Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
518

Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele

﴿
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Şu mes'ele Yedi İşâret”tir.

Birkaç Sırr‑ı İnâyetin İzhârına Yedi Sebeb

Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına Yedi Sebebi beyân ederiz:

Birinci Sebeb

Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken baktım ki; mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve O’nun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.

İkinci Sebeb

Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de O’nun dersine ittibâen, O’nun tefsirini medhedeceğiz.
519
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ’larda ﴿حٰمٓ ’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniye’nin izhârına mükellefiz. Çünkü o Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

Üçüncü Sebeb

Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
520

Dördüncü Sebeb

Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki, murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ düsturuyla derim ki: وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
Mâdem böyledir; hakàik‑ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât‑ı İlâhiye’yi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs‑i ni'mettir.
521

Beşinci Sebeb

Çok zaman evvel bir ehl‑i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.
Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât‑ı İlâhiye’yi beyân etmekte medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükür ve tahdîs‑i ni'met olur.

Altıncı Sebeb

Sözler’in te'lifi vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmetimize bir mükâfât‑ı àcile ve bir vâsıta‑i teşvik olan inâyât‑ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram‑ı İlâhî olur. İkram‑ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr‑ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet‑i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin şu'leleri olur.
Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer; hiç medâr‑ı fahr ve gurur olamaz, belki medâr‑ı hamd ve şükrândır.

Yedinci Sebeb

Nev'‑i insanın yüzde sekseni ehl‑i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn‑ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.
522
İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’nin kıymetini, ekser nâsın nokta‑i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki:
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz.
Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
İşte geçmiş Yedi Esbâba binâen, küllî birkaç inâyet‑i Rabbâniye’ye işâret edeceğiz.

Birinci İşâret

Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, tevâfukât”tır.
Ezcümle: Mu'cizât‑ı Ahmediye Mektûbatı’nda, Üçüncü İşâretinden Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde kemâl‑i muvâzenetle ikiyüzden ziyâde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir‑iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl‑i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret‑i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki, ehl‑i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’deki belâğat, derece‑i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece‑i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
523

İkinci İşâret

Hizmet‑i Kur'âniye’ye ait inâyât‑ı Rabbâniye’nin ikincisi şudur ki: Cenâb‑ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar‑ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife‑i Kur'âniye’yi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl‑i kereminden, yükümü hafifleştirdi.
O mübârek cemâat ise; Hulûsi’nin tâbiriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve Sabri’nin tâbiriyle nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber yine Sabri’nin tâbiriyle bir tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden olarak, şevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr‑ı Kur'âniye’yi ve envâr‑ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr‑ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl‑i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet‑i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet‑i İlâhiye’dir.
524
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet‑i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs‑ı manevîsi bir veli‑yi kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs‑ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât‑ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret‑i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.

Üçüncü İşâret

Risale‑i Nur eczâları, bütün mühim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’yi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Çünkü hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn‑i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr‑ı kader ve cüz'‑ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd‑ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk‑elli sahifede, meşhûr Mukaddemât‑ı İsnâ Aşer nâmıyla Telvih nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Söz’de, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser‑i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr‑ı hilkat-i âlem ve tılsım‑ı kâinât denilen ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım‑ı müşkül-küşâ ve o muammâ‑yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât‑ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet‑i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat‑i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât‑ı zerrâttaki harekâtın sırr‑ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir; meydândadır, bakılabilir.
525
Hem sırr‑ı ehadiyet ile şerîksiz vahdet‑i Rubûbiyeti, hem nihâyetsiz Kurbiyet‑i İlâhiye ile nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret‑engîz hakikatleri kemâl‑i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi; kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr‑i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat‑i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl‑i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr‑ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’de öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ‑i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet‑i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câz‑ı manevîsinin eseri ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir.
526

Dördüncü İşâret

Elli‑altmış risaleler () öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl‑i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler tefhim edilmez deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri o sû‑i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet‑i beyân; elbette bilâ‑şübhe bir eser‑i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz‑ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât‑ı Kur'âniye’nin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.

Beşinci İşâret

Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, en âmî adama kadar ve ehl‑i kalb büyük bir velîden tut, en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt‑ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi; çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser‑i inâyet ve bir ikram‑ı Rabbânîdir.
527
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki: Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki‑üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz‑ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem‑i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz; üç‑dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik‑ı İlâhiye’den ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede çoklardan sorduğum hâlde sû‑i te'sir ve aksü'l‑amel ve tahdiş‑i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.

Altıncı İşâret

Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat‑ı ilmiyem, mukaddemât‑ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ'câz‑ı Kur'ân’ın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur.
528
Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif, yalnız bir köyde imrâr‑ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat‑ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet‑i Kur'âniye’yi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest‑i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr‑ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim.
Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr‑ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki; doğrudan doğruya Âyât‑ı Kur'âniye’nin üstad‑ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler; ekseriyet‑i mutlakası hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt‑i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf‑ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice‑i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.

Yedinci İşâret

Bu hizmetimiz zamanında, beş‑altı sene zarfında, bilâ‑mübâlağa yüz eser‑i ikram-ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye ve kerâmet‑i Kur'âniye’yi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının mesâil‑i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözler’in ve Risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet‑i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
529
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu‑yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sâhib‑i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ
İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet‑i Kur'âniye yaptırılıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْل۪يمًا كَث۪يرًا اٰم۪ينَ
530

Mahrem Bir Suâle Cevaptır

Şu sırr‑ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden Suâl Ediyorsun: Neden senin Kur'ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?‥”
Elcevab: Güzel bir cevaptır Şeref, i'câz‑ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ‑pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü: Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslîm değil îmândır; mârifet değil şehâdettir, şühûddur; taklid değil tahkîktir; iltizam değil iz'ândır; tasavvuf değil hakikattir; da'vâ değil da'vâ içinde bürhândır.
Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât‑ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet‑i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm‑i Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’in en parlak mazhar‑ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet‑i Kur'ân’a ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr‑ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr‑ı temsîl cihetü'l‑vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
531
Hem sırr‑ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.
Hem sırr‑ı temsîl penceresiyle, hakàik‑ı gaybiyeye, esâsât‑ı İslâmiye’ye şühûda yakın bir yakìn‑i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm‑i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet‑i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır.
532

Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir

Sekiz inâyet‑i İlâhiye sûretinde gelen işârât‑ı gaybiyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhâmı izâle etmek ve bir sırr‑ı azîm-i inâyeti beyân etmeye dairdir.
Şu Hâtime Dört Nüktedir

Birinci Nükte

Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci Mes'elesinde yedi‑sekiz küllî ve manevî inâyât‑ı İlâhiye’den hissettiğimiz bir işâret‑i gaybiyeyi, Sekizinci İnâyet nâmıyla tevâfukât tâbiri altındaki nakışta o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi‑sekiz küllî inâyâtlar, o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işârât‑ı gaybiyeyi isbât eder. Farz‑ı muhâl olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse, o işârât‑ı gaybiyenin kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemeyen, o işârâtı inkâr edemez.
Fakat tabakàt‑ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan tabaka‑i avâm, gözüne daha ziyâde i'timâd ettiği için; o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirîsi tevâfukât olduğundan; çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için ona gelen evhâmı def'etmek maksadıyla bir muvâzene nev'inden, bir hakikati beyân etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur'ân kelimesi ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevâfukât görünüyor hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, muvâzi bir vaziyet verilir. Kasd ve irâde ise, bizlerin olmadığına delilimiz; üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irâde, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediye’yi te'yid sûretinde ve iki kelimede tevâfuk sûretinde o garîb vaziyet verilmiştir.
533
Bu iki kelimenin mübârekiyeti, i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediye’ye bir hâtem‑i tasdik olmakla beraber; sâir misil kelimeleri dahi, ekseriyet‑i azîme ile tevâfuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsûs şu iki kelime, bir‑iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevâfukun aslı, sâir kitaplarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irâde‑i àliyeyi gösterecek bu derece garâbette değildir.
Şimdi bu da'vâmızı çürütmek kàbil olmadığı hâlde, zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir‑iki cihet olabilir:
Birisi: Sizler, düşünüp, öyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz.” diyebilirler Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.”
Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid‑i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid‑i sâdık bulunabilir.
Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu kerâmet‑i i'câziye, Kur'ân‑ı Hakîm belâğat cihetinde derece‑i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz‑ı Kur'ân’da, kudret‑i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet‑i i'câziye ise, kudret‑i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun'î olur, bozulur. (Hâşiye)
……………………

Üçüncü Nükte

İşâret‑i hàssa, işâret‑i âmme münâsebetiyle bir sırr‑ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmâniyete işâret edeceğiz.
534
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu mes'eleye mevzû edeceğim. Sözü de şudur ki; bir gün güzel bir tevâfukâtı ona gösterdim, dedi: Güzel! Zâten her hakikat güzeldir. Fakat bu Sözler’deki tevâfukât ve muvaffakıyet daha güzeldir.”
Ben de dedim: Evet, herşey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, rubûbiyet‑i âmmeye ve şümûl‑ü rahmete ve tecellî‑i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işâret‑i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet‑i hàssaya ve rubûbiyet‑i hàssaya ve tecellî‑i hàssaya bakar bir sûrettedir.” Bunu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir pâdişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet‑i şâhânesi umum efrâd‑ı millete teşmîl edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o pâdişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret‑i umumiyede, efrâdın çok münâsebât‑ı hususiyesi vardır.
İkinci cihet, pâdişahın ihsânat‑ı hususiyesidir ve evâmir‑i hàssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsân eder, iltifat eder, emir verir.
535
İşte bu temsîl gibi; Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hàlık‑ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rubûbiyet ve şümûl‑ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Herşeyin hissesine isabet eden cihette, hususî O’nunla münâsebetdârdır. Hem kudret ve irâde ve ilm‑i muhîtiyle herşeye tasarrufâtı, herşeyin en cüz'î işlerine müdâhalesi, rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde O’na muhtaçtır. O’nun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o dâire‑i tasarruf-u rubûbiyetinde saklansın ve te'sir sâhibi olup müdâhale etsin ve ne de tesâdüfün hakkı var ki, o hassas mîzan‑ı hikmet dâiresindeki işlerine karışsın. Risalelerde, yirmi yerde, kat'î hüccetlerle tesâdüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur'ân kılıncıyla i'dâm etmişiz; müdâhalelerini muhâl göstermişiz.
Fakat, rubûbiyet‑i âmmedeki dâire‑i esbâb-ı zâhiriyede, ehl‑i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesâdüf nâmını vermişler. Ve hikmetleri ihâta edilmeyen bazı ef'âl‑i İlâhiye’nin kanunlarını tabiat perdesi altında gizlenmiş görememişler, tabiata müracaat etmişler.
İkincisi, hususî rubûbiyetidir ve hàs iltifat ve imdâd‑ı Rahmânîsidir ki; umumî kanunların tazyîkatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdâdına Rahmânürrahîm isimleri imdâda yetişirler, hususî bir sûrette muâvenet ederler, o tazyîkattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her ânda O’ndan istimdâd eder ve medet alabilir.
İşte bu hususî rubûbiyetindeki ihsânatı, ehl‑i gaflete karşı da tesâdüf altına gizlenmez ve tabiata havâle edilmez.
İşte bu sırra binâendir ki: İ'câz‑ı Kur'ân ve Mu'cizât‑ı Ahmediye”deki işârât‑ı gaybiyeyi, hususî bir işâret telâkki ve i'tikàd etmişiz. Ve bir imdâd‑ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inâyet‑i hàssa olduğunu yakìn ettik. Ve sırf lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin. Âmîn
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
536

Muallim Ahmed Gâlib’in fıkrasıdır

Sözler’in tebyizinde kıymetdâr hizmeti sebkat eden Muallim Ahmed Gâlib’in fıkrasıdır.
Elde Kur'ân gibi bürhân‑ı hakikat varken,
Münkiri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”
Sözün özdür ey can, tekellüf değil!
.
Ledün ilminin zübde‑i pâkidir
Bu, sümme't‑tedârik tasannuf değil!
.
Bu bir hikmet‑i nur-u irfandır
Ki ehvâ ve lağv ve tefelsüf değil!
.
Müzekkî‑i nefis ve musaffî‑i rûh,
Mürebbî‑i dildir; tasavvuf değil!
.
O Sözler bütün mârifet şemsidir;
Sözüm doğrudur, bir teellüf değil!
.
İçin nurudur, lafza akseylemiş;
Bir‑iki satırda terâdüf değil!
.
Mutâbık lafızlar birbirine,
Bu asla tasannu', tesâdüf değil!
.
Dizilmiş nizâmla bütün harfleri,
Tevâfuktur, asla tehâlüf değil!
.
Bu bir cilve‑i sırr-ı i'câzdır;
Ki Kur'ân’dandır, tecevvüf değil!
.
Bu hüsn‑ü tesâdüf güzeldir güzel!
Bu bâbda ne dense tezâuf değil!
.
537
Said‑i Bediüzzaman-ı Nursî
Beyânı bedî'dir, taattuf değil!
.
Tesellîye ermiş elinde kalem,
Eder arz‑ı dîdâr, taharrüf değil!
.
Tevâfuk, sözünde ona çok mudur?
Tefevvuk, onun için teşerrüf değil!
.
İsabet buna savb‑ı Haktan gelir,
Bu kasdî değildir, tasarruf değil!
.
Bunu görmeyen bed nazarlar için,
Telehhüf derim ben, teessüf değil!
.
Ki var manevî hayretim gâlibâ,
Beyânım bu yolda tazarruf değil!
.
Çok işte Hak onu muvaffak ede,
Tevâfuk, makam‑ı tevakkuf değil!
Ahmed Gâlib(Rahmetullâhi Aleyh)
538

Merhum Binbaşı Âsım Bey’in fıkrasıdır

Merhum Binbaşı Âsım Bey’in fıkrasıdır
Kasem ederim, doğrudur sözü özüyle beraber.
Bu hakikati kabûl ve tasdik etmeyen bedmâyeler,
Kalır dalâlet ve vâdi‑i hüsrânda nice seneler.
Bunları irşad edip kurtarmaktır hüner,
Hidayet erişse eğer, o vakit boyun eğer.
.
Cümlenin ıslahını niyâz edip Hàlık’a yalvaralım,
Hep envâr‑ı Kur'âniye olan Sözler’i okuyup anlatalım,
Bu yolda bizler de feyz alıp dilşâd olalım,
Fenâyı bekàya tebdilde rızâ‑yı Bârî’ye kavuşalım.
Sad‑hezâr tahsine lâyık bî‑bahâ fıkra‑i Gâlib,
Bu hakikatleri söylemekle olur şüphesiz gâlib.
Binbaşı Âsım(Rahmetullâhi Aleyh)
539

Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele

Şu mes'ele altı suâlin cevabı olup Sekiz Nüktedir.

Birinci Nükte

Bir dest‑i inâyet altında Hizmet‑i Kur'âniye’de istihdam edildiğimize dair çok envâ'‑ı işârât-ı gaybiyeyi hissettik ve bazılarını gösterdik. Şimdi o işârâtın bir yenisi daha şudur ki:
Ekser Söz’lerde, tevâfukât‑ı gaybiye var. (Hâşiye) Ezcümle: Resûl‑i Ekrem kelimesinde ve Aleyhissalâtü Vesselâm ibaresinde ve Kur'ân lafz‑ı mübârekesinde, bir nev'i cilve‑i i'câz temessül ettiğine bir işâret var.
İşârât‑ı gaybiye, ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbûliyetine ve mes'elelerin hakkâniyetine delâlet ettiği için, bence çok ehemmiyetlidir ve çok kuvvetlidir.
Hem gururumu kırar ve sırf bir tercümân olduğumu kat'iyyen bana gösterdi.
Hem hiç medâr‑ı iftihar benim için bir şey bırakmıyor; yalnız medâr‑ı şükrân olan şeyleri gösteriyor.
Hem mâdem Kur'ân’a aittir ve i'câz‑ı Kur'ân hesabına geçiyor ve kat'iyyen cüz'‑ü ihtiyarîmiz karışmıyor ve hizmette tenbellik edenleri teşvik ediyor ve risalenin hak olduğuna kanâat veriyor ve bizlere bir nev'i ikram‑ı İlâhîdir ve izhârı tahdîs‑i ni'mettir ve aklı gözüne inmiş mütemerridleri iskât ediyor; elbette izhârı lâzımdır, inşâallâh zararsızdır.
540
İşte şu işârât‑ı gaybiyenin birisi de şudur ki: Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmet ve kereminden, Kur'ân’a ve îmâna hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbumuzu tatmin için; bir ikram‑ı Rabbânî ve bir ihsân‑ı İlâhî sûretinde hizmetimizin makbûliyetine alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işâret‑i gaybiye nev'inden, bütün risalelerimizde ve bilhassa Mu'cizât‑ı Ahmediye ve İ'câz‑ı Kur'ân ve Pencereler Risalelerinde, tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden bir letâfet ihsân etmiştir. Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor.
Bunda bir işâret‑i gaybiye veriliyor ki; bir irâde‑i gaybî ile tanzim edilir İhtiyarınıza ve şuûrunuza güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuûrunuz yetişmeden, hàrika nakışlar ve intizamlar yapılıyor…”
Bâhusus Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’nde lafz‑ı Resûl-i Ekrem ve lafz‑ı salavât bir âyine hükmüne geçip, o tevâfukât‑ı gaybiye işâretini sarîh gösteriyor. Yeni, acemî bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesnâ, mütebâki ikiyüzden fazla salavât‑ı şerîfe birbirine muvâzi olarak bakıyorlar.
Şu tevâfukât ise; şuûrsuz, yalnız on adette bir‑iki tevâfuka sebeb olabilen tesâdüfün işi olmadığı gibi, san'atta mehâretsiz, yalnız mânâya hasr‑ı nazar ederek gayet sür'atle bir‑iki saatte otuz‑kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçârenin düşünüşü dahi elbette değildir.
İşte altı sene sonra, yine Kur'ânın irşadıyla ve İşârâtü'l‑İ'câz olan tefsirin dokuz (اِذَا) ’nın tevâfuk sûretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' olmuşum. Müstensihler ise, benden işittikleri vakit hayret içinde hayrette kaldılar.
541
Nasıl ki, lafz‑ı Resûl-i Ekrem ve lafz‑ı salavât, Ondokuzuncu Mektûb’da, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'inin, bir nev'i küçük âyinesi hükmüne geçti, öyle de; Yirmibeşinci Söz olan i'câz‑ı Kur'ân’da ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde lafz‑ı Kur'ân dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne i'timâd eden tabakasına karşı, bir nev'i mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü tevâfukât‑ı gaybiye sûretinde bütün risalelerde tecellî etmekle beraber, o cüz'ün kırk cüz'ünden bir cüz'ü, lafz‑ı Kur'ân içinde tezâhür etmiş. Şöyle ki:
Yirmibeşinci Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde, yüz defa Kur'ân lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir‑iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi, bütün birbirine bakıyor
İşte meselâ; İkinci Şuâ’nın kırküçüncü sahifesinde yedi Kur'ân lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda; sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesnâ kalmış.
İşte şu şimdi gözümüzün önünde altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz‑ı Kur'ân, birbirine bakıyor. Ve hâkezâ Bütün sahifelerde gelen mükerrer lafz‑ı Kur'ân birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş‑altı taneden bir tane hariç kalıyor.
Sâir tevâfukât ise işte gözümüzün önünde sahife otuzüçte, onbeş aded (اَمْ) lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz îmân lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin fâsıla vermesiyle az inhiraf etmiş. Hem şu gözümüzün önündeki sahifede iki mahbûb var; biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır; kemâl‑i mîzanla birbirine bakıyor. Onların ortasında dört aşk dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sâir tevâfukât‑ı gaybiye bunlara kıyâs edilsin
Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun; alâ külli hâl bu tevâfukât‑ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesâdüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyâde tevâfukât göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsûs bir hatt‑ı hakîki vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garâibdendir ki, en mâhir müstensihlerin değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyâde görülür
Bundan anlaşılıyor ki; Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarâfet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakàik‑ı Kur'âniye’nin mübârek kàmetlerine yakışacak mevzûn, muntazam üslûb libâsları, kimsenin ihtiyar ve şuûruyla biçilmez ve kesilmez; belki, onların vücûdudur ki, öyle ister ve bir dest‑i gaybîdir ki, o kàmete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercümân, bir hizmetkârız.
542

İkinci Nükte

Eğer denilse: Şu tevâfukât‑ı gaybiye eğer bir meziyet‑i belâğat olsa idi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet‑i belâğat değil, neden büyük bir ikram‑ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât‑ı müteşâbihe, Kur'ân‑ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl‑i hıfza, rahmet içinde mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet‑i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi. Hem şu tevâfukât‑ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser‑i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest‑i gaybînin tanzimiyledir ve o dest‑i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet‑i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât‑ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki‑üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim‑i gaybîdir.
543
Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret‑i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat‑ı Kur'âniye derece‑i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize‑i Risalet olduğu hâlde; sâir ehl‑i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz‑ı Kur'ân’a münâfî olamaz.
Öyle de; i'câz‑ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram‑ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik‑ı Kur'âniyenin hüsn‑ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram‑ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي

Üçüncü Nükte

﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
544
﴿وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfât ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme‑i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
545
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism‑i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm‑i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe‑i a'zamı var ki; Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr‑i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism‑i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, Hàlık‑ı Külli Şey’e kadar olan mertebe‑i a'zama kadar merâtibi var.
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife‑i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Gazâlî, Celâleddin‑i Süyûtî, İmâm‑ı Rabbânî, Şah‑ı Geylânî gibi sıddıkîn‑i muhakkìkîn, ism‑i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm‑ı A'zam demiş: El‑Adl, El‑Hakem ism‑i a'zamdır ve hâkezâ. Her ne ise bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
546

Dördüncü Nükte

Beş‑altı suâli tazammun eden Birinci Suâliniz”de: Meydân‑ı haşre cem' ve keyfiyet nasıl ve üryan olacak? Ve dostlarla görüşmek için ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı şefâat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla bir tek Zât nasıl görüşecek? Ehl‑i Cennet ve Cehennem’in libâsları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” diyorsunuz
Elcevab: Şu suâlin cevabı, gayet mükemmel ve vâzıh olarak, kütüb‑ü ehâdîsiyede vardır. Meşreb ve mesleğimize ait yalnız bir‑iki nükteyi söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Evvelâ: Bir mektûbda; meydân‑ı haşir, küre‑i arzın medâr‑ı senevîsinde olduğunu ve küre‑i arz, şimdiden manevî mahsulâtını o meydânın elvâhlarına gönderdiği gibi; senevî hareketiyle, bir dâire‑i vücûdun temessül ve o dâire‑i vücûdun mahsulâtıyla, bir meydân‑ı haşrin teşekkülüne bir mebde' olduğu ve küre‑i arz denilen şu sefîne‑i Rabbâniye’nin merkezindeki Cehennem‑i suğrâyı, Cehennem‑i kübrâya boşalttığı gibi; sekenesini de, meydân‑ı haşre boşaltacağı beyân edilmiştir.
Sâniyen: Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler başta olarak sâir Söz’lerde, gayet kat'î bir sûrette o haşrin, meydânıyla beraber vücûdu kat'î olarak isbât edilmiştir.
Sâlisen: Görüşmek ise, Onaltıncı Söz’de ve Otuzbir ve Otuziki’de, kat'iyyen isbât edilmiştir ki; bir zât, nurâniyet sırrıyla, bir dakikada binler yerde bulunup, milyonlar adamlarla görüşebilir.
547
Râbian: Cenâb‑ı Hak, insandan başka zîrûh mahlûkatına fıtrî birer libâs giydirdiği gibi; meydân‑ı haşirde sun'î libâslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libâs giydirmesi, ism‑i Hakîm muktezâsıdır. Dünyada sun'î libâsın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhâfaza ve zînet ve setr‑i avrete münhasır değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nev'ilerdeki tasarruf ve münâsebetine ve kumandanlığına işâret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz fıtrî bir libâs giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücûduna sarıp giyen insan, şuûrlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, ma'nen onları güldürür. Meydân‑ı haşirde, o hikmet ve münâsebet yok. O liste de, olmaması lâzım gelir.
Hâmisen: Rehber ise, senin gibi Kur'ânın nuru altına girenlere, Kur'ân’dır. ﴿الٓمٓ ’lerin ﴿الٓرٰ’ların ﴿حٰمٓ ’lerin başlarına bak, anla ki; Kur'ân ne kadar makbûl bir şefâatçi, ne kadar doğru bir rehber, ne kadar kudsî bir nur olduğunu gör!
Sâdisen: Ehl‑i Cennet ve ehl‑i Cehennem’in libâsları ise, Yirmisekizinci Söz’de hûrilerin yetmiş hulle giymesine dair beyân edilen düstur burada da cârîdir. Şöyle ki:
Ehl‑i Cennet olan bir insan, Cennet’in her nev'inden her vakit istifade etmek, elbette arzu eder. Cennet’in, gayet muhtelif envâ'‑ı mehâsini var. Her vakit, bütün Cennet’in envâ'ıyla mübâşeret eder. Öyle ise, Cennet’in mehâsininin nümûnelerini, küçük bir mikyâsta, kendine ve hûrilerine giydirir; kendisi ve hûrileri, birer küçük Cennet hükmüne geçer.
548
Nasıl ki; bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler envâ'ını, nümûnegâh küçük bir bahçesinde cem'eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümûneleri bir listede cem'eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münâsebetdâr olduğu envâ'‑ı mahlûkatın nümûnelerini, kendine bir elbise ve bir levâzımat‑ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl‑i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihâzât‑ı maneviyesiyle ubûdiyet etmiş ve Cennet’in lezâizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihâzâtını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet’in herbir nev'inden birer mehâsini gösterecek bir tarz‑ı libâsı, kendilerine ve hûrilerine, Rahmet‑i İlâhiye tarafından giydirilecek.
Ve o müteaddid hulleler; bir cinsten, bir nev'iden olmadığına delil, şu meâldeki hadîstir ki: Hûriler yetmiş hulle giydikleri hâlde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor.” Demek en üstündeki hulleden, en alttaki hulleye kadar; ayrı ayrı mehâsinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var.
Ehl‑i Cehennem ise; nasıl ki, dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkezâ bütün cihâzâtıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennem’de onlara göre elem verecek, azâb çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelifü'l‑cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adâlete münâfî görünmüyor.

Beşinci Nükte

Suâl ediyorsunuz ki: Zaman‑ı fetrette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdı bir din ile mütedeyyin mi idiler?
Elcevab: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın, bilâhare gaflet ve manevî zulümât perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bakiye‑i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’dan gelen ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı netice veren bir silsile‑i nurâniyeyi teşkil eden efrâd, elbette, din‑i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümât‑ı küfre mağlûb olmamışlar.
549
Fakat zaman‑ı fetrette ﴿وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا sırrıyla; ehl‑i fetret, ehl‑i necâttırlar. Bil'ittifak, teferruâttaki hatîâtlarından muâhezeleri yoktur. İmâm‑ı Şâfiî ve İmâm‑ı Eş'arî’ce, küfre de girse, usûl‑ü îmânîde bulunmazsa, yine ehl‑i necâttır. Çünkü; teklif‑i İlâhî irsâl ile olur ve irsâl dahi, ıttılâ' ile teklif takarrur eder. Mâdem gaflet ve mürûr‑u zaman, enbiyâ‑i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl‑i fetret zamanına hüccet olamaz. İtâat etse sevâb görür, etmezse azâb görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.

Altıncı Nükte

Dersiniz ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdlarından Nebî gelmiş midir?
Elcevab: Hazret‑i İsmail Aleyhisselâm’dan sonra bir nass‑ı kat'î yoktur. Ecdâdlarından olmayan, yalnız Hâlid İbn‑i Sinan ve Hanzale nâmında iki nebî gelmiştir. Fakat ecdâd‑ı Nebîden, Kâ'b İbn‑i Lüeyy’in meşhûr ve sarîh ve tansîs tarzındaki bu şiiri ki: عَلٰى غَفْلَةٍ يَأْتِي النَّبِيُّ مُحَمَّدٌ ❋ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَب۪يرُهَا demesi, mu'cizekârâne ve nübüvvetdârâne bir söze benzer. İmâm‑ı Rabbânî, hem delile, hem keşfe istinâden demiş ki: Hindistan’da çok nebîler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyâhut mahdûd birkaç adama münhasır kaldığı için iştihâr bulmamışlar veyâhut nebî ismi verilmemiş.”
İşte, İmâm’ın bu düsturuna binâen, ecdâd‑ı Nebîden bu nev'i nebîlerin bulunması mümkün
550

Yedinci Nükte

Diyorsunuz ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri ve ceddi Abdülmuttalib’in îmânları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?
Elcevab: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor; Bana Kur'ân yeter diyor. Böyle teferruât mesâilinde, bütün kütüb‑ü ehâdîsi tedkik edip, en akvâsını yazmağa vaktim müsâade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri, ehl‑i necâttır ve ehl‑i Cennet’tir ve ehl‑i îmândır. Cenâb‑ı Hak, Habîb‑i Ekrem’inin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini, elbette rencîde etmez.
Eğer denilse: Mâdem öyledir; neden onlar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a îmâna muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, Habîb‑i Ekrem’inin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ferzendâne hissini memnun etmek için, vâlideynini minnet altında bulundurmuyor. Vâlideynlik mertebesinden, manevî evlâd mertebesine getirmemek için; hàlis kendi minnet‑i rubûbiyeti altına alıp, onları mes'ûd etmek ve Habîb‑i Ekrem’ini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saâdetini onlara ihsân etmiştir.
Evet, àlî bir müşîrin, yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht‑ı te'sirinde bulunur. Pâdişah, o müşîr olan yâver‑i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.
551

Sekizinci Nükte

Diyorsunuz ki: Amcası Ebû Tâlib’in îmânı hakkında esahh nedir?
Elcevab: Ehl‑i Teşeyyu', îmânına kàil; Ehl‑i Sünnet’in ekserîsi, îmânına kàil değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. Onun o gayet ciddi o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyi'e gitmeyecektir.
Evet, ciddi bir sûrette Cenâb‑ı Hakk’ın Habîb‑i Ekrem’ini sevmiş ve himâye etmiş ve tarafdârlık göstermiş olan Ebû Tâlib’in; inkâra ve inâda değil, belki hicâb ve asabiyet‑i kavmiye gibi hissiyata binâen, makbûl bir îmân getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de; yine Cehennem içinde bir nev'i hususî Cennet’i, onun hasenâtına mükâfâten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindânda uyku vâsıtasıyla bazı adamlara zindânı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nev'i Cennet’e çevirebilir. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
552

Yirmidokuzuncu Mektûb

Yirmidokuzuncu Mektûb Dokuz Kısımdır.

Birinci Risale Olan Birinci Kısım

Bu kısım, Birinci Kısımdır; Dokuz Nüktedir.
﴿
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Pek Ciddi Bir Arkadaşım!
Bu defaki mektûbunda, vaktim ve hâlim müsâade etmediği mühim bir mes'eleye dair cevab istiyorsun.
Kardeşim, bu sene elhamdülillâh risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor. Ve bu vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan Şâbân ve Ramazanda, akıldan ziyâde kalb hissedardır, rûh hareket eder. Şu mes'ele‑i azîmeyi başka vakte ta'lik edip, ne vakit Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden kalbe sünûhât gelse, tedrîcen size yazılır. Şimdilik Üç Nükteyi (Hâşiye) beyân edeceğim:

Birinci Nükte

Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârı bilinmiyor; müfessirler hakikatini anlamamışlar diye beyân olunan fikrin iki yüzü var. Ve onu diyen, iki tâifedir.
553
Birincisi: Ehl‑i hak ve ehl‑i tedkiktir. Derler ki: Kur'ân, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nusûs ve muhkemâtını teslîm ve kabûl ile beraber, tetimmat kabîlinden hakàik‑ı hafiyesinden dahi hissesini alır; başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez.”
Evet, zaman geçtikçe Kur'ân‑ı Hakîm’in daha ziyâde hakàikı inkişaf eder demektir. Yoksa; hâşâ ve kellâ selef‑i sâlihînin beyân ettikleri hakàik‑ı zâhiriye-i Kur'âniye’ye şübhe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat'îdir; esâstırlar, temeldirler.
Kur'ân ﴿عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ fermânıyla mânâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb‑ı İlâhî, o mânâlar üzerine döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs mânâları kabûl etmemekten, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb‑ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret‑i Risalet’in fehmini tezyif etmek çıkar.
Demek maânî‑i mensûsa, müteselsilen menba'‑ı Risaletten alınmıştır. Hattâ İbn‑i Cerîr-i Taberî, bütün maânî‑i Kur'ânı, muan'an sened ile müteselsilen menba'‑ı Risalete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsirini yazmış.
İkinci Tâife: Ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, Ahkâm‑ı İslâmiye ve hakàik‑ı îmâniyeye karşı gelmek istiyor. Kur'ân‑ı Hakîm’in senin tâbirinle birer polat kalesi hükmünde olan sûrlu sûreleri içinde yol bulmak istiyor. Böyleler, hâşâ, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye şübhe îrâs etmek için bu nev'i sözleri işâa ediyorlar.

İkinci Nükte

Cenâb‑ı Hak, Kur'ân’da çok şeylere kasem etmiş. Kasemât‑ı Kur'âniye’de çok büyük nükteler var, çok sırlar var.
554
Meselâ: ﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ’deki kasem, Onbirinci Söz’deki muhteşem temsîlin esâsına işâret eder. Kâinâtı, bir saray ve bir şehir sûretinde gösterir.
Hem ﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ’deki kasem ile, i'câzat‑ı Kur'âniye’nin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece‑i hürmette olduğunu ihtar eder.
﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى﴿فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ ❋ وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌ ’deki kasem, yıldızların sukùtuyla vahye şübhe îrâs etmemek için cin ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işâret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemâl‑i intizam ile yerlerine yerleştirmek ve seyyârâtları hayret‑engîz bir sûrette döndürmekteki azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmeti, o kasem ile ihtar ediyor
﴿وَالذَّارِيَاتِ﴿وَالْمُرْسَلَاتِ ’deki kasemde, havanın temevvücatı ve tasrifatı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için, rüzgârlara memur melâikelere kasem ile nazar‑ı dikkati celbediyor ki; tesâdüfî zannolunan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar. Ve hâkezâ Herbir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve fâidesi vardır.
Vakit müsâid olmadığı için, yalnız icmâlen ﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işâret edeceğiz. Şöyle ki:
555
Cenâb‑ı Hak, tîn ve zeytin ile kasem vâsıtasıyla, azamet‑i kudretini ve kemâl‑i rahmetini ve büyük ni'metlerini ihtar ederek, esfel‑i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve îmân ve amel‑i sâlih ile, a'lâ‑yı illiyîne kadar terakkiyât‑ı maneviyeye mazhar olabilmesine işâret ediyor. Ni'metler içinde tîn ve zeytinin tahsîsinin sebebi; o iki meyvenin çok mübârek ve nâfi' olması ve hilkatlerinde de, medâr‑ı dikkat ve ni'met çok şeyler bulunmasıdır.
Çünkü, hayat‑ı ictimâiye ve ticariye ve tenviriye ve gıdâ‑yı insaniye için zeytin en büyük bir esâs teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihâzâtını saklayıp dercetmek gibi bir hàrika mu'cize‑i kudreti gösterdiği gibi; ta'mında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhâlif olarak devamında ve daha sâir menâfi'indeki ni'met‑i İlâhiye’yi kasem ile hâtıra getiriyor. Buna mukâbil, insanı îmân ve amel‑i sâlihe çıkarmak ve esfel‑i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor.

Üçüncü Nükte

Sûrelerin başlarındaki hurûf‑u mukattaa İlâhî bir şifredir. Hàs abdine, onlarla bazı işâret‑i gaybiye veriyor. O şifrenin miftâhı, O Abd‑i Hàs”tadır; hem O’nun veresesindedir. Kur'ân‑ı Hakîm mâdem her zaman ve her tâifeye hitâb ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi' çok mütenevvi' vücûhları, mânâları olabilir. Selef‑i Sâlihîn ise en hàlis parça onlarındır ki, beyân etmişler. Ehl‑i velâyet ve tahkîk, seyr ü sülûk‑i rûhâniyeye ait çok muâmelât‑ı gaybiye işârâtını onlarda bulmuşlar. İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde, El‑Bakara Sûresi’nin başında, i'câz‑ı belâğat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.

Dördüncü Nükte

Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki tercümesi kàbil olmadığını Yirmibeşinci Söz isbât etmiştir. Hem manevî i'câzındaki ulviyet‑i üslûb ise, tercümeye gelmez. Manevî i'câzında olan ulviyet‑i üslûb cihetinden gelen zevk ve hakikati beyân ve ifhâm etmek pek müşkül. Fakat yolu göstermek için bir‑iki cihete işâret edeceğiz. Şöyle ki:
556
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِهِ﴿يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ﴿لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ gibi âyetlerle, o derece hàrika bir ulviyet‑i üslûb ve i'câzkârâne bir cem'iyet içinde Hallâkıyetin hakikatini hayâle tasvir ediyor, gösteriyor ki:
Sâni'‑i âlem olan şu kâinâtın ustası, başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı ânda zerreleri yerlerine meselâ zîhayatların gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi manevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı ânda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni'‑i Zülcelâl, manevî kudretin hangi manevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa; aynı o manevî çekiç ile, beşerin sîmâsındaki hadsiz alâmet‑i fârika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.” diye ifâde eder.
557
Demek O Sâni'‑i Zülcelâl, başında; işlerini hem göze, hem kulağa göstermek için, Âyât‑ı Kur'âniye ile, bir çekici zerreye vuruyor; aynı âyetin diğer kelimesiyle, o çekici şemse vuruyor; merkezine çakar gibi ulvî üslûb ile Vahdâniyeti ayn‑ı Ehadiyet içinde ve nihâyet celâli, nihâyet cemâl içinde ve nihâyet azameti, nihâyet hafâ içinde ve nihâyet vüs'ati, nihâyet dikkat içinde ve nihâyet haşmeti, nihâyet rahmet içinde ve nihâyet bu'diyeti, nihâyet kurbiyet içinde gösterir. Muhâl telâkki edilen cem'‑i ezdâdın en uzak mertebesini, vâcib derecesindeki bir sûretini ifâde eder, isbât edip gösterir.
İşte bu tarz ifâdesi ve üslûbudur ki, en hàrika edîbleri, belâğatına secde ettiriyor.
Hem meselâ: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyetiyle, şöyle bir üslûb‑u àlî ile Saltanat‑ı Rubûbiyet’indeki haşmeti gösterir. Şöyle ki:
Gökler ve zemin; iki mutî' kışla hükmünde ve iki muntazam ordu merkezi sûretinde tek bir emirle veya boru gibi bir işâretle, o iki kışlada fenâ ve adem perdesinde yatan mevcûdât, o emre kemâl‑i sür'atle ve itâatle Lebbeyk!’ deyip, meydân‑ı haşir ve imtihana çıkarlar.”
İşte, haşir ve kıyâmeti ne kadar mu'cizâne bir üslûb‑u àlî ile ifâde edip ve o da'vânın içinde bir delil‑i iknâîye işâret ediyor ki:
558
Bilmüşâhede, nasıl ki, zeminin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv‑i semâda, ademde ve küre‑i havâiyede dağılmış, saklanmış katreler; nasıl kemâl‑i intizam ve sür'atle haşrolup her baharda meydân‑ı tecrübe ve imtihana çıkıyorlar; zeminde hubûbat, semâda katarât her vakit bir mahşer‑nümûn sûretini alırlar; öyle de, haşr‑i ekber dahi öyle kolay zuhûr eder. Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ Şu âyetlere, sâir âyâttaki derece‑i belâğatı kıyâs edebilirsiniz.
Acaba, şu tarzdaki âyâtın hakîki tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir! Olsa olsa, ya kısa bir meâl‑i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş‑altı satır tefsir yazmak lâzım gelir.

Beşinci Nükte

Meselâ Elhamdülillâh bir cümle‑i Kur'âniye’dir. Bunun en kısa mânâsı, ilm‑i nahiv ve beyân kaidelerinin iktiza ettiği şudur: كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّٰى بِاللّٰهِ
Yani: Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hàstır ve lâyıktır O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a ki, ALLAH denilir.”
İşte, ne kadar hamd varsa”, El‑i istiğrak”tan çıkıyor. Her kimden gelse kaydı ise, Hamd masdar olup, fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifâde eder. Hem mef'ûlün terkinde, yine makam‑ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifâde ettiği için, her kime karşı olsa kaydını ifâde ediyor. Ezelden ebede kadar kaydı ise; fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânâyı ifâde ediyor. Hàs ve müstehak mânâsını lillâh”daki lâm‑ı cerr ifâde ediyor. Çünkü o lâm”, ihtisàs ve istihkak içindir. Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd kaydı ise; vücûb‑u vücûd, Ulûhiyetin lâzım‑ı zarûrîsi ve Zât‑ı Zülcelâl’e karşı bir ünvân‑ı mülâhaza olduğundan, Lafzullâh sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm‑i A'zam olduğu itibariyle, delâlet‑i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü'l‑Vücûd ünvânına dahi, o delâlet‑i iltizamiye ile delâlet ediyor.
559
İşte, Elhamdülillâh cümlesinin en kısa ve ulemâ‑i Arabiyece müttefekun‑aleyh bir mânâ‑yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i'câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
Hem, elsine‑i âlem içinde lisân‑ı nahvî”, Arabî’den başka bir tek lisân var; o da hiçbir vakit Arab lisânının câmiiyetine yetişemez. Acaba, o câmi' ve i'câzdarâne olan lisân‑ı nahvî ile mu'cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm‑i muhît içinde zuhûr eden kelimât‑ı Kur'âniye; sâir elsine‑i terkîbiye ve tasrifiye vâsıtasıyla, zihni cüz'î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât‑ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir?
Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki; herbir harf‑i Kur'ân, bir hakàik hazinesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir.

Altıncı Nükte

Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:
560
Bir vakit ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ’deki nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm ve mütekellim‑i vahde sîgasından, na'büdü sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki:
Namaz kıldığım o Bayezid Câmii’ndeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdime cesâret geldi.
Birden bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim.
Onda dahi; rû‑yi zemin mescidinde, Kâbe‑i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ dedim. Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.” Mâdem hayâlen bu perde açıldı; Kâbe‑i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l‑Esved’e tevdî' edip emânet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı:
Birinci Dâire: Rû‑yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat‑i uzmâ.
561
İkinci Dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât‑ı kübrâda, bir tesbihât‑ı uzmâda, her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihât ile meşgul bir cemâat içindeyim. Vezâif‑i Eşya tâbir edilen hidemât‑ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde Allâhu Ekber deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir dâire içinde, hayret‑engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki; zerrât‑ı vücûdiyemden havâss‑ı zâhiriyeme kadar, tâife tâife vazife‑i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki latîfe‑i Rabbâniyem, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım, o iki cemâat‑i uzmâyı niyet ederek demişti
Elhâsıl: Na'büdü nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân‑ı Hakîm’in tercümânı ve mübelliği olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine‑i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet‑i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip; o üç cemâatte herkes benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukàbele ediyor, tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
562
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip, umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb‑ı izzeti, nev'‑i beşere belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor. İşte bütün mâzi ve müstakbel, zaman‑ı hâzır hükmüne geçti; bütün nev'‑i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak; o hitâb, o sûretle onlara ediliyor.
O vakit herbir Âyât‑ı Kur'âniye, gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim‑i Ezelî’den ve makam‑ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi tercümân‑ı àlîşânından aldığı bir kuvvet, ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur‑u i'câzı, içinde gördüm.
O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre, yâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-Kur'ân dedim.
O ayn‑ı hakikat olan hayâlden Na'büdü nun’una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ânın değil âyetleri, kelimeleri, belki nun‑u na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayâl, o nun‑u na'büdüden çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı ﴿نَعْبُدُ ve ﴿نَسْتَع۪ينُ ’de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlık’a giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim.”
O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:
563
Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta; zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl‑i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde, gayet şuûrkârâne, intizam‑perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd‑u Bilhak ve bir Âmir‑i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak, bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına lâzım pek kesretli, muhtelif matlûbları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt‑i münâsibde, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşâhede görünüyor
İşte, şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyacâtı ve bu fevkalâde iânât‑ı gaybiye ve imdâdât‑ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak ve Kerîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak olan bir hâmî ve râzıkları vardır ki; herşey ve her zîhayat, O’ndan istiâne eder, medet bekliyor. Ma'nen; ﴿اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ der.
O vakit akıl, Âmennâ ve saddaknâ dedi.

Yedinci Nükte

Sonra o hâlde ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dediğim vakit, baktım ki: Mâzi tarafına göçüp giden kafile‑i beşer içinde gayet nurânî, parlak; Enbiyâ, Sıddıkîn, Şühedâ, Evliyâ, Sâlihîn kafilelerini gördüm ki, istikbâl zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde‑i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime beni o kafileye iltihak etmek için yol gösteriyor; belki iltihak ettiriyor
564
Birden, Fesübhânallâh!” dedim; zulümât‑ı istikbâli tenvir eden ve kemâl‑i selâmetle giden bu nurânî kafile‑i uzmâya iltihak etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre mikdar şuûru olan bilmesi lâzım. Acaba bid'aları icâd etmekle o kafile‑i uzmâdan inhiraf eden; nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir?
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz fermân etmiş ki: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ Acaba bu fermân‑ı kat'îye karşı ulemâü's‑sû' tâbirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki; lüzumsuz, zararlı bir sûrette Şeâir‑i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar; tebdili kàbil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve‑i mânâdan gelen bir intibâh‑ı muvakkat, o ulemâ‑i sû'u aldatmıştır.
Meselâ: Nasıl ki, bir hayvanın veyâhut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir; fakat az bir zamanda o zarîf et ve o güzel meyve, o yabânî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder.
Öyle de, Şeâir‑i İslâmiyedeki tâbirat‑ı Nebeviye ve İlâhiye, hayatdâr ve sevâbdâr bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nurâniyet, muvakkaten çıplak bir derece görünür; fakat, cildden cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübârek mânâların rûhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise

Sekizinci Nükte

Buna dair bir düstur‑u hakikati beyân etmek lâzım. Şöyle ki:
Nasıl Hukuk‑u Şahsiye ve bir nev'i Hukukullâh sayılan Hukuk‑u Umumiye nâmıyla iki nev'i hukuk var, öyle de; mesâil‑i Şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara Şeâir‑i İslâmiye tâbir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızâsı olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecâvüzdür.
565
O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabîlinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar‑ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum Âlem‑i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr‑ı Saâdet’ten şimdiye kadar bütün eâzım‑ı İslâmın bağlandığı o nurânî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre mikdar şuûrları varsa, titresinler!‥

Dokuzuncu Nükte

Mesâil‑i Şerîattan bir kısmına taabbüdî denilir; aklın muhâkemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.
Bir kısmına ma'kulü'l‑mânâ tâbir edilir. Yani bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebeb ve illet değil. Çünkü hakîki illet, emir ve nehy‑i İlâhîdir.
Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyîr edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyîr edemez. Öyle de; Şeâirin fâidesi, yalnız ma'lûm mesâlihtir.” denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir.
Meselâ biri dese: Ezânın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır; şu hâlde bir tüfenk atmak kâfîdir.” Hâlbuki o dîvâne bilmez ki, binler maslahat‑ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'‑i beşer nâmına, yâhut o şehir ahâlisi nâmına, hilkat‑i kâinâtın netice‑i uzmâsı ve nev'‑i beşerin netice‑i hilkati olan ilân‑ı Tevhid ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye karşı izhâr‑ı ubûdiyete vâsıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?‥
Elhâsıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle Yaşasın Cehennem!” der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister.
﴿لَا يَسْتَو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ‥ الخ
566

İkinci Risale Olan İkinci Kısım

Ramazan‑ı Şerîfe Dairdir
Birinci kısmın âhirinde Şeâir‑i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan‑ı Şerîfe dair olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.
Bu İkinci Kısım, Ramazan‑ı Şerîfin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyân eden Dokuz Nüktedir.
﴿