385
İkinci Mebhas
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Ey ehl‑i îmân! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki; adâvet kadar hayat‑ı İslâmiye’ye en müdhiş bir maraz‑ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb‑i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefâleti getirir. Evet, her milletten ziyâde hırs ile dünyaya saldıran Yahudî milletinin zillet ve sefâleti, bu hükme bir şâhid‑i kàtı'dır.
Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir dâireden tut, tâ en cüz'î bir ferde kadar sû‑i te'sirini gösterir. Tevekkülvâri taleb‑i rızk ise, bil'akis, medâr‑ı rahattır ve her yerde hüsn‑ü te'sirini gösterir.
İşte, bir nev'i zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedâr ağaçlar ve nebâtlar, tevekkülvâri, kanâatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlâd besliyorlar. Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvanat dâiresi içinde za'f ve acz lisân‑ı hâliyle tevekkül eden yavruların, meşrû ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine‑i Rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr‑ı meşrû ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb‑i mahrumiyettir; tevekkül ve kanâat ise, vesile‑i Rahmettir.
386
Hem dâire‑i insaniye içinde her milletten ziyâde hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat‑ı dünyeviyeye bağlanan Yahudî milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine fâidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr‑ı meşrû bir servet‑i ribâiye ile bütün milletlerden yedikleri sille‑i zillet ve sefâlet, katl ve ihanet gösteriyor ki; hırs, mâden‑i zillet ve hasârettir.
Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dair o kadar vâkıalar var ki; اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb‑ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat‑i âmme olarak kabûl edilmiştir. Mâdem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanâat ile malı taleb et, tâ çok gelsin.
Ehl‑i kanâat ile ehl‑i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın dîvânhânesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabûl etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfîdir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütûftur.” İkinci adam, güyâ bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi, mağrûrâne der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat dîvânhâne sâhibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel, kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bil'akis, hâne sâhibini tenkid ediyor. Hâne sâhibi de ondan istiskàl ediyor. Birinci adam mütevâziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanâati, dîvânhâne sâhibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun” der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyâdeleştirir, memnuniyeti tezâyüd eder.
İşte, dünya bir dîvânhâne‑i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra‑i rahmettir. Derecât‑ı erzâk ve merâtib‑i ni'met dahi, iskemleler hükmündedir.
Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû‑i te'sirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhâh eden dilenciden istiskàl edip vermemek, diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
387
Hem, meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayd kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen, “Aman yatayım, aman yatayım” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem, meselâ, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip en nihâyet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki, bir ekmeğin vücûdu tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder; öyle de, tertib‑i eşyada bir teennî‑i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teennî ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları mürâat etmez. Ya atlar düşer, veyâhut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd‑i maîşetle sersem olmuş ve hırs‑ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram‑helâl demeyip her malı kabûl ve hayat‑ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri fedâ ediyorsunuz; hattâ, erkân‑ı İslâmiye’nin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb‑i bereket ve dâfi‑i beliyyâttır. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musîbet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya‑yı hayâliyede, Birinci Harb‑i Umumî’nin beşinci senesinde bir acîb rüyada, benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât‑ı maliye ve meşakkat‑i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenâb‑ı Hak, bir kısım maldan onda bir (Hâşiye‑1) veya bir kısım maldan kırkta bir, (Hâşiye‑2) kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin. Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik. Cenâb‑ı Hak, müterâkim zekâtını (kırkta otuz, onda sekizini) aldı.
388
Hem her senede, yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb‑ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belâlı bir nev'i orucu beş sene cebren bize tutturdu.
Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nurânî ve fâideli bir nev'i ta'limât‑ı Rabbâniye’yi bizden istedi. Biz tenbellik edip, o namazı ve niyâzı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi' ettik. Cenâb‑ı Hak, onun keffâreti olarak, beş sene ta'lim ve ta'limât ve koşturmakla bize bir nev'i namaz kıldırdı” demiştim. Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya‑yı hayâliyede pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmibeşinci Söz’de, medeniyetle hükm‑ü Kur'ân’ı muvâzene bahsinde isbât ve beyân edildiği üzere; beşerin hayat‑ı ictimâîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:
Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idâme eden, cereyan‑ı ribâ ve terk‑i zekâttır.
Bu iki müdhiş maraz‑ı ictimâîyi tedâvi edecek tek çare, zekâtın bir düstur‑u umumî sûretinde icrası ile vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâdır.
Hem değil yalnız eşhâsta ve hususî cemâatlerde, belki umum nev'‑i beşerin saâdet‑i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam‑ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, hàvâs ve avâm, iki tabaka var. Hàvâstan avâma merhamet ve ihsân; ve avâmdan hàvâssa karşı hürmet ve itâati te'min edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahakküm iner; avâmdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka‑i beşer dâimî bir mücâdele‑i maneviyede, bir keşmekeş‑i ihtilâfta bulunur. Gele gele, tâ Rusya’da olduğu gibi, sa'y ve sermâye mücâdelesi sûretinde boğuşmaya başlar.
389
Ey ehl‑i kerem ve vicdân! Ve ey ehl‑i sehàvet ve ihsân!
İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü, Allah nâmına vermediğin için ma'nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun; hem hakikaten Cenâb‑ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîat memuru olduğun hâlde, kendini sâhib‑i mal zannedip bir küfran‑ı ni'met ediyorsun.
Eğer zekât nâmına versen, Cenâb‑ı Hak nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükrân‑ı ni'met gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi, sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet‑i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.
Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân yâhut sâir sûretlerde verip, riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَقَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
390
Hâtime
Gıybet hakkındadır
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuâının Beşinci Noktasının makam‑ı zemm ve zecrin misâllerinden olan bir tek âyetin, mu'cizâne altı tarzda gıybetten tenfîr etmesi; Kur'ân’ın nazarında gıybet ne kadar şeni' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyâna ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur'ân’ın beyânından sonra beyân olamaz; ihtiyaç da yoktur.
İşte, ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ âyetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Ma'lûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm‑ü zımnî var.
İşte, birincisi, hemze ile der: “Âyâ, suâl ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?”
İkincisi, يُحِبُّ lafzıyla der: “Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfûr bir işi sever?”
Üçüncüsü, اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: “Cemâatten hayatını alan hayat‑ı ictimâiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabûl eder?”
Dördüncüsü, اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: “İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına, arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?”
391
Beşincisi, ﴿اَخ۪يهِ﴾ kelimesiyle der: “Hiç rikkat‑i cinsiyeniz, hiç sıla‑i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs‑ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle dîvâne gibi ısırıyorsunuz?”
Altıncısı, مَيْتًا kelâmıyla der: “Vicdânınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?”
Demek, şu âyetin ifâdesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle; zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdânen ve fıtraten ve milliyeten mezmûmdur. İşte bak, nasıl şu âyet, îcâzkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i'câzkârâne altı derece o cürümden zecreder.
Gıybet, ehl‑i adâvet ve hased ve inâdın en çok isti'mâl ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet‑i nefis sâhibi, bu pis silâha tenezzül edip isti'mâl etmez. Nasıl meşhûr bir zât demiş: اُكَبِّرُ نَفْس۪ي عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ❋ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
Yani, “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zaîf ve zelîl ve aşağıların silâhıdır.”
Gıybet odur ki; gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı, çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsûs birkaç maddede câiz olabilir:
Birisi: Şekvâ sûretinde bir vazifedâr adama der; tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izâle etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrîk‑i mesâî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de, sırf maslahat için, garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: “Onun ile teşrîk‑i mesâî etme. Çünkü zarar göreceksin.”
Birisi de: Maksadı tahkîr ve teşhîr değil, belki maksadı, ta'rif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filân yere gitti.”
392
Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık‑ı mütecâhirdir. Yani, fenâlıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiâtla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor; sıkılmayarak, âşikâre bir sûrette işliyor.
İşte, bu mahsûs maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa, gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mâl‑i sâlihayı yer bitirir.
Eğer gıybet etti veyâhut isteyerek dinledi; o vakit اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَلِمَنِ اغْتَبْنَاهُ demeli; sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
393
Yirmiüçüncü Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكَ وَذَرَّاتِ وُجُودِكَ
Azîz, gayretli, ciddi, hakikatli, hàlis, dirayetli kardeşim!
Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilâf‑ı zaman ve mekân, sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni teşkil etmez. Biri şarkta, biri garbda, biri mâzide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da; beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan bir tek maksad için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler. Sizi her sabah yanımda tasavvur edip, kazancımın bir kısmını, bir sülüsünü (Allah kabûl etsin) size veriyorum. Duâda, Abdülmecîd ve Abdurrahman ile berabersiniz. İnşâallâh her vakit hissenizi alırsınız…
Sizin dünyaca bazı müşkülâtınız, senin hesabına beni bir parça müteessir etti. Fakat mâdem dünya bâkî değil ve musîbetlerinde bir nev'i hayır vardır; senin bedeline “Yâ hû bu da geçer” kalbime geldi. لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ düşündüm, ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾ okudum. ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ dedim. Senin yerine tesellî buldum. Cenâb‑ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşâallâh sen de o sevgililerin sınıfındansın.
394
Sözler’in neşrine mânilerin çoğalması sizi müteessir etmesin. İnşâallâh neşrettiğin mikdar bir rahmete mazhar olduğu zaman, pek bereketli bir sûrette o nurlu çekirdekler, kesretli çiçekler açacaklar.
Bazı suâller soruyorsunuz. Azîz kardeşim, yazılan gâlib Sözler ve Mektûblar; ihtiyarsız, def'î ve ânî bir sûrette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve‑i ilmiye ile düşünüp cevab versem, sönük düşer; noksan olur. Bir mikdardır ki, tulûât‑ı kalbiye tevakkuf etmiş, hâfıza kamçısı kırılmış; fakat cevabsız kalmamak için gayet muhtasar birer cevab yazacağız.
Birinci Suâliniz
Mü'minin mü'mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?
Elcevab Esbâb‑ı kabûl dâiresinde olmalı. Çünkü, bazı şerâit dâhilinde duâ makbûl olur. Şerâit‑i kabûlün ictimâ'ı nisbetinde makbûliyeti ziyâdeleşir.
Ezcümle; duâ edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbûl bir duâ olan salavât‑ı şerîfeyi şefâatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salavât getirmeli. Çünkü, iki makbûl duânın ortasında bir duâ makbûl olur. Hem بِظَهْرِ الْغَيْبِ yani: “gıyâben ona duâ etmek”; hem Hadîs’te ve Kur'ân’da gelen me'sûr duâlarla duâ etmek. Meselâ: اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ ل۪ي وَلَهُ فِي الدّ۪ينِ وَالدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ﴿رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ﴾ gibi câmi' duâlarla duâ etmek hem hulûs ve huşû ve huzur‑u kalb ile duâ etmek hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra hem mevâki'‑i mübârekede, hususan mescidlerde hem Cuma’da, hususan saat‑ı icâbede hem şühûr‑u selâsede, hususan leyâli‑i meşhûrede hem Ramazan’da, hususan Leyle‑i Kadir’de duâ etmek kabûle karîn olması, Rahmet‑i İlâhiye’den kaviyen me'mûldür.
395
O makbûl duânın ya aynen dünyada eseri görünür veyâhut duâ olunanın âhiretine ve hayat‑ı ebediyesi cihetinde makbûl olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, duâ kabûl olmadı denilmez; belki daha iyi bir sûrette kabûl edilmiş denilir.
İkinci Suâliniz
Sahâbe‑i Kirâm hazerâtına “Radıyallahu Anh” denildiğine binâen, başkalara da bu mânâda söylemek muvâfık mıdır?
Elcevab: Evet denilir. Çünkü Resûl‑i Ekrem’in bir şiârı olan “Aleyhissalâtü Vesselâm” kelâmı gibi “Radıyallahu Anh” terkîbi, Sahâbeye mahsûs bir şiâr değil; belki Sahâbe gibi veraset‑i Nübüvvet denilen velâyet‑i kübrâda bulunan ve makam‑ı rızâya yetişen Eimme‑i Erbaa, Şah‑ı Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi zâtlara denilmeli. Fakat örf‑i ulemâda Sahâbeye “Radıyallahu Anh”; Tâbiîn ve Tebe‑i Tâbiîne “Rahimehullâh”; onlardan sonrakilere “Gaferehullâh”; ve Evliyâya “Kuddise Sırruhu” denilir.
Üçüncü Suâliniz
Başta müçtehidîn‑i izâm imâmları mı efdal, yoksa hak tarîkatların şahları, aktâbları mı efdaldir?
396
Elcevab: Umum müçtehidîn değil; belki Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî, Ahmed İbn‑i Hanbel; şahların, aktâbların fevkındedirler. Fakat hususî faziletlerde Şah‑ı Geylânî gibi bazı hàrika kutublar, bir cihette daha parlak makama sâhibdirler. Fakat küllî fazilet imâmlarındır. Hem tarîkat şahlarının bir kısmı, müçtehidlerdendir; onun için umum müçtehidîn, aktâbdan daha efdaldir denilmez. Fakat Eimme‑i Erbaa, Sahâbeden ve Mehdi’den sonra en efdallerdir denilir.
Dördüncü Suâliniz
﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾ ’de hikmet ve gaye nedir?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, Hakîm ismi muktezâsı olarak, vücûd‑u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teennî ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksûd damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir; sabır ise müşkülâtın anahtarıdır ki; اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌوَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ durûb‑u emsâl hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür:
Biri: Ma'siyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvâdır. اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ sırrına mazhar eder.
İkincisi: Musîbetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslîmdir. ﴿اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ﴾ şerefine mazhar ediyor.
397
Ve sabırsızlık ise, Allah’tan şikâyeti tazammun eder ve ef'âlini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musîbetin darbesine karşı şekvâ sûretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekvâ O’na olmalı, O’ndan olmamalı. Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın ﴿اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ﴾ demesi gibi olmalı. Yani, musîbeti Allah’a şekvâ etmeli; yoksa Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi, “Eyvâh! Of!” deyip, “Ben ne ettim ki, bu başıma geldi!” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrîk etmek zarardır, mânâsızdır.
Üçüncü Sabır: İbâdet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam‑ı mahbûbiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubûdiyet‑i kâmile cânibine sevkediyor.
Beşinci Suâliniz
Sinn‑i mükellefiyet onbeş sene kabûl ediliyor. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Nübüvvetten evvel nasıl ibâdet ederdi?
Elcevab: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın, Arabistan’da, çok perdeler altında cereyan eden bakiye‑i dini ile; fakat farziyet ve mecburiyet sûretiyle değil, belki ihtiyarıyla ve mendubiyet sûretiyle ibâdet ederdi. Şu hakikat uzundur, şimdilik kısa kalsın.
Altıncı Suâliniz
Sinn‑i kemâl itibar olunan kırk yaşında nübüvvetin gelmesi ve ömr‑ü saâdetlerinin altmışüç olmasındaki hikmet nedir?
Elcevab: Hikmetleri çoktur, birisi şudur ki: Nübüvvet, gayet ağır ve büyük bir mükellefiyettir. Melekât‑ı akliye ve isti'dâdât‑ı kalbiyenin inkişafı ve tekemmülü ile o ağır mükellefiyet tahammül edilir. O tekemmülün zamanı ise, kırk yaşıdır.
398
Hem hevesât‑ı nefsâniyenin heyecanlı zamanı ve harâret‑i garîziyenin galeyânlı hengâmı ve ihtirasat‑ı dünyeviyenin feverânlı vakti olan gençlik ve şebâbiyet ise, sırf İlâhî ve uhrevî ve kudsî olan vezâif‑i Nübüvvete muvâfık düşmüyor. Kırktan evvel ne kadar ciddi ve hàlis bir adam olsa da, şöhret‑perestlerin hâtırlarına “belki dünyanın şân ü şerefi için çalışır” vehmi gelir. Onların ittihamından çabuk kurtulamaz. Fakat kırktan sonra, mâdem kabir tarafına nüzûl başlıyor ve dünyadan ziyâde âhiret ona görünüyor. Harekât ve a'mâl‑i uhreviyesinde çabuk o ittihamdan kurtulur ve muvaffak olur. İnsanlar da sû‑i zandan kurtulur, halâs olur.
Amma ömr‑ü saâdetinin altmışüç olması ise, çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Şer'an ehl‑i îmân, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gayet derecede sevmek ve hürmet etmek ve hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her hâlini güzel görmekle mükellef olduğundan, altmıştan sonraki meşakkatli ve musîbetli olan ihtiyarlık zamanında, Habîb‑i Ekrem’ini bırakmıyor; belki imâm olduğu ümmetin ömr‑ü gâlibi olan altmışüçte mele‑i a'lâya gönderiyor, yanına alıyor; her cihette imâm olduğunu gösteriyor…
Yedinci Suâliniz
خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ Hadîs midir; bundan murad nedir?
Elcevab: Hadîs olarak işitmişim. Murad da şudur ki: “En hayırlı genç odur ki; ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki; gaflette ve hevesâtta gençlere benzemek ister, çocukçasına hevesât‑ı nefsâniyeye tâbi olur.”
Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahîh sûreti şudur ki: Ben başımın üstünde onu bir levha‑i hikmet olarak ta'lik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:
399
“DOST İSTERSEN ALLAH YETER.”
Evet, O dost ise, herşey dosttur.
“YÂRÂN İSTERSEN KUR'ÂN YETER.”
Evet, ondaki Enbiyâ ve melâike ile hayâlen görüşür ve vukûâtlarını seyredip ünsiyet eder.
“MAL İSTERSEN KANÂAT YETER.”
Evet, kanâat eden iktisad eder; iktisad eden, bereket bulur.
“DÜŞMAN İSTERSEN NEFİS YETER.”
Evet, kendini beğenen, belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen, safâyı bulur, rahmete gider.
“NASİHAT İSTERSEN ÖLÜM YETER.”
Evet, ölümü düşünen, hubb‑u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddi çalışır.
Yedinci Mes'elenize bir Sekizinciyi ben ilâve ediyorum
Şöyle ki:
Bir‑iki gün evvel bir hâfız, Sûre‑i Yûsuf’tan bir aşr, tâ ﴿تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ﴾ ’e kadar okudu. Birden ânî bir sûrette bir nükte kalbe geldi. Kur'ân’a ve îmâna ait herşey kıymetlidir, zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet Saâdet‑i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, “Şu küçük bir nüktedir, şu izâha ve ehemmiyete değmez” denilmez. Elbette şu çeşit mesâilde en birinci talebe ve muhâtab olan ve nüket‑i Kur'âniye’yi takdir eden İbrahim Hulûsi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:
En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü'l‑kasas olan kıssa‑i Yûsuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren ﴿تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ﴾ âyetinin, ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'câzkârâne bir nüktesi şudur ki:
Sâir ferâhlı ve saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor… Bâhusus kemâl‑i ferâh ve saâdet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firâkını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere “Eyvâh!” dedirtir.
400
Hâlbuki şu âyet, kıssa‑i Yûsuf (A.S.)’ın en parlak kısmı ki; Azîz‑i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saâdetli ve ferâhlı bir hengâmda, Hazret‑i Yûsuf’un mevtini şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki:
Şu ferâhlı ve saâdetli vaziyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret‑i Yûsuf kendisi Cenâb‑ı Hak’tan vefâtını istedi ve vefât etti; o saâdete mazhar oldu. Demek, o dünyevî lezzetli saâdetten daha câzibedâr bir saâdet ve ferâhlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm gibi hakikat‑bîn bir zât, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; tâ öteki saâdete mazhar olsun.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in şu belâğatına bak ki, kıssa‑i Yûsuf’un hâtimesini ne sûretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürûr ilâve ediyor.
Hem irşad ediyor ki; “Kabrin arkası için çalışınız, hakîki saâdet ve lezzet ondadır.”
Hem Hazret‑i Yûsuf’un àlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürûrlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftûn etmiyor, yine âhireti istiyor…
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
401
Yirmidördüncü Mektûb
﴿﷽﴾
﴿يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ﴾وَ﴿يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ﴾
Suâl: Eâzım‑ı Esmâ-i İlâhiye’den olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûd’un iktiza ettikleri şefkat‑perverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve muhabbetdârâne taltif, nasıl ve ne sûretle müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zevâl ve firâk ile, musîbet ve meşakkat ile tevfik edilebilir? Haydi, insan saâdet‑i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim; fakat bu nâzik ve nâzenîn ve zîhayat olan eşcâr ve nebâtât envâ'ları ve çiçekleri ve vücûda lâyık ve hayata âşık ve bekàya müştâk olan hayvanat tâifelerini, mütemâdiyen hiçbirini bırakmayarak ifnâlarında ve gayet sür'atle onlara göz açtırmayarak i'dâmlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musîbetlerle tağyîrlerinde ve hiçbirini müstesnâ etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevâllerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firâklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütûf ve merhamet yerleşebilir?
Elcevab: Dâî ve muktazîyi gösteren Beş Remiz ile ve gayeleri ve fâideleri gösteren Beş İşâret’le şu suâli halleden çok geniş ve çok derin ve çok yüksek olan hakikat‑i uzmâya uzaktan uzağa baktırmağa çalışacağız.
402
Birinci Makam
Beş Remiz’dir.
Birinci Remiz
Yirmialtıncı Söz’ün hâtimelerinde denildiği gibi; nasıl ki, bir mâhir san'atkâr, kıymetdâr bir elbiseyi murassa' ve münakkaş sûrette yapmak için, bir miskin adamı lâyık olduğu bir ücrete mukâbil model yaparak kendi san'at ve mehâretini göstermek için; o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki, o san'atkâra desin: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyîr ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup, meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?‥”
Aynen öyle de: Sâni'‑i Zülcelâl, herbir nev'i mevcûdâtın mâhiyetini birer model ittihàz ederek ve nukùş‑u esmâsıyla kemâlât‑ı san'atını göstermek için; herbir şeye hususan zîhayata, duygularla murassa' bir vücûd libâsını giydirerek, üstünde kalem‑i kazâ ve kaderle nakışlar yapar; cilve‑i esmâsını gösterir. Herbir mevcûda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemâl, bir lezzet, bir feyiz veriyor.مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ي مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ sırrına mâlik olan O Sâni'‑i Zülcelâl’e karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki, desin: “Bana zahmet veriyorsun; benim istirahatimi bozuyorsun.” Hâşâ!
Evet, mevcûdâtın hiçbir cihette Vâcibü'l‑Vücûd’a karşı hakları yoktur ve hak da'vâ edemezler; belki hakları, dâima şükür ve hamd ile, verdiği vücûd mertebelerinin hakkını edâ etmektir. Çünkü verilen bütün vücûd mertebeleri vukûâttır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânâttır. İmkânât ise ademdir, hem nihâyetsizdir. Ademler ise, illet istemezler. Nihâyetsize illet olamaz.
403
Meselâ mâdenler diyemezler: “Niçin nebâtî olmadık” Şekvâ edemezler; belki vücûd‑u mâdenîye mazhar oldukları için hakları Fâtır’ına şükrândır. Nebâtât, “Niçin hayvan olmadım” deyip şekvâ edemez; belki vücûd ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı şükrândır. Hayvan ise, “Niçin insan olmadım” diye şikâyet edemez‥ belki hayat ve vücûd ile beraber kıymetdâr bir rûh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrândır. Ve hâkezâ‥ kıyâs et.
Ey insan‑ı müştekî! Sen ma'dûm kalmadın, vücûd ni'metini giydin, hayatı tattın; câmid kalmadın, hayvan olmadın. İslâmiyet ni'metini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet ni'metini gördün ve hâkezâ…
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki; Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği mahz‑ı ni'met olan vücûd mertebelerine mukâbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyât nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek ni'metlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb‑ı Hak’tan şekvâ ediyorsun ve küfran‑ı ni'met ediyorsun?‥ Acaba bir adam; minâre başına çıkmak gibi àlî derecâtlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir ni'met görsün; o ni'metleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minâreden daha yükseğine çıkamadım” diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran‑ı ni'mete düşer, ne kadar büyük dîvânelik eder; dîvâneler dahi anlar…
Ey kanâatsiz hırslı ve iktisadsız isrâflı ve haksız şekvâlı gâfil insan! Kat'iyyen bil ki: Kanâat, ticâretli bir şükrândır; hırs, hasâretli bir küfrandır. Ve iktisad, ni'mete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsrâf ise, ni'mete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa, kanâate alış ve rızâya çalış. Tahammül etmezsen “Yâ Sabûr!” de ve sabır iste. Hakkına râzı ol, teşekkî etme. Kimden kime şekvâ ettiğini bil, sus. Her hâlde şekvâ etmek istersen; nefsini, Cenâb‑ı Hakk’a şekvâ et; çünkü kusur ondadır.
404
İkinci Remiz
Onsekizinci Mektûb’un âhirki mes'elesinin âhirinde denildiği gibi; Hàlık‑ı Zülcelâl, hayret‑nümâ, dehşet‑engîz bir sûrette bir fa'âliyet‑i Rubûbiyetiyle, mevcûdâtı mütemâdiyen tebdil ve tecdîd ettiğinin bir hikmeti budur:
Nasıl ki, mahlûkatta fa'âliyet ve hareket; bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki; herbir fa'âliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir fa'âliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nev'i kemâldir.
Mâdem fa'âliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işâret eder. Ve mâdem kemâl‑i mutlak ve Kâmil‑i Zülcelâl olan Vâcibü'l‑Vücûd, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün envâ'‑ı kemâlâta câmi'dir; elbette O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ‑yı zâtîsine ve gınâ‑i mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl‑i mutlakına ve tenezzüh‑ü zâtîsine münâsib bir şekilde; hadsiz bir şefkat‑i mukaddese ve nihâyetsiz bir muhabbet‑i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat‑i mukaddeseden ve o muhabbet‑i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk‑i mukaddes vardır. Ve o şevk‑i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr‑u mukaddes vardır. Ve o sürûr‑u mukaddesten gelen – tâbiri câiz ise – hadsiz bir lezzet‑i mukaddese vardır.
405
Ve elbette o lezzet‑i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle fa'âliyet‑i kudreti içinde, mahlûkatının isti'dâdları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlûkatın memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen Zât‑ı Rahmân ve Rahîm’e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet‑i mukaddese ve hadsiz iftihar‑ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz fa'âliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyîr ve tahvîl ve tahribi dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyîr ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zevâl ve firâkı iktiza ediyor…
Bir zaman, hikmet‑i beşeriyenin masnûâtın gayelerine dair gösterdiği fâideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestâi olur veya ihtiyar ve ilm‑i Sâni'i inkâr eder veya Hàlıka “mûcib‑i bizzat” der.
İşte o zaman Rahmet‑i İlâhiye Hakîm ismini imdâdıma gönderdi; bana da masnûâtın büyük gayelerini gösterdi. Yani herbir masnû', öyle bir mektûb‑u Rabbânîdir ki; umum zîşuûr onu mütâlaa eder. Şu gaye bir sene bana kâfî geldi.
Sonra san'attaki hàrikalar inkişaf etti, o gaye kâfî gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gaye gösterildi. Yani; herbir masnû'un en mühim gayeleri Sâni'ine bakar; O’nun kemâlât‑ı san'atını ve nukùş‑u esmâsını ve murassaât‑ı hikmetini ve hedâyâ‑yı rahmetini, O’nun nazarına arzetmek ve cemâl ve kemâline bir âyine olmaktır, bildim. Şu gaye hayli zaman bana kâfî geldi.
Sonra san'at ve icâd‑ı eşyadaki hayret‑engîz fa'âliyet içinde, gayet derecede sür'atli tağyîr ve tebdildeki mu'cizât‑ı Kudret ve şuûnât‑ı Rubûbiyet göründü. O vakit bu gaye dahi kâfî gelmemeye başladı. Belki şu gaye kadar büyük bir muktazî ve dâî dahi lâzımdır bildim.
406
İşte o vakit, şu İkinci Remiz’deki muktazîler ve gelecek İşâretlerdeki gayeler gösterildi. Ve yakìnen bana bildirildi ki: Kâinâttaki kudretin fa'âliyeti ve seyr ü seyelân‑ı eşya o kadar mânidârdır ki; o fa'âliyet ile Sâni'‑i Hakîm envâ'‑ı kâinâtı konuşturuyor. Güyâ göklerin ve zeminin müteharrik mevcûdları ve hareketleri, onların, o konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük ise, bir tekellümdür.
Demek fa'âliyetten gelen harekât ve zevâl, bir tekellümât‑ı tesbihiyedir. Ve kâinâttaki fa'âliyet dahi, kâinâtın ve envâ'ının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.
Üçüncü Remiz
Eşya, zevâl ve ademe gitmiyor; belki, dâire‑i kudretten dâire‑i ilme geçiyor; âlem‑i şehâdetten, âlem‑i gayba gidiyor; âlem‑i tağayyür ve fenâdan, âlem‑i nura, bekàya müteveccih oluyor. Hakikat nokta‑i nazarında eşyadaki cemâl ve kemâl; Esmâ‑i İlâhiye’ye aittir ve onların nukùş ve cilveleridir. Mâdem o esmâ bâkîdirler ve cilveleri dâimîdir; elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenâya gitmiyor; belki, yalnız itibarî taayyünleri değişir ve medâr‑ı hüsün ve cemâl ve mazhar‑ı feyz ve kemâl olan hakikatleri ve mâhiyetleri ve hüviyet‑i misâliyeleri bâkîdirler.
Zîrûh olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemâl, Esmâ‑i İlâhiye’ye aittir; şeref onlaradır, medih onların hesabına geçer, güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider; o âyinelerin değişmesiyle onlara bir zarar îrâs etmez.
Eğer zîrûh ise, zevi'l‑ukùlden değilse, onların zevâl ve firâkı, bir adem ve fenâ değil; belki vücûd‑u cismânîden ve vazife‑i hayatın dağdağasından kurtulup, kazandıkları vazifenin semerelerini bâkî olan ervâhlarına devrederek; onların, o ervâh‑ı bâkiyeleri dahi birer Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd ederek devam eder; belki, kendine lâyık bir saâdete gider.
407
Eğer o zîrûhlar zevi'l‑ukùlden ise; zâten saâdet‑i ebediyeye ve maddî ve manevî kemâlâta medâr olan âlem‑i bekàya ve O Sâni'‑i Hakîm’in dünyadan daha güzel, daha nurânî olan âlem‑i berzah, âlem‑i misâl, âlem‑i ervâh gibi diğer menzillerine, başka memleketlerine bir seyr ü seferdir; bir mevt ü adem ve zevâl ü firâk değil, belki kemâlâta kavuşmaktır.
Elhâsıl: Mâdem Sâni'‑i Zülcelâl vardır ve bâkîdir ve sıfât ve esmâsı, dâimî ve sermedîdirler; elbette o esmânın cilveleri ve nakışları, bir manevî bekà içinde teceddüd eder; tahrib ve fenâ, i'dâm ve zevâl değildirler. Ma'lûmdur ki; insan, insaniyet cihetiyle ekser mevcûdâtla alâkadardır. Onların saâdetleriyle mütelezziz ve helâketleriyle müteellimdir. Hususan zîhayat ile ve bilhassa nev'‑i beşerle ve bilhassa sevdiği ve istihsân ettiği ehl‑i kemâlin âlâmıyla daha ziyâde müteellim ve saâdetleriyle daha ziyâde mes'ûd olur. Hattâ şefkatli bir vâlide gibi, kendi saâdetini ve rahatını, onların saâdeti için fedâ eder.
İşte her mü'min derecesine göre, Nur‑u Kur'ân ve sırr‑ı îmân ile, bütün mevcûdâtın saâdetleriyle ve bekàlarıyla ve hiçlikten kurtulmalarıyla ve kıymetdâr mektûbat‑ı Rabbâniye olmalarıyla mes'ûd olabilir ve dünya kadar bir nur kazanabilir. Herkes derecesine göre bu nurdan istifade eder. Eğer ehl‑i dalâlet ise; kendi elemiyle beraber, bütün mevcûdâtın helâketiyle ve fenâsıyla ve zâhirî i'dâmlarıyla – zîrûh ise âlâmlarıyla – müteellim olur; yani onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır; daha Cehennem’e gitmeden Cehennem’e gider.
408
Dördüncü Remiz
Çok yerlerde dediğimiz gibi, bir pâdişahın; sultan, halife, hâkim, kumandan gibi muhtelif ünvânlar ve sıfatlardan neş'et eden muhtelif ayrı ayrı devâir‑i teşkilâtı olduğu gibi; Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâ‑i Hüsnâ’sının, had ve hesaba gelmez türlü türlü tecelliyâtı vardır. Mahlûkatın tenevvü'leri ve ihtilâfları, o tecelliyâtın tenevvü'lerinden ileri geliyor.
İşte her kemâl ve cemâl sâhibi, fıtraten cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o muhtelif esmâ dahi, dâimî ve sermedî oldukları için, dâimî bir sûrette Zât‑ı Akdes hesabına tezâhür isterler; yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının âyinelerinde cilve‑i cemâllerini ve in'ikâs‑ı kemâllerini görmek ve göstermek isterler; yani kâinât kitab‑ı kebîrini ve mevcûdâtın muhtelif mektûbatını ânen‑feânen tazelendirmek; yani yeniden yeniye mânidâr yazmak; yani bir tek sahifede ayrı ayrı binler mektûbatı yazmak ve herbir mektûbu, Zât‑ı Mukaddes ve Müsemmâ‑yı Akdes’in nazar‑ı şühûduna izhâr etmekle beraber; bütün zîşuûrun nazar‑ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler. Bu hakikate işâret eden şu hakikatli şiire bak:
Kitab‑ı âlemin yaprakları, envâ'‑ı nâ-ma'dûd,
Hurûf ile kelimâtı dahi, efrâd‑ı nâ-mahdûd;
Yazılmış destgâh‑ı Levh-i Mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
409
Beşinci Remiz
İki nüktedir.
Birinci Nükte
Mâdem Cenâb‑ı Hak var; herşey var. Mâdem Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a intisab var, herşey için bütün eşya var. Çünkü Vâcibü'l‑Vücûd’a nisbetle herbir mevcûd, bütün mevcûdâta, vahdet sırrıyla bir irtibat peydâ eder. Demek; Vâcibü'l‑Vücûd’a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcûd, sırr‑ı vahdetle, Vâcibü'l‑Vücûd’a mensûb bütün mevcûdâtla münâsebetdâr olur. Demek herbir şey, o intisab noktasında hadsiz envâr‑ı vücûda mazhar olabilir. Firâklar, zevâller, o noktada yoktur. Bir ân‑ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr‑ı vücûda medârdır.
Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firâklara ve zevâllere ve ademlere mazhar olur. Çünkü; o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcûda karşı bir firâkı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsî vücûduna, hadsiz ademler ve firâklar yüklenir. Bir milyon sene vücûdda kalsa da (intisabsız) evvelki noktasındaki o intisabdaki bir ân yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl‑i hakikat demişler ki: “Bir ân‑ı seyyâle vücûd‑u münevver, milyon sene bir vücûd‑u ebtere müreccahtır.” Yani: “Vücûd‑u Vâcib’e nisbet ile bir ân vücûd, nisbetsiz milyon sene bir vücûda müreccahtır.” Hem bu sır içindir ki, ehl‑i tahkîk demişler: “Envâr‑ı vücûd ise Vâcibü'l‑Vücûd’u tanımakladır.” Yani: O hâlde kâinât, envâr‑ı vücûd içinde olarak melâike ve rûhâniyât ve zîşuûrlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa, adem zulümâtları, firâk ve zevâl elemleri herbir mevcûdu ihâta eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hàlî bir vahşetgâh sûretinde görünür.
Evet nasıl ki, bir ağaç meyvelerinin herbirisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcûd olduğundan; onların adedince ârızî vücûdları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse, herbir meyveye karşı bir firâk ve zevâl hâsıl olur. Herbir meyve onun için ma'dûm hükmündedir. Haricî bir zulmet‑i adem ona hâsıl oluyor.
410
Öyle de: Kudret‑i Ehad-i Samed’e intisab noktasında herşey için, bütün eşya var. Eğer intisab olmazsa, herşey için, eşya adedince haricî ademler var.
İşte şu remizden, îmânın azamet‑i envârına bak ve dalâletin dehşetli zulümâtını gör. Demek îmân, şu remizde beyân edilen hakikat‑i àliye-i nefsü'l-emriyenin ünvânıdır ve îmân ile ondan istifade edebilir. Eğer îmân olmazsa; nasıl ki, kör, sağır, dilsiz, akılsız adama herşey ma'dûmdur, öyle de; îmânsıza herşey ma'dûmdur, zulümâtlıdır.
İkinci Nükte
Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü var.
Birinci Yüzü: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar, onların âyineleridir. Bu yüze zevâl ve firâk ve adem giremez; belki tazelenmek ve teceddüd var.
İkinci Yüzü: Âhirete bakar, âlem‑i bekàya nazar eder, onun tarlası hükmündedir. Bu yüzde, bâkî semereler ve meyveler yetiştirmek var; bekàya hizmet eder, fânî şeyleri bâkî hükmüne getirir. Bu yüzde dahi, mevt ve zevâl değil; belki hayat ve bekà cilveleri var.
Üçüncü Yüzü: Fânîlere, yani bizlere bakar ki; fânîlerin ve ehl‑i hevesâtın mâşukası ve ehl‑i şuûrun ticâretgâhı ve vazifedârların meydân‑ı imtihanlarıdır. İşte bu üçüncü yüzündeki fenâ ve zevâl, mevt ve ademin acılarına ve yaralarına merhem için, o üçüncü yüzün iç yüzündeki bekà ve hayat cilveleri var.
Elhâsıl: Şu mevcûdât‑ı seyyâle, şu mahlûkat‑ı seyyâre; Vâcibü'l‑Vücûd’un envâr‑ı icâd ve vücûdunu tazelendirmek için müteharrik âyineler ve değişen mazharlardır.
411
İkinci Makam
Bir mukaddime, Beş İşâret’tir. Mukaddime İki Mebhas’tır.
Mukaddime
Birinci Mebhas
Bu gelecek beş işârette, şuûnât‑ı Rubûbiyeti rasad etmek için; birer sönük, küçük, dûrbîn nev'inden birer temsîl yazılacak. Bu temsîller; şuûnât‑ı Rubûbiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyâs olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsîlâtta ve geçen Remizlerde, Zât‑ı Akdes’in şuûnâtına münâsib olmayan tâbirat, temsîlin kusuruna aittir.
Meselâ: Lezzet ve sürûr ve memnuniyetin bizce ma'lûm mânâları, şuûnât‑ı mukaddeseyi ifâde edemiyor; fakat birer ünvân‑ı mülâhazadır, birer mirsâd‑ı tefekkürdür. Hem dahi şu temsîller; muhît, azîm bir kanun‑u Rubûbiyet’in küçük bir misâlde ucunu göstermekle, Rubûbiyet’in şuûnâtında o kanunun hakikatini isbât ediyor. Meselâ bir çiçek, vücûddan gider, binler vücûd bırakarak öyle gider denilmiş. Onunla azîm bir kanun‑u Rubûbiyeti gösteriyor ki; bütün bahar, belki bütün dünyadaki mevcûdâtta bu kanun‑u Rubûbiyet cereyan ediyor.
Evet, Hàlık‑ı Rahîm, bir kuşun tüylü libâsını hangi kanun ile değiştiriyor, tazelendiriyor; O Sâni'‑i Hakîm, aynı kanun ile, her sene küre‑i arzın libâsını tecdîd eder. Hem o aynı kanun ile, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanun ile, kıyâmet vaktinde kâinâtın sûretini tağyîr edip değiştirir.
Hem hangi kanun ile zerreyi, mevlevî gibi tahrîk ederse; aynı kanun ile küre‑i arzı meczûb ve semâ'a kalkan mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor‥ ve manzûme‑i şemsiyeyi gezdiriyor.
412
Hem hangi kanun ile senin bedenindeki hüceyrâtın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa; aynı kanun ile senin bağını her sene tecdîd eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanun ile, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdîd eder, taze bir peçe, üstüne çeker.
Hem O Sâni'‑i Kadîr, hangi kanun‑u hikmetle bir sineği ihyâ eder; aynı kanun ile şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihyâ eder; ve o kanun ile küre‑i arzı yine o baharda ihyâ eder; ve aynı kanun ile Haşirde mahlûkatı da ihyâ eder. Şu sırra işâreten ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ Kur'ân fermân eder. Ve hâkezâ‥ kıyâs et. Bunlar gibi çok kavânîn‑i Rubûbiyet vardır ki, zerreden tâ mecmû‑u âleme kadar cereyan ediyor.
İşte fa'âliyet‑i Rubûbiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr‑ı vahdeti gör; herbir kanun bir bürhân‑ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve irâdenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhît olduğu için Sâni'in vahdâniyetini ve ilim ve irâdesini gayet kat'î bir sûrette isbât ederler.
İşte ekser Sözler’de ekser temsîlât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misâl ile göstermekle; müddeâda, aynı kanunun vücûduna işâret eder. Mâdem temsîl ile kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhân‑ı mantıkî gibi yakìnî bir sûrette müddeâyı isbât eder. Demek Sözler’deki ekser temsîller; birer bürhân‑ı yakìnî, birer hüccet‑i kàtıa hükmündedir.
İkinci Mebhas
Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi, bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri vardır; herbir meyvenin, herbir çiçeğin o kadar gayeleri, hikmetleri vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Sâni'a bakar; esmâsının nakışlarını gösterir. Bir kısmı zîşuûrlara bakar ki; onların nazarlarında, kıymetdâr mektûbat ve mânidâr kelimâttır. Bir kısmı kendi nefsine ve hayatına ve bekàsına bakar; ve insana fâideli ise insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
413
İşte herbir mevcûdun böyle kesretli gayeleri bulunduğunu bir vakit düşünürken, hâtırıma Arabî tarzda ve gelecek “Beş İşâret”in esâsâtına nota hükmünde olarak, küllî gayelere işâret eden şu fıkralar gelmiştir:
وَهٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْجَلِيَّةُ مَظَاهِرُ سَيَّالَةٌ وَمَرَايَا جَوَّالَةٌ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اَنْوَارِ ا۪يجَادِهِ سُبْحَانَهُ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ ❋ اَوَّلًا: مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ ❋ وَثَانِيًا: مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ ❋ وَثَالِثًا: مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ ❋ وَرَابِعًا: مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ ❋ وَخَامِسًا: لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ ❋
İşte bu beş fıkrada, gelecekte bahsedeceğimiz işârâtın esâsâtı var. Evet; herbir mevcûd – hususan zîhayat olanların – beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri var. Nasıl ki, meyvedâr bir ağaç, birbirinin üstündeki dalları semere verir, öyle de; herbir zîhayatın, beş tabaka muhtelif gayeleri bulunur ve hikmetleri var.
Ey insan‑ı fânî! Senin cüz'î bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedâr bir şecere‑i bâkiyeye inkılâb etmesini‥ ve beş işârette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nev'i gayelerini elde etmesini istersen; hakîki îmânı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
414
Birinci İşâret
فَاَوَّلًا: بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Bir mevcûd vücûddan gittikten sonra, zâhiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifâde ettiği mânâlar bâkî kalır, mahfûz olur. Hüviyet‑i misâliyesi ve sûreti ve mâhiyeti dahi âlem‑i misâlde ve âlem‑i misâlin nümûneleri olan elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı mahfûzanın nümûneleri olan kuvve‑i hâfızalarda kalır. Demek, bir vücûd‑u sûrî kaybeder; yüzer vücûd‑u manevî ve ilmî kazanır. Meselâ; nasıl ki, bir sahifenin tab'ına medâr olan matbaa hurûfâtına bir vaziyet ve bir tertib verilir ve bir sahifenin tab'ına medâr olur; ve o sahife ise, sûretini ve hüviyetini, basılan müteaddid yapraklara verip ve mânâlarını çok akıllara neşrettikten sonra, o matbaa hurûfâtının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum kalmadı, hem başka sahifelerin tab'ı lâzım geliyor…
İşte aynen bunun gibi, şu mevcûdât‑ı arziye hususan nebâtiye, kalem‑i kader-i İlâhî onlara bir tertib, bir vaziyet verir; bahar sahifesinde kudret onları icâd eder ve güzel mânâlarını ifâde ederek, sûretleri ve hüviyetleri âlem‑i misâl gibi âlem‑i gaybın defterine geçtikleri için, hikmet iktiza ediyor ki; o vaziyet değişsin, tâ yeni gelecek diğer bahar sahifesi yazılsın, onlar dahi mânâlarını ifâde etsinler.
İkinci İşâret
وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِBu fıkra işâret eder ki: Herbir şey – cüz'î olsun küllî olsun – vücûddan gittikten sonra – hususan zîhayat olsa – çok hakàik‑ı gaybiye netice vermekle beraber; âlem‑i misâlin defterlerinde olan levh‑i misâlî üstünde, etvâr‑ı hayatı adedince sûretleri bırakıp, o sûretlerden mânidâr olan ve mukadderât‑ı hayatiye denilen sergüzeşt‑i hayatiyeleri yazılır ve rûhâniyâta bir mütâlaagâh olur.
415
Nasıl ki, meselâ bir çiçek vücûddan gider, fakat yüzer tohumcuklarını ve tohumcuklarda mâhiyetini vücûdda bırakmakla beraber; küçük elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı mahfûzanın küçük nümûneleri olan hâfızalarda binler sûretini bırakıp, zîşuûrlara etvâr‑ı hayatıyla ifâde ettiği tesbihât‑ı Rabbâniye ve nukùş‑u esmâiyeyi okutturur, sonra gider.
Öyle de; yeryüzünün saksısında güzel masnûâtla münakkaş olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zâhiren zevâl bulur, ademe gider, fakat onun tohumları adedince ifâde ettikleri hakàik‑ı gaybiye ve çiçekleri adedince neşrettiği hüviyet‑i misâliye ve mevcûdâtı adedince gösterdikleri Hikmet‑i Rabbâniye’yi kendine bedel olarak vücûdda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sâir baharlara yer boşaltır, tâ onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zâhirî bir vücûdu çıkarır; ma'nen bin vücûd giyer.
Üçüncü İşâret
وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münâsib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Söz’lerde isbât etmişiz: Nasıl ki, cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de; dünyanın sâir mevcûdâtı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki küre‑i arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki; “Onun içindir.” Bu sefîne‑i Rabbâniye, yirmidört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip, meydân‑ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl‑i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya mâceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâceraların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak'aları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar.
Mâdem öyledir, herhalde dâr‑ı lezzet ve menzil‑i saâdet olan dâr‑ı Cennet’te, ﴿عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ﴾ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâceraların muhâveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennet’te bulunacaktır.
416
İşte bu güzel mevcûdâtın bir ân görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menâzır‑ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Meselâ: Nasıl ki, ehl‑i medeniyet, fânî vaziyetlere bir nev'i bekà vermek ve ehl‑i istikbâle yâdigâr bırakmak için, güzel veya garîb vaziyetlerin sûretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbâle hediye ediyor, zaman‑ı mâziyi zaman‑ı hâlde ve istikbâlde gösteriyor ve dercediyorlar…
Aynen öyle de; şu mevcûdât‑ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sâni'‑i Hakîm’i, âlem‑i bekàya ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber; âlem‑i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvâr‑ı hayatlarında gördükleri vezâif‑i hayatiyeyi ve mu'cizât‑ı Sübhâniyeyi, menâzır‑ı sermediyede kaydetmek, muktezâ‑yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûd’dur.