539
Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele
Şu mes'ele altı suâlin cevabı olup “Sekiz Nükte”dir.
Birinci Nükte
Bir dest‑i inâyet altında Hizmet‑i Kur'âniye’de istihdam edildiğimize dair çok envâ'‑ı işârât-ı gaybiyeyi hissettik ve bazılarını gösterdik. Şimdi o işârâtın bir yenisi daha şudur ki:
Ekser Söz’lerde, tevâfukât‑ı gaybiye var. (Hâşiye) Ezcümle: “Resûl‑i Ekrem” kelimesinde ve “Aleyhissalâtü Vesselâm” ibaresinde ve “Kur'ân” lafz‑ı mübârekesinde, bir nev'i cilve‑i i'câz temessül ettiğine bir işâret var.
İşârât‑ı gaybiye, ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbûliyetine ve mes'elelerin hakkâniyetine delâlet ettiği için, bence çok ehemmiyetlidir ve çok kuvvetlidir.
Hem gururumu kırar ve sırf bir tercümân olduğumu kat'iyyen bana gösterdi.
Hem hiç medâr‑ı iftihar benim için bir şey bırakmıyor; yalnız medâr‑ı şükrân olan şeyleri gösteriyor.
Hem mâdem Kur'ân’a aittir ve i'câz‑ı Kur'ân hesabına geçiyor ve kat'iyyen cüz'‑ü ihtiyarîmiz karışmıyor ve hizmette tenbellik edenleri teşvik ediyor ve risalenin hak olduğuna kanâat veriyor ve bizlere bir nev'i ikram‑ı İlâhîdir ve izhârı tahdîs‑i ni'mettir ve aklı gözüne inmiş mütemerridleri iskât ediyor; elbette izhârı lâzımdır, inşâallâh zararsızdır.
540
İşte şu işârât‑ı gaybiyenin birisi de şudur ki: Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmet ve kereminden, Kur'ân’a ve îmâna hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbumuzu tatmin için; bir ikram‑ı Rabbânî ve bir ihsân‑ı İlâhî sûretinde hizmetimizin makbûliyetine alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işâret‑i gaybiye nev'inden, bütün risalelerimizde ve bilhassa Mu'cizât‑ı Ahmediye ve İ'câz‑ı Kur'ân ve Pencereler Risalelerinde, tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden bir letâfet ihsân etmiştir. Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor.
Bunda bir işâret‑i gaybiye veriliyor ki; bir irâde‑i gaybî ile tanzim edilir‥ “İhtiyarınıza ve şuûrunuza güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuûrunuz yetişmeden, hàrika nakışlar ve intizamlar yapılıyor…”
Bâhusus Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’nde lafz‑ı Resûl-i Ekrem ve lafz‑ı salavât bir âyine hükmüne geçip, o tevâfukât‑ı gaybiye işâretini sarîh gösteriyor. Yeni, acemî bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesnâ, mütebâki ikiyüzden fazla salavât‑ı şerîfe birbirine muvâzi olarak bakıyorlar.
Şu tevâfukât ise; şuûrsuz, yalnız on adette bir‑iki tevâfuka sebeb olabilen tesâdüfün işi olmadığı gibi, san'atta mehâretsiz, yalnız mânâya hasr‑ı nazar ederek gayet sür'atle bir‑iki saatte otuz‑kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçârenin düşünüşü dahi elbette değildir.
İşte altı sene sonra, yine Kur'ânın irşadıyla ve İşârâtü'l‑İ'câz olan tefsirin dokuz (اِذَا) ’nın tevâfuk sûretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' olmuşum. Müstensihler ise, benden işittikleri vakit hayret içinde hayrette kaldılar.
541
Nasıl ki, lafz‑ı Resûl-i Ekrem ve lafz‑ı salavât, Ondokuzuncu Mektûb’da, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'inin, bir nev'i küçük âyinesi hükmüne geçti, öyle de; Yirmibeşinci Söz olan i'câz‑ı Kur'ân’da ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde lafz‑ı Kur'ân dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne i'timâd eden tabakasına karşı, bir nev'i mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü tevâfukât‑ı gaybiye sûretinde bütün risalelerde tecellî etmekle beraber, o cüz'ün kırk cüz'ünden bir cüz'ü, lafz‑ı Kur'ân içinde tezâhür etmiş. Şöyle ki:
Yirmibeşinci Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde, yüz defa “Kur'ân” lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir‑iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi, bütün birbirine bakıyor…
İşte meselâ; İkinci Şuâ’nın kırküçüncü sahifesinde yedi “Kur'ân” lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda; sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesnâ kalmış.
İşte şu – şimdi gözümüzün önünde – altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz‑ı Kur'ân, birbirine bakıyor. Ve hâkezâ… Bütün sahifelerde gelen mükerrer lafz‑ı Kur'ân birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş‑altı taneden bir tane hariç kalıyor.
Sâir tevâfukât ise – işte gözümüzün önünde – sahife otuzüçte, onbeş aded (اَمْ) lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz “îmân” lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin fâsıla vermesiyle az inhiraf etmiş. Hem şu – gözümüzün önündeki – sahifede iki “mahbûb” var; biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır; kemâl‑i mîzanla birbirine bakıyor. Onların ortasında dört “aşk” dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sâir tevâfukât‑ı gaybiye bunlara kıyâs edilsin…
Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun; alâ külli hâl bu tevâfukât‑ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesâdüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyâde tevâfukât göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsûs bir hatt‑ı hakîki vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garâibdendir ki, en mâhir müstensihlerin değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyâde görülür…
Bundan anlaşılıyor ki; Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarâfet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakàik‑ı Kur'âniye’nin mübârek kàmetlerine yakışacak mevzûn, muntazam üslûb libâsları, kimsenin ihtiyar ve şuûruyla biçilmez ve kesilmez; belki, onların vücûdudur ki, öyle ister ve bir dest‑i gaybîdir ki, o kàmete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercümân, bir hizmetkârız.
542
İkinci Nükte
Eğer denilse: Şu tevâfukât‑ı gaybiye eğer bir meziyet‑i belâğat olsa idi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet‑i belâğat değil, neden büyük bir ikram‑ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât‑ı müteşâbihe, Kur'ân‑ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl‑i hıfza, rahmet içinde mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet‑i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi. Hem şu tevâfukât‑ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser‑i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest‑i gaybînin tanzimiyledir ve o dest‑i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet‑i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât‑ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki‑üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim‑i gaybîdir.
543
Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret‑i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat‑ı Kur'âniye derece‑i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize‑i Risalet olduğu hâlde; sâir ehl‑i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz‑ı Kur'ân’a münâfî olamaz.
Öyle de; i'câz‑ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram‑ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik‑ı Kur'âniyenin hüsn‑ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram‑ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Üçüncü Nükte
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
544
﴿وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ﴾ diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, “Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfât ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, “Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden tâ en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme‑i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
545
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism‑i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm‑i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe‑i a'zamı var ki; Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr‑i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism‑i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, tâ Hàlık‑ı Külli Şey’e kadar olan mertebe‑i a'zama kadar merâtibi var.
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife‑i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Gazâlî, Celâleddin‑i Süyûtî, İmâm‑ı Rabbânî, Şah‑ı Geylânî gibi sıddıkîn‑i muhakkìkîn, ism‑i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm‑ı A'zam demiş: “El‑Adl, El‑Hakem ism‑i a'zamdır” ve hâkezâ. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
546
Dördüncü Nükte
Beş‑altı suâli tazammun eden “Birinci Suâliniz”de: “Meydân‑ı haşre cem' ve keyfiyet nasıl ve üryan mı olacak? Ve dostlarla görüşmek için ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı şefâat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla bir tek Zât nasıl görüşecek? Ehl‑i Cennet ve Cehennem’in libâsları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” diyorsunuz…
Elcevab: Şu suâlin cevabı, gayet mükemmel ve vâzıh olarak, kütüb‑ü ehâdîsiyede vardır. Meşreb ve mesleğimize ait yalnız bir‑iki nükteyi söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Evvelâ: Bir mektûbda; meydân‑ı haşir, küre‑i arzın medâr‑ı senevîsinde olduğunu ve küre‑i arz, şimdiden manevî mahsulâtını o meydânın elvâhlarına gönderdiği gibi; senevî hareketiyle, bir dâire‑i vücûdun temessül ve o dâire‑i vücûdun mahsulâtıyla, bir meydân‑ı haşrin teşekkülüne bir mebde' olduğu ve küre‑i arz denilen şu sefîne‑i Rabbâniye’nin merkezindeki Cehennem‑i suğrâyı, Cehennem‑i kübrâya boşalttığı gibi; sekenesini de, meydân‑ı haşre boşaltacağı beyân edilmiştir.
Sâniyen: Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler başta olarak sâir Söz’lerde, gayet kat'î bir sûrette o haşrin, meydânıyla beraber vücûdu kat'î olarak isbât edilmiştir.
Sâlisen: Görüşmek ise, Onaltıncı Söz’de ve Otuzbir ve Otuziki’de, kat'iyyen isbât edilmiştir ki; bir zât, nurâniyet sırrıyla, bir dakikada binler yerde bulunup, milyonlar adamlarla görüşebilir.
547
Râbian: Cenâb‑ı Hak, insandan başka zîrûh mahlûkatına fıtrî birer libâs giydirdiği gibi; meydân‑ı haşirde sun'î libâslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libâs giydirmesi, ism‑i Hakîm muktezâsıdır. Dünyada sun'î libâsın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhâfaza ve zînet ve setr‑i avrete münhasır değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nev'ilerdeki tasarruf ve münâsebetine ve kumandanlığına işâret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz fıtrî bir libâs giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücûduna sarıp giyen insan, şuûrlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, ma'nen onları güldürür. Meydân‑ı haşirde, o hikmet ve münâsebet yok. O liste de, olmaması lâzım gelir.
Hâmisen: Rehber ise, senin gibi Kur'ânın nuru altına girenlere, Kur'ân’dır. ﴿الٓمٓ﴾ ’lerin ﴿الٓرٰ﴾’ların ﴿حٰمٓ﴾ ’lerin başlarına bak, anla ki; Kur'ân ne kadar makbûl bir şefâatçi, ne kadar doğru bir rehber, ne kadar kudsî bir nur olduğunu gör!
Sâdisen: Ehl‑i Cennet ve ehl‑i Cehennem’in libâsları ise, Yirmisekizinci Söz’de hûrilerin yetmiş hulle giymesine dair beyân edilen düstur burada da cârîdir. Şöyle ki:
Ehl‑i Cennet olan bir insan, Cennet’in her nev'inden her vakit istifade etmek, elbette arzu eder. Cennet’in, gayet muhtelif envâ'‑ı mehâsini var. Her vakit, bütün Cennet’in envâ'ıyla mübâşeret eder. Öyle ise, Cennet’in mehâsininin nümûnelerini, küçük bir mikyâsta, kendine ve hûrilerine giydirir; kendisi ve hûrileri, birer küçük Cennet hükmüne geçer.
548
Nasıl ki; bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler envâ'ını, nümûnegâh küçük bir bahçesinde cem'eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümûneleri bir listede cem'eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münâsebetdâr olduğu envâ'‑ı mahlûkatın nümûnelerini, kendine bir elbise ve bir levâzımat‑ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl‑i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihâzât‑ı maneviyesiyle ubûdiyet etmiş ve Cennet’in lezâizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihâzâtını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet’in herbir nev'inden birer mehâsini gösterecek bir tarz‑ı libâsı, kendilerine ve hûrilerine, Rahmet‑i İlâhiye tarafından giydirilecek.
Ve o müteaddid hulleler; bir cinsten, bir nev'iden olmadığına delil, şu meâldeki hadîstir ki: “Hûriler yetmiş hulle giydikleri hâlde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor.” Demek en üstündeki hulleden, tâ en alttaki hulleye kadar; ayrı ayrı mehâsinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var.
Ehl‑i Cehennem ise; nasıl ki, dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkezâ‥ bütün cihâzâtıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennem’de onlara göre elem verecek, azâb çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelifü'l‑cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adâlete münâfî görünmüyor.
Beşinci Nükte
Suâl ediyorsunuz ki: Zaman‑ı fetrette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdı bir din ile mütedeyyin mi idiler?
Elcevab: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın, bilâhare gaflet ve manevî zulümât perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bakiye‑i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’dan gelen ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı netice veren bir silsile‑i nurâniyeyi teşkil eden efrâd, elbette, din‑i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümât‑ı küfre mağlûb olmamışlar.
549
Fakat zaman‑ı fetrette ﴿وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا﴾ sırrıyla; ehl‑i fetret, ehl‑i necâttırlar. Bil'ittifak, teferruâttaki hatîâtlarından muâhezeleri yoktur. İmâm‑ı Şâfiî ve İmâm‑ı Eş'arî’ce, küfre de girse, usûl‑ü îmânîde bulunmazsa, yine ehl‑i necâttır. Çünkü; teklif‑i İlâhî irsâl ile olur ve irsâl dahi, ıttılâ' ile teklif takarrur eder. Mâdem gaflet ve mürûr‑u zaman, enbiyâ‑i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl‑i fetret zamanına hüccet olamaz. İtâat etse sevâb görür, etmezse azâb görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.
Altıncı Nükte
Dersiniz ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdlarından Nebî gelmiş midir?
Elcevab: Hazret‑i İsmail Aleyhisselâm’dan sonra bir nass‑ı kat'î yoktur. Ecdâdlarından olmayan, yalnız Hâlid İbn‑i Sinan ve Hanzale nâmında iki nebî gelmiştir. Fakat ecdâd‑ı Nebîden, Kâ'b İbn‑i Lüeyy’in meşhûr ve sarîh ve tansîs tarzındaki bu şiiri ki: عَلٰى غَفْلَةٍ يَأْتِي النَّبِيُّ مُحَمَّدٌ ❋ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَب۪يرُهَا demesi, mu'cizekârâne ve nübüvvetdârâne bir söze benzer. İmâm‑ı Rabbânî, hem delile, hem keşfe istinâden demiş ki: “Hindistan’da çok nebîler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyâhut mahdûd birkaç adama münhasır kaldığı için iştihâr bulmamışlar veyâhut nebî ismi verilmemiş.”
İşte, İmâm’ın bu düsturuna binâen, ecdâd‑ı Nebîden bu nev'i nebîlerin bulunması mümkün…
550
Yedinci Nükte
Diyorsunuz ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri ve ceddi Abdülmuttalib’in îmânları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?
Elcevab: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor; “Bana Kur'ân yeter” diyor. Böyle teferruât mesâilinde, bütün kütüb‑ü ehâdîsi tedkik edip, en akvâsını yazmağa vaktim müsâade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri, ehl‑i necâttır ve ehl‑i Cennet’tir ve ehl‑i îmândır. Cenâb‑ı Hak, Habîb‑i Ekrem’inin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini, elbette rencîde etmez.
Eğer denilse: Mâdem öyledir; neden onlar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a îmâna muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, Habîb‑i Ekrem’inin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ferzendâne hissini memnun etmek için, vâlideynini minnet altında bulundurmuyor. Vâlideynlik mertebesinden, manevî evlâd mertebesine getirmemek için; hàlis kendi minnet‑i rubûbiyeti altına alıp, onları mes'ûd etmek ve Habîb‑i Ekrem’ini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saâdetini onlara ihsân etmiştir.
Evet, àlî bir müşîrin, yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht‑ı te'sirinde bulunur. Pâdişah, o müşîr olan yâver‑i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.
551
Sekizinci Nükte
Diyorsunuz ki: Amcası Ebû Tâlib’in îmânı hakkında esahh nedir?
Elcevab: Ehl‑i Teşeyyu', îmânına kàil; Ehl‑i Sünnet’in ekserîsi, îmânına kàil değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. Onun – o gayet ciddi – o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyi'e gitmeyecektir.
Evet, ciddi bir sûrette Cenâb‑ı Hakk’ın Habîb‑i Ekrem’ini sevmiş ve himâye etmiş ve tarafdârlık göstermiş olan Ebû Tâlib’in; inkâra ve inâda değil, belki hicâb ve asabiyet‑i kavmiye gibi hissiyata binâen, makbûl bir îmân getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de; yine Cehennem içinde bir nev'i hususî Cennet’i, onun hasenâtına mükâfâten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindânda – uyku vâsıtasıyla – bazı adamlara zindânı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nev'i Cennet’e çevirebilir. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
552
Yirmidokuzuncu Mektûb
Yirmidokuzuncu Mektûb “Dokuz Kısım”dır.
Birinci Risale Olan Birinci Kısım
Bu kısım, “Birinci Kısım”dır; “Dokuz Nükte”dir.
﴿﷽﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Pek Ciddi Bir Arkadaşım!
Bu defaki mektûbunda, vaktim ve hâlim müsâade etmediği mühim bir mes'eleye dair cevab istiyorsun.
Kardeşim, bu sene elhamdülillâh risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor. Ve bu vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan Şâbân ve Ramazanda, akıldan ziyâde kalb hissedardır, rûh hareket eder. Şu mes'ele‑i azîmeyi başka vakte ta'lik edip, ne vakit Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden kalbe sünûhât gelse, tedrîcen size yazılır. Şimdilik “Üç Nükte”yi (Hâşiye) beyân edeceğim:
Birinci Nükte
“Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârı bilinmiyor; müfessirler hakikatini anlamamışlar” diye beyân olunan fikrin iki yüzü var. Ve onu diyen, iki tâifedir.
553
Birincisi: Ehl‑i hak ve ehl‑i tedkiktir. Derler ki: “Kur'ân, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nusûs ve muhkemâtını teslîm ve kabûl ile beraber, tetimmat kabîlinden hakàik‑ı hafiyesinden dahi hissesini alır; başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez.”
Evet, zaman geçtikçe Kur'ân‑ı Hakîm’in daha ziyâde hakàikı inkişaf eder demektir. Yoksa; hâşâ ve kellâ selef‑i sâlihînin beyân ettikleri hakàik‑ı zâhiriye-i Kur'âniye’ye şübhe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat'îdir; esâstırlar, temeldirler.
Kur'ân ﴿عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ﴾ fermânıyla mânâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb‑ı İlâhî, o mânâlar üzerine döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs mânâları kabûl etmemekten, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb‑ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret‑i Risalet’in fehmini tezyif etmek çıkar.
Demek maânî‑i mensûsa, müteselsilen menba'‑ı Risaletten alınmıştır. Hattâ İbn‑i Cerîr-i Taberî, bütün maânî‑i Kur'ânı, muan'an sened ile müteselsilen menba'‑ı Risalete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsirini yazmış.
İkinci Tâife: Ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, Ahkâm‑ı İslâmiye ve hakàik‑ı îmâniyeye karşı gelmek istiyor. Kur'ân‑ı Hakîm’in – senin tâbirinle – birer polat kalesi hükmünde olan sûrlu sûreleri içinde yol bulmak istiyor. Böyleler, hâşâ, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye şübhe îrâs etmek için bu nev'i sözleri işâa ediyorlar.
İkinci Nükte
Cenâb‑ı Hak, Kur'ân’da çok şeylere kasem etmiş. Kasemât‑ı Kur'âniye’de çok büyük nükteler var, çok sırlar var.
554
Meselâ: ﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا﴾ ’deki kasem, Onbirinci Söz’deki muhteşem temsîlin esâsına işâret eder. Kâinâtı, bir saray ve bir şehir sûretinde gösterir.
Hem ﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ﴾ ’deki kasem ile, i'câzat‑ı Kur'âniye’nin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece‑i hürmette olduğunu ihtar eder.
﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى﴾﴿فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ ❋ وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌ﴾ ’deki kasem, yıldızların sukùtuyla vahye şübhe îrâs etmemek için cin ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işâret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemâl‑i intizam ile yerlerine yerleştirmek ve seyyârâtları hayret‑engîz bir sûrette döndürmekteki azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmeti, o kasem ile ihtar ediyor…
﴿وَالذَّارِيَاتِ﴾﴿وَالْمُرْسَلَاتِ﴾ ’deki kasemde, havanın temevvücatı ve tasrifatı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için, rüzgârlara memur melâikelere kasem ile nazar‑ı dikkati celbediyor ki; tesâdüfî zannolunan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar. Ve hâkezâ… Herbir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve fâidesi vardır.
Vakit müsâid olmadığı için, yalnız icmâlen ﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ﴾ kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işâret edeceğiz. Şöyle ki:
555
Cenâb‑ı Hak, tîn ve zeytin ile kasem vâsıtasıyla, azamet‑i kudretini ve kemâl‑i rahmetini ve büyük ni'metlerini ihtar ederek, esfel‑i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve îmân ve amel‑i sâlih ile, tâ a'lâ‑yı illiyîne kadar terakkiyât‑ı maneviyeye mazhar olabilmesine işâret ediyor. Ni'metler içinde tîn ve zeytinin tahsîsinin sebebi; o iki meyvenin çok mübârek ve nâfi' olması ve hilkatlerinde de, medâr‑ı dikkat ve ni'met çok şeyler bulunmasıdır.
Çünkü, hayat‑ı ictimâiye ve ticariye ve tenviriye ve gıdâ‑yı insaniye için zeytin en büyük bir esâs teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihâzâtını saklayıp dercetmek gibi bir hàrika mu'cize‑i kudreti gösterdiği gibi; ta'mında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhâlif olarak devamında ve daha sâir menâfi'indeki ni'met‑i İlâhiye’yi kasem ile hâtıra getiriyor. Buna mukâbil, insanı îmân ve amel‑i sâlihe çıkarmak ve esfel‑i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor.
Üçüncü Nükte
Sûrelerin başlarındaki hurûf‑u mukattaa İlâhî bir şifredir. Hàs abdine, onlarla bazı işâret‑i gaybiye veriyor. O şifrenin miftâhı, O “Abd‑i Hàs”tadır; hem O’nun veresesindedir. Kur'ân‑ı Hakîm mâdem her zaman ve her tâifeye hitâb ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi' çok mütenevvi' vücûhları, mânâları olabilir. Selef‑i Sâlihîn ise en hàlis parça onlarındır ki, beyân etmişler. Ehl‑i velâyet ve tahkîk, seyr ü sülûk‑i rûhâniyeye ait çok muâmelât‑ı gaybiye işârâtını onlarda bulmuşlar. İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde, “El‑Bakara” Sûresi’nin başında, i'câz‑ı belâğat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.
Dördüncü Nükte
Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki tercümesi kàbil olmadığını Yirmibeşinci Söz isbât etmiştir. Hem manevî i'câzındaki ulviyet‑i üslûb ise, tercümeye gelmez. Manevî i'câzında olan ulviyet‑i üslûb cihetinden gelen zevk ve hakikati beyân ve ifhâm etmek pek müşkül. Fakat yolu göstermek için bir‑iki cihete işâret edeceğiz. Şöyle ki:
556
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴾﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِهِ﴾﴿يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ﴾﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ﴾﴿لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ﴾﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴾ gibi âyetlerle, o derece hàrika bir ulviyet‑i üslûb ve i'câzkârâne bir cem'iyet içinde Hallâkıyetin hakikatini hayâle tasvir ediyor, gösteriyor ki:
“Sâni'‑i âlem olan şu kâinâtın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı ânda zerreleri yerlerine – meselâ zîhayatların gözbebeklerinde – yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi manevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı ânda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni'‑i Zülcelâl, manevî kudretin hangi manevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa; aynı o manevî çekiç ile, beşerin sîmâsındaki hadsiz alâmet‑i fârika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.” diye ifâde eder.
557
Demek O Sâni'‑i Zülcelâl, iş başında; işlerini hem göze, hem kulağa göstermek için, Âyât‑ı Kur'âniye ile, bir çekici zerreye vuruyor; aynı âyetin diğer kelimesiyle, o çekici şemse vuruyor; merkezine çakar gibi ulvî üslûb ile Vahdâniyeti ayn‑ı Ehadiyet içinde ve nihâyet celâli, nihâyet cemâl içinde ve nihâyet azameti, nihâyet hafâ içinde ve nihâyet vüs'ati, nihâyet dikkat içinde ve nihâyet haşmeti, nihâyet rahmet içinde ve nihâyet bu'diyeti, nihâyet kurbiyet içinde gösterir. Muhâl telâkki edilen cem'‑i ezdâdın en uzak mertebesini, vâcib derecesindeki bir sûretini ifâde eder, isbât edip gösterir.
İşte bu tarz ifâdesi ve üslûbudur ki, en hàrika edîbleri, belâğatına secde ettiriyor.
Hem meselâ: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ﴾ âyetiyle, şöyle bir üslûb‑u àlî ile Saltanat‑ı Rubûbiyet’indeki haşmeti gösterir. Şöyle ki:
“Gökler ve zemin; iki mutî' kışla hükmünde ve iki muntazam ordu merkezi sûretinde tek bir emirle veya boru gibi bir işâretle, o iki kışlada fenâ ve adem perdesinde yatan mevcûdât, o emre kemâl‑i sür'atle ve itâatle ‘Lebbeyk!’ deyip, meydân‑ı haşir ve imtihana çıkarlar.”
İşte, haşir ve kıyâmeti ne kadar mu'cizâne bir üslûb‑u àlî ile ifâde edip ve o da'vânın içinde bir delil‑i iknâîye işâret ediyor ki:
558
Bilmüşâhede, nasıl ki, zeminin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv‑i semâda, ademde ve küre‑i havâiyede dağılmış, saklanmış katreler; nasıl kemâl‑i intizam ve sür'atle haşrolup her baharda meydân‑ı tecrübe ve imtihana çıkıyorlar; zeminde hubûbat, semâda katarât her vakit bir mahşer‑nümûn sûretini alırlar; öyle de, haşr‑i ekber dahi öyle kolay zuhûr eder. Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ… Şu âyetlere, sâir âyâttaki derece‑i belâğatı kıyâs edebilirsiniz.
Acaba, şu tarzdaki âyâtın hakîki tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir! Olsa olsa, ya kısa bir meâl‑i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş‑altı satır tefsir yazmak lâzım gelir.
Beşinci Nükte
Meselâ “Elhamdülillâh” bir cümle‑i Kur'âniye’dir. Bunun en kısa mânâsı, ilm‑i nahiv ve beyân kaidelerinin iktiza ettiği şudur: كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّٰى بِاللّٰهِ
Yani: “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hàstır ve lâyıktır O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a ki, ALLAH denilir.”
İşte, “ne kadar hamd varsa”, “El‑i istiğrak”tan çıkıyor. “Her kimden gelse” kaydı ise, “Hamd” masdar olup, fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifâde eder. Hem mef'ûlün terkinde, yine makam‑ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifâde ettiği için, “her kime karşı olsa” kaydını ifâde ediyor. “Ezelden ebede kadar” kaydı ise; fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânâyı ifâde ediyor. “Hàs ve müstehak” mânâsını “lillâh”daki “lâm‑ı cerr” ifâde ediyor. Çünkü o “lâm”, ihtisàs ve istihkak içindir. “Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd” kaydı ise; vücûb‑u vücûd, Ulûhiyetin lâzım‑ı zarûrîsi ve Zât‑ı Zülcelâl’e karşı bir ünvân‑ı mülâhaza olduğundan, “Lafzullâh” sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm‑i A'zam olduğu itibariyle, delâlet‑i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü'l‑Vücûd ünvânına dahi, o delâlet‑i iltizamiye ile delâlet ediyor.
559
İşte, “Elhamdülillâh” cümlesinin en kısa ve ulemâ‑i Arabiyece müttefekun‑aleyh bir mânâ‑yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i'câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
Hem, elsine‑i âlem içinde “lisân‑ı nahvî”, Arabî’den başka bir tek lisân var; o da hiçbir vakit Arab lisânının câmiiyetine yetişemez. Acaba, o câmi' ve i'câzdarâne olan lisân‑ı nahvî ile mu'cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm‑i muhît içinde zuhûr eden kelimât‑ı Kur'âniye; sâir elsine‑i terkîbiye ve tasrifiye vâsıtasıyla, zihni cüz'î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât‑ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir?
Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki; herbir harf‑i Kur'ân, bir hakàik hazinesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir.
Altıncı Nükte
Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:
560
Bir vakit ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm ve mütekellim‑i vahde sîgasından, “na'büdü” sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o “nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki:
Namaz kıldığım o Bayezid Câmii’ndeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdime cesâret geldi.
Birden bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim.
Onda dahi; rû‑yi zemin mescidinde, Kâbe‑i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dedim. “Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.” Mâdem hayâlen bu perde açıldı; Kâbe‑i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l‑Esved’e tevdî' edip emânet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı:
Birinci Dâire: Rû‑yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat‑i uzmâ.
561
İkinci Dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât‑ı kübrâda, bir tesbihât‑ı uzmâda, her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihât ile meşgul bir cemâat içindeyim. “Vezâif‑i Eşya” tâbir edilen hidemât‑ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde “Allâhu Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir dâire içinde, hayret‑engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki; zerrât‑ı vücûdiyemden tâ havâss‑ı zâhiriyeme kadar, tâife tâife vazife‑i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki latîfe‑i Rabbâniyem, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım, o iki cemâat‑i uzmâyı niyet ederek demişti…
Elhâsıl: “Na'büdü” “nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân‑ı Hakîm’in tercümânı ve mübelliği olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine‑i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet‑i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ﴾ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip; o üç cemâatte herkes benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ ile mukàbele ediyor, tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
562
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip, umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb‑ı izzeti, nev'‑i beşere belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor. İşte bütün mâzi ve müstakbel, zaman‑ı hâzır hükmüne geçti; bütün nev'‑i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak; o hitâb, o sûretle onlara ediliyor.
O vakit herbir Âyât‑ı Kur'âniye, gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim‑i Ezelî’den ve makam‑ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi tercümân‑ı àlîşânından aldığı bir kuvvet, ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur‑u i'câzı, içinde gördüm.
O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre, yâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; “Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-Kur'ân” dedim.
O ayn‑ı hakikat olan hayâlden “Na'büdü” nun’una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ânın değil âyetleri, kelimeleri, belki nun‑u na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayâl, o nun‑u na'büdüden çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: “Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı ﴿نَعْبُدُ﴾ ve ﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ ’de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlık’a giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim.”
O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:
563
Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta; zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl‑i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde, gayet şuûrkârâne, intizam‑perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd‑u Bilhak ve bir Âmir‑i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak, bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara‥ herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına lâzım pek kesretli, muhtelif matlûbları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt‑i münâsibde, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşâhede görünüyor…
İşte, şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyacâtı ve bu fevkalâde iânât‑ı gaybiye ve imdâdât‑ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak ve Kerîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak olan bir hâmî ve râzıkları vardır ki; herşey ve her zîhayat, O’ndan istiâne eder, medet bekliyor. Ma'nen; ﴿اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ der.
O vakit akıl, “Âmennâ ve saddaknâ” dedi.
Yedinci Nükte
Sonra o hâlde ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ dediğim vakit, baktım ki: Mâzi tarafına göçüp giden kafile‑i beşer içinde gayet nurânî, parlak; Enbiyâ, Sıddıkîn, Şühedâ, Evliyâ, Sâlihîn kafilelerini gördüm ki, istikbâl zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde‑i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime beni o kafileye iltihak etmek için yol gösteriyor; belki iltihak ettiriyor…
564
Birden, “Fesübhânallâh!” dedim; zulümât‑ı istikbâli tenvir eden ve kemâl‑i selâmetle giden bu nurânî kafile‑i uzmâya iltihak etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre mikdar şuûru olan bilmesi lâzım. Acaba bid'aları icâd etmekle o kafile‑i uzmâdan inhiraf eden; nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir?
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz fermân etmiş ki: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ Acaba bu fermân‑ı kat'îye karşı “ulemâü's‑sû'” tâbirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki; lüzumsuz, zararlı bir sûrette Şeâir‑i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar; tebdili kàbil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve‑i mânâdan gelen bir intibâh‑ı muvakkat, o ulemâ‑i sû'u aldatmıştır.
Meselâ: Nasıl ki, bir hayvanın veyâhut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir; fakat az bir zamanda o zarîf et ve o güzel meyve, o yabânî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder.
Öyle de, Şeâir‑i İslâmiyedeki tâbirat‑ı Nebeviye ve İlâhiye, hayatdâr ve sevâbdâr bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nurâniyet, muvakkaten çıplak – bir derece – görünür; fakat, cildden cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübârek mânâların rûhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider‥ nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise…
Sekizinci Nükte
Buna dair bir düstur‑u hakikati beyân etmek lâzım. Şöyle ki:
Nasıl “Hukuk‑u Şahsiye” ve bir nev'i Hukukullâh sayılan “Hukuk‑u Umumiye” nâmıyla iki nev'i hukuk var, öyle de; mesâil‑i Şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeâir‑i İslâmiye” tâbir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızâsı olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecâvüzdür.
565
O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabîlinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar‑ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum Âlem‑i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr‑ı Saâdet’ten şimdiye kadar bütün eâzım‑ı İslâmın bağlandığı o nurânî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre mikdar şuûrları varsa, titresinler!‥
Dokuzuncu Nükte
Mesâil‑i Şerîattan bir kısmına “taabbüdî” denilir; aklın muhâkemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.
Bir kısmına “ma'kulü'l‑mânâ” tâbir edilir. Yani bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebeb ve illet değil. Çünkü hakîki illet, emir ve nehy‑i İlâhîdir.
Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyîr edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyîr edemez. Öyle de; “Şeâirin fâidesi, yalnız ma'lûm mesâlihtir.” denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir.
Meselâ biri dese: “Ezânın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır; şu hâlde bir tüfenk atmak kâfîdir.” Hâlbuki o dîvâne bilmez ki, binler maslahat‑ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'‑i beşer nâmına, yâhut o şehir ahâlisi nâmına, hilkat‑i kâinâtın netice‑i uzmâsı ve nev'‑i beşerin netice‑i hilkati olan ilân‑ı Tevhid ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye karşı izhâr‑ı ubûdiyete vâsıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?‥
Elhâsıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem!” der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister.
﴿لَا يَسْتَو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ‥ الخ﴾
566
İkinci Risale Olan İkinci Kısım
Ramazan‑ı Şerîfe Dairdir
Birinci kısmın âhirinde Şeâir‑i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan‑ı Şerîfe dair olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.
Bu İkinci Kısım, Ramazan‑ı Şerîfin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyân eden “Dokuz Nükte”dir.
﴿﷽﴾
﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ﴾
Birinci Nükte
Ramazan‑ı Şerîfteki savm, İslâmiyetin erkân‑ı hamsesinin birincilerindendir. Hem Şeâir‑i İslâmiyenin a'zamlarındandır.
İşte Ramazan‑ı Şerîfteki orucun çok hikmetleri; hem Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetine, hem insanın hayat‑ı ictimâiyesine, hem hayat‑ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam‑ı İlâhiye’nin şükrüne bakar hikmetleri var.
Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb‑ı Hak, zemin yüzünü bir sofra‑i ni'met sûretinde halkettiği ve bütün envâ'‑ı ni'meti, o sofrada ﴿مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ﴾bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl‑i Rubûbiyet’ini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifâde ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbâb dâiresinde, o vaziyetin ifâde ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.
567
Ramazan‑ı Şerîfte ise, ehl‑i îmân birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan‑ı Ezelî’nin ziyâfetine dâvet edilmiş bir sûrette, akşama yakın “Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir tavr‑ı ubûdiyetkârâne göstermeleri; o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubûdiyetle mukàbele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref‑i kerâmete iştirâk etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?
İkinci Nükte
Ramazan‑ı Mübârek’in savmı, Cenâb‑ı Hakk’ın ni'metlerinin şükrüne baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
‘Birinci Söz’de denildiği gibi – bir pâdişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymetdâr olan o ni'metleri kıymetsiz zannedip, onu in'âm edeni tanımamak nihâyet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb‑ı Hak hadsiz envâ'‑ı ni'metini nev'‑i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukâbil o ni'metlerin fiatı olarak şükür istiyor. O ni'metlerin zâhirî esbâbı ve ashâbı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz. Onlara minnetdâr oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Hâlbuki Mün'im‑i Hakîki, o esbâbdan hadsiz derecede o ni'met vâsıtasıyla şükre lâyıktır.
İşte O’na teşekkür etmek; o ni'metleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o ni'metlerin kıymetini takdir etmek ve o ni'metlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
568
İşte Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, hakîki ve hàlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü; sâir vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakîki açlık hissetmedikleri zaman, çok ni'metlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara – hususan zengin olsa – ondaki derece‑i ni'met anlaşılmıyor. Hâlbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdâr bir ni'met‑i İlâhiye olduğuna kuvve‑i zâikası şehâdet eder. Pâdişahtan, tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan‑ı Şerîfte o ni'metlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr‑ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle; “O ni'metler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve in'âmıdır. O’nun emrini bekliyorum.” diye ni'meti ni'met bilir. Bir şükr‑ü manevî eder.
İşte bu sûretle oruç, çok cihetlerle hakîki vazife‑i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
Üçüncü Nükte
Oruç, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar, maîşet cihetinde muhtelif bir sûrette halkedilmişler. Cenâb‑ı Hak o ihtilâfa binâen, zenginleri fukaraların muâvenetine dâvet ediyor. Hâlbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefis‑perest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette; insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr‑ü hakîkinin bir esâsıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir.
Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vâsıtasıyla muâvenete mükellef olduğu ihsânı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakîki o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.
Dördüncü Nükte
Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ mevhûm bir rubûbiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz ni'metlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gâsıbâne, hırsızcasına ni'met‑i İlâhiye’yi hayvan gibi yutar.
569
İşte Ramazan‑ı Şerîfte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki; kendisi mâlik değil, memlûktur; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz; elini suya uzatamaz diye, mevhûm rubûbiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır; hakîki vazifesi olan şükre girer.
Beşinci Nükte
Ramazan‑ı Şerîfin orucu, nefsin tehzîb‑i ahlâkına ve serkeşâne muâmelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs‑i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mâhiyetindeki hadsiz aczi, nihâyetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem, ne kadar zaîf ve zevâle ma'rûz ve musîbetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücûdu var gibi, lâyemûtâne kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedîd bir hırs ve tama' ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem, kendini kemâl‑i şefkatle terbiye eden Hàlık’ını unutur. Hem, netice‑i hayatını ve hayat‑ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk‑ı seyyie içinde yuvarlanır.
İşte Ramazan‑ı Şerîfteki oruç; en gâfillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsâs ediyor. Açlık vâsıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücûdu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin fir'avunluğunu bırakıp, kemâl‑i acz ve fakr ile Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâya bir arzu hisseder. Ve bir şükr‑ü manevî eliyle Rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. (Eğer gaflet kalbini bozmamış ise…)
570
Altıncı Nükte
Ramazan‑ı Şerîfin sıyâmı, Kur'ân‑ı Hakîm’in nüzûlüne baktığı cihetle ve Ramazan‑ı Şerîf, Kur'ân‑ı Hakîm’in en mühim zaman‑ı nüzûlü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Kur'ân‑ı Hakîm, mâdem şehr‑i Ramazan’da nüzûl etmiş, O Kur'ânın zaman‑ı nüzûlünü istihzar ile O semâvî hitâbı, hüsn‑ü istikbâl etmek için, Ramazan‑ı Şerîfte nefsin hâcât‑ı süfliyesinden ve mâlâyaniyât hâlâttan tecerrüd‥ ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek‥ ve bir sûrette O Kur'ânı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve O’ndaki hitâbât‑ı İlâhiye’yi, güyâ geldiği ân‑ı nüzûlünde dinlemek ve O hitâbı, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret‑i Cebrâilden, belki Mütekellim‑i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümânlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'ânın hikmet‑i nüzûlünü bir derece göstermektir.
Evet, Ramazan‑ı Şerîfte güyâ Âlem‑i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar o mescid‑i ekberin kûşelerinde O Kur'ânı, O hitâb‑ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan, ﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ﴾ âyetini, nurânî, parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur'ân ayı olduğunu isbât ediyor. O cemâat‑i uzmânın sâir efrâdları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid‑i mukaddeste, nefs‑i süflînin hevesâtına tâbi olup, yemek‑içmek ile o vaziyet‑i nurânîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemâatin manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de, Ramazan‑ı Şerîfte ehl‑i sıyâma muhâlefet edenler de, o derece umum o Âlem‑i İslâmın manevî nefretine ve tahkîrine hedeftir.
571
Yedinci Nükte
Ramazanın sıyâmı, dünyada Âhiret için zirâat ve ticâret etmeğe gelen nev'‑i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Ramazan‑ı Şerîfte sevâb‑ı a'mâl, bire bindir. Kur'ân‑ı Hakîm’in – nass‑ı hadîs ile – herbir harfinin on sevâbı var, on hasene sayılır, on meyve‑i Cennet getirir. Ramazan‑ı Şerîfte herbir harfin on değil, bin ve Âyete'l‑Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan‑ı Şerîfin Cuma’larında daha ziyâdedir. Ve Leyle‑i Kadir’de otuzbin hasene sayılır.
Evet, herbir harfi otuzbin bâkî meyveler veren Kur'ân‑ı Hakîm, öyle bir nurânî şecere‑i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâkî meyveleri Ramazan‑ı Şerîfte mü'minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticârete bak, seyret ve düşün ki; bu hurûfâtın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla…
İşte Ramazan‑ı Şerîf, âdeta bir Âhiret ticâreti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hâsılât için gayet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nemâ‑i âmâl için bahardaki mâh‑i Nisan’dır. Saltanat‑ı Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı ubûdiyet‑i beşeriyenin resm‑i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek‑içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına ve mâlâyanî ve hevâ‑perestâne müştehiyâta girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güyâ muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine, veyâhut Âhiret ticâretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla uhrevî bir adam ve tecessüden tezâhür etmiş bir rûh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nev'i âyinedârlık etmektir.
572
Evet, Ramazan‑ı Şerîf bu fânî dünyada, fânî ömür içinde ve kısa bir hayatta bâkî bir ömür ve uzun bir hayat‑ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
Evet, bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle‑i Kadir ise nass‑ı Kur'ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet‑i kàtıadır.
Evet karanlıklı bu hayat‑ı dünyeviyenin en nurânî Leyle‑i Kadr’i Ramazandır.
Evet nasıl ki; bir pâdişah, müddet‑i saltanatında, belki her senede, ya cülûs‑u hümâyûn nâmıyla veyâhut başka bir şa'şaalı cilve‑i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini o günde umumî kanunlar dâiresinde değil, belki hususî ihsânatına ve perdesiz huzuruna ve hàs iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sâdık milletini, hàs teveccühüne mazhar eder.
Öyle de; ezel ve ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Pâdişah‑ı Zülcelâl’i, o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden fermân‑ı àlîşânı olan Kur'ân‑ı Hakîm’i, Ramazan‑ı Şerîfte inzâl eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsûs bir bayram‑ı İlâhî ve bir meşher‑i Rabbânî ve bir meclis‑i rûhâni hükmüne geçmek, muktezâ‑yı hikmettir. Mâdem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece süflî ve hayvanî meşâğilden insanları çekmek için oruca emredilecek.
Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât‑ı insaniyeye dahi bir nev'i oruç tutturmaktır. Yani; muharremâttan, mâlâyaniyâttan çekmek ve herbirisine mahsûs ubûdiyete sevketmektir.
Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galîz tâbirlerden ayırmakla, ona oruç tutturmak. Ve o lisânı, tilâvet‑i Kur'ân ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek…
Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fenâ şeyleri işitmekten men'edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'ân dinlemeğe sarfetmek gibi sâir cihâzâta da bir nev'i oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için oruç ile ona ta'tîl‑i eşgâl ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittibâ' ettirilebilir.
573
Sekizinci Nükte
Ramazan‑ı Şerîf, insanın hayat‑ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsana en mühim bir ilâç nev'inden maddî ve manevî bir perhizdir. Ve tıbben bir hımyedir ki; insanın nefsi yemek içmek hususunda keyfemâyeşâ hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl‑haram demeyip rastgelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve rûha itâat etmek, o nefse güç gelir. Serkeşâne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.
Ramazan‑ı Şerîfte oruç vâsıtasıyla bir nev'i perhize alışır, riyâzete çalışır, ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçâre zaîf mideye de hazımdan evvel, yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vâsıtasıyla helâli terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve Şerîattan gelen emri dinlemeğe kàbiliyet peydâ eder. Hayat‑ı maneviyeyi bozmamağa çalışır.
Hem, insanın ekseriyet‑i mutlakası açlığa çok defa mübtelâ olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyâzete muhtaçtır. Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, onbeş saat, sahursuz ise yirmidört saat devam eden bir müddet‑i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyâzettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musîbetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.
Hem, o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem, onunla alâkadar çok cihâzât‑ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında ta'tîl‑i eşgâl etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o cihâzâtın hususî ibâdetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sâir cihâzât‑ı insaniyeyi de, o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar‑ı dikkatlerini dâima kendine celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl‑i velâyet, tekemmül için riyâzete, az yemek ve içmeğe kendilerini alıştırmışlar.
574
Fakat, Ramazan‑ı Şerîf orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sâir cihâzât, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan‑ı Şerîfte melekî ve rûhâni eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki; Ramazan‑ı Şerîfte mü'minler, derecâtına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürûrlara mazhar oluyorlar. Kalb ve rûh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vâsıtasıyla çok terakkiyât ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masûmâne gülüyorlar.
Dokuzuncu Nükte
Ramazan‑ı Şerîfin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhûm rubûbiyetini kırmak ve aczini göstermekle, ubûdiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, Rabbisini tanımak istemiyor, fir'avunâne kendi rubûbiyet istiyor. Ne kadar azâblar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat, açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, doğrudan doğruya nefsin fir'avunluk cebhesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir. Abd olduğunu bildirir.
Hadîsin rivâyetlerinde vardır ki; Cenâb‑ı Hak nefse demiş ki:
“Ben neyim, sen nesin?”
Nefis demiş:
“Ben benim, sen sensin!”
Azâb vermiş, Cehennem’e atmış, yine sormuş:
Yine demiş:
“Ene… ene, ente… ente.”
Hangi nev'i azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.
Sonra açlık ile azâb vermiş. Yani, aç bırakmış. Yine sormuş:
“Men ene, ve mâ ente?”
575
Nefis demiş: اَنْتَ رَبِّي الرَّح۪يمُ ❋ وَاَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ
Yani; “Sen benim Rabb‑i Rahîm’imsin, ben Senin âciz bir abdinim…”
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً بِعَدَدِ ثَوَابِ قِرَائَةِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ ف۪ي شَهْرِ رَمَضَانَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
﴿سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ❋ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾اٰم۪ينَ
İ'tizar: Şu ikinci kısım – kırk dakikada – sür'atle yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtib ikimiz de hasta olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve kusur bulunacaktır. Nazar‑ı müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımızdan bekleriz. Münâsib gördüklerini tashih edebilirler.
576
Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ikiyüz aksâm‑ı i'câziyesinden nakşî bir kısmını gösterecek bir tarzda, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı, Hâfız Osman hattıyla taayyün eden ve Âyet‑i Müdâyene mikyâs tutulan sahifeleri ve Sûre‑i İhlâs vâhid‑i kıyâsî tutulan satırları muhâfaza etmekle beraber, o nakş‑ı i'câzı göstermek tarzında bir Kur'ân yazmağa dair mühim bir niyetimi; Hizmet‑i Kur'ân’daki kardeşlerimin nazarlarına arzedip meşveret etmek ve onların fikirlerini istimzâc etmek ve beni îkaz etmek için şu kısmı yazdım, onlara müracaat ediyorum. Şu üçüncü kısım “Dokuz Mes'eledir”.
Birinci Mes'ele:
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın envâ'‑ı i'câzı kırka bâliğ olduğu, “İ'câz‑ı Kur'ân” nâmındaki Yirmibeşinci Söz’de bürhânlarıyla isbât edilmiş. Bazı envâ'ı tafsîlen, bir kısmı icmâlen muannidlere karşı dahi gösterilmiş.
Hem Kur'ân’ın i'câzı, tabakàt‑ı insaniyede kırk tabakaya karşı ayrı ayrı i'câzını gösterdiği, Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâreti’nde beyân edilmiş ve o tabakàtın on kısmının ayrı ayrı hisse‑i i'câziyelerini isbât etmiş. Sâir otuz tabaka‑i âher, ehl‑i velâyetin muhtelif meşrebler ashâbına ve ulûm‑u mütenevvianın ayrı ayrı ashâblarına ayrı ayrı i'câzını gösterdiğini, onların ilmelyakìn, aynelyakìn, hakkalyakìn derecesinde Kur'ân hak Kelâmullâh olduğunu, îmân‑ı tahkîkîleri göstermişler. Demek herbiri, ayrı ayrı bir tarzda bir vech‑i i'câzını görmüşler.
577
Evet, ehl‑i mârifet bir velînin fehmettiği i'câz ile, ehl‑i aşk bir velînin müşâhede ettiği cemâl‑i i'câz bir olmadığı gibi; muhtelif meşâribe göre cemâl‑i i'câzın cilveleri değişir. Bir ilm‑i usûli'd-din allâmesinin ve bir imâmının gördüğü vech‑i i'câz ile, fürûât‑ı şerîattaki bir müçtehidin gördüğü vech‑i i'câz bir değil ve hâkezâ…
Bunların tafsîlen ayrı ayrı vücûh‑u i'câzını göstermek elimden gelmiyor. Havsalam dardır, ihâta edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun için yalnız on tabaka beyân edilmiş, mütebâkisi icmâlen işâret edilmiş. Şimdi o tabakalardan iki tabaka, Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’nde çok izâha muhtaç iken, o vakit pek noksan kalmıştı.
Birinci Tabaka: “Kulaklı tabaka” tâbir ettiğimiz âmî avâm; yalnız kulak ile Kur'ân’ı dinler, kulak vâsıtasıyla i'câzını anlar. Yani der: “Bu işittiğim Kur'ân, başka kitaplara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkınde olacak. Umumun altındaki şık ise, kimse diyemez ve dememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umumun fevkındedir.”
İşte bu kadar icmâl ile Onsekizinci İşârette yazılmıştı. Sonra, onu izâh için Yirmialtıncı Mektûb’un “Hüccetü'l‑Kur'âni Alâ Hizbi'ş-Şeytan” nâmındaki Birinci Mebhası, o tabakanın i'câzdaki fehmini tasvir ve isbât eder.
İkinci Tabaka: “Gözlü tabakası”dır. Yani, âmî avâmdan veyâhut aklı gözüne inmiş maddiyûnlar tabakasına karşı, Kur'ân’ın göz ile görünecek bir işâret‑i i'câziyesi bulunduğu, Onsekizinci İşâret’te da'vâ edilmiş. Ve o da'vâyı tenvir ve isbât etmek için, çok izâha lüzum vardı. Şimdi anladığımız mühim bir Hikmet‑i Rabbâniye cihetiyle o izâh verilmedi. Pek cüz'î birkaç cüz'iyâtına işâret edilmişti. Şimdi o hikmetin sırrı anlaşıldı ve te'hiri daha evlâ olduğuna kat'î kanâatimiz geldi.
Şimdi o tabakanın fehmini ve zevkini teshîl etmek için; kırk vücûh‑u i'câzdan göz ile görülen bir vechini, bir Kur'ân’ı yazdırdık ki, o yüzü göstersin.
578
Bu Üçüncü Kısmın mütebâki mes'eleleri ile Dördüncü Kısım tevâfukâta dair olduğu için; tevâfukâta dair olan fihriste ile iktifâ edilerek, burada yazılmamışlardır. Yalnız Dördüncü Kısma ait bir ihtar ile Üçüncü Nükte yazılmıştır.
Dördüncü Risale Olan Dördüncü Kısım
İhtar:Lafz‑ı Resûl’deki nükte‑i azîmenin beyânında yüzaltmış âyet yazıldı. İşbu âyetlerin hâsiyeti pek azîm olmakla beraber; mânâ cihetiyle birbirini isbât ve tekmîl ettiğinden, çok mânidâr olduğu için, muhtelif âyâtı hıfzetmek veya okumak arzusunda bulunanlara bir hizb‑i Kur'ânî olduğu gibi; Kur'ân kelimesindeki nükte‑i azîmenin beyânında, altmışdokuz âyât‑ı azîmenin derece‑i belâğatı pek fevkalâde ve kuvvet‑i cezâleti pek ulvîdir. Bu da ikinci bir hizb‑i Kur'ânî olarak ihvâna tavsiye edilir.
Yalnız “Kur'ân” kelimesi, yedi silsile‑i Kur'ân’da mevcûd olup, umum o kelimeyi tutmuş, hariç iki kalmış; o iki de kırâat mânâsında olduğundan, o hurûc, nükteye kuvvet vermiştir. “Resûl” lafzı ise, o kelime ile en ziyâde münâsebetdâr sûreler içinde Sûre‑i Muhammed ile Sûre‑i Fetih olduğundan, o iki sûreden çıkan silsilelere hasrettiğimizden, hariç kalan “Resûl” lafzı şimdilik dercedilmemiştir. Vakit müsâade etse, bundaki esrâr yazılacaktır inşâallâh.
Üçüncü Nükte
“Dört Nükte”dir.