Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Otuzbirinci Mektûb

Otuzbir Lem'adır.

Otuzikinci Mektûb

Kendi kendine manzûm tarzını alan matbu' Lemeât risalesidir. Aynı zamanda Otuzikinci Lem'a olup, Sözler Mecmuası’nın âhirinde neşredilmiştir.

Otuzüçüncü Mektûb

Mârifet‑i İlâhiye’ye pencereler açan Otuzüç Pencereli Risale olup, bir cihette Otuzüçüncü Söz olduğundan Sözler Mecmuası’nda neşredilmiş, buraya dercedilmemiştir.
655

İşârât‑ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz

İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın, Risale‑i Nur hakkında ihbar‑ı gaybîsinden bir parça olan bu kısım; Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nda dercedilen İşârât‑ı Kur'âniye ve üç Kerâmet‑i Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye risaleleriyle birlikte, ehl‑i vukûfların takdirkâr raporlarına müsteniden, mahkemelerce sâhiblerine geri iâde edilmiştir.
İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) Celcelûtiye’de, Risale‑i Nur hakkındaki üç kerâmetinden bir kerâmetinin sekiz remzinden Yedinci ve Sekizinci Remz’in bir parçasıdır. Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nın yüz yirmibeşinci sahifesinden, yüz otuzuncu sahifesine kadar olan kısımda mündericdir.

Yedinci Remiz

Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, nasıl ki: ………………………………………. ❋ وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْوَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا ❋ وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْحُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ ❋ وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’a işâret etmiş, öyle de; aynı fıkra ile, Àlî bir tefekkürnâme ve Tevhide dair yüksek bir mârifetnâme nâmında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'a’ya dahi işâret eder.
İkinci fıkrasıyla İsm‑i A'zam ve Sekîne denilen esmâ‑i sitte-i meşhûrenin hakikatlerini gayet àlî bir tarzda beyân ve isbât eden ve Yirmidokuzuncu Lem'a’yı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a nâmında altı nükte‑i esmâ risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işâret ettiğinden; sonra akabinde, Risale‑i Esmâ’yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuâ’ı olarak, otuzüç âyet‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işârâtını kaydedip, hesab‑ı cifrî münâsebetiyle, baştan başa ilm‑i hurûf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelimesiyle işâret edip; der‑akab وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi, Risale‑i hurûfiyeyi takib eden ve El‑Âyetü'l-Kübrâ’dan ve başka Resâil‑i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale‑i Nurun, şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ‑yı Mûsa nâmını vererek işâretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
656
Evet, وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’a işâreti, kuvvetli karîneler ile isbât edildiği gibi; aynı kelime, diğer bir mânâ ile elhak Risale‑i Nurun Âyet-i Kübrâsı hükmünde ve ekser risalelerin rûhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm, Müstetbeâtü't‑terâkib kaidesiyle ona bakıyor, efrâdına dâhil ediyor Öyle ise; Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh dahi, bu fıkradan ona bakıp işâret eder diyebiliriz.
Hem sâir işârâtın karînesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem'alara başka bir tarz‑ı ibare ile îmâ ederek; Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'dâmdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mânâ‑yı mecâzî ve mefhûm‑u işârî ile, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh kendi lisânını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına isti'mâl ederek; وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْyani: Yâ Rab! Beni kurtar, emân ve emniyet ver!” diye duâ etmesiyle; tam tamına Eskişehir Hapishânesi’nde i'dâm ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle, kelâm‑ı zımnî ve işârî delâlet ettiğinden, diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh dahi, bundan ona işâret eder.
657
Hem Otuzuncu Lem'a nâmında ve altı nükte olan Risale‑i Esmâ’ya bakarak وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip, sâir işârâtın karînesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karînesiyle, hem ikisinin isimde ve esmâ lafzına tevâfuk karînesiyle, hem teşettüt‑ü hâle ve sıkıntılı bir gurbete ve perîşaniyete düşen müellifi, onun te'lifi bereketiyle tesellî ve tahammül bulmasına ve mânâ‑yı mecâzî cihetinde, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh lisânıyla kendine duâ olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ yani: İsm‑i A'zam olan o esmâ risalesinin bereketiyle, beni teşettütten, perîşaniyetten hıfzeyle yâ Rabbî!” meâli; tam tamına o risale ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle; kelâm‑ı mecâzî delâlet ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh ise, gaybî işâret eder diyebiliriz.
Hem mâdem Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrârlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr‑u istikbâliyeden haber veriyor.
Ve mâdem Kur'ân itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'ân hesabıyla, Risale‑i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve mâdem sarâhat derecesinde çok karîne ve emârelerle; Risale‑i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve eczâları bu mevkie lâyıktır ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın nazar‑ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyâkatleri ve kıymetleri var.
Ve mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Sirâcü'n‑Nur’dan zâhir bir sûrette haber verdiğinden; sonra ikinci derecede, perdeli bir tarzda Sözler’den, sonra Mektûblardan, sonra Lem'alardan, risalelerdeki aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karînelerin sevkiyle kelâm, delâlet ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın işâret ettiğini isbât eylemiş.
658
Ve mâdem, başta; بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillâh risalesine baktığı gibi; kasem‑i câmi'-i muazzamın âhirinde, risalelerin kısm‑ı âhirleri olan son Lem'alar’a ve Şuâlar’a; hususan bir âyet‑i kübrâ-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Hàrika-i Arabiye ve Risale‑i Esmâ-i Sitte ve Risale‑i İşârât-ı Hurûf-u Kur'âniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mâhiyette bulunan ve bir mânâda Âyetü'l‑Kübrâ nâmını alan risale‑i hàrikaya bakıyor gibi bir tarz‑ı ifâde görünüyor.
Ve mâdem bir tek mes'elede bulunan emâreler ve karîneler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle birbirine kuvvet verir; zaîf bir münâsebetle bir tereşşuh dahi menba'ına ilhâk edilir
Elbette bu yedi aded esâslara istinâden deriz:
Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, nasıl ki, meşhûr Sözler’e tertibleri üzerine işâret etmiş ve Mektûbat’tan bir kısmına ve Lem'alar’dan en mühimlerine tertible bakmış, öyle de; بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْcümlesiyle, Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'aların en son olan Esmâ‑i Sitte Risalesi’ne, tahsin ederek bakıyor.
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşârât‑ı Hurûf-u Kur'âniye Risalesi’ni takdir edip, işâretle tasdik ediyor.
وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi, şimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmânın elinde Asâ‑yı Mûsa gibi hàrikalı, en kuvvetli bürhân olan Mecmua Risalesini senâkârâne remzen gösteriyor gibi bir tarz‑ı ifâdeden bilâ‑pervâ hükmediyoruz ki:
Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh hem Risale‑i Nurdan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mânâ‑yı hakîki ve mecâzî ile, işârî ve remzî ve îmâî ve telvihî bir sûrette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işâret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.
659
Buradaki mânâ‑yı işârî ve medlûl‑ü mecâzîlere, karînelerin en güzeli ve latîfi; aynı tertibi muhâfaza ile verilen isimlerin münâsebetidir. Meselâ: Yirmidokuz ve otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe‑i ta'dâdda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Söz’lere gayet münâsib isimler ile; başta, Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mâhiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işâret etmesi, gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letâfetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım, Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir. Hàlık‑ı Rahîm’ime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi, kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs‑i emmâreyi, başkalara beğendirmek arzusu kalmamış Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir.
İşte bu hâlet‑i rûhiye ile, yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun doğru ve hak olduğuna latîf bir münâsebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelûtiye, Süryânîce bedî' demektir ve bedî' mânâsındadır. İbareleri bedî' olan Risale‑i Nur, Celcelûtiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhâtı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyâkatim olmadığı hâlde bana verilen Bediüzzaman lakabı, benim değildi; belki Risale‑i Nurun manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümânına âriyeten ve emâneten takılmış. Şimdi o emânet isim, hakîki sâhibine iâde edilmiş.
660
Demek, Süryânîce bedî' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binâen kasideye verilen Celcelûtiye ismi işârî bir tarzda; bid'at zamanında çıkan Bedîü'l‑Beyân ve Bediü'z‑Zaman olan Risale‑i Nurun, hem ibare, hem mânâ, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münâsebetdârlığı ihsâs etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında, Risale‑i Nur çok yer işgal ettiği için, hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا

Sekizinci Remiz

Suâl: Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de: Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden; hem bu asrın şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve şeâir‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden; hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden; hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân, Ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) kerâmetkârâne ondan haber verip, tercümânını teşci' etmiş.
661
Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min tek başıyla dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki, dayanabilsin.
Risale‑i Nur bu vazifeyi, en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda; hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek; o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde hizmet‑i îmâniye itibariyle âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde, kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi; kuvve‑i maneviyeyi, ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
Eğer bir muannid tarafından denilse: Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş.”
Biz de deriz ki: Farazâ, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh irâde etmezse, fakat kelâmı delâlet eder ve karînelerin kuvvetiyle, işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder.
Hem mâdem o mecâzî mânâ ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır ve bu iltifata lâyıktır ve karîneleri kuvvetlidir; elbette Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın, böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa; Celcelûtiye vahiy olmak cihetiyle hakîki sâhibi, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın Üstadı olan Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küllî teveccühü ve Üstadının Üstad‑ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır.
662
Bu hususta kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât‑ı azîme içinde, El‑Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir‑i ekberi olan Yedinci Şuâ’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübelerle bu gibi hâletlerimde, inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte hiç hâtırıma gelmediği hâlde birden bu kerâmet‑i Aleviye’nin zuhûru, bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet‑i İlâhiye gibi, Rabb‑i Rahîm’in bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz
Said Nursî
663

Hakikat Çekirdekleri

Otuzbeş sene evvel tab'edilen Hakikat Çekirdekleri nâmındaki risaleden vecîzelerdir.
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
1 Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; İttibâ'‑ı Kur'ân’dır.
2 Azametli, bahtsız bir kıt'anın; şânlı, tâli'siz bir devletin; değerli, sâhibsiz bir kavmin reçetesi; İttihâd‑ı İslâm’dır.
3 Arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez. Zîra herşey, herşeyle bağlıdır.
4 Haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı; mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zîra Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir; tağayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz; herşey ona nisbeten birdir.
5 Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
6 Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
664
7 Kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki; bütün esbâb‑ı tabîiye farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
8 Esbâba te'sir‑i hakîki verilmemiş; vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest‑i Kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. nazar‑ı zâhirde dest‑i kudret, mülk cihetindeki umûr‑u hasîse ile mübâşir görülmesin.
9 Mahall‑i taalluk-u Kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffâftır, nezîhtir.
10 Âlem‑i şehâdet, avâlimü'l‑guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11 Bir noktayı tam yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın herbir harfinin bâhusus zîhayat herbir harfinin herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12 Meşhûrdur ki; hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn ederek Hilâli gördüm.” dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede Kamer nerede?‥ Harekât‑ı zerrât nerede Fâil‑i teşkil-i envâ' nerede?
13 Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; Nakıştır, nakkàş değil; Kàbildir, fâil değil; Mistardır, masdar değil; Nizâmdır, nâzım değil; Kanundur, kudret değil; Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil!
665
14 Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbesiyledir.
15 Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der: Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: Piliç olacağım.” Biiznillâh olur; doğru söyler. Bir avuç su, meyelân‑ı incimâd ile der: Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16 Karıncayı emîrsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem‑i şehâdetteki insanlara İnşikak‑ı kamer bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem‑i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye’dir ki; nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir ve o parlak Zât berk ve kamer gibi, melekûtta şu'le‑feşân olmuştur.
17 Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân‑ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân‑ı innîdir.
18 Hayat, kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir. Onun için ittihâda sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19 Rûh, bir kanun‑u zîvücûd-u haricîdir; bir nâmus‑u zîşuûrdur. Sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi; rûh dahi âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş, kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir; bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcûd rûh, ma'kul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem‑i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nev'ilerdeki kanunlara Kudret‑i Ezeliye bir vücûd‑u haricî giydirseydi, rûh olurdu. Eğer rûh vücûdu çıkarsa, şuûru başından indirse, yine lâyemût bir kanun olurdu.
666
20 Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayat ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşâftır.
21 Nasrâniyet, ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk‑i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakîki Nasrâniyetin esâsını câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslîm olacaktır.
İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: Hazret‑i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.”
22 Cumhûr‑u avâmı, bürhândan ziyâde, me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder.
23 Şerîatın yüzde doksanı zarûriyât ve müsellemât‑ı diniye birer elmas sütundur. Mesâil‑i ictihâdiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altının himâyesine verilmez.
Kitaplar ve ictihâdlar Kur'ân’a dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!‥
24 Her müstaid, nefsi için ictihâd edebilir, teşri' edemez.
25 Bir fikre dâvet, cumhûr‑u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir.
667
26 İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27 Birbirinden eşeff ve eltaf, Kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle, âlem‑i misâlden âlem‑i ervâha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime, milyonlar kelimât olur. Kalem‑i Kudret, şu sırr‑ı tenâsülü pek acîb istinsah ediyor. İn'ikâs, ya hüviyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar. Kesifin timsâlleri birer meyyit‑i müteharriktir. Bir rûh‑u nurânînin kendi âyinelerinde olan timsâlleri birer hayy‑ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28 Şems, hareket‑i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyârât düşüp dağılacaktır.
29 Nur‑u fikir, ziyâ‑yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr‑ı ebyazı, muzîi leyle‑i süveydâ ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi;(Hâşiye) fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb bulunmazsa, basîretsizdir.
30 İlimde iz'ân‑ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, i'tikàd başkadır.
31 Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.
32 Âlim‑i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33 Bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının vücûduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
668
34 Desâtir‑i hikmet, nevâmis‑i hükûmetle; kavânîn‑i hak, revâbıt‑ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhûr‑u avâmda müsmir olamaz.
35 Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihada bağy ismi takılmış; esârete hürriyet nâmı verilmiş!‥ Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.
36 Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37 canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister!‥
38 Zaman gösterdi ki; Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil
39 Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken, esâret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40 Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, hàvâssa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler.
41 Gaye‑i hayâl olmazsa veyâhut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp, etrafında gezerler.
42 Bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci Kelime: İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.”
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücûb‑u zekâttır.
İkinci kelimenin devâsı, hurmet‑i ribâdır.
Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribâya: Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!‥
669
43 Devletler, milletler muhârebesi; tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44 Tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, gâliben maksûdunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir.
45 Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve i'tizâl, burada barışırlar.
46 Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a ilticâ etmemek gerektir.
47 Hayatın yarası iltiyâm bulur. İzzet‑i İslâmiye’nin ve nâmusun ve izzet‑i milliyenin yaraları pek derindir.
48 Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Hâşiye) Öyle şerâit tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır ve öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
49 Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.
لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.”
50 Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
51 İnsanları canlandıran, emeldir; öldüren, ye'stir.
52 Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyeti ve İslâm için farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile; kendini, yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve Hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâm’ın saâdet ve hürriyet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişafını hàrikulâde tâcil etti.
670
53 Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin‑i medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54 Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır.
55 Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir; göz ise maneviyatta kördür.
56 Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar.
57 İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. Herşeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58 Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana mal eder.
59 Hadîs, mâden‑i hayat ve mülhim‑i hakikattir.
60 İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir. Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
61 Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder. Medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir:
1 Nokta‑i istinâdı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
2 Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
3 Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
671
4 Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesâdümdür.
5 Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O hevâ ise, insanın mesh‑i manevîsine sebebdir.
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise:
Nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel, haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür.
Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür.
Cihetü'l‑vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, râbıta‑i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı, yalnız tedâfü'dür.
Hayatta düstur‑u cidâl yerine düstur‑u teâvündür ki; şe'ni, ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür.
Mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62 Musîbet‑i âmme, ekseriyetin hatâsından terettüb eder. Musîbet; cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir.
63 Şehîd, kendini hayy bilir. Fedâ ettiği hayatı sekerâtı tatmadığından gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız, daha nezîh olarak buluyor.
64 Adâlet‑i mahzâ-i Kur'âniye; bir masûmun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
672
65 Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder.
66 Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
67 Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.
68 Deli adama İyisin, iyisin denilse iyileşmesi, iyi adama Fenâsın, fenâsın denilse fenâlaşması nâdir değildir.
69 Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70 İnâdın işi; şeytan birisine yardım etse, melektir der, rahmet okur. Muhâlifinde melek görse, libâsını değiştirmiş şeytandır der, lânet eder.
71 Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.
72 اَلْجَمْعِيَّةُ الَّت۪ي ف۪يهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْر۪يكِ السَّكَنَاتِ
وَالْجَمَاعَةُ الَّت۪ي ف۪يهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْك۪ينِ الْحَرَكَاتِ
73 Cemâatte vâhid‑i sahîh olmazsa; cem' ve zam, kesir darbı gibi küçültür. (Hâşiye)
74 Adem‑i kabûl, kabûl‑ü ademle iltibas olunur. Adem‑i kabûl; adem‑i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl‑ü adem, delil‑i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
75 Îmânî mes'elelerde şübhe; bir delili, hattâ yüz delili atsa da, medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü binler delil var.
76 Sevâd‑ı a'zama ittibâ' edilmeli. Ekseriyete ve sevâd‑ı a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihâyet Ehl‑i Sünnet cemâatine girdi. Adedce ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihâyet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı.
673
77 Hakta ittifak”, ehakta ihtilâf olduğundan; bazen hak, ehaktan ehaktır hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine Hüve hakkun demeli, Hüve'l‑hakku dememeli. Veyâhut Hüve hasen demeli, Hüve'l‑hasen dememeli
78 Cennet olmazsa, Cehennem tâzib etmez.
79 Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.
Nur, nâr göründüğü gibi; bazen şiddet‑i belâğat dahi, mübâlağa görünür.
80 Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir. Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir, lâzimedir, zarûriyedir; acz tahallül edemez, merâtib olamaz. Herşey ona nisbeten müsâvîdir.
81 Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82 Hayat, cilve‑i Tevhiddendir; müntehâsı da vahdet kesbediyor.
83 İnsanlarda velî, Cuma’da dakika‑i icâbe, Ramazanda Leyle‑i Kadir, Esmâ‑i Hüsnâ’da İsm‑i A'zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça; sâir efrâd dahi kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84 Dünyada ma'siyetin âkıbeti, ikàb‑ı uhrevîye delildir.
85 Rızk, hayat kadar Kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor; kader giydiriyor; inâyet besliyor. Hayat, muhassal‑ı mazbuttur, görünür; rızk, gayr‑ı muhassal, tedrîcî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zîra bedende şahm vesâire sûretinde iddihar olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor. Demek terk‑i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil
674
86 Âkilü'l‑lahm vahşîlerin helâl rızıkları, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rû‑yi zemini temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar.
87 Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra, birdirler. Yalnız, birkaç sâniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve‑i zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
88 Lezâiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedim”i düstur yapan, Sanki Yedim nâmındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi.
89 Eskiden ekser İslâm değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90 Muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoşgeldin demeli. Geçmiş lezâiz, âh, vah dedirtir. Âh”, müstetir bir elemin tercümânıdır. Geçmiş âlâm, oh dedirtir. O oh”, muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
91 Nisyan dahi bir ni'mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
92 Derece‑i harâret gibi, her musîbette bir derece‑i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece‑i ni'meti görüp, Allah’a şükretmeli. Yoksa, isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir; kalbdeki misâli, hayâli hakikate inkılâb eder; o da kalbi döver.
93 Her adam için, hey'et‑i ictimâiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kàmet‑i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetâvül edecek. Eğer kàmet‑i kıymetinden aşağı ise, tevâzu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek; o seviyede görsün ve görünsün.
İnsanda büyüklüğün mikyâsı; küçüklüktür, yani tevâzu'dur. Küçüklüğün mîzanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94 Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevâzu'u, zaîfte tezellül olur. Bir ulü'l‑emirin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hânesindeki ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevâzu'dur.
675
Ferd, mütekellim‑i vahde olsa, müsâmahası ve fedâkârlığı amel‑i sâlihtir; mütekellim‑i maa'l-gayr olsa, hıyânettir, amel‑i tâlihtir. Bir şahıs, kendi nâmına hazm‑ı nefs eder, tefâhur edemez; millet nâmına tefâhur eder, hazm‑ı nefs edemez.
95 Tertib‑i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir; terettüb‑ü neticede tevekküldür. Semere‑i sa'yine ve kısmetine rızâ kanâattir, meyl‑i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûn‑himmetliliktir.
96 Evâmir‑i Şer'iyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi, evâmir‑i tekvîniyeye karşı da itâat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücâzâtın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'yin sevâbı servettir. Sebatın mükâfâtı galebedir. Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
97 Temâsül tezâdın sebebidir. Tenâsüb tesânüdün esâsıdır. Sığar‑ı nefis tekebbürün menba'ıdır. Za'f gururun mâdenidir. Acz muhâlefetin menşe'idir. Merak ilmin hocasıdır.
98 Kudret‑i Fâtıra, ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan, bütün hayvanatı gemlendirip, nizâma sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halâs edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyâtı te'min etmiştir.
99 Sıkıntı sefâhetin muallimidir. Ye's, dalâlet‑i fikrin; zulmet‑i kalb, rûh sıkıntısının menba'ıdır.
100 اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ بِالتَّهَوُّسِ ❋ تَرَجَّلَ النِّسَاءُ بِالتَّوَقُّحِ
Bir meclis‑i ihvâna, güzel bir karı girdikçe; riyâ, rekabet, hased damarı intibâh eder. Demek inkişaf‑ı nisvândan, medenî beşerde ahlâk‑ı seyyie inkişaf eder.
676
101 Beşerin şimdiki seyyiât‑âlûd hırçın rûhunda, mütebessim küçük cenazeler olan sûretlerin rolü ehemmiyetlidir.