Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birinci Risale Olan Birinci Kısım

Bu kısım, Birinci Kısımdır; Dokuz Nüktedir.
﴿
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Pek Ciddi Bir Arkadaşım!
Bu defaki mektûbunda, vaktim ve hâlim müsâade etmediği mühim bir mes'eleye dair cevab istiyorsun.
Kardeşim, bu sene elhamdülillâh risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor. Ve bu vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan Şâbân ve Ramazanda, akıldan ziyâde kalb hissedardır, rûh hareket eder. Şu mes'ele‑i azîmeyi başka vakte ta'lik edip, ne vakit Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden kalbe sünûhât gelse, tedrîcen size yazılır. Şimdilik Üç Nükteyi (Hâşiye) beyân edeceğim:

Birinci Nükte

Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârı bilinmiyor; müfessirler hakikatini anlamamışlar diye beyân olunan fikrin iki yüzü var. Ve onu diyen, iki tâifedir.
553
Birincisi: Ehl‑i hak ve ehl‑i tedkiktir. Derler ki: Kur'ân, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nusûs ve muhkemâtını teslîm ve kabûl ile beraber, tetimmat kabîlinden hakàik‑ı hafiyesinden dahi hissesini alır; başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez.”
Evet, zaman geçtikçe Kur'ân‑ı Hakîm’in daha ziyâde hakàikı inkişaf eder demektir. Yoksa; hâşâ ve kellâ selef‑i sâlihînin beyân ettikleri hakàik‑ı zâhiriye-i Kur'âniye’ye şübhe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat'îdir; esâstırlar, temeldirler.
Kur'ân ﴿عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ fermânıyla mânâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb‑ı İlâhî, o mânâlar üzerine döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs mânâları kabûl etmemekten, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb‑ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret‑i Risalet’in fehmini tezyif etmek çıkar.
Demek maânî‑i mensûsa, müteselsilen menba'‑ı Risaletten alınmıştır. Hattâ İbn‑i Cerîr-i Taberî, bütün maânî‑i Kur'ânı, muan'an sened ile müteselsilen menba'‑ı Risalete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsirini yazmış.
İkinci Tâife: Ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, Ahkâm‑ı İslâmiye ve hakàik‑ı îmâniyeye karşı gelmek istiyor. Kur'ân‑ı Hakîm’in senin tâbirinle birer polat kalesi hükmünde olan sûrlu sûreleri içinde yol bulmak istiyor. Böyleler, hâşâ, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye şübhe îrâs etmek için bu nev'i sözleri işâa ediyorlar.

İkinci Nükte

Cenâb‑ı Hak, Kur'ân’da çok şeylere kasem etmiş. Kasemât‑ı Kur'âniye’de çok büyük nükteler var, çok sırlar var.
554
Meselâ: ﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ’deki kasem, Onbirinci Söz’deki muhteşem temsîlin esâsına işâret eder. Kâinâtı, bir saray ve bir şehir sûretinde gösterir.
Hem ﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ’deki kasem ile, i'câzat‑ı Kur'âniye’nin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece‑i hürmette olduğunu ihtar eder.
﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى﴿فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ ❋ وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌ ’deki kasem, yıldızların sukùtuyla vahye şübhe îrâs etmemek için cin ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işâret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemâl‑i intizam ile yerlerine yerleştirmek ve seyyârâtları hayret‑engîz bir sûrette döndürmekteki azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmeti, o kasem ile ihtar ediyor
﴿وَالذَّارِيَاتِ﴿وَالْمُرْسَلَاتِ ’deki kasemde, havanın temevvücatı ve tasrifatı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için, rüzgârlara memur melâikelere kasem ile nazar‑ı dikkati celbediyor ki; tesâdüfî zannolunan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar. Ve hâkezâ Herbir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve fâidesi vardır.
Vakit müsâid olmadığı için, yalnız icmâlen ﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işâret edeceğiz. Şöyle ki:
555
Cenâb‑ı Hak, tîn ve zeytin ile kasem vâsıtasıyla, azamet‑i kudretini ve kemâl‑i rahmetini ve büyük ni'metlerini ihtar ederek, esfel‑i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve îmân ve amel‑i sâlih ile, a'lâ‑yı illiyîne kadar terakkiyât‑ı maneviyeye mazhar olabilmesine işâret ediyor. Ni'metler içinde tîn ve zeytinin tahsîsinin sebebi; o iki meyvenin çok mübârek ve nâfi' olması ve hilkatlerinde de, medâr‑ı dikkat ve ni'met çok şeyler bulunmasıdır.
Çünkü, hayat‑ı ictimâiye ve ticariye ve tenviriye ve gıdâ‑yı insaniye için zeytin en büyük bir esâs teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihâzâtını saklayıp dercetmek gibi bir hàrika mu'cize‑i kudreti gösterdiği gibi; ta'mında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhâlif olarak devamında ve daha sâir menâfi'indeki ni'met‑i İlâhiye’yi kasem ile hâtıra getiriyor. Buna mukâbil, insanı îmân ve amel‑i sâlihe çıkarmak ve esfel‑i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor.

Üçüncü Nükte

Sûrelerin başlarındaki hurûf‑u mukattaa İlâhî bir şifredir. Hàs abdine, onlarla bazı işâret‑i gaybiye veriyor. O şifrenin miftâhı, O Abd‑i Hàs”tadır; hem O’nun veresesindedir. Kur'ân‑ı Hakîm mâdem her zaman ve her tâifeye hitâb ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi' çok mütenevvi' vücûhları, mânâları olabilir. Selef‑i Sâlihîn ise en hàlis parça onlarındır ki, beyân etmişler. Ehl‑i velâyet ve tahkîk, seyr ü sülûk‑i rûhâniyeye ait çok muâmelât‑ı gaybiye işârâtını onlarda bulmuşlar. İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde, El‑Bakara Sûresi’nin başında, i'câz‑ı belâğat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.

Dördüncü Nükte

Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki tercümesi kàbil olmadığını Yirmibeşinci Söz isbât etmiştir. Hem manevî i'câzındaki ulviyet‑i üslûb ise, tercümeye gelmez. Manevî i'câzında olan ulviyet‑i üslûb cihetinden gelen zevk ve hakikati beyân ve ifhâm etmek pek müşkül. Fakat yolu göstermek için bir‑iki cihete işâret edeceğiz. Şöyle ki:
556
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِهِ﴿يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ﴿لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ gibi âyetlerle, o derece hàrika bir ulviyet‑i üslûb ve i'câzkârâne bir cem'iyet içinde Hallâkıyetin hakikatini hayâle tasvir ediyor, gösteriyor ki:
Sâni'‑i âlem olan şu kâinâtın ustası, başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı ânda zerreleri yerlerine meselâ zîhayatların gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi manevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı ânda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni'‑i Zülcelâl, manevî kudretin hangi manevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa; aynı o manevî çekiç ile, beşerin sîmâsındaki hadsiz alâmet‑i fârika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.” diye ifâde eder.
557
Demek O Sâni'‑i Zülcelâl, başında; işlerini hem göze, hem kulağa göstermek için, Âyât‑ı Kur'âniye ile, bir çekici zerreye vuruyor; aynı âyetin diğer kelimesiyle, o çekici şemse vuruyor; merkezine çakar gibi ulvî üslûb ile Vahdâniyeti ayn‑ı Ehadiyet içinde ve nihâyet celâli, nihâyet cemâl içinde ve nihâyet azameti, nihâyet hafâ içinde ve nihâyet vüs'ati, nihâyet dikkat içinde ve nihâyet haşmeti, nihâyet rahmet içinde ve nihâyet bu'diyeti, nihâyet kurbiyet içinde gösterir. Muhâl telâkki edilen cem'‑i ezdâdın en uzak mertebesini, vâcib derecesindeki bir sûretini ifâde eder, isbât edip gösterir.
İşte bu tarz ifâdesi ve üslûbudur ki, en hàrika edîbleri, belâğatına secde ettiriyor.
Hem meselâ: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyetiyle, şöyle bir üslûb‑u àlî ile Saltanat‑ı Rubûbiyet’indeki haşmeti gösterir. Şöyle ki:
Gökler ve zemin; iki mutî' kışla hükmünde ve iki muntazam ordu merkezi sûretinde tek bir emirle veya boru gibi bir işâretle, o iki kışlada fenâ ve adem perdesinde yatan mevcûdât, o emre kemâl‑i sür'atle ve itâatle Lebbeyk!’ deyip, meydân‑ı haşir ve imtihana çıkarlar.”
İşte, haşir ve kıyâmeti ne kadar mu'cizâne bir üslûb‑u àlî ile ifâde edip ve o da'vânın içinde bir delil‑i iknâîye işâret ediyor ki:
558
Bilmüşâhede, nasıl ki, zeminin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv‑i semâda, ademde ve küre‑i havâiyede dağılmış, saklanmış katreler; nasıl kemâl‑i intizam ve sür'atle haşrolup her baharda meydân‑ı tecrübe ve imtihana çıkıyorlar; zeminde hubûbat, semâda katarât her vakit bir mahşer‑nümûn sûretini alırlar; öyle de, haşr‑i ekber dahi öyle kolay zuhûr eder. Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ Şu âyetlere, sâir âyâttaki derece‑i belâğatı kıyâs edebilirsiniz.
Acaba, şu tarzdaki âyâtın hakîki tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir! Olsa olsa, ya kısa bir meâl‑i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş‑altı satır tefsir yazmak lâzım gelir.

Beşinci Nükte

Meselâ Elhamdülillâh bir cümle‑i Kur'âniye’dir. Bunun en kısa mânâsı, ilm‑i nahiv ve beyân kaidelerinin iktiza ettiği şudur: كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّٰى بِاللّٰهِ
Yani: Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hàstır ve lâyıktır O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a ki, ALLAH denilir.”
İşte, ne kadar hamd varsa”, El‑i istiğrak”tan çıkıyor. Her kimden gelse kaydı ise, Hamd masdar olup, fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifâde eder. Hem mef'ûlün terkinde, yine makam‑ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifâde ettiği için, her kime karşı olsa kaydını ifâde ediyor. Ezelden ebede kadar kaydı ise; fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânâyı ifâde ediyor. Hàs ve müstehak mânâsını lillâh”daki lâm‑ı cerr ifâde ediyor. Çünkü o lâm”, ihtisàs ve istihkak içindir. Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd kaydı ise; vücûb‑u vücûd, Ulûhiyetin lâzım‑ı zarûrîsi ve Zât‑ı Zülcelâl’e karşı bir ünvân‑ı mülâhaza olduğundan, Lafzullâh sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm‑i A'zam olduğu itibariyle, delâlet‑i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü'l‑Vücûd ünvânına dahi, o delâlet‑i iltizamiye ile delâlet ediyor.
559
İşte, Elhamdülillâh cümlesinin en kısa ve ulemâ‑i Arabiyece müttefekun‑aleyh bir mânâ‑yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i'câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
Hem, elsine‑i âlem içinde lisân‑ı nahvî”, Arabî’den başka bir tek lisân var; o da hiçbir vakit Arab lisânının câmiiyetine yetişemez. Acaba, o câmi' ve i'câzdarâne olan lisân‑ı nahvî ile mu'cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm‑i muhît içinde zuhûr eden kelimât‑ı Kur'âniye; sâir elsine‑i terkîbiye ve tasrifiye vâsıtasıyla, zihni cüz'î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât‑ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir?
Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki; herbir harf‑i Kur'ân, bir hakàik hazinesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir.

Altıncı Nükte

Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:
560
Bir vakit ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ’deki nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm ve mütekellim‑i vahde sîgasından, na'büdü sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki:
Namaz kıldığım o Bayezid Câmii’ndeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdime cesâret geldi.
Birden bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim.
Onda dahi; rû‑yi zemin mescidinde, Kâbe‑i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ dedim. Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.” Mâdem hayâlen bu perde açıldı; Kâbe‑i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l‑Esved’e tevdî' edip emânet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı:
Birinci Dâire: Rû‑yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat‑i uzmâ.
561
İkinci Dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât‑ı kübrâda, bir tesbihât‑ı uzmâda, her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihât ile meşgul bir cemâat içindeyim. Vezâif‑i Eşya tâbir edilen hidemât‑ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde Allâhu Ekber deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir dâire içinde, hayret‑engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki; zerrât‑ı vücûdiyemden havâss‑ı zâhiriyeme kadar, tâife tâife vazife‑i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki latîfe‑i Rabbâniyem, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım, o iki cemâat‑i uzmâyı niyet ederek demişti
Elhâsıl: Na'büdü nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân‑ı Hakîm’in tercümânı ve mübelliği olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine‑i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet‑i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip; o üç cemâatte herkes benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukàbele ediyor, tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
562
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip, umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb‑ı izzeti, nev'‑i beşere belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor. İşte bütün mâzi ve müstakbel, zaman‑ı hâzır hükmüne geçti; bütün nev'‑i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak; o hitâb, o sûretle onlara ediliyor.
O vakit herbir Âyât‑ı Kur'âniye, gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim‑i Ezelî’den ve makam‑ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi tercümân‑ı àlîşânından aldığı bir kuvvet, ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur‑u i'câzı, içinde gördüm.
O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre, yâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-Kur'ân dedim.
O ayn‑ı hakikat olan hayâlden Na'büdü nun’una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ânın değil âyetleri, kelimeleri, belki nun‑u na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayâl, o nun‑u na'büdüden çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı ﴿نَعْبُدُ ve ﴿نَسْتَع۪ينُ ’de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlık’a giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim.”
O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:
563
Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta; zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl‑i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde, gayet şuûrkârâne, intizam‑perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd‑u Bilhak ve bir Âmir‑i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak, bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına lâzım pek kesretli, muhtelif matlûbları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt‑i münâsibde, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşâhede görünüyor
İşte, şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyacâtı ve bu fevkalâde iânât‑ı gaybiye ve imdâdât‑ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak ve Kerîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak olan bir hâmî ve râzıkları vardır ki; herşey ve her zîhayat, O’ndan istiâne eder, medet bekliyor. Ma'nen; ﴿اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ der.
O vakit akıl, Âmennâ ve saddaknâ dedi.

Yedinci Nükte

Sonra o hâlde ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dediğim vakit, baktım ki: Mâzi tarafına göçüp giden kafile‑i beşer içinde gayet nurânî, parlak; Enbiyâ, Sıddıkîn, Şühedâ, Evliyâ, Sâlihîn kafilelerini gördüm ki, istikbâl zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde‑i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime beni o kafileye iltihak etmek için yol gösteriyor; belki iltihak ettiriyor
564
Birden, Fesübhânallâh!” dedim; zulümât‑ı istikbâli tenvir eden ve kemâl‑i selâmetle giden bu nurânî kafile‑i uzmâya iltihak etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre mikdar şuûru olan bilmesi lâzım. Acaba bid'aları icâd etmekle o kafile‑i uzmâdan inhiraf eden; nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir?
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz fermân etmiş ki: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ Acaba bu fermân‑ı kat'îye karşı ulemâü's‑sû' tâbirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki; lüzumsuz, zararlı bir sûrette Şeâir‑i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar; tebdili kàbil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve‑i mânâdan gelen bir intibâh‑ı muvakkat, o ulemâ‑i sû'u aldatmıştır.
Meselâ: Nasıl ki, bir hayvanın veyâhut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir; fakat az bir zamanda o zarîf et ve o güzel meyve, o yabânî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder.
Öyle de, Şeâir‑i İslâmiyedeki tâbirat‑ı Nebeviye ve İlâhiye, hayatdâr ve sevâbdâr bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nurâniyet, muvakkaten çıplak bir derece görünür; fakat, cildden cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübârek mânâların rûhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise

Sekizinci Nükte

Buna dair bir düstur‑u hakikati beyân etmek lâzım. Şöyle ki:
Nasıl Hukuk‑u Şahsiye ve bir nev'i Hukukullâh sayılan Hukuk‑u Umumiye nâmıyla iki nev'i hukuk var, öyle de; mesâil‑i Şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara Şeâir‑i İslâmiye tâbir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızâsı olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecâvüzdür.
565
O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabîlinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar‑ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum Âlem‑i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr‑ı Saâdet’ten şimdiye kadar bütün eâzım‑ı İslâmın bağlandığı o nurânî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre mikdar şuûrları varsa, titresinler!‥

Dokuzuncu Nükte

Mesâil‑i Şerîattan bir kısmına taabbüdî denilir; aklın muhâkemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.
Bir kısmına ma'kulü'l‑mânâ tâbir edilir. Yani bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebeb ve illet değil. Çünkü hakîki illet, emir ve nehy‑i İlâhîdir.
Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyîr edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyîr edemez. Öyle de; Şeâirin fâidesi, yalnız ma'lûm mesâlihtir.” denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir.
Meselâ biri dese: Ezânın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır; şu hâlde bir tüfenk atmak kâfîdir.” Hâlbuki o dîvâne bilmez ki, binler maslahat‑ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'‑i beşer nâmına, yâhut o şehir ahâlisi nâmına, hilkat‑i kâinâtın netice‑i uzmâsı ve nev'‑i beşerin netice‑i hilkati olan ilân‑ı Tevhid ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye karşı izhâr‑ı ubûdiyete vâsıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?‥
Elhâsıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle Yaşasın Cehennem!” der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister.
﴿لَا يَسْتَو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ‥ الخ
566

İkinci Risale Olan İkinci Kısım

Ramazan‑ı Şerîfe Dairdir
Birinci kısmın âhirinde Şeâir‑i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan‑ı Şerîfe dair olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.
Bu İkinci Kısım, Ramazan‑ı Şerîfin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyân eden Dokuz Nüktedir.
﴿
﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ

Birinci Nükte

Ramazan‑ı Şerîfteki savm, İslâmiyetin erkân‑ı hamsesinin birincilerindendir. Hem Şeâir‑i İslâmiyenin a'zamlarındandır.
İşte Ramazan‑ı Şerîfteki orucun çok hikmetleri; hem Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetine, hem insanın hayat‑ı ictimâiyesine, hem hayat‑ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam‑ı İlâhiye’nin şükrüne bakar hikmetleri var.
Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb‑ı Hak, zemin yüzünü bir sofra‑i ni'met sûretinde halkettiği ve bütün envâ'‑ı ni'meti, o sofrada ﴿مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُbir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl‑i Rubûbiyet’ini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifâde ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbâb dâiresinde, o vaziyetin ifâde ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.
567
Ramazan‑ı Şerîfte ise, ehl‑i îmân birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan‑ı Ezelî’nin ziyâfetine dâvet edilmiş bir sûrette, akşama yakın Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir tavr‑ı ubûdiyetkârâne göstermeleri; o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubûdiyetle mukàbele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref‑i kerâmete iştirâk etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?

İkinci Nükte

Ramazan‑ı Mübârek’in savmı, Cenâb‑ı Hakk’ın ni'metlerinin şükrüne baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Söz’de denildiği gibi bir pâdişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymetdâr olan o ni'metleri kıymetsiz zannedip, onu in'âm edeni tanımamak nihâyet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb‑ı Hak hadsiz envâ'‑ı ni'metini nev'‑i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukâbil o ni'metlerin fiatı olarak şükür istiyor. O ni'metlerin zâhirî esbâbı ve ashâbı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz. Onlara minnetdâr oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Hâlbuki Mün'im‑i Hakîki, o esbâbdan hadsiz derecede o ni'met vâsıtasıyla şükre lâyıktır.
İşte O’na teşekkür etmek; o ni'metleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o ni'metlerin kıymetini takdir etmek ve o ni'metlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
568
İşte Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, hakîki ve hàlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü; sâir vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakîki açlık hissetmedikleri zaman, çok ni'metlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara hususan zengin olsa ondaki derece‑i ni'met anlaşılmıyor. Hâlbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdâr bir ni'met‑i İlâhiye olduğuna kuvve‑i zâikası şehâdet eder. Pâdişahtan, en fukaraya kadar herkes, Ramazan‑ı Şerîfte o ni'metlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr‑ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle; O ni'metler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve in'âmıdır. O’nun emrini bekliyorum.” diye ni'meti ni'met bilir. Bir şükr‑ü manevî eder.
İşte bu sûretle oruç, çok cihetlerle hakîki vazife‑i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

Üçüncü Nükte

Oruç, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar, maîşet cihetinde muhtelif bir sûrette halkedilmişler. Cenâb‑ı Hak o ihtilâfa binâen, zenginleri fukaraların muâvenetine dâvet ediyor. Hâlbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefis‑perest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette; insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr‑ü hakîkinin bir esâsıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir.
Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vâsıtasıyla muâvenete mükellef olduğu ihsânı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakîki o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.

Dördüncü Nükte

Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ mevhûm bir rubûbiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz ni'metlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gâsıbâne, hırsızcasına ni'met‑i İlâhiye’yi hayvan gibi yutar.
569
İşte Ramazan‑ı Şerîfte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki; kendisi mâlik değil, memlûktur; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz; elini suya uzatamaz diye, mevhûm rubûbiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır; hakîki vazifesi olan şükre girer.

Beşinci Nükte

Ramazan‑ı Şerîfin orucu, nefsin tehzîb‑i ahlâkına ve serkeşâne muâmelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs‑i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mâhiyetindeki hadsiz aczi, nihâyetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem, ne kadar zaîf ve zevâle ma'rûz ve musîbetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücûdu var gibi, lâyemûtâne kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedîd bir hırs ve tama' ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem, kendini kemâl‑i şefkatle terbiye eden Hàlık’ını unutur. Hem, netice‑i hayatını ve hayat‑ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk‑ı seyyie içinde yuvarlanır.
İşte Ramazan‑ı Şerîfteki oruç; en gâfillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsâs ediyor. Açlık vâsıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücûdu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin fir'avunluğunu bırakıp, kemâl‑i acz ve fakr ile Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâya bir arzu hisseder. Ve bir şükr‑ü manevî eliyle Rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. (Eğer gaflet kalbini bozmamış ise…)
570

Altıncı Nükte

Ramazan‑ı Şerîfin sıyâmı, Kur'ân‑ı Hakîm’in nüzûlüne baktığı cihetle ve Ramazan‑ı Şerîf, Kur'ân‑ı Hakîm’in en mühim zaman‑ı nüzûlü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Kur'ân‑ı Hakîm, mâdem şehr‑i Ramazan’da nüzûl etmiş, O Kur'ânın zaman‑ı nüzûlünü istihzar ile O semâvî hitâbı, hüsn‑ü istikbâl etmek için, Ramazan‑ı Şerîfte nefsin hâcât‑ı süfliyesinden ve mâlâyaniyât hâlâttan tecerrüd ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir sûrette O Kur'ânı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve O’ndaki hitâbât‑ı İlâhiye’yi, güyâ geldiği ân‑ı nüzûlünde dinlemek ve O hitâbı, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret‑i Cebrâilden, belki Mütekellim‑i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümânlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'ânın hikmet‑i nüzûlünü bir derece göstermektir.
Evet, Ramazan‑ı Şerîfte güyâ Âlem‑i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar o mescid‑i ekberin kûşelerinde O Kur'ânı, O hitâb‑ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan, ﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ âyetini, nurânî, parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur'ân ayı olduğunu isbât ediyor. O cemâat‑i uzmânın sâir efrâdları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid‑i mukaddeste, nefs‑i süflînin hevesâtına tâbi olup, yemek‑içmek ile o vaziyet‑i nurânîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemâatin manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de, Ramazan‑ı Şerîfte ehl‑i sıyâma muhâlefet edenler de, o derece umum o Âlem‑i İslâmın manevî nefretine ve tahkîrine hedeftir.
571

Yedinci Nükte

Ramazanın sıyâmı, dünyada Âhiret için zirâat ve ticâret etmeğe gelen nev'‑i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Ramazan‑ı Şerîfte sevâb‑ı a'mâl, bire bindir. Kur'ân‑ı Hakîm’in nass‑ı hadîs ile herbir harfinin on sevâbı var, on hasene sayılır, on meyve‑i Cennet getirir. Ramazan‑ı Şerîfte herbir harfin on değil, bin ve Âyete'l‑Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan‑ı Şerîfin Cuma’larında daha ziyâdedir. Ve Leyle‑i Kadir’de otuzbin hasene sayılır.
Evet, herbir harfi otuzbin bâkî meyveler veren Kur'ân‑ı Hakîm, öyle bir nurânî şecere‑i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâkî meyveleri Ramazan‑ı Şerîfte mü'minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticârete bak, seyret ve düşün ki; bu hurûfâtın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla
İşte Ramazan‑ı Şerîf, âdeta bir Âhiret ticâreti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hâsılât için gayet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nemâ‑i âmâl için bahardaki mâh‑i Nisan’dır. Saltanat‑ı Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı ubûdiyet‑i beşeriyenin resm‑i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek‑içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına ve mâlâyanî ve hevâ‑perestâne müştehiyâta girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güyâ muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine, veyâhut Âhiret ticâretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla uhrevî bir adam ve tecessüden tezâhür etmiş bir rûh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nev'i âyinedârlık etmektir.
572
Evet, Ramazan‑ı Şerîf bu fânî dünyada, fânî ömür içinde ve kısa bir hayatta bâkî bir ömür ve uzun bir hayat‑ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
Evet, bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle‑i Kadir ise nass‑ı Kur'ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet‑i kàtıadır.
Evet karanlıklı bu hayat‑ı dünyeviyenin en nurânî Leyle‑i Kadr’i Ramazandır.
Evet nasıl ki; bir pâdişah, müddet‑i saltanatında, belki her senede, ya cülûs‑u hümâyûn nâmıyla veyâhut başka bir şa'şaalı cilve‑i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini o günde umumî kanunlar dâiresinde değil, belki hususî ihsânatına ve perdesiz huzuruna ve hàs iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sâdık milletini, hàs teveccühüne mazhar eder.
Öyle de; ezel ve ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Pâdişah‑ı Zülcelâl’i, o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden fermân‑ı àlîşânı olan Kur'ân‑ı Hakîm’i, Ramazan‑ı Şerîfte inzâl eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsûs bir bayram‑ı İlâhî ve bir meşher‑i Rabbânî ve bir meclis‑i rûhâni hükmüne geçmek, muktezâ‑yı hikmettir. Mâdem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece süflî ve hayvanî meşâğilden insanları çekmek için oruca emredilecek.
Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât‑ı insaniyeye dahi bir nev'i oruç tutturmaktır. Yani; muharremâttan, mâlâyaniyâttan çekmek ve herbirisine mahsûs ubûdiyete sevketmektir.
Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galîz tâbirlerden ayırmakla, ona oruç tutturmak. Ve o lisânı, tilâvet‑i Kur'ân ve zikir ve tesbih ve salavât ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek
Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fenâ şeyleri işitmekten men'edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'ân dinlemeğe sarfetmek gibi sâir cihâzâta da bir nev'i oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için oruç ile ona ta'tîl‑i eşgâl ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittibâ' ettirilebilir.
573

Sekizinci Nükte

Ramazan‑ı Şerîf, insanın hayat‑ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsana en mühim bir ilâç nev'inden maddî ve manevî bir perhizdir. Ve tıbben bir hımyedir ki; insanın nefsi yemek içmek hususunda keyfemâyeşâ hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl‑haram demeyip rastgelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve rûha itâat etmek, o nefse güç gelir. Serkeşâne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.
Ramazan‑ı Şerîfte oruç vâsıtasıyla bir nev'i perhize alışır, riyâzete çalışır, ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçâre zaîf mideye de hazımdan evvel, yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vâsıtasıyla helâli terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve Şerîattan gelen emri dinlemeğe kàbiliyet peydâ eder. Hayat‑ı maneviyeyi bozmamağa çalışır.
Hem, insanın ekseriyet‑i mutlakası açlığa çok defa mübtelâ olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyâzete muhtaçtır. Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, onbeş saat, sahursuz ise yirmidört saat devam eden bir müddet‑i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyâzettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musîbetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.
Hem, o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem, onunla alâkadar çok cihâzât‑ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında ta'tîl‑i eşgâl etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o cihâzâtın hususî ibâdetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sâir cihâzât‑ı insaniyeyi de, o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar‑ı dikkatlerini dâima kendine celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl‑i velâyet, tekemmül için riyâzete, az yemek ve içmeğe kendilerini alıştırmışlar.
574
Fakat, Ramazan‑ı Şerîf orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sâir cihâzât, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan‑ı Şerîfte melekî ve rûhâni eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki; Ramazan‑ı Şerîfte mü'minler, derecâtına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürûrlara mazhar oluyorlar. Kalb ve rûh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vâsıtasıyla çok terakkiyât ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masûmâne gülüyorlar.

Dokuzuncu Nükte

Ramazan‑ı Şerîfin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhûm rubûbiyetini kırmak ve aczini göstermekle, ubûdiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, Rabbisini tanımak istemiyor, fir'avunâne kendi rubûbiyet istiyor. Ne kadar azâblar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat, açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan‑ı Şerîfteki oruç, doğrudan doğruya nefsin fir'avunluk cebhesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir. Abd olduğunu bildirir.
Hadîsin rivâyetlerinde vardır ki; Cenâb‑ı Hak nefse demiş ki:
Ben neyim, sen nesin?”
Nefis demiş:
Ben benim, sen sensin!”
Azâb vermiş, Cehennem’e atmış, yine sormuş:
Yine demiş:
Ene ene, ente ente.”
Hangi nev'i azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.
Sonra açlık ile azâb vermiş. Yani, bırakmış. Yine sormuş:
Men ene, ve mâ ente?”
575
Nefis demiş: اَنْتَ رَبِّي الرَّح۪يمُ ❋ وَاَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ
Yani; Sen benim Rabb‑i Rahîm’imsin, ben Senin âciz bir abdinim…”
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً بِعَدَدِ ثَوَابِ قِرَائَةِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ ف۪ي شَهْرِ رَمَضَانَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
﴿سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ❋ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَاٰم۪ينَ
İ'tizar: Şu ikinci kısım kırk dakikada sür'atle yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtib ikimiz de hasta olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve kusur bulunacaktır. Nazar‑ı müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımızdan bekleriz. Münâsib gördüklerini tashih edebilirler.
576

Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ikiyüz aksâm‑ı i'câziyesinden nakşî bir kısmını gösterecek bir tarzda, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı, Hâfız Osman hattıyla taayyün eden ve Âyet‑i Müdâyene mikyâs tutulan sahifeleri ve Sûre‑i İhlâs vâhid‑i kıyâsî tutulan satırları muhâfaza etmekle beraber, o nakş‑ı i'câzı göstermek tarzında bir Kur'ân yazmağa dair mühim bir niyetimi; Hizmet‑i Kur'ân’daki kardeşlerimin nazarlarına arzedip meşveret etmek ve onların fikirlerini istimzâc etmek ve beni îkaz etmek için şu kısmı yazdım, onlara müracaat ediyorum. Şu üçüncü kısım Dokuz Mes'eledir.

Birinci Mes'ele:

Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın envâ'‑ı i'câzı kırka bâliğ olduğu, İ'câz‑ı Kur'ân nâmındaki Yirmibeşinci Söz’de bürhânlarıyla isbât edilmiş. Bazı envâ'ı tafsîlen, bir kısmı icmâlen muannidlere karşı dahi gösterilmiş.
Hem Kur'ân’ın i'câzı, tabakàt‑ı insaniyede kırk tabakaya karşı ayrı ayrı i'câzını gösterdiği, Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâreti’nde beyân edilmiş ve o tabakàtın on kısmının ayrı ayrı hisse‑i i'câziyelerini isbât etmiş. Sâir otuz tabaka‑i âher, ehl‑i velâyetin muhtelif meşrebler ashâbına ve ulûm‑u mütenevvianın ayrı ayrı ashâblarına ayrı ayrı i'câzını gösterdiğini, onların ilmelyakìn, aynelyakìn, hakkalyakìn derecesinde Kur'ân hak Kelâmullâh olduğunu, îmân‑ı tahkîkîleri göstermişler. Demek herbiri, ayrı ayrı bir tarzda bir vech‑i i'câzını görmüşler.
577
Evet, ehl‑i mârifet bir velînin fehmettiği i'câz ile, ehl‑i aşk bir velînin müşâhede ettiği cemâl‑i i'câz bir olmadığı gibi; muhtelif meşâribe göre cemâl‑i i'câzın cilveleri değişir. Bir ilm‑i usûli'd-din allâmesinin ve bir imâmının gördüğü vech‑i i'câz ile, fürûât‑ı şerîattaki bir müçtehidin gördüğü vech‑i i'câz bir değil ve hâkezâ
Bunların tafsîlen ayrı ayrı vücûh‑u i'câzını göstermek elimden gelmiyor. Havsalam dardır, ihâta edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun için yalnız on tabaka beyân edilmiş, mütebâkisi icmâlen işâret edilmiş. Şimdi o tabakalardan iki tabaka, Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’nde çok izâha muhtaç iken, o vakit pek noksan kalmıştı.
Birinci Tabaka: Kulaklı tabaka tâbir ettiğimiz âmî avâm; yalnız kulak ile Kur'ân’ı dinler, kulak vâsıtasıyla i'câzını anlar. Yani der: Bu işittiğim Kur'ân, başka kitaplara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkınde olacak. Umumun altındaki şık ise, kimse diyemez ve dememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umumun fevkındedir.”
İşte bu kadar icmâl ile Onsekizinci İşârette yazılmıştı. Sonra, onu izâh için Yirmialtıncı Mektûb’un Hüccetü'l‑Kur'âni Alâ Hizbi'ş-Şeytan nâmındaki Birinci Mebhası, o tabakanın i'câzdaki fehmini tasvir ve isbât eder.
İkinci Tabaka: Gözlü tabakasıdır. Yani, âmî avâmdan veyâhut aklı gözüne inmiş maddiyûnlar tabakasına karşı, Kur'ân’ın göz ile görünecek bir işâret‑i i'câziyesi bulunduğu, Onsekizinci İşâret’te da'vâ edilmiş. Ve o da'vâyı tenvir ve isbât etmek için, çok izâha lüzum vardı. Şimdi anladığımız mühim bir Hikmet‑i Rabbâniye cihetiyle o izâh verilmedi. Pek cüz'î birkaç cüz'iyâtına işâret edilmişti. Şimdi o hikmetin sırrı anlaşıldı ve te'hiri daha evlâ olduğuna kat'î kanâatimiz geldi.
Şimdi o tabakanın fehmini ve zevkini teshîl etmek için; kırk vücûh‑u i'câzdan göz ile görülen bir vechini, bir Kur'ân’ı yazdırdık ki, o yüzü göstersin.
578
Bu Üçüncü Kısmın mütebâki mes'eleleri ile Dördüncü Kısım tevâfukâta dair olduğu için; tevâfukâta dair olan fihriste ile iktifâ edilerek, burada yazılmamışlardır. Yalnız Dördüncü Kısma ait bir ihtar ile Üçüncü Nükte yazılmıştır.

Dördüncü Risale Olan Dördüncü Kısım

İhtar:Lafz‑ı Resûl’deki nükte‑i azîmenin beyânında yüzaltmış âyet yazıldı. İşbu âyetlerin hâsiyeti pek azîm olmakla beraber; mânâ cihetiyle birbirini isbât ve tekmîl ettiğinden, çok mânidâr olduğu için, muhtelif âyâtı hıfzetmek veya okumak arzusunda bulunanlara bir hizb‑i Kur'ânî olduğu gibi; Kur'ân kelimesindeki nükte‑i azîmenin beyânında, altmışdokuz âyât‑ı azîmenin derece‑i belâğatı pek fevkalâde ve kuvvet‑i cezâleti pek ulvîdir. Bu da ikinci bir hizb‑i Kur'ânî olarak ihvâna tavsiye edilir.
Yalnız Kur'ân kelimesi, yedi silsile‑i Kur'ân’da mevcûd olup, umum o kelimeyi tutmuş, hariç iki kalmış; o iki de kırâat mânâsında olduğundan, o hurûc, nükteye kuvvet vermiştir. Resûl lafzı ise, o kelime ile en ziyâde münâsebetdâr sûreler içinde Sûre‑i Muhammed ile Sûre‑i Fetih olduğundan, o iki sûreden çıkan silsilelere hasrettiğimizden, hariç kalan Resûl lafzı şimdilik dercedilmemiştir. Vakit müsâade etse, bundaki esrâr yazılacaktır inşâallâh.

Üçüncü Nükte

Dört Nüktedir.

Birinci Nükte

Lafzullâh, mecmû‑u Kur'ân’da ikibin sekizyüz altı defa zikredilmiştir. Bismillâh’takiler de beraber Lafz‑ı Rahmân, yüz ellidokuz defa; lafz‑ı Rahîm, ikiyüz yirmi; lafz‑ı Gafûr, altmışbir; Lafz‑ı Rab, sekizyüz altmış dört; lafz‑ı Hakîm, seksenaltı; lafz‑ı Alîm, yüz yirmialtı; lafz‑ı Kadîr, otuzbir; ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’daki (هُوَ), yirmialtı defa zikredilmiştir. (Hâşiye) Lafzullâh adedinde çok esrâr ve nükteler var.
579
Ezcümle: Lafzullâh ve Rab’den sonra en ziyâde zikredilen Rahmân, Rahîm ve Gafûr ve Hakîm ile beraber Lafzullâh, Kur'ân âyetlerinin nısfıdır. Hem Lafzullâh ve Allah lafzı yerinde zikredilen Lafz‑ı Rab ile beraber, yine nısfıdır. Çendan Rab lafzı sekizyüz altmış dört defa zikredilmiştir. Fakat dikkat edilse, beşyüz küsûru Allah lafzı yerinde zikredilmiş, ikiyüz küsûru öyle değildir.
Hem; Allah, Rahmân, Rahîm, Alîm ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’daki (هُوَ) adediyle beraber yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür. (هُوَ) yerinde Kadîr ile beraber, yine mecmû‑u âyâtın nısfıdır. Fark dokuzdur. Lafz‑ı Celâl’in mecmûundaki nükteler çoktur. Yalnız şimdilik bu nükte ile iktifâ ediyoruz.

İkinci Nükte

Sûreler itibariyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd ve bir irâdeyi gösterir bir tarzda tevâfukâtı vardır.
Sûre‑i Bakara’da, âyâtın adediyle Lafz‑ı Celâl’in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lafzı yerinde dört Hüve lafzı var. Meselâ, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’daki (هُوَ) gibi. Onunla muvâfakat tamam olur.
Âl‑i İmran’da, yine âyâtıyla Lafz‑ı Celâl tevâfuktadır, müsâvîdirler. Yalnız Lafz‑ı Celâl, ikiyüz dokuzdur, âyet ikiyüzdür. Fark dokuzdur. Böyle meziyât‑ı kelâmiyede ve belâğat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez; takribî tevâfukât kâfîdir.
Sûre‑i Nisâ, Mâide, En'âm; üçünün mecmû‑u âyetleri, mecmûundaki Lafz‑ı Celâl’in adedine tevâfuktadır. Âyetlerin adedi dörtyüz altmışdört, Lafz‑ı Celâl’in adedi dörtyüz altmışbir; Bismillâh’taki Lafzullâh ile beraber tam tevâfuktadır.
580
Hem meselâ, baştaki beş sûrenin Lafz‑ı Celâl adedi; Sûre‑i A'râf, Enfâl, Tevbe, Yûnus, Hûd’daki Lafz‑ı Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır. Sonra gelen Sûre‑i Yûsuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl sûrelerindeki Lafz‑ı Celâl adedi, o nısfın nısfıdır. Sonra Sûre‑i İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiyâ, Hacc; (Hâşiye) o nısfın, nısfının nısfıdır. Sonra gelen beşer beşer, takriben o nisbetle gidiyor; yalnız bazı küsûrâtla fark var. Öyle farklar, böyle makam‑ı hitâbîde zarar vermez. Meselâ; bir kısım yüz yirmibir, bir kısmı yüz yirmibeş; bir kısmı yüz ellidört, bir kısmı yüz ellidokuzdur.
Sonra, Sûre‑i Zuhruf’tan başlayan beş sûre; o nısıf, nısf‑ı nısfın nısfına iniyor. Sûre‑i Necm’den başlayan beş; o nısıf, nısf‑ı nısf-ı nısfın nısfıdır, fakat takribîdir. Küçük küsûrâtın farkları, böyle makàmât‑ı hitâbiyede zarar vermez. Sonra gelen küçük beşler içinde, üç beşlerin, yalnız üçer aded Lafz‑ı Celâl’i var.
İşte bu vaziyet gösteriyor ki; Lafz‑ı Celâl’in adedine tesâdüf karışmamış; bir hikmet ve intizam ile adedleri ta'yin edilmiş.

Lafzullâhın Üçüncü Nüktesi

Sahifeler nisbetine bakar. Şöyle ki:
Bir sahifede olan Lafz‑ı Celâl adedi, o sahifenin sağ yüzü ve o yüze karşıki sahifeye ve bazen soldaki karşıki sahife ve karşının arka yüzüne bakar. Ben kendi nüsha‑i Kur'âniyemde bu tevâfuku tedkik ettim. Ekseriyetle gayet güzel bir nisbet‑i adediye ile bir tevâfuk gördüm. Nüshama da işâretler koydum. Çok defa müsâvî olur. Bazen nısıf veyâhut sülüs oluyor. Herhalde bir hikmet ve intizamı ihsâs eder bir vaziyeti vardır.

Dördüncü Nükte

Sahife‑i vâhiddeki tevâfukâttır.
Kardeşlerimle üç‑dört ayrı ayrı nüshaları mukàbele ettik. Umumunda tevâfukât matlûb olduğuna kanâatimiz geldi. Yalnız, matbaa müstensihleri başka maksadları takib ettiklerinden, bir derece tevâfukâtta intizamsızlık düşmüş. Tanzim edilse, pek nâdir istisna ile, mecmû‑u Kur'ân’da ikibin sekizyüz altı Lafz‑ı Celâl’in adedinde tevâfukât görünecektir.
581
Ve bunda bir şu'le‑i i'câz parlıyor. Çünkü fikr‑i beşer, bu pek geniş sahifeyi ihâta edemez ve karışamaz. Tesâdüfün ise, bu mânidâr ve hikmetdâr vaziyete eli ulaşamaz.
Dördüncü Nükteyi bir derece göstermek için, yeni bir mushaf yazdırıyoruz ki; en münteşir mushafların aynı sahife, aynı satırlarını muhâfaza etmekle beraber, san'atkârların lâkaydlığı te'siriyle adem‑i intizama ma'rûz kalan yerleri tanzim edip, tevâfukâtın hakîki intizamı inşâallâh gösterilecektir Ve gösterildi.
اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ مَادَارَ الْقَمَرَانِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
582

Beşinci Risale Olan Beşinci Kısım

﴿
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ‥ الخ âyet‑i pür-envârının çok envâr‑ı esrârından bir nurunu, Ramazan‑ı Şerîfte bir hâlet‑i rûhâniyede hissettim; hayâl‑meyâl gördüm. Şöyle ki:
Üveys‑i Karanî’nin: اِلٰه۪ي اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ ❋ وَاَنْتَ الْخَالِقُ وَاَنَا الْمَخْلُوقُ وَاَنْتَ الرَّزَّاقُ وَاَنَا الْمَرْزُوقُ… الخ münâcât‑ı meşhûresi nev'inden, bütün mevcûdât‑ı zevi'l-hayat, Cenâb‑ı Hakk’a karşı aynı münâcâtı ettiklerini ve onsekiz bin âlemin herbirinin ışığı, birer ism‑i İlâhî olduğunu bana kanâat verecek bir vâkıa‑i kalbiye-i hayâliyeyi gördüm. Şöyle ki:
583
Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça, diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, Âyet‑i Nur’un arkasındaki; ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍâyeti tasvir ettiği gibi; bir zulümât, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden bir ism‑i İlâhî’nin cilvesi, bir nur‑u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayâle karşı başka bir âlem; fakat gafletle, karanlıklı bir âlem görünüyorken; güneş gibi bir ism‑i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkezâ Bu seyr‑i kalbî ve seyahat‑ı hayâliye çok devam etti. Ezcümle:
Hayvanat âlemini gördüğüm vakit, hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazîn gösterdi.
Birden Rahmân ismi, Rezzâk burcunda ( yani mânâsında) bir şems‑i tâbân gibi tulû' etti; o âlemi baştan başa rahmet ziyâsıyla yaldızladı.
Sonra, o âlem‑i hayvanat içinde, etfâl ve yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm.
Birden Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti; o kadar güzel ve şirin bir sûrette o âlemi ışıklandırdı ki; şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarını, ferâh ve sürûra ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı; âlem‑i insanî bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümâtlı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryâd ettim, Eyvâh!” dedim.
Çünkü gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve isti'dâdları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr ve ihtiyacâtları ve za'f ve acziyle beraber, hücuma ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla beraber; gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perîşan bir maîşet içinde, kalbe en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsı içinde, ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
584
İşte bu âlemi, bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla beraber bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamaya hazır iken; birden Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda ( yani mânâsında), Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem‑i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurânî Âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.
Sonra muazzam bir perde daha açıldı; âlem‑i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâle dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle, yirmibeşbin sene mesâfeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde, âlemin hadsiz fezâsında seyahat eden bîçâre nev'‑i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.
Birden Hàlık‑ı arz ve semâvâtın; Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ve Musahhirü'ş‑Şemsi ve'l-Kamer isimleri; Rahmet, Azamet, Rubûbiyet burcunda tulû' ettiler. O âlemi öyle nurlandırdılar ki, o hâlette bana küre‑i arz; gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi tenezzüh ve keyf ve ticâret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.
Elhâsıl: Binbir ism‑i İlâhî’nin, kâinâta müteveccih olan o esmâdan herbiri, bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eden bir güneş hükmünde ve sırr‑ı ehadiyet cihetiyle, herbir ismin cilvesi içinde, sâir isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu.
Sonra kalb, her zulümât arkasında ayrı ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştihâsı açılıyordu. Hayâle binip, semâya çıkmak istedi. O vakit, gayet geniş bir perde daha açıldı. Kalb, semâvât âlemine girdi. Gördü ki:
585
O nurânî tebessüm eden sûretinde görülen yıldızlar, küre‑i arzdan daha büyük ve ondan daha sür'atli bir sûrette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırtsa, başkasıyla müsâdeme edecek; öyle bir patlak verecek ki, kâinâtın ödü patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessümle değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, hàlî, boş, dehşet, hayret zulümâtı içinde semâvâtı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.
Birden; رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ❋ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ ’un Esmâ‑i Hüsnâ’sı ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ burcunda cilveleriyle zuhûr ettiler. O mânâ cihetiyle, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envâr‑ı azîmeden birer lem'a alıp, yıldızlar adedince elektrik lambaları yakılmış gibi, o âlem‑i semâvât nurlandı. O boş ve hàlî tevehhüm edilen semâvât dahi; melâikelerle, rûhânilerle doldu, şenlendi. Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra‑i ulvî yapıyorlar tarzında, O Sultan‑ı Zülcelâl’in haşmetini ve şa'şaa‑i rubûbiyetini gösteriyorlar gibi gördüm.
586
Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerrâtımla ve beni dinleselerdi bütün mahlûkatın lisânlarıyla diyecektim, hem umum onların nâmına dedim: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ âyetini okudum; döndüm, indim, ayıldım: Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmâni ve'l-Kur'ân dedim.
587

Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım

Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerini ve hàdimlerini îkaz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır.
﴿
﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
Şu Altıncı Kısım, ins ve cin şeytanlarının Altı Desîselerini inşâallâh akîm bırakır ve hücum yollarının altısını seddeder.

Birinci Desîse

Şeytan‑ı ins, şeytan‑ı cinnîden aldığı derse binâen; Hizbü'l‑Kur'ân’ın fedâkâr hàdimlerini hubb‑u câh vâsıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o manevî ulvî cihaddan vazgeçirmek istiyorlar. Şöyle ki:
İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb‑u câh denilen hırs‑ı şöhret ve hodfürûşluk ve şân ü şeref denilen riyâkârâne halklara görünmek ve nazar‑ı âmmede mevki sâhibi olmağa, ehl‑i dünyanın her ferdinde cüz'î‑küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını fedâ eder derecesinde şöhret‑perestlik hissi onu sevkeder. Ehl‑i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl‑i dünya için de gayet dağdağalıdır; çok ahlâk‑ı seyyienin de menşe'idir ve insanların da en zaîf damarıdır. Yani bir insanı yakalamak ve kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu mağlûb eder.
Kardeşlerim hakkında en ziyâde korktuğum, bunların bu zaîf damarından ehl‑i ilhâdın istifade etmek ihtimalidir. Bu hâl beni çok düşündürüyor. Hakîki olmayan bazı bîçâre dostlarımı o sûretle çektiler, ma'nen onları tehlikeye attılar. (Hâşiye)
588
Ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bu hubb‑u câh cihetinden gelen dessâs ehl‑i dünyanın hafiyelerine veya ehl‑i dalâletin propagandacılarına veya şeytanın şâkirdlerine deyiniz ki:
Evvelâ rızâ‑yı İlâhî ve iltifat‑ı Rahmânî ve kabûl‑ü Rabbânî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh‑ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü; o teveccüh‑ü rahmetin in'ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbûldür, yoksa arzu edilecek bir şey değildir Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez!”
Hubb‑u câh hissi eğer susturulmazsa ve izâle edilmezse, yüzünü başka cihete çevirmek lâzımdır. Şöyle ki:
Sevâb‑ı uhrevî için, duâlarını kazanmak niyetiyle ve hizmetin hüsn‑ü te'siri noktasında, gelecek temsîldeki sırra binâen belki o hissin meşrû bir ciheti bulunur.
Meselâ: Ayasofya Câmii, ehl‑i fazl ve kemâlden mübârek ve muhterem zâtlarla dolu olduğu bir zamanda, tek‑tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup; câmiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence‑perest seyircileri bulunsa, bir adam o câmi içine girip ve o cemâat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur'ân’dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl‑i hakikatin nazarları ona döner, hüsn‑ü teveccühle, manevî bir duâ ile, o adama bir sevâb kazandırırlar. Yalnız, haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek‑tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek.
Eğer o mübârek câmiye ve o muazzam cemâat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edebsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa; o vakit o haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve mübârek cemâatin bütün efrâdından, bir nazar‑ı nefret ve tahkîr celbedecektir. Esfel‑i sâfilîne sukùt derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.
589
İşte aynen bu misâl gibi; Âlem‑i İslâm ve Asya, muazzam bir câmidir. Ve içinde ehl‑i îmân ve ehl‑i hakikat, o câmideki muhterem cemâattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenk‑meşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin nâşir‑i efkârı olan gazetecilerdir. Herbir Müslüman, hususan ehl‑i fazl ve kemâl ise; bu câmide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar‑ı dikkat ona çevrilir.
Eğer İslâmiyetin bir sırr‑ı esâsı olan ihlâs ve rızâ‑yı İlâhî cihetinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in ders verdiği ahkâm ve hakàik‑ı kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudûr etse, lisân‑ı hâli ma'nen Âyât‑ı Kur'âniye’yi okusa; o vakit ma'nen Âlem‑i İslâm’ın herbir ferdinin vird‑i zebânı olan اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِduâsında dâhil olup hissedar olur ve umumu ile uhuvvetkârâne alâkadar olur. Yalnız hayvanat‑ı muzırra nev'inden bazı ehl‑i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez.
Eğer o adam, medâr‑ı şeref tanıdığı bütün ecdâdını ve medâr‑ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve rûhen nokta‑i istinâd telâkki ettiği selef‑i sâlihînin cadde‑i nurânîlerini terkedip; heveskârâne, hevâ‑perestâne, riyâkârâne, şöhret‑perverâne, bid'akârâne işlerde ve harekâtta bulunsa, ma'nen bütün ehl‑i hakikat ve ehl‑i îmânın nazarında en alçak mevkie düşer.اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ sırrına göre; ehl‑i îmân ne kadar âmî ve câhil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfürûş adamları görse; soğuk görür, ma'nen nefret eder.
590
İşte, hubb‑u câha meftûn ve şöhret‑perestliğe mübtelâ adam ikinci adam hadsiz bir cemâatin nazarında esfel‑i sâfilîne düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır. ﴿اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَ sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azâb, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci sûretteki adam, farazâ hubb‑u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlâsı ve rızâ‑yı İlâhîyi esâs tutmak ve hubb‑u câhı hedef ittihàz etmemek şartıyla; bir nev'i meşrû makam‑ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb‑u câh damarını kemâliyle tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukâbil, çok, hem pek çok kıymetdâr, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır; ona bedel, çok mübârek mahlûkları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabânî eşek arılarını kaçırıp, mübârek rahmet şerbetçileri olan arıları kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; dâima duâlarıyla âb‑ı kevser gibi feyizler, Âlem‑i İslâm’ın etrafından onun rûhuna içirilir ve defter‑i a'mâline geçirilir.
Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan, şöhret‑perestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle, Âlem‑i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsîlin meâlini ona ders verdim, başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb‑u câhtan kurtaramadığım için, o îkazım dahi onu uyandırmadı.

İkinci Desîse

İnsanda en mühim ve esâslı bir his, hiss‑i havftır. Dessâs zâlimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl‑i dünyanın hafiyeleri ve ehl‑i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifade ediyorlar; korkutuyorlar, evhâmlarını tahrîk ediyorlar.
591
Meselâ nasıl ki; damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessâs adam, o evhâmlının nazarında zararlı görünen bir şeyi gösterip, vehmini tahrîk edip kova kova damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi; çok ehemmiyetsiz evhâm ile, çok ehemmiyetli şeyleri fedâ ettiriyorlar. Hattâ, bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.
Bir zaman Allah rahmet etsin mühim bir zât kayığa binmekten korkuyordu. Onun ile beraber bir akşam vakti, İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb’e gitmeye mecburuz. Israr ettim. Dedi: Korkuyorum, belki batacağız!” Ona dedim: Bu Haliçte tahminen kaç kayık var?” Dedi: Belki bin var.” Dedim: Senede kaç kayık garkolur?” Dedi: Bir‑iki tane, bazı sene de hiç batmaz.” Dedim: Sene kaç gündür?” Dedi: Üçyüzaltmış gündür.” Dedim: Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan; insan değil, hayvan da olamaz!‥”
Hem ona dedim: Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?” Dedi: Ben ihtiyarım; belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.” Dedim: Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var; öyle ise üçbin altıyüz günde her gün vefâtın muhtemel. İşte, kayık gibi üçyüzbinden bir ihtimal değil, belki üçbinden bir ihtimal ile bugün ölümün muhtemeldir; titre ve ağla, vasiyet et!” dedim.
Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim: Cenâb‑ı Hak, havf damarını hıfz‑ı hayat için vermiş; hayatı tahrib için değil! Ve hayatı, ağır ve müşkül ve elîm ve azâb yapmak için vermemiştir. Havf; iki, üç, dört ihtimalden bir olsa hattâ beş‑altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf, meşrû olabilir. Fakat, yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhâmdır, hayatı azâba çevirir!‥”
İşte ey kardeşlerim! Eğer ehl‑i ilhâdın dalkavukları, sizi korkutmak ile kudsî cihad‑ı manevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz:
592
Biz Hizbü'l‑Kur'ân’ız. ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla, Kur'ânın kalesindeyiz; ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ etrafımızda çevrilmiş muhkem bir sûrdur. Binler ihtimalden bir ihtimal ile, şu kısa hayat‑ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat‑ı ebediyemize yüzde yüz binler zarar verecek bir yola, bizi ihtiyarımızla sevkedemezsiniz!‥”
Ve deyiniz: Acaba Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşımız ve o hizmet‑i kudsiyenin tedbirinde üstadımız ve ustabaşımız olan Said Nursî’nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan ehl‑i haktan kim zarar görmüş? Ve onun hàs talebelerinden kim belâ görmüş ki, biz de göreceğiz. Ve o görmek ihtimali ile telâş edeceğiz Bu kardeşimizin, binler uhrevî dostları ve kardeşleri var. Yirmi‑otuz senedir dünya hayat‑ı ictimâiyesine te'sirli bir sûrette karıştığı hâlde, onun yüzünden bir kardeşinin zarar gördüğünü işitmedik. Hususan o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine nur‑u hakikat var. Eskiden Otuzbir Mart Hâdisesinde çendan onu da karıştırdılar. Bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mes'ele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden belâ gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı. Buna binâen; bin değil, binler ihtimalden bir tek ihtimal‑i tehlike korkusuyla, bir hazine‑i ebediyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hâtırına gelmemeli!” deyip ehl‑i dalâletin dalkavuklarının ağzına vurup tardetmelisiniz.
Hem o dalkavuklara deyiniz ki: Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil, yüzden yüz ihtimal ile bir helâket gelse; zerre kadar aklımız varsa, korkup, onu bırakıp kaçmayacağız!”
Çünkü, mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki: Büyük kardeşine veyâhut üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen belâ en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem rûhu zillet içinde ma'nen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünkü derler: Bunlar mâdem kendilerine sâdık ve müşfik üstadlarına hâin çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkîre lâyıktırlar.”
593
Mâdem hakikat budur. Hem mâdem bir zâlim ve vicdânsız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir sûrette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zâlimin ayağını öpse; o zillet vâsıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, rûhu cesedinden evvel ölür hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar vicdânsız zâlime karşı za'f göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci' eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zâlimin yüzüne tükürse; kalbini ve rûhunu kurtarır, cesedi bir şehîd‑i mazlum olur. Evet, tükürün zâlimlerin hayâsız yüzlerine!‥
Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı’nın toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda; o devletin en büyük dâire‑i diniyesi olan Anglikan Kilisesi’nin başpapazı tarafından Meşîhat‑i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâsı idim. Bana dediler: Bir cevab ver. Onlar altı suâllerine, altı yüz kelime ile cevab istiyorlar.”
Ben dedim: Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevab veriyorum! Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı, mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl‑i zulmün o merhametsiz yüzüne!‥” demiştim. Şimdi diyorum:
Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbâr bir hükûmetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisânıyla onlara mukàbele etmek, tehlike yüzde yüz iken, hıfz‑ı Kur'ânî bana kâfî geldiği hâlde; size de, yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zâlimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfîdir.
Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki: En ziyâde yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!” ﴿قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذ۪ي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاق۪يكُمْ mânâ‑yı işârîsiyle gösteriyor ki: Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyâde karşılıyorlar!‥”

Üçüncü Desîse‑i Şeytaniye

Tama' yüzünden çoklarını avlıyorlar.
594