Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
154

Habbe

Cennet‑i Kur'âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği
حَبَّ مِى گُويَدْ
مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَيْوَهٴِ تَوْحِيدْ ❋ يَكْ شَبْنَمَمْ اَزْيَمْ پُرْ اَزْ لُؤلُؤِ تَمْجِيدْ
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ ﮂالَّذ۪ي هُوَ مَرْكَزُ دَائِرَةِ الْاِسْلَامِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ مَا دَامَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur‑u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem‑i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun rûhu olur.
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.
Eğer pek güzel şa'şaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî onun andelîbi olur.
155
Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur‑u Muhammedî O Sultan‑ı Ezelin makarr‑ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyât‑ı cemâliyesiyle âsâr‑ı san'atını hâvî olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî ve teşrîfatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hàrikaları ve mu'cizeleri ta'rif ediyor. Halkı o saray sâhibine, sâni'ine îmân etmek üzere câzibedâr, hayret‑efzâ dâvet ediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Ma'lûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvîdir. Ve kezâ, hilkat‑i âlemin ille‑i gâiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere‑i İslâmiyete çekirdek ittihàz etmiştir. Demek o çekirdek, Âlem‑i İslâmiyet’in hem bânîsidir, hem esâsıdır, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacât sâikasıyla âlemin envâ'ıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ‑i Hüsnâ’nın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy‑i Mutlak ve Hâfız‑ı Hakîki ile itmi'nân edebilir.
Ve kezâ, o kalbin öyle bir kàbiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsîl eder. Ve Vâhid‑i Ehadden başka merkezinde bir şeyi kabûl etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekàdan mâadâ bir şeye râzı olmuyor.
156
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskà edilmekle îmânla intibâha gelirse, nurânî, misâlî âlem‑i emirden gelen emr ile öyle bir şecere‑i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine rûh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve kezâ, o habbe‑i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hàdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinât onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hàdimlerinden bulunan hayâl meselâ en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindânda kayıtlı olan sâhibini bütün dünyada gezdirir, ferâhlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü'l‑Esved’in altına koydurur. Ve şehâdetlerini Hacerü'l‑Esved’e muhâfaza için tevdî' ettirir.
Mâdem benî Âdem kâinâtın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibkà ve iddihar edilir. Binâenaleyh haşir meydânı da bir harmandır. Kâinâtın başak ve semeresi olan benî Âdem’i intizar etmektedir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyâsı ve zulmeti, merkezleri olan eşhâsa tâbidir. Evet, âyinede irtisam eden bir bahçe; hareket, tağayyür ve sâir ahvâlinde âyineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misâl gibi
Binâenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsûfa tutturur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Otuz seneden beri iki tâğut ile mücâdelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri Ene”dir, diğeri Tabiat”tır.
157
Birinci tâğutu gayr‑ı kasdî, gölgevâri bir âyine gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasden veya bizzat nazar‑ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Fir'avun olurlar.
İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san'at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyûnlarca bir ilâh olur. Maahazâ, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san'attır.
Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur'ân’ın feyziyle, mezkûr mücâdelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet; Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risalelerimde isbât ve izâh edildiği gibi, mevhûm olan tabiat perdesi parçalanarak altında şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye ve san'at‑ı şuûriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve kezâ, fir'avunluğa delâlet eden Ene”den Sâni'‑i Zülcelâl’e râci' olan Hüve tebârüz etti.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor.
Biri, ceseddir. Evet, cesedin genç iken latîf, zarîf ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
Biri de, hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevâldir.
Biri de, insaniyettir. Bu ise, zevâl ve bekà arasında mütereddiddir. Dâim‑i Bâkî’nin zikri ile muhâfazası lâzımdır.
158
Biri de, ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu ta'yin edilmiştir. Ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzûn olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl‑i emel yükünü yüklenme!
Biri de, vücûddur. Vücûd zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü'l‑Mülk’tür. Ve senden daha ziyâde senin vücûduna şefkatlidir. Binâenaleyh, Mâlik‑i Hakîki’nin dâire‑i emrinden hariç o vücûda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. (Ümîdsizliği intac eden hırs gibi.)
Biri de, belâ ve musîbetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevâlleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.
Biri de, sen burada misâfirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve kezâ, bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, azîz olarak çıkmaya çalış.
Vücûdunu Mûcidine fedâ et. Mukâbilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünkü, fedâ etmediğin takdirde, ya bâd‑i hevâ zâil olur, gider; veya O’nun malı olduğundan yine O’na rücû eder.
Eğer vücûduna i'timâd edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücûdun terkiyle vücûd bulunabilir. Ve kezâ, vücûduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücûddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücûdun cihât‑ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan, vücûdun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır.
Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşer. Ve sür'at‑i zevâli itibariyle aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terketmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saâdettir, saâdet ise şu fânî lezâizin terkiyle olur. Veya şekàvettir. Ölüm ve i'dâm intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyîn ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?
159
Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem‑i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk‑i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevâliyle vukû'a gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem‑i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mer'ayı tecâvüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisân‑ı hâliyle: Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim.” diye kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma'rûz kaldığın zaman ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ söyle ve Merci'‑i Hakîki’ye dön, îmâna gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyâde düşünür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kalbin umûr‑u dünyeviye ile kasden iştigâl etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izâh edilebilir:
Görüyoruz ki; kalb, hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır kucaklar. Ve ebedî bir devamla onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fenâ olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Hâlbuki umûr‑u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır.
Demek kalb, ebedü'l‑âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fânî dünyaya râzı değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve O’nun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra‑i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakàt‑ı beşerin iştihâ ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvîdir. O mâidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka‑i avâma aittir.
160
Meselâ: ﴿اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyet‑i kerîmesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifhâm ve ifâde ediyor:
Semâvât; ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kàbiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebâtâtı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de رَتْقًا yani yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebâtât çıkmaya başladı.
Mezkûr âyetin ifâde ettiği şu mânâya delâlet eden: ﴿وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ âyet‑i kerîmesidir. Çünkü, hayvanî ve nebâtî olan hayatları koruyan gıdâlar, ancak arz ve semânın izdivâcından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka‑i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: Nur‑u Muhammediye’den (A.S.M.) yaratılan madde‑i acîniyeden, seyyârât ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işârettir. Bu safhayı delâletiyle te'yid eden اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪يolan Hadîs‑i Şerîfidir.
İkinci misâl: ﴿اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ ف۪ي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَد۪يدٍ olan âyet‑i kerîmenin tabaka‑i avâma ait safhasında şu mânâ vardır:
Onlar, daha acîb olan birinci yaratılışlarını şehâdetle ikrar ettikleri hâlde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir bürhân vardır.
161
Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun. Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her senede bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdîd ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsâli gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü, kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümûneleri vukû'a gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedâvi ettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb‑i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve O Rabb‑i Hakîm’in memlûk ve masnû'u olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrâd, envâ', ecnâsta cârî olmakla mes'elenin bir kaide‑i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümûllü olmakla bir nev'i icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb‑i külliyet eden kaideye bakarak kanâat ve itmi'nân etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât‑ı esmâyı kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu hâlde vâsıta‑i tesettür ve alâmet‑i ihmal sanıyor. Güyâ o nefsin fevkınde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtina'a, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı muğâlatadan utandırıyor.
162
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefis dâima ızdırâblar, kalaklar içinde evhâmdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm‑ü Kadere râzı olmuyor. Hâlbuki, şemsin tulû' ve gurûbu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve gurûbu ve sâir mukadderâtı, kalem‑i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz !‥
Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvât ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hàlık‑ı Külli Şey’in rubûbiyetine muhabbetle rızâ‑dâde olmalıdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir şeyin sâni'i, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münâsebet lâzımdır. Ve masnûâtın adedince sâni'lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhâldir. Öyle ise, sâni', masnû' içinde olamaz.
Meselâ: Matbaa ile teksir edilen bir kitab, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri; kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san'atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnû'un nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklın pek garîb bir hâli vardır. Öyle bir yed‑i tûlâ sâhibidir ki, bazen kâinâtı ihâta etmekle kucağına alıyor. Bazen dâire‑i imkândan çıkar, en yüksek dâirelere müdâhaleye çalışır. Bazen de bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahazâ, hangi şeyde fenâ ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.
163
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Eğer dünyanın veya vücûdun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle ni'metlerden lezzet alamazsın, dâima rahatsız olursun. Çünkü, noksanları tedârik, mevcûdları telef olmaktan muhâfaza ile dâima evhâm, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Hâlbuki, o ni'metler, Mün'im‑i Kerîm’in taahhüdü altındadır. Senin işin, O’nun sofra‑i ihsânından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bil'akis ni'metin lezzetini arttırır.
Çünkü şükür, ni'mette in'âmı görmek demektir. İn'âmı görmek, ni'metin zevâlinden hâsıl olan elemi def'eder. Zîra ni'met zâil olduğundan Mün'im‑i Hakîki onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.
Evet; ﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ olan âyet‑i kerîme, hamdin ayn‑ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü, hamd, in'âm şeceresini, ni'met semeresinde gösterir. Ve bu vesile ile zevâl‑i ni'metin tasavvurundan hâsıl olan elem zâil olur. Çünkü, şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn‑ı lezzettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âfâkî ma'lûmât, yani hariçten, uzaklardan alınan ma'lûmât, evhâm ve vesveselerden hàlî olamıyor. Amma, bizzat vicdânî bir şuûra mahal olan enfüsî ve dâhilî ma'lûmât ise, evhâm ve ihtimallerden temizdir. Binâenaleyh, merkezden muhîte, dâhilden harice bakmak lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Küre‑i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet‑i sefîhe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ, beşeriyet rûhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
164
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir zerre, kocaman şemsi tecellî ile, yani in'ikâs itibariyle istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binâenaleyh, yağmurun şemsin timsâline ma'kes olan katreleri gibi, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı, ilim ve irâdeye müstenid kudret‑i nurâniye-i ezeliyenin tecellî ve in'ikâs itibariyle lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat, gözün içindeki bir hüceyre zerresi, a'sâb, evride, şerâyîn”de te'sirleri görünen bir kudret, şuûr ve irâdeye menba' olamaz. Bu acîb san'at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinâtın herbir zerresi, herbir mürekkebâtı, Ulûhiyet’e mahsûs muhît ve mutlak sıfatlara menba' ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems‑i Ezelî’nin tecelliyât lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinâtın zerrâtı adedince muhâlât vardır. Binâenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile Mûcid, Hàlık, Rab, Mâlik, Kayyûm ancak Allah’tır diye şehâdetini ilân eder. Ve kezâ herbir zerre, herbir mürekkebât muhtelif lisân ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Evet, herbir harf kendi vücûduna bir vecihle delâlet eder. Amma, kâtibinin, sâni'inin vücûduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
165
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cam, su, hava, âlem‑i misâl, rûh, akıl, hayâl, zaman vesâire gibi, tecellî‑i timsâl akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyât‑ı kesifenin timsâlleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsâlleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hak, şemsin harâretini hayat, ziyâsını şuûr, ziyâdaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsâli seninle konuşacaktı. Çünkü; o, timsâlinde oldukça harâreti, ziyâsı, renkleri olurdu. Harâretiyle hayat bulurdu. Ziyâsıyla şuûrlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi.
Bu sırra binâendir ki, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.), kendisine okunan bütün salavât‑ı şerîfeye bir ânda vâkıf olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sübhânallâh ve Elhamdülillâh cümleleri Cenâb‑ı Hakk’ı celâl ve cemâl sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celâl sıfatını tazammun eden Sübhânallâh, abdin ve mahlûkun Allah’tan baîd olduklarına nâzırdır. Cemâl sıfatını içine alan Elhamdülillâh, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karîb olduğuna işârettir.
Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere, bize nâzır, şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle, harâret ve ziyâyı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kàbil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
166
Kezâlik, bilâ‑teşbih Cenâb‑ı Hak rahmetiyle bize karîb olduğu cihetle, O’na hamdediyoruz. Biz O’ndan uzak olduğumuz cihetle, O’nu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken, hamdet. O’ndan baîd olduğuna bakarken, tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'edebilirsin. Evet, Sübhânallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır
1 Dünyanın ömrü kısa olup, sür'atle zevâl ve gurûba gider. Zevâlin elemiyle, visâlin lezzeti zevâl buluyor.
2 Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3 Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona doğru gitmekte olduğun kabir”, dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabûl etmez. Çünkü, dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4 Düşmanlar ve haşerât‑ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvâzene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvâzenedir. Maahazâ, Cenâb‑ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.
Fesübhânallâh, Cenâb‑ı Hakk’ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedîa olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibkà ve himâye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü, o malı uhdesine almış oluyor. Hâlbuki, kudreti taahhüde kâfî gelmiyor. Çünkü, arkasına alırsa, beli kırılır; eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihâyet meccânen fenâ olur gider, yalnız günahları miras kalır.
167
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım meâlinde olan وَعَيْن۪ي قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَب۪يبَت۪ي ❋ وَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبِ şiirin şümûlüne dâhilim. Çünkü gençliğimde en yüksek bir intibâh şâhikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibâh, intibâh değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. Binâenaleyh, medenîlerin iftihar ile dem vurdukları tenevvür‑ü intibâhları, benim gençlik zamanımdaki intibâh kabilesinden olsa gerektir.
Onların misâli, rüyasında güyâ uyanıp, rüyasını halka hikâye eden nâim meselidir. Hâlbuki, rüyasında onun o intibâhı uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal ettiğine işârettir. Böyle bir nâim ölü gibidir. Yarı buçuk uykuda bulunan insanları nasıl îkaz edebilir?
Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr‑u diniyede müsâmaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt‑ı muvâsalayı te'min edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer boğulursunuz.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ma'siyetin mâhiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o ma'siyete devam eden ülfet peydâ eder. Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o ma'siyetinin ikàba mûcib olmadığını temennîye başlar. Bu hâl böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet, gerek ikàbı ve gerek dâru'l‑ikàbı inkâra sebeb olur.
Ve kezâ, ma'siyete terettüb eden hacâletten dolayı, o ma'siyetin ma'siyet olmadığını iddia etmekle o ma'siyete muttali' olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet‑i hacâletten yevm‑i hesabın gelmeyeceğini temennî eder.
168
Şâyet yevm‑i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhân addeder. En nihâyet nedâmet edip terketmeyenlerin kalbi küsûfa tutulur, mahvolur gider. El‑iyâzü Billâh!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz ve belâğatına dair Lemeât nâmındaki eserimde izâh edilen bazı lem'aları dinleyeceksin:
1 Kur'ân’ın okunuşunda yüksek bir selâset vardır ki, lisânlara ağır gelmez.
2 Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve ma'nen hatâdan sâlimdir.
3 Âyetler arasında büyük bir tesânüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye‑i Kur'âniyeyi sarsılmaktan vikàye ediyor.
4 Büyük bir tenâsüb, tecâvüb, teâvün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebî olmadığı gibi, birbirinin vuzûhuna yardım, istizahına cevab veriyor.
5 Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu hâlde, şiddet‑i tenâsübden sanki bir defada nâzil olmuştur.
6 Esbâb‑ı nüzûl ayrı ayrı ve mütebâyin olduğu hâlde, şiddet‑i tesânüdden sanki sebeb birdir.
7 Mükerrer, mütefâvit suâllere cevab olduğu hâlde, şiddet‑i imtizaç ve ittihâddan sanki suâl birdir.
8 Müteaddid, müteğâyir hâdisâta beyân olduğu hâlde, kemâl‑i intizamdan sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevaptır.
9 Tenezzülât‑ı İlâhiye ile tâbir edilen muhâtabların fehimlerine yakın ve münâsib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.
169
10 Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcîh‑i kelâm ettiği hâlde, sühûlet‑i beyândan dolayı sanki muhâtab birdir.
11 İrşadın gayelerine îsâl için tekrarları, tahkîk ve takrîri ifâde eder. Maahazâ, tekrarları halel vermez. İâdesi, zevki izâle etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.
12 Kur'ân kalblere kuvvet ve gıdâdır. Rûhlara şifâdır. Gıdânın tekrarı kuvveti arttırır. Tekrar etmekle daha me'lûf ve me'nûs olduğundan lezzeti artar.
13 İnsan maddî hayatında; her ânda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdâya, her hafta ziyâya muhtaçtır. Bunların tekerrürü hadd‑i zâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir.
Kezâlik insan hayat‑ı rûhiyesi cihetiyle Kur'ân’da zikredilen bütün nev'ilere muhtaçtır. Bazı nev'ilere her ânda muhtaçtır, Hüvallâh gibi. Çünkü rûh bunun ile nefes alıyor. Bazı nev'ilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır.
İşte hayat‑ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binâen Kur'ân, tekrarlar yapıyor. Meselâ: Bismillâh”, hava‑i nesîmî gibi kalbi ve rûhu tatmin ettiğinden kesret‑i ihtiyaca binâen Kur'ân’da çok tekrar edilmiştir.
14 Kıssa‑i Mûsa gibi bazı hâdisât‑ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işârettir.
Hülâsa: Kur'ân; hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şerîattır, hem sadırlara şifâ, mü'minlere hüdâ ve rahmettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Fıtrat‑ı insaniyenin garîb bir hâli, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnûn, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatıyor. El, gözün komşusu olduğu münâsebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder.
170
Kezâlik insan‑ı gâfil, kendi şahsına ait ednâ, cüz'î bir tanzimden âciz olduğu hâlde gururuyla, hayâliyle Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âline tahakküm ile el uzatıyor.
Yine insanın fıtratında acîb bir hâl: İnsanın efrâdı arasında cismen ve sûreten ayrılık varsa da pek azdır. Amma ma'nen ve rûhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sâir hayvanat öyle değildir. Meselâ: Balık ile kuş, kıymet‑i rûhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en büyüğü gibidir. Çünkü, insanın kuvve‑i rûhiyesi tahdid edilmemiştir. Enâniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsâvî olur. Ubûdiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur. Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Eşyada esâs bekàdır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimât, elfâz, tasavvurât gibi serîü'z‑zevâl olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak sûretlerini ve vaziyetlerini değişerek zevâlden masûn kalıp bazı yerlerde tahassun ile adem‑i mutlaka gitmezler.
Fen dedikleri hikmet‑i cedîde, bu sırra vâkıf olmuş ise de, vuzûhuyla vâkıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, Âlemde adem‑i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilâl vardır diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü, âlemde Cenâb‑ı Hakk’ın sun'uyla terkîb vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icâd ve i'dâm vardır.
﴿ يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَ ﴿ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ 
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kabir, âlem‑i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azâbdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.
171
Eğer İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vukû' bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binâenaleyh, İncil’de Ahmed”, Tevrat’ta Ahyed”, Kur'ân’da Muhammed ismiyle müsemmâ, iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Fârukî Ahmedler ile muhât olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz. Geri kalmak hatâdır.
Şu esâsâta dikkat lâzımdır:
1 Allah’a abd olana herşey musahhardır. Olmayana herşey düşmandır.
2 Herşey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.
3 Mülk Allah’ındır. Sende emâneten duruyor. O emâneti ibkà edip senin için muhâfaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur gider.
4 Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinâtın şu şekl‑i hâzırı da zâildir. Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevâle gidiyorlar.
5 Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fânî dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Sübhânallâh”, Elhamdülillâh”, Allâhu Ekber bu üç mukaddes cümlenin fâidelerini ve mahall‑i isti'mâllerini dinle:
1 Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinâta, âleme bakarken, idrakinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet‑engîz vaziyetleri ancak Sübhânallâh cümlesinden nebeân eden mâ‑i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.
172
2 Aynı o insan, gördüğü lezîz ni'metlerden duyduğu zevkleri izhâr etmekle Hamd ünvânı altında in'âmı ni'mette ve mün'imi in'âmda görmekle idâme‑i ni'met ve tezyîd‑i lezzet talebinde bulunarak Elhamdülillâh cümlesiyle ni'metler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.
3 Aynı o insan, mahlûkat‑ı acîbe ve harekât‑ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, Allâhu Ekber demekle rahat bulur. Yani, Hàlık’ı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan seyyiâtıyla, Allah’a zarar vermiş olmuyor. Ancak nefsine zarar eder. Meselâ: Hariçte, vâkide ve hakikatte Allah’ın şerîki yoktur ki, onun hizbine girmekle Cenâb‑ı Hakk’ın mülküne ve âsârına müdâhale edebilsin. Ancak, şerîki zihninde düşünür, boş kafasında yerleştirir. Çünkü, hariçte şerîkin yeri yoktur. O hâlde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Allah’a tevekkül edene Allah kâfîdir.
Allah, Kâmil‑i Mutlak olduğundan lizâtihî mahbûbdur. Allah, Mûcid, Vâcibü'l‑Vücûd olduğundan kurbiyetinde vücûd nurları, bu'diyetinde adem zulmetleri vardır.*
Allah, Melce' ve Mence'dir. Kâinâttan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücûdundan bıkmış rûhlara melce' ve mence' O’dur.
Allah Bâkîdir; âlemin bekàsı ancak O’nun bekàsıyladır.
Allah, Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor.
Allah, Ganiyy‑i Muğnîdir; herşeyin anahtarı O’ndadır. Bir insan Allah’a hàlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinât, onun mülkü gibi olur.
173
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrûr ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olmaz. Zîra dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû' etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.
Maahazâ, ebedî ömrün önündedir. O ömr‑ü bâkîde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr‑ü bâkîden hiç haberin yok. Ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyan!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a ma'lûm ve mâruf ünvânıyla bakacak olursan, mechûl ve menkûr olur. Çünkü, bu ma'lûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. Hakikati i'lâm edecek bir ifâde de değildir. Maahazâ, o ünvân ile fehme gelen mânâ, sıfât‑ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilkà edemez. Ancak, Zât‑ı Akdes’i mülâhaza için bir nev'i ünvândır.
Amma Cenâb‑ı Hakk’a mevcûd‑u mechûl ünvânıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebârüz eder. Ve kâinâtta tecellî eden sıfât‑ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvândan tulû' etmesi ağır gelmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisi ötekileri icmâlen tazammun eder. (Ziyânın elvân‑ı seb'ayı tazammun ettiği gibi.) Ve kezâ, herbirisi ötekilere delil olduğu gibi, onların herbirisine de netice olur. Demek, Esmâ‑i Hüsnâ, mir'ât ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binâenaleyh, neticeleri beraber mezkûr kıyâslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.
174

Tazarru ve Niyâz

تَضَرُّعْ وَنِيَازْ
اِلٰه۪ي لَازِمٌ عَلَىَّ اَنْ لَا اُبَالِيَ وَلَوْ فَاتَ مِنّ۪ي حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَعَادَتْنِي الْكَائِنَاتُ بِتَمَامِهَا اِذْ اَنْتَ رَبّ۪ي وَخَالِق۪ي وَاِلٰه۪ي اِذْ اَنَا مَخْلُوقُكَ وَمَصْنُوعُكَ ل۪ي جِهَةُ تَعَلُّقٍ وَاِنْتِسَابٍ مَعَ قَطْعِ نِهَايَةِ عِصْيَان۪ي وَغَايَةِ بُعْد۪ي لِسَائِرِ رَوَابِطِ الْكَرَامَةِ فَاَتَضَرَّعُ بِلِسَانِ مَخْلُوقِيَّت۪ي يَا خَالِق۪ي ❋ يَا رَبّ۪ي يَا رَازِق۪ي يَا مَالِك۪ي يَا مُصَوِّر۪ي ❋ يَا اِلٰه۪ي اَسْئَلُكَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَبِاِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِفُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَبِحَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ وَبِكَلَامِكَ الْقَد۪يمِ وَبِعَرْشِكَ الْاَعْظَمِ وَبِاَلْفِ اَلْفِ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اِرْحَمْن۪ي يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ يَا دَيَّانُ اِغْفِرْل۪ي يَا غَفَّارُ يَا سَتَّارُ يَا تَوَّابُ يَا وَهَّابُ اِعْفُ عَنّ۪ي يَا وَدُودُ يَا رَؤُفُ يَا عَفُوُّ يَا غَفُورُ ❋ اُلْطُفْ ب۪ي يَا لَط۪يفُ يَا خَب۪يرُ يَا سَم۪يعُ يَا بَص۪يرُ وَتَجَاوَزْ عَنّ۪ي يَا حَل۪يمُ يَا عَل۪يمُ يَا كَر۪يمُ يَا رَح۪يمُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ يَا رَبُّ يَا صَمَدُ يَا هَاد۪ي جُدْ عَلَىَّ بِفَضْلِكَ يَا بَد۪يعُ يَا بَاق۪ي يَا عَدْلُ يَا هُوَ اَحْيِ قَلْب۪ي وَقَبْر۪ي بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ يَا نُورُ يَا حَقُّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ يَا اَوَّلُ يَا اٰخِرُ يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ يَا قَوِيُّ يَا قَادِرُ يَا مَوْلَايَ يَا غَافِرُيَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اَسْئَلُكَ بِاِسْمِكَ الْاَعْظَمِ فِي الْقُرْاٰنِ وَبِمُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ الَّذ۪ي هُوَ سِرُّكَ الْاَعْظَمُ ف۪ي كِتَابِ الْعَالَمِ اَنْ تَفْتَحَ مِنْ هٰذِهِ الْاَسْمَاءِ الْحُسْنٰى كُوَاةً مُف۪يضَةً اَنْوَارَ الْاِسْمِ الْاَعْظَمِ اِلٰى قَلْب۪ي ف۪ي قَالِب۪ي وَاِلٰى رُوح۪ي ف۪ي قَبْر۪ي فَتَص۪يرَ هٰذِهِ الصَّح۪يفَةُ كَسَقْفِ قَبْر۪ي وَهٰذِهِ الْاَسْمَاءُ كَكُوَاتٍ تُف۪يضُ اَشِعَّةَ شَمْسِ الْحَق۪يقَةِ اِلٰى رُوح۪ي اِلٰه۪ي اَتَمَنّٰى اَنْ يَكُونَ ل۪ي لِسَانٌ اَبَدِيٌّ يُنَاد۪ي بِهٰذِهِ الْاَسْمَاءِ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ فَاَقْبَلْ هٰذِهِ النُّقُوشَ الْبَاقِيَةَ بَعْد۪ي نَائِبًا عَنْ لِسَانِيَ الزَّائِلِ
175
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تُنْج۪ينَا بِهَا مِنْ جَم۪يعِ الْاَهْوَالِ وَالْاٰفَاتِ وَتَقْض۪ي لَنَا بِهَا جَم۪يعَ الْحَاجَاتِ وَتُطَهِّرُنَا بِهَا مِنْ جَم۪يعِ السَّيِّئَاتِ وَتَغْفِرَ لَنَا بِهَا جَم۪يعَ الذُّنُوبِ وَالْخَط۪يئَاتِ يَا اَللّٰهُ يَا مُج۪يبَ الدَّعَوَاتِ اِجْعَلْ ل۪ي ف۪ي مُدَّةِ حَيَات۪ي وَبَعْدَ مَمَات۪ي ف۪ي كُلِّ اٰنٍ اَضْعَافَ اَضْعَافِ ذٰلِكَ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَسَلَامٍ مَضْرُوب۪ينَ ف۪ي مِثْلِ ذٰلِكَ وَاَمْثَالِ اَمْثَالِ ذٰلِكَ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَنْصَارِهِ وَاَتْبَاعِهِ وَاجْعَلْ كُلَّ صَلَاةٍ مِنْ كُلِّ ذٰلِكَ تَز۪يدُ عَلٰى اَنْفَاسِيَ الْعَاصِيَةِ ف۪ي مُدَّةِ عُمْر۪ي وَاغْفِرْل۪ي وَارْحَمْن۪ي بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
177

Zeylü'l‑Habbe

Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum keşfedebildim mi? Veyâhut sonra inkişaf edecektir. Veyâhut bilâhare zuhûr edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْاِسْلَامِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْاَمْطَارِ وَاَمْوَاجِ الْبِحَارِ وَثَمَرَاتِ الْاَشْجَارِ وَنُقُوشِ الْاَزْهَارِ وَنَغَمَاتِ الْاَطْيَارِ وَلَمَعَاتِ الْاَنْوَارِ وَالشُّكْرُ لَهُ عَلٰى كُلِّ مِنْ نِعَمِهِ فِي الْاَطْوَارِ بِعَدَدِ كُلِّ نِعَمِهِ فِي الْاَدْوَارِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْاَبْرَارِ وَالْاَخْيَارِ مُحَمَّدٍ ﮂالْمُخْتَارِ وَعَلٰى اٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ ذَوِي الْاَنْوَارِ مَادَامَ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ
178
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Misâfir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezâlik, Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hâllere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsûs şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder.
Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelîbin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelîbden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle muğâlata etmiş olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünya hayatını güzelleştiren esbâbdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsâlleridir.
Evet, müstakbel, mâzinin âyinesidir. Mâzi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılâb ettiğinde sûretini ve şeklini ve dünyasını istikbâl âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedîa ediyor. Onlara olan manevî ve hayâlî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur.
Meselâ: Arkadaşlarının ve akrabasının timsâllerini ve fotoğraflarını hâvî büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da, o âyinenin içindeki timsâller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: Eyvâh, ne ediyorum! Bunlar şarab değil, serâbdır. Bunlar ile uğraşmak azb değil, azâbdır.” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedârikâtta bulunmaya başlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:
1 Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhâfaza etmesidir.
2 Esmâ‑i Hüsnâ’nın tenâsüb ve iktizası üzerine hakàik‑ı àliye-i İlâhiye’deki muvâzeneyi mürâat etmesidir.
179
3 Rubûbiyet ve Ulûhiyet’e ait şuûnâtı kemâl‑i muvâzene ile cem' etmesidir.
Kur'ân’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliyâ ve sâir büyüklerin netâic‑i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınında dalmış olan İşrâkìyyûn ve âlem‑i gayba nüfûz eden Rûhâniyûn dahi, Kur'ân’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zîra onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat‑i mutlakayı ihâta edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat‑tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenâsübü bozup, muvâzeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ: Envâ'‑ı cevâhiri hâvî zînetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken, birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde onların buldukları cevâhirin, kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yâkutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hâkezâ herbirisi definenin esâs müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevâid ve teferruâtından olduğunu i'tikàd eder. Mes'ele bu şekle girmekle muvâzene kayıp ve tenâsüb zâil olur. Sonra mes'elenin hakikatini keşf ve izâh için te'vilât ve tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehâb eden olur.
Evet; Sünnet‑i Seniye ile muvâzene yapılmazdan evvel, hemen meşhûdâtına i'timâd eden İşrâkìyyûn ile Mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verir. Bilâ‑tereddüd kabûl ederler.
180
Arkadaş! Kur'ân da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur'ân’ın gözü açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihâta ile görmüştür. Ve hakikate uygun bir tarzda tenâsüb ve muvâzeneye riâyet ederek kemâl‑i intizam ve ıttırâd ile hakikati izhâr etmiştir.
Arkadaş! Nev'‑i beşerde envâen dalâlete düşen fırkaların sebeb‑i dalâletleri, imâmlarının kusurudur. Evet, imâmları bâtından bahsetmişlerse de meşhûdâtlarına i'timâd ve iktifâ ederek esnâ‑i tarîkten dönmüşlerdir ve حَفِظْتَ شَيْئًا وَغَابَتْ عَنْكَ اَشْيَاءُkavline mâsadak olmuşlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak seni ademden vücûda ve vücûdun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan sûretine getirmiştir. Mebde'‑i hareketin ile son aldığın sûret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvâr ve ahvâlin herbirisi sana ait ni'metler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi ni'metler dizilmiş, tam bir gerdânlık veya ni'metlerin envâ'ına bir fihriste şeklini veriyor.
Binâenaleyh, geçirmiş olduğun vücûdun her menzilinde ve vaziyetinde, etvârında, ahvâlinde: Nasıl bu ni'mete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suâle çekileceksin. Çünkü, vukû'a gelen hâller suâle tâbidir. Amma imkânda kalıp vukû'a gelmeyen şeyler suâle tâbi değildir.
Geçirmiş olduğun ahvâl, vukûâttır. Gelecek ahvâlin ademdir. Vücûd mes'ûldür, adem ise mes'ûl değildir. Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin ni'metlerin şükrünü kazâ etmek lâzımdır.
181
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanı havalandırıp başaşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:
İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr‑ı insanî hâller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.
Meselâ: Bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsâlinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır.
Çünkü, vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Meselâ: Katredeki timsâl, şemsin evsâfını gösterir. Amma o evsâf ile muttasıf olamaz.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Vücûd nev'inde tezâhum yoktur. Yani, pek çok âlemler, hâller, vücûd sahnesinde ictimâ' eder, birleşirler.
Meselâ: Gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem‑i misâle bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri, odaları göreceksin.
Sâniyen: Odada otururken, kemâl‑i sühûletle o misâlî odalarda her çeşit tebdil, tağyîr, tasarruf edebilirsin.
Sâlisen: Odadaki elektrik, elektrik misâllerinin en uzağına en yakındır. Çünkü, o misâlî misâllerin kayyûmu odur.
Râbian: Bu maddî vücûdun bir habbesi, bir parçası, o misâlî vücûdun bir âlemini içine alabilir.
Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem‑i mümkinât arasında da cârîdir. Çünkü mümkinâtın vücûdu, Vâcibin nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcibin emriyle vücûd‑u hariciyeye girer. Sâbit ve müstakırr kalır.
182
Demek mümkinâtın vücûdu bizzat hakîki bir vücûd‑u haricî olmadığı gibi, vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcibü'l‑Vücûd’un icâdıyla bir vücûddur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhâl olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip ta'rif etmemesi de muhâldir.
Çünkü insan, mâlikin kemâlâtına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor; ve kendisine beşik olarak yaratılan küre‑i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ semâ‑i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zaafiyetiyle beraber hàrika tasarrufât‑ı acîbesiyle eşref‑i mahlûkat ünvânını almıştır. Ve elinde cüz'‑ü ihtiyarî bulunduğundan bütün esbâb içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir.
Binâenaleyh, Mâlik‑i Hakîki’nin rusül vâsıtasıyla böyle yüksek; fakat gâfil abdlerine kendisini bildirip ta'rif etmesi zarûrîdir ki, O Mâlik’in evâmirine ve marziyâtına vâkıf olsunlar.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın vehim, farz, hayâl duygularına varıncaya kadar bütün hâsseleri bilâhare rücû edip bil'ittifak Hakka ilticâ ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve kâinâtın ancak ve ancak Kur'ân’ın izâh ettiği şekilde bulunduğunu gördüm.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlem‑i ziyâ, âlem‑i harâret, âlem‑i hava, âlem‑i kehrüba, âlem‑i elektrik, âlem‑i cezb, âlem‑i esîr, âlem‑i misâl, âlem‑i berzah gibi âlemler arasında müzâheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde ictimâ' ederler.
183
Kezâlik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda ictimâ'ları mümkündür. Evet, hava, su insanın yürüyüşüne, cam ziyânın geçmesine, şuâın röntgen vâsıtasıyla kesif cisimlere bile nüfûzuna ve akıl nuruna, melek rûhuna, demirin içine harâretin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.
Kezâlik, bu kesif âlemde rûhânileri deverândan, cinnîleri cevelândan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerândan men'edecek bir mâni yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Göz, lamba, şems gibi nur ve nurânî şeylerde cüz'î küllî, cüz' küll, bir bin müsâvîdir. Evet, şemse bak! Onun timsâlleriyle seyyârât, denizler ve havuzlar, katre, kabarcıklar gibi bütün şeffâf şeyler, kemâl‑i sühûletle temessül ediyorlar.
Kezâlik, Şems‑i Ezelî şu kâinât kitabında bütün bâbları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten bilâ‑külfet yazıyor. Ve Ba'sü ba'de'l‑mevt”te dahi aynı bu sühûlet vardır. Hilkatiniz ve ba'siniz, bir nefsin hilkat ve ba'si gibidir diye Kur'ân‑ı Kerîm emrediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyi tahrîk eden zerrât‑ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki; herşeyin hududunda dâima harekette bulunan zerrâtı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerrâtı taşmaktan men' ediyor. O bekçi ise, muhît bir ilmin tecellîsidir ki, o tecellî kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek herşey, içerisindeki zerrâta bir kalıptır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Kur'ân’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu kitab‑ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izâh ediyor.
184
Meselâ: Maddiyât âlemi Cenâb‑ı Hakk’ın envâr‑ı ni'metini cezbetmek için hakîki bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi, âlem‑i maneviyat dahi Rahmet‑i İlâhiye’nin ziyâlarını almak için şems‑i nübüvvete muhtaçtır. Binâenaleyh, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) nübüvveti, şemsin kat'iyyet ve vuzûhu derecesinde kat'î ve vâzıhtır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zîhayatın vücûduna terettüb eden semereler, yalnız kendisine, menfaatine, bekàsına, kemâline mahsûs değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâkî kalan kısm‑ı a'zamı Hàlık’a râci'dir.
Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husûle gelir. Hàlık’a râci' kısım ise, bir ânda husûle gelir. Meselâ: O zîhayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın tecelliyâtına mazhariyetle Hàlık’ı, evsâf‑ı kemâliye ile tavsif ve lisân‑ı hâliyle hamdetmiş oluyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir ferdi, ihâta‑i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs'atiyle bir nev'i külliyet kesbeder. Ve kezâ, insanın bir ferdi, hilâfet hususunda âlemin eczâsıyla şuûrca alâkadar olduğundan, nebâtî olsun hayvanî olsun pek çok nev'ilerde tasarruf sâhibi bulunduğundan, nev'i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nev'iler sırasına geçer.
Binâenaleyh gerek hayvanatın, gerek semerâtın nev'ilerinde vukû'a gelen mükerrer kıyâmetler, hevâm ve haşerâtta vücûda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da herbir ferdinde cârîdir.
Hülâsa: Kur'ân’ın âyetleriyle ebnâ‑yı beşer için büyük kıyâmetin geleceğine kat'î delâletler olduğu gibi, kitab‑ı âlemin âyât‑ı tekvîniyesiyle de kıyâmet‑i kübrâya pek kat'î delâletler ve işâretler vardır.
185
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm okunurken, istimâ'ında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin.
1 Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev'‑i beşere hitâben Kur'ân’ın âyetlerini tebliğ ederken, kırâatini kalben ve hayâlen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem‑i mübârekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2 Veya Cebrâil (A.S.), Hazret‑i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3 Veya Kàb‑ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim‑i Ezelî’nin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayâlî bir vaziyete gir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Senin şuûr ve ilminin sana taalluku, ahvâl ve levâzımat‑ı ihtiyacâtın nisbetindedir. Çünkü, sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münâsebet lâzımdır. Fazla, noksan olmamalıdır.
Senin sana olan şuûr ve ilminin nisbeti, Hàlık’ın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir.
Binâenaleyh, pek cüz'î olan ilim ve şuûrunla, Şems‑i Ezelî’nin ilim ve nazarına mukàbele etmekle, gündüz ortasında, güneşin altında, güneşin ziyâsıyla mübârezeye çıkan ateş böceği gibi olma!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âli birbirine münâsib, âsârı birbirine müşâbih, esmâsı birbirine âyine ve ma'kes, sıfâtı birbirine mütedâhil, şuûnâtı memzûc ise de, herbirisi için hususî bir tavır, bir hâl vardır ki, maksûd‑u bizzat o hususî tavırdır. Sâir tavırlar ise, tebeîdirler.
186
Binâenaleyh, meselâ Hàlık’ın âsârından cemâdâta baktığın zaman azamet ve kudreti kasdına hedef yap. Başka isimlerin tecelliyâtını teb'an düşün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak. Sâir tecelliyâta tebeî bir nazar ile bak.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm, bütün insanlara rahmettir. Çünkü herbir insanın şu hakîki âlemden kendisine mahsûs hayâlî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur'ân’dan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine hàs bir Kur'ân vardır ki, onun rûhunu terbiye, kalbini tedâvi eder.
Ve kezâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in bir meziyeti şudur ki: Bütün ulemâ ve ehl‑i meşreb gibi herkes hidayeti için, şifâsı için müteaddid sûrelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünkü, bir âyetin sâir Âyât‑ı Kur'âniye ile pek ince münâsebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla müteaddid sûrelerden alınan âyetler küçük bir Kur'ân hükmünde olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ cümle‑i mukaddesesi, insanın, zerre vaziyetinden, insan‑ı mü'min sûretine gelinceye kadar câmidiyet, nebâtiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvâr ve ahvâline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letâifi pek çok elem ve emellere ma'rûzdur. Maahazâ, havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binâenaleyh bu cümle, tesellî‑bahş olup şümûlü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:
1 لَا حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْوُجُودِ اِلَّا بِاللّٰهِ Ademden çıkıp vücûda gelmek.”
2 لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْبَقَاءِ اِلَّا بِاللّٰهِ Zevâle gitmeyip bekàda kalmak.”
187
3 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النَّفْعِ اِلَّا بِاللّٰهِ Mazarratı def', menfaati celb.”
4 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْمَطَالِبِ اِلَّا بِاللّٰهِ Musîbetten uzak olup, matlûba nâil olmak.”
5 لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاص۪ي وَلَا قُوَّةَ عَلَى الْعِبَادَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ Maâsîye düşmemek, ibâdete devam etmek.”
6 لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النِّعْمَةِ اِلَّا بِاللّٰهِ Azâba ma'rûz kalmamak, ni'mete mazhar olmak.”
7 لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَلَا قُوَّةَ عَلَى النُّورِ اِلَّا بِاللّٰهِ Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek.”
Ve hâkezâ, herbir makamda insanın letâifine göre takyid ve tefsir edilebilir.
188

Zeylü'z‑Zeyl

﴿
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazı insanların ağzında kemiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır.
Birincisi: Herşey kendi kendine teşekkül etmiştir.
İkincisi: Mûcid ve müessir esbâbdır.
Üçüncüsü: Tabiat iktiza etti.
Bu üç kelimâtın pek çok muhâlâta zarf oldukları hakkında yapılan beyânâtı dinle:
İnsan mevcûddur. Bu mevcûd insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnû'.
İkinci kelimeye göre, esbâbın te'siriyle vücûda gelmiştir.
Üçüncü kelimeye nazaran, mevhûm tabiatın eseridir.
Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatin istilzam ettiği gibi Allah’ın masnû'udur.

Evvelki Kelimenin Gayr‑ı Mahsur Muhâlâtı

1 O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin herbirisinde hem insanın içini, hem kâinâtı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sâir sıfât‑ı lâzimenin bulunması lâzımdır.
2 İnsanın bedeninde zerrâttan teşekkül eden mütehâlif mürekkebât adedince matbaalarda hurûfâtı tertib etmek için kullanılan kalıplar gibi kalıplar lâzımdır.
189
3 Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve kezâ, herbirisi, ötekilere hem zıt, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.

İkinci Kelimenin Muhâlâtı

1 İnsanın me'hazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczâhânelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl‑i intizam ve muvâzene ile o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni'siz esbâb ve mevâdd‑ı câmideden sudûru mümkündür diyebilir.
2 Bir şeyin kemâl‑i intizam ile gayr‑ı mahdûd, kör, sağır, câmid, şuûrsuz esbâbdan sudûrunun muhâliyeti nisbetinde sâni'siz insanın da o maddelerden yapılması muhâldir. Maahazâ, maddî esbâbın yalnız zâhire taalluku vardır. Bâtındaki latîf, ince, garîb nakışlara, san'atlara nüfûzu yoktur.
3 O kelimenin iktizasına göre kemâl‑i ittifak ve intizam ile ihtiyacât nisbetinde gayr‑ı mahsur esbâbın bir cüz'de, bir hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Bu ictimâ', âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip ictimâ' etmeleri demektir.
Çünkü, insanın ustası esbâb olduğu takdirde, âlemin bütün eczâ ve erkânı insanla alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O hâlde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı ictimâ' edebilir. Bu öyle bir muhâldir ki, muhâllerin en mümteni'idir.
190

Üçüncü Kelimenin Muhâl ve Butlânı İse

Evet, tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhiridir ki, ehl‑i gaflet ve dalâletçe hakikat zannedilmiştir. Diğeri bâtınıdır ki, San'at‑ı İlâhiye ve Sıbğa‑i Rahmâniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hàlık‑ı Hakîm-i Alîm’in cilve‑i kudretidir. Ehl‑i gafletin sâni' olarak telâkki ettikleri tabiata, cenâh olarak yapıştırdıkları kör tesâdüf ve ittifak ise, dalâletten neş'et eden ıztırar neticesinde şeytanların ihtirâ' ettikleri hezeyanlardır.
Çünkü, müteaddid eserlerimde kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, hàrikaların hàrikası olan şu san'at, ancak ve ancak bütün evsâf‑ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr‑i Basîr’in yed‑i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyed, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinâta giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ!‥
Evet, insanda, herşeyde Sâni'‑i Ezelînin masnû'u olduklarına mevcûdâtın adedince şâhidler vardır. Meselâ:
1 Kâinâttır. Evet kâinâtın ihtiva ettiği bütün zerrât ve mürekkebâtın herbirisi ellibeş lisânla şehâdet etmektedir.
2 Kur'ân’dır. Evet Kur'ân, bütün enbiyâ, evliyâ ve muvahhidînin kitaplarıyla, sahife‑i kevn ve vücûdda yaratılan icâdî ve tekvînî âyetler Hàlık’ın hallâkıyetine âdil şâhidlerdir.
3 Mahlûkatın reisi ve resûlü, bütün enbiyâ, evliyâ, melâike ile birlikte herşeyin sâni'i Allah olduğuna ilân‑ı şehâdet ediyorlar.
191
4 İns ve cin tâifeleri envâen ihtiyacât‑ı fıtriyesiyle şâhiddirler.
5 Ulûhiyet ve Hallâkıyetin Allah’a mahsûs ve münhasır olduğuna Allah da şehâdet ediyor.
Arkadaş! San'atın, vücûh‑u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcib’e olan isnâdı mes'elesi, semeredâr bir ağaç mes'elesi gibidir. Şöyle ki:
Ağacın o semereleri, ya vahdete isnâd edilir. Yani neşv ü nemâ kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evâmir‑i tekvîniyeyi temessülden, evâmir‑i tekvîniye de Kün emrinden, Kün emri dahi Vâhid‑i Vâcib’den sâdır olmuştur.
O vakit, o ağaç bütün eczâsıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere‑i vâhide hükmünde olur. Çünkü, vahdete nisbeten küçük bir semere ağacıyla pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem‑i fark, vahdette sühûletle yüsr, kesrette suûbetle usrün bulunduğundan neş'et etmiştir.
Eğer kesrete isnâd edilirse, herbir semere, herbir çiçek, herbir yaprak, herbir dal; tam ağacının vücûda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihâzât, esbâb vesâireye ihtiyaç gösterecektir. Çünkü küll cüz'de dâhildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mes'ele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcib, diğeri mümteni'dir.
Hülâsa: Bir hüceyrenin vücûda gelmesi kendisine isnâd edilirse, kâinâta muhît olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbâba isnâd edilirse, âlemdeki bütün esbâbın o hüceyrede ictimâ'ları lâzım gelir. Hâlbuki, sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilâhın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!‥
192
Maahazâ, hüceyreden tut, âleme kadar herbir şeyin bir nev'i vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni' de vâhid olacaktır. Çünkü, vâhid ancak vâhidden sudûr eder.
Ve kezâ, bir habbe şemsi ziyâsıyla, rengiyle (tecellî sûretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz.
Ve kezâ, vücûd‑u haricî, vücûd‑u misâlîden daha sâbit, daha muhkemdir. Vücûd‑u haricîden bir nokta, vücûd‑u misâlîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik vücûd‑u vücûbî; daha kavî, daha râsih, daha sâbittir. Belki de vücûd‑u hakîki, vücûd‑u haricî ondan ibarettir.
Binâenaleyh, ilm‑i muhît-i ezelîde temessül eden imkânî vücûdlar, vücûd‑u vücûbî’nin tecelliyât‑ı nuriyelerine âyine ve ma'kestirler. Öyle ise, ilm‑i ezelî imkânî vücûdlara âyine olduğu gibi, imkânî vücûdlar da vücûd‑u vücûbîye âyinedir. Sonra o imkânî vücûdlar, ilm‑i ezelîden vücûd‑u haricîye intikal etmişlerse de, vücûd‑u hakîki mertebesine vâsıl olmamışlardır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kevn ve vücûd sahasında durup, ahvâl‑i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür'atle anlar ki: Te'sir ve fâiliyet; latîf, nurânî, mücerred olan şeylerin şe'ni olduğu gibi; infiâl, kàbiliyet, teessür de maddî, kesif, cismânî şeylerin hàssasıdır.
Evet, misâl olarak semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyâsıyla yerde görür, fa'âliyettedir.
O dağ ise, azametiyle beraber fa'âliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir te'siri var ve ne de bir fiili var.
Ve kezâ, eşya arasında vukû'a gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latîf, nurânî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb‑i liyâkat eder. Kesâfeti nisbetinde de infiâl ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor.
193
Bundan anlaşılıyor ki, esbâb‑ı zâhiriyenin Hàlık’ıyla, müsebbebâtın mûcidi, ancak ve ancak Nuru'l‑Envâr, Sâni'‑i Ezelî’dir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tefekkür gafleti izâle eder. Dikkat, teemmül, evhâm zulümâtını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tedkîkàt yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü, icmâlde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sâhili yoktur. İçine dalma boğulursun.
Arkadaş!
Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır. Evhâm seni havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalâlete îsâl eden kesret yolu budur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan ne kadar câhil ve gâfildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaati muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhûm olan büyük bir hayr‑ı azîmi terk, dalâleti irtikâb eder. Evet, Sofestâinin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.
Hâlbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işte onda bir zarar ihtimali varsa ictinâb eder. Âhiret işi olursa, onda dokuz zarar ihtimali olduğu hâlde, ictinâb etmez. İşte cehâlet bu kadar olur.
194
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Rûh‑u insanî gayr‑ı mütenâhî ihtiyaçlara giriftâr, gayr‑ı mütenâhî elemlere mahaldir. Gayr‑ı mahsur lezzetlere iştihâlıdır. Gayr‑ı mahdûd âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalâletiyle beraber rûhtan fışkıran şefkat, gayr‑ı mütenâhî elemleri tazammun ediyor. Binâenaleyh, Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyâmet kopsun, mîzan vaz'edilsin, hesab görülsün?” demeye hakkın yoktur.
Ey kemâl‑i gurur ile dalâlet kürsüsünde oturan!
Hayatına mağrûr olma. Zîra o hayat, bir muğâlata ile kàimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zevâl ve fenânın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saâdet‑i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif‑i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izâle eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.
Ve kezâ, Musîbet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsâlim gibiyim diye yine yük altından kaçar. Fakat, musîbet âmm olduğunda, elemi muzâaf olur, kat kat ziyâde olur. Çünkü, kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musîbete dâhildir. Çünkü, insanın rûhu, ebnâ‑yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.
Ey şek cebhesinde, gaflet gölgesinde istirahate çekilen bîçâre! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O, zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azâba inkılâb edecektir.
Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâb etmesi emelinde isen, evkàt‑ı hamsede rükû ve sücûd kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, îmânı doldur. Sonra âyâta tefekkürle tâate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalâlât acılığından, necâtın halâveti tavazzuh ile münâcât lezzeti ortaya çıksın.
195
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ubûdiyette ancak teslîmiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd, seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve kezâ insan Rabb’ini, Hàlık’ını tecrübe edemez.
196

Zühre()

﴿

Mukaddime

Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel (Hâşiye) inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı tevhidiyeyi Arabî olarak notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim.
Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardaşlarımın kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbur oldum.
Bu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sâir Söz’lerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber izâh edilmiyor. letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
Said Nursî
197

Birinci Nota

Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde, sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak. Ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki: Senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!‥

İkinci Nota

Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
198

Üçüncü Nota

Ey gâfil Said! Bil ki: Galat‑ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ, kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al! Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!‥

Dördüncü Nota