Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
501

Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mes'ele

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
İhvânlarıma, medâr‑ı intibâh bir hâdise‑i cüz'iyeye dair bir suâle cevaptır.
Azîz Kardeşlerim!
Suâl ediyorsunuz ki: Câmi‑i şerîfinize, Cuma gecesinde sebebsiz olarak, mübârek bir misâfirin gelmesiyle tecâvüz edilmiş. Bu hâdisenin mâhiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?
Elcevab: Dört Nokta”yı, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla beyân edeceğim. Belki ihvânlarıma medâr‑ı intibâh olur, siz de cevabınızı alırsınız.

Birinci Nokta

O hâdisenin mâhiyeti; hilâf‑ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına, Cuma gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemâate fütûr getirmek ve beni misâfirlerle görüştürmemek için bir desîse‑i şeytaniye ve münâfıkâne bir taarruzdur. Garâibdendir ki, o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde, güyâ iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, O yılandan dehşet alıp korktun mu?” diye sordum:
Gördün ?
O dedi:
Neyi?
Dedim:
Bu dehşetli yılanı!
Dedi:
Yok, görmedim ve göremiyorum.
Fesübhânallâh!” dedim. Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği hâlde nasıl görmedin?”
502
O vakit hâtırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: Bu sana işârettir, dikkat et!” Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev'indendir. Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise, hıyânet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan sûretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: Fenâ niyetle geldiğin vakit seni yılan sûretinde görüyorum; dikkat et!” demiştim. Zâten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek şu zâhiren gördüğüm yılan ise, işârettir ki; hıyânetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecâvüz sûretini alacak. Bu defaki tecâvüz çendan zâhiren küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor; fakat vicdânsız bir muallimin teşvikiyle ve iştirâkiyle o memurun verdiği emir; câmi içinde namazın tesbihâtında iken, O misâfirleri getiriniz!” diye jandarmalara emretmiş. Maksad da beni kızdırmak; Eski Said damarıyla bu fevkalkanun, sırf keyfî muâmeleye karşı, kovmak ile mukàbele etmekti. Hâlbuki o bedbaht bilmedi ki: Said’in lisânında, Kur'ânın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle isti'mâl edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için; hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, câmide, vazife‑i diniye bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler. Memur bundan kızmış; Jandarmalar beni dinlemiyorlar diye kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenâb‑ı Hak, beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvânlarıma da tavsiyem budur ki: Zarûret‑i kat'iyye olmadan, bunlarla uğraşmayınız. Cevabü'l‑ahmaki es-sükût nev'inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız!
Fakat buna dikkat ediniz ki; canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' ettiği gibi; canavar vicdânı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecâvüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka tarafdârları istifade etmesinler.
503

İkinci Nokta

﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyet‑i kerîmesi fermânıyla: Zulme, değil yalnız âlet olanı ve tarafdâr olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünkü; rızâ‑yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rızâ da zulümdür.
İşte bir ehl‑i kemâl, kâmilâne, şu âyetin çok cevâhirinden bir cevherini şöyle tâbir etmiştir:
Muîni zâlimin, dünyada erbâb‑ı denâettir;
Köpektir zevk alan, sayyâd‑ı bî-insafa hizmetten!
Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor Böyle mübârek bir gecede, mübârek bir misâfirin, mübârek bir duâda iken, hafiyelik edip, güyâ cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır.

Üçüncü Nokta

Suâl: Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye Kur'ânın himmetine güveniyorsun. Hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecâvizleri çağırıp irşad etmiyorsun?‥
Elcevab: Usûl‑ü Şerîatın kaide‑i mühimmesindendir: اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: Bilerek zarara râzı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.” İşte ben çendan Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetine istinâden da'vâ ediyorum ki: Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehirini serpmekle telezzüz etmemek şartıyla, en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında iknâ etmezsem de, ilzam etmeye hazırım.”
Fakat, nihâyet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdân ki, bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına mübâdele eder derecede münâfıklığa girmiş insan sûretindeki yılanlara hakàikı söylemek; hakàika karşı bir hürmetsizliktir, كَتَعْل۪يقِ الدُّرَرِ ف۪ي اَعْنَاقِ الْبَقَرِ darb‑ı meseli gibi oluyor. Çünkü bu işleri yapanlar, kaç defa hakikati Risale‑i Nurdan işittiler. Ve bilerek, hakikatleri zındıka dalâletlerine karşı çürütmek istiyorlar. Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.
504

Dördüncü Nokta

Bana karşı bu yedi senedeki muâmeleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur. Çünkü menfîlerin ve esirlerin ve zindândakilerin kanunları meydândadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilâttan men'olunmazlar. Her millet ve devlette ibâdet ve tâat, tecâvüzden masûndur. Benim emsâllerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilâttan, ne muhâbereden ve ne de gezmekten men'olunmadılar. Ben, men'olundum ve hattâ câmiime ve ibâdetime tecâvüz edildi. Şâfiîlerce, tesbihât içinde kelime‑i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı.
Hattâ Burdur’da eski muhâcirlerden Şebâb isminde ümmî bir zât, kayınvalidesiyle beraber tebdil‑i hava için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilâf‑ı kanun yaptığı hatâyı setretmeye çalışıp: Affedersiniz! Gücenmeyiniz, vazifedir.” demiş. Sonra, Haydi git.” diyerek ruhsat vermiş. Bu vâkıaya sâir şeyler ve muâmeleler kıyâs edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muâmeledir ki, yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def'etmek için, Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum.
Zâten sebeb‑i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesâlar, aşâirlerin başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin; dünyalarıyla alâkam olmadığı hâlde beni ve iki zât‑ı âheri müstesnâ bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş, memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor. Diğeri, İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Hâlbuki bu iki zât, benim gibi kimsesiz, yalnız değiller; Mâşâallâh büyük nüfûzları var. Hem Hem
505
Hâlbuki, beni bir köye sokmuşlar; en vicdânsız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi; o köye gitmek ve birkaç gün tebdil‑i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni, muzâaf bir istibdâd altında eziyorlar. Hâlbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.
Buradaki memurlar, nüfûz‑u hükûmeti, ağrâz‑ı şahsiyede isti'mâl ediyorlar. Fakat, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdîs‑i ni'met sûretinde derim ki: Bütün onların bu tazyîkat ve istibdâdları; envâr‑ı Kur'âniye’yi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'âl ediyor, parlatıyor. Ve o tazyîkleri gören ve gayretin harâretiyle inbisat eden o envâr‑ı Kur'âniye, Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bil'akis Barla, kürsî‑i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
506

Beşinci Risale Olan Beşinci Mes'eleŞükür Risalesi

﴿
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân tekrar ile, ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴿وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ﴿لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ﴿بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ gibi âyetlerle gösteriyor ki; Hàlık‑ı Rahmân’ın ibâdından istediği en mühim , şükürdür. Furkàn‑ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder ve şükür etmemekliği, ni'metleri tekzîb ve inkâr sûretinde gösterip, ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermânıyla Sûre‑i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir sûrette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzîb ve inkâr olduğunu gösteriyor.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm nasıl ki, şükrü netice‑i hilkat gösteriyor; öyle de, Kur'ân‑ı Kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice‑i hilkat-i âlemin en mühimmi, şükürdür.
Çünkü, kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkilâtı şükrü intac edecek bir sûrette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güyâ şu şecere‑i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür.
507
Çünkü, hilkat‑i âlemde görüyoruz ki; mevcûdât‑ı âlem bir dâire tarzında teşkil edilip içinde nokta‑i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcûdât hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levâzımatını yetiştirir. Demek kâinâtı halkeden Zât, ondan, o hayatı intihâb ediyor.
Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir dâire sûretinde icâd edip, insanı nokta‑i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksûd olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor; onu onlara hâkim ediyor. Demek Hàlık‑ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihâb ediyor, âlemde onu irâde ve ihtiyar ediyor.
Sonra görüyoruz ki; âlem‑i insaniyet de, belki hayvan âlemi de, bir dâire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta‑i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'‑i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hàdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz ni'metleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok envâ'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisânda kuvve‑i zâika nâmında bir cihâz ile mat'ûmât adedince manevî ince ince mîzancıklar konulmuştur. Demek kâinât içinde en acîb, en zengin, en garîb, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.
Şimdi görüyoruz ki; herşey nasıl ki, rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de, rızık dahi bütün envâ'ıyla ma'nen ve maddeten, hâlen ve kàlen şükür ile kàimdir, şükür ile oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştihâ ve iştiyak, bir nev'i şükr‑ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr‑ı şuûrî bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile, o fıtrî şükrün mâhiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor.
Hem, rızık olan ni'metlerde gayet güzel süslü sûretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar, şükrün dâvetçileridir. Zîhayatı şevke dâvet eder ve şevk ile bir nev'i istihsân ve ihtirama sevkeder, bir şükr‑ü manevî ettirir. Ve zîşuûrun nazarını dikkate celbeder, istihsâna terğîb eder. Ni'metleri ihtirama onu teşvik eder. Onun ile kàlen ve fiilen şükre irşad eder ve şükür ettirir ve şükür içinde en àlî ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır.
508
Yani gösterir ki: Şu lezzetli rızık ve ni'met; kısa ve muvakkat bir lezzet‑i zâhiriyesiyle beraber dâimî, hakîki, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat‑ı Rahmânî’yi şükür ile kazandırır. Yani rahmet hazinelerinin Mâlik‑i Kerîm’inin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennet’in bâkî bir zevkini ma'nen tattırır.
İşte rızık, şükür vâsıtasıyla o kadar kıymetdâr ve zengin bir hazine‑i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlük ile nihâyet derecede sukùt eder.
Altıncı Söz’de beyân edildiği gibi; lisândaki kuvve‑i zâika, Cenâb‑ı Hak hesabına, yani manevî vazife‑i şükrâniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve‑i zâika, rahmet‑i bînihâye-i İlâhiye’nin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır‑ı àlî-kadr hükmündedir.
Eğer nefis hesabına olsa; yani rızkı in'âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve‑i zâika, bir nâzır‑ı àlî-kadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukùt eder. Nasıl rızkın şu hizmetkârı, şükürsüzlük ile bu dereceye sukùt eder; öyle de, rızkın mâhiyeti ve sâir hademeleri dahi sukùt ediyorlar. En yüksek makamdan, en ednâ makama inerler. Kâinât Hàlık’ının hikmetine zıd ve muhâlif bir vaziyete düşerler.
Şükrün mikyâsı; kanâattir ve iktisaddır ve rızâdır ve memnuniyettir.
Şükürsüzlüğün mîzanı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram‑helâl demeyip rastgeleni yemektir.
Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb‑i mahrumiyettir, hem vâsıta‑i zillettir. Hattâ hayat‑ı ictimâiyeye sâhib olan mübârek karınca dahi, güyâ hırs vâsıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü kanâat etmeyip senede birkaç tane buğday kâfî gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güyâ mübârek arı, kanâatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanâat ettiğinden, balı, insanlara emr‑i İlâhî ile ihsân eder, yedirir.
509
Evet, Zât‑ı Akdes’in alem‑i zâtîsi ve en a'zamî ismi olan Lafzullâh’tan sonra, en a'zam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahmân’ın en zâhir mânâsı, Rezzâktır.
Hem şükrün envâ'ı var. O nev'ilerin en câmi'i ve fihriste‑i umumiyesi, namazdır.
Hem şükür içinde sâfî bir îmân var, hàlis bir tevhid bulunur. Çünkü bir elmayı yiyen ve Elhamdülillâh diyen adam, o şükür ile ilân eder ki; O elma doğrudan doğruya dest‑i Kudretin yâdigârı ve doğrudan doğruya hazine‑i Rahmetin hediyesidir demesi ile ve i'tikàd etmesi ile, herşeyi cüz'î olsun, küllî olsun O’nun dest‑i kudretine teslîm ediyor. Ve her şeyde Rahmetin cilvesini bilir. Hakîki bir îmânı ve hàlis bir tevhidi, şükür ile beyân ediyor.
İnsan‑ı gâfil, küfran‑ı ni'met ile ne derece hasârete düştüğünü, çok cihetlerden yalnız bir vechini söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Lezzetli bir ni'meti insan yese, eğer şükür etse; o yediği ni'met, o şükür vâsıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve‑i Cennet olur. Verdiği lezzet ile Cenâb‑ı Hakk’ın iltifat‑ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve dâimî bir lezzet ve zevk veriyor. Bu gibi manevî lübbleri ve hülâsaları ve manevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve tüflî (posa) ve kışrî yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri füzûlât olup, aslına, yani anâsıra inkılâb etmeğe gidiyor.
Eğer şükür etmezse; o muvakkat lezzet, zevâl ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazûrat olur. Elmas mâhiyetindeki ni'met, kömüre kalbolur.
Şükür ile zâil rızıklar; dâimî lezzetler, bâkî meyveler verir.
Şükürsüz ni'met, en güzel bir sûretten çirkin bir sûrete döner. Çünkü o gâfile göre rızkın âkıbeti, muvakkat bir lezzetten sonra, füzûlâttır.
510
Evet rızkın aşka lâyık bir sûreti var; o da, şükür ile o sûret görünür. Yoksa ehl‑i gaflet ve dalâletin rızka aşkları, bir hayvanlıktır. Daha buna göre kıyâs et ki, ehl‑i dalâlet ve gaflet ne derece hasâret ediyorlar
Envâ'‑ı zîhayat içinde en ziyâde rızkın envâ'ına muhtaç, insandır. Cenâb‑ı Hak insanı bütün esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzâta mâlik bir mu'cize‑i kudret ve bütün esmâsının cilvelerini, san'atlarının inceliklerini mîzana çekecek âletleri hâvî bir halife‑i arz sûretinde halketmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve manevî rızkın hadsiz envâ'ına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a'lâ bir mevki olan ahsen‑i takvîme çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel‑i sâfilîne düşer, bir zulm‑ü azîmi irtikâb eder.
Elhâsıl: En a'lâ ve en yüksek tarîk olan tarîk‑ı ubûdiyet ve mahbûbiyetin dört esâsından en büyük esâsı şükürdür ki, o dört esâs şöyle tâbir edilmiş:
Der tarîk‑ı acz-mendî lâzım âmed çâr‑çîz:
Acz‑i mutlak, fakr‑ı mutlak, şevk‑i mutlak, şükr‑ü mutlak ey azîz!”
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الشَّاكِر۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الشَّاكِر۪ينَ وَالْحَامِد۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
511

Altıncı Risale Olan Altıncı Mes'ele

Haremeyn‑i Şerîfeyn’e Vehhâbîlerin tasallutuna dairdir
﴿
﴿وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً
Azîz Kardeşim!
Haremeyn‑i Şerîfeyn’in Vehhâbîlerin eline geçmesi ve onların eâzım‑ı İslâmın türbeleri hakkındaki tahribkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir?” diye suâl ediyorsunuz.
Elcevab: Şu hâdise âlem‑i İslâm’ın siyasetine ve hayat‑ı ictimâiyesine taalluk ettiği için Yeni Said kafasıyla cevab veremiyorum. Çünkü şimdi dâire‑i nazarım başka ufuktadır. Fakat hiç kırmadığım ve dâima fâidesini gördüğüm mübârek hatırın için Eski Said kafasını muvakkaten başıma sıkılarak giyerek şu Altıncı Mes'ele’yi dört muhtasar nüktelerle beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

Şu Vehhâbî mes'elesinin kökü derindir. An'anesi zaman‑ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o an'ane üç uzun esâslarla gelmiştir:
Birincisi: Hazret‑i Ali (R.A.), Vehhâbîlerin ecdâdından ve ekserîsi Necid sekenesinden olan Haricîlere kılınç çekmesi ve Nehrüvan’da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine hem din nâmına Şîalığın aksine olarak Hazret‑i Ali’nin (R.A.) faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hazret‑i Ali (R.A.) Şah‑ı velâyet ünvânını kazandığı ve turuk‑u evliyânın ekser‑i mutlakı ona rücû etmesi cihetinden Haricîlerde ve şimdi ise Haricîlerin bayraktarı olan Vehhâbîlerde ehl‑i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.
512
İkincisi: Müseylime‑i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidada yüz tutan Necid havâlisi, Hazret‑i Ebû Bekir’in (R.A.) hilâfetinde Hâlid İbn‑i Velîd’in kılıncıyla zîr ü zeber edildi. Bundan Necid ahâlisinin Hulefâ‑yı Râşidîn’e ve dolayısıyla Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’e karşı bir iğbirar seciyelerine girmişti. Hàlis Müslüman oldukları hâlde, yine eskiden ecdâdlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar. Nasıl ki ehl‑i İran’ın, Hazret‑i Ömer’in (R.A.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar, Âl‑i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret‑i Ömer’e (R.A.) ve Hazret‑i Ebû Bekir’e (R.A.) ve dolayısıyla Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’e dâima müntakìmâne fırsat buldukça tecâvüz etmişler.
Üçüncü Esâs: Vehhâbîlerin azîm imâmlarından ve acîb dehâları taşıyan meşhûr İbn‑i Teymiye ve İbn‑i Kayyimi'l-Cevzî gibi zâtlar, Muhyiddin‑i Arabî (K.S) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güyâ mezheb‑i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret‑i Ebû Bekir’in (R.A.), Hazret‑i Ali’den (R.A.) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hàrika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin‑i Arabî gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.
513
Hem Vehhâbîler, kendilerini Ahmed İbn‑i Hanbel mezhebinde saydıkları için, ahmed İbn‑i Hanbel Hazretleri bir milyon hadîs’in hâfızı ve râvisi ve şiddetli olan Hanbelî Mezhebi’nin reisi ve halk‑ı Kur'ân mes'elesinde cihan‑pesendâne salâbet ve metânet sâhibi bir zât olduğundan onun bir derece zâhirî ve müteassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip bir kısım evliyânın türbelerini tahrib ediyorlar. Ve kendilerini haklı zannediyorlar. Hâlbuki bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.

İkinci Nükte

Şu Vehhâbî mes'elesinin âlem‑i İslâm’ın an'anesi itibariyle nasıl ki üç esâsı var. Öyle de, âlem‑i insaniyet itibariyle dahi üç esâs’ı vardır:
Birincisi: Ehl‑i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesi noktasında bakılsa görülüyor ki; hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiye itibariyle beşer birkaç devri geçirmiş.
Birinci devri: Vahşet ve bedevîlik devri.
İkinci devri: Memlûkiyet devri.
Üçüncü devri: Esir devri.
Dördüncüsü: Ecîr devri.
Beşincisi: Mâlikiyet ve serbestiyet devridir.
Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdil edilmiş, nîm‑medeniyet devri açılmış. Fakat nev'‑i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihàz edip, hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat اَلْحُكْمُ لِلْغالِب olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri, zaîflerine esir muâmelesi yapmışlar. Sonra ihtilâl‑i kebîr gibi çok inkılâblarla o devir de ecîr devrine inkılâb etmiş. Yani, zenginler olan hàvâs tabakası, avâmı ve fukarayı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihàz etmesi, yani sermâye sâhibleri ehl‑i sa'y ve ameli, küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir.
Bu devirde sû‑i isti'mâlât o dereceye vardı ki: bir sermâyedâr kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı hâlde, bir bîçâre amele sabahtan akşama kadar tahte'l‑arz mâdenlerde çalışıp kût‑u lâyemût derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl, müdhiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası hàvâssa ilân‑ı isyan etti. Şu asr’ın tâbiriyle sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde evvel Rusya’yı zîr ve zeber edip geçen Harb‑i Umumî’den istifade ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm‑ı avâm, hàvâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve hàvâssa ait medâr‑ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.
514
İkinci Esâs: Şu asır menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır‑ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı hâlde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfî milliyet ise, mukaddesât‑ı diniyeye hürmetkâr olamıyor. Bahâneler buldukça ilişmek istiyor.
Üçüncü Esâs: Sükût….

Üçüncü Nükte

Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde‑i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûb ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl‑i bid'a ve dalâlet olur.
İşte bu kaideye binâen, âlem‑i İslâm’daki ehl‑i bid'a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, her biri bir hakka istinâd edip gitmiş. Fakat menfî ciheti, ya garaz veya inâd gibi bir sebeble o mesleğin âsârı, dalâlet hesabına çalışmıştır.
Meselâ:
Şîalar, Kur'ân’ın emrine imtisalen Ehl‑i Beyt’in muhabbetini esâs tutup, sonra intikam‑ı milliye cihetinden bir garaz gelerek meşrû muhabbet‑i Ehl-i Beyt’in âsârını zabtederek, Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna bina edip âsâr göstermişler.(لَا لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ) olan darb‑ı meseline mâsadak olmuşlar.
515
Hem meselâ, Vehhâbîler ve Haricîler ise, nusûs‑u şerîat’a ve sarîh âyâta ve zevâhir‑i ehâdîse istinâd ederek, hàlis tevhid’e münâfî ve sanem‑perestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat birinci nüktedeki üç esâsta beyân edilen sebebler cihetinden gelen menfî garazlar, onları haktan çevirip dalâlete saptırmış ki, ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar. Ve hâkezâ, Cebrî olsun, Mu'tezile olsun, hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakikatı mesleğinde görüp, onunla aldanıp sonra dalâlete saplanır.
Her ne ise her bâtıl bir mesleğin her bir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, her bir hak mesleğin dahi her bir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen sâdattan olan şerîf‑i Mekke, Ehl‑i Sünnet ve Cemâatten iken zaaf gösterip ingiliz siyasetinin Haremeyn‑i Şerîfeyn’e müstebidâne girmesine meydân verdi. Nass‑ı âyetle küffarın girmesini kabûl etmeyen Haremeyn‑i Şerîfeyn’i, İngiliz siyasetinin âlem‑i İslâm’ı aldatacak bir sûrette merkez‑i siyâsîsi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl‑i bid'attan olan Vehhâbîler, hariçten medâr‑ı istinâd aramayarak filcümle nîm‑müstakil bir siyaset‑i İslâmiye takib ettiklerinden; şu cihette haklı olarak, o gibi Ehl‑i Sünnete galebe ettiler, denilebilir.

Dördüncü Nükte

Esbâb tahtında vücûda gelen hâdiseler, o esbâbın hàlis malı değil; belki asıl o hâdisenin hakîki sâhibi kaderdir. Kader ise, hikmet‑i İlâhiye ile hükmeder. Öyle ise bu Vehhâbî hâdisesine, yalnız Vehhâbîlerin Ehl‑i Sünnete karşı müfritâne bir tecâvüz nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl‑i Sünnet bir sû‑i hareketiyle kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbîleri Ehl‑i Sünnete taslît etmiş. Vehhâbîler zulm eder, çünkü hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için cinayet ediyorlar. Fakat kader‑i İlâhî üç sebebe binâen adâlet eder:
516
Birincisi: Hadîs‑i sahîh ile sâbit olan ziyaret‑i kubûr ve makberistâna hürmet‑i şer'iye sû‑i isti'mâl edildi. Gayr‑ı meşrû hâdiseler zuhûra geldi. Hususan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise, mânâ‑yı harfî cihetiyle kalmadı; mânâ‑yı ismî derecesine çıktı. Yani sırf Cenâb‑ı Hak hesabına, makbûl bir abdi olduğuna ve şefâatine ve manevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde, o kabir sâhibini âdeta sâhib‑i tasarruf ve kendi kendine meded verecek bir kudret sâhibi tasavvur edip âmiyâne, câhilâne takdis edildi. Hattâ o dereceye varmış ki; namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhûr türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki; bu muharribi onlara musallat etsin. Fakat o muharrib dahi onları ta'dil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp bil'akis o da tefrit edip, köküyle kesmeğe başladı. Elbette (اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللّٰهِ يَنْتَقِمُ بِهِ ثُمَّ يَنْتَقِمُ مِنْهُ) kaidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.
İkincisi: Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb‑ı zâhiriye, hakîki telâkki ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor. Eğer esbâb‑ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp, nazar‑ı dikkati kendine celb etse, tevhid‑i hakîkiye münâfî olur. İşte şu gâfil, maddî asırdaki insanlar mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sarılmalarına, hikmet‑i şer'iye müsâade etmiyor. İşte buna binâen evliyânın ve eâzım‑ı İslâmiye’nin türbelerine birer mukaddes ziyaretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet‑i şer'iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden; kader‑i İlâhî onu ta'dil etmek istedi ki, bunları musallat etti.
517
Üçüncüsü: Şu asırda enâniyet o derece dizginini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Fir'avun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl‑i gaflet ve ehl‑i dalâlet ve bu mağrûr ehl‑i enâniyet nazarında kıyâs‑ı binnefs olarak, eâzım‑ı İslâmiye’nin nâmdârlarını hâşâ enâniyetle itham ettiklerinden, hem o ehl‑i gaflet ve dalâlet kendileri Allah’ı tanımadıkları için çok şeylere, çok zâtlara birer nev'i rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanem‑perestliğin başka bir nev'i olan heykel‑perestlerin ve sûret‑perestlerin gayet müdhiş bir riyâkârlık mânâsında olan şân ve şeref peşinde koştukları bir zamanda; eâzım‑ı İslâmiye’nin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdis derecesinde hürmetleri, elbette hikmet‑i şer'iye noktasında kader münâsib görmedi ki, bu muharribleri Ehl‑i Sünnete taslît etti. Onlarla ta'dil edecek.
Fakat Vehhâbîlerin seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber medâr‑ı şükrân bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahribkârâne olan seyyiâtlarına mukâbil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet de şudur ki: namaza çok dikkat ediyorlar. Şerîat’ın ahkâmına tatbik‑i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaydlık etmiyorlar. Güyâ dinin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkalar gibi, dinin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir‑i diniyeyi tahrib etmiyorlar. Hem Vehhâbîlik az bir fırkadır. Koca âlem‑i İslâm’ın havz‑ı kebîri içinde ya erir, ya îtidâle gelir. Çünkü menba'ı hariçte değil ki, âlem‑i İslâm’ı bulandırsın. Menba'ı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
518

Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele

﴿
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Şu mes'ele Yedi İşâret”tir.

Birkaç Sırr‑ı İnâyetin İzhârına Yedi Sebeb

Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına Yedi Sebebi beyân ederiz:

Birinci Sebeb

Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken baktım ki; mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve O’nun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.

İkinci Sebeb

Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de O’nun dersine ittibâen, O’nun tefsirini medhedeceğiz.
519
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ’larda ﴿حٰمٓ ’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniye’nin izhârına mükellefiz. Çünkü o Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

Üçüncü Sebeb

Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
520

Dördüncü Sebeb

Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki, murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ düsturuyla derim ki: وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
Mâdem böyledir; hakàik‑ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât‑ı İlâhiye’yi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs‑i ni'mettir.
521

Beşinci Sebeb

Çok zaman evvel bir ehl‑i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.
Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât‑ı İlâhiye’yi beyân etmekte medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükür ve tahdîs‑i ni'met olur.

Altıncı Sebeb

Sözler’in te'lifi vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmetimize bir mükâfât‑ı àcile ve bir vâsıta‑i teşvik olan inâyât‑ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram‑ı İlâhî olur. İkram‑ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr‑ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet‑i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin şu'leleri olur.
Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer; hiç medâr‑ı fahr ve gurur olamaz, belki medâr‑ı hamd ve şükrândır.

Yedinci Sebeb

Nev'‑i insanın yüzde sekseni ehl‑i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn‑ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.
522
İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’nin kıymetini, ekser nâsın nokta‑i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki:
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz.
Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
İşte geçmiş Yedi Esbâba binâen, küllî birkaç inâyet‑i Rabbâniye’ye işâret edeceğiz.

Birinci İşâret

Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, tevâfukât”tır.
Ezcümle: Mu'cizât‑ı Ahmediye Mektûbatı’nda, Üçüncü İşâretinden Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde kemâl‑i muvâzenetle ikiyüzden ziyâde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir‑iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl‑i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret‑i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki, ehl‑i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’deki belâğat, derece‑i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece‑i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
523

İkinci İşâret

Hizmet‑i Kur'âniye’ye ait inâyât‑ı Rabbâniye’nin ikincisi şudur ki: Cenâb‑ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar‑ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife‑i Kur'âniye’yi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl‑i kereminden, yükümü hafifleştirdi.
O mübârek cemâat ise; Hulûsi’nin tâbiriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve Sabri’nin tâbiriyle nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber yine Sabri’nin tâbiriyle bir tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden olarak, şevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr‑ı Kur'âniye’yi ve envâr‑ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr‑ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl‑i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet‑i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet‑i İlâhiye’dir.
524
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet‑i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs‑ı manevîsi bir veli‑yi kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs‑ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât‑ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret‑i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.

Üçüncü İşâret

Risale‑i Nur eczâları, bütün mühim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’yi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Çünkü hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn‑i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr‑ı kader ve cüz'‑ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd‑ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk‑elli sahifede, meşhûr Mukaddemât‑ı İsnâ Aşer nâmıyla Telvih nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Söz’de, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser‑i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr‑ı hilkat-i âlem ve tılsım‑ı kâinât denilen ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım‑ı müşkül-küşâ ve o muammâ‑yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât‑ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet‑i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat‑i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât‑ı zerrâttaki harekâtın sırr‑ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir; meydândadır, bakılabilir.
525
Hem sırr‑ı ehadiyet ile şerîksiz vahdet‑i Rubûbiyeti, hem nihâyetsiz Kurbiyet‑i İlâhiye ile nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret‑engîz hakikatleri kemâl‑i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi; kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr‑i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat‑i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl‑i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr‑ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’de öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ‑i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet‑i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câz‑ı manevîsinin eseri ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir.
526

Dördüncü İşâret

Elli‑altmış risaleler () öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl‑i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler tefhim edilmez deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri o sû‑i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet‑i beyân; elbette bilâ‑şübhe bir eser‑i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz‑ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât‑ı Kur'âniye’nin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.

Beşinci İşâret

Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, en âmî adama kadar ve ehl‑i kalb büyük bir velîden tut, en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt‑ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi; çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser‑i inâyet ve bir ikram‑ı Rabbânîdir.
527
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki: Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki‑üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz‑ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem‑i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz; üç‑dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik‑ı İlâhiye’den ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede çoklardan sorduğum hâlde sû‑i te'sir ve aksü'l‑amel ve tahdiş‑i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.

Altıncı İşâret

Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat‑ı ilmiyem, mukaddemât‑ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ'câz‑ı Kur'ân’ın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur.
528
Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif, yalnız bir köyde imrâr‑ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat‑ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet‑i Kur'âniye’yi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest‑i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr‑ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim.
Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr‑ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki; doğrudan doğruya Âyât‑ı Kur'âniye’nin üstad‑ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler; ekseriyet‑i mutlakası hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt‑i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf‑ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice‑i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.

Yedinci İşâret

Bu hizmetimiz zamanında, beş‑altı sene zarfında, bilâ‑mübâlağa yüz eser‑i ikram-ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye ve kerâmet‑i Kur'âniye’yi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının mesâil‑i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözler’in ve Risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet‑i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
529
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu‑yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sâhib‑i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ
İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet‑i Kur'âniye yaptırılıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْل۪يمًا كَث۪يرًا اٰم۪ينَ
530

Mahrem Bir Suâle Cevaptır

Şu sırr‑ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden Suâl Ediyorsun: Neden senin Kur'ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?‥”
Elcevab: Güzel bir cevaptır Şeref, i'câz‑ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ‑pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü: Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslîm değil îmândır; mârifet değil şehâdettir, şühûddur; taklid değil tahkîktir; iltizam değil iz'ândır; tasavvuf değil hakikattir; da'vâ değil da'vâ içinde bürhândır.
Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât‑ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet‑i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm‑i Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’in en parlak mazhar‑ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet‑i Kur'ân’a ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr‑ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr‑ı temsîl cihetü'l‑vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
531
Hem sırr‑ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.
Hem sırr‑ı temsîl penceresiyle, hakàik‑ı gaybiyeye, esâsât‑ı İslâmiye’ye şühûda yakın bir yakìn‑i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm‑i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet‑i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır.
532

Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir

Sekiz inâyet‑i İlâhiye sûretinde gelen işârât‑ı gaybiyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhâmı izâle etmek ve bir sırr‑ı azîm-i inâyeti beyân etmeye dairdir.
Şu Hâtime Dört Nüktedir

Birinci Nükte

Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci Mes'elesinde yedi‑sekiz küllî ve manevî inâyât‑ı İlâhiye’den hissettiğimiz bir işâret‑i gaybiyeyi, Sekizinci İnâyet nâmıyla tevâfukât tâbiri altındaki nakışta o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi‑sekiz küllî inâyâtlar, o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işârât‑ı gaybiyeyi isbât eder. Farz‑ı muhâl olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse, o işârât‑ı gaybiyenin kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemeyen, o işârâtı inkâr edemez.
Fakat tabakàt‑ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan tabaka‑i avâm, gözüne daha ziyâde i'timâd ettiği için; o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirîsi tevâfukât olduğundan; çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için ona gelen evhâmı def'etmek maksadıyla bir muvâzene nev'inden, bir hakikati beyân etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur'ân kelimesi ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevâfukât görünüyor hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, muvâzi bir vaziyet verilir. Kasd ve irâde ise, bizlerin olmadığına delilimiz; üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irâde, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediye’yi te'yid sûretinde ve iki kelimede tevâfuk sûretinde o garîb vaziyet verilmiştir.
533
Bu iki kelimenin mübârekiyeti, i'câz‑ı Kur'ân ve i'câz‑ı Ahmediye’ye bir hâtem‑i tasdik olmakla beraber; sâir misil kelimeleri dahi, ekseriyet‑i azîme ile tevâfuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsûs şu iki kelime, bir‑iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevâfukun aslı, sâir kitaplarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irâde‑i àliyeyi gösterecek bu derece garâbette değildir.
Şimdi bu da'vâmızı çürütmek kàbil olmadığı hâlde, zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir‑iki cihet olabilir:
Birisi: Sizler, düşünüp, öyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz.” diyebilirler Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.”
Buna karşı deriz ki: Bir da'vâda iki şâhid‑i sâdık kâfîdir. Bu da'vâmızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç‑dört sene sonra muttali' olduğumuza yüz şâhid‑i sâdık bulunabilir.
Bu münâsebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu kerâmet‑i i'câziye, Kur'ân‑ı Hakîm belâğat cihetinde derece‑i i'câzda olduğu nev'inden değildir. Çünkü, İ'câz‑ı Kur'ân’da, kudret‑i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu kerâmet‑i i'câziye ise, kudret‑i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun'î olur, bozulur. (Hâşiye)
……………………