448
İkinci Mebhas
Şu mebhas, bana dâimî hizmet edenlerin, ahlâkımda gördükleri acîb ihtilâftan gelen hayretlerine karşı; hem iki talebemin benim hakkımda haddimden fazla hüsn‑ü zanlarını ta'dil etmek için yazılmıştır.
Ben görüyorum ki; Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàikına ait bazı kemâlât, o hakàika dellâllık eden vâsıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünkü, me'hazin kudsiyeti çok bürhânlar kuvvetinde te'sirât gösteriyor; onun ile, ahkâmı umuma kabûl ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me'hazdeki kudsiyetin te'siri kaybolur. Bu sır içindir ki, bana karşı haddimden çok fazla teveccüh gösteren kardeşlerime bir hakikati beyân edeceğim. Şöyle ki:
Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ; büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhâfaza edecek etvâr istiyor. Meselâ; her ziyaretçi için tevâzu' göstermek tezellüldür, makamı tenzîldir. Fakat kendi hânesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevâzu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur ve hâkezâ…
Demek bir insanın, vazifesi itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakîki şahsiyeti ile çok noktalarda muhâlif düşer. Eğer o vazife sâhibi, o vazifeye hakîki lâyıksa ve tam müstaid ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstaid değilse; meselâ bir nefer, bir müşîr makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer. O neferin şahsî, âdi, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği àlî, yüksek ahlâk ile kàbil‑i te'lif olamıyor.
İşte bu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.
Birincisi: Kur'ân‑ı Hakîm’in hazine‑i àlîsinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur'ân’a ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil, ben sâhib değilim. Belki, o makamın ve o vazifenin iktiza ettiği seciyelerdir. Bende bu nev'iden ne görseniz benim değil; onunla bana bakmayınız, o makamındır.
449
İkinci Şahsiyet: Ubûdiyet vaktinde, Dergâh‑ı İlâhiye’ye müteveccih olduğum vakit, Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, mânâ‑yı ubûdiyetin esâsı olan; “kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ etmek” noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyâde bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü senâ etse, beni inandıramaz ki; ben iyiyim ve sâhib‑i kemâlim.
Üçüncüsü: Hakîki şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki; o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb‑u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisad ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor.
Ey kardeşler! Sizi bütün bütün kaçırmamak için, bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû‑i hâllerini söylemeyeceğim.
İşte kardeşlerim, ben müstaid ve makam sâhibi olmadığım için, şu şahsiyetim, dellâllık ve ubûdiyet vazifelerindeki ahlâktan ve âsârdan çok uzaktır. Hem دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِيسْتْ kaidesince, Cenâb‑ı Hak merhametkârâne kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki; en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en a'lâ bir makam‑ı müşîriyet hükmünde olan hizmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbinler şükür olsun… Nefis cümleden süflî, vazife cümleden a'lâ… اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
450
Üçüncü Mebhas
﴿﷽﴾
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا﴾
Yani: لِتَعَارَفُوا مُنَاسَبَاتِ الْحَيَاةِ الْاِجْتِمَاعِيَّةِ فَتَعَاوَنُوا عَلَيْهَا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَخَاصَمُوا Yani: “Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat‑ı ictimâiyeye ait münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz değildir!”
Şu mebhas “Yedi Mes'ele”dir.
Birinci Mes'ele
Şu âyet‑i kerîmenin ifâde ettiği hakikat‑i àliye, hayat‑ı ictimâiyeye ait olduğu için, hayat‑ı ictimâiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisânıyla değil, belki İslâmın hayat‑ı ictimâiyesiyle münâsebetdâr olan Eski Said lisânıyla, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’a bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmağa mecbur oldum.
451
İkinci Mes'ele
Şu âyet‑i kerîmenin işâret ettiği “teârüf ve teâvün düsturu”nun beyânı için deriz ki: Nasıl ki; bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddid münâsebâtı ve o münâsebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin‥ tâ, o ordunun efrâdları, düstur‑u teâvün altında, hakîki bir vazife‑i umumiye görsün ve hayat‑ı ictimâiyeleri, a'dânın hücumundan masûn kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhâsamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
Aynen öyle de: Hey'et‑i ictimâiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur, kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet‑i vahdetleri var. Hàlıkları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, Vatanları bir, bir, bir, bir‥ binler kadar bir, bir…
İşte bu kadar bir birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tahâsum için değildir!‥
Üçüncü Mes'ele
Fikr‑i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessâs Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir sûrette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp, onları yutsunlar.
Hem fikr‑i milliyette bir zevk‑i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeâmetli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat‑ı ictimâiye ile meşgul olanlara, “Fikr‑i milliyeti bırakınız!” denilmez.
Fakat, fikr‑i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeâmetlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, Hadîs‑i Şerîfte fermân etmiş: اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ
452
Ve Kur'ân da fermân etmiş: ﴿اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا﴾
İşte şu Hadîs‑i Şerîf, şu Âyet‑i Kerîme, kat'î bir sûrette menfî bir milliyeti ve fikr‑i unsuriyeti kabûl etmiyorlar. Çünkü, müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.
Evet, acaba hangi unsur var ki, üçyüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sâhibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın! Evet, menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş.
Ezcümle: Emevîler, bir parça fikr‑i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem Âlem‑i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.
Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka; Harb‑i Umumî’deki hâdisât‑ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev'‑i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.
Hem bizde ibtidâ‑i hürriyette – Bâbil Kalesinin harâbiyeti zamanında “tebelbül‑ü akvâm” tâbir edilen “teşa'ub‑u akvâm” ve o teşa'ub sebebiyle dağılmaları gibi – menfî milliyet fikriyle, başta Rûm ve Ermeni olarak pek çok “kulüpler” nâmında sebeb‑i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cem'iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perîşan olanların hâlleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.
453
Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil‑i İslâmiye içinde, fikr‑i milliyetle birbirine yabânî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek, öyle bir felâkettir ki, ta'rif edilmez.
Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukàbele etmek gibi bir dîvânelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki ma'nen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenûb tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip, onlara karşı cebhe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o cenûb efrâdları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cebhe alınsın. Cenûbdan gelen Kur'ân nuru var, İslâmiyet ziyâsı gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara adâvet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân’a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân’a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat‑ı dünyeviye ve hayat‑ı uhreviyesine bir nev'i adâvettir. Hamiyet nâmına hayat‑ı ictimâiyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harâb etmek; hamiyet değil, hamâkattir!‥
Dördüncü Mes'ele
Müsbet milliyet, hayat‑ı ictimâiyenin ihtiyac‑ı dâhilîsinden ileri geliyor; teâvüne, tesânüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet te'min eder; uhuvvet‑i İslâmiye’yi daha ziyâde te'yid edecek bir vâsıta olur.
Şu müsbet fikr‑i milliyet; İslâmiyete hàdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; âlem‑i bekàda ve âlem‑i berzahta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet‑i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı, kalenin taşlarını, kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakàne bir cinayettir!
454
İşte ey Ehl‑i Kur'ân olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur'ân‑ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydân okuyup, Kur'ânı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ân’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehâcümâtı def'ettiniz; tâ, ﴿يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ﴾ âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi, Avrupa’nın ve frenk‑meşreb münâfıkların desîselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitâba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!
Cây‑i dikkat bir hâl: Türk milleti, anâsır‑ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu hâlde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr‑ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Hâlbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr‑ı müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş. Ondan kàbil‑i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri kalbinden silme!…
Beşinci Mes'ele
Asya’da uyanan akvâm, fikr‑i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesâtları o yolda fedâ ederek hareket ediyorlar. Hâlbuki her milletin kàmet‑i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez! Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libâsı giydirilmediği gibi; körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur. Çünkü:
Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir mezraa, bir câmi hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.
455
Hem, ekser enbiyânın Asya’da zuhûru, ağleb‑i hükemânın Avrupa’da gelmesi, kader‑i Ezelînin bir remzi ve işâretidir ki; Asya akvâmını intibâha getirecek, terakkî ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.
Sâniyen: Din‑i İslâm’ı, Hıristiyan dinine kıyâs edip, Avrupa gibi dine lâkayd olmak, pek büyük bir hatâdır. Evvelâ Avrupa, dinine sâhibdir. Başta Wilson, Lloyd George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine müteassıb olmaları şâhiddir ki; Avrupa dinine sâhibdir, belki bir cihette müteassıbdır.
Sâlisen: İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyâs etmek, kıyâs‑ı maa'l-fârıktır, o kıyâs yanlıştır. Çünkü, Avrupa dinine müteassıb olduğu zaman medenî değildi; taassubu terketti, medenîleşti.
Hem din, onların içinde üçyüz sene muhârebe‑i dâhiliyeyi intac etmiş. Müstebid zâlimlerin elinde avâmı, fukarayı ve ehl‑i fikri ezmeye vâsıta olduğundan; onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hâsıl olmuştu.
İslâmiyet’te ise, tarihler şâhiddir ki, bir defadan başka dâhilî muhârebeye sebebiyet vermemiş.
Hem ne vakit Ehl‑i İslâm, dine ciddi sâhib olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakkî etmişler. Buna şâhid, Avrupa’nın en büyük üstadı, Endülüs Devlet‑i İslâmiye’sidir.
Hem ne vakit, Cemâat‑i İslâmiye dine karşı lâkayd vaziyeti almışlar; perîşan vaziyete düşerek tedennî etmişler.
Hem İslâmiyet, vücûb‑u zekât ve hurmet‑i ribâ gibi binler şefkat‑perverâne mesâil ile fukarayı ve avâmı himâye ettiği; ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾اَفَلَا يَتَفَكَّرُونَ﴿اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ﴾ gibi kelimâtıyla aklı ve ilmi istişhâd ve îkaz ettiği ve ehl‑i ilmi himâye ettiği cihetle; dâima İslâmiyet, fukaraların ve ehl‑i ilmin kalesi ve melce'i olmuştur. Onun için, İslâmiyete karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur.
456
İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet‑i farkının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
İslâmiyetin esâsı, mahz‑ı Tevhiddir; vesâit ve esbâba, te'sir‑i hakîki vermiyor; icâd ve makam cihetiyle kıymet vermiyor.
Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabûl ettiği için, vesâit ve esbâba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Âdeta Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin bir cilvesini azîzlerine, büyüklerine verir. ﴿اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ﴾ âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhâfaza etmekle beraber – sâbık Amerika reisi Wilson gibi – müteassıb bir dindar olur.
Mahz‑ı Tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.
Altıncı Mes'ele
Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:
Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhâceretlere ve tebeddülâta ma'rûz olmakla beraber; merkez‑i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm‑ı sâireden pervâne gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu hâlde; Levh‑i Mahfûz açılsa ancak hakîki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir.
Öyle ise, hakîki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki; menfî milliyetçilerin ve unsuriyet‑perverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise, millet birdir.” Mâdem öyledir; hakîki unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebâtına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dâiresine dâhildir.
457
Sâniyen: İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat‑ı ictimâiyesine kazandırdığı yüzer fâideden iki fâideyi misâl olarak beyân edeceğiz:
Birincisi: Şu Devlet‑i İslâmiye, yirmi‑otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcûdiyetini muhâfaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nur‑u Kur'ân’dan gelen şu fikirdir: “Ben ölsem şehîdim, öldürsem gâziyim.” Kemâl‑i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbâl etmiş. Dâima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, sâfî kalbli olan neferâtın rûhunda şöyle ulvî fedâkârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona fedâ ettirebilir?‥
İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet‑i İslâmiye’ye bir tokat vurmuşlarsa, üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sâhibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için, elini çekmiş‥ elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisğar edilmeyecek manevî ve dâimî bir kuvvetü'z‑zahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm, manevî kuvvetü'z‑zahrı, menfî milliyet ile ve istiğnâkârâne hamiyet ile gücendirmemeli!‥
Yedinci Mes'ele
Menfî milliyette fazla hamiyet‑perverlik gösterenlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddi severseniz, onlara şefkat ederseniz; öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserîsine şefkat sayılsın. Yoksa, ekserîsine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm‑ı kalîlin muvakkat gafletkârâne hayat‑ı ictimâiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir.
Çünkü, menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizden ikisine muvakkat fâidesi dokunabilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar. O sekizden altısı; ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musîbet‑zededir, ya çocuktur, ya çok zaîftir, ya pek ciddi olarak âhireti düşünür müttakìdirler ki; bunlar hayat‑ı dünyeviyeden ziyâde, müteveccih oldukları hayat‑ı berzahiyeye ve uhreviyeye karşı bir nur, bir tesellî, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübârek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellîlerini kırmağa hangi hamiyet müsâade eder? Heyhât! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedâkârlık!
458
Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd kesilmez. Çünkü Cenâb‑ı Hak, bin seneden beri Kur'ânın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar ta'yin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemâatini, muvakkat ârızalarla inşâallâh perîşan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir…
459
Dördüncü Mebhas
Tenbih: Yirmialtıncı Mektûb’un Dört Mebhası, birbiri ile münâsebetdâr olmadığı gibi, bu Dördüncü Mebhas’ın “On Mesâil”i dahi birbiriyle münâsebetdâr değildir. Onun için, münâsebeti aramamalı. Nasıl gelmiş, öyle yazılmış. Mühim bir talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır. O talebenin beş‑altı suâllerine verilen cevablardır.
Birincisi
Sâniyen: Mektûbunda diyorsun: رَبِّ الْعَالَم۪ينَ tâbir ve tefsirinde, “Onsekiz bin âlem” demişler. O adedin hikmetini soruyorsun.
Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum; fakat bu kadar derim ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in cümleleri, birer mânâya münhasır değil, belki nev'‑i beşerin umum tabakàtına hitâb olduğu için, her tabakaya karşı birer mânâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyân olunan mânâlar, o küllî kaidenin cüz'iyâtları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz'ü zikrediyor. Ya keşfine, ya deliline, veyâhut meşrebine istinâd edip, bir mânâyı tercih ediyor. İşte bunda dahi, bir tâife, o adede muvâfık bir mânâ keşfetmiş.
460
Meselâ: Ehl‑i velâyetin, ehemmiyetle, virdlerinde zikir ve tekrar ettikleri ﴿مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ❋ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ﴾ cümlesinde; dâire‑i vücûb ile dâire‑i imkândaki bahr‑i Rubûbiyet ve bahr‑i ubûdiyetten tut, tâ dünya ve âhiret bahirlerine, tâ âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdet bahirlerine, tâ şark ve garb, şimâl ve cenûbdaki bahr‑i muhîtlerine, tâ Bahr‑i Rûm ve Fars bahrine, tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğaz’ına – ki mercan denilen balık ondan çıkıyor – tâ Akdeniz ve Bahr‑i Ahmer’e ve Süveyş Kanalı’na, tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle, üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine, tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, mânâsındaki cüz'iyâtları var. Bunlar umumen murad ve maksûd olabilir ve onun hakîki ve mecâzî mânâlarıdır.
İşte onun gibi, ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dahi, pek çok hakàikı câmi'dir. Ehl‑i keşf ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyân ederler.
Ben de böyle fehmederim ki: Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı herbiri birer âlem olabilir. Yerde de herbir cins mahlûkat, birer âlemdir. Hattâ herbir insan dahi, küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعَالَم۪ينَ tâbiri ise; “Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir.” demektir.
Sâlisen: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْ
461
Kur'ân‑ı Hakîm’de Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm demiş: ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾
Evet, nefsini beğenen ve nefsine i'timâd eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazen olur ki, nefs‑i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâb eder; fakat silâhlarını ve cihâzâtını a'sâba devreder. A'sâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs‑i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun âsârı yine görünür.
Çok büyük asfiyâ ve evliyâ var ki, nüfûsları mutmainne iken, nefs‑i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selîm ve münevver iken, emrâz‑ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs‑i emmâre değil, belki a'sâba devredilen nefs‑i emmârenin vazifesidir.
Maraz ise, kalbî değil, belki maraz‑ı hayâlîdir. İnşâallâh azîz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz‑ı kalbiniz değil, belki mücâhedenin devamı için beşeriyet itibariyle a'sâba intikal eden ve terakkiyât‑ı dâimîye sebebiyet veren dediğimiz gibi bir hâlettir.
İkinci Mes'ele
Eski hocanın suâl ettiği “Üç Mes'ele”nin izâhatı, Risale‑i Nurun eczâlarında vardır. Şimdilik icmâlî bir işâret edeceğiz:
Birinci Suâli: Muhyiddin‑i Arabî, Fahreddin‑i Râzî’ye mektûbunda demiş: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Bu ne demektir? Maksad nedir de soruyor?
Evvelâ: Ona okuduğun Yirmiikinci Söz’ün mukaddimesinde, tevhid‑i hakîki ile tevhid‑i zâhirînin farkındaki misâl ve temsîl, maksada işâret eder. Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makàsıdları, o maksadı izâh eder.
462
Ve sâniyen: Usûlü'd‑din imâmları ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın akàide dair ve vücûd‑u Vâcibü'l-Vücûd ve Tevhid‑i İlâhîye dair beyânâtları, Muhyiddin‑i Arabî’nin nazarında kâfî gelmediği için, ilm‑i kelâmın imâmlarından Fahreddin‑i Râzî’ye öyle demiş.
Evet, ilm‑i kelâm vâsıtasıyla kazanılan mârifet‑i İlâhiye, mârifet‑i kâmile ve huzur‑u tâmm vermiyor. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet‑i tâmmeyi verir, hem huzur‑u etemmi kazandırır ki; inşâallâh, Risale‑i Nurun bütün eczâları, O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın cadde‑i nurânîsinde birer elektrik lambası hizmetini görüyorlar.
Hem, Muhyiddin‑i Arabî’nin nazarına, Fahreddin‑i Râzî’nin ilm‑i kelâm vâsıtasıyla aldığı mârifetullâh ne kadar noksan görülüyor, öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'ân‑ı Hakîm’den doğrudan doğruya veraset‑i Nübüvvet sırrıyla alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin‑i Arabî mesleği, huzur‑u dâimîyi kazanmak için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtın vücûdunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur‑u dâimîyi kazanmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtı nisyan‑ı mutlak altına almak gibi, acîb bir tarza girmişler.
Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan mârifet ise, huzur‑u dâimîyi vermekle beraber, ne kâinâtı mahkûm‑u adem eder, ne de nisyan‑ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb‑ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'ât‑ı mârifet olur. Sa'dî‑i Şirâzî’nin dediği gibi: دَرْ نَظَرِ هُوشِيَارْ هَرْ وَرَقِى دَفْتَرِيسْتْ اَزْ مَعْرِفَتِ گِرْدِگَارْ Herşeyde Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetine bir pencere açar.
463
Bazı Söz’lerde ulemâ‑i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân’dan alınan minhâc‑ı hakîkinin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de; Ulemâ‑i ilm-i kelâm, esbâbı, nihâyet‑i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar; uzun bir yolda gidiliyor.
Amma Kur'ân‑ı Hakîm’in minhâc‑ı hakîkisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ‑yı Mûsa gibi, nereye vursa âb‑ı hayat fışkırtıyor. وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu, herşeye okutturuyor.
Hem îmân yalnız ilim ile değil, îmânda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'sâba, muhtelif bir sûrette inkısam edip tevzî' olunuyor. İlim ile gelen mesâil‑i îmâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre rûh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ‥ letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır.
İşte Muhyiddin‑i Arabî, Fahreddin‑i Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor.
Üçüncü Mes'ele
﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴾ âyetinin ﴿اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا﴾ âyetiyle vech‑i tevfiki nedir?
Elcevab: Onbirinci Söz’de ve Yirmiüçüncü Söz’de ve Yirmidördüncü’nün Beşinci Dalı’nın İkinci Meyvesi’nde izâhı vardır. Sırr‑ı icmâlîsi budur ki:
464
Cenâb‑ı Hak; kemâl‑i kudretiyle nasıl bir tek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sahifede bin kitabı yazıyor, öyle de; insanı, pek çok envâ' yerinde bir nev'‑i câmi' halketmiş. Yani, bütün envâ'‑ı hayvanatın muhtelif derecâtı kadar, bir tek nev' olan insan ile, o vezâifi gördürmek irâde etmiş ki; insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıd koymamış, serbest bırakmış. Sâir hayvanatın kuvâları ve hissiyatları mahdûddur, fıtrî bir kayd altındadır.
Hâlbuki insanın her kuvâsı, hadsiz bir mesâfede cevelân eder gibi, gayr‑ı mütenâhî cânibine gider. Çünkü insan, Hàlık‑ı Kâinât’ın esmâsının nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvâlarına nihâyetsiz bir isti'dâd verilmiş.
Meselâ insan, hırs ile, bütün dünya ona verilse ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ﴾diyecek. Hem, hodgâmlığıyla, kendi menfaatine binler adamın zararını kabûl eder. Ve hâkezâ… Ahlâk‑ı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrudlar ve Fir'avunlar derecesine kadar gittikleri ve sîga‑i mübâlağa ile “zalûm” olduğu gibi; ahlâk‑ı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyâta mazhar olur, Enbiyâ ve Sıddıkîn derecesine terakkî eder.
Hem insan – hayvanların aksine olarak – hayata lâzım herşeye karşı câhildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için, sîga‑i mübâlağa ile “cehûl”dür. Hayvan ise, dünyaya geldiği vakit hem az şeylere muhtaç, hem muhtaç olduğu şeyleri bir‑iki ayda, belki bir‑iki günde, bazen bir‑iki saatte bütün şerâit‑i hayatını öğrenir. Güyâ bir başka âlemde tekemmül etmiş, öyle gelmiş. İnsan ise, bir‑iki senede ancak ayağa kalkar, onbeş senede ancak menfaat ve zararı farkeder.
İşte “cehûl” mübâlağası, buna da işâret eder.
465
Dördüncü Mes'ele
جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Söz’lerde zikredilmiştir. Bir sırr‑ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdîd‑i îmâna muhtaçtır.
Zîra insanın herbir ferdinin ma'nen çok efrâdı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd‑i âher sayılır. Çünkü zaman altına girdiği için o ferd‑i vâhid, bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd‑i âher şeklini giyer.
Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyârdır. O gider, başkası yerine gelir; dâima tenevvü' ediyor, her gün başka bir âlem kapısını açıyor.
Îmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur‑u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ise, o nuru açar bir anahtardır.
Hem insanda mâdem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit îmânını rencîde etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şübhe ve vesveselerle îmân nurunu kaparlar.
Hem, zâhir‑i Şerîata muhâlif düşen ve hattâ bazı imâmlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimât ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdîd‑i îmâna bir ihtiyaç vardır.
Suâl: Mütekellimîn ulemâsı, âlemi, imkân ve hudûsun ünvân‑ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra Vahdâniyeti isbât ederler. Ehl‑i tasavvufun bir kısmı, Tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip kâinâtı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı, hakîki tevhidi ve tam huzuru bulmak için, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diyerek kâinâtı hayâle sarar, ademe atar, sonra huzur‑u tâmm bulur.
Hâlbuki sen, bu üç meşrebden hariç bir cadde‑i kübrâyı, Kur'ân’da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا مَقْصُودَ اِلَّا هُوَ diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhânını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster.
466
Elcevab: Bütün Sözler ve bütün Mektûblar, o caddeyi gösterir. Şimdilik istediğiniz gibi azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhânına muhtasaran işâret ederiz. Şöyle ki:
Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hàlık’ına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinâtta herbir fiil‑i icâdî, bütün ef'âl‑i icâdiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbât eder. Ve mevcûdâta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi müsemmâsının isimleri ve ünvânları olduğuna işâret eder. Demek herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhân‑ı Vahdâniyettir ve mârifet‑i İlâhiye’nin bir penceresidir.
Evet herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinâtın küçük bir misâl‑i musağğarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre‑i arzın bir meyvesidir. Öyle ise o misâl‑i musağğarı, o çekirdeği, o meyveyi icâd eden; her hâlde bütün kâinâtı icâd eden yine O’dur. Çünkü meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz.
Öyle ise herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi; herbir fiil dahi bütün ef'âli, fâiline isnâd eder. Çünkü görüyoruz ki; herbir fiil‑i icâdî, ekser mevcûdâtı ihâta edecek derecede geniş ve zerreden şümûsa kadar uzun birer kanun‑u Hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek o cüz'î fiil‑i icâdî sâhibi kim ise, o mevcûdâtı ihâta eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kanun‑u küllî ile bağlanan bütün ef'âlin fâili olmak gerektir.
Evet bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvanatı icâd eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtı tahrîk edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'âl, onun ile bağlıdır.
467
Demek, nasıl herbir eser bütün âsârı müessirine verir ve herbir fiil‑i icâdî bütün ef'âli fâiline mal eder, aynen öyle de; kâinâttaki tecellî eden herbir isim, bütün isimleri kendi müsemmâsına isnâd eder ve onun ünvânları olduğunu isbât eder. Çünkü; kâinâtta tecellî eden isimler, devâir‑i mütedâhile gibi ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmîl ediyor, tezyîn ediyor.
Meselâ: Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı hâlde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor; yuvasını tezyîn eder. Aynı ânda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder. Aynı zamanda Rezzâk ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekàsına lâzım maddî ve manevî rızkını ummadığı tarzda veriyor ve hâkezâ…
Demek Muhyî kimin ismi ise, kâinâtta nurlu ve muhît olan Hakîm ismi de O’nundur ve bütün mahlûkatı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de O’nundur ve bütün zîhayatları keremiyle iâşe eden Rezzâk ismi dahi O’nun ismidir, ünvânıdır ve hâkezâ…
Demek herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhân‑ı Vahdâniyettir ki; kâinâtın sahifelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcûdât denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş‑ı kalemi olduğuna delâlet eden birer Mühr‑ü Vahdâniyet, birer Hâtem‑i Ehadiyet’tir‥
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ قَالَ : اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْل۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
468
Beşinci Mes'ele
Sâniyen: Mektûbunuzda; “Mücerred لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kâfî midir? Yani ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ demezse, ehl‑i necât olabilir mi?” diye diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:
Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı, birbirinden ayrılmaz, birbirini isbât eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Mâdem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır, bütün enbiyânın vârisidir; elbette bütün vusûl yollarının başındadır. O’nun cadde‑i kübrâsından hariç hakikat ve necât yolu olamaz. Umum ehl‑i mârifetin ve tahkîkin imâmları, Sa'dî‑i Şirâzî gibi derler: مُحَالَسْتْ سَعْدِى بَرَاهِ نَجَاتْ ❋ ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفٰى
Hem كُلُّ الطُّرُقِ مَسْدُودٌ اِلَّا الْمِنْهَاجَ الْمُحَمَّدِيَّ demişler.
Fakat bazen oluyor ki; cadde‑i Ahmediye’de (A.S.M.) gittikleri hâlde, bilmiyorlar ki, cadde‑i Ahmediye’dir ve cadde‑i Ahmediye dâhilindedir.
Hem bazen oluyor ki; Peygamberi bilmiyorlar, fakat gittikleri yol, cadde‑i Ahmediye’nin eczâsındandır.
Hem bazen oluyor ki; bir keyfiyet‑i meczûbâne veya bir hâlet‑i istiğrakkârâne veya bir vaziyet‑i münzeviyâne ve bedeviyâne sûretinde cadde‑i Muhammediye’yi düşünmeyerek, yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ onlara kâfî geliyor.
Fakat bununla beraber, en mühim bir cihet budur ki: Adem‑i kabûl başkadır, kabûl‑ü adem başkadır. Bu çeşit ehl‑i cezbe ve ehl‑i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabûl etsinler. O noktada câhil kalıyorlar. Mârifet‑i İlâhiye’ye karşı, yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ biliyorlar. Bunlar ehl‑i necât olabilirler.
469
Fakat Peygamberi işiten ve da'vâsını bilen adamlar O’nu tasdik etmezse, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında, yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmı, sebeb‑i necât olan Tevhid’i ifâde edemez. Çünkü o hâl, bir derece medâr‑ı özür olan câhilâne adem‑i kabûl değil, belki o, kabûl‑ü ademdir ve o inkârdır. Mu'cizâtıyla, âsârıyla kâinâtın medâr‑ı fahri ve nev'‑i beşerin medâr‑ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz. Her ne ise‥ şimdilik bu kadar yeter.
Altıncı Mes'ele
Sâlisen: Şeytanla münâzara nâmındaki Birinci Mebhas’taki şeytanın mesleğine ait bazı tâbirat çok galîz düşmüş. “Hâşâ, hâşâ!‥” kelimesiyle ve farz‑ı muhâl sûretindeki kayıdlarla ta'dil edildiği hâlde, yine beni titretiyor. Sonra size gönderilen parçada bazı ufak ta'dilât vardı; nüshanızı onunla tashih edebildiniz mi? Fikrinizi tevkîl ediyorum; o tâbirattan lüzumsuz gördüklerinizi tayyedebilirsiniz.
Azîz kardeşim, o mebhas çok mühimdir. Çünkü ehl‑i zındıkanın üstadı, şeytandır. Şeytan ilzam edilmezse, onun mukallidleri kanmazlar. Kur'ân‑ı Hakîm, kâfirlerin galîz tâbirlerini reddetmek için zikrettiğinden bana bir cesâret verildi ki; bu şeytânî olan mesleğin bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, farz‑ı muhâl sûretinde hizbü'ş‑şeytanın efrâdı, mesleklerinin iktizasıyla kabûl etmeye mecbur oldukları ve ister istemez ma'nen meslek diliyle diyecekleri ahmakàne tâbiratlarını titreyerek isti'mâl ettim. Fakat o isti'mâl ile; onları kuyu dibine sıkıştırıp, meydânı baştan başa Kur'ân hesabına zaptettik, onların foyalarını meydâna çıkardık.
470
Şu muzafferiyete, şu temsîl içinde bak. Meselâ; semâvâta başı temâs etmiş pek yüksek bir minâre ve o minârenin altında küre‑i arzın merkezine kadar bir kuyu kazılmış farzediyoruz. İşte, ezânı, umum memlekette umum ahâliye işitilen bir zât, minâre başından tâ kuyu dibine kadar hangi mevkide bulunduğunu isbât etmek için iki fırka münâkaşa ediyorlar.
Birinci fırka der ki: “Minâre başındadır, kâinâta ezân okuyor. Çünkü ezânını işitiyoruz; hayatdârdır, ulvîdir. Çendan herkes onu o yüksek yerde görmüyor; fakat herkes derecesine göre onu, çıktığı ve indiği vakit bir makamda, bir basamakta görür ve onunla bilir ki: O, yukarı çıkar ve nerede görünürse görünsün o, yüksek makam sâhibidir.”
Diğer şeytânî ve ahmak gürûh ise der: “Yok! Makamı minâre başı değil; nerede görünürse görünsün, makamı kuyu dibidir.”
Hâlbuki hiç kimse, ne onu kuyu dibinde görmüş ve ne de görebilir. Farazâ eğer taş gibi sakîl, ihtiyarsız olsaydı, elbette kuyu dibinde bulunacaktı, birisi görecekti.
Şimdi bu iki muârız fırkanın muhârebe meydânı, o minâre başından tâ kuyu dibine kadar uzun bir mesâfedir. Hizbullâh denilen ehl‑i nur cemâati, yüksek nazarlı olanlara o müezzin zâtı, minâre başında gösteriyorlar. Ve nazarları o dereceye çıkmayanlara ve kàsırü'n‑nazar olanlara, derecelerine göre birer basamakta o müezzin‑i a'zamı gösteriyorlar. Küçük bir emâre, onlara kâfî gelir ve isbât eder ki; o zât, taş gibi câmid bir cisim değil, belki istediği vakit yukarı çıkar, görünür, ezân okur bir insan‑ı kâmildir.
Diğer hizbü'ş‑şeytan denilen gürûh ise, derler: “Ya minâre başında herkese gösteriniz veyâhut makamı kuyu dibidir” diye ahmakàne hükmederler. Ahmaklıklarından bilmiyorlar ki; minâre başında herkese gösterilmemesi, herkesin nazarı oraya çıkmamasından ileri geliyor. Hem muğâlata sûretinde, minâre başı hariç olarak bütün mesâfeyi zaptetmek istiyorlar.
İşte o iki cemâatin münâkaşasını halletmek için biri çıkar, o hizbü'ş‑şeytana der ki: “Ey menhus gürûh! Eğer o müezzin‑i a'zamın makamı kuyu dibi olsa; taş gibi câmid, hayatsız, kuvvetsiz olmak lâzım gelir. Ve kuyu basamaklarında ve minârenin derecelerinde görünen o olmamak lâzım gelir. Mâdem öyle görüyorsunuz; elbette o, kuvvetsiz, hakikatsiz, câmid olmayacak. Minâre başı onun makamı olacak. Öyle ise, ya siz onu kuyu dibinde göstereceksiniz – ki hiçbir cihette bunu gösteremezsiniz ve hiçbir kimseye orada bulunmasını dinletemezsiniz – veyâhut susunuz! Meydân‑ı müdafaanız, kuyu dibidir. Sâir meydân ve uzun mesâfe ise, şu mübârek cemâatin meydânıdır; kuyu dibinden başka, o zâtı nerede gösterseler, da'vâyı kazanırlar.”
471
İşte şu temsîl gibi münâzara‑i şeytânî mebhası, Arştan ferşe kadar olan uzun mesâfeyi hizbü'ş‑şeytanın elinden alıyor ve hizbü'ş‑şeytanı mecbur ediyor, sıkıştırıyor. En gayr‑ı ma'kul, en muhâl, en menfûr mevkii onlara bırakıyor. En dar ve kimse giremeyecek bir deliğe onları sokuyor, bütün mesâfeyi Kur'ân nâmına zabtediyor.
Eğer onlara denilse: “Kur'ân nasıldır?” Derler: “Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır.”
O vakit onlara denilir: “Öyle ise Allah’ın kelâmıdır ve böyle kabûl etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce, ‘Güzel’ diyemeyeceksiniz!”
Hem eğer onlara denilse; “Peygamberi nasıl bilirsiniz?” Derler: “Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam.”
O vakit onlara denilecek: “Öyle ise îmâna geliniz. Çünkü güzel ahlâklı, akıllı olsa, alâ külli hâl Resûlullâh’tır. Çünkü sizin bu ‘güzel’ sözünüz, hududunuz dâhilinde değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz.” Ve hâkezâ‥ temsîldeki sâir işâretlere, hakikatin sâir cihetleri tatbik edilebilir.
İşte bu sırra binâen o şeytan ile münâzara edilen Birinci Mebhas, ehl‑i îmânın îmânını muhâfaza etmek için Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi bilmeğe ve kat'î bürhânlarını öğrenmeğe muhtaç etmiyor. Ednâ bir emâre, küçük bir delil, onların îmânlarını kurtarıyor. Kuyu dibindeki esfel‑i sâfilînde olmadığına; herbir hâl‑i Ahmediye (A.S.M.), herbir haslet‑i Muhammediye (A.S.M.), herbir tavr‑ı Nebevî (A.S.M.), birer mu'cize hükmüne geçer, a'lâ‑yı illiyînde bir makamı bulunduğunu isbât eder.
472
Yedinci Mes'ele
Medâr‑ı ibret bir mes'ele
Vehme ma'rûz, fütûra düşen bazı dostlarıma kuvve‑i maneviyeyi te'yid edecek yedi emârenin delâletiyle, sırf Hizmet‑i Kur'ân’a ait bir ikram‑ı Rabbânîyi ve bir himâyet‑i İlâhiye’yi beyân etmeye mecburum ki, o zaîf damarlı bir kısım dostlarımı kurtarayım.
O yedi emârenin dördü; dost iken, sırf birer maksad‑ı dünyevî için şahsıma değil, Kur'ân’a hàdimliğim cihetinde düşman vaziyeti almalarıyla, o maksadlarının aksiyle tokat yediler.
O yedi emârenin üçü ise, ciddi dost idiler ve dâima da dostturlar; fakat dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti muvakkaten göstermediler, tâ ki ehl‑i dünyanın teveccühünü kazanıp birer maksad‑ı dünyevî kazansınlar ve başlarından emin olsunlar. Hâlbuki o üç dostum, maatteessüf o maksadlarının aksiyle birer itâb gördüler.
Evvelki dört zâhirî dost, sonra düşman vaziyeti gösterenlerin
Birincisi: Bir müdür, kaç vâsıta ile yalvardı, Onuncu Söz’den bir nüsha istedi. Ona verdim. O ise, terfî için dostluğumu bırakıp düşmanlık vaziyeti aldı. Vâliye şekvâ ve ihbar sûretinde verdi. Hizmet‑i Kur'âniye’nin bir eser‑i ikramı olarak terfî değil, azledildi.
İkincisi: Diğer bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl‑i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakìbâne ve düşmanâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümîd edilmediği bir mes'elede, iki buçuk seneye mahkûm edildi. Sonra Kur'ânın bir hizmetkârından duâ istedi. İnşâallâh belki kurtulacak; çünkü ona duâ edildi.
Üçüncüsü: Bir muallim, dost görünürken ben de ona dost baktım. Sonra Barla’ya nakledip yerleşmek için düşmanâne bir vaziyeti ihtiyar etti; o maksadının aksiyle tokat yedi. Muallimlikten askerliğe atıldı. Barla’dan uzaklaştırıldı.
Dördüncüsü: Bir muallim, (hâfız, hem mütedeyyin gördüğüm için) Kur'ânın hizmetinde bana bir dostluk edecek niyetiyle ona samîmâne bir dostluk gösterdim. Sonra o, ehl‑i dünyanın teveccühünü kazanmak için bir memurun bir tek kelâmıyla bize karşı çok soğuk ve korkak vaziyeti aldı. Sonra, o maksadının aksiyle tokat yedi. Müfettişinden şiddetli bir tekdir yedi ve azledildi.
İşte bu dört adam düşman vaziyeti almakla böyle tokat yedikleri gibi, üç dostum da ciddi dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti göstermedikleri için, tokat değil, bir nev'i ihtar nev'inde aks‑i maksadlarıyla îkaz edildiler.
473
Birincisi: Gayet mühim ve ciddi ve hakîki bir talebem olan bir zât‑ı muhterem, mütemâdiyen Sözler’i yazar, neşrederdi. Müşevveş büyük bir memurun gelmesiyle ve bir hâdisenin vukû'u ile; yazdığı Sözler’i sakladı, muvakkaten istinsahı da terketti‥ tâ ki, ehl‑i dünyadan bir zahmet görmesin ve bir sıkıntı çekmesin ve onların şerlerinden emin olsun. Hâlbuki o Hizmet‑i Kur'âniye’nin muvakkaten ta'tîlinden gelen bir eser‑i hatâ olarak, bir sene mütemâdiyen bin liraya mahkûmiyet gibi bir belâ, gözü önüne konuldu. Ne vakit istinsaha niyet etti ve eski vaziyetine döndü; o da'vâsından tebrie etti, Lillâhi'l‑Hamd berâet kazandı. Fakr‑ı hâliyle beraber bin liradan kurtuldu.
İkincisi: Beş seneden beri mert ve ciddi ve cesur bir dostum, ehl‑i dünyanın ve yeni gelen bir âmirin hüsn‑ü zannını ve teveccühünü kazanmak için, komşum iken, düşünmeyerek ihtiyarsız birkaç ay benim ile görüşmedi. Hattâ bayramda ve Ramazanda uğramadı. Hâlbuki maksadının aksiyle karye mes'elesi neticelendi, nüfûzu kırıldı.
Üçüncüsü: Haftada bir‑iki defa benimle görüşen bir hâfız, imâm olmuş. Sarık sarmak için iki ay beni terketti. Hattâ bayramda yanıma gelmedi. Hilâf‑ı me'mûl olarak, maksadının aksiyle yedi‑sekiz ay imâmlık ettiği hâlde hilâf‑ı âdet bir sûrette ona sarık bağlattırılmadı.
İşte bu gibi vukûâtlar çok var. Fakat bazılarının hatırlarını kırmamak için zikretmiyorum. Bunlar ne kadar zaîf birer emâre ise de, fakat ictimâ'ında bir kuvvet hissedilir. Onunla kanâat gelir ki:
Şahsıma karşı değil – çünkü nefsimi hiçbir ikrama lâyık görmüyorum – belki Hizmet‑i Kur'ân noktasında sırf o cihette bir ikram‑ı İlâhî ve bir himâyet‑i Rabbâniye altında hizmet ettiğimiz anlaşılıyor. Dostlarım bunu düşünmeli, evhâma kapılmamalı.
Mâdem hizmetkârlığıma bir ikram‑ı İlâhîdir ve mâdem fahre değil, belki şükre sebebdir ve mâdem ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ fermânı var; bu sırlara binâen, hususî bir sûrette dostlarıma beyân ediyorum.
474
Sekizinci Mes'ele
Yirmiyedinci Söz’ün ictihâda mâni esbâbın, beşinci sebebinin üçüncü noktasının üçüncü misâlinin hâşiyesidir.
Mühim bir suâl: Bazı ehl‑i tahkîk derler ki: “Elfâz‑ı Kur'âniye ve zikriye ve sâir tesbihlerin herbiri, müteaddid cihetlerle insanın letâif‑i maneviyesini tenvir eder, manevî gıdâ verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lafız ifâde etmiyor, kâfî gelmiyor. Lafız bir libâstır; değiştirilse, her tâife kendi lisânıyla o mânâlara elfâz giydirse, daha nâfi' olmaz mı?”
Elcevab: Elfâz‑ı Kur'âniye ve tesbihât‑ı Nebeviyenin lafızları câmid libâs değil; cesedin hayatdâr cildi gibidir, belki mürûr‑u zamanla cild olmuştur. Libâs değiştirilir, fakat cild değişse, vücûda zarardır. Belki namazda ve ezândaki gibi elfâz‑ı mübârekeler, mânâ‑yı örfîlerine alem ve nâm olmuşlar. Alem ve isim ise, değiştirilmez.
Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tedkik ettim gördüm ki; o hâlet, hakikattir. O hâlet şudur ki:
Sûre‑i İhlâs’ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki; bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdâsını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve‑i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, manevî bir zevke medâr bazı mefhûmlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder ve hâkezâ…
Gitgide o tekrarda, yalnız bir kısım letâif kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha mânâya ve tedkîkàta hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet, kuvve‑i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz‑ı müşebbi' olduğu bir meâl‑i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ‑yı örfî, onlara kâfî geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latîfeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfî geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lafızlar ile Kelâmullâh ve tekellüm‑ü İlâhî olduğunu tahattur etmekle, dâimî bir feyze medârdır.
475
İşte kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki; ezân gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre‑i İhlâs gibi hakàikları, başka lisân ile ifâde etmek çok zararlıdır.
Çünkü, menba'‑ı dâimî olan elfâz‑ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o dâimî letâifin dâimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevâbı zâyi' olması ve huzur‑u dâimî, bütün namazda herkes için devam etmediğinden; gaflet içinde, tercüme vâsıtasıyla insanların tâbiratı, rûha zulmet vermesi gibi zararlar olur.
Evet, nasıl İmâm‑ı A'zam demiş: “ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tevhide alem ve isimdir.” Biz de deriz: Kelimât‑ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezânda ve namazda olanların ekseriyet‑i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mânâ‑yı lûğavîsinden ziyâde, mânâ‑yı örfî-i Şer'îsine bakılır. Öyle ise, değişmeleri şer'an mümkün değildir.
Her mü'mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmî bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyaniyât ile dolduran adamlar, bir‑iki haftada hayat‑ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât‑ı mübârekenin meâl‑i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mâzûr olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl “akıllı adam” denilirler?‥ Ve öyle heriflerin tenbelliklerinin hatırı için, o nur menba'larının mahfazalarını bozmak kâr‑ı akıl değildir!.
476
Hem “Sübhânallâh” diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb‑ı Hakk’ı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfî gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisânıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Hâlbuki, günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse‑i taallümünden başka, lafızdan ve lafza sirâyet eden ve imtizaç eden meâl‑i icmâlî, çok nurlar ve feyizlere medârdır. Bâhusus, tekellüm‑ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar, çok ehemmiyetlidir…
Elhâsıl: Zarûriyât‑ı diniye mahfazaları olan elfâz‑ı kudsiye-i İlâhiye’nin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifâde etseler de dâimî, ulvî, kudsî ifâde edemezler.
Amma nazariyât‑ı diniyenin mahfazaları olan elfâzlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü, nasihat ile ve sâir tedrîs ve ta'lim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur.
Elhâsıl: Lisân‑ı nahvî olan lisân‑ı Arabî’nin câmiiyeti ve elfâz‑ı Kur'âniye’nin i'câzı, öyle bir tarzdadır ki, kàbil‑i tercüme değildir! Belki muhâldir diyebilirim. Kimin şübhesi varsa, i'câza dair Yirmibeşinci Söz’e müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir meâldir. Böyle meâl nerede; hayatdâr, çok cihetlerle teşa'ub etmiş âyâtın hakîki mânâları nerede?