363
Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesine Zeyldir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾
﴿ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ﴾
Suâl: Sen çok yerlerde demişsin ki: “Vahdette nihâyet derecede kolaylık var; kesrette ve şirkte nihâyet müşkülât oluyor. Vahdette vücûb derecesinde bir sühûlet var; şirkte imtina' derecesinde bir suûbet var” diyorsun. Hâlbuki gösterdiğin müşkülât ve muhâlât, vahdet tarafında da cereyan eder. Meselâ diyorsun: “Eğer zerreler memur olmazlarsa; herbir zerrede, ya bir ilm‑i muhît veya bir kudret‑i mutlaka veya hadsiz manevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise yüz derece muhâldir.” Hâlbuki, o zerreler memur‑u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir‥ tâ hadsiz muntazam vazifelerini yapabilsinler. Bunun hallini isterim.
Elcevab: Çok Söz’lerde izâh ve isbât etmişiz ki: Bütün mevcûdât bir tek Sâni'a verilse, bir tek mevcûd gibi kolay ve sühûletli olur. Eğer müteaddid esbâba ve tabiata isnâd edilse; bir tek sinek, semâvât kadar; bir çiçek, bir bahar kadar; bir meyve, bir bahçe kadar müşkülâtlı ve suûbetli olur. Mâdem şu mes'ele başka Söz’lerde izâh ve isbât edilmiş; onlara havâle edip, şurada yalnız üç işâret ile, o hakikate karşı nefsin itmi'nânını te'min edecek üç temsîl beyân edeceğiz:
364
Birinci Temsîl
Meselâ, şeffâf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mâhiyeti mikdarınca bil'asâle cüz'î zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca güneşi ziyâsıyla, elvân‑ı seb'asıyla, harâretiyle hattâ mesâfesiyle içine alabilir ve bir nev'i tecellî‑i a'zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe memur ve mensûb ve mir'ât sayılsa; güneş gibi, güneşin icraatındaki bir kısım cüz'î nümûnelerini gösterebilir.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ herbir mevcûd, hattâ herbir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse; o vakit herbir zerre, herbir mevcûd, ya bir ilm‑i muhît ve kudret‑i mutlaka sâhibi olmalı veyâhut hadsiz manevî makine ve matbaalar, içinde teşekkül etmeli; tâ ona tevdî' edilen acîb vazifeleri yapabilsin.
Eğer o zerreler Vâhid‑i Ehad’e isnâd edilse; o vakit herbir masnû', herbir zerre O’na mensûb olur, O’nun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı, onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisabla, nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hàlık’ının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet‑i zâtîsinden fazla işleri, vazifeleri; o intisab ve istinâd sırrıyla yapar.
İkinci Temsîl
Meselâ iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir; diğeri hamiyetli, milliyet‑perverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisab etmez, kendi başıyla iş görmek ister. Kendi kuvvetinin menba'larını belinde taşımaya mecbur olur. Techizâtını, cephanelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muztardır. O şahsî ve küçük kuvvet mikdarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder; fazla bir şey elinden gelmez.
365
Öteki kardeş, kendine güvenmiyor ve kendisini âciz, kuvvetsiz biliyor; pâdişaha intisab etti, askere kaydedildi. O intisab ile, koca bir ordu ona nokta‑i istinâd oldu. Ve o istinâd ile arkasında, pâdişahın himmetiyle bir ordunun manevî kuvveti tahşid edilebilir bir kuvve‑i maneviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlûb ordusu içindeki şahın büyük bir müşîrine rastgeldi; kendi pâdişahı nâmına, “Seni esir ediyorum, gel!” der, esir eder, getirir.
Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki:
Evvelki başıbozuk, kendi menba'‑ı kuvvetini ve techizâtını kendisi taşımaya mecbur olduğu için, gayet cüz'î iş görebilirdi. Şu memur ise; kendi kuvvetinin menba'ını taşımaya mecbur değil, belki onu ordu ve pâdişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline, makinesini küçük bir tel ile rabtetmek gibi, şu adam bu intisabla kendini o hadsiz kuvvete rabteder.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid‑i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Fir'avun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar‥ sinek, Nemrud’u gebertip Cehennem’e atar‥ bir mikrop, en cebbâr bir zâlimi kabre sokar‥ buğday dânesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer‥ havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, teşekkülâtlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, bilbedâhe memuriyet ve intisabdan ileri geliyor.
Eğer iş başıbozukluğa dönse, esbâba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit herşey, cirmi kadar ve şuûru mikdarınca iş görebilir.
Üçüncü Temsîl
Meselâ, iki arkadaş var; hiç görmedikleri bir memleketin ahvâline dair istatistikli bir nev'i coğrafya yazmak istiyorlar.
Birisi, o memleketin pâdişahına intisab edip, telgraf ve telefon dâiresine girer. On paralık bir tel ile, kendi telefon makinesini devletin teline rabteder. Her yer ile görüşür, muhâbere eder, ma'lûmât alır. Gayet muntazam ve mükemmel coğrafya istatistiğine ait san'atkârâne bir eser yapar.
366
Öteki arkadaş ise, ya elli sene mütemâdiyen gezecek ve müşkülâtla her yeri görüp her hâdiseyi işitecek, veyâhut milyonlarla lirayı sarfedip, devletin tel ve telefon temdidatı kadar ve pâdişah gibi telgraf sâhibi olacak. Tâ evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ eğer hadsiz eşya ve mahlûkat Vâhid‑i Ehad’e verilse, o vakit o irtibat ile herşey birer mazhar olur. O Şems‑i Ezelî’nin tecellîsine mazhariyetle, kavânîn‑i hikmetine ve desâtir‑i ilmiyesine ve nevâmis‑i kudretine irtibat peydâ eder. O vakit havl ve kuvvet‑i İlâhiye ile herşeyi görür bir gözü ve her yere bakar bir yüzü ve her işe geçer bir sözü hükmünde bir cilve‑i Rabbâniye’ye mazhar olur.
Eğer o intisab kesilse; o şey, bütün eşyadan dahi inkıtâ' eder, cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. O hâlde bir ulûhiyet‑i mutlaka sâhibi olmalı ki, evvelki vaziyette gördüğü işleri görebilsin.
Elhâsıl: Vahdet ve îmân yolunda, vücûb derecesinde bir sühûlet ve kolaylık var. Şirk ve esbâbda, imtina' derecesinde müşkülât ve suûbet var. Çünkü bir vâhid, külfetsiz olarak kesîr eşyaya bir vaziyet verir ve bir neticeyi istihsâl eder. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsâl etmeyi, o eşya‑yı kesîreye havâle edilse, o vakit pek çok külfetle ve pek çok hareketlerle ancak o vaziyet alınır ve o netice istihsâl edilir.
Meselâ, Üçüncü Mektûb’da denildiği gibi; semâvât meydânında, şems ve kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şa'şaalı tesbihkârâne bir seyerân ve cereyan vermek demek olan câzibedâr, sevimli vaziyet‑i semâviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücûd bulması demek olan o ulvî, hikmetli netice‑i arziye, eğer vahdete verilse; O Sultan‑ı Ezel, kolayca küre‑i arz gibi bir neferi, o vaziyet ve o netice için ecrâm‑ı ulviyeye kumandan ta'yin eder. O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neş'esinden mevlevî gibi zikir ve semâ'a kalkar; az bir masrafla o güzel vaziyet hâsıl olur, o mühim netice vücûd bulur.
367
Eğer arza, “Sen dur, karışma!” denilse ve o netice ve o vaziyetin istihsâli de semâvâta havâle edilse ve vahdetten, kesrete ve şirke gidilse; her gün ve her sene, binler derece küre‑i arzdan büyük olan milyonlar adedince yıldızlar hareket etmek, milyarlar sene mesâfeyi yirmidört saatte ve bir senede kestirmek lâzımdır.
Netice‑i Merâm: Kur'ân ve ehl‑i îmân, hadsiz masnûâtı bir Sâni'‑i Vâhid’e verir. Doğrudan doğruya her işi O’na isnâd eder. Vücûb derecesinde sühûletli bir yolda gider, sevkeder… Ve ehl‑i şirk ve tuğyan, bir masnû'‑u vâhidi, hadsiz esbâba isnâd ederek, imtina' derecesinde suûbetli bir yolda gider. Şu hâlde Kur'ân yolunda, bütün masnûâtla; dalâlet yolunda, bir masnû'‑u vâhid beraberdirler. Hattâ, belki bütün eşyanın vâhidden sudûru, bir vâhidin hadsiz eşyadan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki; bir zâbit, bin neferin tedbirini, bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin tedbiri, bin zâbite havâle edilse; bin nefer kadar müşkülâtlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.
İşte şu hakikati, şu âyet‑i azîme, ehl‑i şirkin başına vuruyor‥ dağıtıyor:
﴿ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
368
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ يَا اَحَدُ يَا وَاحِدُ يَا صَمَدُ يَا مَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ❋ يَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ❋ وَيَا مَنْ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ ❋ يَا مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ ❋ يَا مَنْ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْئٍ قَد۪يرٌ ❋ يَا مَنْ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ ❋ بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائَهُ وَصَاحِبَهَا سَع۪يدًا مِنَ الْمُوَحِّد۪ينَ الْكَامِل۪ينَ وَمِنَ الصِّدّ۪يق۪ينَ الْمُحَقِّق۪ينَ وَمِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ الْمُتَّق۪ينَ اٰم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سِرِّ اَحَدِيَّتِكَ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْح۪يدِ وَقَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَلِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ
اٰم۪ينَ‥ اٰم۪ينَ‥ اٰم۪ينَ
369
Yirmibirinci Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❋ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا ❋ رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُورًا﴾
Ey hânesinde ihtiyar bir vâlide veya pederi veya akrabasından veya îmân kardeşlerinden bir amel‑mânde veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gâfil! Şu âyet‑i kerîmeye dikkat et, bak nasıl ki; bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı sûrette ihtiyar vâlideyne şefkati celbediyor.
Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin, evlâdlarına karşı şefkatleridir. Ve en àlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukâbil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemâl‑i lezzetle evlâdlarının hayatı için fedâ edip sarfediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukùt etmemiş ve canavara inkılâb etmemiş herbir veled; o muhterem, sâdık, fedâkâr dostlara hàlisâne hürmet ve samîmâne hizmet ve rızâlarını tahsil ve kalblerini hoşnud etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.
370
İşte, o mübârek ihtiyarların vücûdlarını istiskàl edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdânsızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına fedâ edenin zevâl‑i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdânsızlık olduğunu anla…
Ey derd‑i maîşetle mübtelâ olan insan! Bil ki; senin hânendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musîbet dâfiası, hânendeki o istiskàl ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: “Maîşetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk‑ı maîşetin daha ziyâde olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat'î delillerini biliyorum; seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanâat et. Kasem ederim şu hakikat gayet kat'îdir; hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslîm olmuşlar. Nefsimin inâdını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat sana kanâat vermeli.
Evet, kâinâtın şehâdetiyle, nihâyet derecede Rahmân, Rahîm ve Latîf ve Kerîm olan Hàlık‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latîf bir sûrette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyâde merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket sûretinde gönderir. Onların iâşelerini, tama'kâr ve bahil insanlara yükletmez. ﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾ âyetlerinin ifâde ettikleri hakikati, bütün zîhayatın envâ'‑ı mahlûkları lisân‑ı hâl ile bağırıp o hakikat‑i kerîmâneyi söylüyorlar.
Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi, bereket sûretinde geliyor. Bunu te'yid eden ve kendim gördüğüm bir misâl:
371
Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki‑üç sene evvel her gün yarım ekmek – o köyün ekmeği küçük idi – muayyen bir ta'yinim vardı ki, çok defa bana kâfî gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misâfir geldiler. O aynı ta'yinim hem bana, hem onlara kâfî geldi. Çok kere de fazla kalırdı.
İşte şu hâl o derece tekerrür edip bana kanâat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat'î bir sûrette ilân ediyorum: Onlar bana bâr değil; hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.
Ey insan! Mâdem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misâfir geldiği vakit berekete medâr oluyor; öyle ise, mahlûkatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl‑i îmân ve ehl‑i îmânın en ziyâde hürmet ve merhamete şâyân aceze, alîl ihtiyareler; ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakîki dost ve en sâdık muhib olan peder ve vâlide; ihtiyarlık hâlinde bir hânede bulunsa, ne derece vesile‑i bereket ve vâsıta‑i rahmet ve لَوْ لَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا sırrıyla, yani: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” ne derece sebeb‑i def'-i musîbet olduklarını sen kıyâs eyle.
İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın… اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızâlarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskàl etmek, ölümlerini temennî etmek ve onların nâzik ve serîü't‑teessür kalblerini rencîde etmek ile ﴿خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ﴾ sırrına mazhar olursun. Eğer Rahmet‑i Rahmân istersen, O Rahmân’ın vedîalarına ve senin hânendeki emânetlerine rahmet et.
372
Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetin sebebi; o zât ise, ihtiyar peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riâyet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallâh âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli…
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
373
Yirmiikinci Mektûb
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Şu mektûb iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl‑i îmânı uhuvvete ve muhabbete dâvet eder.
Birinci Mebhas
﴿﷽﴾
﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ﴾
﴿اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ﴾﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ﴾
Mü'minlerde nifâk ve şikàk, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inâd ve hased; hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat‑ı şahsiyece ve hayat‑ı ictimâiyece ve hayat‑ı maneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat‑ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücûhundan altı vechini beyân ederiz.
374
Birinci Vecih
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hânede bulunsan; seninle beraber dokuz masûm ile bir cânî var. O gemiyi gark ve o hâneyi ihrâk etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ, bir tek masûm, dokuz cânî olsa, yine o gemi hiçbir kanun‑u adâletle batırılmaz.
Aynen öyle de: Sen, bir hâne‑i Rabbâniye ve bir sefîne‑i İlâhiye olan bir mü'minin vücûdunda îmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfât‑ı masûme varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hâne‑i maneviye-i vücûdun ma'nen gark ve ihrâkına, tahrib ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni' ve gaddâr bir zulümdür.
İkinci Vecih
Hem, hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zîra, ma'lûmdur ki; adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ‑yı hakîkisinde olarak beraber cem' olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbâbının rüchâniyetine göre bir kalbde hakîki bulunsa; o vakit adâvet mecâzî olur, acımak sûretine inkılâb eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenâlığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütûfla, ıslahına çalışır. Onun için, nass‑ı hadîs ile; “Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'‑ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbâb‑ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur, tasannu' ve temelluk sûretine girer.
375
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen, âdi küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel‑i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de; Kâbe hürmetinde olan îmân ve Cebel‑i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf‑ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı îmân ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın!
Evet, tevhid‑i îmânî, elbette tevhid‑i kulûbu ister. Ve vahdet‑i i'tikàd dahi, vahdet‑i ictimâiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki; sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir râbıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münâsebet hissedersin. Hâlbuki, îmânın verdiği nur ve şuûr ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ‑i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.
Meselâ: Her ikinizin; Hàlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Ma'bûd’unuz bir, Râzık’ınız bir‥ bir, bir, bine kadar bir, bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir‥ bir, bir, yüze kadar bir, bir… Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir‥ ona kadar bir, bir…
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifâk ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinâtı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları hâlde; şikàk ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakîki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta‑i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbâb‑ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât‑ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.
376
Üçüncü Vecih
Adâlet‑i mahzâyı ifâde eden ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى﴾ sırrına göre, bir mü'minde bulunan cânî bir sıfat yüzünden sâir masûm sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü'minin fenâ bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü'minin akrabasına adâvetini teşmîl etmek, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ﴾ sîga‑i mübâlağa ile, gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şerîat ve hikmet‑i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, “Benim hakkım var” dersin?
Hakikat nazarında sebeb‑i adâvet ve şer olan fenâlıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirâyet ve in'ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka mes'eledir. Muhabbetin esbâbı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirâyet ve in'ikâs etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki; “Dostun dostu dosttur” sözü, durûb‑u emsâl sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir” sözü umumun lisânında gezer.
İşte, ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, masûm bir kardeşine ve taallukatına adâvet etmek ne kadar hilâf‑ı hakikat olduğunu, hakikat‑bîn isen anlarsın.
Dördüncü Vecih
Hayat‑ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu dördüncü vechin esâsı olarak birkaç düsturu dinle:
Birincisi
Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِي الْمَسَاوِيَا sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.
İkinci Düstur
Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zîra, senin gibi niyeti hàlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur; aksü'l‑amel yapar.
377
Üçüncü Düstur
Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine çalış. Hem, en ziyâde sana zarar veren nefs‑i emmârene ve hevâ‑yı nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet nasıl ki, muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır; öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlûb etmek istersen, fenâlığına karşı iyilikle mukàbele et. Çünkü eğer fenâlıkla mukàbele edersen, husûmet tezâyüd eder. Zâhiren mağlûb bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idâme eder.
Eğer iyilikle mukàbele etsen nedâmet eder, sana dost olur. اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَر۪يمَ مَلَكْتَهُ ❋ وَاِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئ۪يمَ تَمَرَّدًا hükmünce; mü'minin şe'ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, îmân cihetinde kerîmdir. Evet, fenâ bir adama “İyisin, iyisin” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenâsın, fenâsın” desen fenâlaşması çok vukû' bulur. Öyle ise, ﴿وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا﴾﴿وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ﴾ gibi desâtir‑i kudsiye-i Kur'âniye’ye kulak ver; saâdet ve selâmet ondadır.
378
Dördüncü Düstur
Ehl‑i kin ve adâvet hem nefsine, hem mü'min kardeşine, hem Rahmet‑i İlâhiye’ye zulmeder, tecâvüz eder. Çünkü, kin ve adâvet ile nefsini bir azâb‑ı elîmde bırakır. Hasmına gelen ni'metlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden gelse, o bütün bütün azâbdır. Çünkü, hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsûd hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün; tâ anlasın ki, rakìbinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet fânîdir, muvakkattir. Fâidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa; ya kendisi riyâkârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyâhut mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musîbetlerden memnun ve ni'metlerden mahzûn olup, kader ve Rahmet‑i İlâhiye’ye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta Kaderi tenkid ve Rahmete i'tirâz ediyor. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete i'tirâz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kin ve adâvetle mukàbele etmeyi hangi insaf kabûl eder; bozulmamış hangi vicdâna sığar? Hâlbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı, bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü:
Evvelâ: Kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o Kader ve Kazâ hissesine karşı rızâ ile mukàbele etmek gerektir.
Sâniyen: Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûb olduğundan acımak ve nedâmet edeceğini beklemek.
Sâlisen: Sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra bâkî kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûb edecek afv ve safh ile ve ulüvv‑ü cenâblıkla mukàbele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.
379
Yoksa, sarhoş ve dîvâne olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiatıyla alan cevherci bir Yahudî gibi, beş paraya değmeyen fânî, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr‑u dünyeviyeye; güyâ ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedîd bir hırs ile ve dâimî bir kin ile, mütemâdiyen bir adâvetle mukàbele etmek, sîga‑i mübâlağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur. Ve bir nev'i dîvâneliktir.
İşte, hayat‑ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr‑i intikama – eğer şahsını seversen – yol verme ki, kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikat‑bîn olan Hâfız‑ı Şirâzî’yi dinle: دُنْيَا نَه مَتَاعِيسْتِى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعِى
Yani, “Dünya öyle bir metâ' değil ki, bir nizâ'a değsin.” Çünkü, fânî ve geçici olduğundan, kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş:
اۤسَايِشِ دُو گِيتِى تَفْسِيرِ اِينْ دُو حَرْفَسْتْ
بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا
Yani, “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir.”
Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem, damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.”
Elcevab: Sû‑i hulk ve fenâ haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezâsıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Mâdem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, manevî bir nedâmet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zâten bu mektûbun bu mebhasını yazdık, tâ bu manevî istiğfarı te'min etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhîr etmesin.
380
Cây‑i dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki; mütedeyyin bir ehl‑i ilim, fikr‑i siyâsîsine muhâlif bir âlim‑i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münâfığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fenâ neticelerinden ürktüm, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim. O zamandan beri hayat‑ı siyâsiyeden çekildim.
Beşinci Vecih
Hayat‑ı ictimâiyece, inâd ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyân eder.
Eğer denilse: “Hadîste, اِخْتِلَافُ اُمَّت۪ي رَحْمَةٌ denilmiş. İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı, mazlum avâmı, zâlim hàvâssın şerrinden kurtarıyor. Çünkü, bir kasabanın ve bir köyün hàvâssı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa ilticâ eder, kendisini kurtarır. Hem, tesâdüm‑ü efkârdan ve tehâlüf‑ü ukùlden, hakikat tamamıyla tezâhür eder.”
Elcevab:
Birinci suâle deriz ki: Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, herbiri kendi mesleğinin tamir ve revâcına sa'y eder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmîl ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilâf ise – ki garazkârâne, adâvetkârâne, birbirinin tahribine çalışmaktır – hadîsin nazarında merduttur. Çünkü, birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.
381
İkinci suâle deriz ki: Tarafgirlik eğer hak nâmına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik haksızlara melce'dir ki, onlara nokta‑i istinâd teşkil eder. Çünkü, garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip tarafdârlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukâbil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona – hâşâ! – lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.
Üçüncü suâle deriz ki: Hak nâmına, hakikat hesabına olan tesâdüm‑ü efkâr ise, maksadda ve esâsta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her köşesini izhâr edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat, tarafgirâne ve garazkârâne, fir'avunlaşmış nefs‑i emmâre hesabına hodfürûşluk, şöhret‑perverâne bir tarzdaki tesâdüm‑ü efkârdan bârika‑i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre‑i arzda dahi nokta‑i telâkîsi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihâyetsiz müfritâne gider. Kàbil‑i iltiyâm olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl‑i âlem buna şâhiddir.
Elhâsıl: اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ❋ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ❋ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ olan desâtir‑i àliye düstur‑u harekât olmazsa, nifâk ve şikàk meydân alır. Evet, اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ❋ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa, adâlet etmek isterken zulmeder.
Cây‑i ibret bir hâdise: Bir vakit, İmâm‑ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfî ve hàlistir; o din haktır” dedi.
382
Hem medâr‑ı dikkat bir vâkıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser‑i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü, şerîat nâmına, kanun‑u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adâletle iş görmemiştir.
Cây‑i teessüf bir hâlet‑i ictimâiye ve kalb‑i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz‑ı hayat-ı ictimâî:
“Haricî düşmanların zuhûr ve tehâcümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat‑ı ictimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde, şu Cemâat‑i İslâmiye’ye hizmet da'vâ edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken cüz'î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar? Şu hâl bir sukùttur, bir vahşettir, hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’ye bir hıyânettir.
Medâr‑ı ibret bir hikâye: Bedevî aşîretlerinden Hasenân aşîretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşîreti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman tâife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşîreti def' edinceye kadar dâhilî adâveti hâtırlarına getirmezlerdi.
İşte, ey mü'minler! Ehl‑i îmân aşîretine karşı tecâvüz vaziyetini almış ne kadar aşîret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki dâireler gibi, yüz dâireden fazla vardır. Herbirisine karşı, tesânüd ederek el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshîl etmek, onların harîm‑i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inâd, hiçbir cihetle ehl‑i îmâna yakışır mı?
383
O düşman dâireler, ehl‑i dalâlet ve ilhâddan tut, tâ ehl‑i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nev'i düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet‑i İslâmiye’dir. Bu kal'a‑i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahânelerle sarsmak ne kadar hilâf‑ı vicdân ve ne kadar hilâf‑ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!
Ehâdîs‑i şerîfede gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyân ve Deccâl gibi nifâk ve zındıka başına geçecek eşhâs‑ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikàkından istifade ederek, az bir kuvvetle nev'‑i beşeri herc ü merc eder ve koca Âlem‑i İslâmı esâret altına alır.
Ey ehl‑i îmân! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ﴾ kal'a‑i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Ma'lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de döğebilir. Bir mîzanda iki dağ birbirine karşı muvâzenede bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte, ey ehl‑i îmân, ihtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat‑ı ictimâiyenizle alâkanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًاdüstur‑u àliyeyi düstur‑u hayat yapınız; sefâlet‑i dünyeviyeden ve şekàvet‑i uhreviyeden kurtulunuz!
384
Altıncı Vecih
Hayat‑ı maneviye ve sıhhat‑i ubûdiyet, adâvet ve inâd ile sarsılır. Çünkü vâsıta‑i halâs ve vesile‑i necât olan ihlâs, zâyi' olur. Zîra, tarafgir bir muannid, kendi a'mâl‑i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hàlisen livechillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem, hüküm ve muâmelâtında tarafgirini tercih eder, adâlet edemez. İşte, ef'âl ve a'mâl‑i hayriyenin esâsları olan ihlâs ve adâlet, husûmet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kàbiliyet‑i makam kısa olduğundan kısa kesiyoruz.
385
İkinci Mebhas
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Ey ehl‑i îmân! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki; adâvet kadar hayat‑ı İslâmiye’ye en müdhiş bir maraz‑ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb‑i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefâleti getirir. Evet, her milletten ziyâde hırs ile dünyaya saldıran Yahudî milletinin zillet ve sefâleti, bu hükme bir şâhid‑i kàtı'dır.
Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir dâireden tut, tâ en cüz'î bir ferde kadar sû‑i te'sirini gösterir. Tevekkülvâri taleb‑i rızk ise, bil'akis, medâr‑ı rahattır ve her yerde hüsn‑ü te'sirini gösterir.
İşte, bir nev'i zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedâr ağaçlar ve nebâtlar, tevekkülvâri, kanâatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlâd besliyorlar. Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvanat dâiresi içinde za'f ve acz lisân‑ı hâliyle tevekkül eden yavruların, meşrû ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine‑i Rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr‑ı meşrû ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb‑i mahrumiyettir; tevekkül ve kanâat ise, vesile‑i Rahmettir.
386
Hem dâire‑i insaniye içinde her milletten ziyâde hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat‑ı dünyeviyeye bağlanan Yahudî milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine fâidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr‑ı meşrû bir servet‑i ribâiye ile bütün milletlerden yedikleri sille‑i zillet ve sefâlet, katl ve ihanet gösteriyor ki; hırs, mâden‑i zillet ve hasârettir.
Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dair o kadar vâkıalar var ki; اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb‑ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat‑i âmme olarak kabûl edilmiştir. Mâdem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanâat ile malı taleb et, tâ çok gelsin.
Ehl‑i kanâat ile ehl‑i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın dîvânhânesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabûl etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfîdir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütûftur.” İkinci adam, güyâ bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi, mağrûrâne der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat dîvânhâne sâhibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel, kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bil'akis, hâne sâhibini tenkid ediyor. Hâne sâhibi de ondan istiskàl ediyor. Birinci adam mütevâziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanâati, dîvânhâne sâhibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun” der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyâdeleştirir, memnuniyeti tezâyüd eder.
İşte, dünya bir dîvânhâne‑i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra‑i rahmettir. Derecât‑ı erzâk ve merâtib‑i ni'met dahi, iskemleler hükmündedir.
Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû‑i te'sirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhâh eden dilenciden istiskàl edip vermemek, diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
387
Hem, meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayd kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen, “Aman yatayım, aman yatayım” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem, meselâ, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip en nihâyet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki, bir ekmeğin vücûdu tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder; öyle de, tertib‑i eşyada bir teennî‑i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teennî ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları mürâat etmez. Ya atlar düşer, veyâhut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd‑i maîşetle sersem olmuş ve hırs‑ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram‑helâl demeyip her malı kabûl ve hayat‑ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri fedâ ediyorsunuz; hattâ, erkân‑ı İslâmiye’nin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb‑i bereket ve dâfi‑i beliyyâttır. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musîbet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya‑yı hayâliyede, Birinci Harb‑i Umumî’nin beşinci senesinde bir acîb rüyada, benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât‑ı maliye ve meşakkat‑i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenâb‑ı Hak, bir kısım maldan onda bir (Hâşiye‑1) veya bir kısım maldan kırkta bir, (Hâşiye‑2) kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin. Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik. Cenâb‑ı Hak, müterâkim zekâtını (kırkta otuz, onda sekizini) aldı.
388
Hem her senede, yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb‑ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belâlı bir nev'i orucu beş sene cebren bize tutturdu.
Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nurânî ve fâideli bir nev'i ta'limât‑ı Rabbâniye’yi bizden istedi. Biz tenbellik edip, o namazı ve niyâzı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi' ettik. Cenâb‑ı Hak, onun keffâreti olarak, beş sene ta'lim ve ta'limât ve koşturmakla bize bir nev'i namaz kıldırdı” demiştim. Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya‑yı hayâliyede pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmibeşinci Söz’de, medeniyetle hükm‑ü Kur'ân’ı muvâzene bahsinde isbât ve beyân edildiği üzere; beşerin hayat‑ı ictimâîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:
Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idâme eden, cereyan‑ı ribâ ve terk‑i zekâttır.
Bu iki müdhiş maraz‑ı ictimâîyi tedâvi edecek tek çare, zekâtın bir düstur‑u umumî sûretinde icrası ile vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâdır.
Hem değil yalnız eşhâsta ve hususî cemâatlerde, belki umum nev'‑i beşerin saâdet‑i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam‑ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, hàvâs ve avâm, iki tabaka var. Hàvâstan avâma merhamet ve ihsân; ve avâmdan hàvâssa karşı hürmet ve itâati te'min edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahakküm iner; avâmdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka‑i beşer dâimî bir mücâdele‑i maneviyede, bir keşmekeş‑i ihtilâfta bulunur. Gele gele, tâ Rusya’da olduğu gibi, sa'y ve sermâye mücâdelesi sûretinde boğuşmaya başlar.
389
Ey ehl‑i kerem ve vicdân! Ve ey ehl‑i sehàvet ve ihsân!
İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü, Allah nâmına vermediğin için ma'nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun; hem hakikaten Cenâb‑ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîat memuru olduğun hâlde, kendini sâhib‑i mal zannedip bir küfran‑ı ni'met ediyorsun.
Eğer zekât nâmına versen, Cenâb‑ı Hak nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükrân‑ı ni'met gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi, sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet‑i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.
Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân yâhut sâir sûretlerde verip, riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَقَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
390
Hâtime
Gıybet hakkındadır
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuâının Beşinci Noktasının makam‑ı zemm ve zecrin misâllerinden olan bir tek âyetin, mu'cizâne altı tarzda gıybetten tenfîr etmesi; Kur'ân’ın nazarında gıybet ne kadar şeni' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyâna ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur'ân’ın beyânından sonra beyân olamaz; ihtiyaç da yoktur.
İşte, ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ âyetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Ma'lûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm‑ü zımnî var.
İşte, birincisi, hemze ile der: “Âyâ, suâl ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?”
İkincisi, يُحِبُّ lafzıyla der: “Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfûr bir işi sever?”
Üçüncüsü, اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: “Cemâatten hayatını alan hayat‑ı ictimâiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabûl eder?”
Dördüncüsü, اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: “İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına, arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?”
391
Beşincisi, ﴿اَخ۪يهِ﴾ kelimesiyle der: “Hiç rikkat‑i cinsiyeniz, hiç sıla‑i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs‑ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle dîvâne gibi ısırıyorsunuz?”
Altıncısı, مَيْتًا kelâmıyla der: “Vicdânınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?”
Demek, şu âyetin ifâdesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle; zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdânen ve fıtraten ve milliyeten mezmûmdur. İşte bak, nasıl şu âyet, îcâzkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i'câzkârâne altı derece o cürümden zecreder.
Gıybet, ehl‑i adâvet ve hased ve inâdın en çok isti'mâl ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet‑i nefis sâhibi, bu pis silâha tenezzül edip isti'mâl etmez. Nasıl meşhûr bir zât demiş: اُكَبِّرُ نَفْس۪ي عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ❋ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
Yani, “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zaîf ve zelîl ve aşağıların silâhıdır.”
Gıybet odur ki; gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı, çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsûs birkaç maddede câiz olabilir:
Birisi: Şekvâ sûretinde bir vazifedâr adama der; tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izâle etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrîk‑i mesâî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de, sırf maslahat için, garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: “Onun ile teşrîk‑i mesâî etme. Çünkü zarar göreceksin.”
Birisi de: Maksadı tahkîr ve teşhîr değil, belki maksadı, ta'rif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filân yere gitti.”
392
Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık‑ı mütecâhirdir. Yani, fenâlıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiâtla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor; sıkılmayarak, âşikâre bir sûrette işliyor.
İşte, bu mahsûs maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa, gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mâl‑i sâlihayı yer bitirir.
Eğer gıybet etti veyâhut isteyerek dinledi; o vakit اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَلِمَنِ اغْتَبْنَاهُ demeli; sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
393
Yirmiüçüncü Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكَ وَذَرَّاتِ وُجُودِكَ
Azîz, gayretli, ciddi, hakikatli, hàlis, dirayetli kardeşim!
Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilâf‑ı zaman ve mekân, sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni teşkil etmez. Biri şarkta, biri garbda, biri mâzide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da; beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan bir tek maksad için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler. Sizi her sabah yanımda tasavvur edip, kazancımın bir kısmını, bir sülüsünü (Allah kabûl etsin) size veriyorum. Duâda, Abdülmecîd ve Abdurrahman ile berabersiniz. İnşâallâh her vakit hissenizi alırsınız…
Sizin dünyaca bazı müşkülâtınız, senin hesabına beni bir parça müteessir etti. Fakat mâdem dünya bâkî değil ve musîbetlerinde bir nev'i hayır vardır; senin bedeline “Yâ hû bu da geçer” kalbime geldi. لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ düşündüm, ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾ okudum. ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ dedim. Senin yerine tesellî buldum. Cenâb‑ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşâallâh sen de o sevgililerin sınıfındansın.
394
Sözler’in neşrine mânilerin çoğalması sizi müteessir etmesin. İnşâallâh neşrettiğin mikdar bir rahmete mazhar olduğu zaman, pek bereketli bir sûrette o nurlu çekirdekler, kesretli çiçekler açacaklar.
Bazı suâller soruyorsunuz. Azîz kardeşim, yazılan gâlib Sözler ve Mektûblar; ihtiyarsız, def'î ve ânî bir sûrette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve‑i ilmiye ile düşünüp cevab versem, sönük düşer; noksan olur. Bir mikdardır ki, tulûât‑ı kalbiye tevakkuf etmiş, hâfıza kamçısı kırılmış; fakat cevabsız kalmamak için gayet muhtasar birer cevab yazacağız.
Birinci Suâliniz
Mü'minin mü'mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?
Elcevab Esbâb‑ı kabûl dâiresinde olmalı. Çünkü, bazı şerâit dâhilinde duâ makbûl olur. Şerâit‑i kabûlün ictimâ'ı nisbetinde makbûliyeti ziyâdeleşir.
Ezcümle; duâ edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbûl bir duâ olan salavât‑ı şerîfeyi şefâatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salavât getirmeli. Çünkü, iki makbûl duânın ortasında bir duâ makbûl olur. Hem بِظَهْرِ الْغَيْبِ yani: “gıyâben ona duâ etmek”; hem Hadîs’te ve Kur'ân’da gelen me'sûr duâlarla duâ etmek. Meselâ: اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ ل۪ي وَلَهُ فِي الدّ۪ينِ وَالدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ﴿رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ﴾ gibi câmi' duâlarla duâ etmek hem hulûs ve huşû ve huzur‑u kalb ile duâ etmek hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra hem mevâki'‑i mübârekede, hususan mescidlerde hem Cuma’da, hususan saat‑ı icâbede hem şühûr‑u selâsede, hususan leyâli‑i meşhûrede hem Ramazan’da, hususan Leyle‑i Kadir’de duâ etmek kabûle karîn olması, Rahmet‑i İlâhiye’den kaviyen me'mûldür.
395
O makbûl duânın ya aynen dünyada eseri görünür veyâhut duâ olunanın âhiretine ve hayat‑ı ebediyesi cihetinde makbûl olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, duâ kabûl olmadı denilmez; belki daha iyi bir sûrette kabûl edilmiş denilir.
İkinci Suâliniz
Sahâbe‑i Kirâm hazerâtına “Radıyallahu Anh” denildiğine binâen, başkalara da bu mânâda söylemek muvâfık mıdır?
Elcevab: Evet denilir. Çünkü Resûl‑i Ekrem’in bir şiârı olan “Aleyhissalâtü Vesselâm” kelâmı gibi “Radıyallahu Anh” terkîbi, Sahâbeye mahsûs bir şiâr değil; belki Sahâbe gibi veraset‑i Nübüvvet denilen velâyet‑i kübrâda bulunan ve makam‑ı rızâya yetişen Eimme‑i Erbaa, Şah‑ı Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi zâtlara denilmeli. Fakat örf‑i ulemâda Sahâbeye “Radıyallahu Anh”; Tâbiîn ve Tebe‑i Tâbiîne “Rahimehullâh”; onlardan sonrakilere “Gaferehullâh”; ve Evliyâya “Kuddise Sırruhu” denilir.