Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
481

Yirmiyedinci Mektûb

Bu mektûb, Risale‑i Nur Müellifinin talebelerine yazdığı ayn‑ı hakikat ve çok letâfetli, güzel mektûblarıyla; Risale‑i Nur Talebelerinin, Üstadlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risale‑i Nurun mütâlaasından aldıkları parlak feyizlerini ifâde eden çok zengin bir mektûb olup, bu mecmuanın üç‑dört misli kadar büyüdüğü için bu mecmuaya ilhâk edilmemiştir. Müstakillen Barla, Kastamonu, Emirdağı Lâhikaları olarak neşredilmiştir.
482

Yirmisekizinci Mektûb

Şu Mektûb Sekiz Mes'ele”dir

Birinci Risale Olan Birinci Mes'ele

﴿
﴿اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ
Sâniyen: Üç sene evvel, benimle görüştükten üç gün sonra tâbiri çıkmış, te'vili tezâhür etmiş eski bir rüyanızın, şimdi tâbirini istiyorsunuz. Şimdilik o güzel, mübârek, müjdeli rüya mürûr‑u zamana uğramış. Mânâsını göstermiş olan o rüyaya karşı böyle desem hakkım yok mu:
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Evet kardeşim, senin ile mahz‑ı hakikat dersini müzâkereye alışmışız. Hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları, tahkîkî bir sûrette mevzû‑i bahs etmek, tahkîk mesleğine tam uygun gelmediğinden; o cüz'î hâdise‑i nevmiye münâsebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme ait ilmî ve düsturî olarak Altı Nükte‑i Hakikati, Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâret ettiği vecihte beyân edeceğiz. Yedincisinde, senin rüyana kısa bir tâbir verilecek.
483

Birincisi

Sûre‑i Yûsuf’un mühim bir esâsı, rüya‑yı Yûsufiye olduğu gibi; ﴿وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyeti misillû çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatler var olduğunu gösterir.

İkincisi

Kur'ân ile tefe'üle ve rüyaya i'timâda ehl‑i hakikat tarafdâr değiller. Çünkü: Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı vakit, ye's veriyor; kalbi müşevveş ediyor.
Hem rüya dahi hayr iken, bazı aks‑i hakikatle göründüğü için şer telâkki edilir, ye'se düşürür, kuvve‑i maneviyeyi kırar, sû‑i zan verir. Çok rüyalar var ki; sûreti dehşetli, zararlı, mülevves iken tâbiri ve mânâsı çok güzel oluyor. Herkes rüyanın sûretiyle mânâsının hakikati mâbeynindeki münâsebeti bulamadığı için lüzumsuz telâş eder, me'yûs olur, keder eder.
İşte yalnız bu cihet içindir ki, ehl‑i hakikat gibi ve İmâm‑ı Rabbânî misillû, başta; نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ dedim.

Üçüncüsü

Hadîs‑i sahîh ile nübüvvetin kırk cüz'ünden bir cüz'ü nevmde rüya‑yı sâdıka sûretinde tezâhür etmiş. Demek rüya‑yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezâifine taalluku var. Şu Üçüncü Mes'ele, gayet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadar ve derin olduğundan, başka vakte ta'lik ediyoruz; şimdilik o kapıyı açmıyoruz.
484

Dördüncüsü

Rüya üç nev'idir. İkisi, tâbir‑i Kur'ânla ﴿اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ ’de dâhildir, tâbire değmiyor. Mânâsı varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizâcın inhirafından, kuvve‑i hayâliye şahsın hastalığına göre bir terkîbât, tasvirât yapıyor; yâhut gündüz veya daha evvel, hattâ bir‑iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisâtı, hayâl tahattur eder; ta'dil ve tasvir eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım ﴿اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ ’dir, tâbire değmiyor.
Üçüncü kısım ki, rüya‑yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet‑i insaniyedeki latîfe‑i Rabbâniye, âlem‑i şehâdetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem‑i gayba karşı bir münâsebet bulur, bir menfez açar. O menfez ile, vukû'a gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh‑i Mahfûz’un cilveleri ve mektûbat‑ı Kaderiyenin nümûneleri nev'inden birisine rastgelir, bazı vâkıât‑ı hakîkiyeyi görür. Ve o vâkıâtta, bazen hayâl tasarruf eder, sûret libâsları giydirir. Bu kısmın çok envâ'ı ve tabakàtı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazen bir ince perde altında çıkıyor, bazen kalınca bir perde ile sarılıyor.
Hadîs‑i Şerîfte gelmiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet‑i vahiyde gördüğü rüyalar, subhun inkişafı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.

Beşincisi

Rüya‑yı sâdıka, hiss‑i kable'l-vukû'un fazla inkişafıdır. Hiss‑i kable'l-vukû' ise, herkeste cüz'î‑küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır. Hattâ bir zaman ben, bu hiss‑i kable'l-vukû'u zâhirî ve bâtınî meşhûr duygulara ilâve olarak insanda ve hayvanda; sâika ve şâika nâmıyla aynı sâmia ve bâsıra gibi iki hiss‑i âheri ilmen bulmuştum. Ehl‑i dalâlet ve ehl‑i felsefe, o gayr‑ı meş'ûr hislere; hatâ ederek ahmakçasına sevk‑i tabîi diyorlar. Hâşâ, sevk‑i tabîi değil, belki bir nev'i ilhâm‑ı fıtrî olarak insan ve hayvanı, kader‑i İlâhî sevkediyor.
485
Meselâ, kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk‑i kaderî ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur.
Hem rû‑yi zeminin sıhhiye memurları hükmünde ve bedevî hayvanatın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi âkilü'l‑lahm kuşlara, bir günlük mesâfeden bir hayvan cenazesinin vücûdu, o sevk‑i kaderî ile ve o hiss‑i kable'l-vukû' ilhâmıyla ve o sâika‑i İlâhî ile bildirilir ve bulurlar.
Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesâfeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk‑i kaderî ile ve o sâika ilhâmıyla döner, yuvasına girer.
Hattâ herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki; birisinden bahsediyorken, ânî kapı açılarak, tahminin fevkınde aynı adam gelir. Hattâ Kürtçe durûb‑u emsâldendir; نَاڤِ گُرْبِينَه پَالَانْدَارْ لِى وَرِينَهYani: Kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur; çünkü kurt geliyor!” Demek bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, latîfe‑i Rabbâniye, icmâlen o adamın gelmesini hisseder. Fakat aklın şuûru ihâta etmediği için; kasden değil, ihtiyarsız olarak bahsetmeye sevkeder. Ehl‑i ferâset bazen kerâmet gibi geldiğini beyân eder.
Hattâ bir zaman bende şu nev'i hassâsiyet fazla idi. Bu hâli bir düstur içine almak istedim, fakat yakıştıramadım ve yapamadım. Fakat ehl‑i salâhatte ve bâhusus ehl‑i velâyette bu hiss‑i kable'l-vukû' fazla inkişaf eder, kerâmetkârâne âsârını gösterir.
486
İşte umum avâm için dahi bir nev'i velâyete mazhariyet var ki, rüya‑yı sâdıkada evliyâ gibi, gaybî ve istikbâlî olan şeyleri görüyorlar. Evet, uyku nasıl ki, avâm için rüya‑yı sâdıka cihetinde bir mertebe‑i velâyet hükmündedir, öyle de; umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema‑i Rabbâniye’nin seyrangâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenâ ahlâklı fenâ düşündüğünden, fenâ levhaları görür.
Hem herkes için, âlem‑i şehâdet içinde, âlem‑i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyed ve fânî insanlar için, saha‑i ıtlâk bir meydân ve bir nev'i bekàya mazhar ve mâzi ve müstakbel, hâl hükmünde bir temâşâgâhtır. Hem tekâlif‑i hayatiye altında ezilen ve meşakkat çeken zîrûhların istirahatgâhıdır.
İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur'ân‑ı Hakîm ﴿وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا nev'indeki âyetlerle, hakikat‑i nevmiyeyi ehemmiyetle ders veriyor.

Altıncısı ve En Mühimmi

Rüya‑yı sâdıka benim için hakkalyakìn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübâtımla, kader‑i İlâhî’nin herşeye muhît olduğuna bir hüccet‑i kàtı' hükmüne geçmiştir.
Evet bu rüyalar, benim için hususan bu birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki; meselâ yarın başıma gelecek en küçük hâdisât ve en ehemmiyetsiz muâmelât ve hattâ en âdi muhâverât yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat'î olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin defa; gecede, hiç düşünmediğim hâlde, gördüğüm bazı adamlar veyâhut söylediğim mes'eleler, o gecenin gündüzünde, az bir tâbir ile aynen çıkıyor.
Demek en cüz'î hâdisât vukû'a gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesâdüf yok, hâdisât başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir

Yedincisi

Senin müjdeli, mübârek ve güzel rüyanın tâbiri, Kur'ân için ve bizim için çok güzeldir. Hem, zaman tâbir etti ve ediyor, tâbirimize ihtiyaç bırakmıyor. Hem kısmen tâbiri güzel olarak çıkmış. Sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir‑iki noktasına işâret ederiz; yani bir hakikat beyân ederiz. Senin, hakikat‑i rüya nev'inden olan vâkıalar, o hakikatin temessülâtıdır. Şöyle ki:
487
O vâsi' meydânlık, Âlem‑i İslâmiyet’tir. Meydânlığın nihâyetindeki mescid, Isparta Vilâyetidir. Etrafı bulanık çamurlu su, hâl ve zamanın sefâhet ve atâlet ve bid'atlar bataklığıdır. Sen, selâmetle, bulaşmadan, sür'atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr‑ı Kur'âniye’ye sâhib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işârettir. Mesciddeki küçük cemâat ise; Hakkı, Hulûsi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühtü, Lütfi, Husrev, Re'fet gibi Sözler’in hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler’deki kuvvet ve sür'at‑i intişarlarına işârettir. Birinci safta sana tahsîs edilen makam ise, Abdurrahman’dan sana münhal kalan yerdir. O cemâat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işâreti ve hakikati ise, inşâallâh tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efrâdı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik‑i İlâhî ile birer şecere‑i àliye hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulûsi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, nâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve‑i velâyetle meydâna atılacak bir zâttır. Sâir noktaları sen benim bedelime tâbir et.
Senin gibi dostlarla uzun konuşmak hem tatlı, hem makbûl olduğundan; şu kısa mes'elede uzun konuştum, belki de isrâf ettim. Fakat nevme ait olan Âyât‑ı Kur'âniye’nin bir nev'i tefsirine işâret etmek niyetiyle başladığımdan, inşâallâh o isrâf affolur veya isrâf olmaz….
488

İkinci Mes'ele Olan İkinci Risale

Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın gözüne tokat vurmuş ilâ âhir meâlindeki Hadîse dair ehemmiyetli bir münâkaşayı kaldırmak ve halletmek için yazılmıştır.
Eğirdir’de bir münâkaşa‑i ilmiye işittim. O münâkaşa hususan şu zamanda yanlıştır. Hattâ münâkaşayı bilmiyordum. Benden de suâl edildi. Mu'teber bir kitapta, Hadîs‑i Şeyheyn’in ittifakına alâmet olan (ق) işâretiyle bir Hadîs bana gösterildi. Hadîs midir, değil midir?” suâl edildi.
Ben dedim: Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadîsinin ittifakına hükmeden bir zâta i'timâd etmek lâzım; demek hadîstir. Fakat hadîsin, Kur'ân gibi bazı müteşâbihâtı var. Ancak hàvâs onların mânâlarını bulabilir. Şu hadîsin zâhiri dahi, müşkülât‑ı hadîsin müteşâbihât kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medâr‑ı münâkaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevab verecektim:
Evvelâ: Bu çeşit mesâili münâkaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inâdsız bir sûrette, ehil olanların mâbeyninde, sû‑i telâkkiye sebeb olmadan müzâkeresi câiz olabilir.
O müzâkere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.
489
Sâniyen: Sebeb‑i münâkaşa, eğer hadîs ise; hadîsin merâtibini ve vahy‑i zımnînin derecâtını ve tekellümât‑ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avâm içinde müşkülât‑ı hadîsiyeyi münâkaşa etmek, izhâr‑ı fazl sûretinde, avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enâniyetini, hakka ve insafa tercih etmek sûretinde deliller aramak câiz değildir.
Mâdem şu mes'ele açılmış, medâr‑ı münâkaşa edilmiş, bîçâre avâm‑ı nâsın zihninde sû‑i te'sir ediyor. Çünkü şu gibi müteşâbih hadîsleri aklına sığıştıramadığı için eğer inkâr etse, dehşetli bir kapı açar; yani küçücük aklına sığışmayan kat'î hadîsleri dahi inkâra yol açar. Eğer zâhir‑i hadîsin mânâsını tutarak öyle kabûl edip neşretse, ehl‑i dalâletin i'tirâzâtına ve hurâfâttır demelerine yol açar.
Mâdem bu müteşâbih hadîs’e, lüzumsuz ve zararlı bir tarzda nazar‑ı dikkat celbedilmiş ve bu çeşit hadîsler çok vârid olmuş, elbette şübheleri izâle edecek bir hakikati beyân etmek lâzım gelir. Şu hadîs kat'î olsun veya olmasın, o hakikati zikretmek gerektir.
İşte yazdığımız risalelerde; ezcümle Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında Oniki Asıl ile ve Dördüncü Dalında ve Ondokuzuncu Mektûb’un, vahyin taksimatına dair mukaddimesindeki bir esâsında tafsilâta iktifâen, burada icmâlen o hakikate bir işâret ederiz. Şöyle ki:
Melâike, insan gibi bir sûrete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, kabz‑ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır.
Her ölünün rûhunu, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm bizzat kabzediyor? Yoksa avaneleri mi kabzediyorlar?” Bu hususta üç meslek var:
490

Birinci Meslek

Azrâil Aleyhisselâm, herkesin rûhunu kabzeder. Bir bir işe mâni olmaz; çünkü nurânîdir. Nurânî bir şey, hadsiz âyineler vâsıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nurânînin temessülâtı, o nurânî zâtın hàssasına mâliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misâlleri, güneşin ziyâ ve harâretini gösterdiği gibi; melâike gibi rûhânilerin dahi, âlem‑i misâlin ayrı ayrı âyinelerinde misâlleri onların aynılarıdır, hàssalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kàbiliyetine göre temessül ediyorlar.
Nasıl ki, Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bir vakitte Dihye sûretinde sahâbeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka sûretlerde ve Arş‑ı A'zam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kàbiliyetine göre temessülü varmış; bir ânda binler yerde bulunuyormuş.
İşte şu mesleğe göre; kabz‑ı rûh vaktinde, insanın âyinesine temessül eden Melekü'l‑Mevt’in insanî ve cüz'î bir misâli, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm ve celâlli ve hiddetli bir zâtın tokadına ma'rûz olmak ve o misâlî Melekü'l‑Mevt’in libâsı hükmündeki sûret‑i misâliyesindeki gözünü çıkarmak; ne muhâldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr‑ı ma'kuldür.

İkinci Meslek

Odur ki: Hazret‑i Cebrâil, Mîkâil, Azrâil gibi melâike‑i izâm, birer nâzır‑ı umumî hükmünde, kendi nev'ilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda avaneleri vardır. Ve o muâvinler, envâ'‑ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar. Sulehânın ervâhını kabzeden başkadır; ehl‑i şekàvetin ervâhını kabzeden yine başkadır. (Hâşiye) Nasıl ki, ﴿وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا âyeti işâret ediyor ki: Kabz‑ı ervâh eden, tâife tâifedir.” Bu mesleğe göre, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’a değil, belki Azrâil’in bir avanesinin misâlî cesedine, fıtrî celâletine ve hulkî celâdetine ve Cenâb‑ı Hakk’ın yanında nâzdâr olmasına binâen, ona bir tokat aşketmek gayet ma'kuldür. (Hâşiye)
491

Üçüncü Meslek

Yirmidokuzuncu Söz’ün Dördüncü Esâsında beyân edildiği gibi ve ehâdîs‑i şerîfenin delâlet ettiği üzere: Bazı melâikeler var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var. Demek, seksenbin gözü dahi var Herbir dilde, kırkbin tesbihât var.” Evet, mâdem melâikeler âlem‑i şehâdetin envâ'ına göre müekkeldirler; âlem‑i ervâhta, o envâ'ın tesbihâtlarını temsîl ediyorlar; elbette öyle olmak lâzımgelir.
Çünkü meselâ; küre‑i arz bir mahlûktur. Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ediyor. Değil kırkbin, belki yüzbinler baş hükmünde envâ'ları var. Her nev'in, yüzbinler dil hükmünde efrâdları var ve hâkezâ Demek küre‑i arza müekkel meleğin kırkbin, belki yüzbinler başı olmalı. Ve her başında da yüzbinler dil olmalı ve hâkezâ
İşte bu mesleğe binâen, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın, her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’a tokat vurması; hâşâ, Azrâil Aleyhisselâm’ın mâhiyet‑i asliyesine ve şekl‑i hakîkisine değil ve bir tahkîr değil ve adem‑i kabûl değil; belki vazife‑i risaletin daha devamını ve bekàsını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur!‥
492
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ❋ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ﴿قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُولُوا الْاَلْبَابِ
493

Üçüncü Mes'ele Olan Üçüncü Risale

Şu mes'ele umum ihvânımın ekseri lisân‑ı hâl ile ve bir kısmının lisân‑ı kàl ile ettikleri umumî bir suâlin, hàs ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.
Suâl: Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki: Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübârek tanımayınız. Ben makam sâhibi değilim. Âdi bir neferin, müşîr makamının evâmirini tebliği gibi, ben de manevî bir müşîriyet makamının evâmirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdâr ve zengin elmas ve mücevherât dükkânının dellâlı olduğu gibi, ben dahi, mukaddes ve Kur'ânî bir dükkânın dellâlıyım.” diyorsun.
Hâlbuki: Aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister, rûhumuz bir nur ister ve hâkezâ Çok cihetle, çok şeyler istiyoruz. Seni, hâcâtımıza yarayacak adam zannedip, senin ziyaretine geliyoruz. Bize âlimden ziyâde bir sâhib‑i velâyet, sâhib‑i himmet ve sâhib‑i kemâlât lâzım. Eğer hakikat‑i hâl dediğin gibi ise, ziyaretinize yanlış geldik?” lisân‑ı hâlleri diyor.
Elcevab: Beş Nokta dinleyiniz, sonra düşününüz; ziyaretiniz beyhûde mi, yoksa fâideli midir? O vakit hükmediniz.

Birinci Nokta

Nasıl ki, bir pâdişahın âdi bir hizmetkârı ve bîçâre bir neferi; pâdişah nâmına ferîklere, paşalara hedâyâ‑yı şâhânesini ve nişanlarını veriyor, onları minnetdâr ediyor. Eğer ferîkler ve müşîrler; Bu âdi nefere neden tenezzül edip, elinden ihsân ve nişanları alıyoruz?” deseler, mağrûrâne bir dîvâneliktir. Eğer o nefer dahi; vazifesinin haricinde müşîre kıyâm etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
Hem eğer o memnun olan ferîklerden birisi, müteşekkirâne o neferin kulübeciğine tenezzülen misâfir gitse; kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcûb kalmamak için, o hâli gören ve bilen pâdişah elbette o neferini mahcûb etmemek için matbah‑ı şâhâneden, sâdık hizmetkârının muhterem misâfirine tabla gönderir.
494
Öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm’in sâdık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur'ân nâmına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin rûhlu olanlara Kur'ân’ın àlî elmaslarını yalvararak mütezellilâne değil, belki müftehirâne ve müstağniyâne satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdi hizmetkâra, vazife başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi, onların ona müracaatında, kendine medâr‑ı gurur bulamaz ve haddinden tecâvüz etmez.
Eğer o hazine‑i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları, o bîçâre hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar; elbette hakikat‑i Kur'âniye’nin merhamet‑i kudsiyesi şânındandır ki, o hizmetkârını mahcûb etmemek için, hazine‑i hàssa-i İlâhiye’den o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara medet versin ve himmet ederek feyizdâr etsin

İkinci Nokta

İmâm‑ı Rabbânî ve Müceddid‑i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş: Hakàik‑ı îmâniyeden bir tek mes'elenin inkişafı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvâk ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarîkatların gayesi ve neticesi, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafı ve vuzûhudur.” Mâdem şöyle bir tarîkat kahramanı böyle hükmediyor; elbette hakàik‑ı îmâniyeyi kemâl‑i vuzûh ile beyân eden ve esrâr‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlûb olan neticeleri verebilirler.
495

Üçüncü Nokta

Bundan onbir sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) Eski Said’in gâfil kafasına müdhiş tokatlar indi, اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharrî etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs‑ı A'zam olan Şeyh‑i Geylânî Radıyallahu Anh’ın Fütûhu'l‑Gayb nâmındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı: اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ
Acîbdir ki; o vakit ben, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güyâ Ehl‑i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte Hazret‑i Şeyh bana der ki: Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyât‑ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
Sonra İmâm‑ı Rabbânî’nin Mektûbat kitabını gördüm, elime aldım. Hàlis bir tefe'ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektûbat’ında yalnız iki yerde Bediüzzaman lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektûbların başında Mirza Bediüzzaman’a Mektûb diye yazılı olarak gördüm. Fesübhânallâh! dedim, bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Said’in bir lakabı, Bediüzzaman”dı. Hâlbuki hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman‑ı Hemedânî’den başka o lakabla iştihâr etmiş zâtları bilmiyordum. Hâlbuki İmâm’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektûbu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektûbu kendi derdime devâ buldum.
496
Yalnız İmâm, o mektûblarında tavsiye ettiği gibi çok mektûblarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: Tevhid‑i kıble et.” Yani: Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma.” Şu en mühim tavsiyesi, benim isti'dâdıma ve ahvâl‑i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm: Bunun arkasından , yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?” Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum.
O tahayyürde iken, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menba'ı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Hakîki tevhid‑i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'lâ mürşid de ve en mukaddes üstad da O’dur.” O’na yapıştım. Nâkıs ve perîşan isti'dâdım elbette lâyıkıyla o mürşid‑i hakîkinin âb‑ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl‑i kalb ve sâhib‑i hâlin derecâtına göre o feyzi, o âb‑ı hayatı yine O’nun feyziyle gösterebiliriz.
Demek Kur'ân’dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesâil‑i ilmiye değil; belki kalbî, rûhî, hâlî mesâil‑i îmâniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmündedirler.

Dördüncü Nokta

Sahâbelerden ve Tâbiîn ve Tebe‑i Tâbiînden en yüksek mertebeli velâyet‑i kübrâ sâhibi olan zâtlar, nefs‑i Kur'ân’dan bütün letâiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'ân onlar için hakîki ve kâfî bir mürşid olduğundan gösteriyor ki; her vakit Kur'ân‑ı Hakîm, hakikatleri ifâde ettiği gibi, velâyet‑i kübrâ feyizlerini dahi ehil olanlara ifâza eder.
Evet, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir:
Biri: Tarîkat berzahına girip, seyr ü sülûk ile kat'‑ı merâtib ederek hakikate geçmektir.
497
İkinci Sûret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf‑u İlâhî ile hakikate geçmektir ki, Sahâbeye ve Tâbiîne hàs ve yüksek ve kısa tarîk şudur.
Demek hakàik‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden nurlar ve o nurlara tercümânlık eden Sözler, o hàssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler.

Beşinci Nokta

Beş cüz'î misâl ile göstereceğiz ki; Sözler ta'lim‑i hakàik ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar.

Birinci Misâl

Ben kendim; on değil, yüz değil, binler defa müteaddid tecrübâtımla kanâatim gelmiş ki: Sözler ve Kur'ân’dan gelen nurlar, aklıma ders verdiği gibi, kalbime de îmân hâli telkin ediyor, rûhuma îmân zevki veriyor ve hâkezâ
Hattâ dünyevî işlerimde kerâmet sâhibi bir şeyhin bir mürîdi, nasıl şeyhinden hâcâtına dair medet ve himmet bekliyor ben de Kur'ân‑ı Hakîm’in kerâmetli esrârından o hâcâtımı beklerken, ümîd etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hâsıl oluyor. Yalnız cüz'iyâttan iki küçük misâl:
Biri: Onaltıncı Mektûb’da izâhı ve tafsîli geçen; Süleyman isminde bir misâfirime, katran ağacı başında koca bir ekmek hàrika bir tarzda gösterilmiş. İki gün ikimiz, o hediye‑i gaybîden yedik.
İkinci Misâl: Gayet küçük ve latîf, bugünlerde vâki olan mes'eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki:
498
Fecirden evvel hâtırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşke dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izâle etseydim. Aynı dakikada, Nis’e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşke elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zât, o kitab parçası elinde olduğu hâlde içeri girdi. Ona dedim: Senin elindeki nedir?” Dedi: Bilmiyorum, kapının önünde Nis’ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim.” Fesübhânallâh! dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz’ün Nis’ten gelmesi, hiç tesâdüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'ân‑ı Hakîm’in himmetidir diyerek, Elhamdülillâh dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu‑yu kalbimi bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himâye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.

İkinci Misâl

Biraderzâdem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhâmlarına bulaştığı hâlde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn‑ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve medet bekliyordu. Kur'ân‑ı Hakîm’in himmeti imdâdına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz’ü, vefâtından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz, onu manevî kirlerinden ve evhâm ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe‑i velâyete çıkmış gibi, vefâtından evvel yazdığı mektûbunda üç zâhir kerâmet izhâr etmiş. Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içinde dercedilmiş; müracaat olunsun.

Üçüncü Misâl

Burdurlu Hasan Efendi isminde ehl‑i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn‑ü zan ederek, büyük bir velîden himmet beklemek gibi, bîçâre benden medet bekliyordu. Birdenbire, hiç münâsebet yokken, Otuzikinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütâlaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hâtırıma geldi, dedim: Şâyet Burdur’a gidersen Hasan Efendi’ye ver, beş‑altı gün mütâlaa etsin.” O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz‑kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın, âb‑ı kevser gibi tatlı suya rastgelirken yapışması gibi; öyle de, Otuzikinci Söz’e yapışmış; mütemâdiyen mütâlaa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan Üçüncü Mevkıf’ındaki Muhabbetullâh bahsi”nde, tamamıyla derdine devâ bulmuş. Ve bir kutb‑u a'zamdan beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak câmiye gitmiş, namaz kılmış, orada rûhunu Rahmân’a teslîm eylemiş (Rahmetullâhi Aleyh).
499

Dördüncü Misâl

Hulûsi Bey’in, Yirmiyedinci Mektûb’daki fıkralarının şehâdetiyle; en mühim ve müessir tarîkat olan Nakşî tarîkatından ziyâde himmet ve medet, feyiz ve nuru; esrâr‑ı Kur'âniye’nin tercümânı olan nurlu Sözler’de bulmuştur.

Beşinci Misâl

Kardeşim Abdülmecîd, biraderzâdem Abdurrahman’ın (Rahmetullâhi Aleyh) vefâtı üzerine ve daha sâir elîm ahvâlât içinde bir perîşaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen manevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhâbere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütâlaa ettikten sonra yazıyor ki: Elhamdülillâh kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Söz’lerin herbiri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum.” diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecîd güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.
Daha bu Beş Misâl gibi pek çok misâller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm‑u îmâniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binâen ve yaralarına devâen, Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm‑u îmâniye ve o edviye‑i rûhâniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddi ihlâs ile isti'mâl edenlere yeter, kâfî gelir. Onları satan ve gösteren eczâcı ve dellâl ne hâlde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sâhibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.
Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Mâdem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı bâhusus bende bulunmazsa istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana duâ ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muâvenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdâd etmem ve medet istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanâat etmek, onların üstünde haktır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
500

Üçüncü Mes'ele'nin Tetimmesi

Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinin Tetimmesi olabilir küçük ve hususî bir mektûbdur.
Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Husrev Efendi ve Re'fet Bey!
Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye’de üç kerâmet‑i Kur'âniye’yi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sür'attir. Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektûb, iki‑üç günde ve her günde üç‑dört saat zarfında mecmûu oniki saat eder kitapsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz, hastalıklı bir zamanda, beş‑altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın Dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık ve hâkezâ
Te'lifinde bu kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi
İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühûlet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda rûhlara, akıllara usanç veren çok esbâb içinde, bu Sözler’den biri çıkar, birden çok yerlerde kemâl‑i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşeye tercih ediliyor ve hâkezâ
Üçüncü Kerâmet‑i Kur'âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, dördüncü bir Kerâmet‑i Kur'âniye’yi isbât ettiniz. Husrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği hâlde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir kerâmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’dir. Hususan Otuzüçüncü Mektûb olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış.
Evet o risale, Mârifetullâh ve Îmân‑ı Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmâl ve ihtisar ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişaf eder, daha ziyâde parlar. Zâten sâir te'lifâta muhâlif olarak ekser Söz’lerin başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
501

Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mes'ele

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
İhvânlarıma, medâr‑ı intibâh bir hâdise‑i cüz'iyeye dair bir suâle cevaptır.
Azîz Kardeşlerim!
Suâl ediyorsunuz ki: Câmi‑i şerîfinize, Cuma gecesinde sebebsiz olarak, mübârek bir misâfirin gelmesiyle tecâvüz edilmiş. Bu hâdisenin mâhiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?
Elcevab: Dört Nokta”yı, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla beyân edeceğim. Belki ihvânlarıma medâr‑ı intibâh olur, siz de cevabınızı alırsınız.

Birinci Nokta

O hâdisenin mâhiyeti; hilâf‑ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına, Cuma gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemâate fütûr getirmek ve beni misâfirlerle görüştürmemek için bir desîse‑i şeytaniye ve münâfıkâne bir taarruzdur. Garâibdendir ki, o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde, güyâ iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, O yılandan dehşet alıp korktun mu?” diye sordum:
Gördün ?
O dedi:
Neyi?
Dedim:
Bu dehşetli yılanı!
Dedi:
Yok, görmedim ve göremiyorum.
Fesübhânallâh!” dedim. Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği hâlde nasıl görmedin?”
502
O vakit hâtırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: Bu sana işârettir, dikkat et!” Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev'indendir. Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise, hıyânet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan sûretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: Fenâ niyetle geldiğin vakit seni yılan sûretinde görüyorum; dikkat et!” demiştim. Zâten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek şu zâhiren gördüğüm yılan ise, işârettir ki; hıyânetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecâvüz sûretini alacak. Bu defaki tecâvüz çendan zâhiren küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor; fakat vicdânsız bir muallimin teşvikiyle ve iştirâkiyle o memurun verdiği emir; câmi içinde namazın tesbihâtında iken, O misâfirleri getiriniz!” diye jandarmalara emretmiş. Maksad da beni kızdırmak; Eski Said damarıyla bu fevkalkanun, sırf keyfî muâmeleye karşı, kovmak ile mukàbele etmekti. Hâlbuki o bedbaht bilmedi ki: Said’in lisânında, Kur'ânın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle isti'mâl edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için; hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, câmide, vazife‑i diniye bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler. Memur bundan kızmış; Jandarmalar beni dinlemiyorlar diye kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenâb‑ı Hak, beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvânlarıma da tavsiyem budur ki: Zarûret‑i kat'iyye olmadan, bunlarla uğraşmayınız. Cevabü'l‑ahmaki es-sükût nev'inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız!
Fakat buna dikkat ediniz ki; canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' ettiği gibi; canavar vicdânı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecâvüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka tarafdârları istifade etmesinler.
503

İkinci Nokta

﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyet‑i kerîmesi fermânıyla: Zulme, değil yalnız âlet olanı ve tarafdâr olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünkü; rızâ‑yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rızâ da zulümdür.
İşte bir ehl‑i kemâl, kâmilâne, şu âyetin çok cevâhirinden bir cevherini şöyle tâbir etmiştir:
Muîni zâlimin, dünyada erbâb‑ı denâettir;
Köpektir zevk alan, sayyâd‑ı bî-insafa hizmetten!
Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor Böyle mübârek bir gecede, mübârek bir misâfirin, mübârek bir duâda iken, hafiyelik edip, güyâ cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır.

Üçüncü Nokta

Suâl: Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye Kur'ânın himmetine güveniyorsun. Hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecâvizleri çağırıp irşad etmiyorsun?‥
Elcevab: Usûl‑ü Şerîatın kaide‑i mühimmesindendir: اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: Bilerek zarara râzı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.” İşte ben çendan Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetine istinâden da'vâ ediyorum ki: Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehirini serpmekle telezzüz etmemek şartıyla, en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında iknâ etmezsem de, ilzam etmeye hazırım.”
Fakat, nihâyet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdân ki, bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına mübâdele eder derecede münâfıklığa girmiş insan sûretindeki yılanlara hakàikı söylemek; hakàika karşı bir hürmetsizliktir, كَتَعْل۪يقِ الدُّرَرِ ف۪ي اَعْنَاقِ الْبَقَرِ darb‑ı meseli gibi oluyor. Çünkü bu işleri yapanlar, kaç defa hakikati Risale‑i Nurdan işittiler. Ve bilerek, hakikatleri zındıka dalâletlerine karşı çürütmek istiyorlar. Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.
504

Dördüncü Nokta

Bana karşı bu yedi senedeki muâmeleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur. Çünkü menfîlerin ve esirlerin ve zindândakilerin kanunları meydândadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilâttan men'olunmazlar. Her millet ve devlette ibâdet ve tâat, tecâvüzden masûndur. Benim emsâllerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilâttan, ne muhâbereden ve ne de gezmekten men'olunmadılar. Ben, men'olundum ve hattâ câmiime ve ibâdetime tecâvüz edildi. Şâfiîlerce, tesbihât içinde kelime‑i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı.
Hattâ Burdur’da eski muhâcirlerden Şebâb isminde ümmî bir zât, kayınvalidesiyle beraber tebdil‑i hava için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilâf‑ı kanun yaptığı hatâyı setretmeye çalışıp: Affedersiniz! Gücenmeyiniz, vazifedir.” demiş. Sonra, Haydi git.” diyerek ruhsat vermiş. Bu vâkıaya sâir şeyler ve muâmeleler kıyâs edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muâmeledir ki, yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def'etmek için, Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum.
Zâten sebeb‑i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesâlar, aşâirlerin başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin; dünyalarıyla alâkam olmadığı hâlde beni ve iki zât‑ı âheri müstesnâ bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş, memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor. Diğeri, İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Hâlbuki bu iki zât, benim gibi kimsesiz, yalnız değiller; Mâşâallâh büyük nüfûzları var. Hem Hem
505
Hâlbuki, beni bir köye sokmuşlar; en vicdânsız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi; o köye gitmek ve birkaç gün tebdil‑i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni, muzâaf bir istibdâd altında eziyorlar. Hâlbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.
Buradaki memurlar, nüfûz‑u hükûmeti, ağrâz‑ı şahsiyede isti'mâl ediyorlar. Fakat, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdîs‑i ni'met sûretinde derim ki: Bütün onların bu tazyîkat ve istibdâdları; envâr‑ı Kur'âniye’yi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'âl ediyor, parlatıyor. Ve o tazyîkleri gören ve gayretin harâretiyle inbisat eden o envâr‑ı Kur'âniye, Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bil'akis Barla, kürsî‑i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
506

Beşinci Risale Olan Beşinci Mes'eleŞükür Risalesi

﴿
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân tekrar ile, ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴿وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ﴿لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ﴿بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ gibi âyetlerle gösteriyor ki; Hàlık‑ı Rahmân’ın ibâdından istediği en mühim , şükürdür. Furkàn‑ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder ve şükür etmemekliği, ni'metleri tekzîb ve inkâr sûretinde gösterip, ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermânıyla Sûre‑i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir sûrette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzîb ve inkâr olduğunu gösteriyor.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm nasıl ki, şükrü netice‑i hilkat gösteriyor; öyle de, Kur'ân‑ı Kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice‑i hilkat-i âlemin en mühimmi, şükürdür.
Çünkü, kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkilâtı şükrü intac edecek bir sûrette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güyâ şu şecere‑i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür.
507
Çünkü, hilkat‑i âlemde görüyoruz ki; mevcûdât‑ı âlem bir dâire tarzında teşkil edilip içinde nokta‑i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcûdât hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levâzımatını yetiştirir. Demek kâinâtı halkeden Zât, ondan, o hayatı intihâb ediyor.
Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir dâire sûretinde icâd edip, insanı nokta‑i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksûd olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor; onu onlara hâkim ediyor. Demek Hàlık‑ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihâb ediyor, âlemde onu irâde ve ihtiyar ediyor.
Sonra görüyoruz ki; âlem‑i insaniyet de, belki hayvan âlemi de, bir dâire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta‑i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'‑i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hàdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz ni'metleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok envâ'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisânda kuvve‑i zâika nâmında bir cihâz ile mat'ûmât adedince manevî ince ince mîzancıklar konulmuştur. Demek kâinât içinde en acîb, en zengin, en garîb, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.
Şimdi görüyoruz ki; herşey nasıl ki, rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de, rızık dahi bütün envâ'ıyla ma'nen ve maddeten, hâlen ve kàlen şükür ile kàimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştihâ ve iştiyak, bir nev'i şükr‑ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr‑ı şuûrî bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile, o fıtrî şükrün mâhiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor.
Hem, rızık olan ni'metlerde gayet güzel süslü sûretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar, şükrün dâvetçileridir. Zîhayatı şevke dâvet eder ve şevk ile bir nev'i istihsân ve ihtirama sevkeder, bir şükr‑ü manevî ettirir. Ve zîşuûrun nazarını dikkate celbeder, istihsâna terğîb eder. Ni'metleri ihtirama onu teşvik eder. Onun ile kàlen ve fiilen şükre irşad eder ve şükür ettirir ve şükür içinde en àlî ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır.
508
Yani gösterir ki: Şu lezzetli rızık ve ni'met; kısa ve muvakkat bir lezzet‑i zâhiriyesiyle beraber dâimî, hakîki, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat‑ı Rahmânî’yi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazinelerinin Mâlik‑i Kerîm’inin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennet’in bâkî bir zevkini ma'nen tattırır.