Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Ondördüncü Mektûb

Te'lif edilmemiştir.
82

Onbeşinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz kardeşim!

Senin Birinci Suâlin Ki

Sahâbeler nazar‑ı velâyetle müfsidleri neden keşfedemediler? Hulefâ‑i Râşidîn’in üçünün şehâdetini netice verdi. Hâlbuki küçük sahâbelere, büyük velîlerden daha büyük deniliyor?
Elcevab: Bunda iki makam var.

Birinci Makam

Dakîk bir sırr‑ı velâyetin beyânıyla suâl halledilir. Şöyle ki:
Sahâbelerin velâyeti; velâyet‑i kübrâ denilen, veraset‑i Nübüvvetten gelen, berzah tarîkine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip, akrebiyet‑i İlâhiye’nin inkişafına bakan bir velâyettir ki; o velâyet yolu, gayet kısa olduğu hâlde gayet yüksektir. Hàrikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve kerâmet orada az görünür.
Hem evliyânın kerâmetleri ise, ekserîsi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram‑ı İlâhî olarak bir hàrika ondan zuhûr eder. Bu keşif ve kerâmetlerin ekserîsi de, seyr ü sülûk zamanında, tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf‑ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
83
Sahâbeler ise, sohbet‑i nübüvvetin in'ikâsıyla ve incizabıyla ve iksîriyle tarîkattaki seyr ü sülûk dâire‑i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette zâhirden hakikate geçebilirler.
Meselâ: Nasıl ki, dün geceki Leyle‑i Kadr’e ulaşmak için iki yol var:
Biri: Bir sene gezip dolaşıp, o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesâfeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl‑i sülûkün mesleğidir ki, ehl‑i tarîkatın çoğu bununla gider.
İkincisi: Zamanla mukayyed olan cism‑i maddî gılâfından sıyrılıp, tecerrüdle rûhen yükselip, dün geceki Leyle‑i Kadr’i öbür gün Leyle‑i Îd ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü rûh zamanla mukayyed değil. Hissiyat‑ı insaniye rûh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
İşte bu temsîle göre, dün geceki Leyle‑i Kadr’e geçmek için, mertebe‑i rûha çıkıp, mâziyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr‑ı gâmızın esâsı, akrebiyet‑i İlâhiye’nin inkişafıdır.
Meselâ: Güneş bize yakındır; çünkü ziyâsı, harâreti ve misâli âyinemizde ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz, nurâniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, âyinemizdeki misâli olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıta ile onu tanısak; ziyâsı, harâreti, hey'eti ne olduğunu bilsek; onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz.
Eğer biz, bu'diyetimiz nokta‑i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr‑i fikrîye ve sülûk‑i aklîye mecbur oluruz ki; kavânîn‑i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mâhiyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân‑ı seb'ayı uzun uzadıya tedkîkàt‑ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet‑i maneviyeyi ancak elde edebiliriz.
84
İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve veraset‑i Nübüvvetteki velâyet, sırr‑ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet‑i sâire ise, ekserî kurbiyet esâsı üzerine gider. Bir çok merâtibde seyr ü sülûke mecbur olur.

İkinci Makam

O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren, birkaç yahudîden ibaret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle birbirine zıd ve muhâlif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bâhusus bazıların gurur‑u millîleri, Hazret‑i Ömer’in (R.A.) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini ibtal edilmiş, hem medâr‑ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrib edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek Hâkimiyet‑i İslâmiye’den almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için, yahudî gibi zekî ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet‑i ictimâiyeden istifade ettiler denilmiş.
Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayat‑ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir‑iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.
Eğer denilse: Hazret‑i Ömer’in (R.A.) minber üstünde, bir aylık mesâfede bulunan Sâriye nâmındaki bir kumandanına: يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip, Sâriye’ye işittirip, sevku'l‑ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği hâlde, neden yanındaki kàtili Firuz’u o keskin nazar‑ı velâyetiyle görmedi?
85
Elcevab: Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın verdiği cevab ile cevab veririz. (Hâşiye) Yani; Hazret‑i Yakub’dan sorulmuş ki: Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yûsuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki: Bizim hâlimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”
Elhâsıl: İnsan her ne kadar fâil‑i muhtar ise de, fakat ﴿وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca; meşîet‑i İlâhiye asıldır, Kader hâkimdir. Meşîet‑i İlâhiye, meşîet‑i insaniyeyi geri verir. اِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عُمِيَ الْبَصَرُ hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar‑ı beşer konuşmaz, ihtiyar‑ı cüz'î susar.

İkinci Suâlinizin Meâli

Hazret‑i Ali (R.A.) zamanında başlayan muhârebelerin mâhiyeti nedir? Muhâriblere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nâm verebiliriz?
Elcevab: Cemel Vak'ası denilen Hazret‑i Ali ile Hazret‑i Talha ve Hazret‑i Zübeyr ve Âişe‑i Sıddıka (Radıyallahu Teâlâ Anhüm Ecmaîn) arasında olan muhârebe; adâlet‑i mahzâ ile, adâlet‑i izafiyenin mücâdelesidir. Şöyle ki:
Hazret‑i Ali, adâlet‑i mahzâ esâs edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esâs üzerine gitmek için ictihâd etmiş. Muârızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet‑i İslâmiye adâlet‑i mahzâya müsâid idi; fakat mürûr‑u zamanla İslâmiyetleri zaîf muhtelif akvâm hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’ye girdikleri için, adâlet‑i mahzânın tatbikatı çok müşkül olduğundan, ehvenü'ş‑şerri ihtiyar denilen adâlet‑i nisbiye esâsı üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa‑i ictihâdiye siyasete girdiği için muhârebeyi intac etmiştir.
86
Mâdem sırf Lillâh için ve İslâmiyetin menâfi'i için ictihâd edilmiş ve ictihâddan muhârebe tevellüd etmiş; elbette hem kàtil, hem maktûl ikisi de ehl‑i Cennet’tir ikisi de ehl‑i sevâbdır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret‑i Ali’nin ictihâdı musîb ve mukâbilindekilerin hatâ ise de, yine azâba müstehak değiller. Çünkü ictihâd eden hakkı bulsa, iki sevâb var. Bulmazsa, bir nev'i ibâdet olan ictihâd sevâbı olarak bir sevâb alır. Hatâsından mâzûrdur.
Bizde gayet meşhûr ve sözü hüccet bir zât‑ı muhakkìk Kürtçe demiş ki: ژِى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ و قِيلْ لَوْ رَا جَنَّتِينَه قَاتِلُ و هَمْ قَتِيلْ
Yani: Sahâbelerin muhârebesinde kıyl ü kàl etme. Çünkü hem kàtil ve hem maktûl, ikisi de ehl‑i Cennet’tirler.
Adâlet‑i mahzâ ile adâlet‑i izafiyenin izâhı şudur ki: ﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا
Âyetin mânâ‑yı işârîsiyle; bir masûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için fedâ edilmez Cenâb‑ı Hakk’ın nazar‑ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemâatin selâmeti için, bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet nâmına rızâsıyla olsa, o başka mes'eledir.
Adâlet‑i izafiye ise; küllün selâmeti için, cüz'ü fedâ eder. Cemâat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü'ş‑şer diye bir nev'i adâlet‑i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat, adâlet‑i mahzâ kàbil‑i tatbik ise, adâlet‑i izafiyeye gidilmez; gidilse zulümdür.
87
İşte İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, adâlet‑i mahzâyı Şeyheyn zamanındaki gibi kàbil‑i tatbiktir deyip, hilâfet‑i İslâmiyeyi o esâs üzerine bina ediyordu. Mukâbilleri ve muârızları ise, kàbil‑i tatbik değil, çok müşkülâtı var diye adâlet‑i izafiye üzerine ictihâd etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbâb ise, hakîki sebeb değiller, bahânelerdir.
Eğer desen: Hilâfet‑i İslâmiye noktasında İmâm‑ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, hàrikulâde zekâsı ve yüksek liyâkatiyle beraber, seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?”
Elcevab: O mübârek zât, siyaset ve saltanattan ziyâde, daha çok mühim, başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet‑i siyâsiye ve tamam saltanat olsaydı, Şah‑ı Velâyet ünvân‑ı mânidârını bihakkın kazanamayacaktı. Hâlbuki zâhirî ve siyâsî hilâfetin pek çok fevkınde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad‑ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyâmete kadar saltanat‑ı manevîsi bâkî kaldı.
Amma Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin vak'a‑i Sıffîn’de, Hazret‑i Muâviye’nin tarafdârlarıyla muhârebesi ise, hilâfet ve saltanatın muhârebesidir. Yani: Hazret‑i İmâm-ı Ali, ahkâm‑ı dini ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ve âhireti esâs tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyâtlarını onlara fedâ ediyordu. Hazret‑i Muâviye ve tarafdârları ise; hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’yi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için, azîmeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler; siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hatâya düştüler.
Amma Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücâdeleleri ise, din ile milliyet muhârebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet‑i İslâmiye’yi, Arab milliyeti üzerine istinâd ettirip râbıta‑i İslâmiyeti, râbıta‑i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.
88
Birisi: Milel‑i sâireyi rencîde ederek tevhîş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esâsları, adâleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder; adâlet üzerine gitmez. Çünkü; unsuriyet‑perver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adâlet edemez. اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لَا فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِيٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِيٍّ اِذَا اَسْلَمَا fermân‑ı kat'îsiyle, râbıta‑i diniye yerine râbıta‑i milliye ikame edilmez; edilse, adâlet edilmez, hakkâniyet gider.
İşte Hazret‑i Hüseyin, râbıta‑i diniyeyi esâs tutup, muhikk olarak onlara karşı mücâdele etmiş, makam‑ı şehâdeti ihrâz etmiş.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu hâlde, neden muvaffak olmadı? Hem neden Kader‑i İlâhî ve Rahmet‑i İlâhiye onların fecî bir âkıbete uğramasına müsâade etmiş?
Elcevab: Hazret‑i Hüseyin’in yakın tarafdârları değil, fakat cemâatine iltihak eden sâir milletlerde, yaralanmış gurur‑u milliyeleri cihetiyle Arab milletine karşı bir fikr‑i intikam bulunması, Hazret‑i Hüseyin ve tarafdârlarının sâfî ve parlak mesleklerine halel verip, mağlûbiyetlerine sebeb olmuş.
Amma Kader nokta‑i nazarında fecî âkıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hânedânları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzed idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem'i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. , kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve sûrî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve dâimî bir saltanat‑ı maneviyeye ta'yin edildiler. Âdi vâliler yerine, evliyâ aktâblarına merci' oldular.
89

Üçüncü Suâliniz

O mübârek zâtların başına gelen o fecî, gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.
Elcevab: Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, Hazret‑i Hüseyin’in muârızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esâs vardı:
Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan; Hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için, eşhâs fedâ edilir.”
İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinâd ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düsturu olan; Milletin selâmeti için herşey fedâ edilir.”
Üçüncüsü: Emevîlerin, Hâşimîlere karşı an'anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kàbiliyet göstermişti.
Dördüncü bir sebeb de: Hazret‑i Hüseyin’in tarafdârlarında bulunuyordu ki; Emevîlerin, Arab milliyetini esâs tutup, sâir milletlerin efrâdına memâlik tâbir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur‑u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel‑i sâire Hazret‑i Hüseyin’in cemâatine intikamkârâne ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyet‑i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddârâne ve merhametsizcesine meşhûr fâciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr dört esbâb, zâhirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit; Hazret‑i Hüseyin ve akrabasına o fâcia sebebiyle hâsıl olan netâic‑i uhreviye ve saltanat‑ı rûhâniye ve terakkiyât‑ı maneviye, o kadar kıymetdârdır ki, o fâcia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehîd edilse; öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehîd olduktan sonra ona sorulabilse; Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım.” diyecektir.
90

Dördüncü Suâlinizin Meâli

Âhirzamanda Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm Deccâlı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din‑i Hakka girerler. Hâlbuki rivâyetlerde gelmiştir ki; Yeryüzünde, Allah Allah diyenler bulundukça kıyâmet kopmaz.” Böyle umumiyetle îmâna geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Elcevab: Hadîs‑i sahîhte rivâyet edilen; Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın geleceğini ve Şerîat‑ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccâlı öldüreceğini îmânı zaîf olanlar istib'âd ediyorlar. Onun hakikati izâh edilse, hiç istib'âd yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadîsin ve Süfyân ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri mânâ budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifâk perdesi altında Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyân nâmında müdhiş bir şahıs, ehl‑i nifâkın başına geçecek, Şerîat‑ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl‑i Beyt-i Nebevî’nin silsile‑i nurânîsine bağlanan, ehl‑i velâyet ve ehl‑i kemâlin başına geçecek Âl‑i Beyt’ten Muhammed Mehdi isminde bir zât‑ı nurânî, o Süfyânın şahs‑ı manevîsi olan cereyan‑ı münâfıkâneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabîiyyûn, maddiyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyan‑ı nemrûdâne, gittikçe âhirzamanda felsefe‑i maddiye vâsıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişahı tanımayan ve ordudaki zâbitân ve efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev'i pâdişahlık ve bir gûnâ hâkimiyet verir.
Öyle de; Allah’ı inkâr eden o cereyan efrâdları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev'inden müdhiş hàrikalara mazhar olan Deccâl ise; daha ileri gidip, cebbârâne sûrî hükûmetini bir nev'i rubûbiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile icâd edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet da'vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma'lûmdur.
91
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın şahsiyet‑i maneviyesinden ibaret olan hakîki İsevîlik dini zuhûr edecek, yani Rahmet‑i İlâhiye’nin semâsından nüzûl edecek; hâl‑i hâzır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffî edecek, hurâfâttan ve tahrifattan sıyrılacak, hakàik‑ı İslâmiye ile birleşecek; ma'nen, Hıristiyanlık bir nev'i İslâmiyete inkılâb edecektir Ve Kur'ân’a iktidâ ederek, o İsevîlik şahs‑ı manevîsi, tâbi ve İslâmiyet, metbû' makamında kalacak. Din‑i hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihâd neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak isti'dâdında iken; âlem‑i semâvâtta cism‑i beşerîsiyle bulunan şahs‑ı İsâ Aleyhisselâm, o din‑i Hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir‑i Sâdık, bir Kadîr‑i Külli Şey’in va'dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kàdir‑i Külli Şey va'detmiş, elbette yapacaktır.
92
Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan sûretine vaz'eden (Hazret‑i Cibrîl’in Dihye sûretine girmesi gibi) ve rûhânileri âlem‑i ervâhtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed‑i misâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm‑i Zülcelâl; Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ı, İsâ dinine ait en mühim bir hüsn‑ü hâtimesi için, değil semâ‑i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret‑i İsâ, belki âlem‑i Âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice‑i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, O Hakîmin hikmetinden uzak değil belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes O’nun hakîki İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. O’nun mukarreb ve hàvâssı, nur‑u îmân ile O’nu tanır. Yoksa bedâhet derecesinde herkes O’nu tanımayacaktır.
Suâl: Rivâyetlerde gelmiş ki: Deccâlın bir yalancı Cennet’i var; kendine tâbi olanları ona atar. Hem yalancı bir Cehennem’i var; tâbi olmayanları ona atar. Hattâ o kendi merkebinin de bir kulağını Cennet gibi, bir kulağını da Cehennem gibi yapmış Azamet‑i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır…” diye ta'rifat var?
Elcevab: Deccâlın şahs‑ı sûrîsi insan gibidir. Mağrûr, fir'avunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan; sûrî, cebbârâne olan hâkimiyetine, ulûhiyet nâmını vermiş bir şeytan‑ı ahmaktır ve bir insan‑ı dessâstır. Fakat şahs‑ı manevîsi olan dinsizlik cereyan‑ı azîmi, pek cesîmdir. Rivâyetlerde Deccâla ait tavsifât‑ı müdhişe ona işâret eder. Bir vakit Japonya’nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr‑i Muhît’te, diğer ayağı on günlük mesâfedeki Port Artür Kalesinde tasvir edilmiş. O küçük Japon kumandanının bu sûrette tasviriyle, ordusunun şahs‑ı manevîsi gösterilmiş.
93
Amma Deccâlın yalancı Cennet’i ise, medeniyetin câzibedâr lehviyâtı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vâsıtadır ki; bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tâbi olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer başı Cennet gibi tefriş edilmiş; tâbi olanları oraya oturtur. Zâten sefîh ve gaddâr medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl‑i sefâhet ve dünya için yalancı bir Cennet getirir. Bîçâre ehl‑i diyânet ve Ehl‑i İslâm için medeniyet elinde Cehennem zebânisi gibi tehlike getirir, esâret ve sefâlet altına atar.
İşte İsevîliğin din‑i hakîkisi zuhûr ile ve İslâmiyete inkılâb etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet‑i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyâmet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder. Ve El‑hükmü-li'l-ekser kaidesince, yeryüzünde Allah Allah‥” diyecek kalmayacak; yani ehemmiyetli bir cemâat, küre‑i arzda mühim bir mevkie sâhib olacak bir sûrette Allah Allah‥” denilmeyecek demektir.
Yoksa ekalliyette kalan veyâhut mağlûb düşen ehl‑i hak, kıyâmete kadar bâkî kalacak. Yalnız, kıyâmetin kopacağı ânında, kıyâmetin dehşetlerini görmemek için, bir eser‑i rahmet olarak, ehl‑i îmânın rûhları daha evvel kabzedilecek; kıyâmet, kâfirlerin başına kopacaktır.

Beşinci Suâlinizin Meâli

Kıyâmetin hâdisâtından ervâh‑ı bâkiye müteessir olacaklar ?
Elcevab: Derecâtlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyât‑ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki; bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse akıl ve vicdân itibariyle müteessir olur, öyle de; zîşuûr olan ervâh‑ı bâkiye, kâinâtla alâkadar oldukları için, kâinâtın hâdisât‑ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl‑i azâb ise, elemkârâne ehl‑i saâdet ise, hayretkârâne, istiğrabkârâne, belki bir cihette istibşârkârâne teessürâtları bulunmasını, işârât‑ı Kur'âniye gösteriyor. Zîra Kur'ân‑ı Hakîm, her zaman kıyâmetin acâibini tehdid sûretinde zikrediyor. Göreceksiniz…” diyor. Hâlbuki cism‑i insanî ile onu görenler, kıyâmete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesedleri çürüyen ervâhların da o tehdid‑i Kur'âniye’den hisseleri var.
94

Altıncı Suâlinizin Meâli

﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ Bu âyetin Âhirete, Cennet’e, Cehennem’e ve ehillerine şümûlü var , yok mu?
Elcevab: Şu mes'ele, pek çok ehl‑i tahkîk ve ehl‑i keşf ve ehl‑i velâyetin medâr‑ı bahsi olmuş. Şu mes'elede söz, onlarındır. Hem de şu âyetin çok genişliği ve çok merâtibi var. Ehl‑i tahkîkin bir kısm‑ı ekseri demişler ki; âlem‑i bekàya şümûlü yok. Diğer kısmı ise; ânî olarak onlar da az bir zamanda, bir nev'i helâkete mazhar olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki, fenâya gidip gelmiş hissetmeyecekler.
Amma bazı müfrit fikirli ehl‑i keşfin hükmettikleri fenâ‑yı mutlak ise, hakikat değildir. Çünkü Zât‑ı Akdes-i İlâhî, mâdem sermedî ve dâimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve dâimîdirler. Mâdem sıfâtı ve esmâsı dâimî ve sermedîdirler; elbette onların âyineleri ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem‑i bekàdaki bâkiyât ve ehl‑i bekà, fenâ‑yı mutlaka bizzarûre gidemez.
Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden şimdilik iki nokta hâtıra gelmiş, icmâlen yazacağız.

Birincisi

Cenâb‑ı Hak öyle bir Kadîr‑i Mutlak’tır ki; adem ve vücûd, kudretine ve irâdesine nisbeten iki menzil gibi, gayet kolay bir sûrette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir ânda oradan çevirir. Hem adem‑i mutlak zâten yoktur; çünkü bir ilm‑i muhît var. Hem dâire‑i ilm-i İlâhî’nin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire‑i ilim içinde bulunan adem ise, adem‑i haricîdir ve vücûd‑u ilmîye perde olmuş bir ünvândır. Hattâ bu mevcûdât‑ı ilmiyeye bazı ehl‑i tahkîk A'yân‑ı Sâbite tâbir etmişler.
95
Öyle ise, fenâya gitmek; muvakkaten haricî libâsını çıkarıp, vücûd‑u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hêlik ve fânî olanlar; vücûd‑u haricîyi bırakıp, mâhiyetleri bir vücûd‑u manevî giyer, dâire‑i kudretten çıkıp dâire‑i ilme girer.

İkincisi

Çok Söz’lerde izâh ettiğimiz gibi; herşey, mânâ‑yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir. Kendi zâtında müstakil ve bizâtihi sâbit bir vücûdu yok. Ve yalnız kendi başıyla kàim bir hakikati yok. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a bakan vecihte ise; yani mânâ‑yı harfiyle olsa, hiç değil; çünkü onda cilvesi görünen esmâ‑i bâkiye var. Ma'dûm değil; çünkü sermedî bir vücûdun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sâbittir, hem yüksektir; çünkü mazhar olduğu bâkî bir ismin sâbit bir nev'i gölgesidir.
Hem ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ insanın elini mâsivâdan kesmek için bir kılınçtır ki; o da Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına olmayan fânî dünyada, fânî şeylere karşı alâkaları kesmek için; hükmü, dünyadaki fâniyâta bakar. Demek Allah hesabına olsa, mânâ‑yı harfiyle olsa, livechillâh olsa; mâsivâya girmez ki, ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncıyla başı kesilsin.
Elhâsıl: Eğer Allah için olsa, Allah’ı bulsa; gayr kalmaz ki, başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa, herşey gayrdır. ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncını isti'mâl etmeli, perdeyi yırtmalı, O’nu bulmalı!‥
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
96

Onaltıncı Mektûb

﴿
﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Şu mektûb ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.
Çoklar tarafından sarîhan ve ma'nen gelen bir suâle cevaptır.
Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Herşeyimi, Cenâb‑ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben, kendi hâlimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla; şahsım için değil, belki dostlarımı ve sözlerimi ehl‑i dünyanın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için; hakikat‑i hâli hem dostlarıma, hem ehl‑i dünyaya ve ehl‑i hükme beyân etmek için Beş Nokta”yı beyân ediyorum.

Birinci Nokta

Denilmiş: Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”
Elcevab: Dokuz‑on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu ve gördü ki; o yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne; hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.
97
Hem siyasete giren, ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsa; mâdem memur ve meb'ûs değilim, o hâlde siyasetçilik bana fuzûlî ve mâlâyanî bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhûde karışayım. Eğer muhâlif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir‑iki ihtimale binâen günahlara girmek, masûmları günaha atmak; vicdânım kabûl etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet‑i dünyeviye-i siyâsiyeyi terketti.
Buna kat'î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.
Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor. Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihâsı ve arzusu olsaydı; tedkîkàta, taharriyâta lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.

İkinci Nokta

Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevab Milyarlar seneden ziyâde olan hayat‑ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını; meşkûk bir‑iki sene hayat‑ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için hem en mühim, en lüzumlu, en sâf ve en hakikatli olan hizmet‑i îmân ve Kur'ân için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:
Ben ihtiyar oluyorum bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise, bana en mühim , hayat‑ı ebedîye çalışmak lâzım geliyor. Hayat‑ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı, îmândır; ona çalışmak lâzım geliyor.
98
Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat‑ı ictimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakàik‑ı îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sâir insanların eline geçmek için, o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb‑ı Hak bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar.
Bu hizmete karşı şeytan‑ı racîmden başka hiç kimsenin mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun zındık olsun karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet‑i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiçbir cihet‑i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azâb içinde azâbdır.
İşte böyle hadsiz bir hayat‑ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramağa mecbur bir adamda ne kadar hilâf‑ı akıldır, ne kadar hilâf‑ı hikmettir, ne derece bir dîvâneliktir, dîvâneler de anlayabilirler.
Amma Kur'ân ve îmânın hizmeti ne için beni men'ediyor?” dersen, ben de derim ki: Hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avâm tarafından, Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda‑i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyasete temâs etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer.
İşte ey ehl‑i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
99
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim ben hocayım. Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said‑i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet‑perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydânda Şâhid gösteriyorum ki; ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ fermân‑ı kat'îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet‑perverliğe, Avrupa’nın bir nev'i frenk illeti olduğundan, bir zehr‑i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış; tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temâs edenler biliyorlar.
Mâdem böyledir, hey efendiler!‥ Herbir hâdiseyi bahâne tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise‑i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?‥

Üçüncü Nokta

Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
100
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:

Birinci Hikâye

İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyâbımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret‑i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib‑i Kur'ân’a havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder.
Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti. ﴿وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş

İkinci Hikâye

Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele‑i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl‑i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir‑iki ahbab ile, haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misâfirler ise; ayda bir‑ikisi, bazı bir‑iki dakika bir mes'ele‑i Âhirete dair benimle görüşüyordu.
101
Bu gurbet hâlimde; garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harâb olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imâmlık ve vâizlik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabûl etsin) imâmlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevâbından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim; inşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:
Eğer ehl‑i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk; ayıblı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah‑ı hâl eder; hem ona keffâretü'z‑zünûb olur. Dünya misâfirhânesinin safâsını çok gördüm; azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.
Eğer îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl‑i dünya beni tazyîk ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyorum.
Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret‑i kâzibeyi kırmak için teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet Çünkü teveccüh‑ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temâs edenler beni bilirler ki; şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.
Eğer beni çürütmek ve efkâr‑ı âmmeden düşürtmek, iskàt ettirmekten muradları; tercümânlık ettiğim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye ait ise, beyhûdedir. Zîra Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”
102

Dördüncü Nokta

Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır:

Birincisi

Ehl‑i dünya bana der: Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl‑i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar; ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek velev zekât dahi olsa hem maaşı kabûl etmemek yalnız bir‑iki sene Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum ve o parayı da ma'nen millete iâde ettik hem maîşet‑i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur‑u hayatımdır. Ehl‑i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:
Bereket ve ikram‑ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzâk hususunda ikram‑ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr‑ü manevî nev'inde birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr‑ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
103
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet edecek, bilmiyorum. (Hâşiye)
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle; üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı her gün ekmekle beraber yemek şartıyla kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi, dedim ona: Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ kal.”
Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî‑kalb adama ne diyeceğim?” diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: Süleyman müjde! Cenâb‑ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat‑ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş Yirmi‑otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet‑i İlâhiye bana kâfî geldi.
104
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket‑i İlâhiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır veya Hizmet‑i Kur'âniye’ye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyâhut Rahîm, Rahîm ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır‑mırlarını dikkatle dinlesen, Rahîm, Rahîm çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum Böyle olur mu?” dedim. Dediler: Belki bir ihsân‑ı İlâhî’dir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan‑ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı beni yumurtasız bırakmadı.

İkinci Vehimli Suâl

Ehl‑i dünya diyorlar ki: Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik‑i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm hâl ve vaziyetim ve İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi nâmında, o zaman Dîvân‑ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki; değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim.
Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim Tevekkeltü Alallâh deyip, ehl‑i dünyaya arkamı çevirdim.
105
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam; hayat‑ı ebediyesini, dünyanın bir‑iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez Fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik‑i dünya bâtınen tâlib‑i dünya şübhesi ise, ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ sırrınca; Ben nefsimi tebrie etmiyorum nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, dâimî hayatını ve saâdet‑i ebediyesini berbat etmek, ehl‑i aklın kârı değil. Ehl‑i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs‑i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.”

Üçüncü Vehimli Suâl

Ehl‑i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun?
Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz?”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde kalb de bizi sevsin demeye Kalbe karışsanız
Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum, öyle de; hâl‑i âlemin salâhını temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl‑i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var
106

Dördüncü Şübheli Suâl

Ehl‑i dünya diyorlar ki: O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar‑ı gurbette ve yalnız tek başıyla, garîb, zaîf, âciz; bütün kuvvetiyle Âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl‑i Âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz tehlikeli dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir

Beşinci Nokta

Beş küçük mes'eleye dairdir:

Birincisi

Ehl‑i dünya bana diyorlar ki: Bizim usûl‑ü medeniyetimizi, tarz‑ı hayatımızı ve sûret‑i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın?”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl‑ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk‑u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip bir‑iki tane müstesnâ hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd‑ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun‑u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz. Zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de Âhiret kapısını çaldım, Rahmet‑i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.

İkinci Mes'ele

Ehl‑i dünya diyorlar ki: Bize ahkâm‑ı diniyeyi ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat‑ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
107
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz!‥ Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik‑ı îmâniye ve esâsât‑ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz. Belki bir mevhibe‑i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât‑ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik, imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim; çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik‑ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye‑i Kur'âniye’yi arayıp buluyorlar.* Yalnız medâr‑ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.

Üçüncü Mes'ele

Benim bazı dostlarım, ehl‑i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl‑i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar; belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl‑i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl‑i dünyaya sadâkate değil, belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?‥
108

Dördüncü Mes'ele

Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.