Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Dördüncü Suâliniz

﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ ’de hikmet ve gaye nedir?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, Hakîm ismi muktezâsı olarak, vücûd‑u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teennî ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksûd damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir; sabır ise müşkülâtın anahtarıdır ki; اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌوَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ durûb‑u emsâl hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür:
Biri: Ma'siyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvâdır. اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ sırrına mazhar eder.
İkincisi: Musîbetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslîmdir. ﴿اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ﴿اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ şerefine mazhar ediyor.
397
Ve sabırsızlık ise, Allah’tan şikâyeti tazammun eder ve ef'âlini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musîbetin darbesine karşı şekvâ sûretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekvâ O’na olmalı, O’ndan olmamalı. Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın ﴿اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ demesi gibi olmalı. Yani, musîbeti Allah’a şekvâ etmeli; yoksa Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi, Eyvâh! Of!” deyip, Ben ne ettim ki, bu başıma geldi!” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrîk etmek zarardır, mânâsızdır.
Üçüncü Sabır: İbâdet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam‑ı mahbûbiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubûdiyet‑i kâmile cânibine sevkediyor.

Beşinci Suâliniz

Sinn‑i mükellefiyet onbeş sene kabûl ediliyor. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Nübüvvetten evvel nasıl ibâdet ederdi?
Elcevab: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın, Arabistan’da, çok perdeler altında cereyan eden bakiye‑i dini ile; fakat farziyet ve mecburiyet sûretiyle değil, belki ihtiyarıyla ve mendubiyet sûretiyle ibâdet ederdi. Şu hakikat uzundur, şimdilik kısa kalsın.

Altıncı Suâliniz

Sinn‑i kemâl itibar olunan kırk yaşında nübüvvetin gelmesi ve ömr‑ü saâdetlerinin altmışüç olmasındaki hikmet nedir?
Elcevab: Hikmetleri çoktur, birisi şudur ki: Nübüvvet, gayet ağır ve büyük bir mükellefiyettir. Melekât‑ı akliye ve isti'dâdât‑ı kalbiyenin inkişafı ve tekemmülü ile o ağır mükellefiyet tahammül edilir. O tekemmülün zamanı ise, kırk yaşıdır.
398
Hem hevesât‑ı nefsâniyenin heyecanlı zamanı ve harâret‑i garîziyenin galeyânlı hengâmı ve ihtirasat‑ı dünyeviyenin feverânlı vakti olan gençlik ve şebâbiyet ise, sırf İlâhî ve uhrevî ve kudsî olan vezâif‑i Nübüvvete muvâfık düşmüyor. Kırktan evvel ne kadar ciddi ve hàlis bir adam olsa da, şöhret‑perestlerin hâtırlarına belki dünyanın şân ü şerefi için çalışır vehmi gelir. Onların ittihamından çabuk kurtulamaz. Fakat kırktan sonra, mâdem kabir tarafına nüzûl başlıyor ve dünyadan ziyâde âhiret ona görünüyor. Harekât ve a'mâl‑i uhreviyesinde çabuk o ittihamdan kurtulur ve muvaffak olur. İnsanlar da sû‑i zandan kurtulur, halâs olur.
Amma ömr‑ü saâdetinin altmışüç olması ise, çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Şer'an ehl‑i îmân, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gayet derecede sevmek ve hürmet etmek ve hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her hâlini güzel görmekle mükellef olduğundan, altmıştan sonraki meşakkatli ve musîbetli olan ihtiyarlık zamanında, Habîb‑i Ekrem’ini bırakmıyor; belki imâm olduğu ümmetin ömr‑ü gâlibi olan altmışüçte mele‑i a'lâya gönderiyor, yanına alıyor; her cihette imâm olduğunu gösteriyor

Yedinci Suâliniz

خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ Hadîs midir; bundan murad nedir?
Elcevab: Hadîs olarak işitmişim. Murad da şudur ki: En hayırlı genç odur ki; ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki; gaflette ve hevesâtta gençlere benzemek ister, çocukçasına hevesât‑ı nefsâniyeye tâbi olur.”
Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahîh sûreti şudur ki: Ben başımın üstünde onu bir levha‑i hikmet olarak ta'lik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:
399
DOST İSTERSEN ALLAH YETER.”
Evet, O dost ise, herşey dosttur.
YÂRÂN İSTERSEN KUR'ÂN YETER.”
Evet, ondaki Enbiyâ ve melâike ile hayâlen görüşür ve vukûâtlarını seyredip ünsiyet eder.
MAL İSTERSEN KANÂAT YETER.”
Evet, kanâat eden iktisad eder; iktisad eden, bereket bulur.
DÜŞMAN İSTERSEN NEFİS YETER.”
Evet, kendini beğenen, belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen, safâyı bulur, rahmete gider.
NASİHAT İSTERSEN ÖLÜM YETER.”
Evet, ölümü düşünen, hubb‑u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddi çalışır.

Yedinci Mes'elenize bir Sekizinciyi ben ilâve ediyorum

Şöyle ki:
Bir‑iki gün evvel bir hâfız, Sûre‑i Yûsuf’tan bir aşr, ﴿تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ ’e kadar okudu. Birden ânî bir sûrette bir nükte kalbe geldi. Kur'ân’a ve îmâna ait herşey kıymetlidir, zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet Saâdet‑i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, Şu küçük bir nüktedir, şu izâha ve ehemmiyete değmez denilmez. Elbette şu çeşit mesâilde en birinci talebe ve muhâtab olan ve nüket‑i Kur'âniye’yi takdir eden İbrahim Hulûsi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:
En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü'l‑kasas olan kıssa‑i Yûsuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren ﴿تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ âyetinin, ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'câzkârâne bir nüktesi şudur ki:
Sâir ferâhlı ve saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor Bâhusus kemâl‑i ferâh ve saâdet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firâkını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere Eyvâh!” dedirtir.
400
Hâlbuki şu âyet, kıssa‑i Yûsuf (A.S.)’ın en parlak kısmı ki; Azîz‑i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saâdetli ve ferâhlı bir hengâmda, Hazret‑i Yûsuf’un mevtini şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki:
Şu ferâhlı ve saâdetli vaziyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret‑i Yûsuf kendisi Cenâb‑ı Hak’tan vefâtını istedi ve vefât etti; o saâdete mazhar oldu. Demek, o dünyevî lezzetli saâdetten daha câzibedâr bir saâdet ve ferâhlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm gibi hakikat‑bîn bir zât, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; öteki saâdete mazhar olsun.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in şu belâğatına bak ki, kıssa‑i Yûsuf’un hâtimesini ne sûretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürûr ilâve ediyor.
Hem irşad ediyor ki; Kabrin arkası için çalışınız, hakîki saâdet ve lezzet ondadır.”
Hem Hazret‑i Yûsuf’un àlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürûrlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftûn etmiyor, yine âhireti istiyor
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
401

Yirmidördüncü Mektûb

﴿
﴿يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُوَ﴿يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
Suâl: Eâzım‑ı Esmâ-i İlâhiye’den olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûd’un iktiza ettikleri şefkat‑perverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve muhabbetdârâne taltif, nasıl ve ne sûretle müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zevâl ve firâk ile, musîbet ve meşakkat ile tevfik edilebilir? Haydi, insan saâdet‑i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim; fakat bu nâzik ve nâzenîn ve zîhayat olan eşcâr ve nebâtât envâ'ları ve çiçekleri ve vücûda lâyık ve hayata âşık ve bekàya müştâk olan hayvanat tâifelerini, mütemâdiyen hiçbirini bırakmayarak ifnâlarında ve gayet sür'atle onlara göz açtırmayarak i'dâmlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musîbetlerle tağyîrlerinde ve hiçbirini müstesnâ etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevâllerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firâklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütûf ve merhamet yerleşebilir?
Elcevab: Dâî ve muktazîyi gösteren Beş Remiz ile ve gayeleri ve fâideleri gösteren Beş İşâret’le şu suâli halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakikat‑i uzmâya uzaktan uzağa baktırmağa çalışacağız.
402

Birinci Makam

Beş Remiz’dir.

Birinci Remiz

Yirmialtıncı Söz’ün hâtimelerinde denildiği gibi; nasıl ki, bir mâhir san'atkâr, kıymetdâr bir elbiseyi murassa' ve münakkaş sûrette yapmak için, bir miskin adamı lâyık olduğu bir ücrete mukâbil model yaparak kendi san'at ve mehâretini göstermek için; o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki, o san'atkâra desin: Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyîr ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup, meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?‥”
Aynen öyle de: Sâni'‑i Zülcelâl, herbir nev'i mevcûdâtın mâhiyetini birer model ittihàz ederek ve nukùş‑u esmâsıyla kemâlât‑ı san'atını göstermek için; herbir şeye hususan zîhayata, duygularla murassa' bir vücûd libâsını giydirerek, üstünde kalem‑i kazâ ve kaderle nakışlar yapar; cilve‑i esmâsını gösterir. Herbir mevcûda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemâl, bir lezzet, bir feyiz veriyor.مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ي مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ sırrına mâlik olan O Sâni'‑i Zülcelâl’e karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki, desin: Bana zahmet veriyorsun; benim istirahatimi bozuyorsun.” Hâşâ!
Evet, mevcûdâtın hiçbir cihette Vâcibü'l‑Vücûd’a karşı hakları yoktur ve hak da'vâ edemezler; belki hakları, dâima şükür ve hamd ile, verdiği vücûd mertebelerinin hakkını edâ etmektir. Çünkü verilen bütün vücûd mertebeleri vukûâttır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânâttır. İmkânât ise ademdir, hem nihâyetsizdir. Ademler ise, illet istemezler. Nihâyetsize illet olamaz.
403
Meselâ mâdenler diyemezler: Niçin nebâtî olmadık Şekvâ edemezler; belki vücûd‑u mâdenîye mazhar oldukları için hakları Fâtır’ına şükrândır. Nebâtât, Niçin hayvan olmadım deyip şekvâ edemez; belki vücûd ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrândır. Hayvan ise, Niçin insan olmadım diye şikâyet edemez belki hayat ve vücûd ile beraber kıymetdâr bir rûh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrândır. Ve hâkezâ kıyâs et.
Ey insan‑ı müştekî! Sen ma'dûm kalmadın, vücûd ni'metini giydin, hayatı tattın; câmid kalmadın, hayvan olmadın. İslâmiyet ni'metini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet ni'metini gördün ve hâkezâ
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki; Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği mahz‑ı ni'met olan vücûd mertebelerine mukâbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyât nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek ni'metlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb‑ı Hak’tan şekvâ ediyorsun ve küfran‑ı ni'met ediyorsun?‥ Acaba bir adam; minâre başına çıkmak gibi àlî derecâtlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir ni'met görsün; o ni'metleri verene şükretmesin ve desin: Niçin o minâreden daha yükseğine çıkamadım diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran‑ı ni'mete düşer, ne kadar büyük dîvânelik eder; dîvâneler dahi anlar
Ey kanâatsiz hırslı ve iktisadsız isrâflı ve haksız şekvâlı gâfil insan! Kat'iyyen bil ki: Kanâat, ticâretli bir şükrândır; hırs, hasâretli bir küfrandır. Ve iktisad, ni'mete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsrâf ise, ni'mete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa, kanâate alış ve rızâya çalış. Tahammül etmezsen Sabûr!” de ve sabır iste. Hakkına râzı ol, teşekkî etme. Kimden kime şekvâ ettiğini bil, sus. Her hâlde şekvâ etmek istersen; nefsini, Cenâb‑ı Hakk’a şekvâ et; çünkü kusur ondadır.
404

İkinci Remiz

Onsekizinci Mektûb’un âhirki mes'elesinin âhirinde denildiği gibi; Hàlık‑ı Zülcelâl, hayret‑nümâ, dehşet‑engîz bir sûrette bir fa'âliyet‑i Rubûbiyetiyle, mevcûdâtı mütemâdiyen tebdil ve tecdîd ettiğinin bir hikmeti budur:
Nasıl ki, mahlûkatta fa'âliyet ve hareket; bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki; herbir fa'âliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir fa'âliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nev'i kemâldir.
Mâdem fa'âliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işâret eder. Ve mâdem kemâl‑i mutlak ve Kâmil‑i Zülcelâl olan Vâcibü'l‑Vücûd, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün envâ'‑ı kemâlâta câmi'dir; elbette O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ‑yı zâtîsine ve gınâ‑i mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl‑i mutlakına ve tenezzüh‑ü zâtîsine münâsib bir şekilde; hadsiz bir şefkat‑i mukaddese ve nihâyetsiz bir muhabbet‑i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat‑i mukaddeseden ve o muhabbet‑i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk‑i mukaddes vardır. Ve o şevk‑i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr‑u mukaddes vardır. Ve o sürûr‑u mukaddesten gelen tâbiri câiz ise hadsiz bir lezzet‑i mukaddese vardır.
405
Ve elbette o lezzet‑i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle fa'âliyet‑i kudreti içinde, mahlûkatının isti'dâdları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlûkatın memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen Zât‑ı Rahmân ve Rahîm’e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet‑i mukaddese ve hadsiz iftihar‑ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz fa'âliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyîr ve tahvîl ve tahribi dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyîr ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zevâl ve firâkı iktiza ediyor
Bir zaman, hikmet‑i beşeriyenin masnûâtın gayelerine dair gösterdiği fâideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestâi olur veya ihtiyar ve ilm‑i Sâni'i inkâr eder veya Hàlıka mûcib‑i bizzat der.
İşte o zaman Rahmet‑i İlâhiye Hakîm ismini imdâdıma gönderdi; bana da masnûâtın büyük gayelerini gösterdi. Yani herbir masnû', öyle bir mektûb‑u Rabbânîdir ki; umum zîşuûr onu mütâlaa eder. Şu gaye bir sene bana kâfî geldi.
Sonra san'attaki hàrikalar inkişaf etti, o gaye kâfî gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gaye gösterildi. Yani; herbir masnû'un en mühim gayeleri Sâni'ine bakar; O’nun kemâlât‑ı san'atını ve nukùş‑u esmâsını ve murassaât‑ı hikmetini ve hedâyâ‑yı rahmetini, O’nun nazarına arzetmek ve cemâl ve kemâline bir âyine olmaktır, bildim. Şu gaye hayli zaman bana kâfî geldi.
Sonra san'at ve icâd‑ı eşyadaki hayret‑engîz fa'âliyet içinde, gayet derecede sür'atli tağyîr ve tebdildeki mu'cizât‑ı Kudret ve şuûnât‑ı Rubûbiyet göründü. O vakit bu gaye dahi kâfî gelmemeye başladı. Belki şu gaye kadar büyük bir muktazî ve dâî dahi lâzımdır bildim.
406
İşte o vakit, şu İkinci Remiz’deki muktazîler ve gelecek İşâretlerdeki gayeler gösterildi. Ve yakìnen bana bildirildi ki: Kâinâttaki kudretin fa'âliyeti ve seyr ü seyelân‑ı eşya o kadar mânidârdır ki; o fa'âliyet ile Sâni'‑i Hakîm envâ'‑ı kâinâtı konuşturuyor. Güyâ göklerin ve zeminin müteharrik mevcûdları ve hareketleri, onların, o konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük ise, bir tekellümdür.
Demek fa'âliyetten gelen harekât ve zevâl, bir tekellümât‑ı tesbihiyedir. Ve kâinâttaki fa'âliyet dahi, kâinâtın ve envâ'ının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.

Üçüncü Remiz

Eşya, zevâl ve ademe gitmiyor; belki, dâire‑i kudretten dâire‑i ilme geçiyor; âlem‑i şehâdetten, âlem‑i gayba gidiyor; âlem‑i tağayyür ve fenâdan, âlem‑i nura, bekàya müteveccih oluyor. Hakikat nokta‑i nazarında eşyadaki cemâl ve kemâl; Esmâ‑i İlâhiye’ye aittir ve onların nukùş ve cilveleridir. Mâdem o esmâ bâkîdirler ve cilveleri dâimîdir; elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenâya gitmiyor; belki, yalnız itibarî taayyünleri değişir ve medâr‑ı hüsün ve cemâl ve mazhar‑ı feyz ve kemâl olan hakikatleri ve mâhiyetleri ve hüviyet‑i misâliyeleri bâkîdirler.
Zîrûh olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemâl, Esmâ‑i İlâhiye’ye aittir; şeref onlaradır, medih onların hesabına geçer, güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider; o âyinelerin değişmesiyle onlara bir zarar îrâs etmez.
Eğer zîrûh ise, zevi'l‑ukùlden değilse, onların zevâl ve firâkı, bir adem ve fenâ değil; belki vücûd‑u cismânîden ve vazife‑i hayatın dağdağasından kurtulup, kazandıkları vazifenin semerelerini bâkî olan ervâhlarına devrederek; onların, o ervâh‑ı bâkiyeleri dahi birer Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd ederek devam eder; belki, kendine lâyık bir saâdete gider.
407
Eğer o zîrûhlar zevi'l‑ukùlden ise; zâten saâdet‑i ebediyeye ve maddî ve manevî kemâlâta medâr olan âlem‑i bekàya ve O Sâni'‑i Hakîm’in dünyadan daha güzel, daha nurânî olan âlem‑i berzah, âlem‑i misâl, âlem‑i ervâh gibi diğer menzillerine, başka memleketlerine bir seyr ü seferdir; bir mevt ü adem ve zevâl ü firâk değil, belki kemâlâta kavuşmaktır.
Elhâsıl: Mâdem Sâni'‑i Zülcelâl vardır ve bâkîdir ve sıfât ve esmâsı, dâimî ve sermedîdirler; elbette o esmânın cilveleri ve nakışları, bir manevî bekà içinde teceddüd eder; tahrib ve fenâ, i'dâm ve zevâl değildirler. Ma'lûmdur ki; insan, insaniyet cihetiyle ekser mevcûdâtla alâkadardır. Onların saâdetleriyle mütelezziz ve helâketleriyle müteellimdir. Hususan zîhayat ile ve bilhassa nev'‑i beşerle ve bilhassa sevdiği ve istihsân ettiği ehl‑i kemâlin âlâmıyla daha ziyâde müteellim ve saâdetleriyle daha ziyâde mes'ûd olur. Hattâ şefkatli bir vâlide gibi, kendi saâdetini ve rahatını, onların saâdeti için fedâ eder.
İşte her mü'min derecesine göre, Nur‑u Kur'ân ve sırr‑ı îmân ile, bütün mevcûdâtın saâdetleriyle ve bekàlarıyla ve hiçlikten kurtulmalarıyla ve kıymetdâr mektûbat‑ı Rabbâniye olmalarıyla mes'ûd olabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan istifade eder. Eğer ehl‑i dalâlet ise; kendi elemiyle beraber, bütün mevcûdâtın helâketiyle ve fenâsıyla ve zâhirî i'dâmlarıyla zîrûh ise âlâmlarıyla müteellim olur; yani onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır; daha Cehennem’e gitmeden Cehennem’e gider.
408

Dördüncü Remiz

Çok yerlerde dediğimiz gibi, bir pâdişahın; sultan, halife, hâkim, kumandan gibi muhtelif ünvânlar ve sıfatlardan neş'et eden muhtelif ayrı ayrı devâir‑i teşkilâtı olduğu gibi; Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâ‑i Hüsnâ’sının, had ve hesaba gelmez türlü türlü tecelliyâtı vardır. Mahlûkatın tenevvü'leri ve ihtilâfları, o tecelliyâtın tenevvü'lerinden ileri geliyor.
İşte her kemâl ve cemâl sâhibi, fıtraten cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o muhtelif esmâ dahi, dâimî ve sermedî oldukları için, dâimî bir sûrette Zât‑ı Akdes hesabına tezâhür isterler; yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının âyinelerinde cilve‑i cemâllerini ve in'ikâs‑ı kemâllerini görmek ve göstermek isterler; yani kâinât kitab‑ı kebîrini ve mevcûdâtın muhtelif mektûbatını ânen‑feânen tazelendirmek; yani yeniden yeniye mânidâr yazmak; yani bir tek sahifede ayrı ayrı binler mektûbatı yazmak ve herbir mektûbu, Zât‑ı Mukaddes ve Müsemmâ‑yı Akdes’in nazar‑ı şühûduna izhâr etmekle beraber; bütün zîşuûrun nazar‑ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler. Bu hakikate işâret eden şu hakikatli şiire bak:
Kitab‑ı âlemin yaprakları, envâ'‑ı nâ-ma'dûd,
Hurûf ile kelimâtı dahi, efrâd‑ı nâ-mahdûd;
Yazılmış destgâh‑ı Levh-i Mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
409

Beşinci Remiz

İki nüktedir.

Birinci Nükte

Mâdem Cenâb‑ı Hak var; herşey var. Mâdem Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a intisab var, herşey için bütün eşya var. Çünkü Vâcibü'l‑Vücûd’a nisbetle herbir mevcûd, bütün mevcûdâta, vahdet sırrıyla bir irtibat peydâ eder. Demek; Vâcibü'l‑Vücûd’a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcûd, sırr‑ı vahdetle, Vâcibü'l‑Vücûd’a mensûb bütün mevcûdâtla münâsebetdâr olur. Demek herbir şey, o intisab noktasında hadsiz envâr‑ı vücûda mazhar olabilir. Firâklar, zevâller, o noktada yoktur. Bir ân‑ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr‑ı vücûda medârdır.
Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firâklara ve zevâllere ve ademlere mazhar olur. Çünkü; o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcûda karşı bir firâkı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsî vücûduna, hadsiz ademler ve firâklar yüklenir. Bir milyon sene vücûdda kalsa da (intisabsız) evvelki noktasındaki o intisabdaki bir ân yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl‑i hakikat demişler ki: Bir ân‑ı seyyâle vücûd‑u münevver, milyon sene bir vücûd‑u ebtere müreccahtır.” Yani: Vücûd‑u Vâcib’e nisbet ile bir ân vücûd, nisbetsiz milyon sene bir vücûda müreccahtır.” Hem bu sır içindir ki, ehl‑i tahkîk demişler: Envâr‑ı vücûd ise Vâcibü'l‑Vücûd’u tanımakladır.” Yani: O hâlde kâinât, envâr‑ı vücûd içinde olarak melâike ve rûhâniyât ve zîşuûrlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa, adem zulümâtları, firâk ve zevâl elemleri herbir mevcûdu ihâta eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hàlî bir vahşetgâh sûretinde görünür.
Evet nasıl ki, bir ağaç meyvelerinin herbirisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcûd olduğundan; onların adedince ârızî vücûdları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse, herbir meyveye karşı bir firâk ve zevâl hâsıl olur. Herbir meyve onun için ma'dûm hükmündedir. Haricî bir zulmet‑i adem ona hâsıl oluyor.
410
Öyle de: Kudret‑i Ehad-i Samed’e intisab noktasında herşey için, bütün eşya var. Eğer intisab olmazsa, herşey için, eşya adedince haricî ademler var.
İşte şu remizden, îmânın azamet‑i envârına bak ve dalâletin dehşetli zulümâtını gör. Demek îmân, şu remizde beyân edilen hakikat‑i àliye-i nefsü'l-emriyenin ünvânıdır ve îmân ile ondan istifade edebilir. Eğer îmân olmazsa; nasıl ki, kör, sağır, dilsiz, akılsız adama herşey ma'dûmdur, öyle de; îmânsıza herşey ma'dûmdur, zulümâtlıdır.

İkinci Nükte

Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.
Birinci Yüzü: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar, onların âyineleridir. Bu yüze zevâl ve firâk ve adem giremez; belki tazelenmek ve teceddüd var.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem‑i bekàya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde, bâkî semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekàya hizmet eder, fânî şeyleri bâkî hükmüne getirir. Bu yüzde dahi, mevt ve zevâl değil; belki hayat ve bekà cilveleri var.
Üçüncü Yüzü: Fânîlere, yani bizlere bakar ki; fânîlerin ve ehl‑i hevesâtın mâşukası ve ehl‑i şuûrun ticâretgâhı ve vazifedârların meydân‑ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fenâ ve zevâl, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için, o üçüncü yüzün iç yüzündeki bekà ve hayat cilveleri var.
Elhâsıl: Şu mevcûdât‑ı seyyâle, şu mahlûkat‑ı seyyâre; Vâcibü'l‑Vücûd’un envâr‑ı icâd ve vücûdunu tazelendirmek için müteharrik âyineler ve değişen mazharlardır.
411

İkinci Makam

Bir mukaddime, Beş İşâret’tir. Mukaddime İki Mebhas’tır.

Mukaddime

Birinci Mebhas

Bu gelecek beş işârette, şuûnât‑ı Rubûbiyeti rasad etmek için; birer sönük, küçük, dûrbîn nev'inden birer temsîl yazılacak. Bu temsîller; şuûnât‑ı Rubûbiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyâs olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsîlâtta ve geçen Remizlerde, Zât‑ı Akdes’in şuûnâtına münâsib olmayan tâbirat, temsîlin kusuruna aittir.
Meselâ: Lezzet ve sürûr ve memnuniyetin bizce ma'lûm mânâları, şuûnât‑ı mukaddeseyi ifâde edemiyor; fakat birer ünvân‑ı mülâhazadır, birer mirsâd‑ı tefekkürdür. Hem dahi şu temsîller; muhît, azîm bir kanun‑u Rubûbiyet’in küçük bir misâlde ucunu göstermekle, Rubûbiyet’in şuûnâtında o kanunun hakikatini isbât ediyor. Meselâ bir çiçek, vücûddan gider, binler vücûd bırakarak öyle gider denilmiş. Onunla azîm bir kanun‑u Rubûbiyeti gösteriyor ki; bütün bahar, belki bütün dünyadaki mevcûdâtta bu kanun‑u Rubûbiyet cereyan ediyor.
Evet, Hàlık‑ı Rahîm, bir kuşun tüylü libâsını hangi kanun ile değiştiriyor, tazelendiriyor; O Sâni'‑i Hakîm, aynı kanun ile, her sene küre‑i arzın libâsını tecdîd eder. Hem o aynı kanun ile, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanun ile, kıyâmet vaktinde kâinâtın sûretini tağyîr edip değiştirir.
Hem hangi kanun ile zerreyi, mevlevî gibi tahrîk ederse; aynı kanun ile küre‑i arzı meczûb ve semâ'a kalkan mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzûme‑i şemsiyeyi gezdiriyor.
412
Hem hangi kanun ile senin bedenindeki hüceyrâtın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa; aynı kanun ile senin bağını her sene tecdîd eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanun ile, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdîd eder, taze bir peçe, üstüne çeker.
Hem O Sâni'‑i Kadîr, hangi kanun‑u hikmetle bir sineği ihyâ eder; aynı kanun ile şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihyâ eder; ve o kanun ile küre‑i arzı yine o baharda ihyâ eder; ve aynı kanun ile Haşirde mahlûkatı da ihyâ eder. Şu sırra işâreten ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Kur'ân fermân eder. Ve hâkezâ kıyâs et. Bunlar gibi çok kavânîn‑i Rubûbiyet vardır ki, zerreden mecmû‑u âleme kadar cereyan ediyor.
İşte fa'âliyet‑i Rubûbiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr‑ı vahdeti gör; herbir kanun bir bürhân‑ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve irâdenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhît olduğu için Sâni'in vahdâniyetini ve ilim ve irâdesini gayet kat'î bir sûrette isbât ederler.
İşte ekser Sözler’de ekser temsîlât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misâl ile göstermekle; müddeâda, aynı kanunun vücûduna işâret eder. Mâdem temsîl ile kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhân‑ı mantıkî gibi yakìnî bir sûrette müddeâyı isbât eder. Demek Sözler’deki ekser temsîller; birer bürhân‑ı yakìnî, birer hüccet‑i kàtıa hükmündedir.

İkinci Mebhas

Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi, bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri vardır; herbir meyvenin, herbir çiçeğin o kadar gayeleri, hikmetleri vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Sâni'a bakar; esmâsının nakışlarını gösterir. Bir kısmı zîşuûrlara bakar ki; onların nazarlarında, kıymetdâr mektûbat ve mânidâr kelimâttır. Bir kısmı kendi nefsine ve hayatına ve bekàsına bakar; ve insana fâideli ise insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
413
İşte herbir mevcûdun böyle kesretli gayeleri bulunduğunu bir vakit düşünürken, hâtırıma Arabî tarzda ve gelecek Beş İşâret”in esâsâtına nota hükmünde olarak, küllî gayelere işâret eden şu fıkralar gelmiştir:
وَهٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْجَلِيَّةُ مَظَاهِرُ سَيَّالَةٌ وَمَرَايَا جَوَّالَةٌ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اَنْوَارِ ا۪يجَادِهِ سُبْحَانَهُ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ ❋ اَوَّلًا: مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ ❋ وَثَانِيًا: مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ ❋ وَثَالِثًا: مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ ❋ وَرَابِعًا: مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ ❋ وَخَامِسًا: لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ ❋
İşte bu beş fıkrada, gelecekte bahsedeceğimiz işârâtın esâsâtı var. Evet; herbir mevcûd hususan zîhayat olanların beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri var. Nasıl ki, meyvedâr bir ağaç, birbirinin üstündeki dalları semere verir, öyle de; herbir zîhayatın, beş tabaka muhtelif gayeleri bulunur ve hikmetleri var.
Ey insan‑ı fânî! Senin cüz'î bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedâr bir şecere‑i bâkiyeye inkılâb etmesini ve beş işârette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nev'i gayelerini elde etmesini istersen; hakîki îmânı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
414

Birinci İşâret

فَاَوَّلًا: بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Bir mevcûd vücûddan gittikten sonra, zâhiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifâde ettiği mânâlar bâkî kalır, mahfûz olur. Hüviyet‑i misâliyesi ve sûreti ve mâhiyeti dahi âlem‑i misâlde ve âlem‑i misâlin nümûneleri olan elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı mahfûzanın nümûneleri olan kuvve‑i hâfızalarda kalır. Demek, bir vücûd‑u sûrî kaybeder; yüzer vücûd‑u manevî ve ilmî kazanır. Meselâ; nasıl ki, bir sahifenin tab'ına medâr olan matbaa hurûfâtına bir vaziyet ve bir tertib verilir ve bir sahifenin tab'ına medâr olur; ve o sahife ise, sûretini ve hüviyetini, basılan müteaddid yapraklara verip ve mânâlarını çok akıllara neşrettikten sonra, o matbaa hurûfâtının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum kalmadı, hem başka sahifelerin tab'ı lâzım geliyor
İşte aynen bunun gibi, şu mevcûdât‑ı arziye hususan nebâtiye, kalem‑i kader-i İlâhî onlara bir tertib, bir vaziyet verir; bahar sahifesinde kudret onları icâd eder ve güzel mânâlarını ifâde ederek, sûretleri ve hüviyetleri âlem‑i misâl gibi âlem‑i gaybın defterine geçtikleri için, hikmet iktiza ediyor ki; o vaziyet değişsin, yeni gelecek diğer bahar sahifesi yazılsın, onlar dahi mânâlarını ifâde etsinler.

İkinci İşâret

وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِBu fıkra işâret eder ki: Herbir şey cüz'î olsun küllî olsun vücûddan gittikten sonra hususan zîhayat olsa çok hakàik‑ı gaybiye netice vermekle beraber; âlem‑i misâlin defterlerinde olan levh‑i misâlî üstünde, etvâr‑ı hayatı adedince sûretleri bırakıp, o sûretlerden mânidâr olan ve mukadderât‑ı hayatiye denilen sergüzeşt‑i hayatiyeleri yazılır ve rûhâniyâta bir mütâlaagâh olur.
415
Nasıl ki, meselâ bir çiçek vücûddan gider, fakat yüzer tohumcuklarını ve tohumcuklarda mâhiyetini vücûdda bırakmakla beraber; küçük elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı mahfûzanın küçük nümûneleri olan hâfızalarda binler sûretini bırakıp, zîşuûrlara etvâr‑ı hayatıyla ifâde ettiği tesbihât‑ı Rabbâniye ve nukùş‑u esmâiyeyi okutturur, sonra gider.
Öyle de; yeryüzünün saksısında güzel masnûâtla münakkaş olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zâhiren zevâl bulur, ademe gider, fakat onun tohumları adedince ifâde ettikleri hakàik‑ı gaybiye ve çiçekleri adedince neşrettiği hüviyet‑i misâliye ve mevcûdâtı adedince gösterdikleri Hikmet‑i Rabbâniye’yi kendine bedel olarak vücûdda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sâir baharlara yer boşaltır, onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zâhirî bir vücûdu çıkarır; ma'nen bin vücûd giyer.

Üçüncü İşâret

وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münâsib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Söz’lerde isbât etmişiz: Nasıl ki, cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de; dünyanın sâir mevcûdâtı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki küre‑i arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki; Onun içindir.” Bu sefîne‑i Rabbâniye, yirmidört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip, meydân‑ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl‑i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya mâceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâceraların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak'aları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar.
Mâdem öyledir, herhalde dâr‑ı lezzet ve menzil‑i saâdet olan dâr‑ı Cennet’te, ﴿عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâceraların muhâveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennet’te bulunacaktır.
416
İşte bu güzel mevcûdâtın bir ân görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menâzır‑ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Meselâ: Nasıl ki, ehl‑i medeniyet, fânî vaziyetlere bir nev'i bekà vermek ve ehl‑i istikbâle yâdigâr bırakmak için, güzel veya garîb vaziyetlerin sûretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbâle hediye ediyor, zaman‑ı mâziyi zaman‑ı hâlde ve istikbâlde gösteriyor ve dercediyorlar
Aynen öyle de; şu mevcûdât‑ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sâni'‑i Hakîm’i, âlem‑i bekàya ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber; âlem‑i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvâr‑ı hayatlarında gördükleri vezâif‑i hayatiyeyi ve mu'cizât‑ı Sübhâniyeyi, menâzır‑ı sermediyede kaydetmek, muktezâ‑yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûd’dur.

Dördüncü İşâret

وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki:
Mevcûdât, etvâr‑ı hayatıyla, müteaddid envâ'‑ı tesbihât-ı Rabbâniye’yi yapıyor. Hem Esmâ‑i İlâhiye’nin iktiza ve istilzam ettikleri hâlâtı gösteriyor ki; meselâ Rahîm ismi, şefkat etmek ister; Rezzâk ismi, rızık vermek iktiza eder; Latîf ismi, lütfetmek istilzam eder ve hâkezâ Bütün esmânın, birer birer muktezâsı vardır.
İşte herbir zîhayat, hayatıyla ve vücûduyla o esmânın muktezâsını göstermekle beraber; cihâzâtı adedince Sâni'‑i Hakîm’e tesbihât yapıyorlar. Meselâ: Nasıl ki, bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, zâhiren mahvolur; fakat ağzından, midesinden başka bütün hüceyrât‑ı bedeniyede fa'âliyetkârâne bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, aktâr‑ı bedendeki vücûdu ve hayatı beslemek ve idâme‑i hayat etmek gibi pek çok hikmetlerin vücûduna medâr oluyor. O taam kendisi de, vücûd‑u nebâtîden hayat‑ı insaniye tabakasına çıkıyor, terakkî ediyor.
417
Aynen öyle de; şu mevcûdât zevâl perdesinde saklandıkları vakit; onların yerinde herbirisinin pek çok tesbihâtı bâkî kalmakla beraber, pek çok Esmâ‑i İlâhiye’nin de nukùşlarını ve mukteziyâtını o esmânın ellerine bırakır. Yani bir vücûd‑u bâkiyeye tevdî' ederler, öyle giderler. Acaba fânî ve muvakkat bir vücûdun gitmesiyle onun yerine bir nev'i bekàya mazhar binler vücûd kalsa; denilir mi ki, ona yazık oldu veyâhut abes oldu veyâhut şu sevimli mahlûk neden gitti şekvâ edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa bir tek zarar gelmemek için, binler menfaati terketmek lâzım gelir ki; o hâlde binler zarar olur.
Demek; Rahîm, Hakîm ve Vedûd isimleri; zevâle ve firâka muârız değiller, belki istilzam edip iktiza ediyorlar.

Beşinci İşâret

وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Mevcûdât hususan zîhayat olanlar vücûd‑u sûrîden gittikten sonra, bâkî çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler İkinci Remiz’de beyân edildiği gibi, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un kudsiyet ve istiğnâ‑yı kemâline muvâfık bir tarzda ve ona lâyık bir sûrette; hadsiz bir muhabbet, nihâyetsiz bir şefkat, gayetsiz bir iftihar tâbiri câiz ise mukaddes hadsiz bir memnuniyet, bir sevinç tâbirde hatâ olmasın hadsiz bir lezzet‑i mukaddese, bir ferâh‑ı münezzeh şuûnât‑ı Rubûbiyetinde bulunur ki; onların âsârı bilmüşâhede görünüyor.
418
İşte o şuûnât, iktiza ettikleri hayret‑nümâ fa'âliyet içinde mevcûdât, tebdil ve tağyîr ile, zevâl ve fenâ içinde sür'atle sevkediliyor; mütemâdiyen âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba gönderiliyor. Ve o şuûnâtın cilveleri altında mahlûkat; dâimî bir seyr ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl‑i gafletin kulaklarına, vâveylâ‑yı firâk ve zevâli ve ehl‑i hidayetin sem'ine, velvele‑i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar. Bu sırra binâen herbir mevcûd Vâcibü'l‑Vücûd’un bâkî şuûnâtının tezâhürüne bâkî birer medâr olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücûdda bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o mevcûd, bütün müddet‑i hayatında geçirdiği etvâr ve ahvâli, ilm‑i Ezelînin ünvânları olan İmâm‑ı Mübîn, Kitab‑ı Mübîn, Levh‑i Mahfûz gibi vücûd‑u ilmî dâirelerinde vücûd‑u haricîsini temsîl eden mufassal bir vücûd dahi bırakıp öyle giderler. Demek her fânî; bir vücûdu terkeder, binler bâkî vücûdları kazanır, kazandırır.
Meselâ: Nasıl ki, hàrikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur; fakat o fabrikanın inbiklerinde çok kıymetdâr kimya maddeleri ve edviyeler teressüb eder. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitab tab'ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymetdâr şeyleri imâl etmesine medâr oluyor ve hâkezâ Demek o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla, binler şeyler vücûd buluyor. Demek, âdi bir vücûd gider, àlî çok vücûdları irsiyet bırakır. İşte şu hâlde, o âdi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sâhibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti, şikâyet edilir mi?
419
Aynen öyle de ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Hàlık‑ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd; muktezâ‑yı rahmet ve hikmet ve vedûdiyet olarak, kâinât fabrikasına hareket veriyor; herbir vücûd‑u fânîyi, çok bâkî vücûdlara çekirdek yapar; makàsıd‑ı Rabbâniye’sine medâr eder; şuûnât‑ı sübhâniyesine mazhar kılar; kalem‑i kaderine mürekkeb ittihàz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok inâyât‑ı gâliye ve makàsıd‑ı àliye için, kendi fa'âliyet‑i kudretiyle kâinâtı fa'âliyete getirir. Zerrâtı cevelâna, mevcûdâtı seyerâna, hayvanatı seyelâna, seyyârâtı deverâna getirir, kâinâtı konuşturur; âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır. Ve mahlûkat‑ı arziyeyi, rubûbiyeti noktasında havayı, emir ve irâdesine bir nev'i arş; ve nur unsurunu, ilim ve hikmetine diğer bir arş; ve suyu, ihsân ve rahmetine başka bir arş; ve toprağı, hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlûkat‑ı arziye üstünde gezdiriyor.
Kat'iyyen bil ki: Bu Beş Remiz’de ve Beş İşâret’te gösterilen parlak hakikat‑i àliye, Nur‑u Kur'ân ile görünür ve îmânın kuvvetiyle sâhib olunabilir. Yoksa o hakikat‑i bâkiye yerine, gayet müdhiş bir zulümât geçer. Ehl‑i dalâlet için dünya, firâklar ve zevâller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir. Kâinât, onun için manevî bir Cehennem hükmüne geçer. Herşey onun için; ânî bir vücûd ile, hadsiz bir adem ihâta ediyor. Bütün mâzi ve müstakbel, zulümât‑ı ademle memlûdür; yalnız kısacık bir zaman‑ı hâlde, bir hazîn nur‑u vücûd bulabilir. Fakat sırr‑ı Kur'ân ve nur‑u îmân ile, ezelden ebede kadar bir nur‑u vücûd görünür; ona alâkadar olur ve onunla saâdet‑i ebediyesini te'min eder.
420
Elhâsıl: Biz, Şâir‑i Mısrî’nin tarzında deriz:
Deryâ olunca nefes,
Pârelenince kafes,
kesilince bu ses;
Çağırırım: Hak! Mevcûd! Hayy! Ma'bûd!
Hakîm! Maksûd! Rahîm! Vedûd!‥
Ve bağırarak derim:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُب۪ينُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَم۪ينُ
Ve îmân ederek isbât ederim:
اِنَّ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَالْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاِنَّ السَّعَادَةَ الْاَبَدِيَّةَ حَقٌّ وَاِنَّ اللّٰهَ رَح۪يمٌ حَك۪يمٌ وَدُودٌ وَاِنَّ الرَّحْمَةَ وَالْحِكْمَةَ وَالْمَحَبَّةَ مُح۪يطَةٌ بِجَم۪يعِ الْاَشْيَاءِ وَشُؤُنَاتِهَا
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
421
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِهِ ، مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهِ ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ ، مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ ، مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ ، مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ خَوَارِقُ صُنْعِهِ ، هَدَايَاءُ جُودِهِ ، بَرَاه۪ينُ لُطْفِهِ ، دَلَائِلُ الْوَحْدَةِ ، لَطَائِفُ الْحِكْمَةِ ، شَوَاهِدُ الرَّحْمَةِ ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ ، تَزَيُّنُ الْاَزْهَارِ ، تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ ف۪ي هٰذِهِ الْجِنَانِ ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ ف۪ي كُلِّ الْحَيْوَانَاتِ وَالْاِنْسَانِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ ، تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيْوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ
422

Yirmidördüncü Mektûb’un Birinci Zeyli

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ
Yani: Ey insanlar! Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var!” meâlindeki âyetin beş nüktesini dinle:

Birinci Nükte

Duâ, bir sırr‑ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin rûhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi, duâ üç nev'idir.

Birinci Nev'i Duâ

İsti'dâd lisânıyladır ki; bütün hubûbat, tohumlar; lisân‑ı isti'dâd ile, Fâtır‑ı Hakîm’e duâ ederler ki: Senin nukùş‑u esmânı mufassal göstermek için, bize neşv ü nemâ ver, küçük hakikatimizi sünbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir!”
Hem şu isti'dâd lisânıyla duâ nev'inden birisi de şudur ki: Esbâbın ictimâ'ı, müsebbebin icâdına bir duâdır. Yani, esbâb bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisân‑ı hâl hükmüne geçer ve müsebbebi, Kadîr‑i Zülcelâl’den duâ eder, isterler. Meselâ su, harâret, toprak, ziyâ; bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisân‑ı duâdır ki: Bu çekirdeği ağaç yap, Hàlık’ımız!” derler. Çünkü, o mu'cize‑i hàrika-i Kudret olan ağaç, o şuûrsuz, câmid, basit maddelere havâle edilmez havâlesi muhâldir. Demek ictimâ'‑ı esbâb bir nev'i duâdır.
423

İkinci Nev'i Duâ

İhtiyac‑ı fıtrî lisânıyladır ki; bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dâhilinde olmayan hâcetlerini ve matlablarını ummadıkları yerden, vakt‑i münâsibde onlara vermek için, Hàlık‑ı Rahîm’den bir nev'i duâdır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt‑i münâsibde onlara bir Hakîm‑i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor. Demek o ihsân duâ neticesidir.
Elhâsıl: Bütün kâinâttan Dergâh‑ı İlâhiye’ye çıkan bir duâdır. Esbâb olanlar, müsebbebâtı Allah’tan isterler.

Üçüncü Nev'i Duâ

İhtiyaç dâiresinde zîşuûrların duâsıdır ki, bu da iki kısımdır.
Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac‑ı fıtrîye tam münâsebetdâr ise veya lisân‑ı isti'dâda yakınlaşmış ise veya sâfî, hàlis kalbin lisânıyla ise ekseriyet‑i mutlaka ile makbûldür. Terakkiyât‑ı beşeriyenin kısm‑ı a'zamı ve keşfiyâtları, bir nev'i duâ neticesidir. Havârık‑ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyâtlarına medâr‑ı iftihar zannettikleri emirler, manevî bir duâ neticesidir. Hàlis bir lisân‑ı isti'dâd ile istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisân‑ı isti'dâd ile ve lisân‑ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan duâlar dahi bir mâni olmazsa ve şerâit dâhilinde ise, dâima makbûldürler.
İkinci kısım, meşhûr duâdır. O da iki nev'idir; biri fiilî, biri kavlî Meselâ çift sürmek, fiilî bir duâdır. Rızkı topraktan değil; belki toprak, hazine‑i Rahmetin bir kapısıdır ki, Rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.
Sâir kısımların tafsilâtını tayyedip, yalnız kavlî duânın bir‑iki sırlarını gelecek iki‑üç nüktede söyleyeceğiz.

İkinci Nükte

Duânın te'siri, azîmdir. Hususan duâ külliyet kesbederek devam etse; netice vermesi gâlibdir, belki dâimîdir. Hattâ denilebilir ki; sebeb‑i hilkat-i âlemin birisi de duâdır. Yani; kâinâtın hilkatinden sonra, başta nev'‑i beşer ve onun başında Âlem‑i İslâm ve onun başında Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muazzam olan duâsı, bir sebeb‑i hilkat-i âlemdir. Yani: Hàlık‑ı âlem, istikbâlde O Zâtı, nev'‑i beşer nâmına, belki mevcûdât hesabına bir saâdet‑i ebediye, bir mazhariyet‑i esmâ-i İlâhiye isteyecek bilmiş; o gelecek duâyı kabûl etmiş, kâinâtı halketmiş.
424
Mâdem duânın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs'ati vardır; hiç mümkün müdür ki: Bin üçyüzelli senede, her vakitte, nev'‑i beşerden üçyüz milyon, cin ve ins ve melek ve rûhâniyâttan had ve hesaba gelmez mübârek zâtlar, bil'ittifak Zât‑ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, rahmet‑i uzmâ-yı İlâhiye ve saâdet‑i ebediye ve husûl‑ü maksûd için duâları nasıl kabûl olmasın? Hiçbir cihetle mümkün müdür ki, o duâları reddedilsin?
Mâdem bu kadar külliyet ve vüs'at ve devam kesbedip lisân‑ı isti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî derecesine gelmiş. Elbette O Zât‑ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, duâ neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki; bütün ukùl toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihâta edemezler.
İşte ey Müslüman! Senin rûz‑i mahşerde böyle bir şefî'in var. Bu şefî'in şefâatini kendine celbetmek için, sünnetine ittibâ' et!‥
Eğer desen: Mâdem O Habîbullâhtır. Bu kadar salavât ve duâya ne ihtiyacı var?