Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
411

İkinci Makam

Bir mukaddime, Beş İşâret’tir. Mukaddime İki Mebhas’tır.

Mukaddime

Birinci Mebhas

Bu gelecek beş işârette, şuûnât‑ı Rubûbiyeti rasad etmek için; birer sönük, küçük, dûrbîn nev'inden birer temsîl yazılacak. Bu temsîller; şuûnât‑ı Rubûbiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyâs olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsîlâtta ve geçen Remizlerde, Zât‑ı Akdes’in şuûnâtına münâsib olmayan tâbirat, temsîlin kusuruna aittir.
Meselâ: Lezzet ve sürûr ve memnuniyetin bizce ma'lûm mânâları, şuûnât‑ı mukaddeseyi ifâde edemiyor; fakat birer ünvân‑ı mülâhazadır, birer mirsâd‑ı tefekkürdür. Hem dahi şu temsîller; muhît, azîm bir kanun‑u Rubûbiyet’in küçük bir misâlde ucunu göstermekle, Rubûbiyet’in şuûnâtında o kanunun hakikatini isbât ediyor. Meselâ bir çiçek, vücûddan gider, binler vücûd bırakarak öyle gider denilmiş. Onunla azîm bir kanun‑u Rubûbiyeti gösteriyor ki; bütün bahar, belki bütün dünyadaki mevcûdâtta bu kanun‑u Rubûbiyet cereyan ediyor.
Evet, Hàlık‑ı Rahîm, bir kuşun tüylü libâsını hangi kanun ile değiştiriyor, tazelendiriyor; O Sâni'‑i Hakîm, aynı kanun ile, her sene küre‑i arzın libâsını tecdîd eder. Hem o aynı kanun ile, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanun ile, kıyâmet vaktinde kâinâtın sûretini tağyîr edip değiştirir.
Hem hangi kanun ile zerreyi, mevlevî gibi tahrîk ederse; aynı kanun ile küre‑i arzı meczûb ve semâ'a kalkan mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzûme‑i şemsiyeyi gezdiriyor.
412
Hem hangi kanun ile senin bedenindeki hüceyrâtın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa; aynı kanun ile senin bağını her sene tecdîd eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanun ile, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdîd eder, taze bir peçe, üstüne çeker.
Hem O Sâni'‑i Kadîr, hangi kanun‑u hikmetle bir sineği ihyâ eder; aynı kanun ile şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihyâ eder; ve o kanun ile küre‑i arzı yine o baharda ihyâ eder; ve aynı kanun ile Haşirde mahlûkatı da ihyâ eder. Şu sırra işâreten ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Kur'ân fermân eder. Ve hâkezâ kıyâs et. Bunlar gibi çok kavânîn‑i Rubûbiyet vardır ki, zerreden mecmû‑u âleme kadar cereyan ediyor.
İşte fa'âliyet‑i Rubûbiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr‑ı vahdeti gör; herbir kanun bir bürhân‑ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve irâdenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhît olduğu için Sâni'in vahdâniyetini ve ilim ve irâdesini gayet kat'î bir sûrette isbât ederler.
İşte ekser Sözler’de ekser temsîlât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misâl ile göstermekle; müddeâda, aynı kanunun vücûduna işâret eder. Mâdem temsîl ile kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhân‑ı mantıkî gibi yakìnî bir sûrette müddeâyı isbât eder. Demek Sözler’deki ekser temsîller; birer bürhân‑ı yakìnî, birer hüccet‑i kàtıa hükmündedir.

İkinci Mebhas

Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi, bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri vardır; herbir meyvenin, herbir çiçeğin o kadar gayeleri, hikmetleri vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Sâni'a bakar; esmâsının nakışlarını gösterir. Bir kısmı zîşuûrlara bakar ki; onların nazarlarında, kıymetdâr mektûbat ve mânidâr kelimâttır. Bir kısmı kendi nefsine ve hayatına ve bekàsına bakar; ve insana fâideli ise insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
413
İşte herbir mevcûdun böyle kesretli gayeleri bulunduğunu bir vakit düşünürken, hâtırıma Arabî tarzda ve gelecek Beş İşâret”in esâsâtına nota hükmünde olarak, küllî gayelere işâret eden şu fıkralar gelmiştir:
وَهٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْجَلِيَّةُ مَظَاهِرُ سَيَّالَةٌ وَمَرَايَا جَوَّالَةٌ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اَنْوَارِ ا۪يجَادِهِ سُبْحَانَهُ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ ❋ اَوَّلًا: مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ ❋ وَثَانِيًا: مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ ❋ وَثَالِثًا: مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ ❋ وَرَابِعًا: مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ ❋ وَخَامِسًا: لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ ❋
İşte bu beş fıkrada, gelecekte bahsedeceğimiz işârâtın esâsâtı var. Evet; herbir mevcûd hususan zîhayat olanların beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri var. Nasıl ki, meyvedâr bir ağaç, birbirinin üstündeki dalları semere verir, öyle de; herbir zîhayatın, beş tabaka muhtelif gayeleri bulunur ve hikmetleri var.
Ey insan‑ı fânî! Senin cüz'î bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedâr bir şecere‑i bâkiyeye inkılâb etmesini ve beş işârette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nev'i gayelerini elde etmesini istersen; hakîki îmânı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
414

Birinci İşâret

فَاَوَّلًا: بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Bir mevcûd vücûddan gittikten sonra, zâhiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifâde ettiği mânâlar bâkî kalır, mahfûz olur. Hüviyet‑i misâliyesi ve sûreti ve mâhiyeti dahi âlem‑i misâlde ve âlem‑i misâlin nümûneleri olan elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı mahfûzanın nümûneleri olan kuvve‑i hâfızalarda kalır. Demek, bir vücûd‑u sûrî kaybeder; yüzer vücûd‑u manevî ve ilmî kazanır. Meselâ; nasıl ki, bir sahifenin tab'ına medâr olan matbaa hurûfâtına bir vaziyet ve bir tertib verilir ve bir sahifenin tab'ına medâr olur; ve o sahife ise, sûretini ve hüviyetini, basılan müteaddid yapraklara verip ve mânâlarını çok akıllara neşrettikten sonra, o matbaa hurûfâtının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum kalmadı, hem başka sahifelerin tab'ı lâzım geliyor
İşte aynen bunun gibi, şu mevcûdât‑ı arziye hususan nebâtiye, kalem‑i kader-i İlâhî onlara bir tertib, bir vaziyet verir; bahar sahifesinde kudret onları icâd eder ve güzel mânâlarını ifâde ederek, sûretleri ve hüviyetleri âlem‑i misâl gibi âlem‑i gaybın defterine geçtikleri için, hikmet iktiza ediyor ki; o vaziyet değişsin, yeni gelecek diğer bahar sahifesi yazılsın, onlar dahi mânâlarını ifâde etsinler.

İkinci İşâret

وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِBu fıkra işâret eder ki: Herbir şey cüz'î olsun küllî olsun vücûddan gittikten sonra hususan zîhayat olsa çok hakàik‑ı gaybiye netice vermekle beraber; âlem‑i misâlin defterlerinde olan levh‑i misâlî üstünde, etvâr‑ı hayatı adedince sûretleri bırakıp, o sûretlerden mânidâr olan ve mukadderât‑ı hayatiye denilen sergüzeşt‑i hayatiyeleri yazılır ve rûhâniyâta bir mütâlaagâh olur.
415
Nasıl ki, meselâ bir çiçek vücûddan gider, fakat yüzer tohumcuklarını ve tohumcuklarda mâhiyetini vücûdda bırakmakla beraber; küçük elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı mahfûzanın küçük nümûneleri olan hâfızalarda binler sûretini bırakıp, zîşuûrlara etvâr‑ı hayatıyla ifâde ettiği tesbihât‑ı Rabbâniye ve nukùş‑u esmâiyeyi okutturur, sonra gider.
Öyle de; yeryüzünün saksısında güzel masnûâtla münakkaş olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zâhiren zevâl bulur, ademe gider, fakat onun tohumları adedince ifâde ettikleri hakàik‑ı gaybiye ve çiçekleri adedince neşrettiği hüviyet‑i misâliye ve mevcûdâtı adedince gösterdikleri Hikmet‑i Rabbâniye’yi kendine bedel olarak vücûdda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sâir baharlara yer boşaltır, onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zâhirî bir vücûdu çıkarır; ma'nen bin vücûd giyer.

Üçüncü İşâret

وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münâsib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Söz’lerde isbât etmişiz: Nasıl ki, cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de; dünyanın sâir mevcûdâtı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki küre‑i arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki; Onun içindir.” Bu sefîne‑i Rabbâniye, yirmidört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip, meydân‑ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl‑i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya mâceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâceraların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak'aları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar.
Mâdem öyledir, herhalde dâr‑ı lezzet ve menzil‑i saâdet olan dâr‑ı Cennet’te, ﴿عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâceraların muhâveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennet’te bulunacaktır.
416
İşte bu güzel mevcûdâtın bir ân görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menâzır‑ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Meselâ: Nasıl ki, ehl‑i medeniyet, fânî vaziyetlere bir nev'i bekà vermek ve ehl‑i istikbâle yâdigâr bırakmak için, güzel veya garîb vaziyetlerin sûretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbâle hediye ediyor, zaman‑ı mâziyi zaman‑ı hâlde ve istikbâlde gösteriyor ve dercediyorlar
Aynen öyle de; şu mevcûdât‑ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sâni'‑i Hakîm’i, âlem‑i bekàya ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber; âlem‑i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvâr‑ı hayatlarında gördükleri vezâif‑i hayatiyeyi ve mu'cizât‑ı Sübhâniyeyi, menâzır‑ı sermediyede kaydetmek, muktezâ‑yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûd’dur.

Dördüncü İşâret

وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki:
Mevcûdât, etvâr‑ı hayatıyla, müteaddid envâ'‑ı tesbihât-ı Rabbâniye’yi yapıyor. Hem Esmâ‑i İlâhiye’nin iktiza ve istilzam ettikleri hâlâtı gösteriyor ki; meselâ Rahîm ismi, şefkat etmek ister; Rezzâk ismi, rızık vermek iktiza eder; Latîf ismi, lütfetmek istilzam eder ve hâkezâ Bütün esmânın, birer birer muktezâsı vardır.
İşte herbir zîhayat, hayatıyla ve vücûduyla o esmânın muktezâsını göstermekle beraber; cihâzâtı adedince Sâni'‑i Hakîm’e tesbihât yapıyorlar. Meselâ: Nasıl ki, bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, zâhiren mahvolur; fakat ağzından, midesinden başka bütün hüceyrât‑ı bedeniyede fa'âliyetkârâne bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, aktâr‑ı bedendeki vücûdu ve hayatı beslemek ve idâme‑i hayat etmek gibi pek çok hikmetlerin vücûduna medâr oluyor. O taam kendisi de, vücûd‑u nebâtîden hayat‑ı insaniye tabakasına çıkıyor, terakkî ediyor.
417
Aynen öyle de; şu mevcûdât zevâl perdesinde saklandıkları vakit; onların yerinde herbirisinin pek çok tesbihâtı bâkî kalmakla beraber, pek çok Esmâ‑i İlâhiye’nin de nukùşlarını ve mukteziyâtını o esmânın ellerine bırakır. Yani bir vücûd‑u bâkiyeye tevdî' ederler, öyle giderler. Acaba fânî ve muvakkat bir vücûdun gitmesiyle onun yerine bir nev'i bekàya mazhar binler vücûd kalsa; denilir mi ki, ona yazık oldu veyâhut abes oldu veyâhut şu sevimli mahlûk neden gitti şekvâ edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa bir tek zarar gelmemek için, binler menfaati terketmek lâzım gelir ki; o hâlde binler zarar olur.
Demek; Rahîm, Hakîm ve Vedûd isimleri; zevâle ve firâka muârız değiller, belki istilzam edip iktiza ediyorlar.

Beşinci İşâret

وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Mevcûdât hususan zîhayat olanlar vücûd‑u sûrîden gittikten sonra, bâkî çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler İkinci Remiz’de beyân edildiği gibi, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un kudsiyet ve istiğnâ‑yı kemâline muvâfık bir tarzda ve ona lâyık bir sûrette; hadsiz bir muhabbet, nihâyetsiz bir şefkat, gayetsiz bir iftihar tâbiri câiz ise mukaddes hadsiz bir memnuniyet, bir sevinç tâbirde hatâ olmasın hadsiz bir lezzet‑i mukaddese, bir ferâh‑ı münezzeh şuûnât‑ı Rubûbiyetinde bulunur ki; onların âsârı bilmüşâhede görünüyor.
418
İşte o şuûnât, iktiza ettikleri hayret‑nümâ fa'âliyet içinde mevcûdât, tebdil ve tağyîr ile, zevâl ve fenâ içinde sür'atle sevkediliyor; mütemâdiyen âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba gönderiliyor. Ve o şuûnâtın cilveleri altında mahlûkat; dâimî bir seyr ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl‑i gafletin kulaklarına, vâveylâ‑yı firâk ve zevâli ve ehl‑i hidayetin sem'ine, velvele‑i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar. Bu sırra binâen herbir mevcûd Vâcibü'l‑Vücûd’un bâkî şuûnâtının tezâhürüne bâkî birer medâr olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücûdda bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o mevcûd, bütün müddet‑i hayatında geçirdiği etvâr ve ahvâli, ilm‑i Ezelînin ünvânları olan İmâm‑ı Mübîn, Kitab‑ı Mübîn, Levh‑i Mahfûz gibi vücûd‑u ilmî dâirelerinde vücûd‑u haricîsini temsîl eden mufassal bir vücûd dahi bırakıp öyle giderler. Demek her fânî; bir vücûdu terkeder, binler bâkî vücûdları kazanır, kazandırır.
Meselâ: Nasıl ki, hàrikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur; fakat o fabrikanın inbiklerinde çok kıymetdâr kimya maddeleri ve edviyeler teressüb eder. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitab tab'ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymetdâr şeyleri imâl etmesine medâr oluyor ve hâkezâ Demek o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla, binler şeyler vücûd buluyor. Demek, âdi bir vücûd gider, àlî çok vücûdları irsiyet bırakır. İşte şu hâlde, o âdi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sâhibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti, şikâyet edilir mi?
419
Aynen öyle de ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Hàlık‑ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd; muktezâ‑yı rahmet ve hikmet ve vedûdiyet olarak, kâinât fabrikasına hareket veriyor; herbir vücûd‑u fânîyi, çok bâkî vücûdlara çekirdek yapar; makàsıd‑ı Rabbâniye’sine medâr eder; şuûnât‑ı sübhâniyesine mazhar kılar; kalem‑i kaderine mürekkeb ittihàz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok inâyât‑ı gâliye ve makàsıd‑ı àliye için, kendi fa'âliyet‑i kudretiyle kâinâtı fa'âliyete getirir. Zerrâtı cevelâna, mevcûdâtı seyerâna, hayvanatı seyelâna, seyyârâtı deverâna getirir, kâinâtı konuşturur; âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır. Ve mahlûkat‑ı arziyeyi, rubûbiyeti noktasında havayı, emir ve irâdesine bir nev'i arş; ve nur unsurunu, ilim ve hikmetine diğer bir arş; ve suyu, ihsân ve rahmetine başka bir arş; ve toprağı, hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlûkat‑ı arziye üstünde gezdiriyor.
Kat'iyyen bil ki: Bu Beş Remiz’de ve Beş İşâret’te gösterilen parlak hakikat‑i àliye, Nur‑u Kur'ân ile görünür ve îmânın kuvvetiyle sâhib olunabilir. Yoksa o hakikat‑i bâkiye yerine, gayet müdhiş bir zulümât geçer. Ehl‑i dalâlet için dünya, firâklar ve zevâller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir. Kâinât, onun için manevî bir Cehennem hükmüne geçer. Herşey onun için; ânî bir vücûd ile, hadsiz bir adem ihâta ediyor. Bütün mâzi ve müstakbel, zulümât‑ı ademle memlûdür; yalnız kısacık bir zaman‑ı hâlde, bir hazîn nur‑u vücûd bulabilir. Fakat sırr‑ı Kur'ân ve nur‑u îmân ile, ezelden ebede kadar bir nur‑u vücûd görünür; ona alâkadar olur ve onunla saâdet‑i ebediyesini te'min eder.
420
Elhâsıl: Biz, Şâir‑i Mısrî’nin tarzında deriz:
Deryâ olunca nefes,
Pârelenince kafes,
kesilince bu ses;
Çağırırım: Hak! Mevcûd! Hayy! Ma'bûd!
Hakîm! Maksûd! Rahîm! Vedûd!‥
Ve bağırarak derim:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُب۪ينُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَم۪ينُ
Ve îmân ederek isbât ederim:
اِنَّ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَالْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاِنَّ السَّعَادَةَ الْاَبَدِيَّةَ حَقٌّ وَاِنَّ اللّٰهَ رَح۪يمٌ حَك۪يمٌ وَدُودٌ وَاِنَّ الرَّحْمَةَ وَالْحِكْمَةَ وَالْمَحَبَّةَ مُح۪يطَةٌ بِجَم۪يعِ الْاَشْيَاءِ وَشُؤُنَاتِهَا
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
421
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِهِ ، مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهِ ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ ، مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ ، مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ ، مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ خَوَارِقُ صُنْعِهِ ، هَدَايَاءُ جُودِهِ ، بَرَاه۪ينُ لُطْفِهِ ، دَلَائِلُ الْوَحْدَةِ ، لَطَائِفُ الْحِكْمَةِ ، شَوَاهِدُ الرَّحْمَةِ ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ ، تَزَيُّنُ الْاَزْهَارِ ، تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ ف۪ي هٰذِهِ الْجِنَانِ ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ ف۪ي كُلِّ الْحَيْوَانَاتِ وَالْاِنْسَانِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ ، تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيْوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ
422

Yirmidördüncü Mektûb’un Birinci Zeyli

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ
Yani: Ey insanlar! Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var!” meâlindeki âyetin beş nüktesini dinle:

Birinci Nükte

Duâ, bir sırr‑ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin rûhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi, duâ üç nev'idir.

Birinci Nev'i Duâ

İsti'dâd lisânıyladır ki; bütün hubûbat, tohumlar; lisân‑ı isti'dâd ile, Fâtır‑ı Hakîm’e duâ ederler ki: Senin nukùş‑u esmânı mufassal göstermek için, bize neşv ü nemâ ver, küçük hakikatimizi sünbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir!”
Hem şu isti'dâd lisânıyla duâ nev'inden birisi de şudur ki: Esbâbın ictimâ'ı, müsebbebin icâdına bir duâdır. Yani, esbâb bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisân‑ı hâl hükmüne geçer ve müsebbebi, Kadîr‑i Zülcelâl’den duâ eder, isterler. Meselâ su, harâret, toprak, ziyâ; bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisân‑ı duâdır ki: Bu çekirdeği ağaç yap, Hàlık’ımız!” derler. Çünkü, o mu'cize‑i hàrika-i Kudret olan ağaç, o şuûrsuz, câmid, basit maddelere havâle edilmez havâlesi muhâldir. Demek ictimâ'‑ı esbâb bir nev'i duâdır.
423

İkinci Nev'i Duâ

İhtiyac‑ı fıtrî lisânıyladır ki; bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dâhilinde olmayan hâcetlerini ve matlablarını ummadıkları yerden, vakt‑i münâsibde onlara vermek için, Hàlık‑ı Rahîm’den bir nev'i duâdır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt‑i münâsibde onlara bir Hakîm‑i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor. Demek o ihsân duâ neticesidir.
Elhâsıl: Bütün kâinâttan Dergâh‑ı İlâhiye’ye çıkan bir duâdır. Esbâb olanlar, müsebbebâtı Allah’tan isterler.

Üçüncü Nev'i Duâ

İhtiyaç dâiresinde zîşuûrların duâsıdır ki, bu da iki kısımdır.
Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac‑ı fıtrîye tam münâsebetdâr ise veya lisân‑ı isti'dâda yakınlaşmış ise veya sâfî, hàlis kalbin lisânıyla ise ekseriyet‑i mutlaka ile makbûldür. Terakkiyât‑ı beşeriyenin kısm‑ı a'zamı ve keşfiyâtları, bir nev'i duâ neticesidir. Havârık‑ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyâtlarına medâr‑ı iftihar zannettikleri emirler, manevî bir duâ neticesidir. Hàlis bir lisân‑ı isti'dâd ile istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisân‑ı isti'dâd ile ve lisân‑ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan duâlar dahi bir mâni olmazsa ve şerâit dâhilinde ise, dâima makbûldürler.
İkinci kısım, meşhûr duâdır. O da iki nev'idir; biri fiilî, biri kavlî Meselâ çift sürmek, fiilî bir duâdır. Rızkı topraktan değil; belki toprak, hazine‑i Rahmetin bir kapısıdır ki, Rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.
Sâir kısımların tafsilâtını tayyedip, yalnız kavlî duânın bir‑iki sırlarını gelecek iki‑üç nüktede söyleyeceğiz.

İkinci Nükte

Duânın te'siri, azîmdir. Hususan duâ külliyet kesbederek devam etse; netice vermesi gâlibdir, belki dâimîdir. Hattâ denilebilir ki; sebeb‑i hilkat-i âlemin birisi de duâdır. Yani; kâinâtın hilkatinden sonra, başta nev'‑i beşer ve onun başında Âlem‑i İslâm ve onun başında Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muazzam olan duâsı, bir sebeb‑i hilkat-i âlemdir. Yani: Hàlık‑ı âlem, istikbâlde O Zâtı, nev'‑i beşer nâmına, belki mevcûdât hesabına bir saâdet‑i ebediye, bir mazhariyet‑i esmâ-i İlâhiye isteyecek bilmiş; o gelecek duâyı kabûl etmiş, kâinâtı halketmiş.
424
Mâdem duânın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs'ati vardır; hiç mümkün müdür ki: Bin üçyüzelli senede, her vakitte, nev'‑i beşerden üçyüz milyon, cin ve ins ve melek ve rûhâniyâttan had ve hesaba gelmez mübârek zâtlar, bil'ittifak Zât‑ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, rahmet‑i uzmâ-yı İlâhiye ve saâdet‑i ebediye ve husûl‑ü maksûd için duâları nasıl kabûl olmasın? Hiçbir cihetle mümkün müdür ki, o duâları reddedilsin?
Mâdem bu kadar külliyet ve vüs'at ve devam kesbedip lisân‑ı isti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî derecesine gelmiş. Elbette O Zât‑ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, duâ neticesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki; bütün ukùl toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakikatini tamamıyla ihâta edemezler.
İşte ey Müslüman! Senin rûz‑i mahşerde böyle bir şefî'in var. Bu şefî'in şefâatini kendine celbetmek için, sünnetine ittibâ' et!‥
Eğer desen: Mâdem O Habîbullâhtır. Bu kadar salavât ve duâya ne ihtiyacı var?
Elcevab: O Zât (A.S.M.) umum ümmetinin saâdetiyle alâkadar ve bütün efrâd‑ı ümmetinin her nev'i saâdetleriyle hissedardır ve her nev'i musîbetleriyle endişedardır. İşte kendi hakkında, merâtib‑i saâdet ve kemâlât hadsiz olmakla beraber; hadsiz efrâd‑ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda hadsiz envâ'‑ı saâdetlerini harâretle arzu eden ve hadsiz envâ'‑ı şekàvetlerinden müteessir olan bir Zât, elbette hadsiz salavât ve duâ ve rahmete lâyıktır ve muhtaçtır.
Eğer desen: Bazen kat'î olacak işler için duâ edilir. Meselâ husuf ve küsûf namazındaki duâ gibi. Hem bazen hiç olmayacak şeyler için duâ edilir?
Elcevab: Başka Söz’lerde izâh edildiği gibi, duâ bir ibâdettir. Abd, kendi aczini ve fakrını duâ ile ilân eder. Zâhirî maksadlar ise, o duânın ve o ibâdet‑i duâiyenin vakitleridir, hakîki fâideleri değil. İbâdetin fâidesi, âhirete bakar. Dünyevî maksadlar hâsıl olmazsa, O duâ kabûl olmadı denilmez. Belki, Daha duânın vakti bitmedi denilir.
425
Hem hiç mümkün müdür ki; bütün ehl‑i îmânın, bütün zamanlarda, mütemâdiyen kemâl‑i hulûs ve iştiyak ve duâ ile istedikleri saâdet‑i ebediye onlara verilmesin ve bütün kâinâtın şehâdetiyle hadsiz rahmeti bulunan O Kerîm‑i Mutlak, O Rahîm‑i Mutlak; bütün onların o duâsını kabûl etmesin ve saâdet‑i ebediye vücûd bulmasın?‥

Üçüncü Nükte

Duâ‑yı kavlî-i ihtiyarînin makbûliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlûbu ile makbûl olur veyâhut daha evlâsı verilir.
Meselâ, birisi kendine bir erkek evlâd ister; Cenâb‑ı Hak, Hazret‑i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. Duâsı kabûl olunmadı denilmez. Daha evlâ bir sûrette kabûl edildi denilir. Hem bazen kendi dünyasının saâdeti için duâ eder. Duâsı, âhiret için kabûl olunur. Duâsı reddedildi denilmez. Belki, Daha enfa' bir sûrette kabûl edildi denilir ve hâkezâ
Mâdem Cenâb‑ı Hak Hakîm’dir; biz ondan isteriz, o da bize cevab verir. Fakat hikmetine göre bizimle muâmele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister; tabib‑i hâzık, sıtması için sulfato verir. Tabib beni dinlemedi denilmez. Belki âh u fîzarını dinledi, işitti, cevab da verdi; maksûdun iyisini yerine getirdi.

Dördüncü Nükte

Duânın en güzel, en latîf, en lezîz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, O’nun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir kerîm Zât var; ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def'edebilir bir Zât’ın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferâh, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ der.
426

Beşinci Nükte

Duâ, ubûdiyetin rûhudur ve hàlis bir îmânın neticesidir. Çünkü duâ eden adam, duâsı ile gösteriyor ki: Bütün kâinâta hükmeden birisi var ki; en küçük işlerime ıttılâ'ı var ve bilir; en uzak maksadlarımı yapabilir, benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün mevcûdâtın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O yapıyor ki, en küçük işlerimi de O’ndan bekliyorum, O’ndan istiyorum.
İşte duânın verdiği hàlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur‑u îmânın halâvet ve sâfîliğine bak, ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ sırrını anla ve ﴿وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermânını dinle.
اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا ف۪ي عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ سَلِّمْنَا وَسَلِّمْ د۪ينَنَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
427

Yirmidördüncü Mektûb’un İkinci Zeyli

Mi'râc‑ı Nebevî hakkındadır
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ❋ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ❋ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى ❋ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ❋ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ❋ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
Mevlid‑i Nebevî’nin, Mi'râciye kısmında Beş Nükteyi beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

Cennet’ten getirilen Burâk’a dair Mevlid yazan Süleyman Efendi, hazîn bir aşk mâcerasını beyân ediyor. O zât, ehl‑i velâyet olduğu ve rivâyete bina ettiği için, elbette bir hakikati o sûretle ifâde ediyor. Hakikat şu olmak gerektir ki:
Âlem‑i Bekà’nın mahlûkları, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünkü O’nun getirdiği nur iledir ki; Cennet ve dâr‑ı âhiret, cin ve ins ile şenlenecek. Eğer O olmasaydı, o saâdet‑i ebediye olmazdı ve Cennet’in her nev'i mahlûkatından istifadeye müstaid olan cin ve ins, Cennet’i şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette sâhibsiz vîrâne kalacaktı.
428
Yirmidördüncü Söz’ün Dördüncü Dalında beyân edildiği gibi: Nasıl ki, bülbülün güle karşı dâsitâne‑i aşkı; tâife‑i hayvanatın, tâife‑i nebâtâta derece‑i aşka bâliğ olan ihtiyacât‑ı şedîde-i aşk-nümâyı, rahmet hazinesinden gelen ve hayvanatın erzâklarını taşıyan kafile‑i nebâtâta karşı ilân etmek için bir hatîb‑i Rabbânî olarak başta bülbül‑ü gül ve her nev'den bir nev'i bülbül intihâb edilmiş ve onların nağamâtı dahi, nebâtâtın en güzellerinin başlarında hoş‑âmedî nev'inden tesbihkârâne bir hüsn‑ü istikbâldir, bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi: Sebeb‑i hilkat-i eflâk ve vesile‑i saâdet-i dâreyn ve Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn olan Zât‑ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı, nasıl ki, melâike nev'inden Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm kemâl‑i muhabbetle hizmetkârlık ediyor; melâikelerin Hazret‑i Âdem Aleyhisselâm’a inkıyad ve itâatini ve sırr‑ı sücûdunu gösteriyor, öyle de; ehl‑i Cennet’in, hattâ Cennet’in hayvanat kısmının dahi, O Zâta karşı alâkaları, bindiği Burâk’ın hissiyat‑ı âşıkânesiyle ifâde edilmiştir.

İkinci Nükte

Mi'râc‑ı Nebeviyedeki mâceralardan birisi; Cenâb‑ı Hakk’ın Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı muhabbet‑i münezzehesi, Sana âşık olmuşum tâbiriyle ifâde edilmiş. Şu tâbirat, Vâcibü'l‑Vücûd’un kudsiyetine ve istiğnâ‑yı Zâtîsine, mânâ‑yı örfî ile münâsib düşmüyor. Mâdem Süleyman Efendi’nin mevlidi, rağbet‑i âmmeye mazhariyeti delâletiyle, o zât ehl‑i velâyettir ve ehl‑i hakikattir; elbette irâe ettiği mânâ sahîhtir. Mânâ da budur ki:
Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hadsiz cemâl ve kemâli vardır. Çünkü bütün kâinâtın aksâmına inkısam etmiş olan cemâl ve kemâlin bütün envâ'ı, O’nun cemâl ve kemâlinin emâreleri, işâretleri, âyetleridir.
429
İşte her hâlde, cemâl ve kemâl sâhibi bilbedâhe, cemâl ve kemâlini sevmesi gibi, Zât‑ı Zülcelâl dahi, cemâlini pek çok sever. Hem, kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemâlinin şuââtı olan esmâsını dahi sever. Mâdem esmâsını sever; elbette esmâsının cemâlini gösteren san'atını sever. Öyle ise, cemâl ve kemâline âyine olan masnûâtını dahi sever. Mâdem cemâl ve kemâlini göstereni sever; elbette cemâl ve kemâl‑i esmâsına işâret eden mahlûkatının mehâsinini sever. Bu beş nev'i muhabbete Kur'ân‑ı Hakîm, âyâtıyla işâret ediyor.
İşte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mâdem masnûât içinde en mükemmel ferddir ve mahlûkat içinde en mümtâz şahsiyettir
Hem, San'at‑ı İlâhiye’yi, bir velvele‑i zikir ve tesbih ile teşhîr ediyor ve istihsân ediyor
Hem, Esmâ‑i İlâhiye’deki cemâl ve kemâl hazinelerini, lisân‑ı Kur'ân ile açmıştır
Hem kâinâtın âyât‑ı tekvîniyesinin, Sâni'inin kemâline delâletlerini, parlak ve kat'î bir sûrette lisân‑ı Kur'ânla beyân ediyor
Hem küllî ubûdiyetiyle, Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye âyinedârlık ediyor
Hem mâhiyetinin câmiiyetiyle, bütün Esmâ‑i İlâhiye’ye bir mazhar‑ı etemm olmuştur
Elbette bunun için denilebilir ki; Cemîl‑i Zülcelâl, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyine‑i zîşuûru olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever.
Hem kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın en parlak âyinesi olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.
Hem san'atını sevdiği için, elbette O’nun san'atını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinâtta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan, berr ve bahri cezbeye getiren bir velvele‑i zikir ve tesbih ile ilân eden Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve O’na ittibâ' edenleri de sever.
430
Hem masnûâtını sevdiği için, o masnûâtın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuûru ve zîşuûrun en efdali olan insanları ve insanların bil'ittifak en mükemmeli olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı elbette daha ziyâde sever.
Hem kendi mahlûkatının mehâsin‑i ahlâkıyelerini sevdiği için, mehâsin‑i ahlâkıyede bil'ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve derecâta göre, O’na benzeyenleri dahi sever. Demek Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinâtı ihâta etmiş.
İşte o hadsiz mahbûblar içindeki mezkûr beş vechinin herbir vechinde en yüksek makam, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur ki, Habîbullâh lakabı O’na verilmiş.
İşte bu en yüksek makam‑ı mahbûbiyeti, Süleyman Efendi, Ben sana âşık olmuşum tâbiriyle beyân etmiştir. Şu tâbir, bir mirsâd‑ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işârettir. Bununla beraber mâdem bu tâbir, şe'n‑i Rubûbiyete münâsib olmayan mânâyı hayâle getiriyor; en iyisi, şu tâbir yerine: Ben senden râzı olmuşum denilmeli.

Üçüncü Nükte

Mi'râciyedeki mâceralar, ma'lûmumuz olan mânâlarla, o kudsî ve nezîh hakikatleri ifâde edemiyor. Belki o muhâvereler, birer ünvân‑ı mülâhazadır; birer mirsâd‑ı tefekkürdür ve ulvî ve derin hakàika birer işârettir ve îmânın bir kısım hakàikına birer ihtardır ve kàbil‑i tâbir olmayan bazı mânâlara birer kinâyedir. Yoksa, ma'lûmumuz olan mânâlar ile bir mâcera değil. Biz, hayâlimiz ile o muhâverelerden o hakikatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk‑i îmânî ve nurânî bir neş'e‑i rûhâni alabiliriz.
431
Çünkü; nasıl Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfâtında nazîr ve şebîh ve misli yoktur, öyle de; şuûnât‑ı Rubûbiyetinde misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlûkat sıfâtına benzemiyor; muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise şu tâbiratı, müteşâbihât nev'inden tutup deriz ki: Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve kudsiyetine münâsib bir tarzda ve istiğnâ‑yı zâtîsine ve kemâl‑i mutlakına muvâfık bir sûrette, muhabbeti gibi bazı şuûnâtı var ki, Mi'râciye mâcerasıyla onu ihtar ediyor. Mi'râc‑ı Nebeviyeye dair Otuzbirinci Söz, hakàik‑ı Mi'râciyeyi, usûl‑ü îmâniye dâiresinde izâh etmiştir. Ona iktifâen burada ihtisar ediyoruz.

Dördüncü Nükte

Yetmiş bin perde arkasında Cenâb‑ı Hakk’ı görmüş tâbiri, bu'diyet‑i mekânı ifâde ediyor. Hâlbuki Vâcibü'l‑Vücûd, mekândan münezzehtir; herşeye, herşeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Elcevab: Otuzbirinci Söz’de mufassalan, bürhânlar ile o hakikat beyân edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki:
Cenâb‑ı Hak bize gayet karîbdir; biz O’ndan gayet derecede uzağız. Nasıl ki; güneş, elimizdeki âyine vâsıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde herbir şeffâf şey, kendine bir nev'i arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuûru olsaydı, bizimle âyinemiz vâsıtasıyla muhâbere ederdi. Fakat biz ondan dörtbin sene uzağız. Bilâ‑teşbih velâ-temsîl; Şems‑i Ezelî, herşeye herşeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü'l‑Vücûd’dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey O’na perde olamaz. Fakat herşey nihâyet derecede O’ndan uzaktır.
432
İşte Mi'râcın uzun mesâfesiyle, ﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ’in ifâde ettiği mesâfesizliğin sırrıyla; hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gitmesinde, çok mesâfeyi tayyederek gitmesi ve ân‑ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi'râcı, O’nun seyr ü sülûküdür, O’nun ünvân‑ı velâyetidir. Ehl‑i velâyet nasıl ki; seyr ü sülûk‑i rûhâni ile kırk günden kırk seneye kadar bir terakkî ile, derecât‑ı îmâniyenin hakkalyakìn derecesine çıkıyor.
Öyle de; bütün evliyânın sultanı olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve rûhu ile, belki hem cismiyle, hem havâssıyla, hem letâifiyle; kırk seneye mukâbil kırk dakikada, velâyetinin kerâmet‑i kübrâsı olan Mi'râcı ile bir cadde‑i kübrâ açarak, hakàik‑ı îmâniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş; Mi'râc merdiveniyle Arş’a çıkmış; Kàb‑ı Kavseyn makamında, hakàik‑ı îmâniyenin en büyüğü olan îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bil'âhireti aynelyakìn gözüyle müşâhede etmiş; Cennet’e girmiş, saâdet‑i ebediyeyi görmüş; o Mi'râcın kapısıyla açtığı cadde‑i kübrâyı açık bırakmış; bütün evliyâ‑i ümmeti seyr ü sülûk ile, derecelerine göre, rûhâni ve kalbî bir tarzda o Mi'râcın gölgesi içinde gidiyorlar.

Beşinci Nükte

Mevlid‑i Nebevî ile Mi'râciyenin okunması, gayet nâfi' ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet‑i İslâmiye’dir. Belki hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’nin, gayet latîf ve parlak ve tatlı bir medâr‑ı sohbetidir. Belki, hakàik‑ı îmâniyenin ihtarı için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmânın envârını ve muhabbetullâh ve aşk‑ı Nebevî’yi göstermeye ve tahrîke en müheyyic ve müessir bir vâsıtadır.
Cenâb‑ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi Mevlid yazanlara Cenâb‑ı Hak rahmet etsin, yerlerini Cennetü'l‑Firdevs yapsın, âmîn!‥
433

Hâtime

Mâdem şu kâinâtın Hàlık’ı, her nev'de bir ferd‑i mümtâz ve mükemmel ve câmi' halkedip, o nev'in medâr‑ı fahri ve kemâli yapar; elbette esmâsındaki İsm‑i A'zam tecellîsiyle, bütün kâinâta nisbeten mümtâz ve mükemmel bir ferdi halkedecek. Esmâsında bir İsm‑i A'zam olduğu gibi, masnûâtında da bir ferd‑i ekmel bulunacak ve kâinâta münteşir kemâlâtı o ferdde cem'edip, kendine medâr‑ı nazar edecek. O ferd, her hâlde zîhayattan olacaktır. Çünkü envâ'‑ı kâinâtın en mükemmeli zîhayattır. Ve her hâlde, zîhayat içinde o ferd, zîşuûrdan olacaktır. Çünkü zîhayatın envâ'ı içinde en mükemmeli zîşuûrdur. Ve herhalde, o ferd‑i ferîd, insandan olacaktır. Çünkü zîşuûr içinde hadsiz terakkiyâta müstaid, insandır. Ve insanlar içinde herhalde o ferd, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, O’nun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zîra O Zât, küre‑i arzın yarısını ve nev'‑i beşerin beşten birisini, saltanat‑ı maneviyesi altına alarak, bin üçyüz elli sene kemâl‑i haşmetle saltanat‑ı maneviyesini devam ettirip, bütün ehl‑i kemâle, bütün envâ'‑ı hakàikta bir Üstad‑ı Küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk‑ı hasenenin en yüksek derecesine sâhib olmuş. Bidâyet‑i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydân okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyâde insanların vird‑i zebânı olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı göstermiş bir Zât, elbette O ferd‑i mümtâzdır. O’ndan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi O’dur. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ اَنْوَاعِ الْكَائِنَاتِ وَمَوْجُودَاتِهَا
434
İşte böyle bir Zât’ın Mevlid ve Mi'râcını dinlemek, yani terakkiyâtının mebde' ve müntehâsını işitmek, yani tarihçe‑i hayat-ı maneviyesini bilmek; O Zâtı kendine reis ve seyyid ve imâm ve şefî' telâkki eden mü'minlere, ne kadar zevkli, fahirli, nurlu, neş'eli, hayırlı bir müsâmere‑i ulviye-i diniye olduğunu anla
Yâ Rab! Habîb‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hürmetine ve İsm‑i A'zam hakkına, şu risaleyi neşredenlerin ve rüfekasının kalblerini, envâr‑ı îmâniyeye mazhar ve kalemlerini esrâr‑ı Kur'âniye’ye nâşir eyle! Ve onlara, Sırat‑ı Müstakîmde istikamet ver! Âmîn!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî

Yirmibeşinci Mektûb

Te'lif edilmemiştir.
435

Yirmialtıncı Mektûb

Şu Yirmialtıncı Mektûb, birbiriyle münâsebeti az Dört Mebhastır.

Birinci Mebhas

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-şeytani ve Hizbihi

İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ), ehl‑i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bî‑tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeâtta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan‑ı Şerîfte İstanbul’da Bayezid Câmi‑i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki bana der:

Şeytanın Birinci İ'tirâzı

Sen, Kur'ânı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bî‑tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?‥
436
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ânın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
Dedim: Ey şeytan! Bî‑tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bî‑tarafâne muhâkeme ise; taraf‑ı muhâlifi iltizamdır, bî‑taraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân’a kelâm‑ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek; şıkk‑ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bî‑tarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farzet, bak.
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü; Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet‑i mekân varsa; o vakit, o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten sâhibü'l‑yed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb‑ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, Vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz.
Öyle ise Kur'ân için sâhibü'l‑yed, taraf‑ı İlâhî’dir. Öyle ise O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil‑i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun Kelâmullâh olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin‑i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş‑ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?‥
437
İşte ey Şeytan! Senin rağmına, ehl‑i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler.
Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise; bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş‑ı Manevî’ye çaksın. küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bî‑tarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet‑i İlâhiye’ye ve evâmir‑i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş; ki ümmetine ef'âliyle imâm olsun; etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid‑i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle Rahmeten li'l‑âlemîn olamazdı.
Aynen öyle de; Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl‑i kemâle rehberdir, ehl‑i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir.
438
Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb‑i muâşereti O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ herkes O’nu merci' yapıyor.
Öyle ise, eğer Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr‑i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ ؟ قَالَ اللّٰهُ : ل۪ي قُوَّةُ جَم۪يعِ الْاَلْسِنَةِ
Şeytan yine döndü, dedi ki:
Kur'ânın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mesâili din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur'ânın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz; ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ düsturundan titrer.
Ve Sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl‑i dikkat nazarında alâ külli hâl etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa; meselâ âdi bir adam, İbn‑i Sînâ gibi bir dâhîyi, ilimde taklid etmek istese ve bir çoban bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: Bu sahtekârdır!”
439
İşte hâşâ, yüzbin defa hâşâ! Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit; nasıl ki, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer, nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet‑i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?‥
Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur'ânı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: Âlem‑i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr‑ı hakàikı neşreden bir yıldız‑ı hakikat, belki bir şems‑i kemâlât telâkki edilen Kitab‑ı Mübîn’in mâhiyeti hâşâ sümme hâşâ! bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'‑ı hakàik bir yıldız bilsin.
Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey Şeytan! Yüz derece şeytanetinde ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ânı beşer kelâmı farzetmek; lâzımgelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem‑i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat‑feşân, en hakikatli ve saâdet‑resân, en cem'iyetli ve mu'ciz‑beyân àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkànın gizli hakikati; hâşâ! muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasnîâtı olsun yakınında O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!‥
440
Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zâtı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan‑ı fikrîdir.
Çünkü şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak; Kur'ân, Kelâmullâh olmazsa; Arştan ferşe düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz; mecma'‑ı hakàik iken, menba'‑ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât hâşâ sümme hâşâ eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne sukùt etmek ve menba'‑ı kemâlât derecesinden, mâden‑i desâis makamına düşmek lâzım gelir, ortada kalamaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer.
Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki, buna ihtimal versin!‥
Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzımgelir ki: benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes bir kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî techiz ettiği ve umum efrâdın derecâtına göre akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr, a'zâ ve cevârihlerini isti'mâl ve istihdam ettiği hâlde hâşâ yüzbin hâşâ! kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber...
441
Müddet‑i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî Âdem’e ders veren ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden ve bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren ve nev'‑i beşerin beşten birisine ve küre‑i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl‑i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhret‑şiâr şuûnâtıyla nev'‑i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr‑ı fahri olan bir Zâtı hâşâ, yüzbin defa hâşâ! Allah’tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise ey Şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi:
Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ânı ve Muhammed’i inkâr ettirdim ve kandırdım.
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhâl bir şey mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı ay zannetmiş. Ay’ı gördüm demiş. İşte muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem‑i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem‑i kabûl değil, belki o kabûl‑ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir Şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
442
Hem, ey Şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve mağlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden küfür ve inkârı, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ânı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem‑i insaniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt‑ı ehl-i kemâle ta'lim eden ve erkân‑ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân‑ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre, hàlis hak ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip hâşâ, hâşâ! tasnîât ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak, Sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan‑ı küfrî olmakla beraber...
443
İzhâr ettiği din ve Şerîat‑ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet‑i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde göründüğü ahlâk‑ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl‑i hakikatin ve sâhib‑i kemâlâtın tasdikiyle; en mu'tekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zâtı hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ! i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farzedip, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulümâtlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.
Elhâsıl: Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi Nasıl kulaklı âmî tabakası i'câz‑ı Kur'ân fehminde demiş: Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise Kur'ân, umum kitapların fevkındedir, öyle ise mu'cizedir.
Aynen öyle de; biz de ilm‑i usûl ve fenn‑i mantıkça, sebr ve taksim denilen en kat'î hüccetle deriz:
Ey Şeytan ve ey Şeytanın şâkirdleri! Kur'ân ya Arş‑ı A'zamdan ve İsm‑i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ! yerde, Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ‑şübhe, Kur'ân, Hàlık‑ı Kâinât’ın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki, kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut hâşâ, yüzbin defa hâşâ! Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) lâzım gelir. Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o münâfıkların en vicdânsızları dahi diyorlar ki: Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
444
Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş‑şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l‑yakìn Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir. عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ

Şeytanın İkinci Küçük Bir İ'tirâzı

Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ ’i okurken ﴿مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❋ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❋ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❋ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❋ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❋ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❋ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ
445
Şu âyetleri okurken Şeytan dedi ki: Kur'ânın en mühim fesâhatini, siz O’nun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, kıyâmete atlıyor. Nefh‑i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehennem’e idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ânın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetle, selâset, fesâhat nerede kalır?
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs‑ı i'câzının en mühimlerinden, belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz‑ı Kur'ân’ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân‑ı Hakîm’de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl‑i tedkik, karşısında hayrettedirler.
Meselâ: ﴿وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Kısa birkaç cümle ile Tûfân hâdise‑i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl‑i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş.
Hem meselâ: ﴿كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❋ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❋ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❋ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❋ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
446
İşte, Kavm‑i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû‑i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ: ﴿وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
İşte, ﴿اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesinden ﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir; o mezkûr olmayan cümleler, fehmi ihlâl etmiyor, selâsete zarar vermiyor. Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasından mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.
Hem meselâ: Sûre‑i Yûsuf’ta فَاَرْسِلُونِ kelimesinden ﴿يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ ortasında yedi‑sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor.
Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre‑i قٓ ’ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü ellibin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisâtı hayâle havâle edip, ulvî bir selâsetle beyân eder.
﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
447
İşte ey Şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm‑i silâh etmem!
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
448

İkinci Mebhas

Şu mebhas, bana dâimî hizmet edenlerin, ahlâkımda gördükleri acîb ihtilâftan gelen hayretlerine karşı; hem iki talebemin benim hakkımda haddimden fazla hüsn‑ü zanlarını ta'dil etmek için yazılmıştır.
Ben görüyorum ki; Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàikına ait bazı kemâlât, o hakàika dellâllık eden vâsıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünkü, me'hazin kudsiyeti çok bürhânlar kuvvetinde te'sirât gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabûl ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me'hazdeki kudsiyetin te'siri kaybolur. Bu sır içindir ki, bana karşı haddimden çok fazla teveccüh gösteren kardeşlerime bir hakikati beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ; büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhâfaza edecek etvâr istiyor. Meselâ; her ziyaretçi için tevâzu' göstermek tezellüldür, makamı tenzîldir. Fakat kendi hânesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevâzu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur ve hâkezâ
Demek bir insanın, vazifesi itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakîki şahsiyeti ile çok noktalarda muhâlif düşer. Eğer o vazife sâhibi, o vazifeye hakîki lâyıksa ve tam müstaid ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstaid değilse; meselâ bir nefer, bir müşîr makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer. O neferin şahsî, âdi, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği àlî, yüksek ahlâk ile kàbil‑i te'lif olamıyor.