî ve tekvînî âyetler Hàlık’ın hallâkıyetine âdil şâhidlerdir.
3 Mahlûkatın reisi ve resûlü, bütün enbiyâ, evliyâ, melâike ile birlikte herşeyin sâni'i Allah olduğuna ilân‑ı şehâdet ediyorlar.
191
4 İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyacât‑ı fıtriyesiyle şâhiddirler.
5 Ulûhiyet ve Hallâkıyetin Allah’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.
Arkadaş! San'atın, vücûh‑u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcib’e olan isnâdı mes'elesi, semeredâr bir ağaç mes'elesi gibidir. Şöyle ki:
Ağacın o semereleri, ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir‑i tekvîniyeyi temessülden, evâmir‑i tekvîniye de Kün emrinden, Kün emri dahi Vâhid‑i Vâcib’den sâdır olmuştur.
O vakit, o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere‑i vâhide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacıyla pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem‑i fark, vahdette sühûletle yüsr, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş'et etmiştir.
Eğer kesrete isnâd edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal; tam ağacının vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüz'de dâhildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mes'ele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcib, diğeri mümteni'dir.
Hülâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi kendisine isnâd edilirse, kâinâta muhît olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Hâlbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!‥
192
Maahazâ, hüceyreden tut, âleme kadar herbir şeyin bir nev'i vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni' de vâhid olacaktır. Çünkü, vâhid ancak vâhidden sudûr eder.
Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle (tecellî sûretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz.
Ve kezâ, vücûd‑u haricî, vücûd‑u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd‑u haricîden bir nokta, vücûd‑u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik vücûd‑u vücûbî; daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd‑u hakîki, vücûd‑u haricî ondan ibarettir.
Binâenaleyh, ilm‑i muhît-i ezelîde temessül eden imkânî vücûdlar, vücûd‑u vücûbî’nin tecelliyât‑ı nuriyelerine âyine ve ma'kestirler. Öyle ise, ilm‑i ezelî imkânî vücûdlara âyine olduğu gibi, imkânî vücûdlar da vücûd‑u vücûbîye âyinedir. Sonra o imkânî vücûdlar, ilm‑i ezelîden vücûd‑u haricîye intikal etmişlerse de, vücûd‑u hakîki mertebesine vâsıl olmamışlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kevn ve vücûd sahasında durup, ahvâl‑i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür'atle anlar ki: Te'sir ve fâiliyet; latîf, nurânî, mücerred olan şeylerin şe'ni olduğu gibi; infiâl, kàbiliyet, teessür de maddî, kesif, cismânî şeylerin hàssasıdır.
Evet, misâl olarak semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyâsıyla yerde görür, fa'âliyettedir.
O dağ ise, azametiyle beraber fa'âliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir te'siri var ve ne de bir fiili var.
Ve kezâ, eşya arasında vukû'a gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latîf, nurânî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb‑i liyâkat eder. Kesâfeti nisbetinde de infiâl ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor.
193
Bundan anlaşılıyor ki, esbâb‑ı zâhiriyenin Hàlık’ıyla, müsebbebâtın mûcidi, ancak ve ancak Nuru'l‑Envâr, Sâni'‑i Ezelî’dir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tefekkür gafleti izâle eder. Dikkat, teemmül, evhâm zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tedkîkàt yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü, icmâlde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sâhili yoktur. İçine dalma boğulursun.
Arkadaş!
Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evhâm seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsâl eden kesret yolu budur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan ne kadar câhil ve gâfildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaati muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhûm olan büyük bir hayr‑ı azîmi terk, dalâleti irtikâb eder. Evet, Sofestâinin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.
Hâlbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işte onda bir zarar ihtimali varsa ictinâb eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimali olduğu hâlde, ictinâb etmez. İşte cehâlet bu kadar olur.
194
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Rûh‑u insanî gayr‑ı mütenâhî ihtiyaçlara giriftâr, gayr‑ı mütenâhî elemlere mahaldir. Gayr‑ı mahsur lezzetlere iştihâlıdır. Gayr‑ı mahdûd âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalâletiyle beraber rûhtan fışkıran şefkat, gayr‑ı mütenâhî elemleri tazammun ediyor. Binâenaleyh, Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyâmet kopsun, mîzan vaz'edilsin, hesab görülsün?” demeye hakkın yoktur.
Ey kemâl‑i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan!
Hayatına mağrûr olma. Zîra o hayat, bir muğâlata ile kàimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zevâl ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saâdet‑i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif‑i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izâle eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.
Ve kezâ, Musîbet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsâlim gibiyim diye yine yük altından kaçar. Fakat, musîbet âmm olduğunda, elemi muzâaf olur, kat kat ziyâde olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musîbete dâhildir. Çünkü, insanın rûhu, ebnâ‑yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.
Ey şek cebhesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen bîçâre! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O, zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azâba inkılâb edecektir.
Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâb etmesi emelinde isen, evkàt‑ı hamsede rükû ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, îmânı doldur. Sonra âyâta tefekkürle tâate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlât acılığından, necâtın halâveti tavazzuh ile münâcât lezzeti ortaya çıksın.
195
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd, seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve kezâ insan Rabb’ini, Hàlık’ını tecrübe edemez.
196

Zühre()

﴿

Mukaddime

Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel (Hâşiye) inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı tevhidiyeyi Arabî olarak notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim.
Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardaşlarımın kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbur oldum.
Bu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sâir Söz’lerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber izâh edilmiyor. letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
Said Nursî
197

Birinci Nota

Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde, sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak. Ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki: Senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!‥

İkinci Nota

Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
198

Üçüncü Nota

Ey gâfil Said! Bil ki: Galat‑ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ, kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al! Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!‥

Dördüncü Nota

Bil ki: Ekseriyetle Fâtır‑ı Hakîm’in âdetidir; ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdâr, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide‑i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.
199
İşte bu sâbit kaideye binâen deriz: Mâdem fünûnun ittifakıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdâr insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanatın bir nev'i hükmündedir.
Elbette kat'î bir hads ile hükmedilir ki: Haşir ve neşr‑i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.

Beşinci Nota

Şu notada Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek, ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken; kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsiyle bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:
Birisi: İsevînin din‑i hakîkiden ve İslâmiyetten aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden Avrupa’ya hitâb etmiyorum.
Belki felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek, beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup, da'vâ edersin ki: Beşerin saâdeti bu ikisi iledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin.
200
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht rûh! Acaba hem rûhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbet‑zede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın cismiyle, zâhirî bir sûrette aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ûd denilebilir mi?
Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz'î bir emirden me'yûs olması ve vehmî bir emelden ümîdi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar‑ı hayâle uğraması sebebiyle tatlı hayâller ona acılaşıyor. Şirin vaziyetler onu tâzib ediyor. Dünya ona dar geliyor, zindân oluyor.
Hâlbuki, senin şeâmetinle, kalbinin en derin köşelerinde ve rûhunun esâsında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâ'a uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçâre insana hangi saâdeti te'min ediyorsun?
Acaba, zâil, yalancı bir Cennet’te cismi bulunan ve kalbi, rûhu Cehennem’de azâb çeken bir insana mes'ûd denilebilir mi? İşte sen bîçâre beşeri, böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.
Ey nev'‑i beşerin nefs‑i emmâresi! Bu temsîle bak, beşeri nereye sevkettiğini bil. Meselâ; bizim önümüzde iki yol var: Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre âciz bir adam bulunur. Zâlimler hücum edip, malını, eşyasını gasbederek kulübeciğini harâb ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa hâl bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zâlimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan umumî bir mâtem, o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor.
Hâlbuki vicdân bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihâyetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin. Veyâhut kalb ve aklın muktezâsını ibtal etsin.
201
Ey sefâhet ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile rûh‑u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne atar, hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal‑i his hizmeti gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek.
İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet, bu misâle benzer.
İkinci yol ki: Kur'ân‑ı Hakîm, hidayetiyle beşere hediye etmiştir. Şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultan‑ı âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyor, geziyorlar. Ara sıra O Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar. Fakat hakikat noktasında terhisle müferrah olup, sultanın ziyaretine ve pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazen terhis memurları acemî bir nefere rastgeliyorlar Nefer onları tanımıyor. Silâhını teslîm et!” diyorlar Nefer diyor: Ben pâdişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz; yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, Mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte o ikinci yoldaki medâr‑ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât‑ı askeriye var ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât‑ı askeriye görünüyor.
202
İşte Kur'ân‑ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk‑ı hayatı var. Gaye‑i himmeti ve hedef‑i maksadı, yaşamak ve bekàsını te'min etmektir.” diyorsun.
Ve Hàlık‑ı Kerîm’in kerem düsturlarından ve erkân‑ı kâinâtta kemâl‑i itâatle imtisal edilen düstur‑u teâvünle; nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, Hayat bir cidâldir diye ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur‑u teâvünün cilvesinden olan zerrât‑ı taamiyenin, kemâl‑i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları, nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve koşmak, kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.
Hem çürük bir esâsın: Herşey kendi nefsine mâliktir diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki:
Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş irâdelisi insandır. Hâlbuki bu insanın; düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesinden yüz cüz'ünden onun dest‑i ihtiyarına verilen ve dâire‑i iktidarına giren yalnız meşkûk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakîki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; Sâir hayvanat ve cemâdât kendine mâliktir diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan ve cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbât eder.
203
Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani hàrika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hàlık’ı olan Rabb’ini unuttun, mevhûm bir tabiata isnâd ettin, âsârını esbâba verdin. O Hàlık’ın malını, bâtıl ma'bûd olan tâğutlara taksim ettin.
Şu noktada ve o dehân nazarında her zîhayat, herbir insan tek başıyla hadsiz a'dâya karşı mukâvemet etmek ve nihâyetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuûr, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Hâlbuki o bîçâre zîhayatın sermâyesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmiyor. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başka derdine derman beklemiyor. ﴿وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev'‑i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lambalarla tenvir ettin. O lambalar, sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyor. Belki, beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şâkirdlerin nazarında zâlimlerin hücumuna ma'rûz, miskin birer musîbet‑zededirler. Dünya bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar, ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır.
Senden tam ders alan şâkirdin, bir fir'avun olur. Fakat en hasîs şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü herşeyi, kendine rab telâkki eden bir fir'avun‑u zelîldir.
204
Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta‑i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
O şâkirdin gaye‑i himmeti, hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat‑i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor. Herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ân’ın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez. Ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye‑i ubûdiyet yapmaz bir abd‑i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır‑ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm‑i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir‑i müstağnîdir. Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf‑i kavîdir ki; Kur'ân, hakîki bir şâkirdine Cennet‑i ebediyeyi dahi gaye‑i maksad yaptırmadığı hâlde; bu zâil, fânî dünyayı ona gaye‑i maksad hiç yapar ?
İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe‑i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsiniz. Şöyle ki:
205
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar. Kur'ân’ın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umum sâlih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samîmî bir sûrette onlara duâ eder. Ve saâdetleriyle mes'ûd oluyor. Ve rûhunda şedîd bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duâsında اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der; hem en büyük şey olan arş ve şemsi, musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisat‑ı rûhlarını bundan kıyâs et ki: Kur'ân, kendi şâkirdlerinin rûhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksandokuz taneli tesbihe bedel, doksandokuz esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini gösteren doksandokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir: Evrâdlarınızı bununla okuyunuz der.
İşte Kur'ân’ın tilmizlerinden Şah‑ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (Radıyallahu Anhüm) gibi şâkirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile‑i zerrâtı, katarât adedlerini, mahlûkatın aded‑i enfâsını tutmuşlar, onunla evrâdlarını okuyorlar. Cenâb‑ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne terbiyesine bak ki: Nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye‑i Kur'âniye ile ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki; koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb‑ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde, nihâyet tevâzu'u cem'ediyor.
206
Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.
İşte felsefe‑i sakîme-i Avrupaiyeden yek‑çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri; iki cihana bakan, gayb‑âşinâ parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saâdete iki eliyle işâret eden hüdâ‑yı Kur'ânî der ki:
Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emânettir. O emânetin mâliki, herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm‑i Kerîm’dir. O, senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. senin için muhâfaza etsin, zâyi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. O’nun nâmıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder.” Senin şu hayatının gayesi, neticesi, O Mâlik’in esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit de: ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani: Ben Mâlik’imin hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızâsıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünkü, elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Mâdem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi ey musîbet! O terhis ve o âzâd etmek, senin elinle olsun, râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında ve vazife‑perverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş, fakat sana teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı olmazsa; benim tâkatim yettikçe, emin olmayana Mâlik’imin emânetini teslîm etmem!” der.
İşte binden bir nümûne olarak dehâ‑yı felsefînin ve hüdâ‑yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat‑i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir. Gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes, her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal‑i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl‑i medeniyet hissetmiyorlar.
207
Fakat hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdü ile ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkazâtıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünûn‑u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittibâ' edenlere binler nefrîn ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!‥ Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ' edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefîhâne taklid edenler, ittibâ' değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihak edip, kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ' ettikçe, hamiyet da'vâsında yalancılık ediyorsunuz!‥ Çünkü, şu sûrette ittibâ'ınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır!
هَدٰينَا اللّٰهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ

Altıncı Nota

Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve i'tikàdını bozan bîçâre insan! Bil ki:
Kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk‑meşrebler gibi ihtirasat‑ı hayvaniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvanatın kemiyet ve aded itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ'‑ı hayvanat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.
208
İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefîhler, Cenâb‑ı Hakk’ın hayvanatından bir nev'i habîslerdir ki, Fâtır‑ı Hakîm onları dünyanın imârâtı için halketmiştir. Mü'min ibâdına ettiği ni'metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid‑i kıyâsî yapıp, âkıbette müstehak oldukları Cehennem’e teslîm eder.
İşte küffarın ve ehl‑i dalâletin bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahâlisi, Ramazan’ın başında Ay’ı görmediğinden nefyetse, iki şâhidin isbâtıyla o cemm‑i gafîrin nefiy ve ittifakı sukùt eder. Mâdem küfrün ve dalâletin mâhiyeti nefiydir ve inkârdır ve cehildir ve ademdir; küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir.
Ehl‑i hakkın, hak ve sâbit ve sübûtu isbât olunan mesâil‑i îmâniyede, şühûda istinâd eden iki mü'minin hükmü, hadsiz ehl‑i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder. Bu hakikatin sırrı şudur ki:
Nefyedenlerin da'vâları sûreten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihâd edemez ki kuvvetlensin. İsbât edicilerin da'vâları ittihâd ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü, gökteki hilâl‑i Ramazan’ı görmeyen der ki: Benim nazarımda Ay yoktur. Benim yanımda görünmüyor.” Başkası da: Nazarımda yoktur der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara, perde olan esbâb dahi ayrı ayrı olabildiği için, da'vâları da ayrı ayrı olur. Birbirine kuvvet veremez.
Fakat isbât edenler demiyor ki: Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki: Nefsü'l‑emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür der. Görenler bütün aynı da'vâyı ve Nefsü'l‑emirde vardır der. Demek, bütün da'vâlar birdir.
209
Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, da'vâları da ayrı ayrı olur. Nefsü'l‑emre hükmedemiyorlar. Çünkü nefsü'l‑emirde nefiy isbât edilmez. Çünkü ihâta lâzımdır. وَالْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبَتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍbir kaide‑i usûldür. Evet bir şeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfî gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, o nefiy isbât edilsin.
İşte bu sırra binâen, ehl‑i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise; bir mes'eleyi halletmek veyâhut dar bir delikten geçmek veyâhut bir hendekten atlamak misâlindedir ki, bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbât edenler nefsü'l‑emirde hakikat‑i hâle baktıkları için, müddeâları ittihâd ediyor, kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırılmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyâde kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.

Yedinci Nota

Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât‑ı ecnebiyeye cebr ile sevk eden bedbaht hamiyet‑fürûş! Dikkat et! Bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları râbıtalar kopmasın! Eğer böyle ahmakàne, körü körüne topuzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit hayat‑ı ictimâiyede bir semm‑i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler.
Çünkü mürtedin vicdânı tamam bozulduğundan, hayat‑ı ictimâiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm‑i usûlde Mürtedin hakk‑ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musâlaha etse, hakk‑ı hayatı var.” diye Usûl‑ü Şerîatın bir düsturudur. Hem Mezheb‑i Hanefiyede, ehl‑i zimmeden olan bir kâfirin şehâdeti makbûldür. Fakat fâsık merdudu'ş‑şehâdettir. Çünkü hâindir.
210
Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma. Ve Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir deme! Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat taleb edip girmemiş. Belki içine düşmüş çıkamıyor Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temennî etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El‑iyâzü Billâh! irtidat ile vicdânı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.
Ey dîvâne baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki: Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar. Veyâhut düşünmüyorlar ki, fakr‑ı hâle düşmüşler ve îkaza muhtaçtırlar, ki, dünyadan hissesini unutmasınlar.” Zannın yanlıştır, tahminin hatâdır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr‑ı hâle düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs, sebeb‑i hasârettir ve sefâlettir. اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durûb‑u emsâl hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbâb çoktur. Başta nefis ve hevâsı; ve ihtiyaç ve havâssı; ve duyguları ve şeytanı; ve dünyanın sûrî tatlılığı; ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat‑ı ebediyeye dâvet eden azdır.
Eğer sende zerre mikdar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv‑ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat‑ı bâkiyeye yardım eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
211
Âyâ zanneder misin ki; bu milletin fakr‑ı hâli, dinden gelen bir zühd ve terk‑i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor. Bu zanda hatâ ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hind’deki Mecûsî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarûrî kûttan ziyâde Müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zâlimleri veya Asya münâfıkları, desîseleriyle ya çalar veya gasbediyor.
Sizin cebren böyle ehl‑i îmânı mimsiz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyeti te'min ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki, hatâ ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz. Çünkü, i'tikàdı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş te'mini, binler ehl‑i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esâslara binâen Ehl‑i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler. Terakkiyât ve âsâyişler, bununla te'min edilmez. Belki mesâîlerin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin te'sisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir‑i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet‑i diniye ile olur.

Sekizinci Nota

Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saâdeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki:
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i kereminden, hizmetin mükâfâtını, hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs‑i amel içinde koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcûdât, hattâ bir nokta‑i nazarda câmidât dahi, evâmir‑i tekvîniye tâbir edilen hususî vazifelerinde, kemâl‑i şevkle ve bir çeşit lezzet ile evâmir‑i Rabbâniyeyi imtisal ederler.
Arıdan, sinekten, tavuktan tut, şems ve kamere kadar herşey kemâl‑i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfâ ediyorlar.
212
Eğer desen: Zîhayatta lezzet kàbildir, cemâdâtta nasıl şevk ve lezzet olabilir?!”
Elcevab: Cemâdât kendi hesablarına değil, onlara tecellî eden esmâ‑i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife‑i fıtriyelerinin imtisalinde, Nuru'l‑Envâr’ın isimlerine birer ma'kes, birer âyine hükmüne geçtiğinden tenevvür eder, terakkî eder.
Meselâ: Nasıl ki, bir katre su, bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyâsız, ehemmiyetsiz iken, sâfî kalbiyle güneşe yüzünü çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyâsız katre ve cam parçası, güneşin bir nev'i arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder.
İşte bu misâl gibi, zerrât‑ı mevcûdât cemâl‑i mutlak ve kemâl‑i mutlak sâhibi olan Zât‑ı Zülcelâl’in isimlerine vazife‑perverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece‑i zuhûra ve tenevvüre çıkıyorlar. Mâdem vazife cihetinde gayet nurânî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kàbil ise, yani hayat‑ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil, sen kendi a'zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri bekà‑i şahsî ve bekà‑i nev'î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs‑i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terketmek, o uzvun bir nev'i azâbıdır.
Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde gösterdikleri fedâkârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz olduğu hâlde tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır, yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü, görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
213
Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için rûhunu fedâ eder, ite atılır. Kendini bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyâde gelir. Hayvanî vâlideler, yavrularını küçük iken vazifeleri bulunduğundan lezzetle himâyeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Bazen yavrusunu döver, elinden dâneyi alır. Yalnız, insan nev'indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü, insanlarda, za'f ve acz itibariyle, dâima bir nev'i çocukluk var. Her vakit de şefkate muhtaçtır.
İşte umum hayvanatın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki: Bunlar kendi hesabına ve kendileri nâmına kendi kemâlleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünkü hayatını, vazifede lâzım gelse fedâ ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazifeyle tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün'im‑i Kerîm’in hesabına ve Fâtır‑ı Zülcelâl’in nâmına görüyorlar.
Hem nefs‑i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebâtât ve eşcâr, bir şevk u lezzeti ihsâs eden bir tavırla Fâtır‑ı Zülcelâl’in emirlerini imtisal ediyorlar. Çünkü, dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini fedâ etmeleri, ehl‑i dikkate gösterir ki, onların emr‑i İlâhî’nin imtisalinde öyle bir lezzetleri var ki, nefislerini mahvedip çürütüyorlar.
Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedâr ağaçlar, rahmet hazinesinden lisân‑ı hâl ile süt gibi en güzel bir gıdâyı ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi bir çamur yer. Hem nar ağacı sâfî bir şarabı, hazine‑i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanâat eder.
Hattâ hubûbatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasıl ki; dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geniş bir yere çıkmayı müştâkàne ister. Öyle de, hubûbatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürûrlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.
214
İşte Sünnetullâh tâbir edilen, kâinâtta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'y eden, çalışanlardan daha ziyâde zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü, dâima işsizler ömürlerinden şikâyet ederler, eğlencelerle çabuk ömürlerinin geçmesini isterler. Sa'y edenler ve çalışanlar ise şâkirdirler, hamdederler, ömürlerinin geçmesini istemezler. اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَالسَّاعِي الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki: Rahat zahmette, zahmet rahattadır cümlesi darb‑ı mesel olmuştur.
Evet cemâdâta dikkatle nazar edilse; bilkuvve yalnız isti'dâd ve kàbiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir ictihâd ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil sûretine geçmesinde, mezkûr sünnet‑i İlâhiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işâret eder ki; o vazife‑i fıtriyede bir şevk ve o mes'elede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsîl eden, nezâret eden şeye aittir.
Hattâ bu sırra binâen denilebilir ki: Latîf, nâzik su, incimâd emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevkle o emre imtisal eder ki, demiri şakk eder, parçalar. Demek bürûdet ve tahte's‑sıfır soğuğun lisânıyla, ağzı kapalı demir kaptaki suya Genişlen!” emr‑i Rabbânî’si tebliğ edilince, şiddet‑i şevkle kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkezâ:
Her şeyi buna kıyâs et ki, güneşlerin deverânından ve seyr ü seyahatlerinden tut, zerrelerin mevlevî gibi devir etmelerine ve dönmelerine ve ihtizâzlarına kadar kâinâttaki bütün sa'y ü hareket kanun‑u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor. Ve dest‑i kudret-i İlâhîden sudûr eden ve irâde ve emir ve ilmi tazammun eden emr‑i tekvîniyle zuhûr eder.
215
Hattâ herbir zerre, herbir mevcûd, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki, orduda muhtelif dâirelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi; herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ: Senin gözünde bir zerre, gözün hüceyresinde ve gözde ve a'sâb‑ı vechiyede ve bedenin şerâyîn tâbir edilen damarlarında, birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer fâidesi vardır. Ve hâkezâ herşeyi ona kıyâs et.
Buna binâen herbir şey, bir Kadîr‑i Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna iki cihetle şehâdet eder.