459
Dördüncü Mebhas
Tenbih: Yirmialtıncı Mektûb’un Dört Mebhası, birbiri ile münâsebetdâr olmadığı gibi, bu Dördüncü Mebhas’ın “On Mesâil”i dahi birbiriyle münâsebetdâr değildir. Onun için, münâsebeti aramamalı. Nasıl gelmiş, öyle yazılmış. Mühim bir talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır. O talebenin beş‑altı suâllerine verilen cevablardır.
Birincisi
Sâniyen: Mektûbunda diyorsun: رَبِّ الْعَالَم۪ينَ tâbir ve tefsirinde, “Onsekiz bin âlem” demişler. O adedin hikmetini soruyorsun.
Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum; fakat bu kadar derim ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in cümleleri, birer mânâya münhasır değil, belki nev'‑i beşerin umum tabakàtına hitâb olduğu için, her tabakaya karşı birer mânâyı tazammun eden bir küllî hükmündedir. Beyân olunan mânâlar, o küllî kaidenin cüz'iyâtları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz'ü zikrediyor. Ya keşfine, ya deliline, veyâhut meşrebine istinâd edip, bir mânâyı tercih ediyor. İşte bunda dahi, bir tâife, o adede muvâfık bir mânâ keşfetmiş.
460
Meselâ: Ehl‑i velâyetin, ehemmiyetle, virdlerinde zikir ve tekrar ettikleri ﴿مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ❋ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ﴾ cümlesinde; dâire‑i vücûb ile dâire‑i imkândaki bahr‑i Rubûbiyet ve bahr‑i ubûdiyetten tut, tâ dünya ve âhiret bahirlerine, tâ âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdet bahirlerine, tâ şark ve garb, şimâl ve cenûbdaki bahr‑i muhîtlerine, tâ Bahr‑i Rûm ve Fars bahrine, tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğaz’ına – ki mercan denilen balık ondan çıkıyor – tâ Akdeniz ve Bahr‑i Ahmer’e ve Süveyş Kanalı’na, tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine, tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle, üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine, tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, mânâsındaki cüz'iyâtları var. Bunlar umumen murad ve maksûd olabilir ve onun hakîki ve mecâzî mânâlarıdır.
İşte onun gibi, ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dahi, pek çok hakàikı câmi'dir. Ehl‑i keşf ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyân ederler.
Ben de böyle fehmederim ki: Semâvâtta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı herbiri birer âlem olabilir. Yerde de herbir cins mahlûkat, birer âlemdir. Hattâ herbir insan dahi, küçük bir âlemdir. رَبُّ الْعَالَم۪ينَ tâbiri ise; “Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir.” demektir.
Sâlisen: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْ
461
Kur'ân‑ı Hakîm’de Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm demiş: ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾
Evet, nefsini beğenen ve nefsine i'timâd eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazen olur ki, nefs‑i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâb eder; fakat silâhlarını ve cihâzâtını a'sâba devreder. A'sâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs‑i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun âsârı yine görünür.
Çok büyük asfiyâ ve evliyâ var ki, nüfûsları mutmainne iken, nefs‑i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selîm ve münevver iken, emrâz‑ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs‑i emmâre değil, belki a'sâba devredilen nefs‑i emmârenin vazifesidir.
Maraz ise, kalbî değil, belki maraz‑ı hayâlîdir. İnşâallâh azîz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz‑ı kalbiniz değil, belki mücâhedenin devamı için beşeriyet itibariyle a'sâba intikal eden ve terakkiyât‑ı dâimîye sebebiyet veren dediğimiz gibi bir hâlettir.
İkinci Mes'ele
Eski hocanın suâl ettiği “Üç Mes'ele”nin izâhatı, Risale‑i Nurun eczâlarında vardır. Şimdilik icmâlî bir işâret edeceğiz:
Birinci Suâli: Muhyiddin‑i Arabî, Fahreddin‑i Râzî’ye mektûbunda demiş: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Bu ne demektir? Maksad nedir de soruyor?
Evvelâ: Ona okuduğun Yirmiikinci Söz’ün mukaddimesinde, tevhid‑i hakîki ile tevhid‑i zâhirînin farkındaki misâl ve temsîl, maksada işâret eder. Otuzikinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makàsıdları, o maksadı izâh eder.
462
Ve sâniyen: Usûlü'd‑din imâmları ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın akàide dair ve vücûd‑u Vâcibü'l-Vücûd ve Tevhid‑i İlâhîye dair beyânâtları, Muhyiddin‑i Arabî’nin nazarında kâfî gelmediği için, ilm‑i kelâmın imâmlarından Fahreddin‑i Râzî’ye öyle demiş.
Evet, ilm‑i kelâm vâsıtasıyla kazanılan mârifet‑i İlâhiye, mârifet‑i kâmile ve huzur‑u tâmm vermiyor. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet‑i tâmmeyi verir, hem huzur‑u etemmi kazandırır ki; inşâallâh, Risale‑i Nurun bütün eczâları, O Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın cadde‑i nurânîsinde birer elektrik lambası hizmetini görüyorlar.
Hem, Muhyiddin‑i Arabî’nin nazarına, Fahreddin‑i Râzî’nin ilm‑i kelâm vâsıtasıyla aldığı mârifetullâh ne kadar noksan görülüyor, öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'ân‑ı Hakîm’den doğrudan doğruya veraset‑i Nübüvvet sırrıyla alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin‑i Arabî mesleği, huzur‑u dâimîyi kazanmak için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtın vücûdunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur‑u dâimîyi kazanmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip, kâinâtı nisyan‑ı mutlak altına almak gibi, acîb bir tarza girmişler.
Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan mârifet ise, huzur‑u dâimîyi vermekle beraber, ne kâinâtı mahkûm‑u adem eder, ne de nisyan‑ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb‑ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'ât‑ı mârifet olur. Sa'dî‑i Şirâzî’nin dediği gibi: دَرْ نَظَرِ هُوشِيَارْ هَرْ وَرَقِى دَفْتَرِيسْتْ اَزْ مَعْرِفَتِ گِرْدِگَارْ Herşeyde Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetine bir pencere açar.
463
Bazı Söz’lerde ulemâ‑i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân’dan alınan minhâc‑ı hakîkinin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de; Ulemâ‑i ilm-i kelâm, esbâbı, nihâyet‑i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar; uzun bir yolda gidiliyor.
Amma Kur'ân‑ı Hakîm’in minhâc‑ı hakîkisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ‑yı Mûsa gibi, nereye vursa âb‑ı hayat fışkırtıyor. وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu, herşeye okutturuyor.
Hem îmân yalnız ilim ile değil, îmânda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'sâba, muhtelif bir sûrette inkısam edip tevzî' olunuyor. İlim ile gelen mesâil‑i îmâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre rûh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ‥ letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır.
İşte Muhyiddin‑i Arabî, Fahreddin‑i Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor.
Üçüncü Mes'ele
﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴾ âyetinin ﴿اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا﴾ âyetiyle vech‑i tevfiki nedir?
Elcevab: Onbirinci Söz’de ve Yirmiüçüncü Söz’de ve Yirmidördüncü’nün Beşinci Dalı’nın İkinci Meyvesi’nde izâhı vardır. Sırr‑ı icmâlîsi budur ki:
464
Cenâb‑ı Hak; kemâl‑i kudretiyle nasıl bir tek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sahifede bin kitabı yazıyor, öyle de; insanı, pek çok envâ' yerinde bir nev'‑i câmi' halketmiş. Yani, bütün envâ'‑ı hayvanatın muhtelif derecâtı kadar, bir tek nev' olan insan ile, o vezâifi gördürmek irâde etmiş ki; insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıd koymamış, serbest bırakmış. Sâir hayvanatın kuvâları ve hissiyatları mahdûddur, fıtrî bir kayd altındadır.
Hâlbuki insanın her kuvâsı, hadsiz bir mesâfede cevelân eder gibi, gayr‑ı mütenâhî cânibine gider. Çünkü insan, Hàlık‑ı Kâinât’ın esmâsının nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvâlarına nihâyetsiz bir isti'dâd verilmiş.
Meselâ insan, hırs ile, bütün dünya ona verilse ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ﴾diyecek. Hem, hodgâmlığıyla, kendi menfaatine binler adamın zararını kabûl eder. Ve hâkezâ… Ahlâk‑ı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrudlar ve Fir'avunlar derecesine kadar gittikleri ve sîga‑i mübâlağa ile “zalûm” olduğu gibi; ahlâk‑ı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyâta mazhar olur, Enbiyâ ve Sıddıkîn derecesine terakkî eder.
Hem insan – hayvanların aksine olarak – hayata lâzım herşeye karşı câhildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için, sîga‑i mübâlağa ile “cehûl”dür. Hayvan ise, dünyaya geldiği vakit hem az şeylere muhtaç, hem muhtaç olduğu şeyleri bir‑iki ayda, belki bir‑iki günde, bazen bir‑iki saatte bütün şerâit‑i hayatını öğrenir. Güyâ bir başka âlemde tekemmül etmiş, öyle gelmiş. İnsan ise, bir‑iki senede ancak ayağa kalkar, onbeş senede ancak menfaat ve zararı farkeder.
İşte “cehûl” mübâlağası, buna da işâret eder.
465
Dördüncü Mes'ele
جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Söz’lerde zikredilmiştir. Bir sırr‑ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdîd‑i îmâna muhtaçtır.
Zîra insanın herbir ferdinin ma'nen çok efrâdı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd‑i âher sayılır. Çünkü zaman altına girdiği için o ferd‑i vâhid, bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd‑i âher şeklini giyer.
Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyârdır. O gider, başkası yerine gelir; dâima tenevvü' ediyor, her gün başka bir âlem kapısını açıyor.
Îmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur‑u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ise, o nuru açar bir anahtardır.
Hem insanda mâdem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit îmânını rencîde etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şübhe ve vesveselerle îmân nurunu kaparlar.
Hem, zâhir‑i Şerîata muhâlif düşen ve hattâ bazı imâmlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimât ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdîd‑i îmâna bir ihtiyaç vardır.
Suâl: Mütekellimîn ulemâsı, âlemi, imkân ve hudûsun ünvân‑ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra Vahdâniyeti isbât ederler. Ehl‑i tasavvufun bir kısmı, Tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip kâinâtı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı, hakîki tevhidi ve tam huzuru bulmak için, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diyerek kâinâtı hayâle sarar, ademe atar, sonra huzur‑u tâmm bulur.
Hâlbuki sen, bu üç meşrebden hariç bir cadde‑i kübrâyı, Kur'ân’da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا مَقْصُودَ اِلَّا هُوَ diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhânını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster.
466
Elcevab: Bütün Sözler ve bütün Mektûblar, o caddeyi gösterir. Şimdilik istediğiniz gibi azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhânına muhtasaran işâret ederiz. Şöyle ki:
Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hàlık’ına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinâtta herbir fiil‑i icâdî, bütün ef'âl‑i icâdiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbât eder. Ve mevcûdâta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi müsemmâsının isimleri ve ünvânları olduğuna işâret eder. Demek herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhân‑ı Vahdâniyettir ve mârifet‑i İlâhiye’nin bir penceresidir.
Evet herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinâtın küçük bir misâl‑i musağğarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre‑i arzın bir meyvesidir. Öyle ise o misâl‑i musağğarı, o çekirdeği, o meyveyi icâd eden; her hâlde bütün kâinâtı icâd eden yine O’dur. Çünkü meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz.
Öyle ise herbir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi; herbir fiil dahi bütün ef'âli, fâiline isnâd eder. Çünkü görüyoruz ki; herbir fiil‑i icâdî, ekser mevcûdâtı ihâta edecek derecede geniş ve zerreden şümûsa kadar uzun birer kanun‑u Hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek o cüz'î fiil‑i icâdî sâhibi kim ise, o mevcûdâtı ihâta eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kanun‑u küllî ile bağlanan bütün ef'âlin fâili olmak gerektir.
Evet bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvanatı icâd eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtı tahrîk edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'âl, onun ile bağlıdır.
467
Demek, nasıl herbir eser bütün âsârı müessirine verir ve herbir fiil‑i icâdî bütün ef'âli fâiline mal eder, aynen öyle de; kâinâttaki tecellî eden herbir isim, bütün isimleri kendi müsemmâsına isnâd eder ve onun ünvânları olduğunu isbât eder. Çünkü; kâinâtta tecellî eden isimler, devâir‑i mütedâhile gibi ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmîl ediyor, tezyîn ediyor.
Meselâ: Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı hâlde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor; yuvasını tezyîn eder. Aynı ânda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder. Aynı zamanda Rezzâk ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekàsına lâzım maddî ve manevî rızkını ummadığı tarzda veriyor ve hâkezâ…
Demek Muhyî kimin ismi ise, kâinâtta nurlu ve muhît olan Hakîm ismi de O’nundur ve bütün mahlûkatı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de O’nundur ve bütün zîhayatları keremiyle iâşe eden Rezzâk ismi dahi O’nun ismidir, ünvânıdır ve hâkezâ…
Demek herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhân‑ı Vahdâniyettir ki; kâinâtın sahifelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcûdât denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş‑ı kalemi olduğuna delâlet eden birer Mühr‑ü Vahdâniyet, birer Hâtem‑i Ehadiyet’tir‥
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ قَالَ : اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْل۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
468
Beşinci Mes'ele
Sâniyen: Mektûbunuzda; “Mücerred لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kâfî midir? Yani ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ demezse, ehl‑i necât olabilir mi?” diye diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki:
Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı, birbirinden ayrılmaz, birbirini isbât eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Mâdem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâtemü'l‑Enbiyâ’dır, bütün enbiyânın vârisidir; elbette bütün vusûl yollarının başındadır. O’nun cadde‑i kübrâsından hariç hakikat ve necât yolu olamaz. Umum ehl‑i mârifetin ve tahkîkin imâmları, Sa'dî‑i Şirâzî gibi derler: مُحَالَسْتْ سَعْدِى بَرَاهِ نَجَاتْ ❋ ظَفَرْ بُرْدَنْ جُزْ دَرْ پَىِ مُصْطَفٰى
Hem كُلُّ الطُّرُقِ مَسْدُودٌ اِلَّا الْمِنْهَاجَ الْمُحَمَّدِيَّ demişler.
Fakat bazen oluyor ki; cadde‑i Ahmediye’de (A.S.M.) gittikleri hâlde, bilmiyorlar ki, cadde‑i Ahmediye’dir ve cadde‑i Ahmediye dâhilindedir.
Hem bazen oluyor ki; Peygamberi bilmiyorlar, fakat gittikleri yol, cadde‑i Ahmediye’nin eczâsındandır.
Hem bazen oluyor ki; bir keyfiyet‑i meczûbâne veya bir hâlet‑i istiğrakkârâne veya bir vaziyet‑i münzeviyâne ve bedeviyâne sûretinde cadde‑i Muhammediye’yi düşünmeyerek, yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ onlara kâfî geliyor.
Fakat bununla beraber, en mühim bir cihet budur ki: Adem‑i kabûl başkadır, kabûl‑ü adem başkadır. Bu çeşit ehl‑i cezbe ve ehl‑i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabûl etsinler. O noktada câhil kalıyorlar. Mârifet‑i İlâhiye’ye karşı, yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ biliyorlar. Bunlar ehl‑i necât olabilirler.
469
Fakat Peygamberi işiten ve da'vâsını bilen adamlar O’nu tasdik etmezse, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında, yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmı, sebeb‑i necât olan Tevhid’i ifâde edemez. Çünkü o hâl, bir derece medâr‑ı özür olan câhilâne adem‑i kabûl değil, belki o, kabûl‑ü ademdir ve o inkârdır. Mu'cizâtıyla, âsârıyla kâinâtın medâr‑ı fahri ve nev'‑i beşerin medâr‑ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz. Her ne ise‥ şimdilik bu kadar yeter.
Altıncı Mes'ele
Sâlisen: Şeytanla münâzara nâmındaki Birinci Mebhas’taki şeytanın mesleğine ait bazı tâbirat çok galîz düşmüş. “Hâşâ, hâşâ!‥” kelimesiyle ve farz‑ı muhâl sûretindeki kayıdlarla ta'dil edildiği hâlde, yine beni titretiyor. Sonra size gönderilen parçada bazı ufak ta'dilât vardı; nüshanızı onunla tashih edebildiniz mi? Fikrinizi tevkîl ediyorum; o tâbirattan lüzumsuz gördüklerinizi tayyedebilirsiniz.
Azîz kardeşim, o mebhas çok mühimdir. Çünkü ehl‑i zındıkanın üstadı, şeytandır. Şeytan ilzam edilmezse, onun mukallidleri kanmazlar. Kur'ân‑ı Hakîm, kâfirlerin galîz tâbirlerini reddetmek için zikrettiğinden bana bir cesâret verildi ki; bu şeytânî olan mesleğin bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, farz‑ı muhâl sûretinde hizbü'ş‑şeytanın efrâdı, mesleklerinin iktizasıyla kabûl etmeye mecbur oldukları ve ister istemez ma'nen meslek diliyle diyecekleri ahmakàne tâbiratlarını titreyerek isti'mâl ettim. Fakat o isti'mâl ile; onları kuyu dibine sıkıştırıp, meydânı baştan başa Kur'ân hesabına zaptettik, onların foyalarını meydâna çıkardık.
470
Şu muzafferiyete, şu temsîl içinde bak. Meselâ; semâvâta başı temâs etmiş pek yüksek bir minâre ve o minârenin altında küre‑i arzın merkezine kadar bir kuyu kazılmış farzediyoruz. İşte, ezânı, umum memlekette umum ahâliye işitilen bir zât, minâre başından tâ kuyu dibine kadar hangi mevkide bulunduğunu isbât etmek için iki fırka münâkaşa ediyorlar.
Birinci fırka der ki: “Minâre başındadır, kâinâta ezân okuyor. Çünkü ezânını işitiyoruz; hayatdârdır, ulvîdir. Çendan herkes onu o yüksek yerde görmüyor; fakat herkes derecesine göre onu, çıktığı ve indiği vakit bir makamda, bir basamakta görür ve onunla bilir ki: O, yukarı çıkar ve nerede görünürse görünsün o, yüksek makam sâhibidir.”
Diğer şeytânî ve ahmak gürûh ise der: “Yok! Makamı minâre başı değil; nerede görünürse görünsün, makamı kuyu dibidir.”
Hâlbuki hiç kimse, ne onu kuyu dibinde görmüş ve ne de görebilir. Farazâ eğer taş gibi sakîl, ihtiyarsız olsaydı, elbette kuyu dibinde bulunacaktı, birisi görecekti.
Şimdi bu iki muârız fırkanın muhârebe meydânı, o minâre başından tâ kuyu dibine kadar uzun bir mesâfedir. Hizbullâh denilen ehl‑i nur cemâati, yüksek nazarlı olanlara o müezzin zâtı, minâre başında gösteriyorlar. Ve nazarları o dereceye çıkmayanlara ve kàsırü'n‑nazar olanlara, derecelerine göre birer basamakta o müezzin‑i a'zamı gösteriyorlar. Küçük bir emâre, onlara kâfî gelir ve isbât eder ki; o zât, taş gibi câmid bir cisim değil, belki istediği vakit yukarı çıkar, görünür, ezân okur bir insan‑ı kâmildir.
Diğer hizbü'ş‑şeytan denilen gürûh ise, derler: “Ya minâre başında herkese gösteriniz veyâhut makamı kuyu dibidir” diye ahmakàne hükmederler. Ahmaklıklarından bilmiyorlar ki; minâre başında herkese gösterilmemesi, herkesin nazarı oraya çıkmamasından ileri geliyor. Hem muğâlata sûretinde, minâre başı hariç olarak bütün mesâfeyi zaptetmek istiyorlar.
İşte o iki cemâatin münâkaşasını halletmek için biri çıkar, o hizbü'ş‑şeytana der ki: “Ey menhus gürûh! Eğer o müezzin‑i a'zamın makamı kuyu dibi olsa; taş gibi câmid, hayatsız, kuvvetsiz olmak lâzım gelir. Ve kuyu basamaklarında ve minârenin derecelerinde görünen o olmamak lâzım gelir. Mâdem öyle görüyorsunuz; elbette o, kuvvetsiz, hakikatsiz, câmid olmayacak. Minâre başı onun makamı olacak. Öyle ise, ya siz onu kuyu dibinde göstereceksiniz – ki hiçbir cihette bunu gösteremezsiniz ve hiçbir kimseye orada bulunmasını dinletemezsiniz – veyâhut susunuz! Meydân‑ı müdafaanız, kuyu dibidir. Sâir meydân ve uzun mesâfe ise, şu mübârek cemâatin meydânıdır; kuyu dibinden başka, o zâtı nerede gösterseler, da'vâyı kazanırlar.”
471
İşte şu temsîl gibi münâzara‑i şeytânî mebhası, Arştan ferşe kadar olan uzun mesâfeyi hizbü'ş‑şeytanın elinden alıyor ve hizbü'ş‑şeytanı mecbur ediyor, sıkıştırıyor. En gayr‑ı ma'kul, en muhâl, en menfûr mevkii onlara bırakıyor. En dar ve kimse giremeyecek bir deliğe onları sokuyor, bütün mesâfeyi Kur'ân nâmına zabtediyor.
Eğer onlara denilse: “Kur'ân nasıldır?” Derler: “Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır.”
O vakit onlara denilir: “Öyle ise Allah’ın kelâmıdır ve böyle kabûl etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce, ‘Güzel’ diyemeyeceksiniz!”
Hem eğer onlara denilse; “Peygamberi nasıl bilirsiniz?” Derler: “Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam.”
O vakit onlara denilecek: “Öyle ise îmâna geliniz. Çünkü güzel ahlâklı, akıllı olsa, alâ külli hâl Resûlullâh’tır. Çünkü sizin bu ‘güzel’ sözünüz, hududunuz dâhilinde değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz.” Ve hâkezâ‥ temsîldeki sâir işâretlere, hakikatin sâir cihetleri tatbik edilebilir.
İşte bu sırra binâen o şeytan ile münâzara edilen Birinci Mebhas, ehl‑i îmânın îmânını muhâfaza etmek için Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi bilmeğe ve kat'î bürhânlarını öğrenmeğe muhtaç etmiyor. Ednâ bir emâre, küçük bir delil, onların îmânlarını kurtarıyor. Kuyu dibindeki esfel‑i sâfilînde olmadığına; herbir hâl‑i Ahmediye (A.S.M.), herbir haslet‑i Muhammediye (A.S.M.), herbir tavr‑ı Nebevî (A.S.M.), birer mu'cize hükmüne geçer, a'lâ‑yı illiyînde bir makamı bulunduğunu isbât eder.
472
Yedinci Mes'ele
Medâr‑ı ibret bir mes'ele
Vehme ma'rûz, fütûra düşen bazı dostlarıma kuvve‑i maneviyeyi te'yid edecek yedi emârenin delâletiyle, sırf Hizmet‑i Kur'ân’a ait bir ikram‑ı Rabbânîyi ve bir himâyet‑i İlâhiye’yi beyân etmeye mecburum ki, o zaîf damarlı bir kısım dostlarımı kurtarayım.
O yedi emârenin dördü; dost iken, sırf birer maksad‑ı dünyevî için şahsıma değil, Kur'ân’a hàdimliğim cihetinde düşman vaziyeti almalarıyla, o maksadlarının aksiyle tokat yediler.
O yedi emârenin üçü ise, ciddi dost idiler ve dâima da dostturlar; fakat dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti muvakkaten göstermediler, tâ ki ehl‑i dünyanın teveccühünü kazanıp birer maksad‑ı dünyevî kazansınlar ve başlarından emin olsunlar. Hâlbuki o üç dostum, maatteessüf o maksadlarının aksiyle birer itâb gördüler.
Evvelki dört zâhirî dost, sonra düşman vaziyeti gösterenlerin
Birincisi: Bir müdür, kaç vâsıta ile yalvardı, Onuncu Söz’den bir nüsha istedi. Ona verdim. O ise, terfî için dostluğumu bırakıp düşmanlık vaziyeti aldı. Vâliye şekvâ ve ihbar sûretinde verdi. Hizmet‑i Kur'âniye’nin bir eser‑i ikramı olarak terfî değil, azledildi.
İkincisi: Diğer bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl‑i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakìbâne ve düşmanâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümîd edilmediği bir mes'elede, iki buçuk seneye mahkûm edildi. Sonra Kur'ânın bir hizmetkârından duâ istedi. İnşâallâh belki kurtulacak; çünkü ona duâ edildi.
Üçüncüsü: Bir muallim, dost görünürken ben de ona dost baktım. Sonra Barla’ya nakledip yerleşmek için düşmanâne bir vaziyeti ihtiyar etti; o maksadının aksiyle tokat yedi. Muallimlikten askerliğe atıldı. Barla’dan uzaklaştırıldı.
Dördüncüsü: Bir muallim, (hâfız, hem mütedeyyin gördüğüm için) Kur'ânın hizmetinde bana bir dostluk edecek niyetiyle ona samîmâne bir dostluk gösterdim. Sonra o, ehl‑i dünyanın teveccühünü kazanmak için bir memurun bir tek kelâmıyla bize karşı çok soğuk ve korkak vaziyeti aldı. Sonra, o maksadının aksiyle tokat yedi. Müfettişinden şiddetli bir tekdir yedi ve azledildi.
İşte bu dört adam düşman vaziyeti almakla böyle tokat yedikleri gibi, üç dostum da ciddi dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti göstermedikleri için, tokat değil, bir nev'i ihtar nev'inde aks‑i maksadlarıyla îkaz edildiler.
473
Birincisi: Gayet mühim ve ciddi ve hakîki bir talebem olan bir zât‑ı muhterem, mütemâdiyen Sözler’i yazar, neşrederdi. Müşevveş büyük bir memurun gelmesiyle ve bir hâdisenin vukû'u ile; yazdığı Sözler’i sakladı, muvakkaten istinsahı da terketti‥ tâ ki, ehl‑i dünyadan bir zahmet görmesin ve bir sıkıntı çekmesin ve onların şerlerinden emin olsun. Hâlbuki o Hizmet‑i Kur'âniye’nin muvakkaten ta'tîlinden gelen bir eser‑i hatâ olarak, bir sene mütemâdiyen bin liraya mahkûmiyet gibi bir belâ, gözü önüne konuldu. Ne vakit istinsaha niyet etti ve eski vaziyetine döndü; o da'vâsından tebrie etti, Lillâhi'l‑Hamd berâet kazandı. Fakr‑ı hâliyle beraber bin liradan kurtuldu.
İkincisi: Beş seneden beri mert ve ciddi ve cesur bir dostum, ehl‑i dünyanın ve yeni gelen bir âmirin hüsn‑ü zannını ve teveccühünü kazanmak için, komşum iken, düşünmeyerek ihtiyarsız birkaç ay benim ile görüşmedi. Hattâ bayramda ve Ramazanda uğramadı. Hâlbuki maksadının aksiyle karye mes'elesi neticelendi, nüfûzu kırıldı.
Üçüncüsü: Haftada bir‑iki defa benimle görüşen bir hâfız, imâm olmuş. Sarık sarmak için iki ay beni terketti. Hattâ bayramda yanıma gelmedi. Hilâf‑ı me'mûl olarak, maksadının aksiyle yedi‑sekiz ay imâmlık ettiği hâlde hilâf‑ı âdet bir sûrette ona sarık bağlattırılmadı.
İşte bu gibi vukûâtlar çok var. Fakat bazılarının hatırlarını kırmamak için zikretmiyorum. Bunlar ne kadar zaîf birer emâre ise de, fakat ictimâ'ında bir kuvvet hissedilir. Onunla kanâat gelir ki:
Şahsıma karşı değil – çünkü nefsimi hiçbir ikrama lâyık görmüyorum – belki Hizmet‑i Kur'ân noktasında sırf o cihette bir ikram‑ı İlâhî ve bir himâyet‑i Rabbâniye altında hizmet ettiğimiz anlaşılıyor. Dostlarım bunu düşünmeli, evhâma kapılmamalı.
Mâdem hizmetkârlığıma bir ikram‑ı İlâhîdir ve mâdem fahre değil, belki şükre sebebdir ve mâdem ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ fermânı var; bu sırlara binâen, hususî bir sûrette dostlarıma beyân ediyorum.
474
Sekizinci Mes'ele
Yirmiyedinci Söz’ün ictihâda mâni esbâbın, beşinci sebebinin üçüncü noktasının üçüncü misâlinin hâşiyesidir.
Mühim bir suâl: Bazı ehl‑i tahkîk derler ki: “Elfâz‑ı Kur'âniye ve zikriye ve sâir tesbihlerin herbiri, müteaddid cihetlerle insanın letâif‑i maneviyesini tenvir eder, manevî gıdâ verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lafız ifâde etmiyor, kâfî gelmiyor. Lafız bir libâstır; değiştirilse, her tâife kendi lisânıyla o mânâlara elfâz giydirse, daha nâfi' olmaz mı?”
Elcevab: Elfâz‑ı Kur'âniye ve tesbihât‑ı Nebeviyenin lafızları câmid libâs değil; cesedin hayatdâr cildi gibidir, belki mürûr‑u zamanla cild olmuştur. Libâs değiştirilir, fakat cild değişse, vücûda zarardır. Belki namazda ve ezândaki gibi elfâz‑ı mübârekeler, mânâ‑yı örfîlerine alem ve nâm olmuşlar. Alem ve isim ise, değiştirilmez.
Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tedkik ettim gördüm ki; o hâlet, hakikattir. O hâlet şudur ki:
Sûre‑i İhlâs’ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki; bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdâsını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve‑i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, manevî bir zevke medâr bazı mefhûmlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder ve hâkezâ…
Gitgide o tekrarda, yalnız bir kısım letâif kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha mânâya ve tedkîkàta hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet, kuvve‑i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz‑ı müşebbi' olduğu bir meâl‑i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ‑yı örfî, onlara kâfî geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latîfeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfî geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lafızlar ile Kelâmullâh ve tekellüm‑ü İlâhî olduğunu tahattur etmekle, dâimî bir feyze medârdır.
475
İşte kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki; ezân gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre‑i İhlâs gibi hakàikları, başka lisân ile ifâde etmek çok zararlıdır.
Çünkü, menba'‑ı dâimî olan elfâz‑ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o dâimî letâifin dâimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevâbı zâyi' olması ve huzur‑u dâimî, bütün namazda herkes için devam etmediğinden; gaflet içinde, tercüme vâsıtasıyla insanların tâbiratı, rûha zulmet vermesi gibi zararlar olur.
Evet, nasıl İmâm‑ı A'zam demiş: “ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ tevhide alem ve isimdir.” Biz de deriz: Kelimât‑ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezânda ve namazda olanların ekseriyet‑i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mânâ‑yı lûğavîsinden ziyâde, mânâ‑yı örfî-i Şer'îsine bakılır. Öyle ise, değişmeleri şer'an mümkün değildir.
Her mü'mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmî bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyaniyât ile dolduran adamlar, bir‑iki haftada hayat‑ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât‑ı mübârekenin meâl‑i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mâzûr olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl “akıllı adam” denilirler?‥ Ve öyle heriflerin tenbelliklerinin hatırı için, o nur menba'larının mahfazalarını bozmak kâr‑ı akıl değildir!.
476
Hem “Sübhânallâh” diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb‑ı Hakk’ı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfî gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisânıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Hâlbuki, günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse‑i taallümünden başka, lafızdan ve lafza sirâyet eden ve imtizaç eden meâl‑i icmâlî, çok nurlar ve feyizlere medârdır. Bâhusus, tekellüm‑ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar, çok ehemmiyetlidir…
Elhâsıl: Zarûriyât‑ı diniye mahfazaları olan elfâz‑ı kudsiye-i İlâhiye’nin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifâde etseler de dâimî, ulvî, kudsî ifâde edemezler.
Amma nazariyât‑ı diniyenin mahfazaları olan elfâzlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü, nasihat ile ve sâir tedrîs ve ta'lim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur.
Elhâsıl: Lisân‑ı nahvî olan lisân‑ı Arabî’nin câmiiyeti ve elfâz‑ı Kur'âniye’nin i'câzı, öyle bir tarzdadır ki, kàbil‑i tercüme değildir! Belki muhâldir diyebilirim. Kimin şübhesi varsa, i'câza dair Yirmibeşinci Söz’e müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir meâldir. Böyle meâl nerede; hayatdâr, çok cihetlerle teşa'ub etmiş âyâtın hakîki mânâları nerede?
477
Dokuzuncu Mes'ele
Mühim ve mahrem bir mes'ele ve bir sırr‑ı velâyet
Âlem‑i İslâm’da “Ehl‑i Sünnet ve Cemâat” denilen ehl‑i hak ve istikamet fırka‑i azîmesi, hakàik‑ı Kur'âniye’yi ve îmâniyeyi, istikamet dâiresinde hüve hüvesine Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ederek muhâfaza etmişler. Ehl‑i velâyetin ekseriyet‑i mutlakası, o dâireden neş'et etmişler. Diğer bir kısım ehl‑i velâyet, Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin bazı desâtirleri haricinde ve usûllerine muhâlif bir caddede görünmüş. İşte şu kısım ehl‑i velâyete bakanlar iki şıkka ayrıldılar:
Bir kısmı ise, Ehl‑i Sünnet’in usûlüne muhâlif oldukları için, velâyetlerini inkâr ettiler. Hattâ onlardan bir kısmının tekfirine kadar gittiler.
Diğer kısım – ki, onlara ittibâ' edenlerdir – onların velâyetlerini kabûl ettikleri için derler ki: “Hak yalnız Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’in mesleğine münhasır değil.” Ehl‑i bid'adan bir fırka teşkil ettiler, hattâ dalâlete kadar gittiler. Bilmediler ki; her hâdî zât, mühdî olamaz. Şeyhleri, hatâsından mâzûrdur, çünkü meczûbdur. Kendileri ise mâzûr olamazlar.
Mutavassıt bir kısım ise, o velîlerin velâyetlerini inkâr etmediler, fakat yollarını ve mesleklerini kabûl etmediler. Diyorlar ki: “Hilâf‑ı usûl olan sözleri, ya hâle mağlûb olup hatâ ettiler veyâhut mânâsı bilinmez müteşâbihât misillû şatahattır.”
Maatteessüf birinci kısım, hususan ulemâ‑i ehl-i zâhir, meslek‑i Ehl-i Sünnet’i muhâfaza niyetiyle, çok mühim evliyâyı inkâr, hattâ tadlîl etmeye mecbur olmuşlar. İkinci kısım olan tarafdârları ise, o çeşit şeyhlere ziyâde hüsn‑ü zan ettikleri için, hak mesleğini bırakıp, bid'ata, hattâ dalâlete girdikleri olmuş.
İşte şu sırra dair, pek çok zaman zihnimi işgal eden bir hâlet vardı: Bir zaman ben, bir kısım ehl‑i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile duâ ettim. Bedduâma karşı müdhiş bir kuvve‑i maneviye çıktı. Hem duâmı geri veriyordu, hem beni men'etti.
Sonra gördüm ki; o kısım ehl‑i dalâlet, hilâf‑ı hak icraatında bir kuvve‑i maneviyenin teshîlâtıyla, arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebir ile değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzu ile imtizaç ettiği için, ehl‑i îmânın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fenâ telâkki etmiyorlar.
478
İşte bu iki sırrı hissettiğim vakit dehşet aldım, “Fesübhânallâh” dedim. “Tarîk‑ı haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müdhiş bir cereyan‑ı dalâlete ehl‑i hakikat tarafdâr çıkar mı?” dedim. Sonra bir mübârek arefe gününde müstahsen bir âdet‑i İslâmiye’ye binâen Sûre‑i İhlâs’ı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, “Mühim bir suâle cevab” nâmında yazılan mes'ele ile beraber şöyle bir hakikat dahi Rahmet‑i İlâhiye ile kalb‑i âcizâneme gelmiş. Hakikat şudur ki:
Sultan Mehmed Fâtih’in zamanında hikâye edilen meşhûr ve mânidâr “Cibâli Baba kıssası” nev'inden olarak bir kısım ehl‑i velâyet, zâhiren muhâkemeli ve âkıl görünürken, meczûbdurlar.
Ve bir kısmı dahi; bazen sahvede ve dâire‑i akılda görünür, bazen aklın ve muhâkemenin haricinde bir hâle girer.
Şu kısımdan bir sınıfı, ehl‑i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes'eleyi hâlet‑i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez.
Meczûbların bir kısmı ise, indallâh mahfûzdur, dalâlete sülûk etmez.
Diğer bir kısmı ise, mahfûz değiller; bid'at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.
İşte, muvakkat veya dâimî meczûb olduklarından, ma'nen “mübârek mecnûn” hükmünde oluyorlar. Ve mübârek ve serbest mecnûn hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muâheze olunmuyorlar. Kendi velâyet‑i meczûbâneleri bâkî kalmakla beraber, ehl‑i dalâlete ve ehl‑i bid'aya tarafdâr çıkarlar; mesleklerine bir derece revâc verip, bir kısım ehl‑i îmânı ve ehl‑i hakkı, o mesleğe girmeye meş'ûmâne bir sebebiyet verirler.
479
Onuncu Mes'ele
Ziyaretçilere ait bazı dostlar tarafından ihtar ile, bir düstur izâh edilmek istenilmiştir. Onun için yazılmıştır.
Ma'lûm olsun ki: Bizi ziyaret eden, ya hayat‑ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat‑ı uhreviye cihetinde gelir; o cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübârek ve makam sâhibi zannedip gelir; o kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb‑ı Hakk’a çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. İkinci cihet, sırf Kur'ân‑ı Hakîm’in dellâlı olduğum cihetledir; bu kapıdan girenleri, ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum.
Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur.
Dostun Hàssası ve Şartı Budur Ki: Kat'iyyen, Sözler’e ve Envâr‑ı Kur'âniye’ye dair olan hizmetimize ciddi tarafdâr olsun ve haksızlığa ve bid'alara ve dalâlete kalben tarafdâr olmasın; kendine de istifadeye çalışsın.
Kardeşin Hàssası ve Şartı Şudur Ki: Hakîki olarak Sözler’in neşrine ciddi çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir.
Talebeliğin Hàssası ve Şartı Şudur Ki: Sözler’i kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sâhib çıksın ve en mühim vazife‑i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.
İşte şu üç tabaka benim üç şahsiyetimle alâkadardır. Dost, benim şahsî ve zâtî şahsiyetimle münâsebetdâr olur. Kardeş, abdiyetim ve ubûdiyet noktasındaki şahsiyetimle alâkadar olur. Talebe ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münâsebetdârdır.
Şu görüşmenin de üç meyvesi var:
Birincisi: Dellâllık itibariyle mücevherât‑ı Kur'âniye’yi benden veya Sözler’den ders almak. Velev bir ders de olsa…
İkincisi: İbâdet itibariyle uhrevî kazancıma hissedar olur.
Üçüncüsü: Beraber Dergâh‑ı İlâhiye’ye müteveccih olup rabt‑ı kalb ederek, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinde el ele verip, tevfik ve hidayet istemek…
480
Eğer talebe ise, her sabah mütemâdiyen ismiyle, bazen hayâliyle dahi yanımda hazır olur, hissedar olur.
Eğer kardeş ise, birkaç defa hususî ismiyle ve sûretiyle duâ ve kazancımda hazır olup hissedar olur. Sonra umum ihvânlar içinde dâhil olup, Rahmet‑i İlâhiye’ye teslîm ediyorum ki, duâ vaktinde “ihvetî ve ihvânî” dediğim vakit onlar içinde bulunur. Ben bilmezsem, Rahmet‑i İlâhiye onları biliyor ve görüyor.
Eğer dost ise ve ferâizi kılar ve kebâiri terkederse, umumiyet‑i ihvân itibariyle duâmda dâhildir.
Bu üç tabaka dahi, beni manevî duâ ve kazançlarında dâhil etmek şarttır.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
اَللّٰهُمَّ يَا مَنْ اَجَابَ نُوحًا ف۪ي قَوْمِهِ ، وَيَا مَنْ نَصَرَ اِبْرَاه۪يمَ عَلٰى اَعْدَائِهِ ، وَيَا مَنْ اَرْجَعَ يُوسُفَ اِلٰى يَعْقُوبَ ، وَيَا مَنْ كَشَفَ الضُّرَّ عَنْ اَيُّوبَ ، وَيَا مَنْ اَجَابَ دَعْوَةَ زَكَرِيَّا ، وَيَا مَنْ تَقَبَّلَ يُونُسَ ابْنَ مَتّٰى ، نَسْئَلُكَ بِاَسْرَارِ اَصْحَابِ هٰذِهِ الدَّعْوَاتِ الْمُسْتَجَابَاتِ اَنْ تَحْفَظَن۪ي وَتَحْفَظَ نَاشِرَ هٰذِهِ الرَّسَائِلِ وَرُفَقَائِهِمْ مِنْ شَرِّ شَيَاط۪ينِ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ وَانْصُرْنَا عَلٰى اَعْدَائِنَا وَلَا تَكِلْنَا اِلٰى اَنْفُسِنَا وَاكْشِفْ كُرْبَتَنَا وَكُرْبَتَهُمْ وَاشْفِ اَمْرَاضَ قُلُوبِنَا وَقُلُوبِهِمْ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
481
Yirmiyedinci Mektûb
Bu mektûb, Risale‑i Nur Müellifinin talebelerine yazdığı ayn‑ı hakikat ve çok letâfetli, güzel mektûblarıyla; Risale‑i Nur Talebelerinin, Üstadlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risale‑i Nurun mütâlaasından aldıkları parlak feyizlerini ifâde eden çok zengin bir mektûb olup, bu mecmuanın üç‑dört misli kadar büyüdüğü için bu mecmuaya ilhâk edilmemiştir. Müstakillen Barla, Kastamonu, Emirdağı Lâhikaları olarak neşredilmiştir.
482
Yirmisekizinci Mektûb
Şu Mektûb “Sekiz Mes'ele”dir
Birinci Risale Olan Birinci Mes'ele
﴿﷽﴾
﴿اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ﴾
Sâniyen: Üç sene evvel, benimle görüştükten üç gün sonra tâbiri çıkmış, te'vili tezâhür etmiş eski bir rüyanızın, şimdi tâbirini istiyorsunuz. Şimdilik o güzel, mübârek, müjdeli rüya mürûr‑u zamana uğramış. Mânâsını göstermiş olan o rüyaya karşı böyle desem hakkım yok mu:
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Evet kardeşim, senin ile mahz‑ı hakikat dersini müzâkereye alışmışız. Hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları, tahkîkî bir sûrette mevzû‑i bahs etmek, tahkîk mesleğine tam uygun gelmediğinden; o cüz'î hâdise‑i nevmiye münâsebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme ait ilmî ve düsturî olarak Altı Nükte‑i Hakikati, Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâret ettiği vecihte beyân edeceğiz. Yedincisinde, senin rüyana kısa bir tâbir verilecek.
483
Birincisi
Sûre‑i Yûsuf’un mühim bir esâsı, rüya‑yı Yûsufiye olduğu gibi; ﴿وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا﴾ âyeti misillû çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatler var olduğunu gösterir.
İkincisi
Kur'ân ile tefe'üle ve rüyaya i'timâda ehl‑i hakikat tarafdâr değiller. Çünkü: Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı vakit, ye's veriyor; kalbi müşevveş ediyor.
Hem rüya dahi hayr iken, bazı aks‑i hakikatle göründüğü için şer telâkki edilir, ye'se düşürür, kuvve‑i maneviyeyi kırar, sû‑i zan verir. Çok rüyalar var ki; sûreti dehşetli, zararlı, mülevves iken tâbiri ve mânâsı çok güzel oluyor. Herkes rüyanın sûretiyle mânâsının hakikati mâbeynindeki münâsebeti bulamadığı için lüzumsuz telâş eder, me'yûs olur, keder eder.
İşte yalnız bu cihet içindir ki, ehl‑i hakikat gibi ve İmâm‑ı Rabbânî misillû, başta; نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ dedim.
Üçüncüsü
Hadîs‑i sahîh ile nübüvvetin kırk cüz'ünden bir cüz'ü nevmde rüya‑yı sâdıka sûretinde tezâhür etmiş. Demek rüya‑yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezâifine taalluku var. Şu Üçüncü Mes'ele, gayet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadar ve derin olduğundan, başka vakte ta'lik ediyoruz; şimdilik o kapıyı açmıyoruz.
484
Dördüncüsü
Rüya üç nev'idir. İkisi, tâbir‑i Kur'ânla ﴿اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ﴾ ’de dâhildir, tâbire değmiyor. Mânâsı varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizâcın inhirafından, kuvve‑i hayâliye şahsın hastalığına göre bir terkîbât, tasvirât yapıyor; yâhut gündüz veya daha evvel, hattâ bir‑iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisâtı, hayâl tahattur eder; ta'dil ve tasvir eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım ﴿اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ﴾ ’dir, tâbire değmiyor.
Üçüncü kısım ki, rüya‑yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet‑i insaniyedeki latîfe‑i Rabbâniye, âlem‑i şehâdetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem‑i gayba karşı bir münâsebet bulur, bir menfez açar. O menfez ile, vukû'a gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh‑i Mahfûz’un cilveleri ve mektûbat‑ı Kaderiyenin nümûneleri nev'inden birisine rastgelir, bazı vâkıât‑ı hakîkiyeyi görür. Ve o vâkıâtta, bazen hayâl tasarruf eder, sûret libâsları giydirir. Bu kısmın çok envâ'ı ve tabakàtı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazen bir ince perde altında çıkıyor, bazen kalınca bir perde ile sarılıyor.
Hadîs‑i Şerîfte gelmiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet‑i vahiyde gördüğü rüyalar, subhun inkişafı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.
Beşincisi
Rüya‑yı sâdıka, hiss‑i kable'l-vukû'un fazla inkişafıdır. Hiss‑i kable'l-vukû' ise, herkeste cüz'î‑küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır. Hattâ bir zaman ben, bu hiss‑i kable'l-vukû'u – zâhirî ve bâtınî meşhûr duygulara ilâve olarak – insanda ve hayvanda; “sâika” ve “şâika” nâmıyla aynı “sâmia” ve “bâsıra” gibi iki hiss‑i âheri ilmen bulmuştum. Ehl‑i dalâlet ve ehl‑i felsefe, o gayr‑ı meş'ûr hislere; – hatâ ederek – ahmakçasına “sevk‑i tabîi” diyorlar. Hâşâ, sevk‑i tabîi değil, belki bir nev'i “ilhâm‑ı fıtrî” olarak insan ve hayvanı, kader‑i İlâhî sevkediyor.
485
Meselâ, kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk‑i kaderî ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur.
Hem rû‑yi zeminin sıhhiye memurları hükmünde ve bedevî hayvanatın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi âkilü'l‑lahm kuşlara, bir günlük mesâfeden bir hayvan cenazesinin vücûdu, o sevk‑i kaderî ile ve o hiss‑i kable'l-vukû' ilhâmıyla ve o sâika‑i İlâhî ile bildirilir ve bulurlar.
Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesâfeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk‑i kaderî ile ve o sâika ilhâmıyla döner, yuvasına girer.
Hattâ herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki; birisinden bahsediyorken, ânî kapı açılarak, tahminin fevkınde aynı adam gelir. Hattâ Kürtçe durûb‑u emsâldendir; نَاڤِ گُرْبِينَه پَالَانْدَارْ لِى وَرِينَهYani: “Kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur; çünkü kurt geliyor!” Demek bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, latîfe‑i Rabbâniye, icmâlen o adamın gelmesini hisseder. Fakat aklın şuûru ihâta etmediği için; kasden değil, ihtiyarsız olarak bahsetmeye sevkeder. Ehl‑i ferâset bazen kerâmet gibi geldiğini beyân eder.
Hattâ bir zaman bende şu nev'i hassâsiyet fazla idi. Bu hâli bir düstur içine almak istedim, fakat yakıştıramadım ve yapamadım. Fakat ehl‑i salâhatte ve bâhusus ehl‑i velâyette bu hiss‑i kable'l-vukû' fazla inkişaf eder, kerâmetkârâne âsârını gösterir.
486
İşte umum avâm için dahi bir nev'i velâyete mazhariyet var ki, – rüya‑yı sâdıkada – evliyâ gibi, gaybî ve istikbâlî olan şeyleri görüyorlar. Evet, uyku nasıl ki, avâm için rüya‑yı sâdıka cihetinde bir mertebe‑i velâyet hükmündedir, öyle de; umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema‑i Rabbâniye’nin seyrangâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenâ ahlâklı fenâ düşündüğünden, fenâ levhaları görür.
Hem herkes için, âlem‑i şehâdet içinde, âlem‑i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyed ve fânî insanlar için, saha‑i ıtlâk bir meydân ve bir nev'i bekàya mazhar ve mâzi ve müstakbel, hâl hükmünde bir temâşâgâhtır. Hem tekâlif‑i hayatiye altında ezilen ve meşakkat çeken zîrûhların istirahatgâhıdır.
İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur'ân‑ı Hakîm ﴿وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا﴾ nev'indeki âyetlerle, hakikat‑i nevmiyeyi ehemmiyetle ders veriyor.
Altıncısı ve En Mühimmi
Rüya‑yı sâdıka benim için hakkalyakìn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübâtımla, kader‑i İlâhî’nin herşeye muhît olduğuna bir hüccet‑i kàtı' hükmüne geçmiştir.
Evet bu rüyalar, benim için hususan bu birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki; meselâ yarın başıma gelecek en küçük hâdisât ve en ehemmiyetsiz muâmelât ve hattâ en âdi muhâverât yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat'î olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin defa; gecede, hiç düşünmediğim hâlde, gördüğüm bazı adamlar veyâhut söylediğim mes'eleler, o gecenin gündüzünde, az bir tâbir ile aynen çıkıyor.
Demek en cüz'î hâdisât vukû'a gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesâdüf yok, hâdisât başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir…
Yedincisi
Senin müjdeli, mübârek ve güzel rüyanın tâbiri, Kur'ân için ve bizim için çok güzeldir. Hem, zaman tâbir etti ve ediyor, tâbirimize ihtiyaç bırakmıyor. Hem kısmen tâbiri güzel olarak çıkmış. Sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir‑iki noktasına işâret ederiz; yani bir hakikat beyân ederiz. Senin, hakikat‑i rüya nev'inden olan vâkıalar, o hakikatin temessülâtıdır. Şöyle ki:
487
O vâsi' meydânlık, Âlem‑i İslâmiyet’tir. Meydânlığın nihâyetindeki mescid, Isparta Vilâyetidir. Etrafı bulanık çamurlu su, hâl ve zamanın sefâhet ve atâlet ve bid'atlar bataklığıdır. Sen, selâmetle, bulaşmadan, sür'atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr‑ı Kur'âniye’ye sâhib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işârettir. Mesciddeki küçük cemâat ise; Hakkı, Hulûsi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühtü, Lütfi, Husrev, Re'fet gibi Sözler’in hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler’deki kuvvet ve sür'at‑i intişarlarına işârettir. Birinci safta sana tahsîs edilen makam ise, Abdurrahman’dan sana münhal kalan yerdir. O cemâat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işâreti ve hakikati ise, inşâallâh tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efrâdı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik‑i İlâhî ile birer şecere‑i àliye hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulûsi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, nâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve‑i velâyetle meydâna atılacak bir zâttır. Sâir noktaları sen benim bedelime tâbir et.
Senin gibi dostlarla uzun konuşmak hem tatlı, hem makbûl olduğundan; şu kısa mes'elede uzun konuştum, belki de isrâf ettim. Fakat nevme ait olan Âyât‑ı Kur'âniye’nin bir nev'i tefsirine işâret etmek niyetiyle başladığımdan, inşâallâh o isrâf affolur veya isrâf olmaz….
488
İkinci Mes'ele Olan İkinci Risale
“Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın gözüne tokat vurmuş” ilâ âhir‥ meâlindeki Hadîse dair ehemmiyetli bir münâkaşayı kaldırmak ve halletmek için yazılmıştır.
Eğirdir’de bir münâkaşa‑i ilmiye işittim. O münâkaşa hususan şu zamanda yanlıştır. Hattâ münâkaşayı bilmiyordum. Benden de suâl edildi. Mu'teber bir kitapta, Hadîs‑i Şeyheyn’in ittifakına alâmet olan (ق) işâretiyle bir Hadîs bana gösterildi. “Hadîs midir, değil midir?” suâl edildi.
Ben dedim: Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadîsinin ittifakına hükmeden bir zâta i'timâd etmek lâzım; demek hadîstir. Fakat hadîsin, Kur'ân gibi bazı müteşâbihâtı var. Ancak hàvâs onların mânâlarını bulabilir. Şu hadîsin zâhiri dahi, müşkülât‑ı hadîsin müteşâbihât kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medâr‑ı münâkaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevab verecektim:
Evvelâ: Bu çeşit mesâili münâkaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inâdsız bir sûrette, ehil olanların mâbeyninde, sû‑i telâkkiye sebeb olmadan müzâkeresi câiz olabilir.
O müzâkere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.
489
Sâniyen: Sebeb‑i münâkaşa, eğer hadîs ise; hadîsin merâtibini ve vahy‑i zımnînin derecâtını ve tekellümât‑ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avâm içinde müşkülât‑ı hadîsiyeyi münâkaşa etmek, izhâr‑ı fazl sûretinde, avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enâniyetini, hakka ve insafa tercih etmek sûretinde deliller aramak câiz değildir.
Mâdem şu mes'ele açılmış, medâr‑ı münâkaşa edilmiş, bîçâre avâm‑ı nâsın zihninde sû‑i te'sir ediyor. Çünkü şu gibi müteşâbih hadîsleri aklına sığıştıramadığı için eğer inkâr etse, dehşetli bir kapı açar; yani küçücük aklına sığışmayan kat'î hadîsleri dahi inkâra yol açar. Eğer zâhir‑i hadîsin mânâsını tutarak öyle kabûl edip neşretse, ehl‑i dalâletin i'tirâzâtına ve “hurâfâttır” demelerine yol açar.
Mâdem bu müteşâbih hadîs’e, lüzumsuz ve zararlı bir tarzda nazar‑ı dikkat celbedilmiş ve bu çeşit hadîsler çok vârid olmuş, elbette şübheleri izâle edecek bir hakikati beyân etmek lâzım gelir. Şu hadîs kat'î olsun veya olmasın, o hakikati zikretmek gerektir.
İşte yazdığımız risalelerde; ezcümle Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında Oniki Asıl ile ve Dördüncü Dalında ve Ondokuzuncu Mektûb’un, vahyin taksimatına dair mukaddimesindeki bir esâsında tafsilâta iktifâen, burada icmâlen o hakikate bir işâret ederiz. Şöyle ki:
Melâike, insan gibi bir sûrete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, kabz‑ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır.
“Her ölünün rûhunu, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm mı bizzat kabzediyor? Yoksa avaneleri mi kabzediyorlar?” Bu hususta üç meslek var:
490
Birinci Meslek
Azrâil Aleyhisselâm, herkesin rûhunu kabzeder. Bir iş bir işe mâni olmaz; çünkü nurânîdir. Nurânî bir şey, hadsiz âyineler vâsıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nurânînin temessülâtı, o nurânî zâtın hàssasına mâliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misâlleri, güneşin ziyâ ve harâretini gösterdiği gibi; melâike gibi rûhânilerin dahi, âlem‑i misâlin ayrı ayrı âyinelerinde misâlleri onların aynılarıdır, hàssalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kàbiliyetine göre temessül ediyorlar.
Nasıl ki, Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, bir vakitte Dihye sûretinde sahâbeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka sûretlerde ve Arş‑ı A'zam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kàbiliyetine göre temessülü varmış; bir ânda binler yerde bulunuyormuş.
İşte şu mesleğe göre; kabz‑ı rûh vaktinde, insanın âyinesine temessül eden Melekü'l‑Mevt’in insanî ve cüz'î bir misâli, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm ve celâlli ve hiddetli bir zâtın tokadına ma'rûz olmak ve o misâlî Melekü'l‑Mevt’in libâsı hükmündeki sûret‑i misâliyesindeki gözünü çıkarmak; ne muhâldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr‑ı ma'kuldür.
İkinci Meslek
Odur ki: Hazret‑i Cebrâil, Mîkâil, Azrâil gibi melâike‑i izâm, birer nâzır‑ı umumî hükmünde, kendi nev'ilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda avaneleri vardır. Ve o muâvinler, envâ'‑ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar. Sulehânın ervâhını kabzeden başkadır; ehl‑i şekàvetin ervâhını kabzeden yine başkadır. (Hâşiye) Nasıl ki, ﴿وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا﴾ âyeti işâret ediyor ki: “Kabz‑ı ervâh eden, tâife tâifedir.” Bu mesleğe göre, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’a değil, belki Azrâil’in bir avanesinin misâlî cesedine, fıtrî celâletine ve hulkî celâdetine ve Cenâb‑ı Hakk’ın yanında nâzdâr olmasına binâen, ona bir tokat aşketmek gayet ma'kuldür. (Hâşiye)
491
Üçüncü Meslek
Yirmidokuzuncu Söz’ün Dördüncü Esâsında beyân edildiği gibi ve ehâdîs‑i şerîfenin delâlet ettiği üzere: “Bazı melâikeler var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var. – Demek, seksenbin gözü dahi var – Herbir dilde, kırkbin tesbihât var.” Evet, mâdem melâikeler âlem‑i şehâdetin envâ'ına göre müekkeldirler; âlem‑i ervâhta, o envâ'ın tesbihâtlarını temsîl ediyorlar; elbette öyle olmak lâzımgelir.
Çünkü meselâ; küre‑i arz bir mahlûktur. Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ediyor. Değil kırkbin, belki yüzbinler baş hükmünde envâ'ları var. Her nev'in, yüzbinler dil hükmünde efrâdları var ve hâkezâ… Demek küre‑i arza müekkel meleğin kırkbin, belki yüzbinler başı olmalı. Ve her başında da yüzbinler dil olmalı ve hâkezâ…
İşte bu mesleğe binâen, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın, her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’a tokat vurması; hâşâ, Azrâil Aleyhisselâm’ın mâhiyet‑i asliyesine ve şekl‑i hakîkisine değil ve bir tahkîr değil ve adem‑i kabûl değil; belki vazife‑i risaletin daha devamını ve bekàsını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur!‥
492
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ❋ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ﴿قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ﴾
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُولُوا الْاَلْبَابِ﴾
493
Üçüncü Mes'ele Olan Üçüncü Risale
Şu mes'ele umum ihvânımın ekseri lisân‑ı hâl ile ve bir kısmının lisân‑ı kàl ile ettikleri umumî bir suâlin, hàs ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.
Suâl: Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki: “Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübârek tanımayınız. Ben makam sâhibi değilim. Âdi bir neferin, müşîr makamının evâmirini tebliği gibi, ben de manevî bir müşîriyet makamının evâmirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdâr ve zengin elmas ve mücevherât dükkânının dellâlı olduğu gibi, ben dahi, mukaddes ve Kur'ânî bir dükkânın dellâlıyım.” diyorsun.
Hâlbuki: “Aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister, rûhumuz bir nur ister ve hâkezâ… Çok cihetle, çok şeyler istiyoruz. Seni, hâcâtımıza yarayacak adam zannedip, senin ziyaretine geliyoruz. Bize âlimden ziyâde bir sâhib‑i velâyet, sâhib‑i himmet ve sâhib‑i kemâlât lâzım. Eğer hakikat‑i hâl dediğin gibi ise, ziyaretinize yanlış geldik?” lisân‑ı hâlleri diyor.
Elcevab: “Beş Nokta”yı dinleyiniz, sonra düşününüz; ziyaretiniz beyhûde mi, yoksa fâideli midir? O vakit hükmediniz.
Birinci Nokta
Nasıl ki, bir pâdişahın âdi bir hizmetkârı ve bîçâre bir neferi; pâdişah nâmına ferîklere, paşalara hedâyâ‑yı şâhânesini ve nişanlarını veriyor, onları minnetdâr ediyor. Eğer ferîkler ve müşîrler; “Bu âdi nefere neden tenezzül edip, elinden ihsân ve nişanları alıyoruz?” deseler, mağrûrâne bir dîvâneliktir. Eğer o nefer dahi; vazifesinin haricinde müşîre kıyâm etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
Hem eğer o memnun olan ferîklerden birisi, müteşekkirâne o neferin kulübeciğine tenezzülen misâfir gitse; kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcûb kalmamak için, o hâli gören ve bilen pâdişah – elbette o neferini mahcûb etmemek için – matbah‑ı şâhâneden, sâdık hizmetkârının muhterem misâfirine tabla gönderir.
494
Öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm’in sâdık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur'ân nâmına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin rûhlu olanlara Kur'ân’ın àlî elmaslarını yalvararak mütezellilâne değil, belki müftehirâne ve müstağniyâne satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdi hizmetkâra, vazife başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi, onların ona müracaatında, kendine medâr‑ı gurur bulamaz ve haddinden tecâvüz etmez.
Eğer o hazine‑i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları, o bîçâre hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar; elbette hakikat‑i Kur'âniye’nin merhamet‑i kudsiyesi şânındandır ki, o hizmetkârını mahcûb etmemek için, hazine‑i hàssa-i İlâhiye’den o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara medet versin ve himmet ederek feyizdâr etsin…
İkinci Nokta
İmâm‑ı Rabbânî ve Müceddid‑i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş: “Hakàik‑ı îmâniyeden bir tek mes'elenin inkişafı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvâk ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarîkatların gayesi ve neticesi, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafı ve vuzûhudur.” Mâdem şöyle bir tarîkat kahramanı böyle hükmediyor; elbette hakàik‑ı îmâniyeyi kemâl‑i vuzûh ile beyân eden ve esrâr‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlûb olan neticeleri verebilirler.
495
Üçüncü Nokta
Bundan onbir sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) Eski Said’in gâfil kafasına müdhiş tokatlar indi, اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharrî etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs‑ı A'zam olan Şeyh‑i Geylânî Radıyallahu Anh’ın “Fütûhu'l‑Gayb” nâmındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı: اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ
Acîbdir ki; o vakit ben, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güyâ Ehl‑i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte Hazret‑i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyât‑ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
Sonra İmâm‑ı Rabbânî’nin Mektûbat kitabını gördüm, elime aldım. Hàlis bir tefe'ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektûbat’ında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektûbların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektûb” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhânallâh! dedim, bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Said’in bir lakabı, “Bediüzzaman”dı. Hâlbuki hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman‑ı Hemedânî’den başka o lakabla iştihâr etmiş zâtları bilmiyordum. Hâlbuki İmâm’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektûbu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektûbu kendi derdime devâ buldum.
496
Yalnız İmâm, o mektûblarında tavsiye ettiği gibi çok mektûblarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: “Tevhid‑i kıble et.” Yani: “Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma.” Şu en mühim tavsiyesi, benim isti'dâdıma ve ahvâl‑i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm: “Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?” Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum.
O tahayyürde iken, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: “Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menba'ı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. Hakîki tevhid‑i kıble bunda olur. Öyle ise, en a'lâ mürşid de ve en mukaddes üstad da O’dur.” O’na yapıştım. Nâkıs ve perîşan isti'dâdım elbette lâyıkıyla o mürşid‑i hakîkinin âb‑ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl‑i kalb ve sâhib‑i hâlin derecâtına göre o feyzi, o âb‑ı hayatı yine O’nun feyziyle gösterebiliriz.
Demek Kur'ân’dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesâil‑i ilmiye değil; belki kalbî, rûhî, hâlî mesâil‑i îmâniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmündedirler.
Dördüncü Nokta
Sahâbelerden ve Tâbiîn ve Tebe‑i Tâbiînden en yüksek mertebeli velâyet‑i kübrâ sâhibi olan zâtlar, nefs‑i Kur'ân’dan bütün letâiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'ân onlar için hakîki ve kâfî bir mürşid olduğundan gösteriyor ki; her vakit Kur'ân‑ı Hakîm, hakikatleri ifâde ettiği gibi, velâyet‑i kübrâ feyizlerini dahi ehil olanlara ifâza eder.
Evet, zâhirden hakikate geçmek iki sûretledir:
Biri: Tarîkat berzahına girip, seyr ü sülûk ile kat'‑ı merâtib ederek hakikate geçmektir.
497
İkinci Sûret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf‑u İlâhî ile hakikate geçmektir ki, Sahâbeye ve Tâbiîne hàs ve yüksek ve kısa tarîk şudur.
Demek hakàik‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden nurlar ve o nurlara tercümânlık eden Sözler, o hàssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler.
Beşinci Nokta
Beş cüz'î misâl ile göstereceğiz ki; Sözler ta'lim‑i hakàik ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar.
Birinci Misâl
Ben kendim; on değil, yüz değil, binler defa müteaddid tecrübâtımla kanâatim gelmiş ki: Sözler ve Kur'ân’dan gelen nurlar, aklıma ders verdiği gibi, kalbime de îmân hâli telkin ediyor, rûhuma îmân zevki veriyor ve hâkezâ…
Hattâ dünyevî işlerimde – kerâmet sâhibi bir şeyhin bir mürîdi, nasıl şeyhinden hâcâtına dair medet ve himmet bekliyor – ben de Kur'ân‑ı Hakîm’in kerâmetli esrârından o hâcâtımı beklerken, ümîd etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hâsıl oluyor. Yalnız cüz'iyâttan iki küçük misâl:
Biri: Onaltıncı Mektûb’da izâhı ve tafsîli geçen; Süleyman isminde bir misâfirime, katran ağacı başında koca bir ekmek hàrika bir tarzda gösterilmiş. İki gün ikimiz, o hediye‑i gaybîden yedik.
İkinci Misâl: Gayet küçük ve latîf, bugünlerde vâki olan mes'eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki:
498
Fecirden evvel hâtırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşke dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izâle etseydim. Aynı dakikada, Nis’e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşke elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zât, o kitab parçası elinde olduğu hâlde içeri girdi. Ona dedim: “Senin elindeki nedir?” Dedi: “Bilmiyorum, kapının önünde Nis’ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim.” Fesübhânallâh! dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz’ün Nis’ten gelmesi, hiç tesâdüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'ân‑ı Hakîm’in himmetidir diyerek, Elhamdülillâh dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu‑yu kalbimi bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himâye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.
İkinci Misâl
Biraderzâdem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhâmlarına bulaştığı hâlde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn‑ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve medet bekliyordu. Kur'ân‑ı Hakîm’in himmeti imdâdına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz’ü, vefâtından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz, onu manevî kirlerinden ve evhâm ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe‑i velâyete çıkmış gibi, vefâtından evvel yazdığı mektûbunda üç zâhir kerâmet izhâr etmiş. Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içinde dercedilmiş; müracaat olunsun.
Üçüncü Misâl
Burdurlu Hasan Efendi isminde ehl‑i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn‑ü zan ederek, büyük bir velîden himmet beklemek gibi, bîçâre benden medet bekliyordu. Birdenbire, hiç münâsebet yokken, Otuzikinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütâlaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hâtırıma geldi, dedim: “Şâyet Burdur’a gidersen Hasan Efendi’ye ver, beş‑altı gün mütâlaa etsin.” O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz‑kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın, âb‑ı kevser gibi tatlı suya rastgelirken yapışması gibi; öyle de, Otuzikinci Söz’e yapışmış; mütemâdiyen mütâlaa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan Üçüncü Mevkıf’ındaki “Muhabbetullâh bahsi”nde, tamamıyla derdine devâ bulmuş. Ve bir kutb‑u a'zamdan beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak câmiye gitmiş, namaz kılmış, orada rûhunu Rahmân’a teslîm eylemiş (Rahmetullâhi Aleyh).
499
Dördüncü Misâl
Hulûsi Bey’in, Yirmiyedinci Mektûb’daki fıkralarının şehâdetiyle; en mühim ve müessir tarîkat olan Nakşî tarîkatından ziyâde himmet ve medet, feyiz ve nuru; esrâr‑ı Kur'âniye’nin tercümânı olan nurlu Sözler’de bulmuştur.
Beşinci Misâl
Kardeşim Abdülmecîd, biraderzâdem Abdurrahman’ın (Rahmetullâhi Aleyh) vefâtı üzerine ve daha sâir elîm ahvâlât içinde bir perîşaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen manevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhâbere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütâlaa ettikten sonra yazıyor ki: “Elhamdülillâh kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Söz’lerin herbiri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum.” diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecîd güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.
Daha bu “Beş Misâl” gibi pek çok misâller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm‑u îmâniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binâen ve yaralarına devâen, Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm‑u îmâniye ve o edviye‑i rûhâniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddi ihlâs ile isti'mâl edenlere yeter, kâfî gelir. Onları satan ve gösteren eczâcı ve dellâl ne hâlde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sâhibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.
Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Mâdem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı – bâhusus bende bulunmazsa – istemek mânâsızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana duâ ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muâvenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdâd etmem ve medet istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanâat etmek, onların üstünde haktır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
500
Üçüncü Mes'ele'nin Tetimmesi
Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinin Tetimmesi olabilir küçük ve hususî bir mektûbdur.
Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Husrev Efendi ve Re'fet Bey!
Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye’de üç kerâmet‑i Kur'âniye’yi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sür'attir. Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektûb, iki‑üç günde ve her günde üç‑dört saat zarfında – mecmûu oniki saat eder – kitapsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz, hastalıklı bir zamanda, beş‑altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın Dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık ve hâkezâ‥
Te'lifinde bu kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi…
İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühûlet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda rûhlara, akıllara usanç veren çok esbâb içinde, bu Sözler’den biri çıkar, birden çok yerlerde kemâl‑i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşeye tercih ediliyor ve hâkezâ…
Üçüncü Kerâmet‑i Kur'âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, dördüncü bir Kerâmet‑i Kur'âniye’yi isbât ettiniz. Husrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği hâlde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir kerâmet‑i esrâr-ı Kur'âniye’dir. Hususan Otuzüçüncü Mektûb olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış.
Evet o risale, “Mârifetullâh” ve “Îmân‑ı Billâh” için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmâl ve ihtisar ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişaf eder, daha ziyâde parlar. Zâten sâir te'lifâta muhâlif olarak ekser Söz’lerin başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
501
Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mes'ele
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
İhvânlarıma, medâr‑ı intibâh bir hâdise‑i cüz'iyeye dair bir suâle cevaptır.
Azîz Kardeşlerim!
Suâl ediyorsunuz ki: Câmi‑i şerîfinize, Cuma gecesinde sebebsiz olarak, mübârek bir misâfirin gelmesiyle tecâvüz edilmiş. Bu hâdisenin mâhiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?
Elcevab: “Dört Nokta”yı, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla beyân edeceğim. Belki ihvânlarıma medâr‑ı intibâh olur, siz de cevabınızı alırsınız.
Birinci Nokta
O hâdisenin mâhiyeti; hilâf‑ı kanun ve sırf keyfî ve zındıka hesabına, Cuma gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemâate fütûr getirmek ve beni misâfirlerle görüştürmemek için bir desîse‑i şeytaniye ve münâfıkâne bir taarruzdur. Garâibdendir ki, o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde, güyâ iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, “O yılandan dehşet alıp korktun mu?” diye sordum:
— Gördün mü?
O dedi:
— Neyi?
Dedim:
— Bu dehşetli yılanı!
Dedi:
— Yok, görmedim ve göremiyorum.
— “Fesübhânallâh!” dedim. “Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği hâlde nasıl görmedin?”
502
O vakit hâtırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: “Bu sana işârettir, dikkat et!” Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev'indendir. Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise, hıyânet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan sûretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: “Fenâ niyetle geldiğin vakit seni yılan sûretinde görüyorum; dikkat et!” demiştim. Zâten selefini çok vakit öyle görüyordum.
Demek şu zâhiren gördüğüm yılan ise, işârettir ki; hıyânetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecâvüz sûretini alacak. Bu defaki tecâvüz – çendan – zâhiren küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor; fakat vicdânsız bir muallimin teşvikiyle ve iştirâkiyle o memurun verdiği emir; câmi içinde namazın tesbihâtında iken, “O misâfirleri getiriniz!” diye jandarmalara emretmiş. Maksad da beni kızdırmak; Eski Said damarıyla bu fevkalkanun, sırf keyfî muâmeleye karşı, kovmak ile mukàbele etmekti. Hâlbuki o bedbaht bilmedi ki: Said’in lisânında, Kur'ânın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle isti'mâl edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için; hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, câmide, vazife‑i diniye bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler. Memur bundan kızmış; “Jandarmalar beni dinlemiyorlar” diye kır bekçisini arkasından göndermiş.
Fakat Cenâb‑ı Hak, beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvânlarıma da tavsiyem budur ki: Zarûret‑i kat'iyye olmadan, bunlarla uğraşmayınız. “Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” nev'inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız!
Fakat buna dikkat ediniz ki; canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' ettiği gibi; canavar vicdânı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecâvüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka tarafdârları istifade etmesinler.
503
İkinci Nokta
﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ﴾ âyet‑i kerîmesi fermânıyla: Zulme, değil yalnız âlet olanı ve tarafdâr olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünkü; rızâ‑yı küfür, küfür olduğu gibi; zulme rızâ da zulümdür.
İşte bir ehl‑i kemâl, kâmilâne, şu âyetin çok cevâhirinden bir cevherini şöyle tâbir etmiştir:
Muîni zâlimin, dünyada erbâb‑ı denâettir;
Köpektir zevk alan, sayyâd‑ı bî-insafa hizmetten!
Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor… Böyle mübârek bir gecede, mübârek bir misâfirin, mübârek bir duâda iken, hafiyelik edip, güyâ cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır.
Üçüncü Nokta
Suâl: Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye Kur'ânın himmetine güveniyorsun. Hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecâvizleri çağırıp irşad etmiyorsun?‥
Elcevab: Usûl‑ü Şerîatın kaide‑i mühimmesindendir: اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ Yani: “Bilerek zarara râzı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.” İşte ben çendan Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetine istinâden da'vâ ediyorum ki: “Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalâlet zehirini serpmekle telezzüz etmemek şartıyla, en mütemerrid bir dinsizi, birkaç saat zarfında iknâ etmezsem de, ilzam etmeye hazırım.”
Fakat, nihâyet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdân ki, bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına mübâdele eder derecede münâfıklığa girmiş insan sûretindeki yılanlara hakàikı söylemek; hakàika karşı bir hürmetsizliktir, كَتَعْل۪يقِ الدُّرَرِ ف۪ي اَعْنَاقِ الْبَقَرِ darb‑ı meseli gibi oluyor. Çünkü bu işleri yapanlar, kaç defa hakikati Risale‑i Nurdan işittiler. Ve bilerek, hakikatleri zındıka dalâletlerine karşı çürütmek istiyorlar. Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.
504
Dördüncü Nokta
Bana karşı bu yedi senedeki muâmeleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur. Çünkü menfîlerin ve esirlerin ve zindândakilerin kanunları meydândadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilâttan men'olunmazlar. Her millet ve devlette ibâdet ve tâat, tecâvüzden masûndur. Benim emsâllerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilâttan, ne muhâbereden ve ne de gezmekten men'olunmadılar. Ben, men'olundum ve hattâ câmiime ve ibâdetime tecâvüz edildi. Şâfiîlerce, tesbihât içinde kelime‑i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı.
Hattâ Burdur’da eski muhâcirlerden Şebâb isminde ümmî bir zât, kayınvalidesiyle beraber tebdil‑i hava için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilâf‑ı kanun yaptığı hatâyı setretmeye çalışıp: “Affedersiniz! Gücenmeyiniz, vazifedir.” demiş. Sonra, “Haydi git.” diyerek ruhsat vermiş. Bu vâkıaya sâir şeyler ve muâmeleler kıyâs edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muâmeledir ki, yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def'etmek için, Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyorum.
Zâten sebeb‑i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesâlar, aşâirlerin başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin; dünyalarıyla alâkam olmadığı hâlde beni ve iki zât‑ı âheri müstesnâ bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş, memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor. Diğeri, İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Hâlbuki bu iki zât, benim gibi kimsesiz, yalnız değiller; Mâşâallâh büyük nüfûzları var. Hem… Hem…
505
Hâlbuki, beni bir köye sokmuşlar; en vicdânsız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi; o köye gitmek ve birkaç gün tebdil‑i hava için ruhsat verilmediği bir derecede beni, muzâaf bir istibdâd altında eziyorlar. Hâlbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.
Buradaki memurlar, nüfûz‑u hükûmeti, ağrâz‑ı şahsiyede isti'mâl ediyorlar. Fakat, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdîs‑i ni'met sûretinde derim ki: Bütün onların bu tazyîkat ve istibdâdları; envâr‑ı Kur'âniye’yi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'âl ediyor, parlatıyor. Ve o tazyîkleri gören ve gayretin harâretiyle inbisat eden o envâr‑ı Kur'âniye, Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bil'akis Barla, kürsî‑i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
506
Beşinci Risale Olan Beşinci Mes'eleŞükür Risalesi
﴿﷽﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân tekrar ile, ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴾﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴾﴿وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ﴾﴿لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ﴾﴿بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ﴾ gibi âyetlerle gösteriyor ki; Hàlık‑ı Rahmân’ın ibâdından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkàn‑ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder ve şükür etmemekliği, ni'metleri tekzîb ve inkâr sûretinde gösterip, ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾ fermânıyla Sûre‑i Rahmân’da şiddetli ve dehşetli bir sûrette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzîb ve inkâr olduğunu gösteriyor.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm nasıl ki, şükrü netice‑i hilkat gösteriyor; öyle de, Kur'ân‑ı Kebîr olan şu kâinât dahi gösteriyor ki, netice‑i hilkat-i âlemin en mühimmi, şükürdür.
Çünkü, kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, kâinâtın teşkilâtı şükrü intac edecek bir sûrette, herbir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güyâ şu şecere‑i hilkatin en mühim meyvesi, şükürdür. Ve şu kâinât fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en a'lâsı, şükürdür.
507
Çünkü, hilkat‑i âlemde görüyoruz ki; mevcûdât‑ı âlem bir dâire tarzında teşkil edilip içinde nokta‑i merkeziye olarak hayat halkedilmiş. Bütün mevcûdât hayata bakar, hayata hizmet eder, hayatın levâzımatını yetiştirir. Demek kâinâtı halkeden Zât, ondan, o hayatı intihâb ediyor.
Sonra görüyoruz ki; zîhayat âlemlerini bir dâire sûretinde icâd edip, insanı nokta‑i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksûd olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp ona hizmetkâr ve musahhar ediyor; onu onlara hâkim ediyor. Demek Hàlık‑ı Zülcelâl, zîhayatlar içinde insanı intihâb ediyor, âlemde onu irâde ve ihtiyar ediyor.
Sonra görüyoruz ki; âlem‑i insaniyet de, belki hayvan âlemi de, bir dâire hükmünde teşkil olunuyor. Ve nokta‑i merkeziyede rızık vaz'edilmiş. Bütün nev'‑i insanı ve hattâ hayvanatı rızka âdeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hàdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz ni'metleri câmi'dir. Hattâ rızkın çok envâ'ından yalnız bir nev'inin tatlarını tanımak için, lisânda kuvve‑i zâika nâmında bir cihâz ile mat'ûmât adedince manevî ince ince mîzancıklar konulmuştur. Demek kâinât içinde en acîb, en zengin, en garîb, en şirin, en câmi', en bedî' hakikat rızıktadır.