488
İkinci Mes'ele Olan İkinci Risale
“Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın gözüne tokat vurmuş” ilâ âhir‥ meâlindeki Hadîse dair ehemmiyetli bir münâkaşayı kaldırmak ve halletmek için yazılmıştır.
Eğirdir’de bir münâkaşa‑i ilmiye işittim. O münâkaşa hususan şu zamanda yanlıştır. Hattâ münâkaşayı bilmiyordum. Benden de suâl edildi. Mu'teber bir kitapta, Hadîs‑i Şeyheyn’in ittifakına alâmet olan (ق) işâretiyle bir Hadîs bana gösterildi. “Hadîs midir, değil midir?” suâl edildi.
Ben dedim: Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadîsinin ittifakına hükmeden bir zâta i'timâd etmek lâzım; demek hadîstir. Fakat hadîsin, Kur'ân gibi bazı müteşâbihâtı var. Ancak hàvâs onların mânâlarını bulabilir. Şu hadîsin zâhiri dahi, müşkülât‑ı hadîsin müteşâbihât kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medâr‑ı münâkaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevab verecektim:
Evvelâ: Bu çeşit mesâili münâkaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inâdsız bir sûrette, ehil olanların mâbeyninde, sû‑i telâkkiye sebeb olmadan müzâkeresi câiz olabilir.
O müzâkere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.
489
Sâniyen: Sebeb‑i münâkaşa, eğer hadîs ise; hadîsin merâtibini ve vahy‑i zımnînin derecâtını ve tekellümât‑ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avâm içinde müşkülât‑ı hadîsiyeyi münâkaşa etmek, izhâr‑ı fazl sûretinde, avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enâniyetini, hakka ve insafa tercih etmek sûretinde deliller aramak câiz değildir.
Mâdem şu mes'ele açılmış, medâr‑ı münâkaşa edilmiş, bîçâre avâm‑ı nâsın zihninde sû‑i te'sir ediyor. Çünkü şu gibi müteşâbih hadîsleri aklına sığıştıramadığı için eğer inkâr etse, dehşetli bir kapı açar; yani küçücük aklına sığışmayan kat'î hadîsleri dahi inkâra yol açar. Eğer zâhir‑i hadîsin mânâsını tutarak öyle kabûl edip neşretse, ehl‑i dalâletin i'tirâzâtına ve “hurâfâttır” demelerine yol açar.
Mâdem bu müteşâbih hadîs’e, lüzumsuz ve zararlı bir tarzda nazar‑ı dikkat celbedilmiş ve bu çeşit hadîsler çok vârid olmuş, elbette şübheleri izâle edecek bir hakikati beyân etmek lâzım gelir. Şu hadîs kat'î olsun veya olmasın, o hakikati zikretmek gerektir.
İşte yazdığımız risalelerde; ezcümle Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında Oniki Asıl ile ve Dördüncü Dalında ve Ondokuzuncu Mektûb’un, vahyin taksimatına dair mukaddimesindeki bir esâsında tafsilâta iktifâen, burada icmâlen o hakikate bir işâret ederiz. Şöyle ki:
Melâike, insan gibi bir sûrete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, kabz‑ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır.
“Her ölünün rûhunu, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm mı bizzat kabzediyor? Yoksa avaneleri mi kabzediyorlar?” Bu hususta üç meslek var:
490
Birinci Meslek
Azrâil Aleyhisselâm, herkesin rûhunu kabzeder. Bir iş bir işe mâni olmaz; çünkü nurânîdir. Nurânî bir şey, hadsiz âyineler vâsıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nurânînin temessülâtı, o nurânî zâtın hàssasına mâliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misâlleri, güneşin ziyâ ve harâretini gösterdiği gibi; melâike gibi rûhânilerin dahi, âlem‑i misâlin ayrı ayrı âyinelerinde misâlleri onların aynılarıdır, hàssalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kàbiliyetine göre temessül ediyorlar.
Nasıl ki, Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bir vakitte Dihye sûretinde sahâbeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka sûretlerde ve Arş‑ı A'zam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kàbiliyetine göre temessülü varmış; bir ânda binler yerde bulunuyormuş.
İşte şu mesleğe göre; kabz‑ı rûh vaktinde, insanın âyinesine temessül eden Melekü'l‑Mevt’in insanî ve cüz'î bir misâli, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm ve celâlli ve hiddetli bir zâtın tokadına ma'rûz olmak ve o misâlî Melekü'l‑Mevt’in libâsı hükmündeki sûret‑i misâliyesindeki gözünü çıkarmak; ne muhâldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr‑ı ma'kuldür.
İkinci Meslek
Odur ki: Hazret‑i Cebrâil, Mîkâil, Azrâil gibi melâike‑i izâm, birer nâzır‑ı umumî hükmünde, kendi nev'ilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda avaneleri vardır. Ve o muâvinler, envâ'‑ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar. Sulehânın ervâhını kabzeden başkadır; ehl‑i şekàvetin ervâhını kabzeden yine başkadır. (Hâşiye) Nasıl ki, ﴿وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا﴾ âyeti işâret ediyor ki: “Kabz‑ı ervâh eden, tâife tâifedir.” Bu mesleğe göre, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’a değil, belki Azrâil’in bir avanesinin misâlî cesedine, fıtrî celâletine ve hulkî celâdetine ve Cenâb‑ı Hakk’ın yanında nâzdâr olmasına binâen, ona bir tokat aşketmek gayet ma'kuldür. (Hâşiye)
491
Üçüncü Meslek
Yirmidokuzuncu Söz’ün Dördüncü Esâsında beyân edildiği gibi ve ehâdîs‑i şerîfenin delâlet ettiği üzere: “Bazı melâikeler var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var. – Demek, seksenbin gözü dahi var – Herbir dilde, kırkbin tesbihât var.” Evet, mâdem melâikeler âlem‑i şehâdetin envâ'ına göre müekkeldirler; âlem‑i ervâhta, o envâ'ın tesbihâtlarını temsîl ediyorlar; elbette öyle olmak lâzımgelir.
Çünkü meselâ; küre‑i arz bir mahlûktur. Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ediyor. Değil kırkbin, belki yüzbinler baş hükmünde envâ'ları var. Her nev'in, yüzbinler dil hükmünde efrâdları var ve hâkezâ… Demek küre‑i arza müekkel meleğin kırkbin, belki yüzbinler başı olmalı. Ve her başında da yüzbinler dil olmalı ve hâkezâ…
İşte bu mesleğe binâen, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın, her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’a tokat vurması; hâşâ, Azrâil Aleyhisselâm’ın mâhiyet‑i asliyesine ve şekl‑i hakîkisine değil ve bir tahkîr değil ve adem‑i kabûl değil; belki vazife‑i risaletin daha devamını ve bekàsını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur!‥
492
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ❋ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ﴿قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ﴾
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُولُوا الْاَلْبَابِ﴾
493
Üçüncü Mes'ele Olan Üçüncü Risale
Şu mes'ele umum ihvânımın ekseri lisân‑ı hâl ile ve bir kısmının lisân‑ı kàl ile ettikleri umumî bir suâlin, hàs ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.
Suâl: Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki: “Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübârek tanımayınız. Ben makam sâhibi değilim. Âdi bir neferin, müşîr makamının evâmirini tebliği gibi, ben de manevî bir müşîriyet makamının evâmirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdâr ve zengin elmas ve mücevherât dükkânının dellâlı olduğu gibi, ben dahi, mukaddes ve Kur'ânî bir dükkânın dellâlıyım.” diyorsun.
Hâlbuki: “Aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister, rûhumuz bir nur ister ve hâkezâ… Çok cihetle, çok şeyler istiyoruz. Seni, hâcâtımıza yarayacak adam zannedip, senin ziyaretine geliyoruz. Bize âlimden ziyâde bir sâhib‑i velâyet, sâhib‑i himmet ve sâhib‑i kemâlât lâzım. Eğer hakikat‑i hâl dediğin gibi ise, ziyaretinize yanlış geldik?” lisân‑ı hâlleri diyor.
Elcevab: “Beş Nokta”yı dinleyiniz, sonra düşününüz; ziyaretiniz beyhûde mi, yoksa fâideli midir? O vakit hükmediniz.
Birinci Nokta
Nasıl ki, bir pâdişahın âdi bir hizmetkârı ve bîçâre bir neferi; pâdişah nâmına ferîklere, paşalara hedâyâ‑yı şâhânesini ve nişanlarını veriyor, onları minnetdâr ediyor. Eğer ferîkler ve müşîrler; “Bu âdi nefere neden tenezzül edip, elinden ihsân ve nişanları alıyoruz?” deseler, mağrûrâne bir dîvâneliktir. Eğer o nefer dahi; vazifesinin haricinde müşîre kıyâm etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
Hem eğer o memnun olan ferîklerden birisi, müteşekkirâne o neferin kulübeciğine tenezzülen misâfir gitse; kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcûb kalmamak için, o hâli gören ve bilen pâdişah – elbette o neferini mahcûb etmemek için – matbah‑ı şâhâneden, sâdık hizmetkârının muhterem misâfirine tabla gönderir.
494
Öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm’in sâdık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur'ân nâmına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin rûhlu olanlara Kur'ân’ın àlî elmaslarını yalvararak mütezellilâne değil, belki müftehirâne ve müstağniyâne satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdi hizmetkâra, vazife başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi, onların ona müracaatında, kendine medâr‑ı gurur bulamaz ve haddinden tecâvüz etmez.
Eğer o hazine‑i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları, o bîçâre hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar; elbette hakikat‑i Kur'âniye’nin merhamet‑i kudsiyesi şânındandır ki, o hizmetkârını mahcûb etmemek için, hazine‑i hàssa-i İlâhiye’den o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara medet versin ve himmet ederek feyizdâr etsin…
İkinci Nokta
İmâm‑ı Rabbânî ve Müceddid‑i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş: “Hakàik‑ı îmâniyeden bir tek mes'elenin inkişafı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvâk ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarîkatların gayesi ve neticesi, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafı ve vuzûhudur.” Mâdem şöyle bir tarîkat kahramanı böyle hükmediyor; elbette hakàik‑ı îmâniyeyi kemâl‑i vuzûh ile beyân eden ve esrâr‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlûb olan neticeleri verebilirler.
495
Üçüncü Nokta
Bundan onbir sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) Eski Said’in gâfil kafasına müdhiş tokatlar indi, اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharrî etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs‑ı A'zam olan Şeyh‑i Geylânî Radıyallahu Anh’ın “Fütûhu'l‑Gayb” nâmındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı: اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ
Acîbdir ki; o vakit ben, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güyâ Ehl‑i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte Hazret‑i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyât‑ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
Sonra İmâm‑ı Rabbânî’nin Mektûbat kitabını gördüm, elime aldım. Hàlis bir tefe'ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektûbat’ında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektûbların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektûb” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhânallâh! dedim, bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Said’in bir lakabı, “Bediüzzaman”dı. Hâlbuki hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman‑ı Hemedânî’den başka o lakabla iştihâr etmiş zâtları bilmiyordum. Hâlbuki İmâm’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektûbu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektûbu kendi derdime devâ buldum.
496
Yalnız İmâm, o mektûblarında tavsiye ettiği gibi çok mektûblarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: “Tevhid‑i kıble et.” Yani: “Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma.” Şu en mühim tavsiyesi, benim isti'dâdıma ve ahvâl‑i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm: “Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?” Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum.
O tahayyürde iken, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: “Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menba'ı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Hakîki tevhid‑i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'lâ mürşid de ve en mukaddes üstad da O’dur.” O’na yapıştım. Nâkıs ve perîşan isti'dâdım elbette lâyıkıyla o mürşid‑i hakîkinin âb‑ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl‑i kalb ve sâhib‑i hâlin derecâtına göre o feyzi, o âb‑ı hayatı yine O’nun feyziyle gösterebiliriz.
Demek Kur'ân’dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesâil‑i ilmiye değil; belki kalbî, rûhî, hâlî mesâil‑i îmâniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmündedirler.
Dördüncü Nokta
Sahâbelerden ve Tâbiîn ve Tebe‑i Tâbiînden en yüksek mertebeli velâyet‑i kübrâ sâhibi olan zâtlar, nefs‑i Kur'ân’dan bütün letâiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'ân onlar için hakîki ve kâfî bir mürşid olduğundan gösteriyor ki; her vakit Kur'ân‑ı Hakîm, hakikatleri ifâde ettiği gibi, velâyet‑i kübrâ feyizlerini dahi ehil olanlara ifâza eder.
Evet, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir:
Biri: Tarîkat berzahına girip, seyr ü sülûk ile kat'‑ı merâtib ederek hakikate geçmektir.
497
İkinci Sûret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf‑u İlâhî ile hakikate geçmektir ki, Sahâbeye ve Tâbiîne hàs ve yüksek ve kısa tarîk şudur.
Demek hakàik‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden nurlar ve o nurlara tercümânlık eden Sözler, o hàssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler.
Beşinci Nokta
Beş cüz'î misâl ile göstereceğiz ki; Sözler ta'lim‑i hakàik ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar.
Birinci Misâl
Ben kendim; on değil, yüz değil, binler defa müteaddid tecrübâtımla kanâatim gelmiş ki: Sözler ve Kur'ân’dan gelen nurlar, aklıma ders verdiği gibi, kalbime de îmân hâli telkin ediyor, rûhuma îmân zevki veriyor ve hâkezâ…
Hattâ dünyevî işlerimde – kerâmet sâhibi bir şeyhin bir mürîdi, nasıl şeyhinden hâcâtına dair medet ve himmet bekliyor – ben de Kur'ân‑ı Hakîm’in kerâmetli esrârından o hâcâtımı beklerken, ümîd etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hâsıl oluyor. Yalnız cüz'iyâttan iki küçük misâl:
Biri: Onaltıncı Mektûb’da izâhı ve tafsîli geçen; Süleyman isminde bir misâfirime, katran ağacı başında koca bir ekmek hàrika bir tarzda gösterilmiş. İki gün ikimiz, o hediye‑i gaybîden yedik.
İkinci Misâl: Gayet küçük ve latîf, bugünlerde vâki olan mes'eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki:
498
Fecirden evvel hâtırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşke dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izâle etseydim. Aynı dakikada, Nis’e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşke elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zât, o kitab parçası elinde olduğu hâlde içeri girdi. Ona dedim: “Senin elindeki nedir?” Dedi: “Bilmiyorum, kapının önünde Nis’ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim.” Fesübhânallâh! dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz’ün Nis’ten gelmesi, hiç tesâdüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'ân‑ı Hakîm’in himmetidir diyerek, Elhamdülillâh dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu‑yu kalbimi bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himâye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.
İkinci Misâl
Biraderzâdem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhâmlarına bulaştığı hâlde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn‑ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve medet bekliyordu. Kur'ân‑ı Hakîm’in himmeti imdâdına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz’ü, vefâtından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz, onu manevî kirlerinden ve evhâm ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe‑i velâyete çıkmış gibi, vefâtından evvel yazdığı mektûbunda üç zâhir kerâmet izhâr etmiş. Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içinde dercedilmiş; müracaat olunsun.
Üçüncü Misâl
Burdurlu Hasan Efendi isminde ehl‑i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn‑ü zan ederek, büyük bir velîden himmet beklemek gibi, bîçâre benden medet bekliyordu. Birdenbire, hiç münâsebet yokken, Otuzikinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütâlaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hâtırıma geldi, dedim: “Şâyet Burdur’a gidersen Hasan Efendi’ye ver, beş‑altı gün mütâlaa etsin.” O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz‑kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın, âb‑ı kevser gibi tatlı suya rastgelirken yapışması gibi; öyle de, Otuzikinci Söz’e yapışmış; mütemâdiyen mütâlaa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan Üçüncü Mevkıf’ındaki “Muhabbetullâh bahsi”nde, tamamıyla derdine devâ bulmuş. Ve bir kutb‑u a'zamdan beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak câmiye gitmiş, namaz kılmış, orada rûhunu Rahmân’a teslîm eylemiş (Rahmetullâhi Aleyh).
499
Dördüncü Misâl
Hulûsi Bey’in, Yirmiyedinci Mektûb’daki fıkralarının şehâdetiyle; en mühim ve müessir tarîkat olan Nakşî tarîkatından ziyâde himmet ve medet, feyiz ve nuru; esrâr‑ı Kur'âniye’nin tercümânı olan nurlu Sözler’de bulmuştur.
Beşinci Misâl
Kardeşim Abdülmecîd, biraderzâdem Abdurrahman’ın (Rahmetullâhi Aleyh) vefâtı üzerine ve daha sâir elîm ahvâlât içinde bir perîşaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen manevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhâbere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütâlaa ettikten sonra yazıyor ki: “Elhamdülillâh kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Söz’lerin herbiri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum.” diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecîd güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.
Daha bu “Beş Misâl” gibi pek çok misâller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm‑u îmâniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binâen ve yaralarına devâen, Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm‑u îmâniye ve o edviye‑i rûhâniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddi ihlâs ile isti'mâl edenlere yeter, kâfî gelir. Onları satan ve gösteren eczâcı ve dellâl ne hâlde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sâhibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.
Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Mâdem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı – bâhusus bende bulunmazsa – istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana duâ ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muâvenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdâd etmem ve medet istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanâat etmek, onların üstünde haktır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
500
Üçüncü Mes'ele'nin Tetimmesi
Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinin Tetimmesi olabilir küçük ve hususî bir mektûbdur.
Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Husrev Efendi ve Re'fet Bey!
Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye’de üç kerâmet‑i Kur'âniye’yi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sür'attir. Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektûb, iki‑üç günde ve her günde üç‑dört saat zarfında – mecmûu oniki saat eder – kitapsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz, hastalıklı bir zamanda, beş‑altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın Dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık ve hâkezâ‥
Te'lifinde bu kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi…
İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühûlet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda rûhlara, akıllara usanç veren çok esbâb içinde, bu Sözler’den biri çıkar, birden çok yerlerde kemâl‑i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşeye tercih ediliyor ve hâkezâ…
Üçüncü Kerâmet‑i Kur'âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, dördüncü bir Kerâmet‑i Kur'âniye’yi isbât ettiniz. Husrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği hâlde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir kerâmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’dir. Hususan Otuzüçüncü Mektûb olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış.
Evet o risale, “Mârifetullâh” ve “Îmân‑ı Billâh” için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmâl ve ihtisar ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişaf eder, daha ziyâde parlar. Zâten sâir te'lifâta muhâlif olarak ekser Söz’lerin başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
501
Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mes'ele
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
İhvânlarıma, medâr‑ı intibâh bir hâdise‑i cüz'iyeye dair bir suâle cevaptır.
Azîz Kardeşlerim!
Suâl ediyorsunuz ki: Câmi‑i şerîfinize, Cuma gecesinde sebebsiz olarak, mübârek bir misâfirin gelmesiyle tecâvüz edilmiş. Bu hâdisenin mâhiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?
Elcevab: “Dört Nokta”yı, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla beyân edeceğim. Belki ihvânlarıma medâr‑ı intibâh olur, siz de cevabınızı alırsınız.
Birinci Nokta
O hâdisenin mâhiyeti; hilâf‑ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına, Cuma gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemâate fütûr getirmek ve beni misâfirlerle görüştürmemek için bir desîse‑i şeytaniye ve münâfıkâne bir taarruzdur. Garâibdendir ki, o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde, güyâ iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, “O yılandan dehşet alıp korktun mu?” diye sordum:
— Gördün mü?
O dedi:
— Neyi?
Dedim:
— Bu dehşetli yılanı!
Dedi:
— Yok, görmedim ve göremiyorum.
— “Fesübhânallâh!” dedim. “Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği hâlde nasıl görmedin?”
502
O vakit hâtırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: “Bu sana işârettir, dikkat et!” Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev'indendir. Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise, hıyânet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan sûretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: “Fenâ niyetle geldiğin vakit seni yılan sûretinde görüyorum; dikkat et!” demiştim. Zâten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek şu zâhiren gördüğüm yılan ise, işârettir ki; hıyânetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecâvüz sûretini alacak. Bu defaki tecâvüz – çendan – zâhiren küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor; fakat vicdânsız bir muallimin teşvikiyle ve iştirâkiyle o memurun verdiği emir; câmi içinde namazın tesbihâtında iken, “O misâfirleri getiriniz!” diye jandarmalara emretmiş. Maksad da beni kızdırmak; Eski Said damarıyla bu fevkalkanun, sırf keyfî muâmeleye karşı, kovmak ile mukàbele etmekti. Hâlbuki o bedbaht bilmedi ki: Said’in lisânında, Kur'ânın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle isti'mâl edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için; hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, câmide, vazife‑i diniye bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler. Memur bundan kızmış; “Jandarmalar beni dinlemiyorlar” diye kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenâb‑ı Hak, beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvânlarıma da tavsiyem budur ki: Zarûret‑i kat'iyye olmadan, bunlarla uğraşmayınız. “Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” nev'inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız!
Fakat buna dikkat ediniz ki; canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' ettiği gibi; canavar vicdânı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecâvüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka tarafdârları istifade etmesinler.
503
İkinci Nokta
﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ﴾ âyet‑i kerîmesi fermânıyla: Zulme, değil yalnız âlet olanı ve tarafdâr olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünkü; rızâ‑yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rızâ da zulümdür.
İşte bir ehl‑i kemâl, kâmilâne, şu âyetin çok cevâhirinden bir cevherini şöyle tâbir etmiştir:
Muîni zâlimin, dünyada erbâb‑ı denâettir;
Köpektir zevk alan, sayyâd‑ı bî-insafa hizmetten!
Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor… Böyle mübârek bir gecede, mübârek bir misâfirin, mübârek bir duâda iken, hafiyelik edip, güyâ cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır.
Üçüncü Nokta
Suâl: Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye Kur'ânın himmetine güveniyorsun. Hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecâvizleri çağırıp irşad etmiyorsun?‥
Elcevab: Usûl‑ü Şerîatın kaide‑i mühimmesindendir: اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: “Bilerek zarara râzı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.” İşte ben çendan Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetine istinâden da'vâ ediyorum ki: “Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehirini serpmekle telezzüz etmemek şartıyla, en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında iknâ etmezsem de, ilzam etmeye hazırım.”
Fakat, nihâyet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdân ki, bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına mübâdele eder derecede münâfıklığa girmiş insan sûretindeki yılanlara hakàikı söylemek; hakàika karşı bir hürmetsizliktir, كَتَعْل۪يقِ الدُّرَرِ ف۪ي اَعْنَاقِ الْبَقَرِ darb‑ı meseli gibi oluyor. Çünkü bu işleri yapanlar, kaç defa hakikati Risale‑i Nurdan işittiler. Ve bilerek, hakikatleri zındıka dalâletlerine karşı çürütmek istiyorlar. Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.
504
Dördüncü Nokta
Bana karşı bu yedi senedeki muâmeleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur. Çünkü menfîlerin ve esirlerin ve zindândakilerin kanunları meydândadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilâttan men'olunmazlar. Her millet ve devlette ibâdet ve tâat, tecâvüzden masûndur. Benim emsâllerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilâttan, ne muhâbereden ve ne de gezmekten men'olunmadılar. Ben, men'olundum ve hattâ câmiime ve ibâdetime tecâvüz edildi. Şâfiîlerce, tesbihât içinde kelime‑i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı.
Hattâ Burdur’da eski muhâcirlerden Şebâb isminde ümmî bir zât, kayınvalidesiyle beraber tebdil‑i hava için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilâf‑ı kanun yaptığı hatâyı setretmeye çalışıp: “Affedersiniz! Gücenmeyiniz, vazifedir.” demiş. Sonra, “Haydi git.” diyerek ruhsat vermiş. Bu vâkıaya sâir şeyler ve muâmeleler kıyâs edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muâmeledir ki, yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def'etmek için, Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum.
Zâten sebeb‑i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesâlar, aşâirlerin başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin; dünyalarıyla alâkam olmadığı hâlde beni ve iki zât‑ı âheri müstesnâ bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş, memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor. Diğeri, İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Hâlbuki bu iki zât, benim gibi kimsesiz, yalnız değiller; Mâşâallâh büyük nüfûzları var. Hem… Hem…
505
Hâlbuki, beni bir köye sokmuşlar; en vicdânsız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi; o köye gitmek ve birkaç gün tebdil‑i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni, muzâaf bir istibdâd altında eziyorlar. Hâlbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.
Buradaki memurlar, nüfûz‑u hükûmeti, ağrâz‑ı şahsiyede isti'mâl ediyorlar. Fakat, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdîs‑i ni'met sûretinde derim ki: Bütün onların bu tazyîkat ve istibdâdları; envâr‑ı Kur'âniye’yi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'âl ediyor, parlatıyor. Ve o tazyîkleri gören ve gayretin harâretiyle inbisat eden o envâr‑ı Kur'âniye, Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bil'akis Barla, kürsî‑i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
506
Beşinci Risale Olan Beşinci Mes'eleŞükür Risalesi
﴿﷽﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân tekrar ile, ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴾﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴾﴿وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ﴾﴿لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ﴾﴿بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ﴾ gibi âyetlerle gösteriyor ki; Hàlık‑ı Rahmân’ın ibâdından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkàn‑ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder ve şükür etmemekliği, ni'metleri tekzîb ve inkâr sûretinde gösterip, ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾ fermânıyla Sûre‑i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir sûrette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzîb ve inkâr olduğunu gösteriyor.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm nasıl ki, şükrü netice‑i hilkat gösteriyor; öyle de, Kur'ân‑ı Kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice‑i hilkat-i âlemin en mühimmi, şükürdür.
Çünkü, kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkilâtı şükrü intac edecek bir sûrette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güyâ şu şecere‑i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür.
507
Çünkü, hilkat‑i âlemde görüyoruz ki; mevcûdât‑ı âlem bir dâire tarzında teşkil edilip içinde nokta‑i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcûdât hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levâzımatını yetiştirir. Demek kâinâtı halkeden Zât, ondan, o hayatı intihâb ediyor.
Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir dâire sûretinde icâd edip, insanı nokta‑i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksûd olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor; onu onlara hâkim ediyor. Demek Hàlık‑ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihâb ediyor, âlemde onu irâde ve ihtiyar ediyor.
Sonra görüyoruz ki; âlem‑i insaniyet de, belki hayvan âlemi de, bir dâire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta‑i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'‑i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hàdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz ni'metleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok envâ'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisânda kuvve‑i zâika nâmında bir cihâz ile mat'ûmât adedince manevî ince ince mîzancıklar konulmuştur. Demek kâinât içinde en acîb, en zengin, en garîb, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.
Şimdi görüyoruz ki; herşey nasıl ki, rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de, rızık dahi bütün envâ'ıyla ma'nen ve maddeten, hâlen ve kàlen şükür ile kàimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştihâ ve iştiyak, bir nev'i şükr‑ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr‑ı şuûrî bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile, o fıtrî şükrün mâhiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor.
Hem, rızık olan ni'metlerde gayet güzel süslü sûretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar, şükrün dâvetçileridir. Zîhayatı şevke dâvet eder ve şevk ile bir nev'i istihsân ve ihtirama sevkeder, bir şükr‑ü manevî ettirir. Ve zîşuûrun nazarını dikkate celbeder, istihsâna terğîb eder. Ni'metleri ihtirama onu teşvik eder. Onun ile kàlen ve fiilen şükre irşad eder ve şükür ettirir ve şükür içinde en àlî ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır.
508
Yani gösterir ki: Şu lezzetli rızık ve ni'met; kısa ve muvakkat bir lezzet‑i zâhiriyesiyle beraber dâimî, hakîki, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat‑ı Rahmânî’yi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazinelerinin Mâlik‑i Kerîm’inin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennet’in bâkî bir zevkini ma'nen tattırır.
İşte rızık, şükür vâsıtasıyla o kadar kıymetdâr ve zengin bir hazine‑i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlük ile nihâyet derecede sukùt eder.
Altıncı Söz’de beyân edildiği gibi; lisândaki kuvve‑i zâika, Cenâb‑ı Hak hesabına, yani manevî vazife‑i şükrâniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve‑i zâika, rahmet‑i bînihâye-i İlâhiye’nin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır‑ı àlî-kadr hükmündedir.
Eğer nefis hesabına olsa; yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve‑i zâika, bir nâzır‑ı àlî-kadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukùt eder. Nasıl rızkın şu hizmetkârı, şükürsüzlük ile bu dereceye sukùt eder; öyle de, rızkın mâhiyeti ve sâir hademeleri dahi sukùt ediyorlar. En yüksek makamdan, en ednâ makama inerler. Kâinât Hàlık’ının hikmetine zıd ve muhâlif bir vaziyete düşerler.
Şükrün mikyâsı; kanâattir ve iktisaddır ve rızâdır ve memnuniyettir.
Şükürsüzlüğün mîzanı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram‑helâl demeyip rastgeleni yemektir.
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb‑i mahrumiyettir, hem vâsıta‑i zillettir. Hattâ hayat‑ı ictimâiyeye sâhib olan mübârek karınca dahi, güyâ hırs vâsıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü kanâat etmeyip senede birkaç tane buğday kâfî gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güyâ mübârek arı, kanâatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanâat ettiğinden, balı, insanlara emr‑i İlâhî ile ihsân eder, yedirir.
509
Evet, Zât‑ı Akdes’in alem‑i zâtîsi ve en a'zamî ismi olan Lafzullâh’tan sonra, en a'zam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahmân’ın en zâhir mânâsı, Rezzâktır.
Hem şükrün envâ'ı var. O nev'ilerin en câmi'i ve fihriste‑i umumiyesi, namazdır.
Hem şükür içinde sâfî bir îmân var, hàlis bir tevhid bulunur. Çünkü bir elmayı yiyen ve “Elhamdülillâh” diyen adam, o şükür ile ilân eder ki; “O elma doğrudan doğruya dest‑i Kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazine‑i Rahmetin hediyesidir” demesi ile ve i'tikàd etmesi ile, herşeyi – cüz'î olsun, küllî olsun – O’nun dest‑i kudretine teslîm ediyor. Ve her şeyde Rahmetin cilvesini bilir. Hakîki bir îmânı ve hàlis bir tevhidi, şükür ile beyân ediyor.
İnsan‑ı gâfil, küfran‑ı ni'met ile ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir vechini söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Lezzetli bir ni'meti insan yese, eğer şükür etse; o yediği ni'met, o şükür vâsıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve‑i Cennet olur. Verdiği lezzet ile Cenâb‑ı Hakk’ın iltifat‑ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve dâimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi manevî lübbleri ve hülâsaları ve manevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî – yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan – maddeleri füzûlât olup, aslına, yani anâsıra inkılâb etmeğe gidiyor.
Eğer şükür etmezse; o muvakkat lezzet, zevâl ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazûrat olur. Elmas mâhiyetindeki ni'met, kömüre kalbolur.
Şükür ile zâil rızıklar; dâimî lezzetler, bâkî meyveler verir.
Şükürsüz ni'met, en güzel bir sûretten çirkin bir sûrete döner. Çünkü o gâfile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra, füzûlâttır.
510
Evet rızkın aşka lâyık bir sûreti var; o da, şükür ile o sûret görünür. Yoksa ehl‑i gaflet ve dalâletin rızka aşkları, bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyâs et ki, ehl‑i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar…
Envâ'‑ı zîhayat içinde en ziyâde rızkın envâ'ına muhtaç, insandır. Cenâb‑ı Hak insanı bütün esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzâta mâlik bir mu'cize‑i kudret ve bütün esmâsının cilvelerini, san'atlarının inceliklerini mîzana çekecek âletleri hâvî bir halife‑i arz sûretinde halketmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve manevî rızkın hadsiz envâ'ına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a'lâ bir mevki olan ahsen‑i takvîme çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel‑i sâfilîne düşer, bir zulm‑ü azîmi irtikâb eder.
Elhâsıl: En a'lâ ve en yüksek tarîk olan tarîk‑ı ubûdiyet ve mahbûbiyetin dört esâsından en büyük esâsı şükürdür ki, o dört esâs şöyle tâbir edilmiş:
“Der tarîk‑ı acz-mendî lâzım âmed çâr‑çîz:
Acz‑i mutlak, fakr‑ı mutlak, şevk‑i mutlak, şükr‑ü mutlak ey azîz!”
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الشَّاكِر۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الشَّاكِر۪ينَ وَالْحَامِد۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
511
Altıncı Risale Olan Altıncı Mes'ele
Haremeyn‑i Şerîfeyn’e Vehhâbîlerin tasallutuna dairdir
﴿﷽﴾
﴿وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً﴾
Azîz Kardeşim!
“Haremeyn‑i Şerîfeyn’in Vehhâbîlerin eline geçmesi ve onların eâzım‑ı İslâmın türbeleri hakkındaki tahribkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir?” diye suâl ediyorsunuz.
Elcevab: Şu hâdise âlem‑i İslâm’ın siyasetine ve hayat‑ı ictimâiyesine taalluk ettiği için Yeni Said kafasıyla cevab veremiyorum. Çünkü şimdi dâire‑i nazarım başka ufuktadır. Fakat hiç kırmadığım ve dâima fâidesini gördüğüm mübârek hatırın için Eski Said kafasını muvakkaten başıma sıkılarak giyerek şu Altıncı Mes'ele’yi dört muhtasar nüktelerle beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
Şu Vehhâbî mes'elesinin kökü derindir. An'anesi zaman‑ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o an'ane üç uzun esâslarla gelmiştir:
Birincisi: Hazret‑i Ali (R.A.), Vehhâbîlerin ecdâdından ve ekserîsi Necid sekenesinden olan Haricîlere kılınç çekmesi ve Nehrüvan’da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine hem din nâmına Şîalığın aksine olarak Hazret‑i Ali’nin (R.A.) faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hazret‑i Ali (R.A.) “Şah‑ı velâyet” ünvânını kazandığı ve turuk‑u evliyânın ekser‑i mutlakı ona rücû etmesi cihetinden Haricîlerde ve şimdi ise Haricîlerin bayraktarı olan Vehhâbîlerde ehl‑i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.
512
İkincisi: Müseylime‑i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidada yüz tutan Necid havâlisi, Hazret‑i Ebû Bekir’in (R.A.) hilâfetinde Hâlid İbn‑i Velîd’in kılıncıyla zîr ü zeber edildi. Bundan Necid ahâlisinin Hulefâ‑yı Râşidîn’e ve dolayısıyla Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’e karşı bir iğbirar seciyelerine girmişti. Hàlis Müslüman oldukları hâlde, yine eskiden ecdâdlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar. Nasıl ki ehl‑i İran’ın, Hazret‑i Ömer’in (R.A.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar, Âl‑i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret‑i Ömer’e (R.A.) ve Hazret‑i Ebû Bekir’e (R.A.) ve dolayısıyla Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’e dâima müntakìmâne fırsat buldukça tecâvüz etmişler.
Üçüncü Esâs: Vehhâbîlerin azîm imâmlarından ve acîb dehâları taşıyan meşhûr İbn‑i Teymiye ve İbn‑i Kayyimi'l-Cevzî gibi zâtlar, Muhyiddin‑i Arabî (K.S) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güyâ mezheb‑i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret‑i Ebû Bekir’in (R.A.), Hazret‑i Ali’den (R.A.) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hàrika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin‑i Arabî gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.
513
Hem Vehhâbîler, kendilerini Ahmed İbn‑i Hanbel mezhebinde saydıkları için, ahmed İbn‑i Hanbel Hazretleri bir milyon hadîs’in hâfızı ve râvisi ve şiddetli olan Hanbelî Mezhebi’nin reisi ve halk‑ı Kur'ân mes'elesinde cihan‑pesendâne salâbet ve metânet sâhibi bir zât olduğundan onun bir derece zâhirî ve müteassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip bir kısım evliyânın türbelerini tahrib ediyorlar. Ve kendilerini haklı zannediyorlar. Hâlbuki bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.
İkinci Nükte
Şu Vehhâbî mes'elesinin âlem‑i İslâm’ın an'anesi itibariyle nasıl ki üç esâsı var. Öyle de, âlem‑i insaniyet itibariyle dahi üç esâs’ı vardır:
Birincisi: Ehl‑i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesi noktasında bakılsa görülüyor ki; hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiye itibariyle beşer birkaç devri geçirmiş.
Birinci devri: Vahşet ve bedevîlik devri.
İkinci devri: Memlûkiyet devri.
Üçüncü devri: Esir devri.
Dördüncüsü: Ecîr devri.
Beşincisi: Mâlikiyet ve serbestiyet devridir.
Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdil edilmiş, nîm‑medeniyet devri açılmış. Fakat nev'‑i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihàz edip, hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat اَلْحُكْمُ لِلْغالِب olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri, zaîflerine esir muâmelesi yapmışlar. Sonra ihtilâl‑i kebîr gibi çok inkılâblarla o devir de ecîr devrine inkılâb etmiş. Yani, zenginler olan hàvâs tabakası, avâmı ve fukarayı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihàz etmesi, yani sermâye sâhibleri ehl‑i sa'y ve ameli, küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir.
Bu devirde sû‑i isti'mâlât o dereceye vardı ki: bir sermâyedâr kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı hâlde, bir bîçâre amele sabahtan akşama kadar tahte'l‑arz mâdenlerde çalışıp kût‑u lâyemût derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl, müdhiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası hàvâssa ilân‑ı isyan etti. Şu asr’ın tâbiriyle sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde evvel Rusya’yı zîr ve zeber edip geçen Harb‑i Umumî’den istifade ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm‑ı avâm, hàvâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve hàvâssa ait medâr‑ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.
514
İkinci Esâs: Şu asır menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır‑ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı hâlde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfî milliyet ise, mukaddesât‑ı diniyeye hürmetkâr olamıyor. Bahâneler buldukça ilişmek istiyor.
Üçüncü Esâs: Sükût….
Üçüncü Nükte
Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde‑i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûb ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl‑i bid'a ve dalâlet olur.
İşte bu kaideye binâen, âlem‑i İslâm’daki ehl‑i bid'a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, her biri bir hakka istinâd edip gitmiş. Fakat menfî ciheti, ya garaz veya inâd gibi bir sebeble o mesleğin âsârı, dalâlet hesabına çalışmıştır.
Meselâ:
Şîalar, Kur'ân’ın emrine imtisalen Ehl‑i Beyt’in muhabbetini esâs tutup, sonra intikam‑ı milliye cihetinden bir garaz gelerek meşrû muhabbet‑i Ehl-i Beyt’in âsârını zabtederek, Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna bina edip âsâr göstermişler.(لَا لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ) olan darb‑ı meseline mâsadak olmuşlar.
515
Hem meselâ, Vehhâbîler ve Haricîler ise, nusûs‑u şerîat’a ve sarîh âyâta ve zevâhir‑i ehâdîse istinâd ederek, hàlis tevhid’e münâfî ve sanem‑perestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat birinci nüktedeki üç esâsta beyân edilen sebebler cihetinden gelen menfî garazlar, onları haktan çevirip dalâlete saptırmış ki, ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar. Ve hâkezâ, Cebrî olsun, Mu'tezile olsun, hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakikatı mesleğinde görüp, onunla aldanıp sonra dalâlete saplanır.
Her ne ise… her bâtıl bir mesleğin her bir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, her bir hak mesleğin dahi her bir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen sâdattan olan şerîf‑i Mekke, Ehl‑i Sünnet ve Cemâatten iken zaaf gösterip ingiliz siyasetinin Haremeyn‑i Şerîfeyn’e müstebidâne girmesine meydân verdi. Nass‑ı âyetle küffarın girmesini kabûl etmeyen Haremeyn‑i Şerîfeyn’i, İngiliz siyasetinin âlem‑i İslâm’ı aldatacak bir sûrette merkez‑i siyâsîsi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl‑i bid'attan olan Vehhâbîler, hariçten medâr‑ı istinâd aramayarak filcümle nîm‑müstakil bir siyaset‑i İslâmiye takib ettiklerinden; şu cihette haklı olarak, o gibi Ehl‑i Sünnete galebe ettiler, denilebilir.
Dördüncü Nükte
Esbâb tahtında vücûda gelen hâdiseler, o esbâbın hàlis malı değil; belki asıl o hâdisenin hakîki sâhibi kaderdir. Kader ise, hikmet‑i İlâhiye ile hükmeder. Öyle ise bu Vehhâbî hâdisesine, yalnız Vehhâbîlerin Ehl‑i Sünnete karşı müfritâne bir tecâvüz nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl‑i Sünnet bir sû‑i hareketiyle kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbîleri Ehl‑i Sünnete taslît etmiş. Vehhâbîler zulm eder, çünkü hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için cinayet ediyorlar. Fakat kader‑i İlâhî üç sebebe binâen adâlet eder:
516
Birincisi: Hadîs‑i sahîh ile sâbit olan ziyaret‑i kubûr ve makberistâna hürmet‑i şer'iye sû‑i isti'mâl edildi. Gayr‑ı meşrû hâdiseler zuhûra geldi. Hususan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise, mânâ‑yı harfî cihetiyle kalmadı; mânâ‑yı ismî derecesine çıktı. Yani sırf Cenâb‑ı Hak hesabına, makbûl bir abdi olduğuna ve şefâatine ve manevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde, o kabir sâhibini âdeta sâhib‑i tasarruf ve kendi kendine meded verecek bir kudret sâhibi tasavvur edip âmiyâne, câhilâne takdis edildi. Hattâ o dereceye varmış ki; namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhûr türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki; bu muharribi onlara musallat etsin. Fakat o muharrib dahi onları ta'dil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp bil'akis o da tefrit edip, köküyle kesmeğe başladı. Elbette (اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللّٰهِ يَنْتَقِمُ بِهِ ثُمَّ يَنْتَقِمُ مِنْهُ) kaidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.
İkincisi: Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb‑ı zâhiriye, hakîki telâkki ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor. Eğer esbâb‑ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp, nazar‑ı dikkati kendine celb etse, tevhid‑i hakîkiye münâfî olur. İşte şu gâfil, maddî asırdaki insanlar mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sarılmalarına, hikmet‑i şer'iye müsâade etmiyor. İşte buna binâen evliyânın ve eâzım‑ı İslâmiye’nin türbelerine birer mukaddes ziyaretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet‑i şer'iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden; kader‑i İlâhî onu ta'dil etmek istedi ki, bunları musallat etti.
517
Üçüncüsü: Şu asırda enâniyet o derece dizginini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Fir'avun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl‑i gaflet ve ehl‑i dalâlet ve bu mağrûr ehl‑i enâniyet nazarında kıyâs‑ı binnefs olarak, eâzım‑ı İslâmiye’nin nâmdârlarını hâşâ enâniyetle itham ettiklerinden, hem o ehl‑i gaflet ve dalâlet kendileri Allah’ı tanımadıkları için çok şeylere, çok zâtlara birer nev'i rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanem‑perestliğin başka bir nev'i olan heykel‑perestlerin ve sûret‑perestlerin gayet müdhiş bir riyâkârlık mânâsında olan şân ve şeref peşinde koştukları bir zamanda; eâzım‑ı İslâmiye’nin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdis derecesinde hürmetleri, elbette hikmet‑i şer'iye noktasında kader münâsib görmedi ki, bu muharribleri Ehl‑i Sünnete taslît etti. Onlarla ta'dil edecek.
Fakat Vehhâbîlerin seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber medâr‑ı şükrân bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahribkârâne olan seyyiâtlarına mukâbil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet de şudur ki: namaza çok dikkat ediyorlar. Şerîat’ın ahkâmına tatbik‑i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaydlık etmiyorlar. Güyâ dinin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkalar gibi, dinin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir‑i diniyeyi tahrib etmiyorlar. Hem Vehhâbîlik az bir fırkadır. Koca âlem‑i İslâm’ın havz‑ı kebîri içinde ya erir, ya îtidâle gelir. Çünkü menba'ı hariçte değil ki, âlem‑i İslâm’ı bulandırsın. Menba'ı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
518
Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele
﴿﷽﴾