114
Onyedinci MektûbYirmibeşinci Lem'anın Zeyli
Çocuk Tâziyenâmesi
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi!
﴿﷽﴾
﴿وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
Kardeşim, çocuğun vefâtı beni müteessir etti. Fakat اَلْحُكْمُ لِلّٰهِkazâya rızâ, kadere teslîm İslâmiyetin bir şiârıdır. Cenâb‑ı Hak sizlere sabr‑ı cemîl versin. Merhumu da, size zahîre‑i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakì mü'minlere büyük bir müjde ve hakîki bir tesellî gösterecek “Beş Nokta”yı beyân ederiz:
115
Birinci Nokta
Kur'ân‑ı Hakîm’de ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ sırrı ve meâli şudur ki: mü'minlerin kable'l‑bülûğ vefât eden evlâdları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir sûrette dâimî çocuk kalacaklarını‥ ve Cennet’e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medâr‑ı sürûrları olacaklarını‥ ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynine te'mine medâr olacaklarını‥ ve herbir lezzetli şeyin Cennet’te bulunduğunu‥ “Cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı”nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını‥ hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel; sâfî, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl‑i îmânın en büyük bir medâr‑ı saâdeti olduğunu şu âyet‑i kerîme ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ cümlesiyle işâret ediyor ve müjde veriyor.
İkinci Nokta
Bir zaman, bir zât, bir zindânda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçâre mahpus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatini te'min edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr hâkim ona bir adam gönderir, der ki: “Şu çocuk çendan senin evlâdındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.” O adam ağlar, sızlar: “Benim medâr‑ı tesellîm olan evlâdımı vermeyeceğim” der. Ona arkadaşları der ki: “Senin teessürâtın mânâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufûnetli, sıkıntılı zindâna bedel; ferâhlı, saâdetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan, menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvakkaten şübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünkü pâdişahın merhametini celbe sebeb olur, sana şefâatçi hükmüne geçer. Pâdişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindâna göndermeyecek, belki seni zindândan çıkarıp o saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şartla ki, pâdişaha emniyetin ve itâatin varsa…”
116
İşte şu temsîl gibi, azîz kardeşim, senin gibi mü'minlerin evlâdı vefât ettikleri vakit şöyle düşünmeli: Şu veled masûmdur, onun Hàlık’ı dahi Rahîm ve Kerîmdir. Benim nâkıs terbiye ve şefkatime bedel, gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musîbetli, meşakkatli zindânından çıkarıp Cennetü'l‑Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girerdi. Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için, kendime dahi acımıyorum, elîm müteessir olmuyorum.
Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat, elemle karışık bir evlâd muhabbeti te'min edecekti. Eğer sâlih olsaydı, dünya işinde muktedir olsaydı, belki bana yardım edecekti. Fakat vefâtıyla, ebedî Cennet’te on milyon sene bana evlâd muhabbetine medâr ve saâdet‑i ebediyeye vesile bir şefâatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette, meşkûk, muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan; elîm teessürât göstermez, me'yûsâne feryâd etmez.
Üçüncü Nokta
Vefât eden çocuk, bir Hàlık‑ı Rahîm’in mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün hey'etiyle onun masnû'u ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezâretine verilmiş. Peder ve vâlideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukâbil, muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi binden dokuzyüz doksandokuz hisse sâhibi olan O Hàlık‑ı Rahîm, muktezâ‑yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse; sûrî bir hisse ile, hakîki bin hisse sâhibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda me'yûsâne hüzün ve feryâd etmek ehl‑i îmâna yakışmaz, belki ehl‑i gaflet ve dalâlete yakışıyor.
117
Dördüncü Nokta
Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firâk ebedî olsaydı, elîmâne teessürât ve me'yûsâne teellümâtın bir mânâsı olurdu. Fakat mâdem dünya bir misâfirhânedir; vefât eden çocuk nereye gitmişse, siz de biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefât ona mahsûs değil, umumî bir caddedir. Hem mâdem müfârakat dahi ebedî değil; ileride hem Berzahta hem Cennet’te görüşülecektir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ demeli… O verdi, O aldı; “Elhamdülillâhi alâ külli hâl!” deyip sabır ile şükretmeli.
Beşinci Nokta
Rahmet‑i İlâhiye’nin en latîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksîr‑i nurânîdir. Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb‑ı Hakk’a vusûle vesile olur. Nasıl aşk‑ı mecâzî ve aşk‑ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk‑ı hakîkiye inkılâb eder; Cenâb‑ı Hakk’ı bulur, öyle de; şefkat – fakat müşkülâtsız – daha kısa, daha sâfî bir tarzda kalbi, Cenâb‑ı Hakk’a rabteder.
Gerek peder ve gerek vâlide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakîki ehl‑i îmân ise; dünyadan yüzünü çevirir, Mün'im‑i Hakîki’yi bulur. Der ki: “Dünya mâdem fânîdir; değmiyor alâka‑i kalbe‥” Veledi nereye gitmişse oraya karşı bir alâka peydâ eder; büyük manevî bir hâl kazanır.
Ehl‑i gaflet ve dalâlet, şu beş hakikatteki saâdet ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hâli ne kadar elîm olduğunu şununla kıyâs ediniz ki: Bir ihtiyar hanım gayet sevdiği sevimli bir tek çocuğunu, sekerâtta görüp, dünyada tevehhüm‑ü ebediyet hükmünce gaflet veya dalâlet neticesinde; mevti, adem ve firâk‑ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet veya dalâlet cihetiyle Erhamürrâhimîn’in Cennet‑i rahmetini, firdevs‑i ni'metini düşünmediğinden, ne kadar me'yûsâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyâs edebilirsin.
118
Fakat vesile‑i saâdet-i dâreyn olan îmân ve İslâmiyet, mü'mine der ki: Şu sekerâtta olan çocuğun Hàlık‑ı Rahîm’i, onu bu fânî dünyadan çıkarıp Cennet’ine götürecek. Hem sana şefâatçi, hem ebedî bir evlâd yapacak. Müfârakat muvakkattir, merak etme; اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ de, sabret.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
119
Onsekizinci Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Bu mektûb Üç Mes'ele‑i Mühimmedir.
Birinci Mes'ele‑i Mühimme
“Fütûhât‑ı Mekkiye” sâhibi Muhyiddin‑i Arabî (K.S.) ve “İnsan‑ı Kâmil” denilen meşhûr bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ‑i meşhûre, küre‑i arzın tabakàt‑ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki arz‑ı beyzâdan ve Fütûhât’ta “Meşmeşiye” dedikleri acâibden bahsediyorlar, “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; hâlbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabûl edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl velî olabilirler? Böyle hilâf‑ı vâki ve hilâf‑ı hak söyleyen nasıl ehl‑i hakikat olabilir?
Elcevab: Onlar ehl‑i hak ve hakikattirler; hem ehl‑i velâyet ve şühûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet‑i şühûdda ve rüya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl‑i keşf ve şühûd dahi rü'yetlerini o hâlde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, “Asfiyâ” denilen veraset‑i Nübüvvet muhakkìkleridir. Elbette o kısım ehl‑i şühûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.
120
Şu hakikati izâh edecek şu hikâye‑i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl‑i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “Uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acîb bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes'ûd edecek altunları buldular.
İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem‑i maddî ile âlem‑i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki; “Ben hakîki maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem‑i misâl ile âlem‑i maddîyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakîki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ…”
Demek oluyor ki; âlem‑i maddî ile âlem‑i rûhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydân kadar geniş görürsün. Eğer desen; “Odamı geniş bir meydân kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydân kadar geniştir.” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem‑i misâli, âlem‑i hakîkiye karıştırırsın.
121
İşte küre‑i arzın tabakàt‑ı seb'asına dair bazı ehl‑i keşfin, Kitab ve Sünnetin mîzanıyla tartmadan beyân ettiği tasvirât, yalnız coğrafya nokta‑i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka‑i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Hâlbuki bir‑iki senede devredilen küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem‑i mânâ ve âlem‑i misâlde ve âlem‑i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan; bir kısım ehl‑i şühûd, seyr‑i rûhânilerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem‑i misâlde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar.
Gördükleri doğrudur; fakat âlem‑i misâl sûreten âlem‑i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar, öyle tâbir ediyorlar. Âlem‑i sahveye döndükleri vakit, mîzansız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından hilâf‑ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd‑u misâliyeleri onda yerleşir, öyle de; âlem‑i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs'atinde vücûd‑u misâlî ve hakàik‑ı maneviye yerleşir.
Hâtime: Şu mes'eleden anlaşılıyor ki; derece‑i şühûd, derece‑i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şühûduna istinâd eden bir kısım ehl‑i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, veraset‑i Nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkìkînin şühûda değil; Kur'ân’a ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihâtalı, doğru hakàik‑ı îmâniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.
Demek bütün ahvâl ve keşfiyâtın ve ezvâk ve müşâhedâtın mîzanı; Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir‑i kudsiyeleri ve asfiyâ‑i muhakkìkînin kavânîn‑i hadsiyeleridir.
122
İkinci Mes'ele‑i Mühimme
Suâl: Vahdetü'l‑Vücûd mes'elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telâkki ediliyor. Hâlbuki, velâyet‑i kübrâda bulunan başta Hulefâ‑i Erbaa olmak üzere Sahâbeler ve hem başta Hamse‑i Âl-i Abâ olarak Eimme‑i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme‑i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden bu çeşit Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde‑i kübrâ mı bulmuşlar?
Elcevab: Hâşâ! Şems‑i Risaletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o Asfiyâdan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde‑i kübrâ onlarındır.
Vahdetü'l‑Vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş'eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en müntehâ mertebe zannediyorlar.
İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir rûh ise, istiğrakkârâne bir şühûda mazhar ise, Vahdetü'l‑Vücûddan değil, belki Vahdetü'ş‑Şühûddan neş'et eden; ilmî değil, hâlî bir vahdet‑i vücûd onun için bir kemâl, bir makam te'min edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevağğil ise, Vahdetü'l‑Vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.
123
Evet cadde‑i kübrâ, Sahâbe ve Tâbiîn ve Asfiyânın caddesidir. حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌcümlesi, onların kaide‑i külliyeleridir. Ve Cenâb‑ı Hakk’ın, ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ﴾ mazmunu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası, Hàlıkıyettir. Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûdun dedikleri gibi; mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşya dahi, Cenâb‑ı Hakk’ın âsârıdır. “Heme Ost” değil, “Heme Ez Ost”dur. Yani: “Herşey O değil, belki herşey O’ndandır.” Çünkü hâdisât, ayn‑ı kadîm olamaz. Şu mes'eleyi iki temsîl ile fehme takrib edeceğiz:
Birincisi: Meselâ bir pâdişah var. O pâdişahın hâkim‑i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan‑ı a'zam ismi var. O isim ile devâir‑i askeriyede fa'âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır.
Şimdi biri çıksa dese ki: “O pâdişah, yalnız hâkim‑i âdildir; devâir‑i adliyeden başka dâire yok.” O vakit bilmecbûriye, adliye memurları içinde, hakîki değil itibarî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbik edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire‑i askeriyeye ait ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda, o memurîn‑i adliye içinde itibar edip, gayr‑ı hakîki bir dâire‑i askeriye itibar edilir ve hâkezâ… İşte şu hâlde, pâdişahın hakîki ismi ve hakîki hâkimiyeti, hâkim‑i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan‑ı a'zam, sultan gibi isimleri hakîki değiller, itibarîdirler. Hâlbuki pâdişahlık mâhiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakîki olarak iktiza eder. Hakîki isimler ise, hakîki dâireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.
124
İşte saltanat‑ı Ulûhiyet; Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa'âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ‑i mukaddeseyi hakîki olarak iktiza ediyor. O hakîki esmâ dahi, hakîki âyineleri iktiza ediyorlar. Şimdi Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd mâdem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَder, hakàik‑ı eşyayı hayâl derecesine indirir. Cenâb‑ı Hakk’ın Vâcibü'l‑Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîki cilveleri ve dâireleri var. Belki âyineleri, dâireleri hakîki olmazsa; hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd‑u hakîkinin âyinesinde vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîki olmuyor, itibarî oluyor. Hâlbuki o esmâlar, “Mevcûd” ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; aslîdirler, tebeî olamazlar.
İşte Sahâbe ve Asfiyâ‑i Müçtehidîn ve Eimme‑i Ehl-i Beyt, حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌderler ki; Cenâb‑ı Hakk’ın bütün esmâsıyla hakîki bir sûrette tecelliyâtı var. Bütün eşyanın, O’nun icâdıyla bir vücûd‑u ârızîsi vardır. Ve o vücûd çendan Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna nisbeten gayet zaîf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir; fakat hayâl değil, vehim değildir. Cenâb‑ı Hak, Hallâk ismiyle vücûd veriyor ve o vücûdu idâme ediyor.
125
İkinci Temsîl: Meselâ, şu menzilin dört duvarında dört tane endâm âyinesi bulunsa; herbir âyine içinde her ne kadar o menzil, öteki üç âyine ile beraber irtisam ediyor‥ fakat herbir âyine, kendinin hey'etine ve rengine göre eşyayı kendi içinde ihtiva eyler; kendine mahsûs misâlî bir menzil hükmündedir.
İşte şimdi iki adam o menzile girse; birisi bir tek âyineye bakar, der ki: “Herşey bunun içindedir.” Başka âyineleri ve âyinelerin içlerindeki sûretleri işittiği vakit, mesmuâtını o tek âyinedeki iki derece gölge olmuş, hakikati küçülmüş, tağayyür etmiş o âyinenin küçük bir köşesinde tatbik eder. Hem der: “Ben öyle görüyorum, öyle ise hakikat böyledir.”
Diğer adam ona der ki: “Evet sen görüyorsun, gördüğün haktır. Fakat vâkide ve nefsü'l‑emirde hakikatin hakîki sûreti öyle değil. Senin dikkat ettiğin âyine gibi daha başka âyineler var; gördüğün kadar küçücük, gölgenin gölgesi değiller.”
İşte Esmâ‑i İlâhiye’nin herbiri, ayrı ayrı birer âyine ister. Hem meselâ: Rahmân, Rezzâk; hakikatli, asıl oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcûdâtı ister. Rahmân, nasıl hakîki bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîrûhları ister; Rahîm de, öyle hakîki bir Cennet’i ister. Eğer yalnız Mevcûd ve Vâcibü'l‑Vücûd ve Vâhid‑i Ehad isimleri hakîki tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa, o esmâya karşı bir haksızlık hükmüne geçer.
İşte şu sırdandır ki: Cadde‑i kübrâ, elbette velâyet‑i kübrâ sâhibleri olan Sahâbe ve Asfiyâ ve Tâbiîn ve Eimme‑i Ehl-i Beyt ve Eimme‑i Müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur'ânın birinci tabaka şâkirdleridir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
126
Üçüncü Mes'ele
Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mes'ele‑i mühimme ﴿كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍ﴾﴿فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ﴾
Suâl: Kâinâttaki mütemâdiyen şu hayret‑engîz fa'âliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar; dâima dönüp tazeleniyorlar?
Elcevab: Şu hikmetin izâhı bin sahife ister. Öyle ise izâhını bırakıp gayet muhtasar bir icmâlini iki sahifeye sığıştıracağız.
İşte nasıl ki; bir şahıs, bir vazife‑i fıtriyeyi veyâhut bir vazife‑i ictimâiyeyi yapsa ve o vazife için harâretli bir sûrette çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:
Birisi: Vazifeye terettüb eden maslahatlar, semereler, fâidelerdir ki; ona “ille‑i gâiye” denilir.
İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki; harâretle o vazifeyi yaptırıyor ki, ona “dâî ve muktazî” tâbir edilir.
Meselâ yemek yemek, iştihâdan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki, onu yemeğe sevkeder. Sonra da yemeğin neticesi, vücûdu beslemektir; hayatı idâme etmektir.
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ şu kâinâttaki dehşet‑engîz ve hayret‑nümâ hadsiz fa'âliyet, iki kısım Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd ederek iki hikmet‑i vâsia içindir ki, herbir hikmeti de nihâyetsizdir:
127
Birincisi: Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâ‑i Hüsnâ’sının had ve hesaba gelmez envâ'‑ı tecelliyâtı var. Mahlûkatın tenevvü'leri, o tecelliyâtın tenevvü'ünden geliyor. O esmâ ise, dâimî bir sûrette tezâhür isterler. Yani, nakışlarını göstermek isterler. Yani, nakışların âyinelerinde cilve‑i cemâllerini görmek, göstermek isterler. Yani, kâinât kitabını ve mevcûdât mektûbatını ânen‑feânen tazelendirmek isterler. Yani, yeniden yeniye mânidâr yazmak ve herbir mektûbu, Zât‑ı Mukaddes ve Müsemmâ‑yı Akdes ile beraber, bütün zîşuûrların nazar‑ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler.
İkinci Sebeb ve Hikmet: Nasıl ki, mahlûkattaki fa'âliyet bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ herbir fa'âliyette kat'iyyen lezzet vardır; belki herbir fa'âliyet, bir nev'i lezzettir.
Öyle de; Vâcibü'l‑Vücûd’a lâyık bir tarzda ve istiğnâ‑yı zâtîsine ve gınâ‑yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl‑i mutlakına münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat‑i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet‑i mukaddese var.
Ve o şefkat‑i mukaddese ve o muhabbet‑i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk‑i mukaddes var.
Ve o şevk‑i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr‑u mukaddes var.
Ve o sürûr‑u mukaddesten gelen – tâbir câiz ise – hadsiz bir lezzet‑i mukaddese var.
Hem o lezzet‑i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan; mahlûkatın, fa'âliyet‑i Kudret içinde ve isti'dâdları, kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Zât‑ı Rahmân-ı Rahîm’e ait – tâbir câiz ise – hadsiz memnuniyet‑i mukaddese ve hadsiz iftihar‑ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor.
128
İşte şu hikmet‑i dakîkayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki; şuûrsuz tabiatı ve kör tesâdüfü ve câmid esbâbı, şu gayet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne fa'âliyete karıştırmışlar, dalâlet zulümâtına düşüp nur‑u hakikati bulamamışlar…
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾
﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ مَا دَامَ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
129
Ondokuzuncu Mektûb
Mukaddime
Bu risale, üçyüzden fazla mu'cizâtı beyân eder. Risalet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) mu'cizesini beyân ettiği gibi, kendisi de o mu'cizenin bir kerâmetidir. Üç‑dört nev' ile hàrika olmuştur:
Birincisi: Nakil ve rivâyet olmakla beraber, yüz sahifeden fazla olduğu hâlde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç‑dört gün zarfında her günde iki‑üç saat çalışmak şartıyla mecmûu oniki saatte te'lif edilmesi, hàrika bir vâkıadır.
İkincisi: Bu risale, uzunluğu ile beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl‑i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mu'cize‑i risaletin bir kerâmeti olduğunu, muttali' olanlara kanâat verdi.
Üçüncüsü: Acemî ve tevâfuktan haberi yok ve bize de daha tevâfuk tezâhür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda; lafz‑ı Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) kelimesi bütün risalede ve lafz‑ı Kur'ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevâfuk etmeleri göründü ki, zerre mikdar insafı olan, tesâdüfe vermez. Kim görmüşse kat'î hükmediyor ki; bu bir sırr‑ı gaybîdir, mu'cize‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir.
130
Şu risalenin başındaki esâslar çok mühimdirler. Hem şu risaledeki ehâdîs, hemen umumen eimme‑i hadîsçe makbûl ve sahîh olmakla beraber, en kat'î hâdisât‑ı risaleti beyân ediyorlar. O risalenin mezâyâsını söylemek lâzım gelse; o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştâk olanları onu bir kere okumasına havâle ediyoruz…
Said Nursî
İhtar: Şu risalede çok ehâdîs‑i şerîfe nakletmişim. Yanımda kütüb‑ü hadîsiye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyâhut “Hadîs‑i bilma'nâ”dır denilsin. Çünkü, kavl‑i râcih odur ki: “Nakl‑i Hadîs-i bilma'nâ câizdir.” Yani: Hadîsin yalnız mânâsını alıp, lafzını kendi zikreder. Mâdem öyledir; lafzında yanlışım varsa, hadîs‑i bilma'nâ nazarıyla bakılsın.
131
Mu'cizât‑ı Ahmediye (a.s.m.)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّهِ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ‥ الخ﴾
Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair Ondokuzuncu Söz’le Otuzbirinci Söz, nübüvvet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) delâil‑i kat'iyye ile isbât ettiklerinden, isbât cihetini onlara havâle edip, yalnız onlara bir tetimme olarak “Ondokuz Nükteli İşâretler”le, o büyük hakikatin bazı lem'alarını göstereceğiz.
Birinci Nükteli İşâret
Şu kâinâtın Sâhib ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvîr ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor.
Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem'iyetli ve şuûru küllî olan insan nev'i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kàbil‑i hitâb ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.
132
Mâdem en mükemmel ve isti'dâdı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev'‑i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır; elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek isti'dâdda ve en àlî ahlâkta ve nev'‑i beşerin humsu O’na iktidâ etmiş ve nısf‑ı arz O’nun hükm‑ü manevîsi altına girmiş ve istikbâl O’nun getirdiği nurun ziyâsıyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nurânî kısmı ve ehl‑i îmânı, mütemâdiyen günde beş defa O’nunla tecdîd‑i bîat edip, O’na duâ‑yı rahmet ve saâdet edip, O’na medh ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resûl yapacak ve yapmış ve sâir nev'‑i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.
İkinci Nükteli İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia‑yı nübüvvet etmiş; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir fermânı göstermiş‥ ve ehl‑i tahkîkin yanında bine kadar mu'cizât‑ı bâhireyi göstermiştir. O mu'cizât, hey'et‑i mecmuasıyla, da'vâ‑yı Nübüvvet’in vukû'u kadar vücûdları kat'îdir. Kur'ân‑ı Hakîm’in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnâd etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu'cizâtın vücûdlarını ve vukû'larını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etbâ'larını kandırmak için – hâşâ – sihir demişler.
133
Evet, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.), yüz tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyeti vardır. Mu'cize ise; Hàlık‑ı Kâinât tarafından O’nun da'vâsına bir tasdiktir. صَدَقْتَ hükmüne geçer.
Nasıl ki, sen bir pâdişahın meclisinde ve dâire‑i nazarında desen ki: “Pâdişah beni filân işe memur etmiş.” Senden o da'vâya bir delil istenilse; pâdişah “evet” dese, nasıl seni tasdik eder, öyle de; âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse; “evet” sözünden daha kat'î, daha sağlam, senin da'vânı tasdik eder.
Öyle de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da'vâ etmiş ki; “Ben, şu kâinât Hàlık’ının meb'ûsuyum. Delilim de şudur ki; müstemir âdetini, benim duâ ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız; beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız; bir parmağımın işâretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehâdet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki‑üç adama ancak kâfî geldiği hâlde; işte, ikiyüz‑üçyüz adamı tok ediyor.” Ve hâkezâ‥ yüzer mu'cizâtı böyle göstermiştir.
Şimdi, şu Zâtın delâil‑i sıdkı ve berâhin‑i nübüvveti yalnız mu'cizâtına münhasır değildir. Belki, ehl‑i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahvâl ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sûreti, sıdkını ve ciddiyetini isbât eder. Hattâ meşhûr ulemâ‑i Benî-İsrailiyeden Abdullâh İbn‑i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız O Zât‑ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sîmâsını görmekle; “Şu sîmâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!” diyerek îmâna gelmişler.
Çendan muhakkìkîn‑i ulemâ, delâil‑i nübüvveti ve mu'cizâtı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delâil‑i nübüvvet vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, O Zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'ân‑ı Hakîm’de kırk vech‑i i'câzdan başka, nübüvvet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bin bürhânını gösteriyor.
134
Hem mâdem nev'‑i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüzbinler Zât, nübüvvet da'vâ edip mu'cize gösterenler, gelip geçmişler. Elbette umumun fevkınde bir kat'iyyet ile, nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) sâbittir. Çünkü İsâ Aleyhisselâm ve Mûsa Aleyhisselâm gibi umum resûllere nebî dedirten ve risaletlerine medâr olan delâil ve evsâf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muâmeleler; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha câmi' bir sûrette mevcûddur.
Mâdem hükm‑ü nübüvvetin illeti ve sebebi Zât‑ı Ahmedî’de (A.S.M.) daha mükemmel mevcûddur; elbette hükm‑ü nübüvvet, umum enbiyâdan daha vâzıh bir kat'iyyet ile O’na sâbittir.
Üçüncü Nükteli İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cizâtı çok mütenevvi'dir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser envâ'‑ı kâinâttan birer mu'cizeye mazhardır. Güyâ nasıl ki; bir pâdişah‑ı zîşanın bir yâver‑i ekremi mütenevvi' hediyelerle muhtelif akvâmın mecma'ı olan bir şehre geldiği vakit, her tâife onun istikbâline bir mümessil gönderir; kendi tâifesi lisânıyla ona “hoş‑âmedî” eder, onu alkışlar‥
Öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in en büyük yâveri olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrîf edip ve küre‑i arzın ahâlisi olan nev'‑i beşere meb'ûs olarak geldiği ve umum kâinâtın Hàlık’ı tarafından umum kâinâtın hakàikına karşı alâkadar olan envâr‑ı hakikat ve hedâyâ‑yı maneviyeyi getirdiği zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut‥ tâ aydan, güneşten, yıldızlara kadar her tâife, kendi lisân‑ı mahsûsuyla ve ellerinde birer mu'cizesini taşımasıyla, O’nun nübüvvetini alkışlamış ve hoş‑âmedî demiş.
135
Şimdi, o mu'cizâtın umumunu bahsetmek için, cildlerle yazı yazmak lâzım gelir. Muhakkìkîn‑i Asfiyâ, delâil‑i nübüvvetin tafsilâtına dair çok cildler yazmışlar. Biz, yalnız icmâlî işâretler nev'inden, o mu'cizâtın kat'î ve manevî mütevâtir olan küllî envâ'ına işâret ederiz.
İşte, nübüvvet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) delâili, evvelâ iki kısımdır:
Birisi: “İrhâsat” denilen nübüvvetten evvel ve velâdeti vaktinde zuhûr eden hàrikulâde hâllerdir.
İkinci kısım: Sâir delâil‑i nübüvvettir.
İkinci kısım da iki kısımdır.
Biri: Nübüvvetinden sonra, fakat nübüvvetini tasdiken zuhûra gelen hàrikalardır.
İkincisi: Asr‑ı Saâdet’inde mazhar olduğu hàrikalardır.
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır:
Biri: Zâtında, sîretinde, sûretinde, ahlâkında, kemâlinde zâhir olan delâil‑i nübüvvettir.
İkincisi: Âfâkî, haricî şeylerde mazhar olduğu mu'cizâttır.
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır:
Biri: Manevî ve Kur'ânîdir.
Diğeri: Maddî ve ekvânîdir.
Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır:
Biri: Da'vâ‑yı nübüvvet vaktinde, ehl‑i küfrün inâdını kırmak veyâhut ehl‑i îmânın kuvvet‑i îmânını ziyâdeleştirmek için zuhûra gelen hàrikulâde mu'cizâttır. Şakk‑ı Kamer ve parmağından suyun akması ve az taamla çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nev'‥ ve herbir nev'i manevî tevâtür derecesinde ve herbir nev'in de çok mükerrer efrâdı vardır.
İkinci kısım: İstikbâlde ihbar ettiği hâdiselerdir ki; Cenâb‑ı Hakk’ın ta'limiyle O da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır.
136
İşte biz de şu âhirki kısımdan başlayıp icmâlî bir fihriste göstereceğiz. (Hâşiye)
Dördüncü Nükteli İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Allâmü'l‑Guyûb’un ta'limiyle haber verdiği umûr‑u gaybiye, had ve hesaba gelmez. İ'câz‑ı Kur'ân’a dair olan Yirmibeşinci Söz’de envâ'ına işâret ve bir derece izâh ve isbât ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve Enbiyâ‑i sâbıkaya dair ve hakàik‑ı İlâhiye’ye ve hakàik‑ı kevniyeye ve hakàik‑ı uhreviyeye dair ihbarât‑ı gaybiyelerini Yirmibeşinci Söz’e havâle edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz.
Yalnız, kendinden sonra sahâbe ve Âl‑i Beyt’in başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisâta dair pek çok ihbarât‑ı sâdıka-i gaybiyesi kısmından cüz'î birkaç misâline işâret edeceğiz. Ve şu hakikat tamamıyla anlaşılmak için, “Altı Esâs” mukaddime olarak beyân edeceğiz.
Birinci Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, çendan her hâli ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şâhid olabilir; fakat her hâli, her tavrı hàrikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü Cenâb‑ı Hak, O’nu beşer sûretinde göndermiş; tâ insanın ahvâl‑i ictimâiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saâdetlerini kazandıracak a'mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imâm olsun ve herbiri birer mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye olan âdiyât içindeki hàrikulâde olan san'at‑ı Rabbâniye’yi ve tasarruf‑u kudret-i İlâhiye’yi göstersin.
137
Eğer ef'âlinde beşeriyetten çıkıp hàrikulâde olsaydı, bizzat imâm olamazdı; ef'âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi. Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı isbât etmek için, hàrikulâde işlere mazhar olur ve inde'l‑hâce arasıra mu'cizâtı gösterirdi. Fakat, sırr‑ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezâsıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mu'cize olmazdı.
Çünkü sırr‑ı imtihan ve hikmet‑i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedîhî bir sûrette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebû Cehil de, Ebû Bekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin fâidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.
Cây‑i hayrettir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın; mübâlağasız binler vecihte binler çeşit insan, herbiri bir tek mu'cizesiyle veya bir delil‑i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkezâ‥ birer alâmetiyle îmân getirdikleri hâlde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri îmâna getiren bütün o binler delâil‑i nübüvveti, nakl‑i sahîh ile ve âsâr‑ı kat'iyye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfî gelmiyor gibi, dalâlete sapıyorlar.
İkinci Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer gibi muâmele eder; hem Resûldür, risalet itibariyle Cenâb‑ı Hakk’ın tercümânıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinâd eder. Vahiy iki kısımdır:
Biri: “Vahy‑i sarîhî”dir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümândır, mübelliğdir, müdâhalesi yoktur. Kur'ân ve bazı ehâdîs‑i kudsiye gibi…
138
İkinci Kısım: “Vahy‑i zımnî”dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhâma istinâd eder; fakat tafsilâtı ve tasvirâtı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsîl ve tasvirde Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazen yine ilhâma, ya vahye istinâd edip beyân eder veyâhut kendi ferâsetiyle beyân eder. Ve kendi ictihâdıyla yaptığı tafsilât ve tasvirâtı, ya vazife‑i risalet noktasında ulvî kuvve‑i kudsiye ile beyân eder veyâhut örf ve âdet ve efkâr‑ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyân eder.
İşte; her hadîste bütün tafsilâtına, vahy‑i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezâsı olan efkâr ve muâmelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Mâdem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir sûrette O’na vahyen gelir, O da kendi ferâsetiyle ve teârüf‑ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşâbihâta ve müşkülâta bazen tefsir lâzım geliyor, hattâ tâbir lâzım geliyor. Çünkü bazı hakikatler var ki, temsîl ile fehme takrib edilir.
Nasıl ki, bir vakit huzur‑u Nebevî’de derince bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: “Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem’in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.” Bir saat sonra cevab geldi ki: “Yetmiş yaşına giren meşhûr bir münâfık ölüp, Cehennem’e gitti.” Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın belîğ bir temsîl ile beyân ettiği hâdisenin te'vilini gösterdi.
Üçüncü Esâs
Naklolunan haberler eğer tevâtür sûretinde olsa, kat'îdir. Tevâtür iki kısımdır. (Hâşiye) Biri: “Sarîh tevâtür”, biri: “Manevî tevâtür”dür.
139
Manevî tevâtür de iki kısımdır. Biri: “Sükûtî”dir. Yani, sükût ile kabûl gösterilmiş. Meselâ: Bir cemâat içinde bir adam, o cemâatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemâat onu tekzîb etmezse, sükût ile mukàbele etse, kabûl etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemâat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatâyı kabûl etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemâat olsa; elbette onun sükûtu, o hâdisenin vukû'una kuvvetli delâlet eder.
İkinci kısım tevâtür‑ü manevî şudur ki: Bir hâdisenin vukû'una, meselâ; “Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş.” denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı sûrette haber veriyor‥ biri bir çeşit, biri başka bir sûrette, diğeri başka bir şekilde beyân eder; fakat umumen, aynı hâdisenin vukû'una müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin vukû'u, mütevâtir‑i bilma'nâdır, kat'îdir. İhtilâf‑ı sûret ise, zarar vermez.
Hem bazen olur ki; Haber‑i Vâhid, bazı şerâit dâhilinde tevâtür gibi kat'iyyeti ifâde eder. Hem bazen olur ki; Haber‑i Vâhid, haricî emârelerle kat'iyyeti ifâde eder.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bize naklolunan mu'cizâtı ve delâil‑i nübüvveti, kısm‑ı a'zamı tevâtür iledir; ya sarîhî, ya manevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendan, “Haber‑i Vâhid” iledir; fakat öyle şerâit dâhilinde, nakkàd‑ı muhaddisîn nazarında kabûle şâyân olduktan sonra, tevâtür gibi kat'iyyeti ifâde etmek lâzım gelir.
140
Evet, muhaddisînin, muhakkìkîninden “El‑hâfız” tâbir ettikleri zâtlar, lâakal yüzbin hadîsi hıfzına almış binler muhakkìk muhaddisler, hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttakì muhaddisler ve başta Buhârî ve Müslim olarak Kütüb‑ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri olan ilm‑i hadîs dâhîleri, allâmeleri tashih ve kabûl ettikleri haber‑i vâhid, tevâtür kat'iyyetinden geri kalmaz.
Evet, fenn‑i hadîsin muhakkìkleri, nakkàdları o derece hadîs ile hususiyet peydâ etmişler ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tarz‑ı ifâdesine ve üslûb‑u àlîsine ve sûret‑i ifâdesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu'u görse, “Mevzu'dur.” der. “Bu, hadîs olmaz ve Peygamberin sözü değildir.” der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır; başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız, İbn‑i Cevzî gibi bazı muhakkìkler tenkidde ifrat edip, bazı ehâdîs‑i sahîhaya da mevzu' demişler. Fakat, “Her mevzu' şeyin mânâsı yanlıştır.” demek değildir; belki “Bu söz, hadîs değildir” demektir.
Suâl: An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, ma'lûm bir vâkıada, “an filân, an filân, an filân” derler?
Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle, bir fâidesi şudur: An'ane ile gösteriliyor ki; an'anede dâhil olan mevsûk ve hüccetli ve sâdık ehl‑i hadîsin, bir nev'i icmâını irâe eder ve o senedde dâhil olan ehl‑i tahkîkin, bir nev'i ittifakını gösterir. Güyâ o senedde, o an'anede dâhil olan herbir imâm, herbir allâme, o hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.
Suâl: Neden hâdisât‑ı i'câziye, sâir zarûrî ahkâm‑ı Şer'iye gibi tevâtür sûretinde, pek çok tarîklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?
141
Elcevab: Çünkü ekser ahkâm‑ı Şer'iyeye, ekser nâs, ekser evkàtta muhtaçtır. Farz‑ı ayn gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Amma mu'cizât ise; herkesin, herbir mu'cizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfî gelir. Âdeta farz‑ı kifâye gibi, bir kısım insanlar onları bilse, yeter.
İşte bunun içindir ki; bazı olur, bir mu'cizenin vücûdu ve tahakkuku, bir hükmün vücûdundan on derece daha kat'î olduğu hâlde, onun râvisi bir‑iki olur; hükmün râvisi on‑yirmi olur.
Dördüncü Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istikbâlden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz'î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise‑i külliyeyi, cüz'î bir sûrette haber verir. Hâlbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her defa bir vechini beyân eder. Sonra râvi‑i hadîs o vecihleri birleştirir; hilâf‑ı vâki gibi görünür.
Meselâ: Hazret‑i Mehdi’ye dair muhtelif rivâyetler var. Tafsilât ve tasvirât, başka başkadır. Hâlbuki, Yirmidördüncü Söz’ün bir dalında isbât edildiği gibi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinâden, her bir asırda kuvve‑i maneviye-i ehl-i îmânı muhâfaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye'se düşmemek için, hem Âlem‑i İslâmiyet’in bir silsile‑i nurâniyesi olan Âl‑i Beyt’ine ehl‑i îmânı manevî rabtetmek için, Mehdi’yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi herbir asır Âl‑i Beyt’ten bir nev'i mehdi, belki mehdiler bulmuş. Hattâ Âl‑i Beyt’ten ma'dûd olan Abbâsiye hulefâsından Büyük Mehdi’nin çok evsâfına câmi' bir mehdi bulmuş.
İşte, Büyük Mehdi’den evvel gelen emsâlleri, nümûneleri olan Hulefâ‑i mehdiyyîn ve aktâb‑ı mehdiyyîn evsâfları, asıl Mehdi’nin evsâfına karışmış ve ondan rivâyetler ihtilâfa düşmüş.
142
Beşinci Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenâb‑ı Hak O’na bildirirdi, O da bildirirdi. Cenâb‑ı Hak hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr‑u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, mübhem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukû'undan evvel onları bilmek, elîmdir. İşte bu sır içindir ki; ölüm ve ecel mübhem bırakılmış ve insanın başına gelecek musîbetler dahi, perde‑i gaybda kalmış.
İşte Hikmet‑i Rabbâniye ve Rahmet‑i İlâhiye böyle iktiza ettiği için; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı ziyâde hassas merhametini ziyâde rencîde etmemek ve âl ve ashâbına karşı şedîd şefkatini fazla incitmemek için, vefât‑ı Nebevî’den sonra, âl ve ashâbının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisâtı, umumiyetle ve tafsilâtıyla göstermemek, muktezâ‑yı hikmet ve rahmettir. (Hâşiye) Fakat yine bazı hikmetler için mühim hâdisâtı – fakat dehşetli bir sûrette değil – O’na ta'lim etmiş. O da ihbar etmiş.
Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsîl ile bildirmiş. O da haber vermiş. O’nun haberlerini de, en yüksek bir derece‑i takvâda ve adlde ve sıdkta çalışan ve وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ﴾ âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle kaçan muhaddisîn‑i kâmilîn, bize sahîh bir sûrette o haberleri nakletmişler.
143
Altıncı Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ahvâl ve evsâfı, siyer ve tarih sûretiyle beyân edilmiş. Fakat o evsâf ve ahvâl‑i gâlibi, beşeriyetine bakar. Hâlbuki O Zât‑ı Mübârek’in şahs‑ı manevîsi ve mâhiyet‑i kudsiyesi o derece yüksek ve nurânîdir ki; siyer ve tarihte beyân olunan evsâf, o bâlâ kàmete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor.
Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca; her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibâdetleri kadar bir azîm ibâdet sahife‑i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihâyetsiz Rahmet‑i İlâhiye’ye, nihâyetsiz bir sûrette, nihâyetsiz bir isti'dâd ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duâsına mazhar oluyor. Ve şu kâinâtın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hàlık‑ı Kâinât’ın tercümânı ve sevgilisi olan O Zât‑ı Mübârek’in tamam‑ı mâhiyeti ve hakikat‑i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahvâl ve etvâra sığışmaz.
Meselâ: Hazret‑i Cebrâil ve Mîkâil, iki muhâfız yâver hükmünde Gazve‑i Bedir’de yanında bulunan bir Zât‑ı Mübârek; çarşı içinde, bedevî bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyme’yi şâhid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.
144
İşte yanlış gitmemek için; her vakit mâhiyet‑i beşeriyeti itibariyle işitilen evsâf‑ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakîki mâhiyetine ve mertebe‑i risalette durmuş nurânî şahsiyet‑i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer. Şu sırrı izâh için şu temsîli dinle:
Meselâ; bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup, açılarak koca meyvedâr bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü' eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı, o yumurtaya harâret verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir. Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, hâller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hâsıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nisbeten, büyük ve àlî sıfatları ve keyfiyetleri var.
Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla rabtedip bahsetmekte lâzım gelir ki; her vakit akl‑ı beşer, başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcîh edip dikkat etsin. Tâ işittiği evsâfı onun aklı kabûl edebilsin. Yoksa, “Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım.” ve “Şu yumurta, cevv‑i âsumânda kuşların sultanıdır” dese, tekzîb ve inkâra sapacak.
İşte bunun gibi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife‑i risaletle parlayan mâhiyeti ise, Şecere‑i Tûbâ gibi ve Cennet’in Tayr‑ı Hümâyûn’u gibidir. Hem dâima tekemmüldedir.
Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ' eden O Zâtı düşündüğü vakit; Refref’e binip, Cebrâil’i arkada bırakıp, Kàb‑ı Kavseyn’e koşup giden Zât‑ı Nurânîsine, hayâl gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa, ya hürmetsizlik edecek veya nefs‑i emmâresi inanmayacak.
145
Beşinci Nükteli İşâret
Umûr‑u gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misâlini zikrederiz:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl‑i sahîh ile ve mütevâtir bir derecede bize vâsıl olmuş ki; minber üstünde, cemâat‑i sahâbe içinde fermân etmiş ki: اِبْن۪ي حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ
İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret‑i Hasan (R.A.), Hazret‑i Muâviye (R.A.) ile musâlaha edip, cedd‑i emcedinin mu'cize‑i gaybiyesini tasdik etmiştir.
İkincisi: Nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Ali’ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِث۪ينَ وَالْقَاسِط۪ينَ وَالْمَارِق۪ينَ
Hem Vak'a‑i Cemel, hem Vak'a‑i Sıffîn, hem Vak'a‑i Havâric hâdiselerini haber vermiş.
Hem Hazret‑i Ali (R.A.) Hazret‑i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muhârebe edecek, fakat haksızdır.”
Hem Ezvâc‑ı Tâhirâtına demiş: “İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek.” وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلَابُ الْحَوْئَبِ
146
İşte şu sahîh, kat'î hadîsler; otuz sene sonra Hazret‑i Ali’nin Hazret‑i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak'a‑i Cemel’de‥ ve Muâviye’ye karşı Sıffîn’de‥ ve Havâric’e karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muhârebesi, o ihbar‑ı gaybiyenin bir tasdik‑i fiilîsidir.
Hem Hazret‑i Ali’ye “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı” ihbar etmiş; Hazret‑i Ali o adamı tanırmış. O da Abdurrahman İbn‑i Mülcemü'l-Haricî’dir.
Hem Haricîlerin içinde “Züssedye” denilen bir adamı, garîb bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havâriclerin maktûlleri içinde o adam bulunmuş. Hazret‑i Ali, onu hakkâniyetine hüccet göstermiş. Hem mu'cize‑i Nebeviyeyi ilân etmiş.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm‑ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivâyet‑i sahîhi ile haber vermiş ki: “Hazret‑i Hüseyin; Taff, yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak'a‑i ciğer-sûz vukû'a gelip, o ihbar‑ı gaybîyi tasdik etmiş.
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: “Benim Âl‑i Beyt’im, benden sonra يَلْقَوْنَ قَتْلًا وَتَشْر۪يدًا yani; katle ve belâya ve nefye ma'rûz kalacaklar.” Ve bir derece izâh etmiş, aynen öyle çıkmıştır.
Şu makamda bir mühim suâl vardır ki, denilir ki: “Hazret‑i Ali, o derece hilâfete liyâkati olduğu ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karâbeti ve hàrikulâde cesâret ve ilmi ile beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?‥”
147
Elcevab: Âl‑i Beyt’ten bir kutb‑u a'zam demiş ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) hilâfetini arzu etmiş, fakat gâibden ona bildirilmiş ki; murad‑ı İlâhî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad‑ı İlâhîye tâbi olmuş.” Murad‑ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:
Vefât‑ı Nebevî’den sonra, en ziyâde ittifak ve ittihâda gelmeye muhtaç olan sahâbeler; eğer Hazret‑i Ali başa geçseydi, Hazret‑i Ali’nin hilâfeti zamanında zuhûra gelen hâdisâtın şehâdetiyle ve Hazret‑i Ali’nin mümâşâtsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgîr‑i âlem şecâati itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyen muhtemeldi.
Hem Hazret‑i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmişüç fırka efkârının esâslarını taşıyan o akvâm içinde, fitne‑engîz hâdisâtın zuhûru zamanında, Hazret‑i Ali gibi hàrikulâde bir cesâret ve ferâset sâhibi, Hâşimî ve Âl‑i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı… Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi: “Ben Kur'ânın tenzîli için harbettim, sen de te'vili için harbedeceksin!”
Hem eğer Hazret‑i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk‑u Emeviye’yi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Hâlbuki karşılarında Hazret‑i Ali ve Âl‑i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı muvâzeneye gelmek ve Ehl‑i İslâm nazarında mevkilerini muhâfaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvîbleriyle etbâ'ları ve tarafdârları, bütün kuvvetleriyle hakàik‑ı İslâmiyeyi ve hakàik‑ı îmâniyeyi ve ahkâm‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya ve neşre çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn‑i muhakkìkîn ve muhaddisîn‑i kâmilîn ve evliyâlar ve asfiyâlar yetiştirdiler. Eğer karşılarında, Âl‑i Beyt’in gayet kuvvetli velâyet ve diyânet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbâsîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyen muhtemeldi.
148
Eğer denilse: “Neden hilâfet‑i İslâmiye Âl‑i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Hâlbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı?”
Elcevab: Saltanat‑ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl‑i Beyt ise, hakàik‑ı İslâmiyeyi ve ahkâm‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebî gibi masûm olmalı, veyâhut Hulefâ‑i Râşidîn ve Ömer İbn‑i Abdülazîz-i Emevî ve Mehdi‑i Abbâsî gibi hàrikulâde bir zühd‑ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Hâlbuki, Mısır’da Âl‑i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet‑i Fâtımiye Hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat‑ı dünyeviye, Âl‑i Beyt’e yaramaz; vazife‑i asliyesi olan hıfz‑ı dini ve Hizmet‑i İslâmiyeti onlara unutturur. Hâlbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir sûrette İslâmiyet’e ve Kur'ân’a hizmet etmişler.
İşte bak! Hazret‑i Hasan’ın neslinden gelen aktâblar, hususan Aktâb‑ı Erbaa ve bilhassa Gavs‑ı A'zam olan Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî ve Hazret‑i Hüseyin’in neslinden gelen imâmlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer‑i Sâdık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş; manevî zulmü ve zulümâtı dağıtıp, envâr‑ı Kur'âniye’yi ve hakàik‑ı îmâniyeyi neşretmişler. Cedd‑i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
149