612
Yedinci Kısım: İşârât‑ı Seb'a
﴿﷽﴾
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴾﴿يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
Üç suâlin cevabı olarak “Yedi İşâret”tir.
Birinci Suâl
Dört işârettir
Birinci İşâret
Şeâir‑i İslâmiyeyi tağyîre teşebbüs edenlerin senedleri ve hüccetleri, yine her fenâ şeylerde olduğu gibi, ecnebîleri körü körüne taklidcilik yüzünden geliyor.
Diyorlar ki: “Londra’da ihtidâ edenler ve ecnebîlerden îmâna gelenler, memleketlerinde ezân ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisânlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem‑i İslâm onlara karşı sükût ediyor, i'tirâz etmiyor. Demek bir cevâz‑ı Şer'î var ki, sükût ediliyor?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın o kadar zâhir bir farkı var ki; hiçbir cihette onlara kıyâs etmek ve onları taklid etmek zîşuûrun kârı değildir. Çünkü ecnebî diyarına, lisân‑ı Şerîatta “Dâr‑ı harb” denilir. Dâr‑ı harpte çok şeylere cevâz olabilir ki, “Diyar‑ı İslâm”da mesağ olamaz.
613
Hem Frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dâiresidir. Istılahât‑ı Şer'iyenin maânîsini ve kelimât‑ı mukaddesenin mefâhimini lisân‑ı hâl ile telkin edecek ve ihsâs edecek bir muhît olmadığından; bilmecbûriye kudsî maânî, mukaddes elfâza tercih edilmiş; maânî için elfâz terkedilmiş, ehvenü'ş‑şer ihtiyar edilmiş.
Diyar‑ı İslâmda ise; muhît, o kelimât‑ı mukaddesenin meâl‑i icmâlîsini Ehl‑i İslâm’a lisân‑ı hâl ile ders veriyor. An'ane‑i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum Şeâir‑i İslâmiye ve umum erkân‑ı İslâmiyete ait muhâverât‑ı Ehl-i İslâm, o kelimât‑ı mukaddesenin mücmel meâllerini, mütemâdiyen ehl‑i îmâna telkin ediyorlar. Hattâ şu memleketin maâbid ve medâris‑i diniyesinden başka makberistânın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki; o maânî‑i mukaddeseyi, ehl‑i îmâna ihtar ediyorlar.
Acaba, kendine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime frengî lûgatından taallüm ettiği hâlde; elli senede ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhânallâh, Velhamdülillâh ve Lâ ilâhe İllallâh ve Allâhu Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için, bu kelimât‑ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyîr etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkîre karşı titreyen mezaristandaki ehl‑i kubûru aleyhlerine döndürmektir.
Ehl‑i ilhâda kapılan ulemâü's‑sû', milleti aldatmak için diyorlar ki: “İmâm‑ı A'zam, sâir imâmlara muhâlif olarak demiş ki: ‘İhtiyaç olsa, diyar‑ı baîdede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevâzı var.’ Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?‥”
614
Elcevab: İmâm‑ı A'zam’ın bu fetvâsına karşı, başta a'zamî imâmların en mühimleri ve sâir oniki eimme‑i müçtehidîn, o fetvânın aksine fetvâ veriyorlar. Âlem‑i İslâm’ın cadde‑i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; mu'zam‑ı ümmet, cadde‑i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmâm‑ı A'zam’ın fetvâsı, beş cihette hususîdir.
Birincisi: Merkez‑i İslâmiyetten uzak diyar‑ı âherde bulunanlara aittir.
İkincisi: İhtiyac‑ı hakîkiye binâendir.
Üçüncüsü: Bir rivâyette, lisân‑ı ehl-i Cennet’ten sayılan Fârisî lisânıyla tercümeye mahsûstur.
Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsûs olarak cevâz verilmiş, tâ Fâtiha’yı bilmeyen namazı terketmesin.
Beşincisi: Kuvvet‑i îmândan gelen bir hamiyet‑i İslâmiye ile, maânî‑i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medâr olmak için cevâz gösterilmiş. Hâlbuki, za'f‑ı îmândan gelen ve menfî fikr‑i milliyetten çıkan ve lisân‑ı Arabî’ye karşı nefret ve za'f‑ı îmândan tevellüd eden meyl‑i tahrib sâikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir!‥
İkinci İşâret
Şeâir‑i İslâmiyeyi tağyîr eden ehl‑i bid'a, evvelâ ulemâü's‑sû'dan fetvâ istediler. Sâbıkan, beş vecihle hususî olduğunu gösterdiğimiz fetvâyı gösterdiler.
Sâniyen; ehl‑i bid'a, ecnebî inkılâbcılarından böyle meş'ûm bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebi’ni beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılâbcılar ve feylesoflar olarak – Katolik Mezhebi’ne göre – ehl‑i bid'a ve Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebi’ni iltizam edip, Fransızların İhtilâl‑i Kebîrinden istifade ederek, Katolik Mezhebi’ni kısmen tahrib edip, Protestanlığı ilân ettiler.
615
İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki hamiyet‑fürûşlar diyorlar ki: “Mâdem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâb oldu; bidâyette inkılâbcılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine kabûl edildi. Öyle ise, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın, Birinci İşâretteki kıyâstan daha ziyâde farkı zâhirdir. Çünkü Din‑i İsevî’de, yalnız esâsât‑ı diniye Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dan alındı. Hayat‑ı ictimâiyeye ve fürûât‑ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havâriyyûn ve sâir rüesâ‑yı rûhâniye tarafından teşkil edildi. Kısm‑ı a'zamı, kütüb‑ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânîn‑i umumiye-i ictimâiyeye merci' olmadığından; esâsât‑ı diniyesi, hariçten bir libâs giydirilmiş gibi şerîat‑ı Hıristiyaniye nâmına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir sûret verilmiş. Bu sûret tebdil edilse, o libâs değiştirilse, yine Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın esâs dini bâkî kalabilir. Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ı inkâr ve tekzîb çıkmaz.
Hâlbuki; din ve şerîat‑ı İslâmiyenin sâhibi olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht‑ı saltanatı olduğundan; Din‑i İslâm’ın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruâtını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzat O getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor.
Demek, fürûât‑ı İslâmiye, değişmeye kàbil bir libâs hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esâs‑ı din bâkî kalabilsin… Belki; esâs‑ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kàbil‑i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sâhib‑i Şerîatı inkâr ve tekzîb etmek çıkar.
616
Mezâhibin ihtilâfı ise; Sâhib‑i Şerîatın gösterdiği nazarî düsturların tarz‑ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zarûriyât‑ı diniye” denilen ve kàbil‑i te'vil olmayan ve “muhkemât” denilen düsturları ise, hiçbir cihette kàbil‑i tebdil değildir ve medâr‑ı ictihâd olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor; يَمْرُقُونَ مِنَ الدّ۪ينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kaidesine dâhil oluyor.
Ehl‑i bid'a, dinsizliklerine ve ilhâdlarına şöyle bir bahâne buluyorlar. Diyorlar ki: “Âlem‑i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebeb olan Fransız İhtilâl‑i Kebîrinde, papazlara ve rüesâ‑yı rûhâniyeye ve onların mezheb‑i hàssı olan Katolik Mezhebi’ne hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvîb edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyâde terakkî ettiler?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın dahi, evvelki kıyâslar gibi farkı zâhirdir. Çünkü; Fransızlarda, hàvâs ve hükûmet adamları elinde çok zaman Din‑i Hıristiyanî, bâhusus Katolik Mezhebi; bir vâsıta‑i tahakküm ve istibdâd olmuştu. Hàvâs, o vâsıta ile nüfûzlarını avâm üzerinde idâme ediyorlardı. Ve “serseri” tâbir ettikleri avâm tabakasında intibâha gelen hamiyet‑perverlerini ve hàvâs zâlimlerin istibdâdına karşı hücum eden hürriyet‑perverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vâsıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistan’da ihtilâller ile istirahat‑i beşeriyeyi bozmağa ve hayat‑ı ictimâiyeyi zîr ü zeber etmeye bir sebeb telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik nâmına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi nâmına hücum edildi. Ve tabaka‑i avâmda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adâvet hâsıl olmuştu ki; ma'lûm hâdise‑i tarihiye vukû'a gelmiştir.
617
Hâlbuki: Din‑i Muhammedî (A.S.M.) ve şerîat‑ı İslâmiyeye karşı, hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekvâ etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himâye ediyor. Tarih‑i İslâm meydândadır. İslâmlar içinde bir‑iki vukûâttan başka dâhilî muhârebe‑i diniye olmamış. Katolik Mezhebi ise, dörtyüz sene ihtilâlât‑ı dâhiliyeye sebeb olmuş.
Hem İslâmiyet, hàvâstan ziyâde avâmın tahassungâhı olmuştur. Vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâ ile; hàvâssı, avâmın üstünde müstebid yapmak değil, bir cihette hàdim yapıyor!‥ سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْخَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ diyor.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm lisânıyla; ﴿اَفَلَا تَعْقِلُونَ﴾﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ﴾اَفَلَا يَتَفَكَّرُونَ gibi kudsî havâleler ile, aklı istişhâd ediyor ve îkaz ediyor ve akla havâle ediyor, tahkîke sevkediyor. Onun ile, ehl‑i ilim ve ashâb‑ı akla, din nâmına makam veriyor; ehemmiyet veriyor. Katolik Mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl‑i tefekkürü susturmuyor; körü körüne taklid istemiyor.
Hakîki Hıristiyanlık değil, belki şimdiki Hıristiyan dininin esâsıyla İslâmiyetin esâsı mühim bir noktadan ayrıldığından, sâbık farklar gibi çok cihetlerle ayrı ayrı gidiyorlar. O mühim nokta şudur:
618
İslâmiyet, tevhid‑i hakîki dinidir ki; vâsıtaları, esbâbları iskàt ediyor. Enâniyeti kırıyor, ubûdiyet‑i hàlisa te'sis ediyor. Nefsin rubûbiyetinden tut, tâ her nev'i rubûbiyet‑i bâtılayı kat'ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki; hàvâstan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terketmeye mecbur olur. Enâniyeti terketmeyen, salâbet‑i diniyeyi ve kısmen de dinini terkeder.
Şimdiki Hıristiyanlık dini ise; “velediyet akîdesi”ni kabûl ettiği için, vesâit ve esbâba te'sir‑i hakîki verir. Din nâmına enâniyeti kırmaz; belki Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mukaddes vekili diye, o enâniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan hàvâsları, tam dindar olabilirler. Hattâ Amerika’nın esbak Reis‑i Cumhûru Wilson ve İngilizlerin esbak Reis‑i Vükelâsı Lloyd George gibi çoklar var ki, müteassıb birer papaz hükmünde dindar oldular.
Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nâdiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü, gururu ve enâniyeti bırakamıyorlar. Takvâ‑yı hakîki ise, gurur ve enâniyetle ictimâ' edemiyor.
Evet nasıl ki; Hıristiyan hàvâssının taassubu, Müslüman hàvâslarının adem‑i salâbeti mühim bir farkı gösteriyor, öyle de; Hıristiyandan çıkan feylesoflar dinlerine karşı lâkayd veya muârız vaziyeti alması ve İslâmdan çıkan hükemâların kısm‑ı a'zamı, hikmetlerini esâsât‑ı İslâmiye’ye bina etmesi; yine mühim bir farkı gösteriyor.
Hem ekseriyetle zindânlara ve musîbetlere düşen âmî Hıristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz oluyordular. Hattâ Fransa’nın İhtilâl‑i Kebîrini çıkaran ve “serseri dinsiz” tâbir edilen tarihçe meşhûr inkılâbcılar, o musîbet‑zede avâm kısmıdır. İslâmiyette ise, ekseriyet‑i mutlaka ile hapse ve musîbete düşenler, dinden medet beklerler ve dindar oluyorlar. İşte bu hâl dahi, mühim bir farkı gösteriyor.
619
Üçüncü İşâret
Ehl‑i bid'a diyorlar ki: “Bu taassub‑u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakkî etti?”
Elcevab: Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya aldatıyorsunuz! Çünkü Avrupa, dinine müteassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer‑i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın!” denilse, taassubları muktezâsınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım!‥”
Hem tarih şâhiddir ki; Ehl‑i İslâm, ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakkî etmiş. Ne vakit salâbeti terketmişse, tedennî etmiş. Hıristiyanlık ise, bil'akistir. Bu da, mühim bir fark‑ı esâsîden neş'et etmiş.
Hem İslâmiyet, sâir dinlere kıyâs edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabûl edemez; belki Cenâb‑ı Hakk’ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medâr olacak bir vicdân bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk‑ı hayatı var. Hariçte olsa musâlaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfûzdur. Fakat mürtedin hakk‑ı hayatı yoktur. Çünkü vicdânı tefessüh eder, hayat‑ı ictimâiyeye bir zehir hükmüne geçer.
Hâlbuki; Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat‑ı ictimâiyeye nâfi' bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabûl eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb‑ı Hakk’ı bir cihette tasdik edebilir.
Acaba bu ehl‑i bid'a ve doğrusu ehl‑i ilhâd, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve âsâyişi düşünüyorlarsa; Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin ehl‑i diyânetin idaresinden daha müşküldür.
620
Eğer terakkîyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare‑i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkîye dahi mânidirler. Terakkî ve ticâretin esâsı olan emniyet ve âsâyişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribâtçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakkî ve saâdet‑i hayatiyeyi beklesin.
Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah‥ Allah‥ diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht âkıller bulunduğundan deriz ki:
Ey bîçâreler! Bu dünya bir misâfirhânedir. Her günde otuzbin şâhid, cenazeleriyle “El‑Mevtü hak” hükmünü imza ediyorlar ve o da'vâya şehâdet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şâhidleri tekzîb edebilir misiniz?‥ Mâdem edemiyorsunuz; mevt, Allah‥ Allah‥ dedirtir. Sekerâtta Allah‥ Allah‥ yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümât‑ı ebedîyi o sekerâttakinin önünde ışıklandırır, ye's‑i mutlakını ümîd‑i mutlaka çevirebilir?‥ Mâdem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâkî bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah‥ Allah‥ demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa tüfek de Allah der, top da Allâhu Ekber diye bağırır, “Allah” ile iftar eder, imsâk eder…
Dördüncü İşâret
Tahribâtçı ehl‑i bid'a iki kısımdır.
Bir kısmı – güyâ din hesabına, İslâmiyete sadâkat nâmına – güyâ dini milliyetle takviye etmek için, “Zaafa düşmüş din şecere‑i nurâniyesini, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek istiyoruz” diye, dine tarafdâr vaziyeti gösteriyorlar.
İkinci kısım; millet nâmına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binâen, “Milliyeti, İslâmiyetle aşılamak istiyoruz” diye, bid'aları icâd ediyorlar.
Birinci kısma deriz ki: Ey “sâdık ahmak” ıtlâkına mâsadak bîçâre ulemâü's‑sû' veya meczûb, akılsız, câhil sofîler! Hakikat‑i kâinât içinde kökü yerleşmiş ve hakàik‑ı kâinâta kökler salmış olan şecere‑i tûbâ-i İslâmiyet; mevhûm, muvakkat, cüz'î, hususî, menfî‥ belki esâssız, garazkâr, zulümkâr, zulmânî unsuriyet toprağına dikilmez! Onu oraya dikmeye çalışmak, ahmakàne ve tahribkârâne, bid'akârâne bir teşebbüstür.
621
İkinci kısım milliyetçilere deriz ki: Ey sarhoş hamiyet‑fürûşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır, unsuriyet asrı değil! Bolşevizm, sosyalizm mes'eleleri istilâ ediyor; unsuriyet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor… Ebedî ve dâimî olan İslâmiyet milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz. Ve aşılamak olsa da; İslâm milletini ifsad ettiği gibi, unsuriyet milliyetini dahi ıslah edemez, ibkà edemez… Evet, muvakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet görünüyor, fakat pek muvakkat ve âkıbeti hatarlıdır.
Hem Türk unsurunda ebedî kàbil‑i iltiyâm olmamak sûretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık, bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mîzanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet, o iki kuvvet ile oynayabilir; yukarı kaldırır, aşağı indirir.
İkinci Suâl
İki işârettir:
Beşinci İşâret
Birinci İşâret ki, “Beşinci İşâret”tir. Mühim bir suâlin, gayet muhtasar bir cevabıdır.
Suâl: Âhirzamanda Hazret‑i Mehdi geleceğine ve fesâda girmiş âlemi ıslah edeceğine dair müteaddid rivâyât‑ı sahîha var. Hâlbuki şu zaman, cemâat zamanıdır; şahıs zamanı değil! Şahıs ne kadar dâhî ve hattâ yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemâatin mümessili olmazsa, bir cemâatin şahs‑ı manevîsini temsîl etmezse; muhâlif bir cemâatin şahs‑ı manevîsine karşı mağlûbdur. Şu zamanda – kuvvet‑i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun – böyle bir cemâat‑i beşeriyenin ifsadât‑ı azîmesi içinde nasıl ıslah eder?‥ Eğer Mehdi’nin bütün işleri hàrika olsa, şu dünyadaki Hikmet‑i İlâhiye’ye ve kavânîn‑i âdetullâha muhâlif düşer. Bu Mehdi mes'elesinin sırrını anlamak istiyoruz?
622
Elcevab: Cenâb‑ı Hak kemâl‑i rahmetinden, şerîat‑ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser‑i himâyet olarak, herbir fesâd‑ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife‑i zîşan veya bir kutb‑u a'zam veya bir mürşid‑i ekmel veyâhut bir nev'i Mehdi hükmünde mübârek zâtları göndermiş; fesâdı izâle edip, milleti ıslah etmiş; Din‑i Ahmedî’yi (A.S.M.) muhâfaza etmiş.*
Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesâdı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb‑u a'zam olarak bir zât‑ı nurânîyi gönderecek ve o zât da, Ehl‑i Beyt-i Nebevî’den olacaktır.
Cenâb‑ı Hak, bir dakika zarfında beyne's‑semâ ve'l-ard âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümûnesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icâd eden Kadîr‑i Zülcelâl; Mehdi ile de, Âlem‑i İslâm’ın zulümâtını dağıtabilir. Ve va'detmiştir, va'dini elbette yapacaktır.
623
Kudret‑i İlâhiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer dâire‑i esbâb ve Hikmet‑i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma'kul ve vukû'a lâyıktır ki; “Eğer Muhbir‑i Sâdık’tan rivâyet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır” diye ehl‑i tefekkür hükmeder. Şöyle ki: Felillâhilhamd, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ فِي الْعَالَم۪ينَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ duâsı – umum ümmet, umum namazında, günde beş defa tekrar ettikleri bu duâ – bilmüşâhede makbûl olmuştur ki; Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl‑i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki; umum mübârek silsilelerin başında, umum aktâr ve a'sârın mecma'larında o nurânî zâtlar kumandanlık ediyorlar. (Hâşiye) Ve öyle bir kesrettedirler ki; o kumandanların mecmûu, muazzam bir ordu teşkil ediyorlar.
Eğer maddî şekle girse ve bir tesânüd ile bir fırka vaziyetini alsalar, İslâmiyet dinini milliyet‑i mukaddese hükmünde râbıta‑i ittifak ve intibâh yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz!‥ İşte o pek kesretli o muktedir ordu, Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır ve Hazret‑i Mehdi’nin en hàs ordusudur.
Evet, bugün tarih‑i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senedlerle ve an'ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve àlî haseb ve asîl neseb ile mümtâz hiçbir nesil yoktur ki, Âl‑i Beyt’ten gelen Seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri bütün ehl‑i hakikatin fırkaları başında onlar ve ehl‑i kemâlin nâmdâr reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemiyeten milyonları geçen bir nesl‑i mübârektir. Mütenebbih ve kalbleri îmânlı ve muhabbet‑i Nebevî ile dolu ve cihan‑değer şeref‑i intisabıyla serfirâzdırlar.
Böyle bir cemâat‑i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyîc edecek ve uyandıracak hâdisât‑ı azîme vücûda geliyor… Elbette o kuvvet‑i azîmedeki bir hamiyet‑i àliye feverân edecek ve Hazret‑i Mehdi başına geçip, tarîk‑ı hak ve hakikate sevkedecek. Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullâhtan ve Rahmet‑i İlâhiye’den bekleriz ve beklemekte haklıyız…
624
Altıncı İşâret
İkinci İşâret Yani Altıncı İşâret:
Hazret‑i Mehdi’nin cem'iyet‑i nurâniyesi, Süfyân komitesinin tahribâtçı rejim‑i bid'akârânesini tamir edecek, Sünnet‑i Seniye’yi ihyâ edecek; yani Âlem‑i İslâmiyet’te risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) inkâr niyetiyle Şerîat‑ı Ahmediye’yi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyân komitesi, Hazret‑i Mehdi cem'iyetinin mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.
Hem âlem‑i insaniyette inkâr‑ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât‑ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccâl komitesini, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın din‑i hakîkisini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedâkâr bir İsevî cemâati nâmı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvânına lâyık bir cem'iyet, o Deccâl komitesini, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın riyâseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr‑ı ulûhiyetten kurtaracak.
Şu mühim sır pek uzundur. Başka yerlerde bir nebze bahsettiğimizden burada bu kısa işâretle iktifâ ediyoruz…
Üçüncü Suâl
Yedinci İşâret
Yedinci İşâret Yani Üçüncü Suâl:
Diyorlar ki: “Senin eski zamandaki müdafaâtın ve İslâmiyet hakkındaki mücâhedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücâhidîn‑i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?
625
Elcevab: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe‑i beşeriyenin ve hikmet‑i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabûl edip, onların silâhlarıyla onlarla mübâreze ediyorlar; bir derece onları kabûl ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünûn‑u müsbete sûretinde lâyetezelzel teslîm ediyorlar, o sûretle İslâmiyetin hakîki kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar; güyâ takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzîl etmek olduğundan, o mesleği terkettim.
Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esâsları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esâsları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektûb, Yirmidokuzuncu Söz bu hakikati bürhânlarıyla isbât ederek göstermiştir.
Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, Ahkâm‑ı İslâmiye’yi zâhirî telâkki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durulmak ve muhâfaza edilmek zannediliyordu. Hâlbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ فِي الْعَالَم۪ينَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
626
Sekizinci Kısım Olan Rumûzât‑ı Semâniye
“Sekiz Remiz”dir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esâsı, İlm‑i Cifrin mühim bir düsturu ve ulûm‑u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrâr‑ı gaybiye-i Kur'âniye’nin mühim bir miftâhı olan, tevâfuktur.
İleride müstakillen neşredileceğinden buraya dercedilmedi.
627
Dokuzuncu Kısım: Telvihât‑ı Tis'a
﴿﷽﴾
﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ﴾
Şu kısım, turuk‑u velâyet hakkında olup “Dokuz Telvih”tir.
Birinci Telvih
“Tasavvuf”, “tarîkat”, “velâyet”, “seyr ü sülûk” nâmları altında şirin, nurânî, neş'eli, rûhâni bir hakikat‑i kudsiye vardır ki; o hakikat‑i kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitab ehl‑i zevk ve keşfin muhakkìkleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَث۪يرًا Biz, o muhît denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhalarını şu zamanın bazı ilcaâtına binâen göstereceğiz.
Suâl: Tarîkat nedir?
Elcevab: Tarîkatın gaye‑i maksadı, mârifet ve inkişaf‑ı hakàik-ı îmâniye olarak, mi'râc‑ı Ahmedî’nin gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk‑i rûhâni neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şühûdî hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye mazhariyet; “tarîkat”, “tasavvuf” nâmıyla ulvî bir sırr‑ı insanî ve bir kemâl‑i beşerîdir.
628
Evet, şu kâinâtta insan bir fihriste‑i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita‑i maneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz, telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillû, kâinâtın bir nev'i merkez‑i manevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünûn ve ulûm‑u beşeriye olduğu gibi; insanın mâhiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakàik‑ı kâinâtın mazharı, medârı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl‑i velâyetin yazdıkları milyonlarla nurânî kitaplar gösteriyorlar.
İşte, mâdem kalb ve dimağ‑ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere‑i azîmenin cihâzâtını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir; elbette ve herhalde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irâde etmiş ki, öyle yapmış. Mâdem irâde etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vâsıta, velâyet merâtibinde zikr‑i İlâhî ile tarîkat yolunda hakàik‑ı îmâniyeye teveccüh etmektir.
İkinci Telvih
Bu seyr ü sülûk‑i kalbînin ve hareket‑i rûhâniyenin miftâhları ve vesileleri, zikr‑i İlâhî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini, ta'dâd ile bitmez. Hadsiz fevâid‑i uhreviyeden ve kemâlât‑ı insaniyeden kat'‑ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat‑ı dünyeviyeye ait cüz'î bir fâidesi şudur ki:
629
Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir tesellî ister, bir zevki arar ve vahşeti izâle edecek bir ünsiyeti taharrî eder. Medeniyet‑i insaniye neticesindeki ictimâât‑ı ünsiyetkârâne, on insanda bir‑ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir tesellî verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid yaşıyor, ya derd‑i maîşet onu ücra köşelere sevkediyor, ya musîbetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vâsıtalar cihetiyle insanların cemâatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hâl onlara ünsiyet verip tesellî etmez.
İşte böylelerin hakîki tesellîsi ve ciddi ünsiyeti ve tatlı zevki; zikir ve fikir vâsıtasıyla kalbi işletmek, o ücra köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup “Allah!” diyerek kalbi ile ünsiyet edip; o ünsiyet ile, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne tebessüm vaziyetinde düşünüp, “Zikrettiğim Hàlık’ımın hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş mânâsızdır” diyerek, îmânlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saâdet‑i hayatiye mânâsını anlar, Allah’a şükreder.
Üçüncü Telvih
Velâyet, bir hüccet‑i risalettir; tarîkat, bir bürhân‑ı Şerîattır. Çünkü Risaletin tebliğ ettiği hakàik‑ı îmâniyeyi, velâyet; bir nev'i şühûd‑u kalbî ve zevk‑i rûhâni ile aynelyakìn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkâniyetine kat'î bir hüccettir. Şerîat ders verdiği ahkâmın hakàikını, tarîkat; zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm‑ı Şerîatın hak olduğuna ve haktan geldiğine bir bürhân‑ı bâhirdir.
Evet nasıl ki, velâyet ve tarîkat, Risalet ve Şerîatın hücceti ve delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr‑ı kemâli ve medâr‑ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla bir mâden‑i terakkiyâtı ve bir menba'‑ı tefeyyüzâtıdır.
İşte bu sırr‑ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak‑ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envârdan, başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar.
630
En ziyâde medâr‑ı teessüf şudur ki: Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’in bir kısım zâhirî ulemâsı ve Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’e mensûb bir kısım ehl‑i siyaset gâfil insanlar; ehl‑i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû‑i isti'mâlâtı ve bir kısım hatîâtı bahâne ederek, o hazine‑i uzmâyı kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nev'i âb‑ı hayatı dağıtan o kevser menba'ını kurutmak için çalışıyorlar.
Hâlbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâ külli hâl bazı kusurlar ve sû‑i isti'mâlât olacak. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû‑i isti'mâl ederler. Fakat Cenâb‑ı Hak, âhirette muhâsebe‑i a'mâl düsturuyla, adâlet‑i Rabbâniye’sini, hasenât ve seyyiâtın muvâzenesiyle gösteriyor. Yani, hasenât râcih ve ağır gelse mükâfâtlandırır, kabûl eder; seyyiât râcih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenât ve seyyiâtın muvâzenesi, kemiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, bir tek hasene bin seyyiâta tereccuh eder, affettirir.
Mâdem adâlet‑i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet‑i Seniye dâiresinde tarîkatın hasenâtı seyyiâtına kat'iyyen müreccah olduğuna delil; ehl‑i tarîkat, ehl‑i dalâletin hücumu zamanında îmânlarını muhâfaza etmesidir. Âdi bir samîmî ehl‑i tarîkat; sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyâde kendini muhâfaza eder. O zevk‑i tarîkat vâsıtasıyla ve o muhabbet‑i evliyâ cihetiyle îmânını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedîd bir muhabbet ve metîn bir i'tikàd ile aktâb kabûl ettiği bir silsile‑i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan i'timâdını kesemez. Onlardan i'timâdı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkìk âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desîselerine karşı kendini tam muhâfaza etmesi müşkülleşmiştir.
631
Bir şey daha var ki; dâire‑i takvâdan hariç, belki dâire‑i İslâmiyet’ten hariç bir sûret almış bazı meşreblerin ve tarîkat nâmını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarîkat mahkûm olamaz.
Tarîkatın dinî ve uhrevî ve rûhâni çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf‑ı nazar, yalnız Âlem‑i İslâm içindeki kudsî bir râbıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci te'sirli ve harâretli vâsıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem‑i küfrün ve siyaset‑i Hıristiyaniyenin, nur‑u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a‑i İslâmiyeden bir kal'asıdır.
Merkez‑i Hilâfet olan İstanbul’u beşyüz elli sene bütün âlem‑i Hıristiyaniyenin karşısında muhâfaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr‑ı tevhid ve o merkez‑i İslâmiyedeki ehl‑i îmânın mühim bir nokta‑i istinâdı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde “Allah! Allah!” diyenlerin kuvvet‑i îmâniyeleri ve mârifet‑i İlâhiye’lerinden gelen bir muhabbet‑i rûhâniye ile cûş u hurûşlarıdır.
İşte ey akılsız hamiyet‑fürûşlar ve sahtekâr milliyet‑perverler! Tarîkatın, hayat‑ı ictimâiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiâtlardır, söyleyiniz?‥
Dördüncü Telvih
Meslek‑i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlıdır, çok kısa olmakla beraber çok uzundur, çok kıymetdâr olmakla beraber çok hatarlıdır, çok geniş olmakla beraber çok dardır.
İşte bu sırlar içindir ki; o yolda sülûk edenler bazen boğulur, bazen zararlı düşer, bazen döner başkalarını yoldan çıkarır.
Ezcümle: Tarîkatta “seyr‑i enfüsî” ve “seyr‑i âfâkî” tâbirleri altında iki meşreb var.
632
Birinci Meşreb: Enfüsî meşrebidir; nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enâniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurânî görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsî dâiresinde gördüğü hakikati, büyük bir mikyâsta onda da görür. Turuk‑u hafiyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esâsı; enâniyeti kırmak, hevâyı terketmek, nefsi öldürmektir.
İkinci Meşreb: Âfâktan başlar, o dâire‑i kübrânın mezâhirinde cilve‑i esmâ ve sıfâtı seyredip, sonra dâire‑i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyâsta, dâire‑i kalbinde o envârı müşâhede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb âyine‑i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.
İşte birinci meşrebde sülûk eden insanlar nefs‑i emmâreyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enâniyeti kırmazsa; şükür makamından fahr makamına düşer‥ fahirden gurura sukùt eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabdan gelen bir nev'i sekir beraber bulunsa, “şatahat” nâmıyla haddinden çok fazla da'vâlar ondan sudûr eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur.
Meselâ: Nasıl ki, bir mülâzım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neş'esiyle gururlansa, kendini bir müşîr zanneder. Küçücük dâiresini, o küllî dâire ile iltibas eder. Ve bir küçük âyinede görünen bir güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen güneşle bir cihet‑i müşâbehetle iltibasa sebeb olur; öyle de, çok ehl‑i velâyet var ki, bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşâhede ediyor, kendini haklı buluyor.
633
Hattâ ben gördüm ki; yalnız kalbi intibâha gelmiş, uzaktan uzağa velâyetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini kutb‑u a'zam telâkki edip o tavrı takınıyordu. Ben dedim: “Kardeşim; nasıl ki, kanun‑u saltanatın, sadrâzam dâiresinden tâ nahiye müdürü dâiresine kadar bir tarzda cüz'î‑küllî cilveleri var, öyle de; velâyetin ve kutbiyetin dahi, öyle muhtelif dâire ve cilveleri var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrâzam‑misâl kutbiyetin a'zam cilvesini, bir müdür dâiresi hükmünde olan kendi dâirende o cilveyi görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kab su, bir küçük denizdir.” O zât, şu cevabımdan inşâallâh ayıldı ve o vartadan kurtuldu.
Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nev'i Mehdi kendilerini biliyorlardı ve “Mehdi olacağım” diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esmâ‑i İlâhî’nin nasıl ki tecelliyâtı, Arş‑ı A'zam dâiresinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de, o nisbette tefâvüt eder. Öyle de; mazhariyet‑i esmâdan ibaret olan merâtib‑i velâyet dahi öyle mütefâvittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:
Makàmât‑ı evliyâdan bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb‑u a'zama hàs bir nisbeti göründüğü ve Hazret‑i Hızır’ın bir münâsebet‑i hàssası olduğu gibi, bazı meşâhirle münâsebetdâr bazı makàmât var. Hattâ o makamlara; “Makam‑ı Hızır”, “Makam‑ı Üveys”, “Makam‑ı Mehdiyet” tâbir edilir.
İşte bu sırra binâen, o makama ve o makamın cüz'î bir nümûnesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla hàs münâsebetdâr meşhûr zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telâkki eder veya Mehdi i'tikàd eder veya kutb‑u a'zam tahayyül eder.
Eğer hubb‑u câha tâlib enâniyeti yoksa, o hâlde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla da'vâları, şatahat sayılır. Onunla belki mes'ûl olmaz.
Eğer enâniyeti perde ardında hubb‑u câha müteveccih ise; o zât enâniyete mağlûb olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden gitgide gurura sukùt eder. Ya dîvânelik derecesine sukùt eder veyâhut tarîk‑ı haktan sapar. Çünkü büyük evliyâyı, kendi gibi telâkki eder, haklarındaki hüsn‑ü zannı kırılır. Zîra nefis ne kadar mağrûr da olsa, kendisi, kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyâs edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ, enbiyâlar hakkında da hürmeti noksanlaşır.
634
İşte bu hâle giriftâr olanlar, mîzan‑ı Şerîatı elde tutmak ve Usûlü'd‑din ulemâsının düsturlarını kendine ölçü ittihàz etmek ve İmâm‑ı Gazâlî ve İmâm‑ı Rabbânî gibi muhakkìkîn‑i evliyânın ta'limâtlarını rehber etmek gerektir. Ve dâima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka, nefsin eline vermemektir.
Bu meşrebdeki şatahat, hubb‑u nefisten neş'et ediyor. Çünkü muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyâkatsiz bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder.
Bu nev'i içindeki en tehlikeli bir hatâ şudur ki: Kalbine ilhâmî bir tarzda gelen cüz'î mânâları “Kelâmullâh” tahayyül edip, âyet tâbir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe‑i ulyâ-i akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, bal arısının ve hayvanatın ilhâmâtından tut, tâ avâm‑ı nâsın ve hàvâss‑ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm‑ı melâikenin ilhâmâtından, tâ hàvâss‑ı kerrûbiyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmât, bir nev'i kelimât‑ı Rabbâniye’dir. Fakat mazharların ve makamların kàbiliyetine göre kelâm‑ı Rabbânî; yetmiş bin perdede telemmu' eden ayrı ayrı cilve‑i hitâb-ı Rabbânîdir.
Amma vahiy ve Kelâmullâh’ın ism‑i hàs ve onun en bâhir misâl‑i müşahhası olan Kur'ânın necimlerine ism‑i hàs olan “âyet” nâmı öyle ilhâmâta verilmesi, hatâ‑yı mahzdır. Onikinci ve Yirmibeşinci ve Otuzbirinci Söz’lerde beyân ve isbât edildiği gibi; elimizdeki boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli güneşin misâli, semâdaki güneşe ne nisbeti varsa, öyle de; o müddeîlerin kalbindeki ilhâm dahi, doğrudan doğruya Kelâm‑ı İlâhî olan Kur'ân güneşinin âyetlerine nisbeti, o derecededir. Evet, “Herbir âyinede görünen güneşin misâlleri, güneşindir ve onunla münâsebetdârdır” denilse, haktır; fakat o güneşçiklerin âyinesine küre‑i arz takılmaz ve onun câzibesiyle bağlanmaz!‥
635
Beşinci Telvih
Tarîkatın gayet mühim bir meşrebi olan “Vahdetü'l‑vücûd” nâmı altındaki vahdetü'ş‑şühûd, yani: Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna hasr‑ı nazar edip, sâir mevcûdâtı, O Vücûd‑u Vâcib’e nisbeten o kadar zaîf ve gölge görür ki; vücûd ismine lâyık olmadığını hükmedip, hayâl perdesine sarıp, terk‑i mâsivâ makamında onları hiç saymak, hattâ ma'dûm tasavvur etmek, yalnız cilve‑i esmâ-i İlâhiye’ye hayâlî bir âyine vaziyeti vermek kadar ileri gider.
İşte bu meşrebin ehemmiyetli bir hakikati var ki: Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdu, îmân kuvvetiyle ve yüksek bir velâyetin hakkalyakìn derecesinde inkişafıyla, vücûd‑u mümkinât o derece aşağıya düşer ki, hayâl ve ademden başka onun nazarında makamları kalmaz; âdeta Vâcibü'l‑Vücûd’un hesabına kâinâtı inkâr eder.
Fakat bu meşrebin tehlikeleri var; en birincisi şudur ki: Erkân‑ı îmâniye altıdır. Îmân‑ı Billâh’tan başka, îmân‑ı bilyevmi'l-âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise, mümkinâtın vücûdlarını ister. O muhkem erkân‑ı îmâniye, hayâl üstünde bina edilmez! Onun için, o meşreb sâhibi, âlem‑i istiğrak ve sekirden âlem‑i sahve girdiği vakit, o meşrebi beraber almamak gerektir ve o meşrebin muktezâsıyla amel etmemek lâzımdır.
636
Hem, kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi, aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemektir. Çünkü Kitab ve Sünnetten gelen desâtir‑i akliye ve kavânîn‑i ilmiye ve usûl‑ü kelâmiye o meşrebi kaldıramıyor; kàbil‑i tatbik olamıyor. Onun için, Hulefâ‑i Râşidîn’den ve Eimme‑i Müçtehidînden ve selef‑i sâlihînin büyüklerinden, o meşreb sarîhan görünmüyor.
Demek, en àlî bir meşreb değil. Belki yüksek, fakat nâkıs; çok ehemmiyetli, fakat çok hatarlı; çok ağır, fakat çok zevklidir. O zevk için ona girenler, ondan çıkmak istemiyorlar, hodgâmlık ile en yüksek mertebe zannediyorlar.
Bu meşrebin esâsını ve mâhiyetini, Nokta Risalesi’nde ve bir kısım Söz’lerde ve Mektûbatta bir derece beyân ettiğimizden, onlara iktifâen, şurada o mühim meşrebin ehemmiyetli bir vartasını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
O meşreb, dâire‑i esbâbdan geçip, terk‑i mâsivâ sırrıyla mümkinâttan alâkasını kesen ehass‑ı hàvâssın istiğrak‑ı mutlak hâletinde mazhar olduğu sâlih bir meşrebdir. Şu meşrebi, esbâb içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe‑i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve Hakikat‑i İslâmiyeden uzaklaştırmaktır.
Çünkü, dünyaya âşık ve dâire‑i esbâba bağlı bir nazar, bu fânî dünyaya bir nev'i bekà vermek ister. O dünya mahbûbunu elinden kaçırmak istemiyor; Vahdetü'l‑Vücûd bahânesiyle ona bir bâkî vücûd tevehhüm eder, o mahbûbu olan dünya hesabına ve bekà ve ebediyeti ona tam mal etmesine binâen, bir ma'bûdiyet derecesine çıkarır, – Neûzü Billâh – Allah’ı inkâr etmek vartasına yol açar.
Şu asırda maddiyûnluk fikri o derece istilâ etmiş ki, maddiyâtı herşeye merci' biliyorlar. Böyle bir asırda hàs ehl‑i îmân, maddiyâtı i'dâm eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden; Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi ortaya atılsa, belki maddiyûnlar sâhib çıkacaklar, “Biz de böyle diyoruz” diyecekler. Hâlbuki dünyada meşârib içinde, maddiyûnların ve tabiat‑perestlerin mesleğinden en uzak meşreb, Vahdetü'l‑Vücûd meşrebidir. Çünkü Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd, o kadar vücûd‑u İlâhî’ye kuvvet‑i îmân ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinâtı ve mevcûdâtı inkâr ediyorlar. Maddiyûnlar ise, o kadar mevcûdâta ehemmiyet veriyorlar ki; kâinât hesabına, Allah’ı inkâr ediyorlar. İşte bunlar nerede‥ ötekiler nerede?‥
637
Altıncı Telvih
“Üç Nokta”dır.
Birinci Nokta
Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakîmi en parlağı, en zengini; Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'dır. Yani; a'mâl ve harekâtında Sünnet‑i Seniye’yi düşünüp ona tâbi olmak ve taklid etmek ve muâmelât ve ef'âlinde ahkâm‑ı Şer'iyeyi düşünüp rehber ittihàz etmektir.
İşte bu ittibâ' ve ihtidâ vâsıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muâmeleleri ve fıtrî hareketleri ibâdet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittibâ' noktasında düşündürmekle, bir tahattur‑u hükm-ü şer'î veriyor. O tahattur ise, Sâhib‑i Şerîatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb‑ı Hakk’ı hâtıra getiriyor. O hâtıra, bir nev'i huzur veriyor. O hâlde mütemâdiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibâdet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde‑i kübrâ, velâyet‑i kübrâ olan ehl‑i veraset-i Nübüvvet olan sahâbe ve selef‑i sâlihînin caddesidir.
İkinci Nokta
Velâyet yollarının ve tarîkat şûbelerinin en mühim esâsı, ihlâstır. Çünkü ihlâs ile hafî şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmayan, o yollarda gezemez. Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet, mahbûbunda bahâneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zaîf emâreleri, kavî hüccetler hükmünde görür. Dâima mahbûbuna tarafdârdır.
638
İşte bu sırra binâendir ki; muhabbet ayağıyla mârifetullâha teveccüh eden zâtlar, şübehâta ve i'tirâzâta kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların Mahbûb‑u Hakîki’sinin kemâline işâret eden bir emâreyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve haricî şeytanların ettikleri i'tirâzât içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metânet ve kuvvet‑i îmân ve dikkat‑i nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.
İşte bu sırra binâendir ki; umum merâtib‑i velâyette mârifetullâhtan gelen muhabbet, en mühim mâye ve iksîrdir. Fakat muhabbetin bir vartası var ki; ubûdiyetin sırrı olan niyâzdan, mahviyetten, nâza ve da'vâya atlar, mîzansız hareket eder. Mâsivâ‑yı İlâhiye’ye teveccühü hengâmında, mânâ‑yı harfîden mânâ‑yı ismîye geçmesiyle; tiryâk iken zehir olur. Yani gayrullâhı sevdiği vakit, Cenâb‑ı Hak hesabına ve O’nun nâmına, O’nun bir âyine‑i esmâsı olmak cihetiyle rabt‑ı kalb etmek lâzımken; bazen o zâtı, o zât hesabına, kendi kemâlât‑ı şahsiyesi ve cemâl‑i zâtîsi nâmına düşünüp, mânâ‑yı ismiyle sever. Allah’ı ve Peygamber’i düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullâha vesile değil, perde oluyor. Mânâ‑yı harfî ile olsa, muhabbetullâha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.
Üçüncü Nokta
Bu dünya, dâru'l‑hikmettir, dâru'l‑hizmettir; dâru'l‑ücret ve mükâfât değil. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir. Buradaki a'mâl, berzahta ve âhirette meyve verir. Mâdem hakikat budur; a'mâl‑i uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunâne değil, mahzûnâne kabûl etmek lâzımdır. Çünkü Cennet’in meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla; bâkî hükmünde olan amel‑i uhrevî meyvesini, bu dünyada fânî bir sûrette yemek, kâr‑ı akıl değildir. Bâkî bir lambayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lamba ile mübâdele etmek gibidir.
639
İşte bu sırra binâen; ehl‑i velâyet, hizmet ve meşakkat ve musîbet ve külfeti hoş görüyorlar, nazlanmıyorlar, şekvâ etmiyorlar, “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” diyorlar. Keşif ve kerâmet, ezvâk ve envâr verildiği vakit, bir iltifat‑ı İlâhî nev'inden kabûl edip setrine çalışıyorlar. Fahre değil, belki şükre, ubûdiyete daha ziyâde giriyorlar. Çokları o ahvâlin istitar ve inkıtâ'ını istemişler; tâ ki, amellerindeki ihlâs zedelenmesin.
Evet, makbûl bir insan hakkında en mühim bir ihsân‑ı İlâhî, ihsânını ona ihsâs etmemektir; tâ niyâzdan nâza ve şükürden fahre girmesin.
İşte bu hakikate binâendir ki; velâyeti ve tarîkatı isteyenler, eğer velâyetin bazı tereşşuhâtı olan ezvâk ve kerâmâtı isterlerse ve onlara müteveccih ise ve onlardan hoşlansa; bâkî, uhrevî meyveleri, fânî dünyada, fânî bir sûrette yemek kabîlinden olmakla beraber; velâyetin mâyesi olan ihlâsı kaybedip, velâyetin kaçmasına meydân açar.
Yedinci Telvih
“Dört Nükte”dir:
Birinci Nükte
Şerîat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr‑ı ehadiyet ile rubûbiyet‑i mutlaka noktasında hitâb‑ı İlâhî’nin neticesidir. Tarîkatın ve hakikatin en yüksek mertebeleri, Şerîatın cüz'leri hükmüne geçer. Yoksa dâima vesile ve mukaddime ve hàdim hükmündedirler. Neticeleri, Şerîatın muhkemâtıdır.
640
Yani; hakàik‑ı Şerîata yetişmek için, tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hàdim ve basamaklar hükmündedir. Gitgide en yüksek mertebede, nefs‑i Şerîatta bulunan mânâ‑yı hakikat ve sırr‑ı tarîkata inkılâb ederler. O vakit, Şerîat‑ı Kübrâ’nın cüz'leri oluyorlar.
Yoksa bazı ehl‑i tasavvufun zannettikleri gibi; Şerîatı, zâhirî bir kışır, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir.
Evet Şerîatın, tabakàt‑ı nâsa göre inkişafatı ayrı ayrıdır. Avâm‑ı nâsa göre zâhir‑i Şerîatı, hakikat‑i Şerîat zannedip, hàvâssa münkeşif olan Şerîatın mertebesine “hakikat ve tarîkat” nâmı vermek yanlıştır. Şerîatın, umum tabakàta bakacak merâtibi var.
İşte bu sırra binâendir ki; ehl‑i tarîkat ve ashâb‑ı hakikat, ileri gittikçe hakàik‑ı şerîata karşı incizabları, iştiyakları, ittibâ'ları ziyâdeleşiyor. En küçük bir Sünnet‑i Seniye’yi, en büyük bir maksad gibi telâkki edip, onun ittibâ'ına çalışıyorlar; onu taklid ediyorlar. Çünkü, vahiy ne kadar ilhâmdan yüksek ise; semere‑i vahiy olan âdâb‑ı Şer'iye, o derece semere‑i ilhâm olan âdâb‑ı tarîkattan yüksek ve ehemmiyetlidir. Onun için, tarîkatın en mühim esâsı, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmektir.
İkinci Nükte
Tarîkat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak gerektir. Eğer maksûd‑u bizzat hükmüne geçseler; o vakit Şerîatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ', resmî hükmünde kalır, kalb öteki tarafa müteveccih olur. Yani; namazdan ziyâde halka‑i zikri düşünür; ferâizden ziyâde, evrâdına müncezib olur; kebâirden kaçmaktan ziyâde, âdâb‑ı tarîkatın muhâlefetinden kaçar. Hâlbuki muhkemât‑ı Şerîat olan farzların bir tanesine, evrâd‑ı tarîkat mukâbil gelemez, yerini dolduramaz!
641
Âdâb‑ı tarîkat ve evrâd‑ı tasavvuf, o ferâizin içindeki hakîki zevke medâr‑ı tesellî olmalı, menşe' olmamalı. Yani; tekyesi, câmideki namazın zevkine ve ta'dil‑i erkânına vesile olmalı; yoksa câmideki namazı çabuk resmî kılıp, hakîki zevkini ve kemâlini tekyede bulmayı düşünen, hakikatten uzaklaşıyor!‥
Üçüncü Nükte
“Sünnet‑i Seniye ve ahkâm‑ı Şerîat haricinde tarîkat olabilir mi?” diye suâl ediliyor.
Elcevab: Hem var, hem yok. Vardır, çünkü bazı evliyâ‑i kâmilîn, Şerîat kılıncıyla i'dâm edilmişler. Hem yoktur, çünkü muhakkìkîn‑i evliyâ, Sa'dî‑i Şirâzî’nin bu düsturunda ittifak etmişler:
مُحَالَسْتْ سَعْدِى بَرَاهِ صَفَا ❋ ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفٰى
Yani: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve O’nun arkasından gitmeyen, muhâldir ki; hakîki envâr‑ı hakikate vâsıl olabilsin.” Bu mes'elenin sırrı şudur ki:
Mâdem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır ve umum nev'‑i beşer nâmına muhâtab‑ı İlâhîdir; elbette nev'‑i beşer, O’nun caddesi haricinde gidemez ve bayrağı altında bulunmak zarûrîdir.
Ve mâdem ehl‑i cezbe ve ehl‑i istiğrak, muhâlefetlerinden mes'ûl olamazlar ve mâdem insanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez; o latîfe hâkim olduğu vakit, tekâlif‑i Şer'iyeye muhâlefetiyle mes'ûl tutulmaz ve mâdem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez, o latîfe, kalbi ve aklı dinlemez; elbette o latîfe bir insanda hâkim olduğu zaman – fakat o zamana mahsûs olarak – o zât, Şerîata muhâlefette velâyet derecesinden sukùt etmez, mâzûr sayılır. Fakat bir şartla ki; hakàik‑ı Şerîata ve kavâid‑i îmâniyeye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa o hâle mağlûb olup – Neûzü Billâh – o hakàik‑ı muhkemeye karşı inkâr ve tekzîbi işmâm edecek bir vaziyet, alâmet‑i sukùttur!
642
Elhâsıl: Dâire‑i Şerîatın haricinde bulunan ehl‑i tarîkat iki kısımdır.
Bir kısmı: – Sâbıkan geçtiği gibi – ya hâle, istiğraka, cezbeye ve sekre mağlûb olup veya teklifi dinlemeyen veya ihtiyarı işitmeyen latîfelerin mahkûmu olup, dâire‑i Şerîatın haricine çıkıyor. Fakat o çıkmak, ahkâm‑ı Şerîatı beğenmemekten veya istememekten değil, belki mecburiyetle ihtiyarsız terkediyor.
Bu kısım ehl‑i velâyet var. Hem mühim velîler bunların içinde muvakkaten bulunmuş. Hattâ bu nev'iden; değil yalnız dâire‑i Şerîattan, belki dâire‑i İslâmiyet haricinde bulunduğunu bazı muhakkìkîn‑i evliyâ hükmetmişler. Fakat bir şart ile; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği ahkâmın hiçbirini tekzîb etmemektir. Belki, ya düşünmüyor veya müteveccih olamıyor veyâhut bilemiyor ve bilmiyor. Bilse, kabûl etmese olmaz!‥
İkinci kısım ise: Tarîkat ve hakikatin parlak ezvâklarına kapılıp, mezâkından çok yüksek olan hakàik‑ı şerîatın derece‑i zevkine yetişemediği için zevksiz, resmî bir şey telâkki edip, ona karşı lâkayd kalır. Gitgide, Şerîatı zâhirî bir kışır zanneder. Bulduğu hakikati, esâs ve maksûd telâkki eder. “Ben onu buldum, o bana yeter” der, ahkâm‑ı Şerîata muhâlif hareket eder. Bu kısımdan aklı başında olanlar mes'ûldürler, sukùt ediyorlar, belki kısmen şeytana maskara oluyorlar!…
Dördüncü Nükte
Ehl‑i dalâlet ve bid'at fırkalarından bir kısım zâtlar, ümmet nazarında makbûl oluyorlar. Aynen onlar gibi zâtlar var; zâhirî hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum.
643
Meselâ Mu'tezile mezhebinde Zemahşerî gibi‥ i'tizâlde en müteassıb bir ferd olduğu hâlde; muhakkìkîn‑i Ehl-i Sünnet, onun o şedîd i'tirâzâtına karşı onu tekfir ve tadlîl etmiyorlar, belki bir râh‑ı necât onun için arıyorlar. Zemahşerî’nin derece‑i şiddetinden çok aşağı Ebû Ali Cübbâî gibi mu'tezile imâmlarını, merdud ve matrûd sayıyorlar.
Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf‑u İlâhî ile anladım ki; Zemahşerî’nin Ehl‑i Sünnete i'tirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet‑i haktan ileri geliyordu. Yani, meselâ tenzîh‑i hakîki; onun nazarında, hayvanlar kendi ef'âline hàlık olmasıyla oluyor. Onun için, Cenâb‑ı Hakk’ı tenzîh muhabbetinden, Ehl‑i Sünnet’in halk‑ı ef'âl mes'elesinde düsturunu kabûl etmiyor. Merdud olan sâir Mu'tezile imâmları muhabbet‑i haktan ziyâde, Ehl‑i Sünnet’in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânîn‑i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar.
Aynen bu İlm‑i Kelâmdaki Ehl‑i İ'tizâl’in Ehl‑i Sünnet ve Cemâate muhâlefeti olduğu gibi, Sünnet‑i Seniye haricindeki bir kısım ehl‑i tarîkatın muhâlefeti dahi iki cihetledir.
Biri: Zemahşerî gibi; hâline, meşrebine meftûniyet cihetinde daha derece‑i zevkine yetişemediği âdâb‑ı Şerîata karşı bir derece lâkayd kalır.
Diğer kısmı ise: Hâşâ! Âdâb‑ı Şerîata, desâtir‑i tarîkata nisbeten ehemmiyetsiz bakar. Çünkü dar havsalası, o geniş ezvâkı ihâta edemiyor ve kısa makamı, o yüksek âdâba yetişemiyor…
Sekizinci Telvih
“Sekiz Varta”yı beyân eder.
Birincisi
Sünnet‑i Seniye’ye tamam ittibâ'ı riâyet etmeyen bir kısım ehl‑i sülûk; velâyeti, nübüvvete tercih etmekle vartaya düşer.
644
Yirmidördüncü ve Otuzbirinci Söz’lerde, nübüvvet ne kadar yüksek olduğu ve velâyet ona nisbeten ne kadar sönük olduğu isbât edilmiştir.
İkincisi
Ehl‑i tarîkatın bir kısım müfrit evliyâsını sahâbeye tercih, hattâ enbiyâ derecesinde görmekle vartaya düşer.
Onikinci ve Yirmiyedinci Söz’lerde ve sahâbeler hakkındaki Zeylinde kat'î isbât edilmiştir ki; sahâbelerde öyle bir hàssa‑i sohbet var ki, velâyet ile yetişilmez ve sahâbelere tefevvuk edilmez ve enbiyâya hiçbir vakit evliyâ yetişmez!
Üçüncüsü
İfrat ile tarîkat taassubu taşıyanların bir kısmı, âdâb ve evrâd‑ı tarîkatı Sünnet‑i Seniye’ye tercih etmekle sünnete muhâlefet edip, sünneti terkeder, fakat virdini bırakmaz. O sûretle âdâb‑ı Şer'iyeye bir lâkaydlık vaziyeti gelir, vartaya düşer.
Çok Söz’lerde isbât edildiği gibi ve İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi muhakkìkîn‑i ehl-i tarîkat derler ki: “Bir tek Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' noktasında hâsıl olan makbûliyet, yüz âdâb ve nevâfil‑i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet‑i Seniye dahi, bin âdâb‑ı tasavvufa müreccahtır!” demişler.
Dördüncüsü
Müfrit bir kısım ehl‑i tasavvuf; ilhâmı, vahiy gibi zanneder ve ilhâmı, vahiy nev'inden telâkki eder, vartaya düşer.
Vahyin derecesi ne kadar yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhâmât ona nisbeten ne derece cüz'î ve sönük olduğu, Onikinci Söz’de ve i'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’de ve sâir risalelerde gayet kat'î isbât edilmiştir.
Beşincisi
Sırr‑ı tarîkatı anlamayan bir kısım mutasavvife, zaîfleri takviye etmek ve gevşekleri teşci' etmek ve şiddet‑i hizmetten gelen usanç ve meşakkati tahfif etmek için, istenilmeyerek verilen ezvâk ve envâr ve kerâmâtı hoş görüp meftûn olur; ibâdâta, hidemâta ve evrâda tercih etmekle vartaya düşer.
645
Şu risalenin Altıncı Telvih’inin Üçüncü Noktası’nda icmâlen beyân olunduğu ve sâir Söz’lerde kat'iyyen isbât edilmiştir ki: Bu dâr‑ı dünya; dâru'l‑hizmettir, dâru'l‑ücret değil! Burada ücretini isteyenler; bâkî, dâimî meyveleri, fânî ve muvakkat bir sûrete çevirmekle beraber, dünyadaki bekà hoşuna geliyor, müştâkàne berzaha bakamıyor; âdeta bir cihette dünya hayatını sever, çünkü içinde bir nev'i âhireti bulur.
Altıncısı
Ehl‑i hakikat olmayan bir kısım ehl‑i sülûk, makàmât‑ı velâyetin gölgelerini ve zıllerini ve cüz'î nümûnelerini, makàmât‑ı asliye-i külliye ile iltibas etmekle vartaya düşer.
Yirmidördüncü Söz’ün İkinci Dalında ve sâir Söz’lerde kat'iyyen isbât edilmiştir ki: Nasıl güneş, âyineler vâsıtasıyla taaddüd ediyor; binler misâlî güneş, aynı güneş gibi ziyâ ve harâret sâhibi olur; fakat o misâlî güneşler, hakîki güneşe nisbeten çok zaîftirler‥ aynen onun gibi; makàmât‑ı enbiyâ ve eâzım‑ı evliyânın makàmâtının bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl‑i sülûk onlara girer; kendini, o evliyâ‑i azîmeden daha azîm görür; belki enbiyâdan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer.
Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görmemek için, usûl‑ü îmâniyeyi ve esâsât‑ı Şerîatı dâima rehber ve esâs tutmak ve meşhûdunu ve zevkini, onlara karşı muhâlefetinde ittiham etmekledir.
Yedincisi
Bir kısım ehl‑i zevk ve şevk, sülûkünde fahri, nâzı, şatahatı, teveccüh‑ü nâsı ve merciiyeti; şükre, niyâza, tazarruâta ve nâstan istiğnâya tercih etmekle vartaya düşer.
646
Hâlbuki en yüksek mertebe ise, ubûdiyet‑i Muhammediye’dir ki; “Mahbûbiyet” ünvânıyla tâbir edilir. Ubûdiyetin ise sırr‑ı esâsı; niyâz, şükür, tazarru, huşû, acz, fakr, halktan istiğnâ cihetiyle o hakikatin kemâline mazhar olur. Bazı evliyâ‑i azîme, fahr ve nâz ve şatahata muvakkaten, ihtiyarsız girmişler; fakat o noktada, ihtiyaren onlara iktidâ edilmez; hâdîdirler, mühdî değillerdir, arkalarından gidilmez!
Sekizinci Varta
Hodgâm, aceleci bir kısım ehl‑i sülûk; âhirette alınacak ve koparılacak velâyet meyvelerini, dünyada yemesini ister ve sülûkünde onları istemekle vartaya düşer.
Hâlbuki, ﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ﴾ gibi âyetlerle ilân edildiği gibi; çok Söz’lerde kat'iyyen isbât edilmiştir ki: Âlem‑i bekàda bir tek meyve, fânî dünyanın bin bahçesine müreccahtır. Onun için, o mübârek meyveleri burada yememeli. Eğer istenilmeyerek yedirilse, şükredilmeli; mükâfât için değil, belki teşvik için bir ihsân‑ı İlâhî olarak telâkki edilmeli…
Dokuzuncu Telvih
Tarîkatın pek çok semerâtından ve fâidelerinden yalnız burada “Dokuz Adedi”ni icmâlen beyân edeceğiz:
Birincisi
İstikametli tarîkat vâsıtasıyla, saâdet‑i ebediyedeki ebedî hazinelerin anahtarları ve menşe'leri ve mâdenleri olan hakàik‑ı îmâniyenin inkişafı ve vuzûhu ve aynelyakìn derecesinde zuhûrlarıdır.
İkincisi
Makine‑i insaniyenin merkezi ve zenbereği olan kalbi, tarîkat vâsıta olup işletmesiyle ve o işletmekle, sâir letâif‑i insaniyeyi harekete getirip, netice‑i fıtratlarına sevkederek hakîki insan olmaktır.
647
Üçüncüsü
Âlem‑i Berzah ve âhiret seferinde, tarîkat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile‑i nurâniye ile ebedü'l‑âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla, dünyada ve berzahta ma'nen ünsiyet etmek ve evhâm ve şübehâtın hücumlarına karşı, onların icmâına ve ittifakına istinâd edip, herbir üstadını kavî bir sened ve kuvvetli bir bürhân derecesinde görüp, onlarla o hâtıra gelen dalâlet ve şübehâtı def'etmektir.
Dördüncüsü
Îmândaki mârifetullâh ve o mârifetteki muhabbetullâhın zevkini, sâfî tarîkat vâsıtasıyla anlamak ve o anlamakla dünyanın vahşet‑i mutlakasından ve insanın kâinâttaki gurbet‑i mutlakasından kurtulmaktır.
Çok Söz’lerde isbât etmişiz ki: Saâdet‑i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakîki zevk ve ciddi saâdet, îmân ve İslâmiyet’in hakikatindedir. İkinci Söz’de beyân edildiği gibi; îmân, şecere‑i tûbâ-i Cennet’in bir çekirdeğini taşıyor. İşte tarîkatın terbiyesiyle, o çekirdek neşv ü nemâ bulur, inkişaf eder.
Beşincisi
Tekâlif‑i Şer'iyedeki hakàik‑ı latîfeyi, tarîkattan ve zikr‑i İlâhî’den gelen bir intibâh‑ı kalbî vâsıtasıyla hissetmek, takdir etmek… O vakit tâate, suhre gibi değil, belki iştiyakla itâat edip ubûdiyeti îfâ eder.
Altıncısı
Hakîki zevke ve ciddi tesellîye ve kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete, hakîki medâr ve vâsıta olan tevekkül makamını ve teslîm rütbesini ve rızâ derecesini kazanmaktır.
Yedincisi
Sülûk‑i tarîkatın en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vâsıtasıyla, şirk‑i hafîden ve riyâ ve tasannu' gibi rezâilden halâs olmak ve tarîkatın mâhiyet‑i ameliyesi olan tezkiye‑i nefis vâsıtasıyla, nefs‑i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden kurtulmaktır.
648
Sekizincisi
Tarîkatta, zikr‑i kalbî ile ve tefekkür‑ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler vâsıtasıyla âdetlerini ibâdet hükmüne çevirmek ve muâmelât‑ı dünyeviyesini, a'mâl‑i uhreviye hükmüne getirip sermâye‑i ömrünü hüsn‑ü isti'mâl etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını, hayat‑ı ebediyenin sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.
Dokuzuncusu
Seyr ü sülûk‑i kalbî ile ve mücâhede‑i rûhî ile ve terakkiyât‑ı maneviye ile, insan‑ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakîki mü'min ve tam bir Müslüman olmak; yani yalnız sûrî değil, belki hakikat‑i îmânı ve Hakikat‑i İslâmı kazanmak; yani şu kâinât içinde ve bir cihette kâinât mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ine abd olmak ve muhâtab olmak ve dost olmak ve halîl olmak ve âyine olmak ve ahsen‑i takvîmde olduğunu göstermekle, benî Âdem’in melâikeye rüchâniyetini isbât etmek ve şerîatın îmânî ve amelî cenâhlarıyla makàmât‑ı àliyede uçmak ve bu dünyada saâdet‑i ebediyeye bakmak, belki de o saâdete girmektir…
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى الْغَوْثِ الْاَكْبَرِ ف۪ي كُلِّ الْعُصُورِ وَالْقُطْبِ الْاَعْظَمِ ف۪ي كُلِّ الدُّهُورِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي تَظَاهَرَتْ حِشْمَةُ وَلَايَتِهِ وَمَقَامُ مَحْبُوبِيَّتِهِ ف۪ي مِعْرَاجِهِ وَاِنْدَرَجَ كُلُّ الْوَلَايَاتِ ف۪ي ظِلِّ مِعْرَاجِهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
649
Zeyl
﴿﷽﴾
Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.
Cenâb‑ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'ân’dan istifade ettiğim; acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkidir.
Evet, acz dahi aşk gibi; belki daha eslem bir tarîktir ki, ubûdiyet tarîkiyle mahbûbiyete kadar gider.
Fakr dahi, Rahmân ismine îsâl eder.
Hem şefkat dahi aşk gibi; belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsâl eder.
Hem tefekkür dahi aşk gibi; belki daha zengin ve daha parlak bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsâl eder.
Şu tarîk, hafî tarîkler misillû, letâif‑i aşere gibi on hatve değil ve tarîk‑ı cehriye gibi nüfûs‑u seb'a, yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki dört hatveden ibarettir. Tarîkattan ziyâde hakikattir, Şerîattır. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu, Cenâb‑ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa, onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkin evrâdı; İttibâ'‑ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terketmektir ve bilhassa namazı ta'dil‑i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihâtı yapmaktır.
Birinci hatveye: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ﴾ âyeti işâret ediyor.
650
İkinci hatveye: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ﴾ âyeti işâret ediyor.
Üçüncü hatveye: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ âyeti işâret ediyor.
Dördüncü hatveye: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ âyeti işâret ediyor.
Şu dört hatvenin kısa bir izâhı şudur ki:
Birinci Hatvede
﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ﴾ âyeti işâret ettiği gibi; tezkiye‑i nefis etmemek. Zîra insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Ma'bûd’a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma'bûd’a lâyık bir tenzîh ile nefsini meâyibden tenzîh ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabûl etmez; nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdî' edilen ve Ma'bûd‑u Hakîki’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihâzât ve isti'dâdı, kendi nefsine sarfederek ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ﴾ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathîri; onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.
651
İkinci Hatvede
﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ﴾ dersini verdiği gibi; kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz‑ı ücret ve istifade‑i huzûzât makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek; nefs‑i emmârenin muktezâsıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathîri, terbiyesi; şu hâlin aksidir. Yani, nisyan‑ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzûzât ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek…
Üçüncü Hatvede
﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ dersini verdiği gibi; nefsin muktezâsı, dâima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır‑ı Zülcelâl tarafından ona ihsân edilmiş ni'metler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir.