427
Yirmidördüncü Mektûb’un İkinci Zeyli
Mi'râc‑ı Nebevî hakkındadır
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ❋ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ❋ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى ❋ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ❋ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ❋ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى﴾
Mevlid‑i Nebevî’nin, Mi'râciye kısmında “Beş Nükte”yi beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
Cennet’ten getirilen Burâk’a dair Mevlid yazan Süleyman Efendi, hazîn bir aşk mâcerasını beyân ediyor. O zât, ehl‑i velâyet olduğu ve rivâyete bina ettiği için, elbette bir hakikati o sûretle ifâde ediyor. Hakikat şu olmak gerektir ki:
Âlem‑i Bekà’nın mahlûkları, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünkü O’nun getirdiği nur iledir ki; Cennet ve dâr‑ı âhiret, cin ve ins ile şenlenecek. Eğer O olmasaydı, o saâdet‑i ebediye olmazdı ve Cennet’in her nev'i mahlûkatından istifadeye müstaid olan cin ve ins, Cennet’i şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sâhibsiz vîrâne kalacaktı.
428
Yirmidördüncü Söz’ün Dördüncü Dalında beyân edildiği gibi: Nasıl ki, bülbülün güle karşı dâsitâne‑i aşkı; tâife‑i hayvanatın, tâife‑i nebâtâta derece‑i aşka bâliğ olan ihtiyacât‑ı şedîde-i aşk-nümâyı, rahmet hazinesinden gelen ve hayvanatın erzâklarını taşıyan kafile‑i nebâtâta karşı ilân etmek için bir hatîb‑i Rabbânî olarak başta bülbül‑ü gül ve her nev'den bir nev'i bülbül intihâb edilmiş ve onların nağamâtı dahi, nebâtâtın en güzellerinin başlarında hoş‑âmedî nev'inden tesbihkârâne bir hüsn‑ü istikbâldir, bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi: Sebeb‑i hilkat-i eflâk ve vesile‑i saâdet-i dâreyn ve Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn olan Zât‑ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı, nasıl ki, melâike nev'inden Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm kemâl‑i muhabbetle hizmetkârlık ediyor; melâikelerin Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’a inkıyad ve itâatini ve sırr‑ı sücûdunu gösteriyor, öyle de; ehl‑i Cennet’in, hattâ Cennet’in hayvanat kısmının dahi, O Zâta karşı alâkaları, bindiği Burâk’ın hissiyat‑ı âşıkânesiyle ifâde edilmiştir.
İkinci Nükte
Mi'râc‑ı Nebeviyedeki mâceralardan birisi; Cenâb‑ı Hakk’ın Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı muhabbet‑i münezzehesi, “Sana âşık olmuşum” tâbiriyle ifâde edilmiş. Şu tâbirat, Vâcibü'l‑Vücûd’un kudsiyetine ve istiğnâ‑yı Zâtîsine, mânâ‑yı örfî ile münâsib düşmüyor. Mâdem Süleyman Efendi’nin mevlidi, rağbet‑i âmmeye mazhariyeti delâletiyle, o zât ehl‑i velâyettir ve ehl‑i hakikattir; elbette irâe ettiği mânâ sahîhtir. Mânâ da budur ki:
Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hadsiz cemâl ve kemâli vardır. Çünkü bütün kâinâtın aksâmına inkısam etmiş olan cemâl ve kemâlin bütün envâ'ı, O’nun cemâl ve kemâlinin emâreleri, işâretleri, âyetleridir.
429
İşte her hâlde, cemâl ve kemâl sâhibi bilbedâhe, cemâl ve kemâlini sevmesi gibi, Zât‑ı Zülcelâl dahi, cemâlini pek çok sever. Hem, kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemâlinin şuââtı olan esmâsını dahi sever. Mâdem esmâsını sever; elbette esmâsının cemâlini gösteren san'atını sever. Öyle ise, cemâl ve kemâline âyine olan masnûâtını dahi sever. Mâdem cemâl ve kemâlini göstereni sever; elbette cemâl ve kemâl‑i esmâsına işâret eden mahlûkatının mehâsinini sever. Bu beş nev'i muhabbete Kur'ân‑ı Hakîm, âyâtıyla işâret ediyor.
İşte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mâdem masnûât içinde en mükemmel ferddir ve mahlûkat içinde en mümtâz şahsiyettir…
Hem, San'at‑ı İlâhiye’yi, bir velvele‑i zikir ve tesbih ile teşhîr ediyor ve istihsân ediyor…
Hem, Esmâ‑i İlâhiye’deki cemâl ve kemâl hazinelerini, lisân‑ı Kur'ân ile açmıştır…
Hem kâinâtın âyât‑ı tekvîniyesinin, Sâni'inin kemâline delâletlerini, parlak ve kat'î bir sûrette lisân‑ı Kur'ânla beyân ediyor…
Hem küllî ubûdiyetiyle, Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye âyinedârlık ediyor…
Hem mâhiyetinin câmiiyetiyle, bütün Esmâ‑i İlâhiye’ye bir mazhar‑ı etemm olmuştur…
Elbette bunun için denilebilir ki; Cemîl‑i Zülcelâl, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyine‑i zîşuûru olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever.
Hem kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın en parlak âyinesi olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.
Hem san'atını sevdiği için, elbette O’nun san'atını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinâtta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan, berr ve bahri cezbeye getiren bir velvele‑i zikir ve tesbih ile ilân eden Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve O’na ittibâ' edenleri de sever.
430
Hem masnûâtını sevdiği için, o masnûâtın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuûru ve zîşuûrun en efdali olan insanları ve insanların bil'ittifak en mükemmeli olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı elbette daha ziyâde sever.
Hem kendi mahlûkatının mehâsin‑i ahlâkıyelerini sevdiği için, mehâsin‑i ahlâkıyede bil'ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve derecâta göre, O’na benzeyenleri dahi sever. Demek Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinâtı ihâta etmiş.
İşte o hadsiz mahbûblar içindeki mezkûr beş vechinin herbir vechinde en yüksek makam, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur ki, “Habîbullâh” lakabı O’na verilmiş.
İşte bu en yüksek makam‑ı mahbûbiyeti, Süleyman Efendi, “Ben sana âşık olmuşum” tâbiriyle beyân etmiştir. Şu tâbir, bir mirsâd‑ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işârettir. Bununla beraber mâdem bu tâbir, şe'n‑i Rubûbiyete münâsib olmayan mânâyı hayâle getiriyor; en iyisi, şu tâbir yerine: “Ben senden râzı olmuşum” denilmeli.
Üçüncü Nükte
Mi'râciyedeki mâceralar, ma'lûmumuz olan mânâlarla, o kudsî ve nezîh hakikatleri ifâde edemiyor. Belki o muhâvereler, birer ünvân‑ı mülâhazadır; birer mirsâd‑ı tefekkürdür ve ulvî ve derin hakàika birer işârettir ve îmânın bir kısım hakàikına birer ihtardır ve kàbil‑i tâbir olmayan bazı mânâlara birer kinâyedir. Yoksa, ma'lûmumuz olan mânâlar ile bir mâcera değil. Biz, hayâlimiz ile o muhâverelerden o hakikatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk‑i îmânî ve nurânî bir neş'e‑i rûhâni alabiliriz.
431
Çünkü; nasıl Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfâtında nazîr ve şebîh ve misli yoktur, öyle de; şuûnât‑ı Rubûbiyetinde misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlûkat sıfâtına benzemiyor; muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise şu tâbiratı, müteşâbihât nev'inden tutup deriz ki: Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve kudsiyetine münâsib bir tarzda ve istiğnâ‑yı zâtîsine ve kemâl‑i mutlakına muvâfık bir sûrette, muhabbeti gibi bazı şuûnâtı var ki, Mi'râciye mâcerasıyla onu ihtar ediyor. Mi'râc‑ı Nebeviyeye dair Otuzbirinci Söz, hakàik‑ı Mi'râciyeyi, usûl‑ü îmâniye dâiresinde izâh etmiştir. Ona iktifâen burada ihtisar ediyoruz.
Dördüncü Nükte
“Yetmiş bin perde arkasında Cenâb‑ı Hakk’ı görmüş” tâbiri, bu'diyet‑i mekânı ifâde ediyor. Hâlbuki Vâcibü'l‑Vücûd, mekândan münezzehtir; herşeye, herşeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Elcevab: Otuzbirinci Söz’de mufassalan, bürhânlar ile o hakikat beyân edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki:
Cenâb‑ı Hak bize gayet karîbdir; biz O’ndan gayet derecede uzağız. Nasıl ki; güneş, elimizdeki âyine vâsıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde herbir şeffâf şey, kendine bir nev'i arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuûru olsaydı, bizimle âyinemiz vâsıtasıyla muhâbere ederdi. Fakat biz ondan dörtbin sene uzağız. Bilâ‑teşbih velâ-temsîl; Şems‑i Ezelî, herşeye herşeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü'l‑Vücûd’dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey O’na perde olamaz. Fakat herşey nihâyet derecede O’ndan uzaktır.
432
İşte Mi'râcın uzun mesâfesiyle, ﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾ ’in ifâde ettiği mesâfesizliğin sırrıyla; hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gitmesinde, çok mesâfeyi tayyederek gitmesi ve ân‑ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi'râcı, O’nun seyr ü sülûküdür, O’nun ünvân‑ı velâyetidir. Ehl‑i velâyet nasıl ki; seyr ü sülûk‑i rûhâni ile kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakkî ile, derecât‑ı îmâniyenin hakkalyakìn derecesine çıkıyor.
Öyle de; bütün evliyânın sultanı olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve rûhu ile, belki hem cismiyle, hem havâssıyla, hem letâifiyle; kırk seneye mukâbil kırk dakikada, velâyetinin kerâmet‑i kübrâsı olan Mi'râcı ile bir cadde‑i kübrâ açarak, hakàik‑ı îmâniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş; Mi'râc merdiveniyle Arş’a çıkmış; “Kàb‑ı Kavseyn” makamında, hakàik‑ı îmâniyenin en büyüğü olan îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bil'âhireti aynelyakìn gözüyle müşâhede etmiş; Cennet’e girmiş, saâdet‑i ebediyeyi görmüş; o Mi'râcın kapısıyla açtığı cadde‑i kübrâyı açık bırakmış; bütün evliyâ‑i ümmeti seyr ü sülûk ile, derecelerine göre, rûhâni ve kalbî bir tarzda o Mi'râcın gölgesi içinde gidiyorlar.
Beşinci Nükte
Mevlid‑i Nebevî ile Mi'râciyenin okunması, gayet nâfi' ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet‑i İslâmiye’dir. Belki hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’nin, gayet latîf ve parlak ve tatlı bir medâr‑ı sohbetidir. Belki, hakàik‑ı îmâniyenin ihtarı için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmânın envârını ve muhabbetullâh ve aşk‑ı Nebevî’yi göstermeye ve tahrîke en müheyyic ve müessir bir vâsıtadır.
Cenâb‑ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi Mevlid yazanlara Cenâb‑ı Hak rahmet etsin, yerlerini Cennetü'l‑Firdevs yapsın, âmîn!‥
433
Hâtime
Mâdem şu kâinâtın Hàlık’ı, her nev'de bir ferd‑i mümtâz ve mükemmel ve câmi' halkedip, o nev'in medâr‑ı fahri ve kemâli yapar; elbette esmâsındaki İsm‑i A'zam tecellîsiyle, bütün kâinâta nisbeten mümtâz ve mükemmel bir ferdi halkedecek. Esmâsında bir İsm‑i A'zam olduğu gibi, masnûâtında da bir ferd‑i ekmel bulunacak ve kâinâta münteşir kemâlâtı o ferdde cem'edip, kendine medâr‑ı nazar edecek. O ferd, her hâlde zîhayattan olacaktır. Çünkü envâ'‑ı kâinâtın en mükemmeli zîhayattır. Ve her hâlde, zîhayat içinde o ferd, zîşuûrdan olacaktır. Çünkü zîhayatın envâ'ı içinde en mükemmeli zîşuûrdur. Ve herhalde, o ferd‑i ferîd, insandan olacaktır. Çünkü zîşuûr içinde hadsiz terakkiyâta müstaid, insandır. Ve insanlar içinde herhalde o ferd, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, O’nun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zîra O Zât, küre‑i arzın yarısını ve nev'‑i beşerin beşten birisini, saltanat‑ı maneviyesi altına alarak, bin üçyüz elli sene kemâl‑i haşmetle saltanat‑ı maneviyesini devam ettirip, bütün ehl‑i kemâle, bütün envâ'‑ı hakàikta bir “Üstad‑ı Küll” hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk‑ı hasenenin en yüksek derecesine sâhib olmuş. Bidâyet‑i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydân okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyâde insanların vird‑i zebânı olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı göstermiş bir Zât, elbette O ferd‑i mümtâzdır. O’ndan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi O’dur. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ اَنْوَاعِ الْكَائِنَاتِ وَمَوْجُودَاتِهَا
434
İşte böyle bir Zât’ın Mevlid ve Mi'râcını dinlemek, yani terakkiyâtının mebde' ve müntehâsını işitmek, yani tarihçe‑i hayat-ı maneviyesini bilmek; O Zâtı kendine reis ve seyyid ve imâm ve şefî' telâkki eden mü'minlere, ne kadar zevkli, fahirli, nurlu, neş'eli, hayırlı bir müsâmere‑i ulviye-i diniye olduğunu anla…
Yâ Rab! Habîb‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hürmetine ve İsm‑i A'zam hakkına, şu risaleyi neşredenlerin ve rüfekasının kalblerini, envâr‑ı îmâniyeye mazhar ve kalemlerini esrâr‑ı Kur'âniye’ye nâşir eyle! Ve onlara, Sırat‑ı Müstakîmde istikamet ver! Âmîn!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
Yirmibeşinci Mektûb
Te'lif edilmemiştir.
435
Yirmialtıncı Mektûb
Şu Yirmialtıncı Mektûb, birbiriyle münâsebeti az “Dört Mebhas”tır.
Birinci Mebhas
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-şeytani ve Hizbihi
İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ), ehl‑i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bî‑tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeât’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan‑ı Şerîfte İstanbul’da Bayezid Câmi‑i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki bana der:
Şeytanın Birinci İ'tirâzı
— Sen, Kur'ânı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bî‑tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?‥
436
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ânın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
Dedim: Ey şeytan! Bî‑tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bî‑tarafâne muhâkeme ise; taraf‑ı muhâlifi iltizamdır, bî‑taraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân’a kelâm‑ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek; şıkk‑ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bî‑tarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farzet, bak.
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü; Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet‑i mekân varsa; o vakit, o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten sâhibü'l‑yed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb‑ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, Vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz.
Öyle ise Kur'ân için sâhibü'l‑yed, taraf‑ı İlâhî’dir. Öyle ise O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil‑i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun “Kelâmullâh” olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin‑i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş‑ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?‥
437
İşte ey Şeytan! Senin rağmına, ehl‑i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler.
Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise; bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş‑ı Manevî’ye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bî‑tarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
— Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet‑i İlâhiye’ye ve evâmir‑i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ‥ herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş; tâ ki ümmetine ef'âliyle imâm olsun; etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid‑i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle “Rahmeten li'l‑âlemîn” olamazdı.
Aynen öyle de; Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl‑i kemâle rehberdir, ehl‑i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir.
438
Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb‑i muâşereti O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ‥ herkes O’nu merci' yapıyor.
Öyle ise, eğer Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr‑i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ ؟ قَالَ اللّٰهُ : ل۪ي قُوَّةُ جَم۪يعِ الْاَلْسِنَةِ
Şeytan yine döndü, dedi ki:
— Kur'ânın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mesâili din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur'ânın nuruyla dedim ki:
— Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; “Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz; ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ﴾ düsturundan titrer.
Ve Sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl‑i dikkat nazarında – alâ külli hâl – etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa; meselâ âdi bir adam, İbn‑i Sînâ gibi bir dâhîyi, ilimde taklid etmek istese ve bir çoban bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: “Bu sahtekârdır!”
439
İşte – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit; nasıl ki, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer, nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet‑i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?‥
Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur'ânı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: Âlem‑i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr‑ı hakàikı neşreden bir yıldız‑ı hakikat, belki bir şems‑i kemâlât telâkki edilen Kitab‑ı Mübîn’in mâhiyeti – hâşâ sümme hâşâ! – bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'‑ı hakàik bir yıldız bilsin.
Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey Şeytan! Yüz derece şeytanetinde ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ânı beşer kelâmı farzetmek; lâzımgelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem‑i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat‑feşân, en hakikatli ve saâdet‑resân, en cem'iyetli ve mu'ciz‑beyân àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkànın gizli hakikati; – hâşâ! – muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasnîâtı olsun‥ yakınında O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin‥ dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!‥
440
Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zâtı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan‑ı fikrîdir.
Çünkü şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arştan ferşe düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz; mecma'‑ı hakàik iken, menba'‑ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât – hâşâ sümme hâşâ – eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne sukùt etmek ve menba'‑ı kemâlât derecesinden, mâden‑i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalamaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer.
Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki, buna ihtimal versin!‥
Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes bir kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî techiz ettiği ve umum efrâdın derecâtına göre akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr, a'zâ ve cevârihlerini isti'mâl ve istihdam ettiği hâlde – hâşâ yüzbin hâşâ! – kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber...
441
Müddet‑i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî Âdem’e ders veren ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden ve bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren ve nev'‑i beşerin beşten birisine ve küre‑i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl‑i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhret‑şiâr şuûnâtıyla nev'‑i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr‑ı fahri olan bir Zâtı – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – Allah’tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise ey Şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi:
— Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ânı ve Muhammed’i inkâr ettirdim ve kandırdım.
Elcevab:
— Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhâl bir şey mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm” demiş. İşte muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem‑i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem‑i kabûl değil, belki o kabûl‑ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir Şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
442
Hem, ey Şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve mağlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden küfür ve inkârı, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem‑i insaniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt‑ı ehl-i kemâle ta'lim eden ve erkân‑ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân‑ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre, hàlis hak ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip – hâşâ, hâşâ! – tasnîât ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak, Sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan‑ı küfrî olmakla beraber...
443
İzhâr ettiği din ve Şerîat‑ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet‑i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde göründüğü ahlâk‑ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl‑i hakikatin ve sâhib‑i kemâlâtın tasdikiyle; en mu'tekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zâtı – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ! – i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farzedip, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulümâtlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.
Elhâsıl: – Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi – Nasıl kulaklı âmî tabakası i'câz‑ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise Kur'ân, umum kitapların fevkındedir, öyle ise mu'cizedir.
Aynen öyle de; biz de ilm‑i usûl ve fenn‑i mantıkça, “sebr ve taksim” denilen en kat'î hüccetle deriz:
Ey Şeytan ve ey Şeytanın şâkirdleri! Kur'ân ya Arş‑ı A'zamdan ve İsm‑i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ! – yerde, Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ‑şübhe, Kur'ân, Hàlık‑ı Kâinât’ın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki, kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) lâzım gelir. Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o münâfıkların en vicdânsızları dahi diyorlar ki: “Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
444
Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş‑şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l‑yakìn Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir. عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
Şeytanın İkinci Küçük Bir İ'tirâzı
Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ﴾ ’i okurken‥ ﴿مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❋ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❋ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❋ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❋ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❋ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❋ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ﴾
445
Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki: Kur'ânın en mühim fesâhatini, siz O’nun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, tâ kıyâmete atlıyor. Nefh‑i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehennem’e idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ânın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetle, selâset, fesâhat nerede kalır?
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs‑ı i'câzının en mühimlerinden, belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz‑ı Kur'ân’ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân‑ı Hakîm’de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl‑i tedkik, karşısında hayrettedirler.
Meselâ: ﴿وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ﴾
Kısa birkaç cümle ile “Tûfân” hâdise‑i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl‑i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş.
Hem meselâ: ﴿كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❋ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❋ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❋ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❋ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا﴾
446
İşte, Kavm‑i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû‑i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ: ﴿وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾
İşte, ﴿اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ﴾ cümlesinden ﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ﴾ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir; o mezkûr olmayan cümleler, fehmi ihlâl etmiyor, selâsete zarar vermiyor. Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasından mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.
Hem meselâ: Sûre‑i Yûsuf’ta فَاَرْسِلُونِ kelimesinden ﴿يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ﴾ ortasında yedi‑sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor.
Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre‑i قٓ ’ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü ellibin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisâtı hayâle havâle edip, ulvî bir selâsetle beyân eder.
﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ﴾
447
İşte ey Şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm‑i silâh etmem!
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
448
İkinci Mebhas
Şu mebhas, bana dâimî hizmet edenlerin, ahlâkımda gördükleri acîb ihtilâftan gelen hayretlerine karşı; hem iki talebemin benim hakkımda haddimden fazla hüsn‑ü zanlarını ta'dil etmek için yazılmıştır.
Ben görüyorum ki; Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàikına ait bazı kemâlât, o hakàika dellâllık eden vâsıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünkü, me'hazin kudsiyeti çok bürhânlar kuvvetinde te'sirât gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabûl ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me'hazdeki kudsiyetin te'siri kaybolur. Bu sır içindir ki, bana karşı haddimden çok fazla teveccüh gösteren kardeşlerime bir hakikati beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ; büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhâfaza edecek etvâr istiyor. Meselâ; her ziyaretçi için tevâzu' göstermek tezellüldür, makamı tenzîldir. Fakat kendi hânesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevâzu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur ve hâkezâ…
Demek bir insanın, vazifesi itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakîki şahsiyeti ile çok noktalarda muhâlif düşer. Eğer o vazife sâhibi, o vazifeye hakîki lâyıksa ve tam müstaid ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstaid değilse; meselâ bir nefer, bir müşîr makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer. O neferin şahsî, âdi, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği àlî, yüksek ahlâk ile kàbil‑i te'lif olamıyor.
İşte bu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.
Birincisi: Kur'ân‑ı Hakîm’in hazine‑i àlîsinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur'ân’a ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil, ben sâhib değilim. Belki, o makamın ve o vazifenin iktiza ettiği seciyelerdir. Bende bu nev'iden ne görseniz benim değil; onunla bana bakmayınız, o makamındır.
449
İkinci Şahsiyet: Ubûdiyet vaktinde, Dergâh‑ı İlâhiye’ye müteveccih olduğum vakit, Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, mânâ‑yı ubûdiyetin esâsı olan; “kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ etmek” noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyâde bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü senâ etse, beni inandıramaz ki; ben iyiyim ve sâhib‑i kemâlim.
Üçüncüsü: Hakîki şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki; o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb‑u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisad ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor.
Ey kardeşler! Sizi bütün bütün kaçırmamak için, bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim.
İşte kardeşlerim, ben müstaid ve makam sâhibi olmadığım için, şu şahsiyetim, dellâllık ve ubûdiyet vazifelerindeki ahlâktan ve âsârdan çok uzaktır. Hem دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِيسْتْ kaidesince, Cenâb‑ı Hak merhametkârâne kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki; en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en a'lâ bir makam‑ı müşîriyet hükmünde olan hizmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbinler şükür olsun… Nefis cümleden süflî, vazife cümleden a'lâ… اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
450
Üçüncü Mebhas
﴿﷽﴾
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا﴾
Yani: لِتَعَارَفُوا مُنَاسَبَاتِ الْحَيَاةِ الْاِجْتِمَاعِيَّةِ فَتَعَاوَنُوا عَلَيْهَا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَخَاصَمُوا Yani: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat‑ı ictimâiyeye ait münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir!”
Şu mebhas “Yedi Mes'ele”dir.
Birinci Mes'ele
Şu âyet‑i kerîmenin ifâde ettiği hakikat‑i àliye, hayat‑ı ictimâiyeye ait olduğu için, hayat‑ı ictimâiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisânıyla değil, belki İslâmın hayat‑ı ictimâiyesiyle münâsebetdâr olan Eski Said lisânıyla, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmağa mecbur oldum.
451
İkinci Mes'ele
Şu âyet‑i kerîmenin işâret ettiği “teârüf ve teâvün düsturu”nun beyânı için deriz ki: Nasıl ki; bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddid münâsebâtı ve o münâsebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin‥ tâ, o ordunun efrâdları, düstur‑u teâvün altında, hakîki bir vazife‑i umumiye görsün ve hayat‑ı ictimâiyeleri, a'dânın hücumundan masûn kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhâsamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
Aynen öyle de: Hey'et‑i ictimâiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur, kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet‑i vahdetleri var. Hàlıkları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, Vatanları bir, bir, bir, bir‥ binler kadar bir, bir…
İşte bu kadar bir birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tahâsum için değildir!‥
Üçüncü Mes'ele
Fikr‑i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessâs Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir sûrette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp, onları yutsunlar.
Hem fikr‑i milliyette bir zevk‑i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeâmetli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat‑ı ictimâiye ile meşgul olanlara, “Fikr‑i milliyeti bırakınız!” denilmez.
Fakat, fikr‑i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeâmetlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, Hadîs‑i Şerîfte fermân etmiş: اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ
452
Ve Kur'ân da fermân etmiş: ﴿اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا﴾
İşte şu Hadîs‑i Şerîf, şu Âyet‑i Kerîme, kat'î bir sûrette menfî bir milliyeti ve fikr‑i unsuriyeti kabûl etmiyorlar. Çünkü, müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.
Evet, acaba hangi unsur var ki, üçyüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sâhibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın! Evet, menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş.
Ezcümle: Emevîler, bir parça fikr‑i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem Âlem‑i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.
Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka; Harb‑i Umumî’deki hâdisât‑ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev'‑i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.
Hem bizde ibtidâ‑i hürriyette – Bâbil Kalesinin harâbiyeti zamanında “tebelbül‑ü akvâm” tâbir edilen “teşa'ub‑u akvâm” ve o teşa'ub sebebiyle dağılmaları gibi – menfî milliyet fikriyle, başta Rûm ve Ermeni olarak pek çok “kulüpler” nâmında sebeb‑i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cem'iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perîşan olanların hâlleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.
453
Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil‑i İslâmiye içinde, fikr‑i milliyetle birbirine yabânî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek, öyle bir felâkettir ki, ta'rif edilmez.
Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukàbele etmek gibi bir dîvânelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki ma'nen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenûb tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip, onlara karşı cebhe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o cenûb efrâdları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cebhe alınsın. Cenûbdan gelen Kur'ân nuru var, İslâmiyet ziyâsı gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara adâvet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân’a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân’a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat‑ı dünyeviye ve hayat‑ı uhreviyesine bir nev'i adâvettir. Hamiyet nâmına hayat‑ı ictimâiyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harâb etmek; hamiyet değil, hamâkattir!‥
Dördüncü Mes'ele
Müsbet milliyet, hayat‑ı ictimâiyenin ihtiyac‑ı dâhilîsinden ileri geliyor; teâvüne, tesânüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet te'min eder; uhuvvet‑i İslâmiye’yi daha ziyâde te'yid edecek bir vâsıta olur.
Şu müsbet fikr‑i milliyet; İslâmiyete hàdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; âlem‑i bekàda ve âlem‑i berzahta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet‑i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı, kalenin taşlarını, kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakàne bir cinayettir!
454
İşte ey Ehl‑i Kur'ân olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur'ân‑ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydân okuyup, Kur'ânı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ân’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehâcümâtı def'ettiniz; tâ, ﴿يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ﴾ âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi, Avrupa’nın ve frenk‑meşreb münâfıkların desîselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitâba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!
Cây‑i dikkat bir hâl: Türk milleti, anâsır‑ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu hâlde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr‑ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Hâlbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr‑ı müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş. Ondan kàbil‑i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri kalbinden silme!…
Beşinci Mes'ele
Asya’da uyanan akvâm, fikr‑i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesâtları o yolda fedâ ederek hareket ediyorlar. Hâlbuki her milletin kàmet‑i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez! Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libâsı giydirilmediği gibi; körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur. Çünkü:
Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir mezraa, bir câmi hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.
455
Hem, ekser enbiyânın Asya’da zuhûru, ağleb‑i hükemânın Avrupa’da gelmesi, kader‑i Ezelînin bir remzi ve işâretidir ki; Asya akvâmını intibâha getirecek, terakkî ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.
Sâniyen: Din‑i İslâm’ı, Hıristiyan dinine kıyâs edip, Avrupa gibi dine lâkayd olmak, pek büyük bir hatâdır. Evvelâ Avrupa, dinine sâhibdir. Başta Wilson, Lloyd George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine müteassıb olmaları şâhiddir ki; Avrupa dinine sâhibdir, belki bir cihette müteassıbdır.
Sâlisen: İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyâs etmek, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır, o kıyâs yanlıştır. Çünkü, Avrupa dinine müteassıb olduğu zaman medenî değildi; taassubu terketti, medenîleşti.
Hem din, onların içinde üçyüz sene muhârebe‑i dâhiliyeyi intac etmiş. Müstebid zâlimlerin elinde avâmı, fukarayı ve ehl‑i fikri ezmeye vâsıta olduğundan; onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hâsıl olmuştu.
İslâmiyet’te ise, tarihler şâhiddir ki, bir defadan başka dâhilî muhârebeye sebebiyet vermemiş.
Hem ne vakit Ehl‑i İslâm, dine ciddi sâhib olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakkî etmişler. Buna şâhid, Avrupa’nın en büyük üstadı, Endülüs Devlet‑i İslâmiye’sidir.
Hem ne vakit, Cemâat‑i İslâmiye dine karşı lâkayd vaziyeti almışlar; perîşan vaziyete düşerek tedennî etmişler.
Hem İslâmiyet, vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâ gibi binler şefkat‑perverâne mesâil ile fukarayı ve avâmı himâye ettiği; ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾اَفَلَا يَتَفَكَّرُونَ﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ﴾ gibi kelimâtıyla aklı ve ilmi istişhâd ve îkaz ettiği ve ehl‑i ilmi himâye ettiği cihetle; dâima İslâmiyet, fukaraların ve ehl‑i ilmin kalesi ve melce'i olmuştur. Onun için, İslâmiyete karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur.
456
İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet‑i farkının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
İslâmiyetin esâsı, mahz‑ı Tevhiddir; vesâit ve esbâba, te'sir‑i hakîki vermiyor; icâd ve makam cihetiyle kıymet vermiyor.
Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabûl ettiği için, vesâit ve esbâba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Âdeta Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin bir cilvesini azîzlerine, büyüklerine verir. ﴿اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ﴾ âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhâfaza etmekle beraber – sâbık Amerika reisi Wilson gibi – müteassıb bir dindar olur.
Mahz‑ı Tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.
Altıncı Mes'ele
Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:
Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhâceretlere ve tebeddülâta ma'rûz olmakla beraber; merkez‑i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm‑ı sâireden pervâne gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu hâlde; Levh‑i Mahfûz açılsa ancak hakîki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir.
Öyle ise, hakîki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki; menfî milliyetçilerin ve unsuriyet‑perverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise, millet birdir.” Mâdem öyledir; hakîki unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebâtına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dâiresine dâhildir.
457
Sâniyen: İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat‑ı ictimâiyesine kazandırdığı yüzer fâideden iki fâideyi misâl olarak beyân edeceğiz:
Birincisi: Şu Devlet‑i İslâmiye, yirmi‑otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcûdiyetini muhâfaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nur‑u Kur'ân’dan gelen şu fikirdir: “Ben ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” Kemâl‑i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbâl etmiş. Dâima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, sâfî kalbli olan neferâtın rûhunda şöyle ulvî fedâkârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona fedâ ettirebilir?‥
İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet‑i İslâmiye’ye bir tokat vurmuşlarsa, üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sâhibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için, elini çekmiş‥ elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisğar edilmeyecek manevî ve dâimî bir kuvvetü'z‑zahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm, manevî kuvvetü'z‑zahrı, menfî milliyet ile ve istiğnâkârâne hamiyet ile gücendirmemeli!‥
Yedinci Mes'ele
Menfî milliyette fazla hamiyet‑perverlik gösterenlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddi severseniz, onlara şefkat ederseniz; öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserîsine şefkat sayılsın. Yoksa, ekserîsine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm‑ı kalîlin muvakkat gafletkârâne hayat‑ı ictimâiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir.
Çünkü, menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizden ikisine muvakkat fâidesi dokunabilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar. O sekizden altısı; ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musîbet‑zededir, ya çocuktur, ya çok zaîftir, ya pek ciddi olarak âhireti düşünür müttakìdirler ki; bunlar hayat‑ı dünyeviyeden ziyâde, müteveccih oldukları hayat‑ı berzahiyeye ve uhreviyeye karşı bir nur, bir tesellî, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübârek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellîlerini kırmağa hangi hamiyet müsâade eder? Heyhât! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedâkârlık!
458
Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd kesilmez. Çünkü Cenâb‑ı Hak, bin seneden beri Kur'ânın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar ta'yin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemâatini, muvakkat ârızalarla inşâallâh perîşan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir…
459
Dördüncü Mebhas
Tenbih: Yirmialtıncı Mektûb’un Dört Mebhası, birbiri ile münâsebetdâr olmadığı gibi, bu Dördüncü Mebhas’ın “On Mesâil”i dahi birbiriyle münâsebetdâr değildir. Onun için, münâsebeti aramamalı. Nasıl gelmiş, öyle yazılmış. Mühim bir talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır. O talebenin beş‑altı suâllerine verilen cevablardır.
Birincisi
Sâniyen: Mektûbunda diyorsun: رَبِّ الْعَالَم۪ينَ tâbir ve tefsirinde, “Onsekiz bin âlem” demişler. O adedin hikmetini soruyorsun.
Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum; fakat bu kadar derim ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in cümleleri, birer mânâya münhasır değil, belki nev'‑i beşerin umum tabakàtına hitâb olduğu için, her tabakaya karşı birer mânâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyân olunan mânâlar, o küllî kaidenin cüz'iyâtları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz'ü zikrediyor. Ya keşfine, ya deliline, veyâhut meşrebine istinâd edip, bir mânâyı tercih ediyor. İşte bunda dahi, bir tâife, o adede muvâfık bir mânâ keşfetmiş.
460
Meselâ: Ehl‑i velâyetin, ehemmiyetle, virdlerinde zikir ve tekrar ettikleri ﴿مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ❋ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ﴾ cümlesinde; dâire‑i vücûb ile dâire‑i imkândaki bahr‑i Rubûbiyet ve bahr‑i ubûdiyetten tut, tâ dünya ve âhiret bahirlerine, tâ âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdet bahirlerine, tâ şark ve garb, şimâl ve cenûbdaki bahr‑i muhîtlerine, tâ Bahr‑i Rûm ve Fars bahrine, tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğaz’ına – ki mercan denilen balık ondan çıkıyor – tâ Akdeniz ve Bahr‑i Ahmer’e ve Süveyş Kanalı’na, tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle, üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine, tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, mânâsındaki cüz'iyâtları var. Bunlar umumen murad ve maksûd olabilir ve onun hakîki ve mecâzî mânâlarıdır.
İşte onun gibi, ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dahi, pek çok hakàikı câmi'dir. Ehl‑i keşf ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyân ederler.
Ben de böyle fehmederim ki: Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı herbiri birer âlem olabilir. Yerde de herbir cins mahlûkat, birer âlemdir. Hattâ herbir insan dahi, küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعَالَم۪ينَ tâbiri ise; “Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir.” demektir.
Sâlisen: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْ
461
Kur'ân‑ı Hakîm’de Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm demiş: ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾
Evet, nefsini beğenen ve nefsine i'timâd eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazen olur ki, nefs‑i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâb eder; fakat silâhlarını ve cihâzâtını a'sâba devreder. A'sâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs‑i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun âsârı yine görünür.
Çok büyük asfiyâ ve evliyâ var ki, nüfûsları mutmainne iken, nefs‑i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selîm ve münevver iken, emrâz‑ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs‑i emmâre değil, belki a'sâba devredilen nefs‑i emmârenin vazifesidir.
Maraz ise, kalbî değil, belki maraz‑ı hayâlîdir. İnşâallâh azîz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz‑ı kalbiniz değil, belki mücâhedenin devamı için beşeriyet itibariyle a'sâba intikal eden ve terakkiyât‑ı dâimîye sebebiyet veren dediğimiz gibi bir hâlettir.
İkinci Mes'ele
Eski hocanın suâl ettiği “Üç Mes'ele”nin izâhatı, Risale‑i Nurun eczâlarında vardır. Şimdilik icmâlî bir işâret edeceğiz:
Birinci Suâli: Muhyiddin‑i Arabî, Fahreddin‑i Râzî’ye mektûbunda demiş: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Bu ne demektir? Maksad nedir de soruyor?
Evvelâ: Ona okuduğun Yirmiikinci Söz’ün mukaddimesinde, tevhid‑i hakîki ile tevhid‑i zâhirînin farkındaki misâl ve temsîl, maksada işâret eder. Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makàsıdları, o maksadı izâh eder.
462
Ve sâniyen: Usûlü'd‑din imâmları ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın akàide dair ve vücûd‑u Vâcibü'l-Vücûd ve Tevhid‑i İlâhîye dair beyânâtları, Muhyiddin‑i Arabî’nin nazarında kâfî gelmediği için, ilm‑i kelâmın imâmlarından Fahreddin‑i Râzî’ye öyle demiş.
Evet, ilm‑i kelâm vâsıtasıyla kazanılan mârifet‑i İlâhiye, mârifet‑i kâmile ve huzur‑u tâmm vermiyor. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet‑i tâmmeyi verir, hem huzur‑u etemmi kazandırır ki; inşâallâh, Risale‑i Nurun bütün eczâları, O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın cadde‑i nurânîsinde birer elektrik lambası hizmetini görüyorlar.
Hem, Muhyiddin‑i Arabî’nin nazarına, Fahreddin‑i Râzî’nin ilm‑i kelâm vâsıtasıyla aldığı mârifetullâh ne kadar noksan görülüyor, öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'ân‑ı Hakîm’den doğrudan doğruya veraset‑i Nübüvvet sırrıyla alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin‑i Arabî mesleği, huzur‑u dâimîyi kazanmak için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtın vücûdunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur‑u dâimîyi kazanmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtı nisyan‑ı mutlak altına almak gibi, acîb bir tarza girmişler.
Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan mârifet ise, huzur‑u dâimîyi vermekle beraber, ne kâinâtı mahkûm‑u adem eder, ne de nisyan‑ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb‑ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'ât‑ı mârifet olur. Sa'dî‑i Şirâzî’nin dediği gibi: دَرْ نَظَرِ هُوشِيَارْ هَرْ وَرَقِى دَفْتَرِيسْتْ اَزْ مَعْرِفَتِ گِرْدِگَارْ Herşeyde Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetine bir pencere açar.
463
Bazı Söz’lerde ulemâ‑i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân’dan alınan minhâc‑ı hakîkinin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de; Ulemâ‑i ilm-i kelâm, esbâbı, nihâyet‑i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar; uzun bir yolda gidiliyor.
Amma Kur'ân‑ı Hakîm’in minhâc‑ı hakîkisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ‑yı Mûsa gibi, nereye vursa âb‑ı hayat fışkırtıyor. وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu, herşeye okutturuyor.