Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
327

İkinci Makam

İsm‑i A'zam noktasında, Tevhid’in isbâtına muhtasar bir işârettir.

Birinci Kelime

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’da, bir Tevhid‑i Ulûhiyet ve Ma'bûdiyet vardır. Şu mertebenin gayet kuvvetli bir bürhânına şöyle işâret ederiz ki:
Şu kâinât yüzünde, hususan zeminin sahifesinde, gayet muntazam bir fa'âliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallâkıyet müşâhede ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettâhiyet, yani herşeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek, aynelyakìn görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânat görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet; Fa'âl, Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini isbât eder, belki ihsâs eder.
Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât; bir Sâni'‑i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri ve envâr‑ı esmâiyesinin gölgeleri ve ef'âlinin eserleri ve kalem‑i Kader ve Kudretin nakışları ve sahifeleri ve cemâl‑i kemâlinin âyineleridir.
328
Şu hakikat‑i uzmâya ve şu tevhidin mertebe‑i ulyâsına, şu kâinâtın sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla, o tevhidi gösterdiği gibi; bütün ehl‑i hakikat ve kâmilîn‑i nev'-i beşer tahkîkatlarıyla ve keşfiyâtlarıyla, aynı mertebe‑i tevhidi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu'cizât‑ı san'atın ve havârık‑ı iktidar, hazâin‑i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe‑i tevhide işâret eder.
Demek Şâhid‑i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla; ve ehl‑i şühûd, bütün tahkîkat ve küşûfuyla; ve âlem‑i şehâdet, bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla, o mertebe‑i tevhidde bil'icmâ ittifak ediyorlar.
İşte, O Vâhid‑i Ehad’i kabûl etmeyen; ya nihâyetsiz ilâhları kabûl edecek veyâhut ahmak Sofestâi gibi, hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr edecek.

İkinci Kelime

وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe‑i tevhidi gösterir. Şu mertebeyi dahi, a'zamî bir sûrette isbât eden gayet kuvvetli bir bürhânına şöyle işâret ederiz ki:
Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen; âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassas bir mîzandır görüyoruz. Herşey dakîk bir nizâm ile, hassas bir mîzan ve ölçü içindedir.
Daha bir parça dikkat‑i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzim ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani; Birisi, intizam ile o nizâmı değiştiriyor ve tartı ile o mîzanı tazelendiriyor. Herşey bir model olup, pek kesretli muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor.
Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzim ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor; bir hak, bir fâide takib ediliyor.
329
Daha ziyâde dikkat ettikçe, gayet hakîmâne bir fa'âliyet içinde bir kudretin tezâhüratı ve herşeyin her şe'nini ihâta eden gayet muhît bir ilmin cilveleri, nazar‑ı şuûrumuza çarpıyor.
Demek; bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzan, umuma âmm bir tanzim ve tevzîni; ve o tanzim ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti; ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek, bir Kadîr‑i Külli Şey ve bir Alîm‑i Külli Şey, şu perdeler arkasında akla görünüyor.
Hem herşeyin evveline ve âhirine bakıyoruz, hususan zîhayat nev'inde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki; güyâ tohumları, asılları; birer ta'rife, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde; yine bütün o zîhayatın mânâsı süzülüp onda tecemmu' eder, tarihçe‑i hayatını ona bırakır. Güyâ onun aslı olan çekirdeği, desâtir‑i icâdiyesinin bir mecmuasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir‑i icâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz. Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvirâtı ve tanzimâtı görünüyor. Yani, bir kuvvet ve kudret icâd eder; bir emir ve irâde sûret giydirir.
İşte; bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta'rifenâmesi ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni'in plânı ve beyânnâmesi ve zâhirine baktıkça, bir Fâil‑i Muhtar’ın ve Mürîd’in gayet san'atlı ve tenâsüblü bir hulle‑i san'atı ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gayet muntazam bir makinesini müşâhede ediyoruz.
330
İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe ilân eder ki: Hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân bir tek Sâni'‑i Zülcelâl’in kabza‑i tasarrufundan hariç olamaz. Herbir şey ve bütün eşya, bütün şuûnâtıyla, bir Kadîr‑i Mürîd’in kabza‑i tasarrufunda tedbir edilir. Ve bir Rahmân‑ı Rahîm’in tanzimiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannân‑ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor.
Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzan ve tanzim ve tevzîn; bir tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir Zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir.
Evet, herşeyde bir birlik var. Birlik ise, biri gösterir. Meselâ, dünyanın lambası olan güneş, birdir; öyle ise, dünyanın Mâliki dahi birdir. Meselâ, zemin yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyle ise, onları istihdam eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.

Üçüncü Kelime

لَا شَر۪يكَ لَهُ Şu kelimeyi, Otuzikinci Söz’ün Birinci Makamı, gayet kuvvetli ve şa'şaalı bir sûrette isbât ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz, ondan daha ileri beyâna lüzum yok ve izâh edilmez

Dördüncü Kelime

لَهُ الْمُلْكُ Yani: Ferş’ten Arş’a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar herbir mevcûd; semâvât ve arz, dünya ve âhiret, herşey O’nun mülküdür. Mâlikiyet mertebe‑i uzmâsı, tevhid‑i a'zam sûretinde O’nundur.
331
Şu mertebe‑i uzmâ-i mâlikiyet ve makam‑ı a'zam-ı tevhidin bir hüccet‑i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hâtırada, Arabî ibaresinde, şu âcizin hâtırına ilkà edildi. O latîf hâtıranın hatırı için, aynı ibare‑i Arabiyeyi kaydedip, sonra meâlini yazacağız.
لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغ۪يرِ ❋ مَصْنُوعَا قُدْرَتِهِ مَكْتُوبَا قَدَرِهِ ❋ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ❋ ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا ❋ اِنْشَاؤُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مِلْكًا ❋ ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا ❋ صَنْعَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا ❋ صِبْغَتُهُ ف۪ي هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا ❋ قُدْرَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ ❋ رَحْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ ❋ حِشْمَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ ❋ نِعْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ ❋ سِكَّتُهُ ف۪ي ذَاكَ فِي الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ ❋ خَاتَمُهُ ف۪ي هٰذَا فِي الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ

Birinci Fıkra

ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ… الخ Yani: Şu kâinât denilen âlem‑i ekber ve insan denilen onun misâl‑i musağğarı olan âlem‑i asğar, Kudret ve Kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar.
Evet, kâinâttaki san'at‑ı muntazamanın küçük bir mikyâsta nümûnesi, insanda vardır. O dâire‑i kübrâdaki san'at, Sâni'‑i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san'at dahi, yine O Sâni'a işâret eder, vahdetini gösterir.
Hem nasıl ki, şu insan; gayet mânidâr bir mektûb‑u Rabbânîdir, muntazam bir kaside‑i kaderdir; öyle de, şu kâinât dahi, aynı o kalem‑i kaderle, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kaside‑i kaderdir.
332
Hiç mümkün müdür ki; hadsiz alâmet‑i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke‑i vahdet’e ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem‑i vahdâniyete, Vâhid‑i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?!‥

İkinci Fıkra

اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ… الخ Meâli şudur: Sâni'‑i Hakîm, âlem‑i ekberi, öyle bedî' bir sûrette halk edip âyât‑ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki; kâinâtı bir mescid‑i kebîr şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda icâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu'cizât‑ı san'atına ve o bedî' kudretine karşı secde‑i hayret ettirerek, ona âyât‑ı kibriyâyı okutturup, kemer‑beste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid‑i kebîrde, bir abd‑i sâcid fıtratında yaratmıştır.
Hiç mümkün müdür ki: Şu mescid‑i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma'bûd‑u Hakîki’leri; O Sâni'‑i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?!‥

Üçüncü Fıkra

اِنْشَائُهُ لِذَاكَ… الخ Meâli şudur ki: O Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl, âlem‑i ekberi, bâhusus küre‑i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki; birbiri içinde hadsiz dâireler olup, herbir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit be‑vakit, mevsim be‑mevsim, asır be‑asır; eker, biçer, mahsulât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder.
En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsulâtı; kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba, dâire‑i kudretten dâire‑i ilme gönderir.
Sonra mutavassıt bir dâire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki; mevsim be‑mevsim âlemleri, envâ'ları içinde eker, biçer, kaldırır. Manevî mahsulâtını dahi; gaybî, uhrevî, misâlî ve manevî âlemlerine gönderir.
333
Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi; yine yüz defa, bin defa kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor.
Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar, ondan mahsulât alır.
Demek; O Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl, küçük‑büyük, cüz'î‑küllî herşeyi birer model hükmünde inşâ ederek, yüzler tarzda, taze taze nakışlarla münakkaş mensûcât‑ı san'atını onlara giydirir; cilve‑i esmâsını, mu'cizât‑ı kudretini izhâr eder. Kendi mülkünde herbir şeyi, birer sahife hükmünde inşâ etmiş; her sahifede, yüzer tarzda mânidâr mektûbatını yazar; hikmetinin âyâtını izhâr eder, zîşuûrlara okutturur.
Şu âlem‑i ekberi, mülk şeklinde inşâ etmekle beraber; şu insanı dahi öyle bir sûrette halketmiştir ve ona öyle cihâzât ve âletler ve havâs ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyaç ve iştihâ ve hırs ve da'vâ vermiştir ki; o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk hükmüne getirmiştir.
İşte hiç mümkün müdür ki: Pek büyük olan âlem‑i zerrâttan bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan; ve küçük insanı, o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran; ve kendine, muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhâtab ittihàz eden O Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl’den başka, o mülke tasarruf edip, o memlûke seyyid olabilsin?!‥

Dördüncü Fıkra

صَنْعَتُهُ ف۪ي ذَاكَ… الخ ibaresidir. Meâli şudur ki: Sâni'‑i Zülcelâl’in âlem‑i ekberdeki san'atı o derece mânidârdır ki; o san'at, bir kitab sûretinde tezâhür edip, kâinâtı bir kitab‑ı kebîr hükmüne getirdiğinden, akl‑ı beşer, hakîki fenn‑i hikmet kütübhânesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab‑ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten medet alıyor ki; büyük kitab‑ı mübîn’in bir nüshası olan Kur'ân‑ı Hakîm şeklinde ilân edildi.
334
Hem nasıl ki, kâinâttaki san'atı, kemâl‑i intizamından kitab şekline girdi; insandaki sıbğatı ve nakş‑ı hikmeti dahi, hitâb çiçeğini açtı. Yani o san'at, o derece mânidâr ve hassas ve güzeldir ki; o makine‑i zîhayattaki cihâzâtı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen‑i takvîm içinde bir sıbğa‑i Rabbâniye vermiş ki; o maddî, cismânî, câmid kafada; manevî, gaybî, hayatdâr olan beyân ve hitâb çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kàbiliyet‑i nutuk ve beyâna, o derece ulvî cihâzât ve isti'dâd verdi ki; Sultan‑ı Ezelî’ye muhâtab olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakkî verdi. Yani fıtrat‑ı insaniyedeki sıbğa‑i Rabbâniye, hitâb‑ı İlâhî çiçeğini açtı.
Hiç mümkün müdür ki; kitab derecesine gelen bütün mevcûdâttaki san'ata ve hitâb makamına gelen insandaki o sıbğaya, Vâhid‑i Ehad’den başkası karışabilsin Hâşâ!‥

Beşinci Fıkra

قُدْرَتُهُ ف۪ي ذَاكَ… الخ ibaresidir. Meâli şudur ki: Kudret‑i İlâhiye âlem‑i ekberde, haşmet‑i Rubûbiyet’ini gösteriyor. Rahmet‑i Rabbâniye ise; âlem‑i asğar olan insanda, ni'metleri tanzim ediyor.
Yani, Sâni'in kudreti, kibriyâ ve celâl noktasında, kâinâtı öyle muhteşem bir saray şeklinde icâd ediyor ki: Güneşi, büyük bir elektrik lambası; kameri kandil ve yıldızları, mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kale ve hâkezâ Bütün eşyayı büyük bir mikyâsta, o büyük sarayın levâzımatı şekline getirerek, şa'şaalı bir sûrette haşmet‑i Rubûbiyet’ini gösterdiği gibi...
335
Cemâl noktasında rahmeti dahi, en küçük zîhayata kadar her zîrûha envâ'‑ı ni'metini verir, onun ile tanzim eder; baştan aşağıya kadar ni'metlerle süsleyip, lütûf ve keremle tezyîn eder; ve o haşmet‑i celâliyeye karşı cemâl‑i rahmetini, o küçücük lisânlarla, o büyük lisâna karşı çıkarır.
Yani: Güneş ve Arş gibi büyük cirmler, haşmet lisânıyla, Celîl! Kebîr! Azîm!” dedikleri vakit; sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi, rahmet lisânıyla, Cemîl! Rahîm! Kerîm!” diyerek; o musîka‑i kübrâya, latîf nağamâtlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar.
Hiç mümkün müdür ki: O Celîl‑i Zülcemâl’den ve O Cemîl‑i Zülcelâl’den başka bir şey, kendi başıyla şu âlem‑i ekber ve asğara icâd cihetinde müdâhale edebilsin Hâşâ!‥

Altıncı Fıkra

حِشْمَتُهُ ف۪ي ذَاكَ… الخ ibaresidir. Meâli şudur ki: Yani, kâinâtın hey'et‑i mecmuasında tezâhür eden haşmet‑i Rubûbiyet, vahdâniyet‑i İlâhiye’yi isbât edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz'iyâtlarına mukannen erzâklarını veren ni'met‑i Rabbâniye dahi, ehadiyet‑i İlâhiye’yi isbât edip gösterir.
Vâhidiyet ise; Bütün o mevcûdât birinindir ve birine bakar ve birinin icâdıdır demektir.
Ehadiyet ise; Herbir şeyde, Hàlık‑ı Külli Şey’in ekser esmâsı tecellî ediyor demektir.
Meselâ güneşin ziyâsı, bütün zeminin yüzünü ihâta ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misâlini gösterir. Ve herbir şeffâf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyâsı ve harâreti ve ziyâsındaki yedi rengi ve bir nev'i gölgesi bulunması, ehadiyet misâlini gösterir. Ve herbir şeyde hususan zîhayatta ve bilhassa herbir insanda; O Sâni'in ekser esmâsı, onda tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.
336
İşte şu fıkra işâret eder ki: Kâinâtta tasarruf eden haşmet‑i Rubûbiyet, o koca güneşi, şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lamba, bir ocak; ve koca küre‑i zemini, onlara bir beşik, bir menzil, bir ticâretgâh; ve ateşi, her yerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve anbar; ve havayı, zîhayata enfâs ve nüfûsa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren dâye ve hayvanata âb‑ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren Rubûbiyet‑i İlâhiye, gayet vâzıh bir sûrette vahdâniyet‑i İlâhiye’yi gösterir.
Evet, Hàlık‑ı Vâhid’den başka, kim güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr eder? Ve O Vâhid‑i Ehad’den başka, kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip, rû‑yi zeminde çevik‑çalâk bir hizmetkâr eder? Ve O Vâhid‑i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun? Ve hâkezâ herbir şey, herbir unsur, herbir ecrâm‑ı ulviye, o haşmet‑i Rubûbiyet noktasında Vâhid‑i Zülcelâl’i gösterir.
İşte; celâl ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi, cemâl ve rahmet noktasında dahi ni'met ve ihsân, ehadiyet‑i İlâhiye’yi ilân eder. Çünkü, zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san'at‑ı câmia içinde; hadsiz envâ'‑ı ni'meti anlayacak, kabûl edecek, isteyecek cihâzât ve âletler vardır ki, bütün kâinâtta tecellî eden bütün esmâsının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde, bütün Esmâ‑i Hüsnâ’yı birden mâhiyetinin âyinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet‑i İlâhiye’yi ilân eder.
337

Yedinci Fıkra

سِكَّتُهُ ف۪ي ذَاكَ فِي الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ خَاتَمُهُ ف۪ي هٰذَا فِي الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ Meâli şudur ki: Sâni'‑i Zülcelâl, âlem‑i ekberin hey'et‑i mecmuasında bir sikke‑i kübrâsı olduğu gibi, bütün eczâsında ve envâ'ında dahi birer sikke‑i vahdet koymuştur. Âlem‑i asğar olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem‑i vahdâniyet bastığı gibi, herbir a'zâsında dahi, birer mühr‑ü vahdeti vardır.
Evet O Kadîr‑i Zülcelâl, herşeyde, külliyatta ve cüz'iyâtta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke‑i vahdet koymuştur ki; ona şehâdet eder. Ve birer mühr‑ü vahdâniyet basmıştır ki; ona delâlet eder. Şu hakikat‑i uzmâ, Yirmiikinci Söz’de ve Otuzikinci Söz’de ve Otuzüçüncü Mektûb’un otuzüç aded penceresinde gayet parlak ve kat'î bir sûrette izâh ve isbât edildiğinden, onlara havâle edip, sözü keser, burada hâtime veririz.

Beşinci Kelime

لَهُ الْحَمْدُ Yani: Bütün mevcûdâtta sebeb‑i medih ve senâ olan kemâlât O’nundur. Öyle ise, hamd dahi O’na aittir. Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ O’na aittir. Çünkü, sebeb‑i medih olan ni'met ve ihsân ve kemâl ve cemâl ve medâr‑ı hamd olan herşey O’nundur. O’na aittir.
Evet Âyât‑ı Kur'âniye’nin işârâtıyla, bütün mevcûdâttan dâimî bir sûrette Dergâh‑ı İlâhiye’ye giden bir ubûdiyettir, bir tesbihtir, bir secdedir, bir duâdır ve bir hamd ü senâdır ki; dâimî o dergâha gidiyor. Şu hakikat‑i tevhidi isbât eden bir bürhân‑ı a'zama şöyle işâret ederiz ki:
Şu kâinâta baktığımız vakit, bağistan şeklinde; sakfı, ulvî yıldızlarla yaldızlanmış, zemini zînetli mevcûdâtla şenlenmiş sûrette görünüyor. İşte şu bağistandaki muntazam, nurânî ecrâm‑ı ulviye ve hikmetli ve zînetli mevcûdât‑ı süfliye, umumen herbiri, lisân‑ı mahsûsuyla derler ki: Biz bir Kadîr‑i Zülcelâl’in mu'cizât‑ı kudretiyiz. Bir Hàlık‑ı Hakîm ve bir Sâni'‑i Kadîr’in vahdetine şehâdet ederiz.”
338
Ve şu bağistan‑ı âlem içindeki küre‑i arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde rengârenk yüzbinler süslü, çiçekli nebâtât tâifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüzbinler envâ'‑ı hayvanat onda serpilmiştir.
İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebâtât ve zînetli hayvanat, muntazam sûretleriyle ve mevzûn şekilleriyle ilân ediyorlar ki: Biz, bir tek Sâni'‑i Hakîm’in san'atından birer mu'cizesi, birer hàrikasıyız ve vahdâniyetin birer dellâlı, birer şâhidiyiz.”
Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar görürüz ki: Gayet derecede alîmâne, hakîmâne, kerîmâne, latîfâne, cemîlâne yapılmış muhtelif sûretlerde meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte şunlar, bil'umum bir lisân ile ilân ederler ki: Biz, bir Rahmân‑ı Zülcemâl’in ve bir Rahîm‑i Zülkemâl’in mu'ciz‑nümâ hediyeleriyiz, hayret‑nümâ ihsânlarıyız.”
İşte, bağistan‑ı kâinâttaki ecrâm ve mevcûdât ve küre‑i arz bahçesindeki nebâtât ve hayvanat ve eşcâr ve nebâtâtın başlarındaki ezhâr ve semerât; nihâyet derecede yüksek bir sadâ ile şehâdet eder, ilân eder, derler ki:
Bizim Hàlık’ımız ve Musavvir’imiz ve bizi hediye veren Kadîr‑i Zülcemâl, Hakîm‑i Bî-misâl, Kerîm‑i Pür-nevâl herşeye kàdirdir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Hiçbir şey dâire‑i kudretinden hariç olamaz. Kudretine nisbeten, zerreler yıldızlar birdir. Küllî, cüz'î kadar kolaydır. Cüz', küll kadar kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır. Küçük, büyük kadar san'atlıdır; belki san'atça küçük, büyükten daha büyüktür.
339
Bütün mâzideki acâib‑i kudreti olan vukûât şehâdet eder ki; O Kadîr‑i Mutlak, bütün istikbâldeki acâib‑i imkânâta muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; mâziyi icâd eden O Zât‑ı Kadîr, istikbâli dahi icâd eder. Dünyayı yapan O Sâni'‑i Hakîm, âhireti de yapar. Evet, Ma'bûd‑u bilhak yalnız O Kadîr‑i Zülcelâl olduğu gibi, Mahmûd‑u bil'ıtlâk yine yalnız O’dur. İbâdet O’na mahsûs olduğu gibi, hamd ü senâ dahi O’na hàstır.”
Hiç mümkün müdür ki; Semâvât ve Arzı halkeden bir Sâni'‑i Hakîm, semâvât ve arzın en mühim neticesi ve kâinâtın en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bıraksın; esbâb ve tesâdüfe havâle etsin; hikmet‑i bâhiresini abesiyete kalbetsin? Hâşâ!‥
Hiç mümkün müdür ki; hakîm, alîm bir zât, bir ağacı gayet ehemmiyetle tedbir ve tasvir edip ve gayet derecede hikmetle idare ve terbiye ettiği hâlde; o ağacın gayesi, fâidesi olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zâyi' olsun! Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Çünkü ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir.
İşte, şu kâinâtın zîşuûru ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve gayesi, insandır. Şu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’i mümkün müdür ki; şu zîşuûr meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibâdeti, şükür ve muhabbeti başkalara verip hikmet‑i bâhiresini hiçe indirsin veyâhut kudret‑i mutlakasını acze kalbettirsin veyâhut ilm‑i muhîtini cehle çevirsin? Yüzbin defa hâşâ!
Hiç mümkün müdür ki; şu kâinât sarayının binasındaki makàsıd‑ı Rabbâniye’nin medârı olan zîşuûr ve zîşuûrun serfirâzı olan nev'‑i insanın mazhar olduğu ni'metlere mukâbil izhâr ettikleri şükür ve ibâdeti, o saray‑ı kâinâtın Sâni'inden başkasına gitsin. Ve O Sâni'‑i Zülcelâl, o gayetü'l‑gaye olan şükür ve ibâdeti başkalara gitmesine müsâade etsin?
340
Hem hiç mümkün müdür ki; hadsiz envâ'‑ı ni'metiyle kendini zîşuûrlara sevdirsin ve hadsiz mu'cizât‑ı san'atıyla kendini onlara tanıttırsın; sonra onların şükür ve ibâdetlerini, hamd ve muhabbetlerini, mârifet ve minnetdârlıklarını esbâba ve tabiata terkedip ehemmiyet vermesin; hikmet‑i mutlakasını inkâr ettirsin; Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini hiçe indirsin! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥
Hiç mümkün müdür ki; bir baharı halkedemeyen ve bütün meyveleri icâd edemeyen ve yer yüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşâ edemeyen; onların bir misâl‑i musağğarı olan bir elmayı halkedip ve o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmûd‑u bil'ıtlâka hamd noktasında iştirâk etsin! Hâşâ!‥ Çünkü bir elmayı halkeden kim ise, bütün dünyaya gelen elmaları icâd eden yine O olabilir. Çünkü sikke birdir. Hem elmaları icâd eden kim ise, bütün dünyada medâr‑ı rızık olan hubûbat ve semerâtı halkeden yine O’dur.
Demek en küçük cüz'î bir zîhayata, en cüz'î bir ni'meti veren, doğrudan doğruya kâinâtın Hàlık’ıdır ve Rezzâk‑ı Zülcelâl’dir. Öyle ise şükür ve hamd, doğrudan doğruya O’na aittir. Öyle ise hakikat‑i kâinât, dâima hak lisânıyla der: لَهُ الْحَمْدُ مِنْ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ

Altıncı Kelime

يُحْي۪ي Yani: Hayat veren yalnız O’dur. Öyle ise, herşeyin Hàlık’ı dahi yalnız O’dur. Çünkü; Kâinâtın rûhu, nuru, mâyesi, esâsı, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinâtın Hàlık’ı da O’dur. Hayatı veren elbette O’dur, Hayy u Kayyûmdur.
341
İşte şu mertebe‑i tevhidin bürhân‑ı a'zamına şöyle işâret ederiz ki: Başka bir Söz’de izâh ve isbât edildiği gibi zemin yüzünün sahrâsında çadırları kurulmuş gayet muhteşem zîhayatlar ordusunu görüyoruz. Evet Hayy u Kayyûmun hadsiz ordularından, her bahar mevsiminde yeni silâh altına alınmış, gâibden gelen taze bir ordu meydâna çıkmış görüyoruz. Şu orduya bakıyoruz ki; nebâtât tâifelerinden ikiyüz binden ziyâde ve hayvanat milletlerinden yine yüzbinden fazla çeşit çeşit muhtelif kavimler görüyoruz. Herbir milletin, herbir tâifenin; elbisesi ayrı, erzâkı ayrı, ta'limâtı ayrı, terhisâtı ayrı, silâhları ayrı, müddet‑i askeriyeleri ayrı olduğu hâlde, bir kumandan‑ı a'zam, hadsiz kudret ve hikmetiyle ve nihâyetsiz ilim ve irâdesiyle, bitmez rahmetiyle, tükenmez hazinesiyle, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, karıştırmayarak, geciktirmeyerek ayrı ayrı bütün o üçyüz binden ziyâde milletleri ve tâifeleri; kemâl‑i intizam ile, tamam‑ı mîzan ile, vakti vaktine ayrı ayrı erzâklarını, ayrı ayrı elbiselerini, ayrı ayrı silâhlarını vererek, ayrı ayrı ta'limât yaptırarak, ayrı ayrı terhisât ettiğini, gözü bulunan bilmüşâhede görür ve kalbi bulunan biayne'l‑yakìn tasdik eder
İşte, hiç mümkün müdür ki; şu ihyâ ve idareye ve şu terbiye ve iâşeye; o orduyu bütün şuûnâtıyla ihâta eden bir ilm‑i muhîtin ve o orduyu bütün levâzımatıyla idare eden bir kudret‑i mutlakanın sâhibinden başkası karışabilsin, müdâhale edebilsin, onda hissesi olsun!‥ Yüzbinler defa hâşâ!‥
Ma'lûmdur ki; bir taburda on millet bulunsa, ayrı ayrı techiz etmesi on tabur kadar güç olduğundan; âciz insanlar, ister istemez bir tarzda techize mecbur olmuşlar. Hâlbuki Hayy u Kayyûm; şu muhteşem ordusu içinde, üçyüzbinden ziyâde milletlere, ayrı ayrı techizât‑ı hayatiyeyi veriyor. Hem külfetsiz, müşkülâtsız, kolay bir tarzda, hafif bir şekilde, gayet hakîmâne ve intizam‑perverâne veriyor. Ve koca orduya, bir tek lisân ile ﴿هُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي dedirtip; kâinât mescidinde o cemâat‑i uzmâya, ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ‥ الخ okutturuyor
342

Yedinci Kelime

وَيُم۪يتُ Yani: Mevti veren O’dur. Yani: Hayatı veren O olduğu gibi; hayatı alan, mevti veren dahi yine O’dur. Evet mevt, yalnız tahrib ve sönmek değildir ki; esbâba verilsin, tabiata havâle edilsin. Belki, nasıl bir tohum zâhiren ölüp çürüyor; fakat, bâtınen bir sünbülün hayatına ve yoğurmasına yani cüz'î tohumluk hayatından, küllî sünbül hayatına geçiyor; öyle de, mevt dahi zâhiren bir inhilâl ve bir intifâ göründüğü hâlde, hakikatte insan için, hayat‑ı bâkiyeye ünvân ve mukaddime ve mebde' oluyor. Öyle ise; hayatı veren ve idare eden Kadîr‑i Mutlak, yine elbette mevti dahi O icâd eder.
Şu kelimedeki mertebe‑i uzmâ-yı tevhidin bir bürhân‑ı a'zamına şöyle işâret ederiz ki:
Otuzüçüncü Mektûb’un Yirmidördüncü Penceresi’nde beyân edildiği gibi: Şu mevcûdât, irâde‑i İlâhiye ile seyyâledir. Şu kâinât, emr‑i Rabbânî ile seyyâredir. Şu mahlûkat, izn‑i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemâdiyen akıyor, âlem‑i gaybdan gönderiliyor, âlem‑i şehâdette vücûd‑u zâhirî giydiriliyor; sonra âlem‑i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr‑i Rabbânî ile, mütemâdiyen istikbâlden gelip; hâle uğrayarak teneffüs eder, mâziye dökülür
İşte şu mahlûkatın şu seyelânı, gayet hakîmâne rahmet ve ihsân dâiresinde ve şu seyerânı, gayet alîmâne hikmet ve intizam dâiresinde ve şu cereyanı, gayet rahîmâne şefkat ve mîzan dâiresinde baştan aşağıya kadar hikmetlerle, maslahatlarla, neticelerle ve gayelerle yapılıyor.
343
Demek, bir Kadîr‑i Zülcelâl, bir Hakîm‑i Zülkemâl, mütemâdiyen tavâif‑i mevcûdâtı ve her tâife içindeki cüz'iyâtı ve o tâifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder. Sonra hikmetiyle terhis edip, mevte mazhar eder; âlem‑i gayba gönderir. Dâire‑i kudretten, dâire‑i ilme çevirir.
İşte, hiç mümkün müdür ki; şu kâinâtı, hey'et‑i mecmuasıyla çevirmeğe muktedir olmayan ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayata, mevte bir ferd gibi mazhar etmeğe kudreti yetmeyen ve baharları, bir çiçek gibi hayat verip, yer yüzüne takıp, sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir zât; mevt ve imâteye sâhib çıkabilsin!‥ Evet, en cüz'î bir zîhayatın mevti dahi, hayatı gibi bütün hakàik‑ı hayat ve envâ'‑ı mevt elinde bulunan bir Zât‑ı Zülcelâl’in kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zarûrîdir.

Sekizinci Kelime

وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ Yani: Hayatı dâimîdir, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fenâ, adem ve zevâl O’na ârız olamaz. Çünkü hayat, O’na zâtîdir. Zâtî olan, zâil olamaz.
Evet; ezelî olan elbette ebedîdir. Kadîm olan, elbette bâkîdir. Vâcibü'l‑Vücûd olan, elbette sermedîdir.
Evet bir hayat ki; bütün vücûd, bütün envârıyla O’nun gölgesidir. Nasıl adem O’na ârız olabilir?
Evet bir hayat ki, vâcib bir vücûd O’nun lâzımı ve ünvânıdır; elbette adem ve fenâ hiçbir cihetle O’na ârız olamaz.
Evet bir hayat ki; bütün hayatlar mütemâdiyen O’nun cilvesiyle zuhûra gelir ve bütün hakàik‑ı sâbite-i kâinât O’na istinâd eder, O’nunla kàimdir; elbette hiçbir cihetle fenâ ve zevâl O’na ârız olamaz.
344
Evet bir hayat ki; onun bir lem'a‑i cilvesi, ma'rûz‑u fenâ ve zevâl olan eşya‑yı kesîreye bir vahdet verip bekàya mazhar eder ve dağılmaktan kurtarır ve vücûdunu muhâfaza eder ve bir nev'i bekàya mazhar eder. Yani hayat; kesrete bir vahdet verir, ibkà eder. Hayat gitse; dağılır, fenâya gider. Elbette, öyle hadsiz lemeât‑ı hayatiye, bir cilvesi olan Hayat‑ı vâcibeye, zevâl ve fenâ yanaşamaz.
Şu hakikate şâhid‑i kàtı', şu kâinâtın zevâl ve fenâsıdır. Yani mevcûdât; vücûdlarıyla, hayatlarıyla nasıl ki, O Hayy‑ı Lâyemût’un hayatına ve o hayatın vücûb‑u vücûduna delâlet ve şehâdet ederler, (Hâşiye) öyle de; mevtleriyle, zevâlleriyle o hayatın bekàsına, sermediyetine delâlet eder ve şehâdet ederler. Çünkü mevcûdât, zevâle gittikten sonra, arkalarında, yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden gösteriyor ki; dâimî bir zîhayat var ki, mütemâdiyen cilve‑i hayatı tazelendiriyor.
Nasıl ki, güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip, tâife tâife arkasında parlayıp sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle; yüksek, dâimî bir güneşin devamına delâlet ederler. Öyle de, şu mevcûdât‑ı seyyâredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münâvebeleri, bir Hayy‑ı Bâkî’nin, bekà ve devamına şehâdet ederler.
Evet şu mevcûdât âyinelerdir. Fakat, zulmet nura âyine olduğu gibi; hem karanlık ne derece şiddetli ise, o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, çok cihetlerle zıddiyet noktasında âyinedârlık ederler. Meselâ; nasıl ki, mevcûdât acziyle kudret‑i Sâni'a âyinedârlık eder, fakrıyla gınâsına âyinedâr olur, öyle de; fenâsıyla bekàsına âyinedârlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcârın kıştaki vaziyet‑i fakirâneleri ve baharda, şa'şaa‑pâş olan servet ve gınâları gayet kat'î bir sûrette, bir Kadîr‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk’ın kudret ve rahmetine âyinedârlık eder.
345
Evet bütün mevcûdât, güyâ lisân‑ı hâl ile, Veysel Karanî gibi şöyle münâcât ederler; derler ki:
İlâhenâ! Rabbimiz Sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin!‥
Hem Sensin Hàlık! Çünkü biz mahlûkuz; yapılıyoruz
Hem Rezzâk Sensin! Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin
Hem Sensin Mâlik! Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Mâlik’imiz Sensin
Hem Sen Azîz’sin! İzzet ve azamet sâhibisin! Biz zilletimize bakıyoruz; üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek Senin izzetinin âyinesiyiz
Hem Sensin Ganiyy‑i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gınâ veriliyor. Demek Ganî Sensin, veren Sensin
Hem Sen Hayy‑ı Bâkî’sin! Çünkü biz ölüyoruz; ölmemizde ve dirilmemizde, bir dâimî hayat verici cilvesini görüyoruz
Hem Sen Bâkî’sin! Çünkü biz, fenâ ve zevâlimizde, Senin devam ve bekànı görüyoruz Hem cevab veren, atiyye veren Sensin! Çünkü biz umum mevcûdât, kàlî ve hâlî dillerimizle dâimî bağırıp istiyoruz; niyâz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor; maksûdlarımız veriliyor. Demek bize cevab veren Sensin Ve hâkezâ…”
Bütün mevcûdâtın, küllî ve cüz'î herbirisi birer Veysel Karanî gibi, bir münâcât‑ı maneviye sûretinde bir âyinedârlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemâl‑i İlâhî’yi ilân ediyorlar
346

Dokuzuncu Kelime

بِيَدِهِ الْخَيْرُ Yani: Bütün hayrat O’nun elinde, bütün hasenât O’nun defterinde, bütün ihsânat O’nun hazinesindedir. Öyle ise; hayr isteyen O’ndan istemeli, iyilik arzu eden O’na yalvarmalı
Şu kelimenin hakikatini kat'î bir sûrette göstermek için, ilm‑i İlâhî’nin hadsiz delillerinden bir geniş delilin emârelerine ve lem'alarına şöyle işâret eder ve deriz ki:
Şu kâinâtta görünen ef'âl ile tasarruf edip icâd eden Sâni'in, bir muhît ilmi var. Ve o ilim, O’nun Zâtının hàssa‑i lâzime-i zarûriyesidir. İnfikâki muhâldir. Nasıl ki, güneşin zâtı bulunup ziyâsı bulunmamak kàbil değil, öyle de; binler derece ondan ziyâde kàbil değildir ki; şu muntazam mevcûdâtı icâd eden Zât’ın ilmi, ondan infikâk etsin. Şu ilm‑i muhît, O Zât’a lâzım olduğu gibi, taalluk cihetiyle herşeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey O’ndan gizlenmesi kàbil değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi kàbil olmadığı gibi; O Alîm‑i Zülcelâl’in nur‑u ilmine karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha gayr‑ı kàbildir, muhâldir. Çünkü huzur var; yani, herşey dâire‑i nazarındadır ve mukâbildir ve dâire‑i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var. Şu câmid güneş, şu âciz insan, şu şuûrsuz röntgen şuâı gibi zînurlar; hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları hâlde, onların nurları, mukâbilindeki herşeyi görüp nüfûz ederlerse; elbette vâcib ve muhît ve zâtî olan nur‑u ilm-i Ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde kalamaz.
Şu hakikate işâret eden kâinâtın had ve hesaba gelmez alâmetleri, âyetleri vardır. Ezcümle:
Bütün mevcûdâtta görünen bütün hikmetler, o ilme işâret eder. Çünkü hikmet ile görmek, ilim ile olur.
Hem bütün inâyetler, tezyînâtlar o ilme işâret eder. İnâyetkârâne, lütûfkârâne gören; elbette bilir ve bilerek yapar.
347
Hem herbiri birer mîzan içindeki bütün intizamlı mevcûdât ve herbiri birer intizam içindeki bütün mîzanlı ve ölçülü hey'ât, yine o ilm‑i muhîte işâret eder. Çünkü intizam ile görmek, ilim ile olur. Ölçü ile, tartı ile san'atkârâne yapan; elbette kuvvetli bir ilme istinâden yapar.
Hem bütün mevcûdâtta görünen muntazam mikdarlar, hikmet ve maslahata göre biçilmiş şekiller, bir kazânın düsturuyla ve kaderin pergârıyla tanzim edilmiş gibi meyvedâr vaziyetler ve hey'etler, bir ilm‑i muhîti gösteriyor. Evet, eşyaya ayrı ayrı muntazam sûretler vermek, herşeyin mesâlih‑i hayatiyesine ve vücûduna lâyık mahsûs bir şekil vermek; bir ilm‑i muhît ile olur, başka sûrette olamaz
Hem bütün zîhayata, herbirisine lâyık bir tarzda, münâsib vakitte, ummadığı yerde rızıklarını vermek; bir ilm‑i muhît ile olur. Çünkü rızkı gönderen; rızka muhtaç olanları bilecek, tanıyacak, vaktini bilecek, ihtiyacını idrak edecek; sonra rızkını lâyık bir tarzda verebilir.
Hem umum zîhayatın, ibham ünvânı altında bir kanun‑u taayyüne bağlı olan ecelleri, ölümleri, bir ilm‑i muhîti gösteriyor. Çünkü, her tâifenin, gerçi ferdlerin zâhiren muayyen bir vakt‑i eceli görünmüyor; fakat o tâifenin iki had ortasında mahdûd bir zamanda ecelleri muayyendir. O ecel hengâmında, o şeyin arkasında vazifesini idâme edecek olan neticesinin, meyvesinin, çekirdeğinin muhâfazası ve bir taze hayata inkılâb ettirmesi; yine o ilm‑i muhîti gösteriyor.
Hem bütün mevcûdâta şâmil, herbir mevcûda lâyık bir sûrette rahmetin taltifatı; bir rahmet‑i vâsia içinde bir ilm‑i muhîti gösteriyor. Çünkü, meselâ; zîhayatın etfâllerini süt ile iâşe eden ve zeminin suya muhtaç nebâtâtına yağmur ile yardım eden; elbette etfâli tanır, ihtiyaçlarını bilir ve o nebâtâtı görür ve yağmurun onlara lüzumunu derkeder, sonra gönderir ve hâkezâ Bütün hikmetli, inâyetli rahmetinin hadsiz cilveleri, bir ilm‑i muhîti gösteriyor.
348
Hem bütün eşyanın san'atındaki ihtimamat ve san'atkârâne tasvirât ve mâhirâne tezyînât, bir ilm‑i muhîti gösteriyor. Çünkü binler vaziyet‑i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, san'atlı ve hikmetli bir vaziyeti intihâb etmek, derin bir ilim ile olur. Bütün eşyadaki şu tarz‑ı intihâbat, bir ilm‑i muhîti gösteriyor.
Hem icâd ve ibdâ'‑ı eşyada kemâl‑i sühûlet, bir ilm‑i ekmele delâlet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir vaziyette sühûlet, derece‑i ilim ve mehâretle mütenâsibdir. Ne kadar ziyâde bilse, o derece kolay yapar.
İşte şu sırra binâen, herbiri birer mu'cize‑i san'at olan mevcûdâta bakıyoruz ki; hayret‑nümâ bir derecede sühûletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda; fakat, mu'ciz‑nümâ bir sûrette icâd edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz sühûletle yapılır ve hâkezâ
Mezkûr emâreler gibi binler alâmet‑i sâdıka var ki; şu kâinâtta tasarruf eden Zât’ın, muhît bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla bilir, sonra yapar.
Mâdem şu kâinât sâhibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezâsına göre onlarla muâmele eder ve edecek.
Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir Zât seni bilir ve bakar; bil ve ayıl!‥
Eğer denilse: Yalnız ilim kâfî değildir, irâde dahi lâzımdır. İrâde olmazsa, ilim kâfî gelmez?
Elcevab: Bütün mevcûdât nasıl ki, bir ilm‑i muhîte delâlet ve şehâdet eder, öyle de; o ilm‑i muhît sâhibinin irâde‑i külliyesine dahi delâlet eder. Şöyle ki:
Herbir şeye, hususan herbir zîhayata pek çok müşevveş ihtimalât içinde, muayyen bir ihtimal ile ve pek çok akîm yollar içinde, neticeli bir yol ile ve pek çok imkânât içinde mütereddid iken, gayet muntazam bir teşahhus verilmesi; hadsiz cihetlerle bir irâde‑i külliyeyi gösteriyor.
349
Çünkü, herşeyin vücûdunu ihâta eden hadsiz imkânât ve ihtimalât içinde ve semeresiz akîm yollarda ve karışık ve yeknesak sel gibi mîzansız akan câmid unsurlardan gayet hassas bir ölçü ile, nâzik bir tartı ile ve gayet ince bir intizam ile, nâzenîn bir nizâm ile verilen mevzûn şekil ve muntazam teşahhus; bizzarûre ve bilbedâhe, belki bilmüşâhede, bir irâde‑i külliyenin eseri olduğunu gösterir.
Çünkü, hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti intihâb etmek; bir tahsîs, bir tercih, bir kasd ve bir irâde ile olur. Ve amd ve arzu ile tahsîs edilir. Elbette tahsîs, bir muhassısı iktiza eder. Tercih, bir müreccihi ister. Muhassıs ve müreccih ise, irâdedir.
Meselâ; insan gibi yüzler muhtelif cihâzât ve âlâtın makinesi hükmünde olan bir vücûdun, bir katre sudan ve yüzer muhtelif a'zâsı bulunan bir kuşun, basit bir yumurtadan ve yüzer muhtelif kısımlara ayrılan bir ağacın, basit bir çekirdekten icâdları, kudret ve ilme şehâdet ettikleri gibi; gayet kat'î ve zarûrî bir tarzda onların Sâni'inde bir irâde‑i külliyeye delâlet ederler ki, o irâde ile, o şeyin herşeyini tahsîs eder. Ve o irâde ile; her cüz'üne, her uzvuna, her kısmına ayrı, hàs bir şekil verir, bir vaziyet giydirir.
Elhâsıl Nasıl ki; eşyada, meselâ hayvanattaki ehemmiyetli a'zânın, esâsât ve netâic itibariyle birbirlerine benzeyişleri ve tevâfukları ve bir tek sikke‑i vahdet izhâr etmeleri, nasıl kat'î olarak delâlet ediyor ki; umum hayvanatın Sâni'i birdir, Vâhiddir, Ehaddir, öyle de; o hayvanatın ayrı ayrı teşahhusları ve sîmâlarındaki başka başka hikmetli taayyün ve temeyyüzleri delâlet eder ki; onların Sâni'‑i Vâhid’i, fâil‑i muhtardır ve irâdelidir; istediğini yapar, istemediğini yapmaz; kasd ve irâde ile işler.
350
Mâdem ilm‑i İlâhî’ye ve irâde‑i Rabbâniye’ye mevcûdât adedince, belki mevcûdâtın şuûnâtı adedince delâlet ve şehâdet vardır; elbette bir kısım feylesofların irâde‑i İlâhiye’yi nefy ve bir kısım ehl‑i bid'atın, kaderi inkâr ve bir kısım ehl‑i dalâletin, cüz'iyâta adem‑i ıttılâ'ını iddia etmeleri ve tabîiyyûnun, bir kısım mevcûdâtı tabiat ve esbâba isnâd etmeleri; mevcûdât adedince muzâaf bir yalancılıktır ve mevcûdâtın şuûnâtı adedince muzâaf bir dalâlet dîvâneliğidir. Çünkü hadsiz şehâdet‑i sâdıkayı tekzîb eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte, meşîet‑i İlâhiye ile vücûda gelen işlerde; İnşâallâh, inşâallâh yerinde, bilerek tabîi, tabîi demek, ne kadar hatâ ve muhâlif‑i hakikat olduğunu kıyâs et

Onuncu Kelime

﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ Yani: Hiçbir şey O’na ağır gelemez. Dâire‑i imkânda ne kadar eşya var; o eşyaya gayet kolay vücûd giydirebilir. Ve o derece O’na kolay ve rahattır ki; ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا sırrıyla, güyâ yalnız emreder, yapılır.
Nasıl ki, gayet mâhir bir san'atkâr; ziyâde kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makine gibi işler. Ve o sür'at ve mehâreti ifâde için denilir ki: O ve san'at, ona o kadar musahhardır ki; güyâ emriyle, dokunmasıyla işler oluyor; san'atlar vücûda geliyor.”
Öyle de: Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretine karşı, eşyanın nihâyet derecede musahhariyet ve itâatine ve o kudretin nihâyet derecede külfetsiz ve sühûletle gördüğüne işâreten, ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ fermân eder. Şu hakikat‑i uzmânın hadsiz esrârından beş sırrını, Beş Nüktede beyân edeceğiz.
351

Birincisi

Kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev'in umum efrâdıyla icâdı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı icâd etmek, bir çiçek kadar rahattır.
Şu sırrı izâh ve isbât eden; haşre dair Onuncu Söz’ün âhirinde, hem melâike ve bekà‑i rûh ve haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’de Haşir mes'elesinde, Üçüncü Esâs’ın beyânında zikredilen Nurâniyet sırrı, Şeffâfiyet sırrı, Mukàbele sırrı, Muvâzene sırrı, İntizam sırrı, İtâat sırrı, altı temsîl ile isbât edilerek gösterilmiştir ki: Kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır; hadsiz efrâd bir ferd kadar külfetsiz ve rahatça icâd edilir. Mâdem o iki Söz’de bu altı sır isbât edilmiş, onlara havâle ederek burada kısa keseriz.

İkincisi

Kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten herşey müsâvî olduğuna delil‑i kàtı' ve bürhân‑ı sâtı' şudur ki:
Hayvanat ve nebâtâtın icâdında, gözümüzle görüyoruz; hadsiz bir sehàvet ve kesret içinde, nihâyet derecede bir itkan, bir hüsn‑ü san'at bulunuyor.
Hem nihâyet derecede karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyaz ve tefrik görünüyor.
Hem nihâyet derecede mebzûliyet ve vüs'at içinde, nihâyet derecede san'atça kıymetdârlık ve hilkatçe güzellik bulunuyor.
Hem nihâyet derecede san'atkârâne bir sûrette, çok cihâzâta ve çok zamana muhtaç olmakla beraber; gayet derecede sühûletle ve sür'atle icâd ediliyor. Âdeta birden ve hiçten o mu'cizât‑ı san'at vücûda geliyor.
İşte bilmüşâhede her mevsimde rû‑yi zeminde gördüğümüz bu fa'âliyet‑i Kudret, kat'iyyen delâlet eder ki; şu ef'âlin menba'ı olan Kudret’e nisbeten en büyük şey en küçük şey kadar kolaydır. Ve hadsiz efrâdın icâdı ve idareleri, bir ferd kadar rahatça icâd ve idare edilir.
352

Üçüncüsü

Şu kâinâtta, şu görünen tasarrufât ve ef'âl ile hükmeden Sâni'‑i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz' kadar kolay gelir. Efrâdca kesretli bir küllînin icâdı, bir tek cüz'înin icâdı kadar sühûletlidir. Ve en âdi bir cüz'îde, en yüksek bir kıymet‑i san'at gösterilebilir. Şu hakikatin sırr‑ı hikmeti üç menba'dan çıkar:
Evvelâ: İmdâd‑ı Vâhidiyet’ten.
Sâniyen: Yüsr‑ü Vahdet’ten.
Sâlisen: Tecellî‑i Ehadiyet’ten.
Birinci menba' olan imdâd‑ı Vâhidiyet
Yani herşey ve bütün eşya, bir tek zâtın mülkü olsa; o vakit, vâhidiyet cihetiyle herbir şeyin arkasında, bütün eşyanın kuvvetini tahşid edebilir. Ve bütün eşya, bir tek şey gibi kolayca idare edilir. Şu sırrı, şöyle bir temsîl ile fehme takrib için deriz:
Meselâ: Nasıl ki; bir memleketin tek bir pâdişahı bulunsa, o pâdişah o vahdet‑i saltanat kanunu cihetiyle, herbir neferin arkasında bir ordu kuvvet‑i maneviyesini tahşid edebilir ve edebildiği için; o tek nefer, bir şahı esir edebilir ve şahın fevkınde pâdişahı nâmına hükmedebilir. Hem o pâdişah, vâhidiyet‑i saltanat sırrıyla, bir neferi ve bir memuru istihdam ve idare ettiği gibi, bütün orduyu ve bütün memurlarını idare edebilir. Güyâ vâhidiyet‑i saltanat sırrıyla herkesi, herşeyi, bir ferdin imdâdına gönderebilir. Ve herbir ferdi, bütün efrâd kadar bir kuvvete istinâd edebilir; yani ondan medet alabilir.
Eğer o vâhidiyet‑i saltanat ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse; o vakit herbir nefer, hadsiz bir kuvveti birden kaybedip, yüksek bir makam‑ı nüfûzdan sukùt eder, âdi bir adam makamına gelir. Ve onların idare ve istihdamları, efrâd adedince müşkülât peydâ eder.
353
Aynen öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Şu kâinâtın Sâni'i, vâhid olduğundan; herbir şeye karşı, bütün eşyaya müteveccih olan esmâyı tahşid eder. Ve nihâyetsiz bir san'atla, kıymetdâr bir sûrette icâd eder. Lüzum olsa, bütün eşya ile bir tek şeye bakar, baktırır, medet verir ve kuvvetli yapar. Ve bütün eşyayı dahi o vâhidiyet sırrıyla; bir tek şey gibi icâd eder, tasarruf eder, idare eder.
İşte, şu imdâd‑ı vâhidiyet sırrıyladır ki; şu kâinâtta, nihâyet derecede mebzûliyet ve ucuzluk içinde, nihâyet derecede san'atça ve kıymetçe yüksek ve àlî bir keyfiyet görünüyor.
İkinci menba' olan yüsr‑ü Vahdet
Yani birlik usûlüyle bir merkezde, bir elden, bir kanunla olan işler; gayet derecede kolaylık veriyor. Müteaddid merkezlere, müteaddid kanuna, müteaddid ellere dağılsa müşkülât peydâ eder.
Meselâ: Nasıl ki, bir ordunun bütün neferâtının bir merkezden, bir kanunla, bir kumandan‑ı a'zam emriyle esâsât‑ı techiziyeleri yapılsa; bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde techizâtları yapılsa; bir ordunun techizine lâzım olan bütün askerî fabrikalar, bir tek neferin techizâtı için lâzım gelir. Demek, eğer vahdete istinâd edilse; bir ordu, bir nefer kadar kolay olur. Eğer vahdet olmazsa; bir nefer, bir ordu kadar techizin esâsâtı cihetinde müşkülât peydâ eder.
Hem bir ağacın meyvelerine vahdet noktasında bir merkeze, bir kanuna, bir köke istinâden madde‑i hayatiye verilse; binler meyveler, tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer herbir meyve, ayrı ayrı merkeze rabtedilse ve ayrı ayrı yerden mevâdd‑ı hayatiyeleri gönderilse; herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülât peydâ eder. Çünkü bütün ağaca lâzım olan mevâdd‑ı hayatiye, herbir meyve için dahi lâzımdır.
İşte şu iki temsîl gibi; ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinâtın Sâni'i, Vâhid‑i Ehad olduğu için, vahdetle görür ve vahdetle gördüğü için, bütün eşya bir tek şey kadar kolay olur. Hem bir tek şeyi, san'atça bütün eşya kadar kıymetli yapabilir. Ve hadsiz efrâdı, gayet kıymetdâr bir sûrette icâd ederek; şu görünen hadsiz mebzûliyet ve nihâyetsiz ucuzluk lisânıyla, cûd‑u mutlakını gösterir ve hadsiz sehàvetini ve nihâyetsiz hallâkıyetini izhâr eder.
354
Üçüncü menba' olan tecellî‑i Ehadiyet
Yani Sâni'‑i Zülcelâl, cisim ve cismânî olmadığı için, zaman ve mekân O’nu kayd altına alamaz. Ve kevn ve mekân, O’nun şühûduna ve huzuruna müdâhale edemez. Ve vesâit ve ecrâm, O’nun fiiline perde çekemez. Teveccühünde, tecezzî ve inkısam olmaz. Bir şey, bir şeye mâni olmaz. Hadsiz ef'âli, bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki; bir çekirdekte, koca bir ağacı ma'nen dercettiği gibi; bir âlemi, bir tek ferdde dercedebilir. Bütün âlem, bir tek ferd gibi dest‑i kudretinde çevrilir. Şu sırrı başka Söz’lerde izâh ettiğimiz gibi, deriz ki:
Nasıl ki, nurâniyet itibariyle bir derece kayıtsız olan güneşin timsâli, herbir cilâlı parlak şeyde temessül eder. Binlerle, milyonlarla âyineler nuruna mukâbil gelse, bir tek âyine gibi inkısam etmeden bizzat herbirinde cilve‑i misâliyesi bulunur. Eğer âyinenin isti'dâdı olsa, güneş, azametiyle onda âsârını gösterebilir; bir şey, bir şeye mâni olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer. Herbir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinât Sâni'‑i Zülcelâl’inin, nur olan bütün sıfâtıyla ve nurânî olan bütün esmâsıyla, teveccüh‑ü ehadiyet sırrıyla öyle bir tecellîsi var ki; hiçbir yerde olmadığı hâlde, her yerde hâzır ve nâzırdır. Teveccühünde inkısam olmaz. Aynı ânda, her yerde, külfetsiz, müzâhemesiz her işi yapar.
İşte şu imdâd‑ı vâhidiyet ve yüsr‑ü vahdet ve tecellî‑i ehadiyet sırrıyladır ki; bütün mevcûdât, bir tek Sâni'a verildiği vakit; o bütün mevcûdât, bir tek mevcûd gibi kolay ve sühûletli olur. Ve herbir mevcûd, hüsn‑ü san'atça, bütün mevcûdât kadar kıymetli olabilir. Nasıl ki, mevcûdâtın hadsiz mebzûliyeti içinde, herbir ferdde hadsiz dekàik‑ı san'atın bulunması bu hakikati gösteriyor.
355
Eğer o mevcûdât, doğrudan doğruya bir tek Sâni'a verilmezse; o zaman herbir mevcûd, bütün mevcûdât kadar müşkülâtlı olur ve bütün mevcûdât, bir tek mevcûd kıymetine sukùt eder, iner. Şu hâlde ya hiçbir şey vücûda gelmeyecek veya gelse de kıymetsiz, hiçe inecektir.
İşte şu sırdandır ki; ehl‑i felsefenin en ziyâde ileri gidenleri olan Sofestâiler, tarîk‑ı haktan yüzlerini çevirdiklerinden, küfür ve dalâlet tarîkine bakmışlar, görmüşler ki: Şirk yolu, tarîk‑ı haktan ve Tevhid yolundan yüzbin defa daha müşkülâtlıdır; nihâyet derecede gayr‑ı ma'kuldür. Onun için, bilmecbûriye, herşeyin vücûdunu inkâr ederek akıldan istifâ etmişler.

Dördüncüsü

Şu kâinâtta, şu görünen ef'âl ile tasarruf eden Zât‑ı Kadîr’in kudretine nisbeten Cennet’in icâdı, bir bahar kadar kolay ve bir baharın icâdı, bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin mehâsin‑i san'atı ve letâif‑i hilkati, bir bahar kadar letâfetli ve kıymetli olabilir. Şu hakikatin sırrı üç şeydir:
Birincisi: Sâni'deki vücûb ile tecerrüd.
İkincisi: Mâhiyetinin mübâyenetiyle adem‑i takayyüd.
Üçüncüsü: Adem‑i tahayyüz ile adem‑i tecezzîdir.
Birinci Sır
Vücûb ve tecerrüdün hadsiz kolaylığa ve nihâyetsiz sühûlete sebebiyet vermeleri, gayet derin bir sırdır. Onu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Vücûd mertebeleri muhteliftir ve vücûd âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücûdda rüsuhu bulunan bir tabaka‑i vücûdun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka‑i vücûdun bir dağı kadardır ve o dağı istiâb eder.
Meselâ; âlem‑i şehâdetten olan kafadaki hardal kadar kuvve‑i hâfıza, âlem‑i mânâdan bir kütübhâne kadar vücûdu içine alır. Ve âlem‑i haricîden olan tırnak kadar bir âyine‑i vücûdun, âlem‑i misâl tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem‑i haricîden olan o âyine ve o hâfızanın şuûrları ve kuvve‑i icâdiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücûd‑u haricîleri kuvvetiyle, o vücûd‑u manevîde ve misâlîde hadsiz tasarrufât ve tahavvülât yapabilirlerdi.
356
Demek vücûd, rüsuh peydâ ettikçe, kuvvet ziyâdeleşir; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hususan vücûd, rüsuh‑u tâmm kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayd altına girmezse; o vakit cüz'î bir cilvesi, sâir hafif tabakàt‑ı vücûdun çok âlemlerini çevirebilir.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinâtın Sâni'‑i Zülcelâl’i, Vâcibü'l‑Vücûd’dur. Yani O’nun vücûdu; zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni'dir, zevâli muhâldir ve tabakàt‑ı vücûdun en râsihi, en esâslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sâir tabakàt‑ı vücûd, O’nun vücûduna nisbeten gayet zaîf bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd‑u Vâcib, râsih ve hakikatli ve vücûd‑u mümkinât o derece hafif ve zaîftir ki; Muhyiddin‑i Arabî gibi çok ehl‑i tahkîk, sâir tabakàt‑ı vücûdu, evhâm ve hayâl derecesine indirmişler; لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler. Yani: Vücûd‑u Vâcib’e nisbeten başka şeylere vücûd denilmemeli; onlar, vücûd ünvânına lâyık değillerdir diye hükmetmişler.
İşte Vâcibü'l‑Vücûd’un hem vâcib, hem zâtî olan kudretine karşı; mevcûdâtın hem hâdis, hem ârızî vücûdları ve mümkinâtın hem kararsız, hem kuvvetsiz sübûtları; elbette nihâyet derecede kolay ve hafif gelir. Bütün rûhları haşr‑i a'zamda ihyâ edip muhâkeme etmek; bir baharda, belki bir bahçede, belki bir ağaçta haşr ve neşrettiği yaprak ve çiçek ve meyveler kadar kolaydır.
357
İkinci Sır
Mübâyenet‑i mâhiyet ve adem‑i takayyüdün kolaylığa sebebiyeti ise şudur ki:
Sâni'‑i kâinât, elbette kâinât cinsinden değildir. Mâhiyeti, hiçbir mâhiyete benzemez. Öyle ise, kâinât dâiresindeki mânialar, kayıtlar O’nun önüne geçemez; O’nun icraatını takyid edemez. Bütün kâinâtı birden tasarruf edip çevirebilir. Eğer kâinât yüzündeki görünen tasarrufât ve ef'âl, kâinâta havâle edilse, o kadar müşkülât ve karışıklığa sebebiyet verir ki; hiçbir intizam kalmadığı gibi, hiçbir şey dahi vücûdda kalmaz; belki vücûda gelemez.
Meselâ: Nasıl ki, kemerli kubbelerdeki ustalık san'atı, o kubbedeki taşlara havâle edilse ve bir taburun zâbite ait idaresi, neferâta bırakılsa; ya hiç vücûda gelmez, veyâhut çok müşkülât ve karışıklık içinde intizamsız bir vaziyet alacak. Hâlbuki o kubbelerdeki taşlara vaziyet vermek için, taş nev'inden olmayan bir ustaya verilse ve taburdaki neferâtın idaresi, mertebe itibariyle zâbitlik mâhiyetini hâiz olan bir zâbite havâle edilse; hem san'at kolay olur, hem tedbir ve idare sühûletli olur. Çünkü taşlar ve neferler birbirine mâni olurlar; usta ve zâbit ise, mânisiz, her noktaya bakar, idare eder.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Vâcibü'l‑Vücûd’un mâhiyet‑i kudsiyesi, mâhiyât‑ı mümkinât cinsinden değildir. Belki bütün hakàik‑ı kâinât, o mâhiyetin Esmâ‑i Hüsnâ’sından olan Hakk isminin şuâlarıdır. Mâdem mâhiyet‑i mukaddesesi, hem Vâcibü'l‑Vücûd’dur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mâhiyâta muhâliftir; misli, misâli, mesîli yoktur; elbette O Zât‑ı Zülcelâl’in o kudret‑i ezeliyesine nisbeten bütün kâinâtın idaresi ve terbiyesi; bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır. Haşr‑i a'zam ve dâr‑ı âhiret, Cennet ve Cehennem’in icâdı; bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların yeniden bir baharda ihyâları kadar kolaydır.
358
Üçüncü Sır
Adem‑i tahayyüz ve adem‑i tecezzînin nihâyet derecede olan kolaylığa sebebiyet vermelerinin sırrı ise şudur ki:
Mâdem Sâni'‑i Kadîr mekândan münezzehtir, elbette kudretiyle her mekânda hazır sayılır. Ve mâdem tecezzî ve inkısam yoktur; elbette herşeye karşı, bütün esmâsıyla müteveccih olabilir. Ve mâdem her yerde hazır ve herşeye müteveccih olur; öyle ise mevcûdât ve vesâit ve ecrâm, onun ef'âline mümânaat etmez, ta'vik etmez, belki hiç lüzum yok. Farazâ lüzum olsa, elektriğin telleri gibi ve ağacın dalları gibi ve insanın damarları gibi; eşya, vesile‑i teshîlât ve vâsıta‑i vusûl-ü hayat ve sebeb‑i sür'at-i ef'âl hükmüne geçer. Ta'vik, takyid, men' ve müdâhale şöyle dursun; belki teshîl ve tesrî' ve îsâle vesile hükmüne geçer.
Demek, Kadîr‑i Zülcelâl’in tasarrufât‑ı kudretine herşey itâat ve inkıyad cihetinde ihtiyaç yok eğer ihtiyaç olsa, kolaylığa vesile olur.
Elhâsıl: Sâni'‑i Kadîr; külfetsiz, muâlecesiz, sür'atle, sühûletle herşeyi o şeye lâyık bir sûrette halkeder. Külliyatı, cüz'iyât kadar kolay icâd eder. Cüz'iyâtı, külliyat kadar san'atlı halkeder.
Evet külliyatı ve semâvâtı ve arzı halkeden kim ise, semâvât ve arzda olan cüz'iyâtı ve efrâd‑ı zîhayatiyeyi halkeden elbette yine O’dur ve O’ndan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz'iyât; o külliyatın meyveleri, çekirdekleri, misâl‑i musağğarlarıdır.
Hem o cüz'iyâtı icâd eden kim ise, cüz'iyâtı ihâta eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi O halketmiştir. Çünkü görüyoruz ki; cüz'iyât, külliyata nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise, o cüz'îleri halkeden Zât’ın elinde, anâsır‑ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. ki, hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin mîzanlarıyla o küllî ve muhît mevcûdâtın hülâsalarını, mânâlarını, nümûnelerini, o küçücük misâl‑i musağğarlar hükmünde olan cüz'iyâtta dercedebilsin.
359
Evet, acâib‑i san'at ve garâib‑i hilkat noktasında cüz'iyât, külliyattan geri değil; çiçekler, yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler, ağaçların mâdûnunda değil; belki çekirdekteki nakş‑ı kader olan manevî ağaç, bağdaki nesc‑i kudret olan mücessem ağaçtan daha acîbdir. Ve hilkat‑i insaniye, hilkat‑i âlemden daha acîbdir.
Nasıl ki; bir cevher‑i ferd üstünde, esîr zerrâtıyla bir Kur'ân‑ı hikmet yazılsa, semâvât yüzündeki yıldızlarla yazılan bir Kur'ân‑ı azametten kıymetçe daha ehemmiyetli olabilir, öyle de; çok küçük cüz'iyâtlar var, mu'cizât‑ı san'atça külliyattan üstündür.

Beşincisi

Sâbık beyânâtımızda, icâd‑ı mahlûkatta görünen hadsiz kolaylık, gayet derecede çabukluk, nihâyetsiz sür'at‑i ef'âl, nihâyetsiz sühûletle icâd‑ı eşyanın sırlarını, hikmetlerini bir derece gösterdik. İşte şu nihâyetsiz sür'at ve hadsiz sühûletle vücûd‑u eşya, ehl‑i hidayete şöyle kat'î bir kanâat verir ki:
Mahlûkatı icâd eden Zât’ın kudretine nisbeten; Cennetler, baharlar kadar; baharlar, bahçeler kadar; bahçeler, çiçekler kadar kolay gelir. ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ sırrıyla, nev'‑i beşerin haşir ve neşri, bir tek nefsin imâte ve ihyâsı gibi sühûletlidir. ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ tasrîhiyle, bütün insanları haşirde ihyâ etmek; istirahat için dağılan bir orduyu, bir boru sesiyle toplamak kadar kolaydır.
İşte şu hadsiz sür'at ve nihâyetsiz sühûlet, bilbedâhe kudret‑i Sâni'in kemâline ve herşey, O’na nisbeten kolay olduğuna delil‑i kat'î ve bürhân‑ı yakìnî olduğu hâlde; ehl‑i dalâletin nazarında, Sâni'in kudretiyle eşyanın teşkili ve icâdı ki, vücûb derecesinde sühûletlidir bin derece muhâl olan, kendi kendine teşekkül ile iltibasa sebeb olmuştur. Yani bazı âdi şeylerin vücûda gelmelerini çok kolay gördükleri için, onların teşkilini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani icâd edilmiyorlar, belki kendi kendine vücûd buluyorlar.
360
İşte gel ahmaklığın nihâyetsiz derecâtına bak ki; nihâyetsiz bir Kudretin delilini, onun ademine delil yapar; nihâyetsiz muhâlât kapısını açar! Çünkü o hâlde, Sâni'‑i âleme lâzım olan nihâyetsiz kudret ve muhît ilim gibi evsâf‑ı kemâl, her mahlûkun her zerresine verilmek lâzım gelir; kendi kendine teşekkül edebilsin

Onbirinci Kelime

﴿وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ Yani: Dâr‑ı fânîden dâr‑ı bâkîye dönülecek ve Kadîm‑i Bâkî’nin makarr‑ı saltanat-ı ebediyesine gidilecek ve kesret‑i esbâbdan, Vâhid‑i Zülcelâl’in dâire‑i kudretine gidilecek, dünyadan âhirete geçilecek. Merci'iniz onun dergâhıdır, melce'iniz onun rahmetidir ve hâkezâ
Şu kelimenin bunlar gibi ifâde ettiği pek çok hakikatler var. Şu hakikatlerin içinde, saâdet‑i ebediye ile Cennet’e döneceğinizi ifâde eden hakikat ise: Onuncu Söz’ün oniki bürhân‑ı kat'i-yi yakìniyle ve Yirmidokuzuncu Söz’ün pek çok delâil‑i kàtıayı tazammun eden altı esâsıyla o derece kat'î isbât edilmiştir ki, başka beyâna hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin, ertesi sabah yeniden tulû' edeceği kat'iyyetinde o iki Söz isbât etmişler ki:
Şu dünyanın manevî güneşi olan hayat dahi, harâb‑ı dünya ile gurûbundan sonra haşrin sabahında bâkî bir sûrette tulû' edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saâdet‑i ebediyeye ve bir kısmı da şekàvet‑i ebediyeye mazhar olacaktır. Mâdem Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler bu hakikati kemâliyle isbât etmişler, sözü onlara havâle edip yalnız deriz ki:
361
Sâbık beyânâtta kat'î isbât edildiği üzere: Nihâyetsiz bir ilm‑i muhît ve hadsiz bir irâde‑i külliye ve nihâyetsiz bir kudret‑i mutlaka sâhibi olan şu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’i ve şu insanların Hàlık‑ı Rahîm’i, bütün semâvî kitapları ve fermânlarıyla Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi nev'‑i beşerin ehl‑i îmânına va'detmiştir. Mâdem va'detmiştir, elbette yapacaktır. Çünkü va'dinde hulf etmek O’na muhâldir. Çünkü va'dini îfâ etmemek, gayet çirkin bir noksandır. Kâmil‑i Mutlak noksandan münezzeh ve mukaddestir. Va'dettiğini yapmamak, ya cehlinden veya aczinden yapamaz. Hâlbuki O Kadîr‑i Mutlak ve Alîm‑i Külli Şey hakkında cehl ve acz muhâl olduğundan, hulf‑ü va'd dahi muhâldir.
Hem başta Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve ehl‑i îmân, mütemâdiyen O Rahîm‑i Kerîm’den, va'dettiği saâdet‑i ebediyeyi ricâ edip yalvarıyorlar ve niyâz edip istiyorlar. Hem bütün Esmâ‑i Hüsnâ ile beraber istiyorlar. Çünkü başta şefkati ve rahmeti, adâleti ve hikmeti ve Rahmân ve Rahîm, Âdil ve Hakîm isimleri ve rubûbiyeti ve saltanatı ve Rab ve Allah isimleri gibi ekser Esmâ‑i Hüsnâ’sı, dâire‑i Âhireti ve saâdet‑i ebediyeyi iktiza ve istilzam ederler ve tahakkukuna şehâdet ve delâlet ediyorlar. Belki Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi bütün mevcûdât bütün hakàikıyla dâr‑ı Âhirete işâret ediyorlar.
362
Hem fermân‑ı a'zam olan Kur'ân‑ı Hakîm, binler âyât ve beyyinâtıyla ve berâhin‑i sâdıka-i kat'iyyesiyle o hakikati gösteriyor ve ta'lim ediyor. Ve nev'‑i beşerin mâbihi'l‑iftiharı olan Habîb‑i Ekrem, binler mu'cizât‑ı bâhireye istinâd ederek bütün hayatında, bütün kuvvetiyle o hakikati ders vermiş, isbât etmiş, ilân etmiş, görmüş ve göstermiş
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اَهْلِ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ وَاحْشُرْنَا وَنَاشِرَهُ وَرُفَقَائَهُ وَصَاحِبَهُ سَع۪يدًا وَوَالِد۪ينَا وَاِخْوَانَنَا وَاَخَوَاتِنَا تَحْتَ لِوَائِهِ وَارْزُقْنَا شَفَاعَتَهُ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
﴿رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪ي ❋ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪ي ❋ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪ي ❋ يَفْقَهُوا قَوْل۪ي
﴿رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
﴿وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
363

Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesine Zeyldir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
﴿ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ
Suâl: Sen çok yerlerde demişsin ki: Vahdette nihâyet derecede kolaylık var; kesrette ve şirkte nihâyet müşkülât oluyor. Vahdette vücûb derecesinde bir sühûlet var; şirkte imtina' derecesinde bir suûbet var diyorsun. Hâlbuki gösterdiğin müşkülât ve muhâlât, vahdet tarafında da cereyan eder. Meselâ diyorsun: Eğer zerreler memur olmazlarsa; herbir zerrede, ya bir ilm‑i muhît veya bir kudret‑i mutlaka veya hadsiz manevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise yüz derece muhâldir.” Hâlbuki, o zerreler memur‑u İlâhî de olsalar, yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir hadsiz muntazam vazifelerini yapabilsinler. Bunun hallini isterim.
Elcevab: Çok Söz’lerde izâh ve isbât etmişiz ki: Bütün mevcûdât bir tek Sâni'a verilse, bir tek mevcûd gibi kolay ve sühûletli olur. Eğer müteaddid esbâba ve tabiata isnâd edilse; bir tek sinek, semâvât kadar; bir çiçek, bir bahar kadar; bir meyve, bir bahçe kadar müşkülâtlı ve suûbetli olur. Mâdem şu mes'ele başka Söz’lerde izâh ve isbât edilmiş; onlara havâle edip, şurada yalnız üç işâret ile, o hakikate karşı nefsin itmi'nânını te'min edecek üç temsîl beyân edeceğiz:
364

Birinci Temsîl

Meselâ, şeffâf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mâhiyeti mikdarınca bil'asâle cüz'î zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca güneşi ziyâsıyla, elvân‑ı seb'asıyla, harâretiyle hattâ mesâfesiyle içine alabilir ve bir nev'i tecellî‑i a'zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak görebilir. Eğer güneşe memur ve mensûb ve mir'ât sayılsa; güneş gibi, güneşin icraatındaki bir kısım cüz'î nümûnelerini gösterebilir.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى herbir mevcûd, hattâ herbir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse; o vakit herbir zerre, herbir mevcûd, ya bir ilm‑i muhît ve kudret‑i mutlaka sâhibi olmalı veyâhut hadsiz manevî makine ve matbaalar, içinde teşekkül etmeli; ona tevdî' edilen acîb vazifeleri yapabilsin.
Eğer o zerreler Vâhid‑i Ehad’e isnâd edilse; o vakit herbir masnû', herbir zerre O’na mensûb olur, O’nun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı, onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisabla, nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hàlık’ının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet‑i zâtîsinden fazla işleri, vazifeleri; o intisab ve istinâd sırrıyla yapar.

İkinci Temsîl

Meselâ iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir; diğeri hamiyetli, milliyet‑perverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisab etmez, kendi başıyla görmek ister. Kendi kuvvetinin menba'larını belinde taşımaya mecbur olur. Techizâtını, cephanelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muztardır. O şahsî ve küçük kuvvet mikdarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder; fazla bir şey elinden gelmez.
365
Öteki kardeş, kendine güvenmiyor ve kendisini âciz, kuvvetsiz biliyor; pâdişaha intisab etti, askere kaydedildi. O intisab ile, koca bir ordu ona nokta‑i istinâd oldu. Ve o istinâd ile arkasında, pâdişahın himmetiyle bir ordunun manevî kuvveti tahşid edilebilir bir kuvve‑i maneviye ile harbe atıldı. düşmanın mağlûb ordusu içindeki şahın büyük bir müşîrine rastgeldi; kendi pâdişahı nâmına, Seni esir ediyorum, gel!” der, esir eder, getirir.
Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki:
Evvelki başıbozuk, kendi menba'‑ı kuvvetini ve techizâtını kendisi taşımaya mecbur olduğu için, gayet cüz'î görebilirdi. Şu memur ise; kendi kuvvetinin menba'ını taşımaya mecbur değil, belki onu ordu ve pâdişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline, makinesini küçük bir tel ile rabtetmek gibi, şu adam bu intisabla kendini o hadsiz kuvvete rabteder.
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid‑i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Fir'avun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar sinek, Nemrud’u gebertip Cehennem’e atar bir mikrop, en cebbâr bir zâlimi kabre sokar buğday dânesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, teşekkülâtlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, bilbedâhe memuriyet ve intisabdan ileri geliyor.
Eğer başıbozukluğa dönse, esbâba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit herşey, cirmi kadar ve şuûru mikdarınca görebilir.

Üçüncü Temsîl

Meselâ, iki arkadaş var; hiç görmedikleri bir memleketin ahvâline dair istatistikli bir nev'i coğrafya yazmak istiyorlar.
Birisi, o memleketin pâdişahına intisab edip, telgraf ve telefon dâiresine girer. On paralık bir tel ile, kendi telefon makinesini devletin teline rabteder. Her yer ile görüşür, muhâbere eder, ma'lûmât alır. Gayet muntazam ve mükemmel coğrafya istatistiğine ait san'atkârâne bir eser yapar.
366
Öteki arkadaş ise, ya elli sene mütemâdiyen gezecek ve müşkülâtla her yeri görüp her hâdiseyi işitecek, veyâhut milyonlarla lirayı sarfedip, devletin tel ve telefon temdidatı kadar ve pâdişah gibi telgraf sâhibi olacak. evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى eğer hadsiz eşya ve mahlûkat Vâhid‑i Ehad’e verilse, o vakit o irtibat ile herşey birer mazhar olur. O Şems‑i Ezelî’nin tecellîsine mazhariyetle, kavânîn‑i hikmetine ve desâtir‑i ilmiyesine ve nevâmis‑i kudretine irtibat peydâ eder. O vakit havl ve kuvvet‑i İlâhiye ile herşeyi görür bir gözü ve her yere bakar bir yüzü ve her işe geçer bir sözü hükmünde bir cilve‑i Rabbâniye’ye mazhar olur.
Eğer o intisab kesilse; o şey, bütün eşyadan dahi inkıtâ' eder, cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. O hâlde bir ulûhiyet‑i mutlaka sâhibi olmalı ki, evvelki vaziyette gördüğü işleri görebilsin.
Elhâsıl: Vahdet ve îmân yolunda, vücûb derecesinde bir sühûlet ve kolaylık var. Şirk ve esbâbda, imtina' derecesinde müşkülât ve suûbet var. Çünkü bir vâhid, külfetsiz olarak kesîr eşyaya bir vaziyet verir ve bir neticeyi istihsâl eder. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsâl etmeyi, o eşya‑yı kesîreye havâle edilse, o vakit pek çok külfetle ve pek çok hareketlerle ancak o vaziyet alınır ve o netice istihsâl edilir.
Meselâ, Üçüncü Mektûb’da denildiği gibi; semâvât meydânında, şems ve kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şa'şaalı tesbihkârâne bir seyerân ve cereyan vermek demek olan câzibedâr, sevimli vaziyet‑i semâviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücûd bulması demek olan o ulvî, hikmetli netice‑i arziye, eğer vahdete verilse; O Sultan‑ı Ezel, kolayca küre‑i arz gibi bir neferi, o vaziyet ve o netice için ecrâm‑ı ulviyeye kumandan ta'yin eder. O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neş'esinden mevlevî gibi zikir ve semâ'a kalkar; az bir masrafla o güzel vaziyet hâsıl olur, o mühim netice vücûd bulur.
367
Eğer arza, Sen dur, karışma!” denilse ve o netice ve o vaziyetin istihsâli de semâvâta havâle edilse ve vahdetten, kesrete ve şirke gidilse; her gün ve her sene, binler derece küre‑i arzdan büyük olan milyonlar adedince yıldızlar hareket etmek, milyarlar sene mesâfeyi yirmidört saatte ve bir senede kestirmek lâzımdır.
Netice‑i Merâm: Kur'ân ve ehl‑i îmân, hadsiz masnûâtı bir Sâni'‑i Vâhid’e verir. Doğrudan doğruya her işi O’na isnâd eder. Vücûb derecesinde sühûletli bir yolda gider, sevkeder Ve ehl‑i şirk ve tuğyan, bir masnû'‑u vâhidi, hadsiz esbâba isnâd ederek, imtina' derecesinde suûbetli bir yolda gider. Şu hâlde Kur'ân yolunda, bütün masnûâtla; dalâlet yolunda, bir masnû'‑u vâhid beraberdirler. Hattâ, belki bütün eşyanın vâhidden sudûru, bir vâhidin hadsiz eşyadan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki; bir zâbit, bin neferin tedbirini, bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin tedbiri, bin zâbite havâle edilse; bin nefer kadar müşkülâtlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.
İşte şu hakikati, şu âyet‑i azîme, ehl‑i şirkin başına vuruyor dağıtıyor:
﴿ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
368
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ يَا اَحَدُ يَا وَاحِدُ يَا صَمَدُ يَا مَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ❋ يَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ❋ وَيَا مَنْ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ ❋ يَا مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ ❋ يَا مَنْ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْئٍ قَد۪يرٌ ❋ يَا مَنْ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ ❋ بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائَهُ وَصَاحِبَهَا سَع۪يدًا مِنَ الْمُوَحِّد۪ينَ الْكَامِل۪ينَ وَمِنَ الصِّدّ۪يق۪ينَ الْمُحَقِّق۪ينَ وَمِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ الْمُتَّق۪ينَ اٰم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سِرِّ اَحَدِيَّتِكَ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْح۪يدِ وَقَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَلِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ
اٰم۪ينَ‥ اٰم۪ينَ‥ اٰم۪ينَ
369

Yirmibirinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❋ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا ❋ رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُورًا
Ey hânesinde ihtiyar bir vâlide veya pederi veya akrabasından veya îmân kardeşlerinden bir amel‑mânde veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gâfil! Şu âyet‑i kerîmeye dikkat et, bak nasıl ki; bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı sûrette ihtiyar vâlideyne şefkati celbediyor.
Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin, evlâdlarına karşı şefkatleridir. Ve en àlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukâbil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemâl‑i lezzetle evlâdlarının hayatı için fedâ edip sarfediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukùt etmemiş ve canavara inkılâb etmemiş herbir veled; o muhterem, sâdık, fedâkâr dostlara hàlisâne hürmet ve samîmâne hizmet ve rızâlarını tahsil ve kalblerini hoşnud etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.
370
İşte, o mübârek ihtiyarların vücûdlarını istiskàl edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdânsızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına fedâ edenin zevâl‑i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdânsızlık olduğunu anla
Ey derd‑i maîşetle mübtelâ olan insan! Bil ki; senin hânendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musîbet dâfiası, hânendeki o istiskàl ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: Maîşetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk‑ı maîşetin daha ziyâde olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat'î delillerini biliyorum; seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanâat et. Kasem ederim şu hakikat gayet kat'îdir; hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslîm olmuşlar. Nefsimin inâdını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat sana kanâat vermeli.
Evet, kâinâtın şehâdetiyle, nihâyet derecede Rahmân, Rahîm ve Latîf ve Kerîm olan Hàlık‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latîf bir sûrette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyâde merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket sûretinde gönderir. Onların iâşelerini, tama'kâr ve bahil insanlara yükletmez. ﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ âyetlerinin ifâde ettikleri hakikati, bütün zîhayatın envâ'‑ı mahlûkları lisân‑ı hâl ile bağırıp o hakikat‑i kerîmâneyi söylüyorlar.
Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi, bereket sûretinde geliyor. Bunu te'yid eden ve kendim gördüğüm bir misâl:
371
Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki‑üç sene evvel her gün yarım ekmek o köyün ekmeği küçük idi muayyen bir ta'yinim vardı ki, çok defa bana kâfî gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misâfir geldiler. O aynı ta'yinim hem bana, hem onlara kâfî geldi. Çok kere de fazla kalırdı.
İşte şu hâl o derece tekerrür edip bana kanâat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat'î bir sûrette ilân ediyorum: Onlar bana bâr değil; hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.
Ey insan! Mâdem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misâfir geldiği vakit berekete medâr oluyor; öyle ise, mahlûkatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl‑i îmân ve ehl‑i îmânın en ziyâde hürmet ve merhamete şâyân aceze, alîl ihtiyareler; ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakîki dost ve en sâdık muhib olan peder ve vâlide; ihtiyarlık hâlinde bir hânede bulunsa, ne derece vesile‑i bereket ve vâsıta‑i rahmet ve لَوْ لَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا sırrıyla, yani: Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” ne derece sebeb‑i def'-i musîbet olduklarını sen kıyâs eyle.
İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızâlarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskàl etmek, ölümlerini temennî etmek ve onların nâzik ve serîü't‑teessür kalblerini rencîde etmek ile ﴿خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ sırrına mazhar olursun. Eğer Rahmet‑i Rahmân istersen, O Rahmân’ın vedîalarına ve senin hânendeki emânetlerine rahmet et.
372
Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetin sebebi; o zât ise, ihtiyar peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riâyet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallâh âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
373

Yirmiikinci Mektûb

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Şu mektûb iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl‑i îmânı uhuvvete ve muhabbete dâvet eder.

Birinci Mebhas

﴿
﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ
﴿اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
Mü'minlerde nifâk ve şikàk, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inâd ve hased; hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat‑ı şahsiyece ve hayat‑ı ictimâiyece ve hayat‑ı maneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat‑ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücûhundan altı vechini beyân ederiz.
374

Birinci Vecih

Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hânede bulunsan; seninle beraber dokuz masûm ile bir cânî var. O gemiyi gark ve o hâneyi ihrâk etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ, bir tek masûm, dokuz cânî olsa, yine o gemi hiçbir kanun‑u adâletle batırılmaz.
Aynen öyle de: Sen, bir hâne‑i Rabbâniye ve bir sefîne‑i İlâhiye olan bir mü'minin vücûdunda îmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfât‑ı masûme varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hâne‑i maneviye-i vücûdun ma'nen gark ve ihrâkına, tahrib ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni' ve gaddâr bir zulümdür.

İkinci Vecih

Hem, hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zîra, ma'lûmdur ki; adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ‑yı hakîkisinde olarak beraber cem' olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbâbının rüchâniyetine göre bir kalbde hakîki bulunsa; o vakit adâvet mecâzî olur, acımak sûretine inkılâb eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenâlığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütûfla, ıslahına çalışır. Onun için, nass‑ı hadîs ile; Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'‑ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbâb‑ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur, tasannu' ve temelluk sûretine girer.
375
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen, âdi küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel‑i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de; Kâbe hürmetinde olan îmân ve Cebel‑i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf‑ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı îmân ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın!
Evet, tevhid‑i îmânî, elbette tevhid‑i kulûbu ister. Ve vahdet‑i i'tikàd dahi, vahdet‑i ictimâiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki; sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir râbıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münâsebet hissedersin. Hâlbuki, îmânın verdiği nur ve şuûr ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ‑i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.
Meselâ: Her ikinizin; Hàlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Ma'bûd’unuz bir, Râzık’ınız bir bir, bir, bine kadar bir, bir Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir bir, bir, yüze kadar bir, bir Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir ona kadar bir, bir
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifâk ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinâtı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları hâlde; şikàk ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakîki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta‑i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbâb‑ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât‑ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.
376

Üçüncü Vecih

Adâlet‑i mahzâyı ifâde eden ﴿وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrına göre, bir mü'minde bulunan cânî bir sıfat yüzünden sâir masûm sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü'minin fenâ bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü'minin akrabasına adâvetini teşmîl etmek, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga‑i mübâlağa ile, gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şerîat ve hikmet‑i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, Benim hakkım var dersin?
Hakikat nazarında sebeb‑i adâvet ve şer olan fenâlıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirâyet ve in'ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka mes'eledir. Muhabbetin esbâbı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirâyet ve in'ikâs etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki; Dostun dostu dosttur sözü, durûb‑u emsâl sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; Bir göz hatırı için çok gözler sevilir sözü umumun lisânında gezer.
İşte, ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, masûm bir kardeşine ve taallukatına adâvet etmek ne kadar hilâf‑ı hakikat olduğunu, hakikat‑bîn isen anlarsın.

Dördüncü Vecih

Hayat‑ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu dördüncü vechin esâsı olarak birkaç düsturu dinle:

Birincisi

Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, Mesleğim haktır veya daha güzeldir demeye hakkın var. Fakat Yalnız hak benim mesleğimdir demeye hakkın yoktur. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِي الْمَسَاوِيَا sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.

İkinci Düstur

Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zîra, senin gibi niyeti hàlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur; aksü'l‑amel yapar.
377

Üçüncü Düstur

Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine çalış. Hem, en ziyâde sana zarar veren nefs‑i emmârene ve hevâ‑yı nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet nasıl ki, muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır; öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlûb etmek istersen, fenâlığına karşı iyilikle mukàbele et. Çünkü eğer fenâlıkla mukàbele edersen, husûmet tezâyüd eder. Zâhiren mağlûb bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idâme eder.
Eğer iyilikle mukàbele etsen nedâmet eder, sana dost olur. اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَر۪يمَ مَلَكْتَهُ ❋ وَاِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئ۪يمَ تَمَرَّدًا hükmünce; mü'minin şe'ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, îmân cihetinde kerîmdir. Evet, fenâ bir adama İyisin, iyisin desen iyileşmesi ve iyi adama Fenâsın, fenâsın desen fenâlaşması çok vukû' bulur. Öyle ise, ﴿وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا﴿وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ gibi desâtir‑i kudsiye-i Kur'âniye’ye kulak ver; saâdet ve selâmet ondadır.
378

Dördüncü Düstur

Ehl‑i kin ve adâvet hem nefsine, hem mü'min kardeşine, hem Rahmet‑i İlâhiye’ye zulmeder, tecâvüz eder. Çünkü, kin ve adâvet ile nefsini bir azâb‑ı elîmde bırakır. Hasmına gelen ni'metlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden gelse, o bütün bütün azâbdır. Çünkü, hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsûd hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün; anlasın ki, rakìbinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet fânîdir, muvakkattir. Fâidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa; ya kendisi riyâkârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyâhut mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musîbetlerden memnun ve ni'metlerden mahzûn olup, kader ve Rahmet‑i İlâhiye’ye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta Kaderi tenkid ve Rahmete i'tirâz ediyor. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete i'tirâz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kin ve adâvetle mukàbele etmeyi hangi insaf kabûl eder; bozulmamış hangi vicdâna sığar? Hâlbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı, bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü:
Evvelâ: Kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o Kader ve Kazâ hissesine karşı rızâ ile mukàbele etmek gerektir.
Sâniyen: Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûb olduğundan acımak ve nedâmet edeceğini beklemek.
Sâlisen: Sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra bâkî kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûb edecek afv ve safh ile ve ulüvv‑ü cenâblıkla mukàbele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.
379
Yoksa, sarhoş ve dîvâne olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiatıyla alan cevherci bir Yahudî gibi, beş paraya değmeyen fânî, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr‑u dünyeviyeye; güyâ ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedîd bir hırs ile ve dâimî bir kin ile, mütemâdiyen bir adâvetle mukàbele etmek, sîga‑i mübâlağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur. Ve bir nev'i dîvâneliktir.
İşte, hayat‑ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr‑i intikama eğer şahsını seversen yol verme ki, kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikat‑bîn olan Hâfız‑ı Şirâzî’yi dinle: دُنْيَا نَه مَتَاعِيسْتِى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعِى
Yani, Dünya öyle bir metâ' değil ki, bir nizâ'a değsin.” Çünkü, fânî ve geçici olduğundan, kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş:
اۤسَايِشِ دُو گِيتِى تَفْسِيرِ اِينْ دُو حَرْفَسْتْ
بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا
Yani, İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir.”
Eğer dersen: İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem, damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.”
Elcevab: Sû‑i hulk ve fenâ haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezâsıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Mâdem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, manevî bir nedâmet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zâten bu mektûbun bu mebhasını yazdık, bu manevî istiğfarı te'min etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhîr etmesin.
380
Cây‑i dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki; mütedeyyin bir ehl‑i ilim, fikr‑i siyâsîsine muhâlif bir âlim‑i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münâfığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fenâ neticelerinden ürktüm, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim. O zamandan beri hayat‑ı siyâsiyeden çekildim.

Beşinci Vecih

Hayat‑ı ictimâiyece, inâd ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyân eder.
Eğer denilse: Hadîste, اِخْتِلَافُ اُمَّت۪ي رَحْمَةٌ denilmiş. İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı, mazlum avâmı, zâlim hàvâssın şerrinden kurtarıyor. Çünkü, bir kasabanın ve bir köyün hàvâssı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa ilticâ eder, kendisini kurtarır. Hem, tesâdüm‑ü efkârdan ve tehâlüf‑ü ukùlden, hakikat tamamıyla tezâhür eder.”
Elcevab:
Birinci suâle deriz ki: Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, herbiri kendi mesleğinin tamir ve revâcına sa'y eder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmîl ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilâf ise ki garazkârâne, adâvetkârâne, birbirinin tahribine çalışmaktır hadîsin nazarında merduttur. Çünkü, birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.
381
İkinci suâle deriz ki: Tarafgirlik eğer hak nâmına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik haksızlara melce'dir ki, onlara nokta‑i istinâd teşkil eder. Çünkü, garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip tarafdârlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukâbil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hâşâ! lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.
Üçüncü suâle deriz ki: Hak nâmına, hakikat hesabına olan tesâdüm‑ü efkâr ise, maksadda ve esâsta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her köşesini izhâr edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat, tarafgirâne ve garazkârâne, fir'avunlaşmış nefs‑i emmâre hesabına hodfürûşluk, şöhret‑perverâne bir tarzdaki tesâdüm‑ü efkârdan bârika‑i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre‑i arzda dahi nokta‑i telâkîsi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihâyetsiz müfritâne gider. Kàbil‑i iltiyâm olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl‑i âlem buna şâhiddir.
Elhâsıl: اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ❋ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ❋ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ olan desâtir‑i àliye düstur‑u harekât olmazsa, nifâk ve şikàk meydân alır. Evet, اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ❋ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa, adâlet etmek isterken zulmeder.
Cây‑i ibret bir hâdise: Bir vakit, İmâm‑ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: Neden beni kesmedin?” Dedi: Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfî ve hàlistir; o din haktır dedi.
382
Hem medâr‑ı dikkat bir vâkıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser‑i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü, şerîat nâmına, kanun‑u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adâletle görmemiştir.
Cây‑i teessüf bir hâlet‑i ictimâiye ve kalb‑i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz‑ı hayat-ı ictimâî:
Haricî düşmanların zuhûr ve tehâcümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak olan bir maslahat‑ı ictimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde, şu Cemâat‑i İslâmiye’ye hizmet da'vâ edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken cüz'î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar? Şu hâl bir sukùttur, bir vahşettir, hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’ye bir hıyânettir.
Medâr‑ı ibret bir hikâye: Bedevî aşîretlerinden Hasenân aşîretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşîreti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman tâife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşîreti def' edinceye kadar dâhilî adâveti hâtırlarına getirmezlerdi.
İşte, ey mü'minler! Ehl‑i îmân aşîretine karşı tecâvüz vaziyetini almış ne kadar aşîret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki dâireler gibi, yüz dâireden fazla vardır. Herbirisine karşı, tesânüd ederek el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshîl etmek, onların harîm‑i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inâd, hiçbir cihetle ehl‑i îmâna yakışır ?
383
O düşman dâireler, ehl‑i dalâlet ve ilhâddan tut, ehl‑i küfrün âlemine, dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nev'i düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet‑i İslâmiye’dir. Bu kal'a‑i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahânelerle sarsmak ne kadar hilâf‑ı vicdân ve ne kadar hilâf‑ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!
Ehâdîs‑i şerîfede gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyân ve Deccâl gibi nifâk ve zındıka başına geçecek eşhâs‑ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikàkından istifade ederek, az bir kuvvetle nev'‑i beşeri herc ü merc eder ve koca Âlem‑i İslâmı esâret altına alır.
Ey ehl‑i îmân! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal'a‑i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Ma'lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de döğebilir. Bir mîzanda iki dağ birbirine karşı muvâzenede bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte, ey ehl‑i îmân, ihtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat‑ı ictimâiyenizle alâkanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًاdüstur‑u àliyeyi düstur‑u hayat yapınız; sefâlet‑i dünyeviyeden ve şekàvet‑i uhreviyeden kurtulunuz!
384

Altıncı Vecih

Hayat‑ı maneviye ve sıhhat‑i ubûdiyet, adâvet ve inâd ile sarsılır. Çünkü vâsıta‑i halâs ve vesile‑i necât olan ihlâs, zâyi' olur. Zîra, tarafgir bir muannid, kendi a'mâl‑i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hàlisen livechillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem, hüküm ve muâmelâtında tarafgirini tercih eder, adâlet edemez. İşte, ef'âl ve a'mâl‑i hayriyenin esâsları olan ihlâs ve adâlet, husûmet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kàbiliyet‑i makam kısa olduğundan kısa kesiyoruz.
385

İkinci Mebhas

﴿
﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Ey ehl‑i îmân! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki; adâvet kadar hayat‑ı İslâmiye’ye en müdhiş bir maraz‑ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb‑i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefâleti getirir. Evet, her milletten ziyâde hırs ile dünyaya saldıran Yahudî milletinin zillet ve sefâleti, bu hükme bir şâhid‑i kàtı'dır.
Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir dâireden tut, en cüz'î bir ferde kadar sû‑i te'sirini gösterir. Tevekkülvâri taleb‑i rızk ise, bil'akis, medâr‑ı rahattır ve her yerde hüsn‑ü te'sirini gösterir.
İşte, bir nev'i zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedâr ağaçlar ve nebâtlar, tevekkülvâri, kanâatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlâd besliyorlar. Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvanat dâiresi içinde za'f ve acz lisân‑ı hâliyle tevekkül eden yavruların, meşrû ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine‑i Rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr‑ı meşrû ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb‑i mahrumiyettir; tevekkül ve kanâat ise, vesile‑i Rahmettir.
386
Hem dâire‑i insaniye içinde her milletten ziyâde hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat‑ı dünyeviyeye bağlanan Yahudî milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine fâidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr‑ı meşrû bir servet‑i ribâiye ile bütün milletlerden yedikleri sille‑i zillet ve sefâlet, katl ve ihanet gösteriyor ki; hırs, mâden‑i zillet ve hasârettir.
Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dair o kadar vâkıalar var ki; اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb‑ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat‑i âmme olarak kabûl edilmiştir. Mâdem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanâat ile malı taleb et, çok gelsin.
Ehl‑i kanâat ile ehl‑i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın dîvânhânesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: Beni yalnız kabûl etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfîdir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütûftur.” İkinci adam, güyâ bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi, mağrûrâne der ki: Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat dîvânhâne sâhibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel, kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bil'akis, hâne sâhibini tenkid ediyor. Hâne sâhibi de ondan istiskàl ediyor. Birinci adam mütevâziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanâati, dîvânhâne sâhibinin hoşuna gidiyor. Daha yukarı iskemleye buyurun der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyâdeleştirir, memnuniyeti tezâyüd eder.
İşte, dünya bir dîvânhâne‑i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra‑i rahmettir. Derecât‑ı erzâk ve merâtib‑i ni'met dahi, iskemleler hükmündedir.
Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû‑i te'sirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhâh eden dilenciden istiskàl edip vermemek, diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
387
Hem, meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayd kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen, Aman yatayım, aman yatayım dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem, meselâ, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; Aman gelmedi, aman gelmedi deyip en nihâyet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki, bir ekmeğin vücûdu tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder; öyle de, tertib‑i eşyada bir teennî‑i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teennî ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları mürâat etmez. Ya atlar düşer, veyâhut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd‑i maîşetle sersem olmuş ve hırs‑ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram‑helâl demeyip her malı kabûl ve hayat‑ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri fedâ ediyorsunuz; hattâ, erkân‑ı İslâmiye’nin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb‑i bereket ve dâfi‑i beliyyâttır. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musîbet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya‑yı hayâliyede, Birinci Harb‑i Umumî’nin beşinci senesinde bir acîb rüyada, benden soruldu:
Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât‑ı maliye ve meşakkat‑i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
Cenâb‑ı Hak, bir kısım maldan onda bir (Hâşiye‑1) veya bir kısım maldan kırkta bir, (Hâşiye‑2) kendi verdiği malından birisini bizden istedi; bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin. Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik. Cenâb‑ı Hak, müterâkim zekâtını (kırkta otuz, onda sekizini) aldı.
388
Hem her senede, yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb‑ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belâlı bir nev'i orucu beş sene cebren bize tutturdu.
Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nurânî ve fâideli bir nev'i ta'limât‑ı Rabbâniye’yi bizden istedi. Biz tenbellik edip, o namazı ve niyâzı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi' ettik. Cenâb‑ı Hak, onun keffâreti olarak, beş sene ta'lim ve ta'limât ve koşturmakla bize bir nev'i namaz kıldırdı demiştim. Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya‑yı hayâliyede pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmibeşinci Söz’de, medeniyetle hükm‑ü Kur'ân’ı muvâzene bahsinde isbât ve beyân edildiği üzere; beşerin hayat‑ı ictimâîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:
Birisi: Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkincisi: Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idâme eden, cereyan‑ı ribâ ve terk‑i zekâttır.
Bu iki müdhiş maraz‑ı ictimâîyi tedâvi edecek tek çare, zekâtın bir düstur‑u umumî sûretinde icrası ile vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâdır.
Hem değil yalnız eşhâsta ve hususî cemâatlerde, belki umum nev'‑i beşerin saâdet‑i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam‑ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, hàvâs ve avâm, iki tabaka var. Hàvâstan avâma merhamet ve ihsân; ve avâmdan hàvâssa karşı hürmet ve itâati te'min edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahakküm iner; avâmdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka‑i beşer dâimî bir mücâdele‑i maneviyede, bir keşmekeş‑i ihtilâfta bulunur. Gele gele, Rusya’da olduğu gibi, sa'y ve sermâye mücâdelesi sûretinde boğuşmaya başlar.
389
Ey ehl‑i kerem ve vicdân! Ve ey ehl‑i sehàvet ve ihsân!
İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü, Allah nâmına vermediğin için ma'nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun; hem hakikaten Cenâb‑ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîat memuru olduğun hâlde, kendini sâhib‑i mal zannedip bir küfran‑ı ni'met ediyorsun.
Eğer zekât nâmına versen, Cenâb‑ı Hak nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükrân‑ı ni'met gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi, sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet‑i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.
Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân yâhut sâir sûretlerde verip, riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَقَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
390

Hâtime

Gıybet hakkındadır
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuâının Beşinci Noktasının makam‑ı zemm ve zecrin misâllerinden olan bir tek âyetin, mu'cizâne altı tarzda gıybetten tenfîr etmesi; Kur'ân’ın nazarında gıybet ne kadar şeni' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyâna ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur'ân’ın beyânından sonra beyân olamaz; ihtiyaç da yoktur.
İşte, ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا âyetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki: