627
Dokuzuncu Kısım: Telvihât‑ı Tis'a
﴿﷽﴾
﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ﴾
Şu kısım, turuk‑u velâyet hakkında olup “Dokuz Telvih”tir.
Birinci Telvih
“Tasavvuf”, “tarîkat”, “velâyet”, “seyr ü sülûk” nâmları altında şirin, nurânî, neş'eli, rûhâni bir hakikat‑i kudsiye vardır ki; o hakikat‑i kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitab ehl‑i zevk ve keşfin muhakkìkleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَث۪يرًا Biz, o muhît denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhalarını şu zamanın bazı ilcaâtına binâen göstereceğiz.
Suâl: Tarîkat nedir?
Elcevab: Tarîkatın gaye‑i maksadı, mârifet ve inkişaf‑ı hakàik-ı îmâniye olarak, mi'râc‑ı Ahmedî’nin gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk‑i rûhâni neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şühûdî hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye mazhariyet; “tarîkat”, “tasavvuf” nâmıyla ulvî bir sırr‑ı insanî ve bir kemâl‑i beşerîdir.
628
Evet, şu kâinâtta insan bir fihriste‑i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita‑i maneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz, telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillû, kâinâtın bir nev'i merkez‑i manevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünûn ve ulûm‑u beşeriye olduğu gibi; insanın mâhiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakàik‑ı kâinâtın mazharı, medârı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl‑i velâyetin yazdıkları milyonlarla nurânî kitaplar gösteriyorlar.
İşte, mâdem kalb ve dimağ‑ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere‑i azîmenin cihâzâtını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir; elbette ve herhalde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irâde etmiş ki, öyle yapmış. Mâdem irâde etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vâsıta, velâyet merâtibinde zikr‑i İlâhî ile tarîkat yolunda hakàik‑ı îmâniyeye teveccüh etmektir.
İkinci Telvih
Bu seyr ü sülûk‑i kalbînin ve hareket‑i rûhâniyenin miftâhları ve vesileleri, zikr‑i İlâhî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini, ta'dâd ile bitmez. Hadsiz fevâid‑i uhreviyeden ve kemâlât‑ı insaniyeden kat'‑ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat‑ı dünyeviyeye ait cüz'î bir fâidesi şudur ki:
629
Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir tesellî ister, bir zevki arar ve vahşeti izâle edecek bir ünsiyeti taharrî eder. Medeniyet‑i insaniye neticesindeki ictimâât‑ı ünsiyetkârâne, on insanda bir‑ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir tesellî verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid yaşıyor, ya derd‑i maîşet onu ücra köşelere sevkediyor, ya musîbetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vâsıtalar cihetiyle insanların cemâatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hâl onlara ünsiyet verip tesellî etmez.
İşte böylelerin hakîki tesellîsi ve ciddi ünsiyeti ve tatlı zevki; zikir ve fikir vâsıtasıyla kalbi işletmek, o ücra köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup “Allah!” diyerek kalbi ile ünsiyet edip; o ünsiyet ile, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne tebessüm vaziyetinde düşünüp, “Zikrettiğim Hàlık’ımın hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş mânâsızdır” diyerek, îmânlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saâdet‑i hayatiye mânâsını anlar, Allah’a şükreder.
Üçüncü Telvih
Velâyet, bir hüccet‑i risalettir; tarîkat, bir bürhân‑ı Şerîattır. Çünkü Risaletin tebliğ ettiği hakàik‑ı îmâniyeyi, velâyet; bir nev'i şühûd‑u kalbî ve zevk‑i rûhâni ile aynelyakìn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkâniyetine kat'î bir hüccettir. Şerîat ders verdiği ahkâmın hakàikını, tarîkat; zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm‑ı Şerîatın hak olduğuna ve haktan geldiğine bir bürhân‑ı bâhirdir.
Evet nasıl ki, velâyet ve tarîkat, Risalet ve Şerîatın hücceti ve delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr‑ı kemâli ve medâr‑ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla bir mâden‑i terakkiyâtı ve bir menba'‑ı tefeyyüzâtıdır.
İşte bu sırr‑ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak‑ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envârdan, başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar.
630
En ziyâde medâr‑ı teessüf şudur ki: Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’in bir kısım zâhirî ulemâsı ve Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’e mensûb bir kısım ehl‑i siyaset gâfil insanlar; ehl‑i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû‑i isti'mâlâtı ve bir kısım hatîâtı bahâne ederek, o hazine‑i uzmâyı kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nev'i âb‑ı hayatı dağıtan o kevser menba'ını kurutmak için çalışıyorlar.
Hâlbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâ külli hâl bazı kusurlar ve sû‑i isti'mâlât olacak. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû‑i isti'mâl ederler. Fakat Cenâb‑ı Hak, âhirette muhâsebe‑i a'mâl düsturuyla, adâlet‑i Rabbâniye’sini, hasenât ve seyyiâtın muvâzenesiyle gösteriyor. Yani, hasenât râcih ve ağır gelse mükâfâtlandırır, kabûl eder; seyyiât râcih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenât ve seyyiâtın muvâzenesi, kemiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, bir tek hasene bin seyyiâta tereccuh eder, affettirir.
Mâdem adâlet‑i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet‑i Seniye dâiresinde tarîkatın hasenâtı seyyiâtına kat'iyyen müreccah olduğuna delil; ehl‑i tarîkat, ehl‑i dalâletin hücumu zamanında îmânlarını muhâfaza etmesidir. Âdi bir samîmî ehl‑i tarîkat; sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyâde kendini muhâfaza eder. O zevk‑i tarîkat vâsıtasıyla ve o muhabbet‑i evliyâ cihetiyle îmânını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedîd bir muhabbet ve metîn bir i'tikàd ile aktâb kabûl ettiği bir silsile‑i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan i'timâdını kesemez. Onlardan i'timâdı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkìk âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desîselerine karşı kendini tam muhâfaza etmesi müşkülleşmiştir.
631
Bir şey daha var ki; dâire‑i takvâdan hariç, belki dâire‑i İslâmiyet’ten hariç bir sûret almış bazı meşreblerin ve tarîkat nâmını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarîkat mahkûm olamaz.
Tarîkatın dinî ve uhrevî ve rûhâni çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf‑ı nazar, yalnız Âlem‑i İslâm içindeki kudsî bir râbıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci te'sirli ve harâretli vâsıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem‑i küfrün ve siyaset‑i Hıristiyaniyenin, nur‑u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a‑i İslâmiyeden bir kal'asıdır.
Merkez‑i Hilâfet olan İstanbul’u beşyüz elli sene bütün âlem‑i Hıristiyaniyenin karşısında muhâfaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr‑ı tevhid ve o merkez‑i İslâmiyedeki ehl‑i îmânın mühim bir nokta‑i istinâdı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde “Allah! Allah!” diyenlerin kuvvet‑i îmâniyeleri ve mârifet‑i İlâhiye’lerinden gelen bir muhabbet‑i rûhâniye ile cûş u hurûşlarıdır.
İşte ey akılsız hamiyet‑fürûşlar ve sahtekâr milliyet‑perverler! Tarîkatın, hayat‑ı ictimâiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiâtlardır, söyleyiniz?‥
Dördüncü Telvih
Meslek‑i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlıdır, çok kısa olmakla beraber çok uzundur, çok kıymetdâr olmakla beraber çok hatarlıdır, çok geniş olmakla beraber çok dardır.
İşte bu sırlar içindir ki; o yolda sülûk edenler bazen boğulur, bazen zararlı düşer, bazen döner başkalarını yoldan çıkarır.
Ezcümle: Tarîkatta “seyr‑i enfüsî” ve “seyr‑i âfâkî” tâbirleri altında iki meşreb var.
632
Birinci Meşreb: Enfüsî meşrebidir; nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enâniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurânî görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsî dâiresinde gördüğü hakikati, büyük bir mikyâsta onda da görür. Turuk‑u hafiyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esâsı; enâniyeti kırmak, hevâyı terketmek, nefsi öldürmektir.
İkinci Meşreb: Âfâktan başlar, o dâire‑i kübrânın mezâhirinde cilve‑i esmâ ve sıfâtı seyredip, sonra dâire‑i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyâsta, dâire‑i kalbinde o envârı müşâhede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb âyine‑i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.
İşte birinci meşrebde sülûk eden insanlar nefs‑i emmâreyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enâniyeti kırmazsa; şükür makamından fahr makamına düşer‥ fahirden gurura sukùt eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabdan gelen bir nev'i sekir beraber bulunsa, “şatahat” nâmıyla haddinden çok fazla da'vâlar ondan sudûr eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur.
Meselâ: Nasıl ki, bir mülâzım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neş'esiyle gururlansa, kendini bir müşîr zanneder. Küçücük dâiresini, o küllî dâire ile iltibas eder. Ve bir küçük âyinede görünen bir güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen güneşle bir cihet‑i müşâbehetle iltibasa sebeb olur; öyle de, çok ehl‑i velâyet var ki, bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşâhede ediyor, kendini haklı buluyor.
633
Hattâ ben gördüm ki; yalnız kalbi intibâha gelmiş, uzaktan uzağa velâyetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini kutb‑u a'zam telâkki edip o tavrı takınıyordu. Ben dedim: “Kardeşim; nasıl ki, kanun‑u saltanatın, sadrâzam dâiresinden tâ nahiye müdürü dâiresine kadar bir tarzda cüz'î‑küllî cilveleri var, öyle de; velâyetin ve kutbiyetin dahi, öyle muhtelif dâire ve cilveleri var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrâzam‑misâl kutbiyetin a'zam cilvesini, bir müdür dâiresi hükmünde olan kendi dâirende o cilveyi görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kab su, bir küçük denizdir.” O zât, şu cevabımdan inşâallâh ayıldı ve o vartadan kurtuldu.
Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nev'i Mehdi kendilerini biliyorlardı ve “Mehdi olacağım” diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esmâ‑i İlâhî’nin nasıl ki tecelliyâtı, Arş‑ı A'zam dâiresinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de, o nisbette tefâvüt eder. Öyle de; mazhariyet‑i esmâdan ibaret olan merâtib‑i velâyet dahi öyle mütefâvittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:
Makàmât‑ı evliyâdan bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb‑u a'zama hàs bir nisbeti göründüğü ve Hazret‑i Hızır’ın bir münâsebet‑i hàssası olduğu gibi, bazı meşâhirle münâsebetdâr bazı makàmât var. Hattâ o makamlara; “Makam‑ı Hızır”, “Makam‑ı Üveys”, “Makam‑ı Mehdiyet” tâbir edilir.
İşte bu sırra binâen, o makama ve o makamın cüz'î bir nümûnesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla hàs münâsebetdâr meşhûr zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telâkki eder veya Mehdi i'tikàd eder veya kutb‑u a'zam tahayyül eder.
Eğer hubb‑u câha tâlib enâniyeti yoksa, o hâlde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla da'vâları, şatahat sayılır. Onunla belki mes'ûl olmaz.
Eğer enâniyeti perde ardında hubb‑u câha müteveccih ise; o zât enâniyete mağlûb olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden gitgide gurura sukùt eder. Ya dîvânelik derecesine sukùt eder veyâhut tarîk‑ı haktan sapar. Çünkü büyük evliyâyı, kendi gibi telâkki eder, haklarındaki hüsn‑ü zannı kırılır. Zîra nefis ne kadar mağrûr da olsa, kendisi, kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyâs edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ, enbiyâlar hakkında da hürmeti noksanlaşır.
634
İşte bu hâle giriftâr olanlar, mîzan‑ı Şerîatı elde tutmak ve Usûlü'd‑din ulemâsının düsturlarını kendine ölçü ittihàz etmek ve İmâm‑ı Gazâlî ve İmâm‑ı Rabbânî gibi muhakkìkîn‑i evliyânın ta'limâtlarını rehber etmek gerektir. Ve dâima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka, nefsin eline vermemektir.
Bu meşrebdeki şatahat, hubb‑u nefisten neş'et ediyor. Çünkü muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyâkatsiz bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder.
Bu nev'i içindeki en tehlikeli bir hatâ şudur ki: Kalbine ilhâmî bir tarzda gelen cüz'î mânâları “Kelâmullâh” tahayyül edip, âyet tâbir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe‑i ulyâ-i akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, bal arısının ve hayvanatın ilhâmâtından tut, tâ avâm‑ı nâsın ve hàvâss‑ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm‑ı melâikenin ilhâmâtından, tâ hàvâss‑ı kerrûbiyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmât, bir nev'i kelimât‑ı Rabbâniye’dir. Fakat mazharların ve makamların kàbiliyetine göre kelâm‑ı Rabbânî; yetmiş bin perdede telemmu' eden ayrı ayrı cilve‑i hitâb-ı Rabbânîdir.
Amma vahiy ve Kelâmullâh’ın ism‑i hàs ve onun en bâhir misâl‑i müşahhası olan Kur'ânın necimlerine ism‑i hàs olan “âyet” nâmı öyle ilhâmâta verilmesi, hatâ‑yı mahzdır. Onikinci ve Yirmibeşinci ve Otuzbirinci Söz’lerde beyân ve isbât edildiği gibi; elimizdeki boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli güneşin misâli, semâdaki güneşe ne nisbeti varsa, öyle de; o müddeîlerin kalbindeki ilhâm dahi, doğrudan doğruya Kelâm‑ı İlâhî olan Kur'ân güneşinin âyetlerine nisbeti, o derecededir. Evet, “Herbir âyinede görünen güneşin misâlleri, güneşindir ve onunla münâsebetdârdır” denilse, haktır; fakat o güneşçiklerin âyinesine küre‑i arz takılmaz ve onun câzibesiyle bağlanmaz!‥
635
Beşinci Telvih
Tarîkatın gayet mühim bir meşrebi olan “Vahdetü'l‑vücûd” nâmı altındaki vahdetü'ş‑şühûd, yani: Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna hasr‑ı nazar edip, sâir mevcûdâtı, O Vücûd‑u Vâcib’e nisbeten o kadar zaîf ve gölge görür ki; vücûd ismine lâyık olmadığını hükmedip, hayâl perdesine sarıp, terk‑i mâsivâ makamında onları hiç saymak, hattâ ma'dûm tasavvur etmek, yalnız cilve‑i esmâ-i İlâhiye’ye hayâlî bir âyine vaziyeti vermek kadar ileri gider.
İşte bu meşrebin ehemmiyetli bir hakikati var ki: Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdu, îmân kuvvetiyle ve yüksek bir velâyetin hakkalyakìn derecesinde inkişafıyla, vücûd‑u mümkinât o derece aşağıya düşer ki, hayâl ve ademden başka onun nazarında makamları kalmaz; âdeta Vâcibü'l‑Vücûd’un hesabına kâinâtı inkâr eder.
Fakat bu meşrebin tehlikeleri var; en birincisi şudur ki: Erkân‑ı îmâniye altıdır. Îmân‑ı Billâh’tan başka, îmân‑ı bilyevmi'l-âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise, mümkinâtın vücûdlarını ister. O muhkem erkân‑ı îmâniye, hayâl üstünde bina edilmez! Onun için, o meşreb sâhibi, âlem‑i istiğrak ve sekirden âlem‑i sahve girdiği vakit, o meşrebi beraber almamak gerektir ve o meşrebin muktezâsıyla amel etmemek lâzımdır.
636
Hem, kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi, aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemektir. Çünkü Kitab ve Sünnetten gelen desâtir‑i akliye ve kavânîn‑i ilmiye ve usûl‑ü kelâmiye o meşrebi kaldıramıyor; kàbil‑i tatbik olamıyor. Onun için, Hulefâ‑i Râşidîn’den ve Eimme‑i Müçtehidînden ve selef‑i sâlihînin büyüklerinden, o meşreb sarîhan görünmüyor.
Demek, en àlî bir meşreb değil. Belki yüksek, fakat nâkıs; çok ehemmiyetli, fakat çok hatarlı; çok ağır, fakat çok zevklidir. O zevk için ona girenler, ondan çıkmak istemiyorlar, hodgâmlık ile en yüksek mertebe zannediyorlar.
Bu meşrebin esâsını ve mâhiyetini, Nokta Risalesi’nde ve bir kısım Söz’lerde ve Mektûbatta bir derece beyân ettiğimizden, onlara iktifâen, şurada o mühim meşrebin ehemmiyetli bir vartasını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
O meşreb, dâire‑i esbâbdan geçip, terk‑i mâsivâ sırrıyla mümkinâttan alâkasını kesen ehass‑ı hàvâssın istiğrak‑ı mutlak hâletinde mazhar olduğu sâlih bir meşrebdir. Şu meşrebi, esbâb içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe‑i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve Hakikat‑i İslâmiyeden uzaklaştırmaktır.
Çünkü, dünyaya âşık ve dâire‑i esbâba bağlı bir nazar, bu fânî dünyaya bir nev'i bekà vermek ister. O dünya mahbûbunu elinden kaçırmak istemiyor; Vahdetü'l‑Vücûd bahânesiyle ona bir bâkî vücûd tevehhüm eder, o mahbûbu olan dünya hesabına ve bekà ve ebediyeti ona tam mal etmesine binâen, bir ma'bûdiyet derecesine çıkarır, – Neûzü Billâh – Allah’ı inkâr etmek vartasına yol açar.
Şu asırda maddiyûnluk fikri o derece istilâ etmiş ki, maddiyâtı herşeye merci' biliyorlar. Böyle bir asırda hàs ehl‑i îmân, maddiyâtı i'dâm eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden; Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi ortaya atılsa, belki maddiyûnlar sâhib çıkacaklar, “Biz de böyle diyoruz” diyecekler. Hâlbuki dünyada meşârib içinde, maddiyûnların ve tabiat‑perestlerin mesleğinden en uzak meşreb, Vahdetü'l‑Vücûd meşrebidir. Çünkü Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd, o kadar vücûd‑u İlâhî’ye kuvvet‑i îmân ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinâtı ve mevcûdâtı inkâr ediyorlar. Maddiyûnlar ise, o kadar mevcûdâta ehemmiyet veriyorlar ki; kâinât hesabına, Allah’ı inkâr ediyorlar. İşte bunlar nerede‥ ötekiler nerede?‥
637
Altıncı Telvih
“Üç Nokta”dır.
Birinci Nokta
Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakîmi en parlağı, en zengini; Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'dır. Yani; a'mâl ve harekâtında Sünnet‑i Seniye’yi düşünüp ona tâbi olmak ve taklid etmek ve muâmelât ve ef'âlinde ahkâm‑ı Şer'iyeyi düşünüp rehber ittihàz etmektir.
İşte bu ittibâ' ve ihtidâ vâsıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muâmeleleri ve fıtrî hareketleri ibâdet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittibâ' noktasında düşündürmekle, bir tahattur‑u hükm-ü şer'î veriyor. O tahattur ise, Sâhib‑i Şerîatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb‑ı Hakk’ı hâtıra getiriyor. O hâtıra, bir nev'i huzur veriyor. O hâlde mütemâdiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibâdet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde‑i kübrâ, velâyet‑i kübrâ olan ehl‑i veraset-i Nübüvvet olan sahâbe ve selef‑i sâlihînin caddesidir.
İkinci Nokta
Velâyet yollarının ve tarîkat şûbelerinin en mühim esâsı, ihlâstır. Çünkü ihlâs ile hafî şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmayan, o yollarda gezemez. Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet, mahbûbunda bahâneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zaîf emâreleri, kavî hüccetler hükmünde görür. Dâima mahbûbuna tarafdârdır.
638
İşte bu sırra binâendir ki; muhabbet ayağıyla mârifetullâha teveccüh eden zâtlar, şübehâta ve i'tirâzâta kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların Mahbûb‑u Hakîki’sinin kemâline işâret eden bir emâreyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve haricî şeytanların ettikleri i'tirâzât içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metânet ve kuvvet‑i îmân ve dikkat‑i nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.
İşte bu sırra binâendir ki; umum merâtib‑i velâyette mârifetullâhtan gelen muhabbet, en mühim mâye ve iksîrdir. Fakat muhabbetin bir vartası var ki; ubûdiyetin sırrı olan niyâzdan, mahviyetten, nâza ve da'vâya atlar, mîzansız hareket eder. Mâsivâ‑yı İlâhiye’ye teveccühü hengâmında, mânâ‑yı harfîden mânâ‑yı ismîye geçmesiyle; tiryâk iken zehir olur. Yani gayrullâhı sevdiği vakit, Cenâb‑ı Hak hesabına ve O’nun nâmına, O’nun bir âyine‑i esmâsı olmak cihetiyle rabt‑ı kalb etmek lâzımken; bazen o zâtı, o zât hesabına, kendi kemâlât‑ı şahsiyesi ve cemâl‑i zâtîsi nâmına düşünüp, mânâ‑yı ismiyle sever. Allah’ı ve Peygamber’i düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullâha vesile değil, perde oluyor. Mânâ‑yı harfî ile olsa, muhabbetullâha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.
Üçüncü Nokta
Bu dünya, dâru'l‑hikmettir, dâru'l‑hizmettir; dâru'l‑ücret ve mükâfât değil. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir. Buradaki a'mâl, berzahta ve âhirette meyve verir. Mâdem hakikat budur; a'mâl‑i uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunâne değil, mahzûnâne kabûl etmek lâzımdır. Çünkü Cennet’in meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla; bâkî hükmünde olan amel‑i uhrevî meyvesini, bu dünyada fânî bir sûrette yemek, kâr‑ı akıl değildir. Bâkî bir lambayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lamba ile mübâdele etmek gibidir.
639
İşte bu sırra binâen; ehl‑i velâyet, hizmet ve meşakkat ve musîbet ve külfeti hoş görüyorlar, nazlanmıyorlar, şekvâ etmiyorlar, “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” diyorlar. Keşif ve kerâmet, ezvâk ve envâr verildiği vakit, bir iltifat‑ı İlâhî nev'inden kabûl edip setrine çalışıyorlar. Fahre değil, belki şükre, ubûdiyete daha ziyâde giriyorlar. Çokları o ahvâlin istitar ve inkıtâ'ını istemişler; tâ ki, amellerindeki ihlâs zedelenmesin.
Evet, makbûl bir insan hakkında en mühim bir ihsân‑ı İlâhî, ihsânını ona ihsâs etmemektir; tâ niyâzdan nâza ve şükürden fahre girmesin.
İşte bu hakikate binâendir ki; velâyeti ve tarîkatı isteyenler, eğer velâyetin bazı tereşşuhâtı olan ezvâk ve kerâmâtı isterlerse ve onlara müteveccih ise ve onlardan hoşlansa; bâkî, uhrevî meyveleri, fânî dünyada, fânî bir sûrette yemek kabîlinden olmakla beraber; velâyetin mâyesi olan ihlâsı kaybedip, velâyetin kaçmasına meydân açar.
Yedinci Telvih
“Dört Nükte”dir:
Birinci Nükte
Şerîat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr‑ı ehadiyet ile rubûbiyet‑i mutlaka noktasında hitâb‑ı İlâhî’nin neticesidir. Tarîkatın ve hakikatin en yüksek mertebeleri, Şerîatın cüz'leri hükmüne geçer. Yoksa dâima vesile ve mukaddime ve hàdim hükmündedirler. Neticeleri, Şerîatın muhkemâtıdır.
640
Yani; hakàik‑ı Şerîata yetişmek için, tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hàdim ve basamaklar hükmündedir. Gitgide en yüksek mertebede, nefs‑i Şerîatta bulunan mânâ‑yı hakikat ve sırr‑ı tarîkata inkılâb ederler. O vakit, Şerîat‑ı Kübrâ’nın cüz'leri oluyorlar.
Yoksa bazı ehl‑i tasavvufun zannettikleri gibi; Şerîatı, zâhirî bir kışır, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir.
Evet Şerîatın, tabakàt‑ı nâsa göre inkişafatı ayrı ayrıdır. Avâm‑ı nâsa göre zâhir‑i Şerîatı, hakikat‑i Şerîat zannedip, hàvâssa münkeşif olan Şerîatın mertebesine “hakikat ve tarîkat” nâmı vermek yanlıştır. Şerîatın, umum tabakàta bakacak merâtibi var.
İşte bu sırra binâendir ki; ehl‑i tarîkat ve ashâb‑ı hakikat, ileri gittikçe hakàik‑ı şerîata karşı incizabları, iştiyakları, ittibâ'ları ziyâdeleşiyor. En küçük bir Sünnet‑i Seniye’yi, en büyük bir maksad gibi telâkki edip, onun ittibâ'ına çalışıyorlar; onu taklid ediyorlar. Çünkü, vahiy ne kadar ilhâmdan yüksek ise; semere‑i vahiy olan âdâb‑ı Şer'iye, o derece semere‑i ilhâm olan âdâb‑ı tarîkattan yüksek ve ehemmiyetlidir. Onun için, tarîkatın en mühim esâsı, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmektir.
İkinci Nükte
Tarîkat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak gerektir. Eğer maksûd‑u bizzat hükmüne geçseler; o vakit Şerîatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ', resmî hükmünde kalır, kalb öteki tarafa müteveccih olur. Yani; namazdan ziyâde halka‑i zikri düşünür; ferâizden ziyâde, evrâdına müncezib olur; kebâirden kaçmaktan ziyâde, âdâb‑ı tarîkatın muhâlefetinden kaçar. Hâlbuki muhkemât‑ı Şerîat olan farzların bir tanesine, evrâd‑ı tarîkat mukâbil gelemez, yerini dolduramaz!
641
Âdâb‑ı tarîkat ve evrâd‑ı tasavvuf, o ferâizin içindeki hakîki zevke medâr‑ı tesellî olmalı, menşe' olmamalı. Yani; tekyesi, câmideki namazın zevkine ve ta'dil‑i erkânına vesile olmalı; yoksa câmideki namazı çabuk resmî kılıp, hakîki zevkini ve kemâlini tekyede bulmayı düşünen, hakikatten uzaklaşıyor!‥
Üçüncü Nükte
“Sünnet‑i Seniye ve ahkâm‑ı Şerîat haricinde tarîkat olabilir mi?” diye suâl ediliyor.
Elcevab: Hem var, hem yok. Vardır, çünkü bazı evliyâ‑i kâmilîn, Şerîat kılıncıyla i'dâm edilmişler. Hem yoktur, çünkü muhakkìkîn‑i evliyâ, Sa'dî‑i Şirâzî’nin bu düsturunda ittifak etmişler:
مُحَالَسْتْ سَعْدِى بَرَاهِ صَفَا ❋ ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفٰى
Yani: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın caddesinden hariç ve O’nun arkasından gitmeyen, muhâldir ki; hakîki envâr‑ı hakikate vâsıl olabilsin.” Bu mes'elenin sırrı şudur ki:
Mâdem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır ve umum nev'‑i beşer nâmına muhâtab‑ı İlâhîdir; elbette nev'‑i beşer, O’nun caddesi haricinde gidemez ve bayrağı altında bulunmak zarûrîdir.
Ve mâdem ehl‑i cezbe ve ehl‑i istiğrak, muhâlefetlerinden mes'ûl olamazlar ve mâdem insanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez; o latîfe hâkim olduğu vakit, tekâlif‑i Şer'iyeye muhâlefetiyle mes'ûl tutulmaz ve mâdem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez, o latîfe, kalbi ve aklı dinlemez; elbette o latîfe bir insanda hâkim olduğu zaman – fakat o zamana mahsûs olarak – o zât, Şerîata muhâlefette velâyet derecesinden sukùt etmez, mâzûr sayılır. Fakat bir şartla ki; hakàik‑ı Şerîata ve kavâid‑i îmâniyeye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa o hâle mağlûb olup – Neûzü Billâh – o hakàik‑ı muhkemeye karşı inkâr ve tekzîbi işmâm edecek bir vaziyet, alâmet‑i sukùttur!
642
Elhâsıl: Dâire‑i Şerîatın haricinde bulunan ehl‑i tarîkat iki kısımdır.
Bir kısmı: – Sâbıkan geçtiği gibi – ya hâle, istiğraka, cezbeye ve sekre mağlûb olup veya teklifi dinlemeyen veya ihtiyarı işitmeyen latîfelerin mahkûmu olup, dâire‑i Şerîatın haricine çıkıyor. Fakat o çıkmak, ahkâm‑ı Şerîatı beğenmemekten veya istememekten değil, belki mecburiyetle ihtiyarsız terkediyor.
Bu kısım ehl‑i velâyet var. Hem mühim velîler bunların içinde muvakkaten bulunmuş. Hattâ bu nev'iden; değil yalnız dâire‑i Şerîattan, belki dâire‑i İslâmiyet haricinde bulunduğunu bazı muhakkìkîn‑i evliyâ hükmetmişler. Fakat bir şart ile; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği ahkâmın hiçbirini tekzîb etmemektir. Belki, ya düşünmüyor veya müteveccih olamıyor veyâhut bilemiyor ve bilmiyor. Bilse, kabûl etmese olmaz!‥
İkinci kısım ise: Tarîkat ve hakikatin parlak ezvâklarına kapılıp, mezâkından çok yüksek olan hakàik‑ı şerîatın derece‑i zevkine yetişemediği için zevksiz, resmî bir şey telâkki edip, ona karşı lâkayd kalır. Gitgide, Şerîatı zâhirî bir kışır zanneder. Bulduğu hakikati, esâs ve maksûd telâkki eder. “Ben onu buldum, o bana yeter” der, ahkâm‑ı Şerîata muhâlif hareket eder. Bu kısımdan aklı başında olanlar mes'ûldürler, sukùt ediyorlar, belki kısmen şeytana maskara oluyorlar!…
Dördüncü Nükte
Ehl‑i dalâlet ve bid'at fırkalarından bir kısım zâtlar, ümmet nazarında makbûl oluyorlar. Aynen onlar gibi zâtlar var; zâhirî hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum.
643
Meselâ Mu'tezile mezhebinde Zemahşerî gibi‥ i'tizâlde en müteassıb bir ferd olduğu hâlde; muhakkìkîn‑i Ehl-i Sünnet, onun o şedîd i'tirâzâtına karşı onu tekfir ve tadlîl etmiyorlar, belki bir râh‑ı necât onun için arıyorlar. Zemahşerî’nin derece‑i şiddetinden çok aşağı Ebû Ali Cübbâî gibi mu'tezile imâmlarını, merdud ve matrûd sayıyorlar.
Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf‑u İlâhî ile anladım ki; Zemahşerî’nin Ehl‑i Sünnete i'tirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet‑i haktan ileri geliyordu. Yani, meselâ tenzîh‑i hakîki; onun nazarında, hayvanlar kendi ef'âline hàlık olmasıyla oluyor. Onun için, Cenâb‑ı Hakk’ı tenzîh muhabbetinden, Ehl‑i Sünnet’in halk‑ı ef'âl mes'elesinde düsturunu kabûl etmiyor. Merdud olan sâir Mu'tezile imâmları muhabbet‑i haktan ziyâde, Ehl‑i Sünnet’in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânîn‑i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar.
Aynen bu İlm‑i Kelâmdaki Ehl‑i İ'tizâl’in Ehl‑i Sünnet ve Cemâate muhâlefeti olduğu gibi, Sünnet‑i Seniye haricindeki bir kısım ehl‑i tarîkatın muhâlefeti dahi iki cihetledir.
Biri: Zemahşerî gibi; hâline, meşrebine meftûniyet cihetinde daha derece‑i zevkine yetişemediği âdâb‑ı Şerîata karşı bir derece lâkayd kalır.
Diğer kısmı ise: Hâşâ! Âdâb‑ı Şerîata, desâtir‑i tarîkata nisbeten ehemmiyetsiz bakar. Çünkü dar havsalası, o geniş ezvâkı ihâta edemiyor ve kısa makamı, o yüksek âdâba yetişemiyor…
Sekizinci Telvih
“Sekiz Varta”yı beyân eder.
Birincisi
Sünnet‑i Seniye’ye tamam ittibâ'ı riâyet etmeyen bir kısım ehl‑i sülûk; velâyeti, nübüvvete tercih etmekle vartaya düşer.
644
Yirmidördüncü ve Otuzbirinci Söz’lerde, nübüvvet ne kadar yüksek olduğu ve velâyet ona nisbeten ne kadar sönük olduğu isbât edilmiştir.
İkincisi
Ehl‑i tarîkatın bir kısım müfrit evliyâsını sahâbeye tercih, hattâ enbiyâ derecesinde görmekle vartaya düşer.
Onikinci ve Yirmiyedinci Söz’lerde ve sahâbeler hakkındaki Zeylinde kat'î isbât edilmiştir ki; sahâbelerde öyle bir hàssa‑i sohbet var ki, velâyet ile yetişilmez ve sahâbelere tefevvuk edilmez ve enbiyâya hiçbir vakit evliyâ yetişmez!
Üçüncüsü
İfrat ile tarîkat taassubu taşıyanların bir kısmı, âdâb ve evrâd‑ı tarîkatı Sünnet‑i Seniye’ye tercih etmekle sünnete muhâlefet edip, sünneti terkeder, fakat virdini bırakmaz. O sûretle âdâb‑ı Şer'iyeye bir lâkaydlık vaziyeti gelir, vartaya düşer.
Çok Söz’lerde isbât edildiği gibi ve İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi muhakkìkîn‑i ehl-i tarîkat derler ki: “Bir tek Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' noktasında hâsıl olan makbûliyet, yüz âdâb ve nevâfil‑i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet‑i Seniye dahi, bin âdâb‑ı tasavvufa müreccahtır!” demişler.
Dördüncüsü
Müfrit bir kısım ehl‑i tasavvuf; ilhâmı, vahiy gibi zanneder ve ilhâmı, vahiy nev'inden telâkki eder, vartaya düşer.
Vahyin derecesi ne kadar yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhâmât ona nisbeten ne derece cüz'î ve sönük olduğu, Onikinci Söz’de ve i'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’de ve sâir risalelerde gayet kat'î isbât edilmiştir.
Beşincisi
Sırr‑ı tarîkatı anlamayan bir kısım mutasavvife, zaîfleri takviye etmek ve gevşekleri teşci' etmek ve şiddet‑i hizmetten gelen usanç ve meşakkati tahfif etmek için, istenilmeyerek verilen ezvâk ve envâr ve kerâmâtı hoş görüp meftûn olur; ibâdâta, hidemâta ve evrâda tercih etmekle vartaya düşer.
645
Şu risalenin Altıncı Telvih’inin Üçüncü Noktası’nda icmâlen beyân olunduğu ve sâir Söz’lerde kat'iyyen isbât edilmiştir ki: Bu dâr‑ı dünya; dâru'l‑hizmettir, dâru'l‑ücret değil! Burada ücretini isteyenler; bâkî, dâimî meyveleri, fânî ve muvakkat bir sûrete çevirmekle beraber, dünyadaki bekà hoşuna geliyor, müştâkàne berzaha bakamıyor; âdeta bir cihette dünya hayatını sever, çünkü içinde bir nev'i âhireti bulur.
Altıncısı
Ehl‑i hakikat olmayan bir kısım ehl‑i sülûk, makàmât‑ı velâyetin gölgelerini ve zıllerini ve cüz'î nümûnelerini, makàmât‑ı asliye-i külliye ile iltibas etmekle vartaya düşer.
Yirmidördüncü Söz’ün İkinci Dalında ve sâir Söz’lerde kat'iyyen isbât edilmiştir ki: Nasıl güneş, âyineler vâsıtasıyla taaddüd ediyor; binler misâlî güneş, aynı güneş gibi ziyâ ve harâret sâhibi olur; fakat o misâlî güneşler, hakîki güneşe nisbeten çok zaîftirler‥ aynen onun gibi; makàmât‑ı enbiyâ ve eâzım‑ı evliyânın makàmâtının bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl‑i sülûk onlara girer; kendini, o evliyâ‑i azîmeden daha azîm görür; belki enbiyâdan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer.
Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görmemek için, usûl‑ü îmâniyeyi ve esâsât‑ı Şerîatı dâima rehber ve esâs tutmak ve meşhûdunu ve zevkini, onlara karşı muhâlefetinde ittiham etmekledir.
Yedincisi
Bir kısım ehl‑i zevk ve şevk, sülûkünde fahri, nâzı, şatahatı, teveccüh‑ü nâsı ve merciiyeti; şükre, niyâza, tazarruâta ve nâstan istiğnâya tercih etmekle vartaya düşer.
646
Hâlbuki en yüksek mertebe ise, ubûdiyet‑i Muhammediye’dir ki; “Mahbûbiyet” ünvânıyla tâbir edilir. Ubûdiyetin ise sırr‑ı esâsı; niyâz, şükür, tazarru, huşû, acz, fakr, halktan istiğnâ cihetiyle o hakikatin kemâline mazhar olur. Bazı evliyâ‑i azîme, fahr ve nâz ve şatahata muvakkaten, ihtiyarsız girmişler; fakat o noktada, ihtiyaren onlara iktidâ edilmez; hâdîdirler, mühdî değillerdir, arkalarından gidilmez!
Sekizinci Varta
Hodgâm, aceleci bir kısım ehl‑i sülûk; âhirette alınacak ve koparılacak velâyet meyvelerini, dünyada yemesini ister ve sülûkünde onları istemekle vartaya düşer.
Hâlbuki, ﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ﴾ gibi âyetlerle ilân edildiği gibi; çok Söz’lerde kat'iyyen isbât edilmiştir ki: Âlem‑i bekàda bir tek meyve, fânî dünyanın bin bahçesine müreccahtır. Onun için, o mübârek meyveleri burada yememeli. Eğer istenilmeyerek yedirilse, şükredilmeli; mükâfât için değil, belki teşvik için bir ihsân‑ı İlâhî olarak telâkki edilmeli…
Dokuzuncu Telvih
Tarîkatın pek çok semerâtından ve fâidelerinden yalnız burada “Dokuz Adedi”ni icmâlen beyân edeceğiz:
Birincisi
İstikametli tarîkat vâsıtasıyla, saâdet‑i ebediyedeki ebedî hazinelerin anahtarları ve menşe'leri ve mâdenleri olan hakàik‑ı îmâniyenin inkişafı ve vuzûhu ve aynelyakìn derecesinde zuhûrlarıdır.
İkincisi
Makine‑i insaniyenin merkezi ve zenbereği olan kalbi, tarîkat vâsıta olup işletmesiyle ve o işletmekle, sâir letâif‑i insaniyeyi harekete getirip, netice‑i fıtratlarına sevkederek hakîki insan olmaktır.
647
Üçüncüsü
Âlem‑i Berzah ve âhiret seferinde, tarîkat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile‑i nurâniye ile ebedü'l‑âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla, dünyada ve berzahta ma'nen ünsiyet etmek ve evhâm ve şübehâtın hücumlarına karşı, onların icmâına ve ittifakına istinâd edip, herbir üstadını kavî bir sened ve kuvvetli bir bürhân derecesinde görüp, onlarla o hâtıra gelen dalâlet ve şübehâtı def'etmektir.
Dördüncüsü
Îmândaki mârifetullâh ve o mârifetteki muhabbetullâhın zevkini, sâfî tarîkat vâsıtasıyla anlamak ve o anlamakla dünyanın vahşet‑i mutlakasından ve insanın kâinâttaki gurbet‑i mutlakasından kurtulmaktır.
Çok Söz’lerde isbât etmişiz ki: Saâdet‑i dâreyn ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakîki zevk ve ciddi saâdet, îmân ve İslâmiyet’in hakikatindedir. İkinci Söz’de beyân edildiği gibi; îmân, şecere‑i tûbâ-i Cennet’in bir çekirdeğini taşıyor. İşte tarîkatın terbiyesiyle, o çekirdek neşv ü nemâ bulur, inkişaf eder.
Beşincisi
Tekâlif‑i Şer'iyedeki hakàik‑ı latîfeyi, tarîkattan ve zikr‑i İlâhî’den gelen bir intibâh‑ı kalbî vâsıtasıyla hissetmek, takdir etmek… O vakit tâate, suhre gibi değil, belki iştiyakla itâat edip ubûdiyeti îfâ eder.
Altıncısı
Hakîki zevke ve ciddi tesellîye ve kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete, hakîki medâr ve vâsıta olan tevekkül makamını ve teslîm rütbesini ve rızâ derecesini kazanmaktır.
Yedincisi
Sülûk‑i tarîkatın en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vâsıtasıyla, şirk‑i hafîden ve riyâ ve tasannu' gibi rezâilden halâs olmak ve tarîkatın mâhiyet‑i ameliyesi olan tezkiye‑i nefis vâsıtasıyla, nefs‑i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden kurtulmaktır.
648
Sekizincisi
Tarîkatta, zikr‑i kalbî ile ve tefekkür‑ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler vâsıtasıyla âdetlerini ibâdet hükmüne çevirmek ve muâmelât‑ı dünyeviyesini, a'mâl‑i uhreviye hükmüne getirip sermâye‑i ömrünü hüsn‑ü isti'mâl etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını, hayat‑ı ebediyenin sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.
Dokuzuncusu
Seyr ü sülûk‑i kalbî ile ve mücâhede‑i rûhî ile ve terakkiyât‑ı maneviye ile, insan‑ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakîki mü'min ve tam bir Müslüman olmak; yani yalnız sûrî değil, belki hakikat‑i îmânı ve Hakikat‑i İslâmı kazanmak; yani şu kâinât içinde ve bir cihette kâinât mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ine abd olmak ve muhâtab olmak ve dost olmak ve halîl olmak ve âyine olmak ve ahsen‑i takvîmde olduğunu göstermekle, benî Âdem’in melâikeye rüchâniyetini isbât etmek ve şerîatın îmânî ve amelî cenâhlarıyla makàmât‑ı àliyede uçmak ve bu dünyada saâdet‑i ebediyeye bakmak, belki de o saâdete girmektir…
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى الْغَوْثِ الْاَكْبَرِ ف۪ي كُلِّ الْعُصُورِ وَالْقُطْبِ الْاَعْظَمِ ف۪ي كُلِّ الدُّهُورِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي تَظَاهَرَتْ حِشْمَةُ وَلَايَتِهِ وَمَقَامُ مَحْبُوبِيَّتِهِ ف۪ي مِعْرَاجِهِ وَاِنْدَرَجَ كُلُّ الْوَلَايَاتِ ف۪ي ظِلِّ مِعْرَاجِهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
649
Zeyl
﴿﷽﴾
Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.
Cenâb‑ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kàsır fehmimle Kur'ân’dan istifade ettiğim; acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkidir.
Evet, acz dahi aşk gibi; belki daha eslem bir tarîktir ki, ubûdiyet tarîkiyle mahbûbiyete kadar gider.
Fakr dahi, Rahmân ismine îsâl eder.
Hem şefkat dahi aşk gibi; belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsâl eder.
Hem tefekkür dahi aşk gibi; belki daha zengin ve daha parlak bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsâl eder.
Şu tarîk, hafî tarîkler misillû, letâif‑i aşere gibi on hatve değil ve tarîk‑ı cehriye gibi nüfûs‑u seb'a, yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki dört hatveden ibarettir. Tarîkattan ziyâde hakikattir, Şerîattır. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu, Cenâb‑ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa, onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkin evrâdı; İttibâ'‑ı sünnettir, ferâizi işlemek, kebâiri terketmektir ve bilhassa namazı ta'dil‑i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihâtı yapmaktır.
Birinci hatveye: ﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ﴾ âyeti işâret ediyor.
650
İkinci hatveye: ﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ﴾ âyeti işâret ediyor.
Üçüncü hatveye: ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ âyeti işâret ediyor.
Dördüncü hatveye: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ âyeti işâret ediyor.
Şu dört hatvenin kısa bir izâhı şudur ki:
Birinci Hatvede
﴿فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ﴾ âyeti işâret ettiği gibi; tezkiye‑i nefis etmemek. Zîra insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Ma'bûd’a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma'bûd’a lâyık bir tenzîh ile nefsini meâyibden tenzîh ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabûl etmez; nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdî' edilen ve Ma'bûd‑u Hakîki’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihâzât ve isti'dâdı, kendi nefsine sarfederek ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ﴾ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathîri; onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.
651
İkinci Hatvede
﴿وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ﴾ dersini verdiği gibi; kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz‑ı ücret ve istifade‑i huzûzât makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek; nefs‑i emmârenin muktezâsıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathîri, terbiyesi; şu hâlin aksidir. Yani, nisyan‑ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzûzât ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek…
Üçüncü Hatvede
﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ dersini verdiği gibi; nefsin muktezâsı, dâima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır‑ı Zülcelâl tarafından ona ihsân edilmiş ni'metler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir.
Şu mertebede tezkiyesi, ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا﴾ sırrıyla şudur ki; kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.
Dördüncü Hatvede
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ dersini verdiği gibi; nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcûd bilir. Ondan bir nev'i rubûbiyet da'vâ eder. Ma'bûd’una karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikati derketmekle ondan kurtulur.
652
Hakikat şudur ki: Herşey nefsinde mânâ‑yı ismiyle fânîdir, mefkûddur, hâdistir, ma'dûmdur. Fakat mânâ‑yı harfiyle ve Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına âyinedârlık cihetiyle ve vazifedârlık itibariyle şâhiddir, meşhûddur, vâciddir, mevcûddur.
Şu makamda tezkiyesi ve tathîri şudur ki: Vücûdunda adem, ademinde vücûdu vardır. Yani kendini bilse, vücûd verse, kâinât kadar bir zulümât‑ı adem içindedir. Yani, vücûd‑u şahsîsine güvenip, Mûcid‑i Hakîki’den gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziyâ‑yı vücûdu, nihâyetsiz zulümât‑ı adem ve firâklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid‑i Hakîki’nin bir âyine‑i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcûdâtı ve nihâyetsiz bir vücûdu kazanır. Zîra bütün mevcûdât esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’u bulan bir kalb, herşeyi bulur.
653
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkindeki dört hatvenin izâhatı; hakikatin ilmine, Şerîatın hakikatine, Kur'ânın hikmetine dair olan yirmialtı aded Söz’lerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir‑iki noktaya kısa bir işâret edeceğiz, şöyle ki:
Evet şu tarîk daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’e verir. Hâlbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat mâşuk‑u mecâzîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb‑u Hakîki’ye gider.
Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâ‑pervâzâne da'vâları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
Hem, bu tarîk daha umumî ve cadde‑i kübrâdır. Çünkü kâinâtı, Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd gibi, huzur‑u dâimî kazanmak için, i'dâma mahkûm zannedip “Lâ mevcûde illâ Hû” hükmetmeye veyâhut Ehl‑i Vahdetü'ş-şühûd gibi, huzur‑u dâimî için kâinâtı nisyan‑ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip “Lâ meşhûde illâ Hû” demeye mecbur olmuyor. Belki i'dâmdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur'ân affettiğinden, o da sarf‑ı nazar edip ve mevcûdâtı kendileri hesabına hizmetten azlederek, Fâtır‑ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ‑i Hüsnâ’sının mazhariyet ve âyinedârlık vazifesinde isti'mâl ederek, mânâ‑yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur‑u dâimîye girmektir; herşeyde Cenâb‑ı Hakk’a bir yol bulmaktır.
Elhâsıl: Mevcûdâtı, mevcûdât hesabına hizmetten azlederek, mânâ‑yı ismiyle bakmamaktır…
654
Otuzuncu Mektûb
Matbu' Arabî “İşârâtü'l‑İ'câz” Tefsiridir.
Otuzbirinci Mektûb
Otuzbir “Lem'a”dır.
Otuzikinci Mektûb
Kendi kendine manzûm tarzını alan matbu' “Lemeât” risalesidir. Aynı zamanda “Otuzikinci Lem'a” olup, Sözler Mecmuası’nın âhirinde neşredilmiştir.
Otuzüçüncü Mektûb
Mârifet‑i İlâhiye’ye pencereler açan “Otuzüç Pencereli Risale” olup, bir cihette “Otuzüçüncü Söz” olduğundan Sözler Mecmuası’nda neşredilmiş, buraya dercedilmemiştir.
655
İşârât‑ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz
İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın, Risale‑i Nur hakkında ihbar‑ı gaybîsinden bir parça olan bu kısım; Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nda dercedilen İşârât‑ı Kur'âniye ve üç Kerâmet‑i Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye risaleleriyle birlikte, ehl‑i vukûfların takdirkâr raporlarına müsteniden, mahkemelerce sâhiblerine geri iâde edilmiştir.
İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) Celcelûtiye’de, Risale‑i Nur hakkındaki üç kerâmetinden bir kerâmetinin sekiz remzinden Yedinci ve Sekizinci Remz’in bir parçasıdır. Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nın yüz yirmibeşinci sahifesinden, yüz otuzuncu sahifesine kadar olan kısımda mündericdir.
Yedinci Remiz
Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, nasıl ki: ………………………………………. ❋ وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْوَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا ❋ وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْحُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ ❋ وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’a işâret etmiş, öyle de; aynı fıkra ile, “Àlî bir tefekkürnâme ve Tevhide dair yüksek bir mârifetnâme” nâmında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'a’ya dahi işâret eder.
İkinci fıkrasıyla İsm‑i A'zam ve Sekîne denilen esmâ‑i sitte-i meşhûrenin hakikatlerini gayet àlî bir tarzda beyân ve isbât eden ve Yirmidokuzuncu Lem'a’yı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a nâmında altı nükte‑i esmâ risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işâret ettiğinden; sonra akabinde, Risale‑i Esmâ’yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuâ’ı olarak, otuzüç âyet‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işârâtını kaydedip, hesab‑ı cifrî münâsebetiyle, baştan başa ilm‑i hurûf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelimesiyle işâret edip; der‑akab وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi, Risale‑i hurûfiyeyi takib eden ve El‑Âyetü'l-Kübrâ’dan ve başka Resâil‑i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale‑i Nurun, şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ‑yı Mûsa nâmını vererek işâretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
656
Evet, وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’a işâreti, kuvvetli karîneler ile isbât edildiği gibi; aynı kelime, diğer bir mânâ ile elhak Risale‑i Nurun Âyet-i Kübrâsı hükmünde ve ekser risalelerin rûhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm, “Müstetbeâtü't‑terâkib” kaidesiyle ona bakıyor, efrâdına dâhil ediyor… Öyle ise; Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh dahi, bu fıkradan ona bakıp işâret eder diyebiliriz.
Hem sâir işârâtın karînesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem'alara başka bir tarz‑ı ibare ile îmâ ederek; Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'dâmdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mânâ‑yı mecâzî ve mefhûm‑u işârî ile, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh kendi lisânını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına isti'mâl ederek; وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْyani: “Yâ Rab! Beni kurtar, emân ve emniyet ver!” diye duâ etmesiyle; tam tamına Eskişehir Hapishânesi’nde i'dâm ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle, kelâm‑ı zımnî ve işârî delâlet ettiğinden, diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh dahi, bundan ona işâret eder.
657
Hem Otuzuncu Lem'a nâmında ve altı nükte olan Risale‑i Esmâ’ya bakarak وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip, sâir işârâtın karînesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karînesiyle, hem ikisinin isimde ve esmâ lafzına tevâfuk karînesiyle, hem teşettüt‑ü hâle ve sıkıntılı bir gurbete ve perîşaniyete düşen müellifi, onun te'lifi bereketiyle tesellî ve tahammül bulmasına ve mânâ‑yı mecâzî cihetinde, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh lisânıyla kendine duâ olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ yani: “İsm‑i A'zam olan o esmâ risalesinin bereketiyle, beni teşettütten, perîşaniyetten hıfzeyle yâ Rabbî!” meâli; tam tamına o risale ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle; kelâm‑ı mecâzî delâlet ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh ise, gaybî işâret eder diyebiliriz.
Hem mâdem Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrârlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr‑u istikbâliyeden haber veriyor.
Ve mâdem Kur'ân itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'ân hesabıyla, Risale‑i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve mâdem sarâhat derecesinde çok karîne ve emârelerle; Risale‑i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve eczâları bu mevkie lâyıktır ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın nazar‑ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyâkatleri ve kıymetleri var.
Ve mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Sirâcü'n‑Nur’dan zâhir bir sûrette haber verdiğinden; sonra ikinci derecede, perdeli bir tarzda Sözler’den, sonra Mektûblardan, sonra Lem'alardan, risalelerdeki aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karînelerin sevkiyle kelâm, delâlet ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın işâret ettiğini isbât eylemiş.
658
Ve mâdem, başta; بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillâh risalesine baktığı gibi; kasem‑i câmi'-i muazzamın âhirinde, risalelerin kısm‑ı âhirleri olan son Lem'alar’a ve Şuâlar’a; hususan bir âyet‑i kübrâ-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Hàrika-i Arabiye ve Risale‑i Esmâ-i Sitte ve Risale‑i İşârât-ı Hurûf-u Kur'âniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mâhiyette bulunan ve bir mânâda Âyetü'l‑Kübrâ nâmını alan risale‑i hàrikaya bakıyor gibi bir tarz‑ı ifâde görünüyor.
Ve mâdem bir tek mes'elede bulunan emâreler ve karîneler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle birbirine kuvvet verir; zaîf bir münâsebetle bir tereşşuh dahi menba'ına ilhâk edilir…
Elbette bu yedi aded esâslara istinâden deriz:
Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, nasıl ki, meşhûr Sözler’e tertibleri üzerine işâret etmiş ve Mektûbat’tan bir kısmına ve Lem'alar’dan en mühimlerine tertible bakmış, öyle de; بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْcümlesiyle, Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'aların en son olan Esmâ‑i Sitte Risalesi’ne, tahsin ederek bakıyor.
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşârât‑ı Hurûf-u Kur'âniye Risalesi’ni takdir edip, işâretle tasdik ediyor.
وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi, şimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmânın elinde Asâ‑yı Mûsa gibi hàrikalı, en kuvvetli bürhân olan Mecmua Risalesini senâkârâne remzen gösteriyor gibi bir tarz‑ı ifâdeden bilâ‑pervâ hükmediyoruz ki:
Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh hem Risale‑i Nurdan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mânâ‑yı hakîki ve mecâzî ile, işârî ve remzî ve îmâî ve telvihî bir sûrette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işâret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.
659
Buradaki mânâ‑yı işârî ve medlûl‑ü mecâzîlere, karînelerin en güzeli ve latîfi; aynı tertibi muhâfaza ile verilen isimlerin münâsebetidir. Meselâ: Yirmidokuz ve otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe‑i ta'dâdda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Söz’lere gayet münâsib isimler ile; başta, Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mâhiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işâret etmesi, gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letâfetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım, Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir. Hàlık‑ı Rahîm’ime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi, kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs‑i emmâreyi, başkalara beğendirmek arzusu kalmamış… Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir.
İşte bu hâlet‑i rûhiye ile, yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun doğru ve hak olduğuna latîf bir münâsebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelûtiye, Süryânîce “bedî'” demektir ve “bedî'” mânâsındadır. İbareleri bedî' olan Risale‑i Nur, Celcelûtiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhâtı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyâkatim olmadığı hâlde bana verilen “Bediüzzaman” lakabı, benim değildi; belki Risale‑i Nurun manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümânına âriyeten ve emâneten takılmış. Şimdi o emânet isim, hakîki sâhibine iâde edilmiş.
660
Demek, Süryânîce bedî' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binâen kasideye verilen Celcelûtiye ismi işârî bir tarzda; bid'at zamanında çıkan Bedîü'l‑Beyân ve Bediü'z‑Zaman olan Risale‑i Nurun, hem ibare, hem mânâ, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münâsebetdârlığı ihsâs etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında, Risale‑i Nur çok yer işgal ettiği için, hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Sekizinci Remiz
Suâl: Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de: Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden; hem bu asrın şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve şeâir‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden; hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden; hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân, Ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) kerâmetkârâne ondan haber verip, tercümânını teşci' etmiş.
661
Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; – her mü'min tek başıyla – dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki, dayanabilsin.
Risale‑i Nur bu vazifeyi, en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda; hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek; o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde – hizmet‑i îmâniye itibariyle – âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde, kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi; kuvve‑i maneviyeyi, ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
Eğer bir muannid tarafından denilse: “Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş.”
Biz de deriz ki: Farazâ, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh irâde etmezse, fakat kelâmı delâlet eder ve karînelerin kuvvetiyle, işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder.
Hem mâdem o mecâzî mânâ ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır ve bu iltifata lâyıktır ve karîneleri kuvvetlidir; elbette Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın, böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa; Celcelûtiye vahiy olmak cihetiyle hakîki sâhibi, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın Üstadı olan Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küllî teveccühü ve Üstadının Üstad‑ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır.
662
Bu hususta kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât‑ı azîme içinde, El‑Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir‑i ekberi olan Yedinci Şuâ’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübelerle bu gibi hâletlerimde, inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte – hiç hâtırıma gelmediği hâlde – birden bu kerâmet‑i Aleviye’nin zuhûru, bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet‑i İlâhiye gibi, Rabb‑i Rahîm’in bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz…
Said Nursî
663
Hakikat Çekirdekleri
Otuzbeş sene evvel tab'edilen “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki risaleden vecîzelerdir.
﴿﷽﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
1 – Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; İttibâ'‑ı Kur'ân’dır.
2 – Azametli, bahtsız bir kıt'anın; şânlı, tâli'siz bir devletin; değerli, sâhibsiz bir kavmin reçetesi; İttihâd‑ı İslâm’dır.
3 – Arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez. Zîra herşey, herşeyle bağlıdır.
4 – Haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı; mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zîra Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir; tağayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz; herşey ona nisbeten birdir.
5 – Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
6 – Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
664
7 – Kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki; bütün esbâb‑ı tabîiye farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
8 – Esbâba te'sir‑i hakîki verilmemiş; vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest‑i Kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ – nazar‑ı zâhirde – dest‑i kudret, mülk cihetindeki umûr‑u hasîse ile mübâşir görülmesin.
9 – Mahall‑i taalluk-u Kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffâftır, nezîhtir.
10 – Âlem‑i şehâdet, avâlimü'l‑guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11 – Bir noktayı tam yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın herbir harfinin – bâhusus zîhayat herbir harfinin – herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12 – Meşhûrdur ki; hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn ederek “Hilâli gördüm.” dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede‥ Kamer nerede?‥ Harekât‑ı zerrât nerede‥ Fâil‑i teşkil-i envâ' nerede?
13 – Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; Nakıştır, nakkàş değil; Kàbildir, fâil değil; Mistardır, masdar değil; Nizâmdır, nâzım değil; Kanundur, kudret değil; Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil!
665
14 – Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbesiyledir.
15 – Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur; doğru söyler. Bir avuç su, meyelân‑ı incimâd ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16 – Karıncayı emîrsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem‑i şehâdetteki insanlara İnşikak‑ı kamer bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem‑i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye’dir ki; nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir ve o parlak Zât berk ve kamer gibi, melekûtta şu'le‑feşân olmuştur.
17 – Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân‑ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân‑ı innîdir.
18 – Hayat, kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir. Onun için ittihâda sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19 – Rûh, bir kanun‑u zîvücûd-u haricîdir; bir nâmus‑u zîşuûrdur. Sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi; rûh dahi âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş, kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir; bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcûd rûh, ma'kul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem‑i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nev'ilerdeki kanunlara Kudret‑i Ezeliye bir vücûd‑u haricî giydirseydi, rûh olurdu. Eğer rûh vücûdu çıkarsa, şuûru başından indirse, yine lâyemût bir kanun olurdu.
666
20 – Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayat ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşâftır.
21 – Nasrâniyet, ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk‑i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakîki Nasrâniyetin esâsını câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslîm olacaktır.
İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: “Hazret‑i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.”
22 – Cumhûr‑u avâmı, bürhândan ziyâde, me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder.
23 – Şerîatın yüzde doksanı – zarûriyât ve müsellemât‑ı diniye – birer elmas sütundur. Mesâil‑i ictihâdiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altının himâyesine verilmez.
Kitaplar ve ictihâdlar Kur'ân’a dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!‥
24 – Her müstaid, nefsi için ictihâd edebilir, teşri' edemez.
25 – Bir fikre dâvet, cumhûr‑u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir.
667
26 – İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27 – Birbirinden eşeff ve eltaf, Kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle, âlem‑i misâlden âlem‑i ervâha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime, milyonlar kelimât olur. Kalem‑i Kudret, şu sırr‑ı tenâsülü pek acîb istinsah ediyor. İn'ikâs, ya hüviyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar. Kesifin timsâlleri birer meyyit‑i müteharriktir. Bir rûh‑u nurânînin kendi âyinelerinde olan timsâlleri birer hayy‑ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28 – Şems, hareket‑i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyârât düşüp dağılacaktır.
29 – Nur‑u fikir, ziyâ‑yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr‑ı ebyazı, muzîi leyle‑i süveydâ ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi;(Hâşiye) fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb bulunmazsa, basîretsizdir.
30 – İlimde iz'ân‑ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, i'tikàd başkadır.
31 – Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.
32 – Âlim‑i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33 – Bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının vücûduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
668
34 – Desâtir‑i hikmet, nevâmis‑i hükûmetle; kavânîn‑i hak, revâbıt‑ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhûr‑u avâmda müsmir olamaz.
35 – Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihada bağy ismi takılmış; esârete hürriyet nâmı verilmiş!‥ Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.
36 – Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37 – Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister!‥
38 – Zaman gösterdi ki; Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil…
39 – Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken, esâret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40 – Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, hàvâssa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler.
41 – Gaye‑i hayâl olmazsa veyâhut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp, etrafında gezerler.
42 – Bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci Kelime: “İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.”
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücûb‑u zekâttır.
İkinci kelimenin devâsı, hurmet‑i ribâdır.
Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribâya: “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!‥
669
43 – Devletler, milletler muhârebesi; tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44 – Tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, gâliben maksûdunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir.
45 – Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve i'tizâl, burada barışırlar.
46 – Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a ilticâ etmemek gerektir.
47 – Hayatın yarası iltiyâm bulur. İzzet‑i İslâmiye’nin ve nâmusun ve izzet‑i milliyenin yaraları pek derindir.
48 – Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Hâşiye) Öyle şerâit tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır ve öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
49 – Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.
لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
“Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.”
50 – Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
51 – İnsanları canlandıran, emeldir; öldüren, ye'stir.
52 – Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyeti ve İslâm için farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile; kendini, yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve Hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâm’ın saâdet ve hürriyet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişafını hàrikulâde tâcil etti.
670
53 – Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin‑i medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54 – Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır.
55 – Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir; göz ise maneviyatta kördür.
56 – Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar.
57 – İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. Herşeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58 – Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana mal eder.
59 – Hadîs, mâden‑i hayat ve mülhim‑i hakikattir.
60 – İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir. Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
61 – Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder. Medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir:
1 – Nokta‑i istinâdı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
2 – Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
3 – Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
671
4 – Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesâdümdür.
5 – Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O hevâ ise, insanın mesh‑i manevîsine sebebdir.
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise:
Nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel, haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür.
Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür.
Cihetü'l‑vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, râbıta‑i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı, yalnız tedâfü'dür.
Hayatta düstur‑u cidâl yerine düstur‑u teâvündür ki; şe'ni, ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür.
Mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62 – Musîbet‑i âmme, ekseriyetin hatâsından terettüb eder. Musîbet; cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir.
63 – Şehîd, kendini hayy bilir. Fedâ ettiği hayatı – sekerâtı tatmadığından – gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız, daha nezîh olarak buluyor.
64 – Adâlet‑i mahzâ-i Kur'âniye; bir masûmun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
672