174
Tazarru ve Niyâz
تَضَرُّعْ وَنِيَازْ
اِلٰه۪ي لَازِمٌ عَلَىَّ اَنْ لَا اُبَالِيَ وَلَوْ فَاتَ مِنّ۪ي حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَعَادَتْنِي الْكَائِنَاتُ بِتَمَامِهَا اِذْ اَنْتَ رَبّ۪ي وَخَالِق۪ي وَاِلٰه۪ي اِذْ اَنَا مَخْلُوقُكَ وَمَصْنُوعُكَ ل۪ي جِهَةُ تَعَلُّقٍ وَاِنْتِسَابٍ مَعَ قَطْعِ نِهَايَةِ عِصْيَان۪ي وَغَايَةِ بُعْد۪ي لِسَائِرِ رَوَابِطِ الْكَرَامَةِ فَاَتَضَرَّعُ بِلِسَانِ مَخْلُوقِيَّت۪ي يَا خَالِق۪ي ❋ يَا رَبّ۪ي يَا رَازِق۪ي يَا مَالِك۪ي يَا مُصَوِّر۪ي ❋ يَا اِلٰه۪ي اَسْئَلُكَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَبِاِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِفُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَبِحَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ وَبِكَلَامِكَ الْقَد۪يمِ وَبِعَرْشِكَ الْاَعْظَمِ وَبِاَلْفِ اَلْفِ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اِرْحَمْن۪ي يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ يَا دَيَّانُ اِغْفِرْل۪ي يَا غَفَّارُ يَا سَتَّارُ يَا تَوَّابُ يَا وَهَّابُ اِعْفُ عَنّ۪ي يَا وَدُودُ يَا رَؤُفُ يَا عَفُوُّ يَا غَفُورُ ❋ اُلْطُفْ ب۪ي يَا لَط۪يفُ يَا خَب۪يرُ يَا سَم۪يعُ يَا بَص۪يرُ وَتَجَاوَزْ عَنّ۪ي يَا حَل۪يمُ يَا عَل۪يمُ يَا كَر۪يمُ يَا رَح۪يمُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ يَا رَبُّ يَا صَمَدُ يَا هَاد۪ي جُدْ عَلَىَّ بِفَضْلِكَ يَا بَد۪يعُ يَا بَاق۪ي يَا عَدْلُ يَا هُوَ اَحْيِ قَلْب۪ي وَقَبْر۪ي بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ يَا نُورُ يَا حَقُّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ يَا اَوَّلُ يَا اٰخِرُ يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ يَا قَوِيُّ يَا قَادِرُ يَا مَوْلَايَ يَا غَافِرُيَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اَسْئَلُكَ بِاِسْمِكَ الْاَعْظَمِ فِي الْقُرْاٰنِ وَبِمُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ الَّذ۪ي هُوَ سِرُّكَ الْاَعْظَمُ ف۪ي كِتَابِ الْعَالَمِ اَنْ تَفْتَحَ مِنْ هٰذِهِ الْاَسْمَاءِ الْحُسْنٰى كُوَاةً مُف۪يضَةً اَنْوَارَ الْاِسْمِ الْاَعْظَمِ اِلٰى قَلْب۪ي ف۪ي قَالِب۪ي وَاِلٰى رُوح۪ي ف۪ي قَبْر۪ي فَتَص۪يرَ هٰذِهِ الصَّح۪يفَةُ كَسَقْفِ قَبْر۪ي وَهٰذِهِ الْاَسْمَاءُ كَكُوَاتٍ تُف۪يضُ اَشِعَّةَ شَمْسِ الْحَق۪يقَةِ اِلٰى رُوح۪ي اِلٰه۪ي اَتَمَنّٰى اَنْ يَكُونَ ل۪ي لِسَانٌ اَبَدِيٌّ يُنَاد۪ي بِهٰذِهِ الْاَسْمَاءِ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ فَاَقْبَلْ هٰذِهِ النُّقُوشَ الْبَاقِيَةَ بَعْد۪ي نَائِبًا عَنْ لِسَانِيَ الزَّائِلِ
175
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تُنْج۪ينَا بِهَا مِنْ جَم۪يعِ الْاَهْوَالِ وَالْاٰفَاتِ وَتَقْض۪ي لَنَا بِهَا جَم۪يعَ الْحَاجَاتِ وَتُطَهِّرُنَا بِهَا مِنْ جَم۪يعِ السَّيِّئَاتِ وَتَغْفِرَ لَنَا بِهَا جَم۪يعَ الذُّنُوبِ وَالْخَط۪يئَاتِ يَا اَللّٰهُ يَا مُج۪يبَ الدَّعَوَاتِ اِجْعَلْ ل۪ي ف۪ي مُدَّةِ حَيَات۪ي وَبَعْدَ مَمَات۪ي ف۪ي كُلِّ اٰنٍ اَضْعَافَ اَضْعَافِ ذٰلِكَ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَسَلَامٍ مَضْرُوب۪ينَ ف۪ي مِثْلِ ذٰلِكَ وَاَمْثَالِ اَمْثَالِ ذٰلِكَ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَنْصَارِهِ وَاَتْبَاعِهِ وَاجْعَلْ كُلَّ صَلَاةٍ مِنْ كُلِّ ذٰلِكَ تَز۪يدُ عَلٰى اَنْفَاسِيَ الْعَاصِيَةِ ف۪ي مُدَّةِ عُمْر۪ي وَاغْفِرْل۪ي وَارْحَمْن۪ي بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
177
Zeylü'l‑Habbe
Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum keşfedebildim mi? Veyâhut sonra inkişaf edecektir. Veyâhut bilâhare zuhûr edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْاِسْلَامِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْاَمْطَارِ وَاَمْوَاجِ الْبِحَارِ وَثَمَرَاتِ الْاَشْجَارِ وَنُقُوشِ الْاَزْهَارِ وَنَغَمَاتِ الْاَطْيَارِ وَلَمَعَاتِ الْاَنْوَارِ وَالشُّكْرُ لَهُ عَلٰى كُلِّ مِنْ نِعَمِهِ فِي الْاَطْوَارِ بِعَدَدِ كُلِّ نِعَمِهِ فِي الْاَدْوَارِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْاَبْرَارِ وَالْاَخْيَارِ مُحَمَّدٍ ﮂالْمُخْتَارِ وَعَلٰى اٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ ذَوِي الْاَنْوَارِ مَادَامَ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ
178
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Misâfir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezâlik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hâllere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsûs şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder.
Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelîbin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelîbden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle muğâlata etmiş olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünya hayatını güzelleştiren esbâbdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsâlleridir.
Evet, müstakbel, mâzinin âyinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâb ettiğinde sûretini ve şeklini ve dünyasını istikbâl âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedîa ediyor. Onlara olan manevî ve hayâlî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur.
Meselâ: Arkadaşlarının ve akrabasının timsâllerini ve fotoğraflarını hâvî büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o âyinenin içindeki timsâller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: “Eyvâh, ne ediyorum! Bunlar şarab değil, serâbdır. Bunlar ile uğraşmak azb değil, azâbdır.” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedârikâtta bulunmaya başlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:
1 – Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhâfaza etmesidir.
2 – Esmâ‑i Hüsnâ’nın tenâsüb ve iktizası üzerine hakàik‑ı àliye-i İlâhiye’deki muvâzeneyi mürâat etmesidir.
179
3 – Rubûbiyet ve Ulûhiyet’e ait şuûnâtı kemâl‑i muvâzene ile cem' etmesidir.
Kur'ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliyâ ve sâir büyüklerin netâic‑i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınında dalmış olan İşrâkìyyûn ve âlem‑i gayba nüfûz eden Rûhâniyûn dahi, Kur'ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zîra onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat‑i mutlakayı ihâta edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat‑tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenâsübü bozup, muvâzeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ: Envâ'‑ı cevâhiri hâvî zînetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken, birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde onların buldukları cevâhirin, kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yâkutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hâkezâ herbirisi definenin esâs müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruâtından olduğunu i'tikàd eder. Mes'ele bu şekle girmekle muvâzene kayıp ve tenâsüb zâil olur. Sonra mes'elenin hakikatini keşf ve izâh için te'vilât ve tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehâb eden olur.
Evet; Sünnet‑i Seniye ile muvâzene yapılmazdan evvel, hemen meşhûdâtına i'timâd eden İşrâkìyyûn ile Mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verir. Bilâ‑tereddüd kabûl ederler.
180
Arkadaş! Kur'ân da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur'ân’ın gözü açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihâta ile görmüştür. Ve hakikate uygun bir tarzda tenâsüb ve muvâzeneye riâyet ederek kemâl‑i intizam ve ıttırâd ile hakikati izhâr etmiştir.
Arkadaş! Nev'‑i beşerde envâen dalâlete düşen fırkaların sebeb‑i dalâletleri, imâmlarının kusurudur. Evet, imâmları bâtından bahsetmişlerse de meşhûdâtlarına i'timâd ve iktifâ ederek esnâ‑i tarîkten dönmüşlerdir ve حَفِظْتَ شَيْئًا وَغَابَتْ عَنْكَ اَشْيَاءُkavline mâsadak olmuşlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak seni ademden vücûda ve vücûdun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan sûretine getirmiştir. Mebde'‑i hareketin ile son aldığın sûret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvâr ve ahvâlin herbirisi sana ait ni'metler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi ni'metler dizilmiş, tam bir gerdânlık veya ni'metlerin envâ'ına bir fihriste şeklini veriyor.
Binâenaleyh, geçirmiş olduğun vücûdun her menzilinde ve vaziyetinde, etvârında, ahvâlinde: “Nasıl bu ni'mete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suâle çekileceksin. Çünkü, vukû'a gelen hâller suâle tâbidir. Amma imkânda kalıp vukû'a gelmeyen şeyler suâle tâbi değildir.
Geçirmiş olduğun ahvâl, vukûâttır. Gelecek ahvâlin ademdir. Vücûd mes'ûldür, adem ise mes'ûl değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin ni'metlerin şükrünü kazâ etmek lâzımdır.
181
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı havalandırıp başaşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:
İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr‑ı insanî hâller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.
Meselâ: Bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsâlinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır.
Çünkü, vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Meselâ: Katredeki timsâl, şemsin evsâfını gösterir. Amma o evsâf ile muttasıf olamaz.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Vücûd nev'inde tezâhum yoktur. Yani, pek çok âlemler, hâller, vücûd sahnesinde ictimâ' eder, birleşirler.
Meselâ: Gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem‑i misâle bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri, odaları göreceksin.
Sâniyen: Odada otururken, kemâl‑i sühûletle o misâlî odalarda her çeşit tebdil, tağyîr, tasarruf edebilirsin.
Sâlisen: Odadaki elektrik, elektrik misâllerinin en uzağına en yakındır. Çünkü, o misâlî misâllerin kayyûmu odur.
Râbian: Bu maddî vücûdun bir habbesi, bir parçası, o misâlî vücûdun bir âlemini içine alabilir.
Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem‑i mümkinât arasında da cârîdir. Çünkü mümkinâtın vücûdu, Vâcibin nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcibin emriyle vücûd‑u hariciyeye girer. Sâbit ve müstakırr kalır.
182
Demek mümkinâtın vücûdu bizzat hakîki bir vücûd‑u haricî olmadığı gibi, vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcibü'l‑Vücûd’un icâdıyla bir vücûddur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhâl olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip ta'rif etmemesi de muhâldir.
Çünkü insan, mâlikin kemâlâtına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor; ve kendisine beşik olarak yaratılan küre‑i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ semâ‑i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zaafiyetiyle beraber hàrika tasarrufât‑ı acîbesiyle eşref‑i mahlûkat ünvânını almıştır. Ve elinde cüz'‑ü ihtiyarî bulunduğundan bütün esbâb içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir.
Binâenaleyh, Mâlik‑i Hakîki’nin rusül vâsıtasıyla böyle yüksek; fakat gâfil abdlerine kendisini bildirip ta'rif etmesi zarûrîdir ki, O Mâlik’in evâmirine ve marziyâtına vâkıf olsunlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın vehim, farz, hayâl duygularına varıncaya kadar bütün hâsseleri bilâhare rücû edip bil'ittifak Hakka ilticâ ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve kâinâtın ancak ve ancak Kur'ân’ın izâh ettiği şekilde bulunduğunu gördüm.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlem‑i ziyâ, âlem‑i harâret, âlem‑i hava, âlem‑i kehrüba, âlem‑i elektrik, âlem‑i cezb, âlem‑i esîr, âlem‑i misâl, âlem‑i berzah gibi âlemler arasında müzâheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde ictimâ' ederler.
183
Kezâlik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda ictimâ'ları mümkündür. Evet, hava, su insanın yürüyüşüne, cam ziyânın geçmesine, şuâın röntgen vâsıtasıyla kesif cisimlere bile nüfûzuna ve akıl nuruna, melek rûhuna, demirin içine harâretin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.
Kezâlik, bu kesif âlemde rûhânileri deverândan, cinnîleri cevelândan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerândan men'edecek bir mâni yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Göz, lamba, şems gibi nur ve nurânî şeylerde cüz'î küllî, cüz' küll, bir bin müsâvîdir. Evet, şemse bak! Onun timsâlleriyle seyyârât, denizler ve havuzlar, katre, kabarcıklar gibi bütün şeffâf şeyler, kemâl‑i sühûletle temessül ediyorlar.
Kezâlik, Şems‑i Ezelî şu kâinât kitabında bütün bâbları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten bilâ‑külfet yazıyor. Ve “Ba'sü ba'de'l‑mevt”te dahi aynı bu sühûlet vardır. “Hilkatiniz ve ba'siniz, bir nefsin hilkat ve ba'si gibidir” diye Kur'ân‑ı Kerîm emrediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyi tahrîk eden zerrât‑ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki; herşeyin hududunda dâima harekette bulunan zerrâtı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerrâtı taşmaktan men' ediyor. O bekçi ise, muhît bir ilmin tecellîsidir ki, o tecellî kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek herşey, içerisindeki zerrâta bir kalıptır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Kur'ân’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu kitab‑ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izâh ediyor.
184
Meselâ: Maddiyât âlemi Cenâb‑ı Hakk’ın envâr‑ı ni'metini cezbetmek için hakîki bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi, âlem‑i maneviyat dahi Rahmet‑i İlâhiye’nin ziyâlarını almak için şems‑i nübüvvete muhtaçtır. Binâenaleyh, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) nübüvveti, şemsin kat'iyyet ve vuzûhu derecesinde kat'î ve vâzıhtır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zîhayatın vücûduna terettüb eden semereler, yalnız kendisine, menfaatine, bekàsına, kemâline mahsûs değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâkî kalan kısm‑ı a'zamı Hàlık’a râci'dir.
Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husûle gelir. Hàlık’a râci' kısım ise, bir ânda husûle gelir. Meselâ: O zîhayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyâtına mazhariyetle Hàlık’ı, evsâf‑ı kemâliye ile tavsif ve lisân‑ı hâliyle hamdetmiş oluyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir ferdi, ihâta‑i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs'atiyle bir nev'i külliyet kesbeder. Ve kezâ, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda âlemin eczâsıyla şuûrca alâkadar olduğundan, nebâtî olsun hayvanî olsun pek çok nev'ilerde tasarruf sâhibi bulunduğundan, nev'i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nev'iler sırasına geçer.
Binâenaleyh gerek hayvanatın, gerek semerâtın nev'ilerinde vukû'a gelen mükerrer kıyâmetler, hevâm ve haşerâtta vücûda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da herbir ferdinde cârîdir.
Hülâsa: Kur'ân’ın âyetleriyle ebnâ‑yı beşer için büyük kıyâmetin geleceğine kat'î delâletler olduğu gibi, kitab‑ı âlemin âyât‑ı tekvîniyesiyle de kıyâmet‑i kübrâya pek kat'î delâletler ve işâretler vardır.
185
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm okunurken, istimâ'ında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin.
1 – Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev'‑i beşere hitâben Kur'ân’ın âyetlerini tebliğ ederken, kırâatini kalben ve hayâlen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem‑i mübârekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2 – Veya Cebrâil (A.S.), Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3 – Veya Kàb‑ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim‑i Ezelî’nin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayâlî bir vaziyete gir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin şuûr ve ilminin sana taalluku, ahvâl ve levâzımat‑ı ihtiyacâtın nisbetindedir. Çünkü, sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münâsebet lâzımdır. Fazla, noksan olmamalıdır.
Senin sana olan şuûr ve ilminin nisbeti, Hàlık’ın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir.
Binâenaleyh, pek cüz'î olan ilim ve şuûrunla, Şems‑i Ezelî’nin ilim ve nazarına mukàbele etmekle, gündüz ortasında, güneşin altında, güneşin ziyâsıyla mübârezeye çıkan ateş böceği gibi olma!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âli birbirine münâsib, âsârı birbirine müşâbih, esmâsı birbirine âyine ve ma'kes, sıfâtı birbirine mütedâhil, şuûnâtı memzûc ise de, herbirisi için hususî bir tavır, bir hâl vardır ki, maksûd‑u bizzat o hususî tavırdır. Sâir tavırlar ise, tebeîdirler.
186
Binâenaleyh, meselâ Hàlık’ın âsârından cemâdâta baktığın zaman azamet ve kudreti kasdına hedef yap. Başka isimlerin tecelliyâtını teb'an düşün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak. Sâir tecelliyâta tebeî bir nazar ile bak.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm, bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakîki âlemden kendisine mahsûs hayâlî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur'ân’dan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine hàs bir Kur'ân vardır ki, onun rûhunu terbiye, kalbini tedâvi eder.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl‑i meşreb gibi herkes hidayeti için, şifâsı için müteaddid sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünkü, bir âyetin sâir Âyât‑ı Kur'âniye ile pek ince münâsebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla müteaddid sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur'ân hükmünde olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ cümle‑i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan‑ı mü'min sûretine gelinceye kadar câmidiyet, nebâtiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvâr ve ahvâline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere ma'rûzdur. Maahazâ, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binâenaleyh bu cümle, tesellî‑bahş olup şümûlü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:
1 – لَا حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْوُجُودِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Ademden çıkıp vücûda gelmek.”
2 – لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْبَقَاءِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Zevâle gitmeyip bekàda kalmak.”
187
3 – لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النَّفْعِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Mazarratı def', menfaati celb.”
4 – لَا حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْمَطَالِبِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Musîbetten uzak olup, matlûba nâil olmak.”
5 – لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاص۪ي وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْعِبَادَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Maâsîye düşmemek, ibâdete devam etmek.”
6 – لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النِّعْمَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Azâba ma'rûz kalmamak, ni'mete mazhar olmak.”
7 – لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النُّورِ اِلَّا بِاللّٰهِ “Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek.”
Ve hâkezâ, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.
188
Zeylü'z‑Zeyl
﴿﷽﴾
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazı insanların ağzında kemiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.
Birincisi: Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.
İkincisi: Mûcid ve müessir esbâbdır.
Üçüncüsü: Tabiat iktiza etti.
Bu üç kelimâtın pek çok muhâlâta zarf oldukları hakkında yapılan beyânâtı dinle:
İnsan mevcûddur. Bu mevcûd insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnû'.
İkinci kelimeye göre, esbâbın te'siriyle vücûda gelmiştir.
Üçüncü kelimeye nazaran, mevhûm tabiatın eseridir.
Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatin istilzam ettiği gibi Allah’ın masnû'udur.
Evvelki Kelimenin Gayr‑ı Mahsur Muhâlâtı
1 – O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin herbirisinde hem insanın içini, hem kâinâtı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sâir sıfât‑ı lâzimenin bulunması lâzımdır.
2 – İnsanın bedeninde zerrâttan teşekkül eden mütehâlif mürekkebât adedince – matbaalarda hurûfâtı tertib etmek için kullanılan kalıplar gibi – kalıplar lâzımdır.
189
3 – Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve kezâ, herbirisi, ötekilere hem zıt, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.
İkinci Kelimenin Muhâlâtı
1 – İnsanın me'hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczâhânelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl‑i intizam ve muvâzene ile o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni'siz esbâb ve mevâdd‑ı câmideden sudûru mümkündür diyebilir.
2 – Bir şeyin kemâl‑i intizam ile gayr‑ı mahdûd, kör, sağır, câmid, şuûrsuz esbâbdan sudûrunun muhâliyeti nisbetinde sâni'siz insanın da o maddelerden yapılması muhâldir. Maahazâ, maddî esbâbın yalnız zâhire taalluku vardır. Bâtındaki latîf, ince, garîb nakışlara, san'atlara nüfûzu yoktur.
3 – O kelimenin iktizasına göre kemâl‑i ittifak ve intizam ile ihtiyacât nisbetinde gayr‑ı mahsur esbâbın bir cüz'de, bir hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Bu ictimâ', âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip ictimâ' etmeleri demektir.
Çünkü, insanın ustası esbâb olduğu takdirde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insanla alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O hâlde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı ictimâ' edebilir. Bu öyle bir muhâldir ki, muhâllerin en mümteni'idir.
190
Üçüncü Kelimenin Muhâl ve Butlânı İse
Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhiridir ki, ehl‑i gaflet ve dalâletçe hakikat zannedilmiştir. Diğeri bâtınıdır ki, San'at‑ı İlâhiye ve Sıbğa‑i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hàlık‑ı Hakîm-i Alîm’in cilve‑i kudretidir. Ehl‑i gafletin sâni' olarak telâkki ettikleri tabiata, cenâh olarak yapıştırdıkları kör tesâdüf ve ittifak ise, dalâletten neş'et eden ıztırar neticesinde şeytanların ihtirâ' ettikleri hezeyanlardır.
Çünkü, müteaddid eserlerimde kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, hàrikaların hàrikası olan şu san'at, ancak ve ancak bütün evsâf‑ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr‑i Basîr’in yed‑i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyed, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinâta giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ!‥
Evet, insanda, herşeyde Sâni'‑i Ezelînin masnû'u olduklarına mevcûdâtın adedince şâhidler vardır. Meselâ:
1 – Kâinâttır. Evet kâinâtın ihtiva ettiği bütün zerrât ve mürekkebâtın herbirisi ellibeş lisânla şehâdet etmektedir.
2 – Kur'ân’dır. Evet Kur'ân, bütün enbiyâ, evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife‑i kevn ve vücûdda yaratılan icâdî ve tekvînî âyetler Hàlık’ın hallâkıyetine âdil şâhidlerdir.
3 – Mahlûkatın reisi ve resûlü, bütün enbiyâ, evliyâ, melâike ile birlikte herşeyin sâni'i Allah olduğuna ilân‑ı şehâdet ediyorlar.
191
4 – İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyacât‑ı fıtriyesiyle şâhiddirler.
5 – Ulûhiyet ve Hallâkıyetin Allah’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.
Arkadaş! San'atın, vücûh‑u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcib’e olan isnâdı mes'elesi, semeredâr bir ağaç mes'elesi gibidir. Şöyle ki:
Ağacın o semereleri, ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir‑i tekvîniyeyi temessülden, evâmir‑i tekvîniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vâhid‑i Vâcib’den sâdır olmuştur.
O vakit, o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle – yaratılış kolaylığında – bir semere‑i vâhide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacıyla pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem‑i fark, vahdette sühûletle yüsr, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş'et etmiştir.
Eğer kesrete isnâd edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal; tam ağacının vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüz'de dâhildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mes'ele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcib, diğeri mümteni'dir.
Hülâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi kendisine isnâd edilirse, kâinâta muhît olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Hâlbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!‥
192
Maahazâ, hüceyreden tut, âleme kadar herbir şeyin bir nev'i vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni' de vâhid olacaktır. Çünkü, vâhid ancak vâhidden sudûr eder.
Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle (tecellî sûretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz.
Ve kezâ, vücûd‑u haricî, vücûd‑u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd‑u haricîden bir nokta, vücûd‑u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik vücûd‑u vücûbî; daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd‑u hakîki, vücûd‑u haricî ondan ibarettir.
Binâenaleyh, ilm‑i muhît-i ezelîde temessül eden imkânî vücûdlar, vücûd‑u vücûbî’nin tecelliyât‑ı nuriyelerine âyine ve ma'kestirler. Öyle ise, ilm‑i ezelî imkânî vücûdlara âyine olduğu gibi, imkânî vücûdlar da vücûd‑u vücûbîye âyinedir. Sonra o imkânî vücûdlar, ilm‑i ezelîden vücûd‑u haricîye intikal etmişlerse de, vücûd‑u hakîki mertebesine vâsıl olmamışlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kevn ve vücûd sahasında durup, ahvâl‑i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür'atle anlar ki: Te'sir ve fâiliyet; latîf, nurânî, mücerred olan şeylerin şe'ni olduğu gibi; infiâl, kàbiliyet, teessür de maddî, kesif, cismânî şeylerin hàssasıdır.
Evet, misâl olarak semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyâsıyla yerde iş görür, fa'âliyettedir.
O dağ ise, azametiyle beraber fa'âliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir te'siri var ve ne de bir fiili var.
Ve kezâ, eşya arasında vukû'a gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latîf, nurânî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb‑i liyâkat eder. Kesâfeti nisbetinde de infiâl ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor.
193
Bundan anlaşılıyor ki, esbâb‑ı zâhiriyenin Hàlık’ıyla, müsebbebâtın mûcidi, ancak ve ancak Nuru'l‑Envâr, Sâni'‑i Ezelî’dir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tefekkür gafleti izâle eder. Dikkat, teemmül, evhâm zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tedkîkàt yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü, icmâlde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sâhili yoktur. İçine dalma boğulursun.
Arkadaş!
Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evhâm seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsâl eden kesret yolu budur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan ne kadar câhil ve gâfildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaati muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhûm olan büyük bir hayr‑ı azîmi terk, dalâleti irtikâb eder. Evet, Sofestâinin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.
Hâlbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işte onda bir zarar ihtimali varsa ictinâb eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimali olduğu hâlde, ictinâb etmez. İşte cehâlet bu kadar olur.
194
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Rûh‑u insanî gayr‑ı mütenâhî ihtiyaçlara giriftâr, gayr‑ı mütenâhî elemlere mahaldir. Gayr‑ı mahsur lezzetlere iştihâlıdır. Gayr‑ı mahdûd âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalâletiyle beraber rûhtan fışkıran şefkat, gayr‑ı mütenâhî elemleri tazammun ediyor. Binâenaleyh, “Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyâmet kopsun, mîzan vaz'edilsin, hesab görülsün?” demeye hakkın yoktur.
Ey kemâl‑i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan!
Hayatına mağrûr olma. Zîra o hayat, bir muğâlata ile kàimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zevâl ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saâdet‑i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif‑i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izâle eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.
Ve kezâ, “Musîbet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsâlim gibiyim” diye yine yük altından kaçar. Fakat, musîbet âmm olduğunda, elemi muzâaf olur, kat kat ziyâde olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musîbete dâhildir. Çünkü, insanın rûhu, ebnâ‑yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.
Ey şek cebhesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen bîçâre! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O, zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azâba inkılâb edecektir.
Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâb etmesi emelinde isen, evkàt‑ı hamsede rükû ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, îmânı doldur. Sonra âyâta tefekkürle tâate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlât acılığından, necâtın halâveti tavazzuh ile münâcât lezzeti ortaya çıksın.
195
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd, seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve kezâ insan Rabb’ini, Hàlık’ını tecrübe edemez.
196
Zühre(❋)
﴿﷽﴾
Mukaddime
Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel (Hâşiye) inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı tevhidiyeyi Arabî olarak notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim.
Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardaşlarımın kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbur oldum.
Bu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sâir Söz’lerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber izâh edilmiyor. Tâ letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
Said Nursî
197
Birinci Nota
Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde, sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak. Ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki: Senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!‥
İkinci Nota
Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: “Ey insan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
198
Üçüncü Nota
Ey gâfil Said! Bil ki: Galat‑ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ, kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al! Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz… Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!‥
Dördüncü Nota
Bil ki: Ekseriyetle Fâtır‑ı Hakîm’in âdetidir; ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdâr, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide‑i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.
199
İşte bu sâbit kaideye binâen deriz: Mâdem fünûnun ittifakıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdâr insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanatın bir nev'i hükmündedir.
Elbette kat'î bir hads ile hükmedilir ki: Haşir ve neşr‑i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.
Beşinci Nota
Şu notada Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek, ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken; kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsiyle bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.