Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
582

Beşinci Risale Olan Beşinci Kısım

﴿
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ‥ الخ âyet‑i pür-envârının çok envâr‑ı esrârından bir nurunu, Ramazan‑ı Şerîfte bir hâlet‑i rûhâniyede hissettim; hayâl‑meyâl gördüm. Şöyle ki:
Üveys‑i Karanî’nin: اِلٰه۪ي اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ ❋ وَاَنْتَ الْخَالِقُ وَاَنَا الْمَخْلُوقُ وَاَنْتَ الرَّزَّاقُ وَاَنَا الْمَرْزُوقُ… الخ münâcât‑ı meşhûresi nev'inden, bütün mevcûdât‑ı zevi'l-hayat, Cenâb‑ı Hakk’a karşı aynı münâcâtı ettiklerini ve onsekiz bin âlemin herbirinin ışığı, birer ism‑i İlâhî olduğunu bana kanâat verecek bir vâkıa‑i kalbiye-i hayâliyeyi gördüm. Şöyle ki:
583
Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça, diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, Âyet‑i Nur’un arkasındaki; ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍâyeti tasvir ettiği gibi; bir zulümât, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden bir ism‑i İlâhî’nin cilvesi, bir nur‑u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayâle karşı başka bir âlem; fakat gafletle, karanlıklı bir âlem görünüyorken; güneş gibi bir ism‑i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkezâ Bu seyr‑i kalbî ve seyahat‑ı hayâliye çok devam etti. Ezcümle:
Hayvanat âlemini gördüğüm vakit, hadsiz ihtiyacât ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazîn gösterdi.
Birden Rahmân ismi, Rezzâk burcunda ( yani mânâsında) bir şems‑i tâbân gibi tulû' etti; o âlemi baştan başa rahmet ziyâsıyla yaldızladı.
Sonra, o âlem‑i hayvanat içinde, etfâl ve yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm.
Birden Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti; o kadar güzel ve şirin bir sûrette o âlemi ışıklandırdı ki; şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarını, ferâh ve sürûra ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı; âlem‑i insanî bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümâtlı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryâd ettim, Eyvâh!” dedim.
Çünkü gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve isti'dâdları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr ve ihtiyacâtları ve za'f ve acziyle beraber, hücuma ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla beraber; gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perîşan bir maîşet içinde, kalbe en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsı içinde, ehl‑i gaflet için zulümât‑ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
584
İşte bu âlemi, bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklımla beraber bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamaya hazır iken; birden Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda ( yani mânâsında), Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem‑i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurânî Âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.
Sonra muazzam bir perde daha açıldı; âlem‑i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâle dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle, yirmibeşbin sene mesâfeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde, âlemin hadsiz fezâsında seyahat eden bîçâre nev'‑i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.
Birden Hàlık‑ı arz ve semâvâtın; Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ve Musahhirü'ş‑Şemsi ve'l-Kamer isimleri; Rahmet, Azamet, Rubûbiyet burcunda tulû' ettiler. O âlemi öyle nurlandırdılar ki, o hâlette bana küre‑i arz; gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi tenezzüh ve keyf ve ticâret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.
Elhâsıl: Binbir ism‑i İlâhî’nin, kâinâta müteveccih olan o esmâdan herbiri, bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eden bir güneş hükmünde ve sırr‑ı ehadiyet cihetiyle, herbir ismin cilvesi içinde, sâir isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu.
Sonra kalb, her zulümât arkasında ayrı ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştihâsı açılıyordu. Hayâle binip, semâya çıkmak istedi. O vakit, gayet geniş bir perde daha açıldı. Kalb, semâvât âlemine girdi. Gördü ki:
585
O nurânî tebessüm eden sûretinde görülen yıldızlar, küre‑i arzdan daha büyük ve ondan daha sür'atli bir sûrette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırtsa, başkasıyla müsâdeme edecek; öyle bir patlak verecek ki, kâinâtın ödü patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessümle değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, hàlî, boş, dehşet, hayret zulümâtı içinde semâvâtı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.
Birden; رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ❋ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ ’un Esmâ‑i Hüsnâ’sı ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ burcunda cilveleriyle zuhûr ettiler. O mânâ cihetiyle, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envâr‑ı azîmeden birer lem'a alıp, yıldızlar adedince elektrik lambaları yakılmış gibi, o âlem‑i semâvât nurlandı. O boş ve hàlî tevehhüm edilen semâvât dahi; melâikelerle, rûhânilerle doldu, şenlendi. Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra‑i ulvî yapıyorlar tarzında, O Sultan‑ı Zülcelâl’in haşmetini ve şa'şaa‑i rubûbiyetini gösteriyorlar gibi gördüm.
586
Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerrâtımla ve beni dinleselerdi bütün mahlûkatın lisânlarıyla diyecektim, hem umum onların nâmına dedim: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ âyetini okudum; döndüm, indim, ayıldım: Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmâni ve'l-Kur'ân dedim.
587

Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım

Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerini ve hàdimlerini îkaz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır.
﴿
﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
Şu Altıncı Kısım, ins ve cin şeytanlarının Altı Desîselerini inşâallâh akîm bırakır ve hücum yollarının altısını seddeder.

Birinci Desîse

Şeytan‑ı ins, şeytan‑ı cinnîden aldığı derse binâen; Hizbü'l‑Kur'ân’ın fedâkâr hàdimlerini hubb‑u câh vâsıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o manevî ulvî cihaddan vazgeçirmek istiyorlar. Şöyle ki:
İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb‑u câh denilen hırs‑ı şöhret ve hodfürûşluk ve şân ü şeref denilen riyâkârâne halklara görünmek ve nazar‑ı âmmede mevki sâhibi olmağa, ehl‑i dünyanın her ferdinde cüz'î‑küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını fedâ eder derecesinde şöhret‑perestlik hissi onu sevkeder. Ehl‑i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl‑i dünya için de gayet dağdağalıdır; çok ahlâk‑ı seyyienin de menşe'idir ve insanların da en zaîf damarıdır. Yani bir insanı yakalamak ve kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu mağlûb eder.
Kardeşlerim hakkında en ziyâde korktuğum, bunların bu zaîf damarından ehl‑i ilhâdın istifade etmek ihtimalidir. Bu hâl beni çok düşündürüyor. Hakîki olmayan bazı bîçâre dostlarımı o sûretle çektiler, ma'nen onları tehlikeye attılar. (Hâşiye)
588
Ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bu hubb‑u câh cihetinden gelen dessâs ehl‑i dünyanın hafiyelerine veya ehl‑i dalâletin propagandacılarına veya şeytanın şâkirdlerine deyiniz ki:
Evvelâ rızâ‑yı İlâhî ve iltifat‑ı Rahmânî ve kabûl‑ü Rabbânî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh‑ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü; o teveccüh‑ü rahmetin in'ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbûldür, yoksa arzu edilecek bir şey değildir Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez!”
Hubb‑u câh hissi eğer susturulmazsa ve izâle edilmezse, yüzünü başka cihete çevirmek lâzımdır. Şöyle ki:
Sevâb‑ı uhrevî için, duâlarını kazanmak niyetiyle ve hizmetin hüsn‑ü te'siri noktasında, gelecek temsîldeki sırra binâen belki o hissin meşrû bir ciheti bulunur.
Meselâ: Ayasofya Câmii, ehl‑i fazl ve kemâlden mübârek ve muhterem zâtlarla dolu olduğu bir zamanda, tek‑tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlâksızlar bulunup; câmiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebîlerin eğlence‑perest seyircileri bulunsa, bir adam o câmi içine girip ve o cemâat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur'ân’dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl‑i hakikatin nazarları ona döner, hüsn‑ü teveccühle, manevî bir duâ ile, o adama bir sevâb kazandırırlar. Yalnız, haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek‑tük ecnebîlerin hoşuna gitmeyecek.
Eğer o mübârek câmiye ve o muazzam cemâat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edebsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa; o vakit o haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebîlerin istihzâkârâne tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve mübârek cemâatin bütün efrâdından, bir nazar‑ı nefret ve tahkîr celbedecektir. Esfel‑i sâfilîne sukùt derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.
589
İşte aynen bu misâl gibi; Âlem‑i İslâm ve Asya, muazzam bir câmidir. Ve içinde ehl‑i îmân ve ehl‑i hakikat, o câmideki muhterem cemâattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar, frenk‑meşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebî seyircileri ise, ecnebîlerin nâşir‑i efkârı olan gazetecilerdir. Herbir Müslüman, hususan ehl‑i fazl ve kemâl ise; bu câmide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar‑ı dikkat ona çevrilir.
Eğer İslâmiyetin bir sırr‑ı esâsı olan ihlâs ve rızâ‑yı İlâhî cihetinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in ders verdiği ahkâm ve hakàik‑ı kudsiyeye dair harekât ve a'mâl ondan sudûr etse, lisân‑ı hâli ma'nen Âyât‑ı Kur'âniye’yi okusa; o vakit ma'nen Âlem‑i İslâm’ın herbir ferdinin vird‑i zebânı olan اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِduâsında dâhil olup hissedar olur ve umumu ile uhuvvetkârâne alâkadar olur. Yalnız hayvanat‑ı muzırra nev'inden bazı ehl‑i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez.
Eğer o adam, medâr‑ı şeref tanıdığı bütün ecdâdını ve medâr‑ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve rûhen nokta‑i istinâd telâkki ettiği selef‑i sâlihînin cadde‑i nurânîlerini terkedip; heveskârâne, hevâ‑perestâne, riyâkârâne, şöhret‑perverâne, bid'akârâne işlerde ve harekâtta bulunsa, ma'nen bütün ehl‑i hakikat ve ehl‑i îmânın nazarında en alçak mevkie düşer.اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ sırrına göre; ehl‑i îmân ne kadar âmî ve câhil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfürûş adamları görse; soğuk görür, ma'nen nefret eder.
590
İşte, hubb‑u câha meftûn ve şöhret‑perestliğe mübtelâ adam ikinci adam hadsiz bir cemâatin nazarında esfel‑i sâfilîne düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır. ﴿اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَ sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azâb, âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci sûretteki adam, farazâ hubb‑u câhı kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlâsı ve rızâ‑yı İlâhîyi esâs tutmak ve hubb‑u câhı hedef ittihàz etmemek şartıyla; bir nev'i meşrû makam‑ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb‑u câh damarını kemâliyle tatmin eder. Bu adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukâbil, çok, hem pek çok kıymetdâr, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır; ona bedel, çok mübârek mahlûkları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabânî eşek arılarını kaçırıp, mübârek rahmet şerbetçileri olan arıları kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; dâima duâlarıyla âb‑ı kevser gibi feyizler, Âlem‑i İslâm’ın etrafından onun rûhuna içirilir ve defter‑i a'mâline geçirilir.
Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal eden küçük bir insan, şöhret‑perestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle, Âlem‑i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsîlin meâlini ona ders verdim, başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb‑u câhtan kurtaramadığım için, o îkazım dahi onu uyandırmadı.

İkinci Desîse

İnsanda en mühim ve esâslı bir his, hiss‑i havftır. Dessâs zâlimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl‑i dünyanın hafiyeleri ve ehl‑i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifade ediyorlar; korkutuyorlar, evhâmlarını tahrîk ediyorlar.
591
Meselâ nasıl ki; damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessâs adam, o evhâmlının nazarında zararlı görünen bir şeyi gösterip, vehmini tahrîk edip kova kova damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi; çok ehemmiyetsiz evhâm ile, çok ehemmiyetli şeyleri fedâ ettiriyorlar. Hattâ, bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.
Bir zaman Allah rahmet etsin mühim bir zât kayığa binmekten korkuyordu. Onun ile beraber bir akşam vakti, İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb’e gitmeye mecburuz. Israr ettim. Dedi: Korkuyorum, belki batacağız!” Ona dedim: Bu Haliçte tahminen kaç kayık var?” Dedi: Belki bin var.” Dedim: Senede kaç kayık garkolur?” Dedi: Bir‑iki tane, bazı sene de hiç batmaz.” Dedim: Sene kaç gündür?” Dedi: Üçyüzaltmış gündür.” Dedim: Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan; insan değil, hayvan da olamaz!‥”
Hem ona dedim: Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?” Dedi: Ben ihtiyarım; belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.” Dedim: Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var; öyle ise üçbin altıyüz günde her gün vefâtın muhtemel. İşte, kayık gibi üçyüzbinden bir ihtimal değil, belki üçbinden bir ihtimal ile bugün ölümün muhtemeldir; titre ve ağla, vasiyet et!” dedim.
Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim: Cenâb‑ı Hak, havf damarını hıfz‑ı hayat için vermiş; hayatı tahrib için değil! Ve hayatı, ağır ve müşkül ve elîm ve azâb yapmak için vermemiştir. Havf; iki, üç, dört ihtimalden bir olsa hattâ beş‑altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf, meşrû olabilir. Fakat, yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhâmdır, hayatı azâba çevirir!‥”
İşte ey kardeşlerim! Eğer ehl‑i ilhâdın dalkavukları, sizi korkutmak ile kudsî cihad‑ı manevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz:
592
Biz Hizbü'l‑Kur'ân’ız. ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla, Kur'ânın kalesindeyiz; ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ etrafımızda çevrilmiş muhkem bir sûrdur. Binler ihtimalden bir ihtimal ile, şu kısa hayat‑ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat‑ı ebediyemize yüzde yüz binler zarar verecek bir yola, bizi ihtiyarımızla sevkedemezsiniz!‥”
Ve deyiniz: Acaba Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşımız ve o hizmet‑i kudsiyenin tedbirinde üstadımız ve ustabaşımız olan Said Nursî’nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan ehl‑i haktan kim zarar görmüş? Ve onun hàs talebelerinden kim belâ görmüş ki, biz de göreceğiz. Ve o görmek ihtimali ile telâş edeceğiz Bu kardeşimizin, binler uhrevî dostları ve kardeşleri var. Yirmi‑otuz senedir dünya hayat‑ı ictimâiyesine te'sirli bir sûrette karıştığı hâlde, onun yüzünden bir kardeşinin zarar gördüğünü işitmedik. Hususan o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine nur‑u hakikat var. Eskiden Otuzbir Mart Hâdisesinde çendan onu da karıştırdılar. Bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mes'ele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden belâ gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı. Buna binâen; bin değil, binler ihtimalden bir tek ihtimal‑i tehlike korkusuyla, bir hazine‑i ebediyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hâtırına gelmemeli!” deyip ehl‑i dalâletin dalkavuklarının ağzına vurup tardetmelisiniz.
Hem o dalkavuklara deyiniz ki: Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil, yüzden yüz ihtimal ile bir helâket gelse; zerre kadar aklımız varsa, korkup, onu bırakıp kaçmayacağız!”
Çünkü, mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki: Büyük kardeşine veyâhut üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen belâ en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem rûhu zillet içinde ma'nen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünkü derler: Bunlar mâdem kendilerine sâdık ve müşfik üstadlarına hâin çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkîre lâyıktırlar.”
593
Mâdem hakikat budur. Hem mâdem bir zâlim ve vicdânsız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir sûrette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zâlimin ayağını öpse; o zillet vâsıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, rûhu cesedinden evvel ölür hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar vicdânsız zâlime karşı za'f göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci' eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zâlimin yüzüne tükürse; kalbini ve rûhunu kurtarır, cesedi bir şehîd‑i mazlum olur. Evet, tükürün zâlimlerin hayâsız yüzlerine!‥
Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı’nın toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda; o devletin en büyük dâire‑i diniyesi olan Anglikan Kilisesi’nin başpapazı tarafından Meşîhat‑i İslâmiye’den dinî altı suâl soruldu. Ben de o zaman Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâsı idim. Bana dediler: Bir cevab ver. Onlar altı suâllerine, altı yüz kelime ile cevab istiyorlar.”
Ben dedim: Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevab veriyorum! Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı, mağrûrâne üstümüzde suâl sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl‑i zulmün o merhametsiz yüzüne!‥” demiştim. Şimdi diyorum:
Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbâr bir hükûmetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisânıyla onlara mukàbele etmek, tehlike yüzde yüz iken, hıfz‑ı Kur'ânî bana kâfî geldiği hâlde; size de, yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zâlimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfîdir.
Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki: En ziyâde yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!” ﴿قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذ۪ي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاق۪يكُمْ mânâ‑yı işârîsiyle gösteriyor ki: Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyâde karşılıyorlar!‥”

Üçüncü Desîse‑i Şeytaniye

Tama' yüzünden çoklarını avlıyorlar.
594
Kur'ân‑ı Hakîm’in âyât‑ı beyyinâtından istifaza ettiğimiz kat'î bürhânlarla çok risalelerde isbât etmişiz ki: Meşrû rızık, iktidar ve ihtiyarın derecesine göre değil, belki acz ve iftikàrın nisbetinde geliyor.”
Bu hakikati gösteren hadsiz işâretler, emâreler, deliller vardır. Ezcümle:
Bir nev'i zîhayat ve rızka muhtaç olan eşcâr, yerinde durup, onların rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanat, hırs ile rızıklarının peşinde koştuklarından, ağaçlar gibi mükemmel beslenmiyorlar.
Hem hayvanat nev'inden balıkların, en aptal, iktidarsız ve kum içinde bulunduğu hâlde mükemmel beslenmesi ve umumiyetle semiz olarak görünmesi; maymun ve tilki gibi zekî ve muktedir hayvanat, sû‑i maîşetinden âlîz ve zaîf olması, gösteriyor ki: Vâsıta‑i rızık; iktidar değil, iftikàrdır.”
Hem, insanî olsun hayvanî olsun bütün yavruların hüsn‑ü maîşeti ve süt gibi hazine‑i rahmetin en latîf bir hediyesi, umulmadık bir tarzda onlara za'f ve aczlerine şefkaten ihsân edilmesi ve vahşî canavarların dıyk‑ı maîşetleri dahi gösteriyor ki; vesile‑i rızk-ı helâl, acz ve iftikàrdır, zekâ ve iktidar değildir.
Hem, dünyada, milletler içinde şiddet‑i hırs ile meşhûr olan Yahudî Milletinden daha ziyâde rızık peşinde koşan olmuyor. Hâlbuki zillet ve sefâlet içinde en ziyâde sû‑i maîşete onlar ma'rûz oluyorlar. Onların zenginleri dahi süflî yaşıyorlar. Zâten ribâ gibi gayr‑ı meşrû yollarla kazandıkları mal, rızk‑ı helâl değil ki, mes'elemizi cerhetsin.
Hem çok edîblerin ve çok ulemânın fakr‑ı hâli ve çok aptalların servet ve gınâsı dahi gösteriyor ki: Celb‑i rızkın medârı, zekâ ve iktidar değildir; belki acz ve iftikàrdır, tevekkülvâri bir teslîmdir ve lisân‑ı kàl ve lisân‑ı hâl ve lisân‑ı fiil ile bir duâdır.
İşte bu hakikati ilân eden ﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ âyeti, bu da'vâmıza o kadar kavî ve metîn bir bürhândır ki; bütün nebâtât ve hayvanat ve etfâl lisânıyla okunuyor. Ve rızık isteyen her tâife, şu âyeti lisân‑ı hâl ile okuyor.
595
Mâdem rızık mukadderdir ve ihsân ediliyor ve veren de Cenâb‑ı Hak’tır; O hem Rahîm, hem Kerîmdir. O’nun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir sûrette gayr‑ı meşrû bir tarzda yüz suyu dökmekle; vicdânını belki bazı mukaddesâtını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mal‑i haramı kabûl eden düşünsün ki, ne kadar muzâaf bir dîvâneliktir.
Evet, ehl‑i dünya, hususan ehl‑i dalâlet; parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat‑ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukâbil, hadsiz bir hayat‑ı ebediyeyi tahrib etmeye bazen vesile olur. O pis hırs ile, gadab‑ı İlâhîyi kendine celbeder ve ehl‑i dalâletin rızâsını celbe çalışır.
Ey kardeşlerim! Eğer ehl‑i dünyanın dalkavukları ve ehl‑i dalâletin münâfıkları, sizi, insaniyetin şu zaîf damarı olan tama' yüzünden yakalasalar; geçen hakikati düşünüp, bu fakir kardeşinizi nümûne‑i imtisal ediniz. Sizi bütün kuvvetimle te'min ederim ki: Kanâat ve iktisad; maaştan ziyâde sizin hayatınızı idâme ve rızkınızı te'min eder. Bâhusus size verilen o gayr‑ı meşrû para, sizden, ona mukâbil bin kat fazla fiat isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan Hizmet‑i Kur'âniye’ye sed çekebilir veya fütûr verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki; her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.
İhtar: Ehl‑i dalâlet, Kur'ân‑ı Hakîm’den alıp neşrettiğimiz hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye karşı müdafaa ve mukàbele elinden gelmediği için, münâfıkâne ve desîsekârâne iğfal ve hile dâmını (tuzağını) isti'mâl ediyor. Dostlarımı hubb‑u câh, tama' ve havf ile aldatmak ve beni bazı isnâdât ile çürütmek istiyorlar. Biz, kudsî hizmetimizde dâima müsbet hareket ediyoruz. Fakat maatteessüf, herbir emr‑i hayırda bulunan mânileri def'etmek vazifesi, bizi bazen menfî harekete sevkediyor.
596
İşte bunun içindir ki, ehl‑i nifâkın hilekârâne propagandasına karşı, kardeşlerimi sâbık üç nokta ile îkaz ediyorum. Onlara gelen hücumu def'e çalışıyorum.
Şimdi en mühim bir hücum benim şahsımadır. Diyorlar ki: Said Kürd’dür, neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz?”
İşte bilmecbûriye böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desîse‑i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisânıyla zikredeceğim.

Dördüncü Desîse‑i Şeytaniye

Şeytanın telkini ile ve ehl‑i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet‑i milliyelerini tahrîk etmek için diyorlar ki: Siz Türk’sünüz. Mâşâallâh, Türklerde her nev'i ulemâ ve ehl‑i kemâl vardır. Said bir Kürd’dür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrîk‑i mesâî etmek hamiyet‑i milliyeye münâfîdir?”
Elcevab: Ey bedbaht mülhid! Ben Felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üçyüz elli milyon efrâdı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti te'sis eden ve duâlarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet‑i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine fedâ etmek ve o mübârek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd nâmını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdûd birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüzbin defa istiâze ediyorum!‥
Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyâhut dinsiz olmuş ve frenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi fâidesiz uhuvvetini kazanmak için; üçyüz elli milyon hakîki, nurânî, menfaatdâr bir cemâatin bâkî uhuvvetlerini terketsin.
Yirmialtıncı Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde, delilleriyle menfî milliyetin mâhiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden ona havâle edip, yalnız o Üçüncü Mes'elenin âhirinde icmâl edilen bir hakikati burada bir derece izâh edeceğiz: Şöyle ki:
597
O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyet‑fürûş mülhidlere derim ki: Ben İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakîki bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl‑i îmânıyla şiddetli ve pek hakîki alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'ânın bayrağını cihanın cihât‑ı sittesinin etrafında gâlibâne gezdiren bu vatan evlâdlarına, İslâmiyet hesabına, müftehirâne ve tarafdârâne muhabbetdârım.
Sen ise ey hamiyet‑fürûş sahtekâr! Türk’ün mefâhir‑i hakîkiye-i milliyesini unutturacak bir sûrette mecâzî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var.
Senden soruyorum: Türk milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gâfil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet‑i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyâdeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyâta teşci' eden frenk‑meşrebâne terbiyede midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet‑i milliye bunlardan ibaret ise ve terakkî ve saâdet‑i hayatiye bu ise; evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyet‑perver isen; ben o Türkçülükten kaçıyorum, sen de benden kaçabilirsin!
Eğer zerre mikdar hamiyet ve şuûrun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak, cevab ver. Şöyle ki:
Türk milleti denilen şu vatan evlâdı altı kısımdır: Birinci kısmı, ehl‑i salâhat ve takvâdır. İkinci kısmı, musîbet‑zede ve hastalar tâifesidir. Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır. Dördüncü kısmı, çocuklar tâifesidir. Beşinci kısmı, fakirler ve zaîfler tâifesidir. Altıncı kısmı, gençlerdir.
Acaba bütün evvelki beş tâife Türk değiller mi? Hamiyet‑i milliyeden hisseleri yok mu? Acaba altıncı tâifeye sarhoşçasına bir keyif vermek yolunda, o beş tâifeyi incitmek, keyfini kaçırmak, tesellîlerini kırmak; hamiyet‑i milliye midir? Yoksa o millete düşmanlık mıdır?‥ El‑hükmü li'l-ekser sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır; dost değildir!
598
Senden soruyorum: Birinci kısım olan ehl‑i îmân ve ehl‑i takvânın en büyük menfaati, frenk‑meşrebâne bir medeniyette midir? Yoksa hakàik‑ı îmâniyenin nurlarıyla saâdet‑i ebediyeyi düşünüp, müştâk ve âşık oldukları tarîk‑ı hakta sülûk etmek ve hakîki tesellî bulmakta mıdır?
Senin gibi dalâlet‑pîşe hamiyet‑fürûşların tuttuğu meslek; müttakì ehl‑i îmânın manevî nurlarını söndürüyor ve hakîki tesellîlerini bozuyor ve ölümü, i'dâm‑ı ebedî ve kabri, dâimî bir firâk‑ı lâyezâlî kapısı olduğunu gösteriyor.
İkinci kısım olan musîbet‑zede ve hastaların ve hayatından me'yûs olanların menfaati; frenk‑meşrebâne, dinsizcesine medeniyet terbiyesinde midir? Hâlbuki o bîçâreler bir nur isterler, bir tesellî isterler. Musîbetlerine karşı bir mükâfât isterler. Ve onlara zulmedenlerden intikamlarını almak isterler. Ve yakınlaştıkları kabir kapısındaki dehşeti def'etmek istiyorlar.
Sizin gibilerin sahtekâr hamiyetiyle, pek çok şefkate ve okşamaya ve tımar etmeye çok lâyık ve muhtaç o bîçâre musîbet‑zedelerin kalblerine iğne sokuyorsunuz! Başlarına tokmak vuruyorsunuz! Merhametsizcesine ümîdlerini kırıyorsunuz! Ye's‑i mutlaka düşürüyorsunuz!‥ Hamiyet‑i milliye bu mudur?! Böyle mi millete menfaat dokunduruyorsunuz?!
Üçüncü tâife olan ihtiyarlar, bir sülüs teşkil ediyor. Bunlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve tesellîsi, Hülâgu ve Cengiz gibi zâlimlerin gaddârâne sergüzeştlerini dinlemesinde midir? Ve âhireti unutturacak, dünyaya bağlandıracak, neticesiz, ma'nen sukùt, zâhiren terakkî denilen şimdiki nev'i hareketinizde midir? Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve hakîki tesellî, tiyatroda mıdır?
Bu bîçâre ihtiyarlar hamiyetten hürmet isterlerken, manevî bıçakla o bîçâreleri kesmek hükmünde ve İ'dâm‑ı ebedîye sevkediliyorsunuz.” fikrini vermek; ve rahmet kapısı tasavvur ettikleri kabir kapısını ejderha ağzına çevirmek, Sen oraya gideceksin diye manevî kulağına üflemek hamiyet‑i milliye ise; böyle hamiyetten yüzbin defa El‑iyâzü Billâh!
599
Dördüncü tâife ki, çocuklardır. Bunlar, hamiyet‑i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da, za'f ve acz ve iktidarsızlık noktasında; merhametkâr, kudretli bir Hàlık’ı bilmekle rûhları inbisat edebilir, isti'dâdları mes'ûdâne inkişaf edebilir. İleride, dünyadaki müdhiş ehvâl ve ahvâle karşı gelebilecek bir tevekkül‑ü îmânî ve teslîm‑i İslâmî telkinâtıyla o masûmlar hayata müştâkàne bakabilirler. Acaba, alâkaları pek az olduğu terakkiyât‑ı medeniye dersleri ve onların kuvve‑i maneviyesini kıracak ve rûhlarını söndürecek, nursuz sırf maddî, felsefî düsturların ta'liminde midir?
Eğer insan bir cesed‑i hayvanîden ibaret olsaydı ve kafasında akıl olmasaydı; belki bu masûm çocukları muvakkaten eğlendirecek terbiye‑i medeniye tâbir ettiğiniz ve terbiye‑i milliye süsü verdiğiniz bu frengî usûl, onlara çocukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaati verebilirdi. Mâdemki o masûmlar hayatın dağdağalarına atılacaklar, mâdemki insandırlar; elbette küçük kalblerinde çok uzun arzuları olacak ve küçük kafalarında, büyük maksadlar tevellüd edecek.
Mâdem hakikat böyledir; onlara şefkatin muktezâsı, gayet derecede fakr ve aczinde, gayet kuvvetli bir nokta‑i istinâdı ve tükenmez bir nokta‑i istimdâdı; kalblerinde îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bil'âhiret sûretiyle yerleştirmek lâzımdır. Onlara şefkat ve merhamet bununla olur. Yoksa, dîvâne bir vâlidenin, veledini bıçakla kesmesi gibi, hamiyet‑i milliye sarhoşluğuyla, o bîçâre masûmları ma'nen boğazlamaktır. Cesedini beslemek için, beynini ve kalbini çıkarıp ona yedirmek nev'inden, vahşiyâne bir gadirdir, bir zulümdür!
Beşinci tâife, fakirler ve zaîfler tâifesidir. Acaba, hayatın ağır tekâlifini fakirlik vâsıtasıyla elîm bir tarzda çeken fakirlerin ve hayatın müdhiş dağdağalarına karşı çok müteessir olan zaîflerin, hamiyet‑i milliyeden hisseleri yok mudur?
600
Bu bîçârelerin ye'sini ve elemini arttıran ve sefîh bir kısım zenginlerin mel'abe‑i hevesâtı ve zâlim bir kısım kavîlerin vesile‑i şöhret ve şekàveti olan frenk‑meşrebâne ve perde‑bîrûnâne ve fir'avunâne medeniyet‑perverlik nâmı altında yaptığınız harekâtta mıdır? Bu bîçâre fukaraların fakirlik yarasına merhem ise; unsuriyet fikrinden değil, belki İslâmiyetin eczâhâne‑i kudsiyesinden çıkabilir. Zaîflerin kuvveti ve mukâvemeti, karanlık ve tesâdüfe bağlı, şuûrsuz tabîi felsefeden alınmaz; belki hamiyet‑i İslâmiye ve kudsî İslâmiyet milliyetinden alınır!‥
Altıncı tâife, gençlerdir. Bu gençlerin gençlikleri eğer dâimî olsaydı, menfî milliyetle onlara içirdiğiniz şarabın muvakkat bir menfaati, bir fâidesi olurdu. Fakat o gençliğin lezzetli sarhoşluğu, ihtiyarlıkla elemle ayılması ve o tatlı uykunun ihtiyarlık sabahında esefle uyanmasıyla, o şarabın humârı ve sıkıntısı onu çok ağlattıracak ve o lezzetli rüyanın zevâlindeki elem, ona çok hazîn teessüf ettirecek. Eyvâh! Hem gençlik gitti, hem ömür gitti, hem müflis olarak kabre gidiyorum; keşke aklımı başıma alsaydım!” dedirecek. Acaba bu tâifenin hamiyet‑i milliyeden hissesi; az bir zamanda muvakkat bir keyf görmek için, pek uzun bir zamanda teessüfle ağlattırmak mıdır?
Yoksa onların saâdet‑i dünyeviyeleri ve lezzet‑i hayatiyeleri; o güzel, şirin gençlik ni'metinin şükrünü vermek sûretinde, o ni'meti sefâhet yolunda değil, belki istikamet yolunda sarfetmekle; o fânî gençliği, ibâdetle ma'nen ibkà etmek ve o gençliğin istikametiyle dâr‑ı saâdette ebedî bir gençlik kazanmakta mıdır? Zerre mikdar şuûrun varsa söyle!‥
Elhâsıl: Eğer Türk milleti, yalnız altıncı tâife olan gençlerden ibaret olsa ve gençlikleri dâimî kalsa ve dünyadan başka yerleri bulunmasa; sizin Türkçülük perdesi altındaki frenk‑meşrebâne harekâtınız, hamiyet‑i milliyeden sayılabilirdi; benim gibi hayat‑ı dünyeviyeye az ehemmiyet veren ve unsuriyet fikrini, frengî illeti gibi bir maraz telâkki eden ve gençleri nâmeşrû keyf ve hevesâttan men'e çalışan ve başka memlekette dünyaya gelen bir adama, O Kürd’dür, arkasına düşmeyiniz.” diyebilirdiniz ve demeye bir hak kazanabilirdiniz.
Fakat, mâdemki Türk nâmı altında olan şu vatan evlâdı, sâbıkan beyân edildiği gibi altı kısımdır. Beş kısma zarar vermek ve keyiflerini kaçırmak, yalnız bir tek kısma muvakkat ve dünyevî ve âkıbeti meş'ûm bir keyif vermek, belki sarhoş etmek; elbette o, Türk milleti’ne dostluk değil, düşmanlıktır.
601
Evet, ben unsurca Türk sayılmıyorum; fakat, Türklerin ehl‑i takvâ tâifesine ve musîbet‑zedeler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar tâifesine ve zaîfler ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve kemâl‑i iştiyakla müşfikâne ve uhuvvetkârâne çalışmışım ve çalışıyorum. Altıncı tâife olan gençleri dahi, hayat‑ı dünyeviyesini zehirlettirecek ve hayat‑ı uhreviyesini mahvedecek ve bir saat gülmeye bedel, bir sene ağlamayı netice veren harekât‑ı nâmeşrûadan vazgeçirmek istiyorum. Yalnız bu altı‑yedi sene değil, belki yirmi senedir Kur'ân’dan ahzedip Türkçe lisânıyla neşrettiğim âsâr meydândadır.
Evet Lillâhi'l‑Hamd, Kur'ân‑ı Hakîm’in mâden‑i envârından iktibas edilen âsâr ile, ihtiyar tâifesinin en ziyâde istedikleri nur gösteriliyor. Musîbet‑zedelerin ve hastaların tiryâk gibi en nâfi' ilâçları, eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’de gösteriliyor. Ve ihtiyarları en ziyâde düşündüren kabir kapısı, rahmet kapısı olduğu ve i'dâm kapısı olmadığı, o envâr‑ı Kur'âniye ile gösterildi. Ve çocukların nâzik kalblerinde hadsiz mesâib ve muzır eşyaya karşı, gayet kuvvetli bir nokta‑i istinâd ve hadsiz âmâl ve arzularına medâr bir nokta‑i istimdâd, Kur'ân‑ı Hakîm’in mâdeninden çıkarıldı ve gösterildi. Ve bilfiil istifade ettirildi. Ve fukaralar ve zuafâlar kısmını en ziyâde ezen ve müteessir eden hayatın ağır tekâlifi, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàik‑ı îmâniyesiyle hafifleştirildi.
İşte bu beş tâife ki, Türk milletinin altı kısmından beş kısmıdır; menfaatlerine çalışıyoruz. Altıncı kısım ki, gençlerdir. Onların iyilerine karşı ciddi uhuvvetimiz var. Senin gibi mülhidlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok! Çünkü ilhâda giren ve Türk’ün hakîki bütün mefâhir‑i milliyesini taşıyan İslâmiyet Milliyeti’nden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz. Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz! Çünkü, yüzbin defa Türkçüyüz deyip da'vâ etseler, ehl‑i hakikati kandıramazlar. Zîra; fiilleri, harekâtları, onların da'vâlarını tekzîb ediyor.
602
İşte ey frenk‑meşrebler ve propagandanızla hakîki kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! Bu millete menfaatiniz nedir? Birinci tâife olan ehl‑i takvâ ve salâhatin nurunu söndürüyorsunuz. Merhamete ve tımar etmeye şâyân ikinci tâifesinin yaralarına zehir serpiyorsunuz. Ve hürmete çok lâyık olan üçüncü tâifenin tesellîsini kırıyorsunuz, ye's‑i mutlaka atıyorsunuz. Ve şefkate çok muhtaç olan dördüncü tâifenin bütün bütün kuvve‑i maneviyesini kırıyorsunuz ve hakîki insaniyetini söndürüyorsunuz. Ve muâvenet ve yardıma ve tesellîye çok muhtaç olan beşinci tâifenin ümîdlerini, istimdâdlarını akîm bırakıp, onların nazarında hayatı, mevtten daha ziyâde dehşetli bir sûrete çeviriyorsunuz. Îkaza ve ayılmağa çok muhtaç olan altıncı tâifesine, gençlik uykusu içinde öyle bir şarab içiriyorsunuz ki; o şarabın humârı pek elîm, pek dehşetlidir.
Acaba bu mudur hamiyet‑i milliyeniz ki, o hamiyet‑i milliye uğrunda çok mukaddesâtı fedâ ediyorsunuz. O Türkçülük menfaati, Türklere bu sûretle midir? Yüzbin defa El‑iyâzü Billâh!‥
Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında mağlûb olduğunuz zaman, kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla; dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat‑i Kur'âniye’ye fedâ olan bu baş size eğilmeyecektir! Hem size bunu da haber veriyorum ki: Değil sizler gibi mahdûd, ma'nen millet nazarında menfûr bir kısım adamlar, belki binler sizler gibi bana maddî düşmanlık etseler, ehemmiyet vermeyeceğim ve bir kısım muzır hayvanattan fazla kıymet vermeyeceğim.
Çünkü bana karşı ne yapacaksınız? Yapacağınız , ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak sûretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.
Hayatın başına gelen ecel ise, şühûd derecesinde kat'î îmân etmişim ki; tağayyür etmiyor, mukadderdir. Mâdem böyledir; Hak yolunda şehâdet ile ölsem, çekinmek değil, iştiyak ile bekliyorum. Bâhusus ben ihtiyar oldum, bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehâdet vâsıtasıyla kazanılan hadsiz bir ömr‑ü bâkîye tebdil etmek; benim gibilerin en àlî bir maksadı, bir gayesi olur.
603
Amma hizmet ise, Felillâhilhamd, Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyede Cenâb‑ı Hak, rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki; vefâtım ile, o hizmet bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa; pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idâme ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki, bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sünbül hayatını netice verir; bir taneye bedel, yüz tane vazife başına geçer, öyle de; mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vâsıta olur ümîdini besliyorum!‥

Beşinci Desîse‑i Şeytaniye

Ehl‑i dalâletin tarafgirleri, enâniyetten istifade edip, kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten, insanda en tehlikeli damar, enâniyettir ve en zaîf damarı da odur. Onu okşamakla, çok fenâ şeyleri yaptırabilirler. Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar.
Hem biliniz ki: Şu asırda ehl‑i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vâdilerinde koşuyor. Ehl‑i hak, bilmecbûriye eneyi terketmekle hakka hizmet edebilir. Enenin isti'mâlinde haklı dahi olsa; mâdemki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefis‑perest zannederler; hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber etrafına toplandığımız Hizmet‑i Kur'âniye, ene’yi kabûl etmiyor, nahnü istiyor. Ben demeyiniz, biz deyiniz diyor.
Elbette kanâatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz ene ile meydâna çıkmamış. Sizi enesine hàdim yapmıyor. Belki, enesiz bir Hàdim‑i Kur'ânî olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve enesine tarafdâr olmamayı meslek ittihàz etmiş. Bununla beraber, kat'î deliller ile sizlere isbât etmiştir ki: Meydân‑ı istifadeye vaz'edilen eserler, mîrî malıdır; yani Kur'ân‑ı Hakîm’in tereşşuhâtıdır. Hiç kimse, enesiyle onlara temellük edemez! Haydi farz‑ı muhâl olarak ben enemle o eserlere sâhib çıkıyorum benim bir kardeşimin dediği gibi; mâdem bu Kur'ânî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl‑i ilim ve kemâl arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğnâ etmemelidirler.
604
Selef‑i sâlihînin ve muhakkìkîn‑i ulemânın âsârları, çendan her derde kâfî ve vâfî bir hazine‑i azîmedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyâde ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri açabilir. Zannederim ki, o enâniyet‑i ilmiyeyi fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki: Neşrolunan Sözler, hakàik‑ı Kur'âniye’nin birer anahtarı ve o hakàikı inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılınçtır. O ehl‑i fazl ve kemâl ve kuvvetli enâniyet‑i ilmiyeyi taşıyan zâtlar bilsinler ki; bana değil, Kur'ân‑ı Hakîm’e talebe ve şâkird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.
Haydi farz‑ı muhâl olarak ben üstadlık da'vâ etsem, mâdem şimdi ehl‑i îmânın tabakàtını, avâmdan hàvâssa kadar, ma'rûz kaldıkları evhâm ve şübehâttan kurtarmak çaresini bulduk; o ulemâ, ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyâhut bu çareyi iltizam edip ders versinler, tarafdâr olsunlar. Ulemâü's‑sû' hakkında bir tehdid‑i azîm var. Bu zamanda ehl‑i ilim ziyâde dikkat etmeli.
Haydi farzetseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Acaba, dünyevî ve millî bir maksad için, çok zâtlar enâniyeti terkedip, fir'avun‑meşreb bir adamın kemâl‑i sadâkatle etrafına toplanıp, şiddetli bir tesânüdle gördükleri hâlde; acaba bu kardeşiniz, hakikat‑i Kur'âniye ve hakàik‑ı îmâniye etrafında, kendi enâniyetini setretmekle beraber, o dünyevî komitenin onbaşıları gibi, terk‑i enâniyetle hakàik‑ı Kur'âniye etrafında bir tesânüdü sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük âlimleriniz de, ona Lebbeyk!” dememesinde haksız değil midirler?
Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf Lillâh için olmazsa, kıskançlık müdâhale eder, bozar. Nasıl ki, bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz, ve gözü, kulağına hased etmez, ve kalbi, aklına rekabet etmez öyle de; bu hey'etimizin şahs‑ı manevîsinde herbiriniz bir duygu, bir a'zâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bil'akis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife‑i vicdâniyenizdir.
605
Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl‑i ilim de var. Ehl‑i ilmin bir kısmında, bir enâniyet‑i ilmiye bulunur. Kendi mütevâzi de olsa, o cihette enâniyetlidir. Çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muâraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsân ettiği ve yüksek bulduğu hâlde; nefsi ise, enâniyet‑i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözler’in kıymetlerinin tenzîlini arzu eder ki, kendi mahsulât‑ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Hâlbuki bilmecbûriye bunu haber veriyorum ki:
Bu dürûs‑u Kur'âniye’nin dâiresi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri ulûm‑u îmâniye cihetinde yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izâhlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü çok emârelerle anlamışız ki: Bu ulûm‑u îmâniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dâiremiz içinde nefsin enâniyet‑i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izâh haricinde bir şey yazsa; soğuk bir muâraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki: Risale‑i Nur eczâları, Kur'ânın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü'l‑a'mâl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife derûhde edip, o âb‑ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!‥

Altıncı Desîse‑i Şeytaniye Şudur Ki

İnsandaki tenbellik ve ten‑perverlik ve vazifedârlık damarından istifade eder. Evet, şeytan‑ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metîn kalbli, sadâkati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti àlî gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:
İşimize sekte ve hizmetimize fütûr vermek için, onların tenbelliklerinden ve ten‑perverliklerinden ve vazifedârlıklarından istifade ederler. Onlar, öyle desîselerle onları Hizmet‑i Kur'âniye’den alıkoyuyorlar ki; haberleri olmadan bir kısmına fazla buluyorlar, ki Hizmet‑i Kur'âniye’ye vakit bulmasın! Bir kısmına da, dünyanın câzibedâr şeylerini gösteriyorlar ki; hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin ve hâkezâ
Bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa keserek, dikkatli fehminize havâle ederiz.
606
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz! Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibâdet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!‥
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ﴿وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا
﴿سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ❋ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الْحَب۪يبِ الْعَالِي الْقَدْرِ الْعَظ۪يمِ الْجَاهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ
607

Kudsî Bir Tarihçe

Kur'ân‑ı Hakîm’in mühim bir sırr‑ı i'câzîsinin zuhûr ettiği senenin tarihi, yine lafz‑ı Kur'ân’dadır. Şöyle ki:
Kur'ân kelimesi, ebced hesabıyla üçyüz ellibirdir. İçinde iki elif var; mahfî elif elfün okunsa, bin mânâsındaki elfün”dür. (Hâşiye) Demek bin üçyüzellibir senesine, Sene‑i Kur'âniye tâbir edilebilir. Çünkü lafz‑ı Kur'ân’daki tevâfukâtın sırr‑ı acîbi, Kur'ânın tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında o sene göründü. Ve Kur'ân’daki Lafz‑ı Celâl’in i'câzkârâne sırr‑ı tevâfuku, aynı senede tezâhür etti. Ve bir nakş‑ı i'câzîyi gösterecek bir Kur'ânın yeni bir tarzda yazılması, aynı senede oluyor. Ve hatt‑ı Kur'ân’ın tebdiline karşı, Kur'ân şâkirdlerinin bütün kuvvetleriyle hatt‑ı Kur'ânîyi muhâfazaya çalışması aynı senededir. Ve Kur'ânın mühim ezvâk‑ı i'câziyesi, aynı senede tezâhür ediyor. Hem aynı senede Kur'ân ile çok münâsebetdâr hâdisât olmuş ve olacak gibi
608

Altıncı Risale Olan Altıncı Kısmın Zeyli

Es'ile‑i Sitte

İstikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yani: Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman, yüzümüze tükürükleri gelmemek için, veyâhut silmek için yazılmıştır.
Avrupa’nın insaniyet‑perver maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın!‥ Ve bu vicdânsız gaddârları bize musallat eden o insafsız zâlimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda, yüzbin cihette Yaşasın Cehennem!” dedirten mimsiz medeniyet‑perestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhâldir.
﴿
﴿وَمَا لَنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
Bu yakınlarda ehl‑i ilhâdın perde altında tecâvüzleri gayet çirkin bir sûret aldığından; çok bîçâre ehl‑i îmâna ettikleri zâlimâne ve dinsizcesine tecâvüz nev'inden; bana, hususî ve gayr‑ı resmî, kendim tamir ettiğim bir ma'bedimde, hususî bir‑iki kardeşimle hususî ibâdetimde, gizli ezân ve kametimize müdâhale edildi. Ne için Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezân okuyorsunuz?” denildi. Sükûtta sabrım tükendi. Kàbil‑i hitâb olmayan öyle vicdânsız alçaklara değil; belki milletin mukadderâtıyla, keyfî istibdâd ile oynayan fir'avun‑meşreb komitenin başlarına derim ki:
Ey ehl‑i bid'a ve ilhâd!‥ Altı Suâlime cevab isterim.
609

Birincisi

Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûlle bu acîb tecâvüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz!‥ Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini, kanun mu kabûl ediyorsunuz? Çünkü böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz!‥

İkincisi

Nev'‑i beşerde, hususan bu asr‑ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dâiresinde; hemen umumiyetle hüküm‑fermâ hürriyet‑i vicdân düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev'‑i beşeri istihkar etmek ve i'tirâzını hiçe saymak kadar cür'etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize lâdînî ismi vermekle, ne dine ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz hâlde; dinsizliği müteassıbâne kendine bir din ittihàz etmek tarzında, dine ve ehl‑i dine böyle tecâvüz, elbette saklı kalmayacak!‥ Sizden sorulacak!‥ Ne cevab vereceksiniz?‥ Yirmi hükûmetin en küçüğünün i'tirâzına karşı dayanamadığınız hâlde, nasıl yirmi hükûmetin birden i'tirâzını hiçe sayar gibi hürriyet‑i vicdâniyeyi cebrî bir sûrette bozmaya çalışıyorsunuz?

Üçüncüsü

Mezheb‑i Hanefî’nin ulviyetine ve sâfiyetine münâfî bir sûrette vicdânını dünyaya satan bir kısım ulemâü's‑sû'un yanlış fetvâlarıyla, benim gibi Şâfiü'l‑Mezheb adamlara, hangi usûl ile teklif ediyorsunuz?‥ Bu meslekte milyonlar etbâ'ı bulunan Şâfiî Mezhebi’ni kaldırıp, bütün Şâfiîleri Hanefîleştirdikten sonra, bana zulüm sûretinde cebren teklif edilse, sizin gibi dinsizlerin bir usûlüdür denilebilir; yoksa, keyfî bir alçaklıktır. Öylelerin keyfine tâbi değiliz ve tanımayız!‥

Dördüncüsü

İslâmiyet ile eskiden beri imtizaç ve ittihâd eden, ciddi dindar ve dinine samîmî hürmetkâr Türklük Milliyetine bütün bütün zıd bir sûrette, frenklik mânâsında Türkçülük nâmıyla, tahrifdârâne ve bid'akârâne bir fetvâ ile Türkçe kamet et!” diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usûlledir? Evet, hakîki Türklere pek hakîki dostâne ve uhuvvetkârâne münâsebetdâr olduğum hâlde, böyle sizin gibi frenk‑meşreblerin Türkçülüğü ile hiçbir cihette münâsebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile?‥
610
Eğer milyonlarla efrâdı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisânını unutmayan ve Türklerin hakîki bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürdlerin milliyetini kaldırıp, onların dilini onlara unutturduktan sonra; belki bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nev'i usûl‑ü vahşiyâne olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!‥

Beşincisi

Bir hükûmet, kendi raiyetine ve raiyet kabûl ettiği adamlara herbir kanununu tatbik etse de; raiyet kabûl etmediği adamlara, kanununu tatbik edemez. Çünkü onlar diyebilirler ki: Mâdem biz raiyetiniz değiliz, siz de bizim hükûmetimiz değilsiniz!‥”
Hem hiçbir hükûmet, iki cezayı birden vermez. Bir kàtili, ya hapse atar veyâhut i'dâm eder. Hem hapisle ceza, hem i'dâmla ceza bir yerde vermek, hiçbir usûlde yoktur!
İşte, mâdem vatana ve millete hiçbir zararım dokunmadığı hâlde; beni sekiz senedir, en yabânî ve hariç bir milletten cânî bir adama dahi yapılmayan bir esâret altına aldınız. Cânîleri affettiğiniz hâlde, hürriyetimi selbedip, hukuk‑u medeniyeden iskàt ederek muâmele ettiniz. Bu da vatan evlâdıdır demediğiniz hâlde; hangi usûl ile, hangi kanun ile bîçâre milletinize rızâları hilâfına olarak tatbik ettiğiniz bu hürriyet‑şiken usûlünüzü, benim gibi her cihetle size yabancı bir adama teklif ediyorsunuz?
Mâdem Harb‑i Umumî’de ordu kumandanlarının şehâdetiyle, vâsıta olduğumuz çok fedâkârlıkları ve vatan uğrunda cansipârâne mücâhedeleri cinayet saydınız. Ve bîçâre milletin hüsn‑ü ahlâkını muhâfaza ve saâdet‑i dünyeviye ve uhreviyelerinin te'minine pek ciddi ve te'sirli çalışmayı hıyânet saydınız. Ve ma'nen menfaatsiz, zararlı, hatarlı, keyfî, küfrî frenk usûlünü kendinde kabûl etmeyen bir adama sekiz sene ceza verdiniz. (Şimdi ceza yirmisekiz sene oldu.) Ceza bir olur. Tatbikini kabûl etmedim; cezayı çektirdiniz. İkinci bir cezayı cebren tatbik etmek, hangi usûl iledir?

Altıncısı

Mâdem sizlerle, i'tikàdınızca ve bana edilen muâmeleye nazaran, küllî bir muhâlefetimiz var. Siz dininizi ve âhiretinizi, dünyanız uğrunda fedâ ediyorsunuz. Elbette, mâbeynimizde tahmininizce bulunan muhâlefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak; dünyamızı, dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit fedâ etmeye hazırız. Sizin, zâlimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir‑iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı, kudsî bir şehâdeti kazanmak için fedâ etmek, bize âb‑ı kevser hükmüne geçer.
611
Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzine ve işârâtına istinâden, sizi titretmek için, size kat'î haber veriyorum ki:
Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız! Kahhâr bir el ile, Cennet’iniz ve mahbûbunuz olan dünyadan tardedilip ebedî zulümâta çabuk atılacaksınız! Arkamdan, pek çabuk sizin Nemrudlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur‑u İlâhî’de yakalarını tutacağım. Adâlet‑i İlâhiye, onları esfel‑i sâfilîne atmakla intikamımı alacağım!‥
Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz, bana ilişmeyiniz!‥ İlişseniz, intikamım muzâaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz!‥ Ben rahmet‑i İlâhî’den ümîd ederim ki; mevtim, hayatımdan ziyâde dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesâretiniz varsa ilişiniz!‥ Yapacağınız varsa, göreceğiniz de var!‥ Ben bütün tehdidâtınıza karşı, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum: ﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
612

Yedinci Kısım: İşârât‑ı Seb'a

﴿
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴿يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Üç suâlin cevabı olarak Yedi İşârettir.

Birinci Suâl

Dört işârettir

Birinci İşâret

Şeâir‑i İslâmiyeyi tağyîre teşebbüs edenlerin senedleri ve hüccetleri, yine her fenâ şeylerde olduğu gibi, ecnebîleri körü körüne taklidcilik yüzünden geliyor.
Diyorlar ki: Londra’da ihtidâ edenler ve ecnebîlerden îmâna gelenler, memleketlerinde ezân ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisânlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem‑i İslâm onlara karşı sükût ediyor, i'tirâz etmiyor. Demek bir cevâz‑ı Şer'î var ki, sükût ediliyor?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın o kadar zâhir bir farkı var ki; hiçbir cihette onlara kıyâs etmek ve onları taklid etmek zîşuûrun kârı değildir. Çünkü ecnebî diyarına, lisân‑ı Şerîatta Dâr‑ı harb denilir. Dâr‑ı harpte çok şeylere cevâz olabilir ki, Diyar‑ı İslâm”da mesağ olamaz.
613
Hem Frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dâiresidir. Istılahât‑ı Şer'iyenin maânîsini ve kelimât‑ı mukaddesenin mefâhimini lisân‑ı hâl ile telkin edecek ve ihsâs edecek bir muhît olmadığından; bilmecbûriye kudsî maânî, mukaddes elfâza tercih edilmiş; maânî için elfâz terkedilmiş, ehvenü'ş‑şer ihtiyar edilmiş.
Diyar‑ı İslâmda ise; muhît, o kelimât‑ı mukaddesenin meâl‑i icmâlîsini Ehl‑i İslâm’a lisân‑ı hâl ile ders veriyor. An'ane‑i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum Şeâir‑i İslâmiye ve umum erkân‑ı İslâmiyete ait muhâverât‑ı Ehl-i İslâm, o kelimât‑ı mukaddesenin mücmel meâllerini, mütemâdiyen ehl‑i îmâna telkin ediyorlar. Hattâ şu memleketin maâbid ve medâris‑i diniyesinden başka makberistânın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki; o maânî‑i mukaddeseyi, ehl‑i îmâna ihtar ediyorlar.
Acaba, kendine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime frengî lûgatından taallüm ettiği hâlde; elli senede ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhânallâh, Velhamdülillâh ve Lâ ilâhe İllallâh ve Allâhu Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için, bu kelimât‑ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyîr etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkîre karşı titreyen mezaristandaki ehl‑i kubûru aleyhlerine döndürmektir.
Ehl‑i ilhâda kapılan ulemâü's‑sû', milleti aldatmak için diyorlar ki: İmâm‑ı A'zam, sâir imâmlara muhâlif olarak demiş ki: İhtiyaç olsa, diyar‑ı baîdede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevâzı var.’ Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?‥”
614
Elcevab: İmâm‑ı A'zam’ın bu fetvâsına karşı, başta a'zamî imâmların en mühimleri ve sâir oniki eimme‑i müçtehidîn, o fetvânın aksine fetvâ veriyorlar. Âlem‑i İslâm’ın cadde‑i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; mu'zam‑ı ümmet, cadde‑i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmâm‑ı A'zam’ın fetvâsı, beş cihette hususîdir.
Birincisi: Merkez‑i İslâmiyetten uzak diyar‑ı âherde bulunanlara aittir.
İkincisi: İhtiyac‑ı hakîkiye binâendir.
Üçüncüsü: Bir rivâyette, lisân‑ı ehl-i Cennet’ten sayılan Fârisî lisânıyla tercümeye mahsûstur.
Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsûs olarak cevâz verilmiş, Fâtiha’yı bilmeyen namazı terketmesin.
Beşincisi: Kuvvet‑i îmândan gelen bir hamiyet‑i İslâmiye ile, maânî‑i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medâr olmak için cevâz gösterilmiş. Hâlbuki, za'f‑ı îmândan gelen ve menfî fikr‑i milliyetten çıkan ve lisân‑ı Arabî’ye karşı nefret ve za'f‑ı îmândan tevellüd eden meyl‑i tahrib sâikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir!‥

İkinci İşâret

Şeâir‑i İslâmiyeyi tağyîr eden ehl‑i bid'a, evvelâ ulemâü's‑sû'dan fetvâ istediler. Sâbıkan, beş vecihle hususî olduğunu gösterdiğimiz fetvâyı gösterdiler.
Sâniyen; ehl‑i bid'a, ecnebî inkılâbcılarından böyle meş'ûm bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebi’ni beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılâbcılar ve feylesoflar olarak Katolik Mezhebi’ne göre ehl‑i bid'a ve Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebi’ni iltizam edip, Fransızların İhtilâl‑i Kebîrinden istifade ederek, Katolik Mezhebi’ni kısmen tahrib edip, Protestanlığı ilân ettiler.
615
İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki hamiyet‑fürûşlar diyorlar ki: Mâdem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâb oldu; bidâyette inkılâbcılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine kabûl edildi. Öyle ise, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın, Birinci İşâretteki kıyâstan daha ziyâde farkı zâhirdir. Çünkü Din‑i İsevî’de, yalnız esâsât‑ı diniye Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dan alındı. Hayat‑ı ictimâiyeye ve fürûât‑ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havâriyyûn ve sâir rüesâ‑yı rûhâniye tarafından teşkil edildi. Kısm‑ı a'zamı, kütüb‑ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânîn‑i umumiye-i ictimâiyeye merci' olmadığından; esâsât‑ı diniyesi, hariçten bir libâs giydirilmiş gibi şerîat‑ı Hıristiyaniye nâmına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir sûret verilmiş. Bu sûret tebdil edilse, o libâs değiştirilse, yine Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın esâs dini bâkî kalabilir. Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ı inkâr ve tekzîb çıkmaz.
Hâlbuki; din ve şerîat‑ı İslâmiyenin sâhibi olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht‑ı saltanatı olduğundan; Din‑i İslâm’ın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruâtını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzat O getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor.
Demek, fürûât‑ı İslâmiye, değişmeye kàbil bir libâs hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esâs‑ı din bâkî kalabilsin Belki; esâs‑ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kàbil‑i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sâhib‑i Şerîatı inkâr ve tekzîb etmek çıkar.
616
Mezâhibin ihtilâfı ise; Sâhib‑i Şerîatın gösterdiği nazarî düsturların tarz‑ı tefehhümünden ileri gelmiştir. Zarûriyât‑ı diniye denilen ve kàbil‑i te'vil olmayan ve muhkemât denilen düsturları ise, hiçbir cihette kàbil‑i tebdil değildir ve medâr‑ı ictihâd olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor; يَمْرُقُونَ مِنَ الدّ۪ينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kaidesine dâhil oluyor.
Ehl‑i bid'a, dinsizliklerine ve ilhâdlarına şöyle bir bahâne buluyorlar. Diyorlar ki: Âlem‑i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebeb olan Fransız İhtilâl‑i Kebîrinde, papazlara ve rüesâ‑yı rûhâniyeye ve onların mezheb‑i hàssı olan Katolik Mezhebi’ne hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvîb edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyâde terakkî ettiler?‥”