Yedinci Nükteli İşâret
Mu'cizât‑ı Nebeviyenin bereket‑i taam hususunda olan kısmından, birkaç kat'î ve ma'nen mütevâtir misâline işâret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münâsibdir.
Mukaddime
Şu gelecek bereketli mu'cizât misâlleri, herbiri, müteaddid tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahîh bir sûrette nakledilmiş. Ekserîsi, bir cemâat‑i kesîre huzurunda vukû' bulmuş; o cemâat içinde mu'teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: “Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar” naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzîb etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar.
166
Hâlbuki, o asr‑ı sıdk ve hakikatte ve o hak‑perest ve ciddi ve doğru adam olan Sahâbeler, zerre mikdar yalanı görse, red ve tekzîb ederler. Hâlbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivâyet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek, herbir hâdise ma'nen mütevâtir gibi kat'îdir.
Hem Sahâbeler, Kur'ânın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyâde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef'âl ve akvâlinin muhâfazasına, bâhusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehâdet ediyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hâli ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb‑ü ehâdîsiye şehâdet ediyor.
Hem Asr‑ı Saâdet’te, mu'cizâtı ve medâr‑ı ahkâm ehâdîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile‑i Seb'a, kitabetle kaydettiler. Hususan “Tercümânü'l‑Kur'ân” olan Abdullâh İbn‑i Abbâs ve Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs, bâhusus otuz‑kırk sene sonra, Tâbiîn’in binler muhakkìkleri, ehâdîsi ve mu'cizâtı yazı ile kaydettiler.
Daha ondan sonra, başta dört imâm‑ı müçtehid ve binler muhakkìk muhaddisler naklettiler; yazı ile muhâfaza ettiler.
Daha hicretten ikiyüz sene sonra başta Buhârî, Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i makbûle vazife‑i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn‑i Cevzî gibi şiddetli binler münekkıdler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzu' ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler.
167
Sonra ehl‑i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin‑i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkìkler, ehâdîs‑i sahîhanın elmaslarını, sâir sözlerden ve mevzuâttan tefrik ettiler.
İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler, böyle elden ele – kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden – sağlam olarak bize gelmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
İşte buna binâen; “Bu zamana kadar uzun mesâfeden gelen, şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki, karışmamış ve sâfîdir?” hâtıra gelmemelidir.
Berekete dair mu'cizât‑ı kat'iyyenin;
Birinci Misâli
Başta Buhârî ve Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha müttefikan haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret‑i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret‑i Enes’in vâlidesi Ümm‑ü Süleym, bir‑iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret‑i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderdi. Enes’e fermân etti ki: “Filân, filânı çağır. Hem, kime tesâdüf etsen dâvet et!” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahâbe gelip, suffa ve hücre‑i saâdeti doldurdular. Fermân etti: تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةًYani, “Onar‑onar halka olunuz!” Sonra mübârek elini o az taam üzerine koydu, duâ etti, “Buyurun!” dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e fermân etmiş: “Kaldır!” Enes demiş ki: “Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, farkedemedim.”
168
İkinci Misâl
Mihmandâr‑ı Nebevî Ebû Eyyûbi'l‑Ensârî hânesine teşrîf‑i Nebevî hengâmında Ebû Eyyûb der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebû Bekir‑i Sıddık’a kâfî gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona fermân etti: اُدْعُ ثَلَاث۪ينَ مِنْ اَشْرَافِ الْاَنْصَارِOtuz adam geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سِتّ۪ينَ Altmış daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سَبْع۪ينَ Yetmiş daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyet’e girip, bîat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.
Üçüncü Misâl
Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb ve Ebû Hureyre ve Seleme İbni'l‑Ekva' ve Ebû Amrat el‑Ensârî gibi, müteaddid tarîklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a müracaat ettiler. Fermân etti ki: “Heybelerinizde kalan bakiye‑i erzâkı toplayınız!” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: “Mecmûunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.” Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle duâ edip, fermân etti: “Herkes kabını getirsin!” Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kab kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahâbeden bir râvi demiş: “O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl‑i arz gelseydi, onlara dahi kâfî gelecekti…”
169
Dördüncü Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Abdurrahman İbn‑i Ebî Bekir-i Sıddık der: “Biz yüzotuz sahâbe, bir seferde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sâ' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi. Yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan yüzotuz sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı; ben fazlasını deveye yükledim.”
Beşinci Misâl
Kütüb‑ü sahîha kat'iyyetle beyân ediyorlar ki: Gazve‑i Garrâ-i Ahzâb’da, meşhûr yevmü'l‑Hendek’te, Hazret‑i Câbirü'l-Ensârî kasem ile ilân ediyor. O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret‑i Câbir der ki: “O gün yemek, hânemde pişirildi; bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler; daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübârek ağzının suyunu koyup, bereketle duâ etmişti.”
İşte şu mu'cize‑i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret‑i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivâyet etmiş gibi kat'î denilebilir.
Altıncı Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – hàdim‑i Nebevî Hazret‑i Enes’in amucası meşhûr Ebû Talha der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş‑seksen adamı, Enes’in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. “O az ekmekleri parça parça ediniz!” emretti ve bereketle duâ etti. Menzil dar olduğundan, onar‑onar gelip yediler, tok olarak gittiler.
Yedinci Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Şifâ‑i Şerîf ve Müslim gibi kütüb‑ü sahîha beyân ederler ki: Hazret‑i Câbirü'l-Ensârî diyor: Bir zât, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan iyâli için taam istedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyâli ile ve misâfirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi; vak'ayı beyân etti. Ona cevaben fermân etti: لَوْ لَمْ تَكِلْهُ لَاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَلَقَامَ بِكُمْ Yani: “Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.”
170
Sekizinci Misâl
Tirmizî ve Nesâî ve Beyhakî ve Şifâ‑i Şerîf gibi kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Hazret‑i Semure İbn-i Cündüb der: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar, fevc fevc adamlar geldiler, yediler.”
İşte, mukaddimede beyân ettiğimiz sırra binâen, şu vâkıa‑i bereket, yalnız Semure’nin rivâyeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemâatlerin mümessili gibi, onların nâmına ve tasdiklerine binâen ilân ediyor.
Dokuzuncu Misâl
Şifâ‑i Şerîf sâhibi ve meşhûr İbn‑i Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsûk ve sahîh muhakkìkler rivâyetiyle, Hazret‑i Ebû Hureyre der: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: “Mescid‑i Şerîf’in suffasını mesken ittihàz eden yüzden ziyâde fukara‑yı muhâcirîni dâvet et!” Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.
İşte Hazret‑i Ebû Hureyre, umum kâmilîn‑i Ehl-i Suffa tasdikine istinâden, onlar nâmına haber verir. Demek, ma'nen umum Ehl‑i Suffa rivâyet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki; o haber hak ve doğru olmasa, o sâdık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzîb etmesinler.
171
Onuncu Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hazret‑i İmâm-ı Ali der: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî‑Abdilmuttalib'i cem'etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Hâlbuki, umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra, üç‑dört adama ancak kâfî gelir ağaçtan bir kab içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâkî kaldı.”
İşte, Hazret‑i Ali’nin şecâati ve sadâkati kat'iyyetinde bir mu'cize‑i bereket!
Onbirinci Misâl
– Nakl‑i sahîh ile – Hazret‑i Ali ve Fâtımatü'z‑Zehrâ velîmesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl‑i Habeşî’ye emretti: “Dört‑beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin.” Hazret‑i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübârek elini üstüne vurdu; sonra tâife tâife sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâkî kalan mikdara yine bereketle duâ etti; bütün Ezvâc‑ı Tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: “Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler.”
Evet, böyle mübârek bir izdivâcda, elbette böyle bir bereket lâzımdır. Ve vukû'u kat'îdir!‥
Onikinci Misâl
Hazret‑i İmâm-ı Cafer-i Sâdık, pederleri İmâm‑ı Muhammedü'l-Bâkır’dan, o da pederi İmâm‑ı Zeynelâbidîn’den, o dahi İmâm‑ı Ali’den nakleder ki: Fâtımatü'z‑Zehrâ, yalnız ikisine kâfî gelecek bir yemek pişirdi. Sonra, Ali’yi gönderdi; tâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrîf etti ve emretti ki; o yemekten herbir ezvâcına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali’ye, hem Fâtıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret‑i Fâtıma der: “Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup, taşıyordu. Meşîet‑i İlâhiye ile, hayli zaman o yemekten yedik.”
172
Acaba, niçin bu nurânî, yüksek silsile‑i rivâyetten gelen şu mu'cize‑i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna karşı şeytan dahi bahâne bulamaz.
Onüçüncü Misâl
Ebû Dâvud ve Ahmed İbn‑i Hanbel ve İmâm‑ı Beyhakî gibi sadûk imâmlar, Dükeynü'l‑Ahmes İbn-i Saidi'l-Müzeyn’den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve sahâbelerden olan Nu'man İbn‑i Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzeyn’den, hem Cerîr’den naklederek, müteaddid tarîklerle Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb’dan naklediyorlar ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ömer’e emretti: “Ahmesî kabilesinden gelen dörtyüz atlıya, yolculuk için zâd ü zahîre ver!” Hazret‑i Ömer dedi: “Yâ Resûlallâh! Mevcûd zahîre, birkaç sâ'dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır.” Fermân etti: “Git ver!” O da gitti, yarım yük hurmadan, dörtyüz süvariye kifâyet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: “Hiç noksan olmamış gibi eski hâlinde kaldı.”
İşte şu mu'cize‑i bereket, dörtyüz adamla ve bâhusus Hazret‑i Ömer ile münâsebetdâr bir sûrette vukû'a gelmiştir. Rivâyetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki‑üç haber‑i vâhid deyip, geçme! Böyle hâdiseler haber‑i vâhid dahi olsa, tevâtür‑ü manevî hükmünde kanâat verir.
Ondördüncü Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret‑i Câbir’in pederi vefât eder; borcu çok, ziyâde medyûn. Borç sâhibleri de Yahudîler. Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabûl etmediler. Hâlbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfî gelmeyecek. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!” Öyle yaptılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, harman içinde gezdi, duâ etti.
173
Sonra Câbir, harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra, yine bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivâyette, bütün guremâya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sâhibleri olan Yahudîler, çok taaccüb edip hayrette kaldılar.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i bereket, yalnız Hazret‑i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevâtür hükmünde, o hâdise ile münâsebetdâr, hadd‑i tevâtür derecesinde çok adamları temsîl ederek rivâyet etmişler.
Onbeşinci Misâl
Başta Tirmizî ve İmâm‑ı Beyhakî gibi muhakkìkler, Hazret‑i Ebû Hureyre’den nakl‑i sahîh ile beraber haber veriyorlar ki: Ebû Hureyre demiş ki: Bir gazvede – başka bir rivâyette Gazve‑i Tebük’te – ordu aç kaldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: هَلْ مِن شَيْءٍ “Bir şey var mı?” diye emretti. Ben dedim: “Heybede bir parça hurma var.” (Bir rivâyette, onbeş tane imiş.) Dedi: “Getir!” Getirdim. Mübârek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle duâ buyurdular. Sonra onar‑onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra fermân etti: خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلَا تَكُبَّهُ Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti.
Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebû Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. (Başka bir tarîkte rivâyet edilmiş ki, o hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra Hazret‑i Osman’ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ve gârât edildi, gitti.)
İşte, Hoca‑i Kâinât olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffa’nın demirbaş bir mühim talebesi ve mürîdi ve kuvve‑i hâfızanın ziyâdesi için duâ‑yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret‑i Ebû Hureyre, Gazve‑i Tebük gibi bir mecma'‑ı nâsta vukû'unu haber verdiği şu mu'cize‑i bereket; ma'nen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir…
174
Onaltıncı Misâl
Başta Buhârî, kütüb‑ü sahîha – nakl‑i kat'î ile – beyân ediyorlar ki: Hazret‑i Ebû Hureyre aç olmuş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından gidip, menzil‑i saâdete gitmişler. Bakarlar ki, bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Ehl‑i Suffa’yı çağır!” Ben kalbimden dedim ki: “Bu sütün bütününü ben içebilirim, ben daha ziyâde muhtacım.” Fakat emr‑i Nebevî için, onları topladım, getirdim. Yüzü mütecâviz idiler. Fermân etti: “Onlara içir!” Ben de, o kadehteki sütü birer birer verdim. Herbirisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek bütün ehl‑i Suffa o sâfî sütten içtiler.
Sonra fermân etti ki: بَق۪يتُ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. İçtikçe, “İç!” fermân eder; tâ ben dedim: “Seni hak ile irsâl eden Zât‑ı Zülcelâl’e kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim.” Sonra kendisi aldı, “Bismillâh” deyip hamdederek bakiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.
İşte şu sâfî, hàlis süt gibi latîf, şüphesiz mu'cize‑i bâhire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret‑i Buhârî başta olarak, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla beraber; Medrese‑i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffa’nın nâmdâr, sâdık, hâfız bir şâkirdi olan Ebû Hureyre’nin, umum Ehl‑i Suffa’yı ma'nen işhâd ederek, âdeta umumunu temsîl edip şu ihbarı, tevâtür derecesinde kat'î telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok.
175
Acaba, Hazret‑i Ebû Hureyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden; وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehâdîs‑i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, Ehl‑i Suffa’nın tekzîbine hedef edecek muhâlif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin? Hâşâ!‥
Yâ Rab! Şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bereketi hürmetine, bize ihsân ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsân et!‥
Bir Nükte‑i Mühimme
Ma'lûmdur ki; zaîf şeyler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş envâ'‑ı mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misâl ile gösterdik. Herbir misâl, tek başıyla, Nübüvveti isbât eder bir derecede kuvvetli idi. Farz‑ı muhâl olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünkü kavî ile ittifak eden kavîleşir.
Hem şu onbeş misâlin ictimâ'ı; kat'î şüphesiz bir tevâtür‑ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize‑i kübrâyı gösterir. Şimdi, şu mecmûdaki mu'cize‑i kübrâ, bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm‑ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu'cize‑i ekber, içinde görünür.
176
Sonra şu mu'cize‑i ekberi, sâir ondört nev'i mu'cizâtın mecmûuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat'î bir bürhân‑ı nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) gösterir. İşte nübüvvet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) direği, şu mecmûdan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi, cüz'iyâtta ve misâllerde, sû‑i fehimden gelen şübhelerle, o metîn sakf‑ı muallâyı sebatsız ve kàbil‑i sukùt görmek, ne derece akılsızlık olduğunu anladın.
Evet, berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât‑ı Rahîm ve Kerîm’in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki; rızkın envâ'ında, hilâf‑ı âdet olarak, ona, hiçten ve sırf gaybdan ziyâfetler gönderiyor.
Ma'lûmdur ki; Cezîretü'l‑Arab, suyu ve zirâati az bir yerdir. Onun için ahâlisi, hususan bidâyet‑i İslâmdaki sahâbeler, dıyk‑ı maîşete ma'rûzdular. Hem, susuzluğa çok defa giriftâr oluyorlardı. İşte bu hikmete binâen, mu'cizât‑ı bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mühimleri, taam ve su hususunda tezâhür etmiş. Bu hàrikalar, da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil ve mu'cize olmaktan ziyâde, ihtiyaca binâen, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir ikram‑ı İlâhî, bir ihsân‑ı Rabbânî, bir ziyâfet‑i Rahmâniye hükmündedir. Çünkü, o mu'cizâtı görenler, Nübüvvet’i tasdik etmişler. Fakat mu'cize zuhûr ettikçe, îmân ziyâdeleşir; nurun alâ nur olur.
Sekizinci İşâret
Su hususunda tezâhür eden bir kısım mu'cizâtı beyân eder.
177
Mukaddime
Ma'lûmdur ki; cemâatler içinde vukû' bulan hâdiseler, âhâdî bir sûrette nakledilse, tekzîb edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü, insanın fıtratında yalana “yalandır” demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan, her kavimden ziyâde yalana karşı sükût etmez sahâbeler olsa; hususan hâdiseler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a taalluk etse ve bilhassa nakleden, meşâhir‑i sahâbeden olsa; elbette o haber‑i vâhid sâhibi, o hâdiseyi gören cemâati temsîl eder hükmünde rivâyet eder.
Hâlbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât‑ı mâiyeyi, herbir misâli çok tarîklerle, çok sahâbelerin ellerinden, binler tâbiînin muhakkìkleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemâl‑i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabûl edip, arkalarındaki asrın muhakkìklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’te yazılan kütüb‑ü ehâdîsiye sağlam olarak devredilip tâ Buhârî ve Müslim gibi ilm‑i hadîsin dâhî imâmlarının eline geçmiş. Onlar da, kemâl‑i tahkîk ile merâtibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem'ederek bize ders vermişler, takdim etmişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَث۪يرًا
İşte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevâtirdir. Öyle bir cemâat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhâldir. Şu mu'cize, gayet kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma'‑ı azîmde tekerrür etmiş.
Başta Buhârî, Müslim, İmâm‑ı Mâlik, İmâm‑ı Şuayb, İmâm‑ı Katâde gibi pek çok ehl‑i sahîh bir cemâat; sahâbelerden, başta hàdim‑i nebevî Hazret‑i Enes, Hazret‑i Câbir, Hazret‑i İbn-i Mes'ûd gibi meşâhir‑i sahâbenin bir cemâatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi nakl‑i sahîh-i kat'î ile beyân edilmiştir. Bu nev'i mu'cize‑i mâiyeden, pek çok misâllerinden, dokuz misâli beyân edeceğiz.
178
Birinci Misâl
Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha, Hazret‑i Enes’ten – nakl‑i sahîh ile – haber veriyorlar ki; Hazret‑i Enes diyor: “Zevra nâm mahalde, üçyüz kişi kadar, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübârek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.”
İşte şu misâli Hazret‑i Enes, üçyüz kişiyi temsîl ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kişi, şu habere ma'nen iştirâk etmesinler; hem iştirâk etmedikleri hâlde, tekzîb etmesinler.
İkinci Misâl
Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret‑i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî beyân ediyor: “Biz bin beşyüz kişi, Gazve‑i Hudeybiye’de susadık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor… Bin beşyüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.” Sâlim İbn‑i Ebi'l-Ca'd, Câbir’den sormuş: “Kaç kişi idiniz?” Câbir demiş ki: “Yüzbin kişi de olsaydı, yine kâfî gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik.”
İşte şu mu'cize‑i bâhirenin râvileri, ma'nen bin beşyüz kadardırlar. Çünkü fıtrat‑ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl‑i arzusu vardır. Sahâbeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabilelerini fedâ edip, sıdk ve hak için fedâi oldukları hâlde; hem, “Benden bilerek yalan bir şey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!” meâlindeki Hadîs‑i Şerîfin tehdidine karşı, yalana mukâbil sükût etmeleri mümkün değildir. Mâdem sükût ettiler; o haberi kabûl ettiler, ma'nen iştirâk edip, tasdik ediyorlar demektir.
179
Üçüncü Misâl
Gazve‑i Buvat’ta, yine Buhârî, Müslim başta, kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki; Hazret‑i Câbir dedi ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: نَادِ بِالْوُضُوءِ“Abdest almak için nidâ et” dediler. “Su yok” denildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Bir parça su bulunuz.” Gayet az su getirdik. Sonra, o az su üstüne elini kapadı, bir şeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra fermân etti: رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, “Kafilenin büyük teştini (tekne) getir.” Bana getirildi; ben de Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın önüne koydum. O da, elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübârek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübârek parmaklarından kesretle su aktı. Sonra teşt doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler o sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: “Daha kimse kalmadı.” Elini kaldırdı, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i Ahmediye (A.S.M.) ma'nen mütevâtirdir. Çünkü Hazret‑i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır. O, umumun nâmına ilân ediyor. Çünkü o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, başta onun hakkıdır.
İbn‑i Mes'ûd da, aynen rivâyetinde diyor ki: “Ben gördüm ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın parmaklarından çeşme gibi su akıyor.” Acaba, meşâhir‑i sıddıkîn-i sahâbeden olan Enes, Câbir, İbn‑i Mes'ûd gibi bir cemâat dese; “Ben gördüm.” görmemesi mümkün müdür?
Şimdi şu üç misâli birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize‑i bâhire olduğunu gör ve şu üç tarîk birleşse, hakîki tevâtür hükmünde parmaklarından su akmasını kat'î isbât eder.
180
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın, taştan oniki yerde çeşme gibi su akıtması; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünkü: Taştan su akması mümkündür; âdiyât içinde nazîri bulunur. Fakat et ve kemikten âb‑ı kevser gibi suyun kesretle akmasının nazîri, âdiyât içinde yoktur.
Dördüncü Misâl
Başta İmâm‑ı Mâlik, “Muvatta” kitab‑ı mu'teberinde, Muâz İbn‑i Cebel gibi meşâhir‑i sahâbeden haber veriyor ki: Hazret‑i Muâz İbn-i Cebel dedi ki: “Gazve‑i Tebük’te bir çeşmeye rastgeldik; sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Bir parça o suyu toplayınız.” Avuçlarında bir parça topladılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı, suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle aktı; bütün orduya kâfî geldi.” Hattâ bir râvi olan İmâm İbn‑i İshak der ki: “Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu, gürültü yaparak öyle aktı.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Muâz’a fermân etti ki: يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرٰى مَا هَا هُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا Yani: “Bu eser‑i mu'cize olan mübârek su devam edip, buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin.” Ve öyle olmuştur.
Beşinci Misâl
Başta Buhârî, Hazret‑i Berâ’dan ve Müslim, Hazret‑i Seleme İbn-i Ekvâ'dan ve sâir kütüb‑ü sahîha, başka râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: “Gazve‑i Hudeybiye’de, bir kuyuya rastgeldik. Bindörtyüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde bir şey bırakmadık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu; bir kova su istedi; getirdik. Kovanın içine mübârek ağzının suyunu bıraktı ve duâ etti, sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanatı doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.”
181
Altıncı Misâl
Yine Müslim ve İbn‑i Cerîr-i Taberî gibi, hadîsin dâhî imâmları başta olarak kütüb‑ü sahîha, nakl‑i sahîh ile, meşhûr Ebû Katâde’den haber veriyorlar ki; Ebû Katâde diyor: Mûte gazve‑i meşhûresinde reislerin şehâdetleri üzerine, imdâda gidiyorduk. Bende bir kırba vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bana fermân etti: اِحْفَظْ عَلَىَّ م۪يضَئَتَكَ فَسَيَكُونُ لَهَا نَبَاٌ عَظ۪يمٌYani: “Kırbanı sakla; onun büyük işi var.” Sonra susuzluk başladı. Yetmişiki kişi idik – Taberî’nin nakline göre, üçyüz idik – susuz kaldık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Kırbanı getir.” Ben getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım; verdiğim gibi kalmıştı.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i Ahmediye’yi (A.S.M.) gör; اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَاءِ de.
Yedinci Misâl
Başta Buhârî ve Müslim olarak kütüb‑ü sahîha, Hazret‑i İmran İbn-i Husayn’dan haber veriyorlar ki; İmran der: Bir seferde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali’ye fermân etti ki: “Filân mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz.” Ben ve Ali beraber gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: “Bir kaba bir parça su boşaltınız.” Boşalttık. Bereketle duâ etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Fermân etti ki: “Herkes gelsin, kabını doldursun.” Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular, içtiler. Sonra fermân etti: “Kadına bir şeyler toplayınız.” Kadının eteğini doldurdular. İmran diyor ki: “Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyâdeleşiyor.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadına fermân etti ki: اِذْهَب۪ي فَاِنَّا لَمْ نَأْخُذْ مِنْ مَائِكِ شَيْئًا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَقٰينَا Yani: “Senin suyundan almadık; belki Cenâb‑ı Hak, bize hazinesinden su içirdi.”
182
Sekizinci Misâl
Başta meşhûr İbn‑i Huzeyme, Sahîhinde, râviler Hazret‑i Ömer’den naklediyorlar ki: “Gazve‑i Tebük’te susuz kaldık. Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebû Bekiri's‑Sıddık Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a duâ etmek için ricâ etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı; yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsûs olarak hududumuzu tecâvüz etmedi.” Demek tesâdüf içine karışmamış, sırf bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) ’dır.
Dokuzuncu Misâl
Meşhûr Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs’ın hafîdi ve dört imâmın ona i'timâd edip ve ondan tahric‑i hadîs ettikleri Amr İbn‑i Şuayb’dan – nakl‑i sahîh ile – haber veriyorlar ki, demiş: “Nübüvvetten evvel, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebû Tâlib ile deveye binip Arafa civarında Zülmecaz nâm mevkie geldikleri vakit Ebû Tâlib demiş: ‘Ben susadım.’ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebû Tâlib içmiştir.”
Muhakkìkînden birisi demiş ki: Şu hâdise nübüvvetten evvel olduğundan, irhâsat kabîlinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binâen bir kerâmet‑i Ahmediye (A.S.M.) sayılabilir.
İşte şu dokuz misâller gibi, doksan misâl olmasa da, belki doksan sûrette rivâyetler, mu'cizât‑ı mâiyeyi haber vermişler. Baştaki yedi misâl, manevî tevâtür gibi kat'î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misâl, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid değil, râvileri çok değiller; fakat sekizinci misâlde, Hazret‑i Ömer’den rivâyet olunan mu'cize‑i sehâbiyeyi te'yid ve takviye eden ikinci bir mu'cize‑i sehâbiye:
183
Başta İmâm‑ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb‑ü sahîha, Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki: Hazret‑i Ömer, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan, yağmur duâsını niyâz etti. Çünkü ordu suya muhtaçtı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi, ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdeta, yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi, gitti.
Şu hâdise nasıl ki, sekizinci misâli te'yid ve kat'î isbât eder; öyle de, şu hâdisede, meşhûr allâmelerden ve tashihte çok müşkül‑pesend, hattâ çok sahîhlere mevzu' deyip kabûl etmeyen İbn‑i Cevzî gibi bir muhakkìk der ki: “Şu hâdise Gazve‑i Meşhûre-i Bedir’de vukû' bulmuş. ﴿وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ﴾ âyet‑i kerîmesi, o hâdiseyi beyân edip, ifâde eder.” Mâdem âyet o hâdiseyi gösterir; kat'iyyetinde şübhe kalmaz.
Hem duâ‑yı Nebevî ile, birden ve sür'atle ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir mu'cize‑i mütevâtiredir. Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevâtür ile nakledilmiş.
Dokuzuncu İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'‑ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize‑i şeceriye, mübârek parmaklarından suyun akması gibi, ma'nen mütevâtirdir. Müteaddid sûretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir.
184
Evet Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emri için, ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarîhan mütevâtir denilebilir. Çünkü, meşâhir‑i sıddıkîn-i sahâbeden Hazret‑i Ali, Hazret‑i İbn-i Abbâs, Hazret‑i İbn-i Mes'ûd, Hazret‑i İbn-i Ömer, Hazret‑i Ya'lâ İbn-i Murre, Hazret‑i Câbir, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik, Hazret‑i Büreyde, Hazret‑i Üsâme Bin Zeyd ve Hazret‑i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahâbeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize‑i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiîn’in yüzer imâmları, mezkûr sahâbelerden, herbir sahâbeden, ayrı bir tarîk ile, o mu'cize‑i şeceriyeyi nakletmişler; âdeta muzâaf tevâtür sûretinde bize nakletmişler. İşte şu mu'cize‑i şeceriye, hiçbir şübhe kabûl etmez bir tevâtür‑ü manevî-i kat'î hükmündedir.
Şimdi, o mu'cize‑i kübrânın, tekerrür ettiği hâlde, birkaç sahîh sûretlerini birkaç misâl ile beyân edeceğiz:
Birinci Misâl
Başta İmâm‑ı Mâce ve Dârimî ve İmâm‑ı Beyhakî, nakl‑i sahîhle, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik’ten ve Hazret‑i Ali’den ve Bezzar ve İmâm‑ı Beyhakî, Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; üç sahâbe demişler: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzîbinden müteessir olarak mahzûn idi. Dedi: يَا رَبِّ اَرِن۪ي اٰيَةً لَا اُبَال۪ي مَنْ كَذَّبَن۪ي بَعْدَهَا
Enes’in rivâyetinde, Hazret‑i Cebrâil hâzır idi. Vâdi kenarında bir ağaç vardı. Hazret‑i Cebrâil’in i'lâmıyla, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; tâ yanına geldi. Sonra git, dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti.
İkinci Misâl
Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz; Şifâ‑i Şerîf’te, ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an'ane ile, Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyor ki: Bir seferde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi.
185
Fermân etti: اَيْنَ تُر۪يدُ “Nereye gidiyorsun?”
Bedevî dedi: “Ehlime.”
Fermân etti: هَلْ لَكَ اِلٰى خَيْرٍ مِنْ ذٰلِكَ “Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?”
Bedevî dedi: “Nedir?”
Fermân etti: اَنْ تَشْهَدَ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
Bedevî dedi: “Bu şehâdete şâhid nedir?”
Fermân etti: هٰذِهِ الشَّجَرَةُ السَّمُرَةُ“Vâdi kenarındaki ağaç şâhid olacak.”
İbn‑i Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şakk etti, geldi; tâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına. Üç defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ağacı istişhâd etti. Ağaç da, sıdkına şehâdet etti. Emretti, yine yerine gidip yerleşti.
Hazret‑i Büreyde İbn-i Hasîb El-Eslemî tarîkinde – nakl‑i sahîh ile – Büreyde dedi ki: Biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, bir seferde bir a'rabî geldi. Bir âyet, yani bir mu'cize istedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: قُلْ لِتِلْكَ الشَّجَرَةِ رَسُولُ اللّٰهِ يَدْعُوكِ Bir ağaca işâret etti; ağaç, sağa ve sola meylederek köklerini yerden çıkarıp, huzur‑u Nebevî’ye geldi, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ dedi. Sonra a'rabî dedi: “Yine yerine gitsin.” Emretti, yerine gitti. A'rabî dedi: “İzin ver, sana secde edeyim.” Dedi: “İzin yok kimseye.” Dedi: “Öyle ise, senin elini ayağını öpeceğim.” İzin verdi.
186
Üçüncü Misâl
Başta Sahîh‑i Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: “Biz bir seferde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ‑yı hâcet için bir yer aradı. Settâreli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki ağaç yanına. Bir ağacın dalını tuttu, çekti. Ağaç, itâat ederek beraber gitti; öteki ağacın yanına getirdi. Mutî' devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o sûretle yanyana getirdi. Sonra dedi: اِلْتَئِمَا عَلَىَّ بِاِذْنِ اللّٰهِ Yani: “Üstüme birleşiniz.” dedi. İkisi birleşerek settâre oldular. Arkalarında kazâ‑yı hâcet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler.”
İkinci bir rivâyette, yine Hazret‑i Câbir der ki: “Bana emretti ki: يَا جَابِرُ قُلْ لِهٰذِهِ الشَّجَرَةِ يَقُولُ لَكِ رَسُولُ اللّٰهِ: اِلْحَق۪ي بِصَاحِبَتِكِ حَتّٰى اَجْلِسَ خَلْفَكُمَا
Yani: “O ağaçlara de, Resûlullâh’ın hâceti için birleşiniz.” Ben öyle dedim; onlar da birleştiler. Sonra ben beklerken, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi. Başıyla sağa sola işâret etti; o iki ağaç yerlerine gittiler.”
Dördüncü Misâl
– Nakl‑i sahîh ile – Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsâme bin Zeyd der ki: “Bir seferde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ‑yı hâcet için hàlî, settâreli bir yer bulunmuyordu. Fermân etti ki: هَلْ تَرٰى مِنْ نَخْلٍ اَوْ حِجَارَةٍ Dedim: “Evet, var.” Emretti ve dedi: اِنْطَلِقْ وَقُلْ لَهُنَّ اِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ يَأْمُرُكُنَّ اَنْ تَأْت۪ينَ لِمَخْرَجِ رَسُولِ اللّٰهِ وَقُلْ لِلْحِجَارَةِ مِثْلَ ذٰلِكَ
Yani ağaçlara de ki: “Resûlullâh’ın hâceti için birleşiniz.” Ve taşlara da de: “Duvar gibi toplanınız.” Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hâcetinden sonra, yine emretti: قُلْ لَهُنَّ يَفْتَرِقْنَ Benim nefsim kabza‑i kudretinde olan Zât‑ı Zülcelâl’e kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp, yerlerine gittiler.”
187
Şu, Hazret‑i Câbir ve Üsâme’nin beyân ettiği iki hâdiseyi, aynen Ya'lâ İbn‑i Murre ve Gaylan İbn‑i Selemeti's-Sakafî ve Hazret‑i İbn-i Mes'ûd, Gazve‑i Huneyn’de aynen haber veriyorlar.
Beşinci Misâl
İmâm‑ı İbn-i Fûrek ki, kemâl‑i ictihâd ve fazlından kinâye olarak, “Şâfiî‑yi Sânî” ünvânını alan allâme‑i asır, kat'î haber veriyor ki: Gazve‑i Tâif’te, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O hâlde iken bir sidre ağacına rastgeldi. Ağaç ona yol verip, atını incitmemek için, iki şakk oldu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanımıza kadar o ağaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı.
Altıncı Misâl
Hazret‑i Ya'lâ, tarîkinde – nakl‑i sahîh ile – haber veriyor ki: Bir seferde, talha veya semure denilen bir ağaç geldi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın etrafında tavâf eder gibi döndü. Sonra yine yerine gitti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: اِنَّهَا اِسْتَأْذَنَتْ اَنْ تُسَلِّمَ عَلَىَّYani: “O ağaç, Cenâb‑ı Hak’tan istedi ki, bana selâm etsin.”
188
Yedinci Misâl
Muhaddisler, nakl‑i sahîh ile İbn‑i Mes'ûd’dan beyân ediyorlar ki; İbn‑i Mes'ûd dedi: “Batn‑ı Nahl denilen nâm mevkide, Nusaybin ecinnîleri ihtidâ için Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnîlerin geldiklerini haber verdi.”
Hem İmâm‑ı Mücâhid, o hadîste İbn‑i Mes'ûd’dan nakleder ki: “O cinnîler bir delil istediler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti.” İşte, cin tâifesine bir tek mu'cize kâfî geldi.
Acaba bu mu'cize gibi bin mu'cizât işiten bir insan îmâna gelmezse, cinnîlerin; ﴿يَقُولُ سَف۪يهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًا﴾ tâbir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?
Sekizinci Misâl
Sahîh‑i Tirmizî, nakl‑i sahîh ile Hazret‑i İbn-i Abbâs’tan haber veriyorlar ki; İbn‑i Abbâs dedi ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a'rabîye fermân etti: اَرَاَيْتَ اِنْ دَعَوْتُ هٰذَا الْعِذْقَ مِنْ هٰذِهِ النَّخْلَةِ اَتَشْهَدُ اَنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ “Ben, bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, îmân edecek misin?” “Evet” dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O urcun, ağacının başından kopup, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına atladı, geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.
İşte, bu sekiz misâl gibi çok misâller var; çok tarîklerle nakledilmişler. Ma'lûmdur ki; yedi‑sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binâenaleyh, şu en meşhûr sıddıkîn‑i sahâbeden, böyle müteaddid tarîklerle ihbar edilen şu mu'cize‑i şeceriye, elbette tevâtür‑ü manevî kuvvetindedir; belki tevâtür‑ü hakîkidir. Zâten sahâbeden sonra tâbiînin eline geçtiği vakit, tevâtür sûretini alır. Hususan Buhârî, Müslim, İbn‑i Hibban, Tirmizî gibi kütüb‑ü sahîha, tâ zaman‑ı sahâbeye kadar, o yolu, o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki; meselâ Buhârî’de görmek, aynı sahâbeden işitmek gibidir.
189
Acaba O Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ağaçlar – misâllerde göründüğü gibi – O’nu tanıyıp, risaletini tasdik edip, O’na selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itâat ettiği hâlde, kendilerine insan diyen bir kısım câmid, akılsız mahlûklar; O’nu tanımazsa, îmân etmezse; kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?
Onuncu İşâret
Şu mu'cize‑i şeceriyeyi daha ziyâde takviye eden, mütevâtir bir sûrette nakledilen حَن۪ينُ الْجِذْعِ mu'cizesidir. Evet, Mescid‑i Şerîf-i Nebevî’de, kuru direğin büyük bir cemâat içinde muvakkaten, firâk‑ı Ahmedî’den (A.S.M.) ağlaması; beyân ettiğimiz mu'cize‑i şeceriyenin misâllerini hem te'yid eder, hem kuvvet verir. Çünkü o da ağaçtır; cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevâtirdir. Öteki kısımlar, herbirinin nev'i mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, misâlleri; çoğu sarîh tevâtür derecesine çıkmıyor.
Evet, Mescid‑i Şerîf’te, hurma ağacından olan kuru direk, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, ona dayanıyordu. Sonra minber‑i şerîf yapıldığı vakit, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enîn edip ağladı; bütün cemâat işitti. Tâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, tesellî verdi; sonra durdu. Şu mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok tarîklerle, tevâtür derecesinde nakledilmiştir.
190
Evet حَن۪ينُ الْجِذْعِ mu'cizesi, çok münteşir ve meşhûr ve hakîki mütevâtirdir. Sahâbelerin bir cemâat‑i àlîsinden, onbeş tarîk ile gelip, tâbiînin yüzer imâmları; o mu'cizeyi, o tarîklerle, arkadaki asırlara haber vermişler. Sahâbenin o cemâatinden ulemâ‑i sahâbe nâmdârları ve rivâyet‑i hadîsin reislerinden Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik (hàdim‑i Nebevî), Hazret‑i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî (hàdim‑i Nebevî), Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer, Hazret‑i Abdullâh Bin Abbâs, Hazret‑i Sehl Bin Sa'd, Hazret‑i Ebû Saidi'l-Hudrî, Hazret‑i Übeyy İbni'l-Kâ'b, Hazret‑i Büreyde, Hazret‑i Ümmü'l-Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşâhir‑i ulemâ-i sahâbe ve rivâyet‑i hadîsin rüesâları gibi, herbiri bir tarîkin başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha; arkalarındaki asırlara, o mütevâtir mu'cize‑i kübrâyı, tarîkleriyle haber vermişler.
191
İşte, Hazret‑i Câbir tarîkinde der ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid‑i Şerîf’te جِذْعُ النَّخْلِdenilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber‑i Şerîf yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit, direk tahammül edemeyerek hâmile deve gibi ses verip inleyerek ağladı.”
Hazret‑i Enes, tarîkinde der ki: “Câmus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi.”
Sehl İbn‑i Sa'd tarîkinde der: “Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı.”
Hazret‑i Übeyy İbni'l-Kâ'b tarîkinde diyor: “Hem öyle ağladı ki, inşikak etti.”
Diğer bir tarîkte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: اِنَّ هٰذَا بَكٰى لِمَا فَقَدَ مِنَ الذِّكْرِ Yani: “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr‑i İlâhî’nin iftirakındandır ağlaması.”
Diğer bir tarîkte fermân etmiş: لَوْ لَمْ اَلْتَزِمْهُ لَمْ يَزَلْ هٰكَذَا اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ تَحَزُّنًا عَلٰى رَسُولِ اللّٰهِ Yani: “Ben onu kucaklayıp tesellî vermeseydim, Resûlullâh’ın iftirakından kıyâmete kadar böyle ağlaması devam edecekti.”
Hazret‑i Büreyde tarîkinde der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup fermân etti: اِنْ شِئْتَ اَرُدُّكَ اِلَى الْحَائِطِ الَّذ۪ي كُنْتَ ف۪يهِ تَنْبُتُ لَكَ عُرُوقُكَ وَيَكْمُلُ خَلْقُكَ وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ وَثَمَرُكَ وَاِنْ شِئْتَ اَغْرِسُكَ فِي الْجَنَّةِ يَأْكُلُ اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ مِنْ ثَمَرِكَ
Sonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da işitti: اِغْرِسْن۪ي فِي الْجَنَّةِ يَأْكُلُ مِنّ۪ي اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ ف۪ي مَكَانٍ لَا يَبْلٰى Yani: “Cennet’te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenâb‑ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada bekà bulup, çürümek yoktur.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: قَدْ فَعَلْتُ Sonra fermân etti: اِخْتَارَ دَارَ الْبَقَاءِ عَلٰى دَارِ الْفَنَاءِ
192
İlm‑i Kelâmın büyük imâmlarından meşhûr Ebû İshak‑ı İsferânî naklediyor ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü.”
Hazret‑i Übeyy İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise‑i hàrikadan sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Direk, minberin altına konulsun.” Minberin altına konuldu; tâ Mescid‑i Şerîf’in tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret‑i Übeyy İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhâfaza edildi.
Meşhûr Hasan‑ı Basrî, şu hâdise‑i mu'cizeyi şâkirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: “Ağaç, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor… Sizler daha ziyâde iştiyaka, meyle müstehaksınız…”
Biz de Deriz Ki Evet, hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet‑i Seniye’sine ve Şerîat‑ı Garrâ’sına ittibâ' iledir.
Bir Nükte‑i Mühimme: Eğer denilse: Neden Gazve‑i Hendek’te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu'cize‑i taamiye ve mübârek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize‑i mâiye, neden şu hanîn‑i ciz' mu'cizesi gibi şa'şaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Hâlbuki o ikisi, bundan daha ziyâde bir cemâatte vukû' bulmuş…
Elcevab: Zuhûr eden mu'cizeler, iki kısımdır. Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhâr ediliyor. Hanîn‑i ciz' şu nev'idendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için, bir hüccet olarak zuhûra gelmiş ki; Mü'minlerin îmânını ziyâdeleştirmek ve münâfıkları ihlâsa ve îmâna sevketmek ve küffarı îmâna getirmek için zâhir olmuş. Onun için, avâm ve hàvâs herkes onu gördü; onun neşrine fazla ihtimam edildi.
193
Fakat şu mu'cize‑i taamiye ve mu'cize‑i mâiye ise; mu'cizeden ziyâde bir kerâmettir, belki kerâmetten ziyâde bir ikramdır, belki ikramdan ziyâde ihtiyaca binâen bir ziyâfet‑i Rahmâniyedir. Onun için, çendan da'vâ‑yı Nübüvvet’e delildir ve mu'cizedir; fakat asıl maksad; ordu aç kalmış, bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği gibi, Cenâb‑ı Hak, hazine‑i gaybdan bir sâ' taamdan, bin adama ziyâfet veriyor. Hem susuz kalmış mücâhid bir orduya, Kumandan‑ı A'zamın parmaklarından, âb‑ı kevser gibi su akıttırıp içiriyor.
İşte şu sır içindir ki, mu'cize‑i taamiye ve mu'cize‑i mâiyenin herbir misâli, hanîn‑i ciz' derecesine çıkmıyor. Fakat o iki mu'cizenin cinsleri ve nev'ileri, külliyet itibariyle, hanîn‑i ciz' gibi mütevâtir ve kesretlidir. Hem taamın bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor. Onun için fazla intişar etti.
Eğer denilse: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın her hâl ve hareketini kemâl‑i ihtimam ile sahâbeler muhâfaza ederek nakletmişler. Böyle mu'cizât‑ı azîme, neden on‑yirmi tarîk ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi.
Hem neden Hazret‑i Enes, Câbir, Ebû Hureyre’den çok geliyor; Hazret‑i Ebû Bekir ve Ömer az rivâyet ediyor?
Elcevab: Birinci şıkkın cevabı, Dördüncü İşâretin Üçüncü Esâsında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasıl ki, insan bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele‑i Şer'iye, müftüden haber alınır ve hâkezâ…
194
Öyle de; sahâbe içinde, ehâdîs‑i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ‑i sahâbeden bir kısım, ona ma'nen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret‑i Ebû Hureyre, bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret‑i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilâfet‑i kübrâ ile meşgul imiş. Onun için, ehâdîsi, ümmete ders vermek için, Ebû Hureyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara i'timâd edip; ondan, rivâyeti az ederdi.
Hem mâdem sıddık, sadûk, sâdık ve musaddak bir sahâbenin meşhûr bir nâmdârı, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki‑üç tarîk ile geliyor.
Onbirinci İşâret
Onuncu İşâret nasıl ki, şecer tâifesindeki mu'cize‑i Nebeviyeyi gösterdi. Onbirinci İşâret dahi, cemâdâtta taş ve dağ tâifesinin mu'cize‑i Nebeviyeyi gösterdiklerine işâret edecek. İşte biz de, o çok kesretli misâllerinden yedi‑sekiz misâli zikredeceğiz:
Birinci Misâl
Allâme‑i Mağrib Hazret‑i Kàdî İyâz, Şifâ‑i Şerîf’inde ulvî bir senedle ve Buhârî sâhibi gibi mühim imâmlardan nakl‑i sahîh ile haber veriyorlar ki; hàdim‑i Nebevî Hazret‑i İbn-i Mes'ûd der ki: “Biz, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk.”
İkinci Misâl
Nakl‑i sahîh ile, Enes ve Ebû Zerr’den kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret‑i Enes (hàdim‑i Nebevî) demiş ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı; mübârek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebû Bekiri's‑Sıddık’ın eline koydu, yine tesbih ettiler.” Ebû Zerr‑i Gıfârî, tarîkinde der ki: “Sonra Hazret‑i Ömer’in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret‑i Osman’ın eline koydu, yine tesbihe başladılar.” Sonra, Hazret‑i Enes ve Ebû Zerr diyorlar ki: “Ellerimize koydu, sustular.”
195
Üçüncü Misâl
Hazret‑i Ali ve Hazret‑i Câbir ve Hazret‑i Âişe-i Sıddıka’dan nakl‑i sahîh ile sâbittir ki; dağ, taş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı.
Hazret‑i Ali’nin tarîkinde diyor ki: “Bidâyet‑i nübüvvette, nevâhî‑i Mekke’de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rastgeldiğimiz vakit, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı.”
Hazret‑i Câbir, tarîkinde der ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, taş ve ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad edip, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyordular.” Câbir’in bir rivâyetinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اِنّ۪ي لَاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّBazılar demişler ki; “O, Hacerü'l‑Esved’e işârettir.”
Hazret‑i Âişe’nin tarîkinde demiş; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: لَمَّا اسْتَقْبَلَن۪ي جَبْرَائ۪يلُ بِالرِّسَالَةِ جَعَلْتُ لَا اَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلَا شَجَرٍ اِلَّا قَالَ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
196
Dördüncü Misâl
Nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Abbâs’tan haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbâs ve dört oğlunu (Abdullâh, Ubeydullâh, Fazl, Kusem) beraber, “Mülâet” denilen bir perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi: يَا رَبِّ هٰذَا عَمّ۪ي وَصِنْوُ اَب۪ي وَهٰؤُلَاءِ بَنُوهُ فَاسْتُرْهُمْ مِنَ النَّارِ كَسَتْر۪ي اِيَّاهُمْ بِمُلَائَت۪ي deyip, duâ etti. Birden, evin damı ve kapısı ve duvarları, “Âmîn, âmîn.” diyerek duâya iştirâk ettiler.
Beşinci Misâl
Başta Buhârî, İbn‑i Hibban, Dâvud, Tirmizî gibi kütüb‑ü sahîha, müttefikan Hazret‑i Enes’ten, Ebû Hureyre’den, Osman‑ı Zinnûreyn’den, Aşere‑i Mübeşşere’den Sa'd İbn‑i Zeyd’den haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ebû Bekiri's‑Sıddık, Ömerü'l‑Fâruk ve Osman‑ı Zinnûreyn ile Uhud Dağının başına çıktılar. Cebel‑i Uhud, ya onların mehâbetlerinden veya kendi sürûr ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ وَصِدّ۪يقٌ وَشَه۪يدَانِ
197
Şu hadîs, Hazret‑i Ömer ve Osman şehîd olacaklarına bir ihbar‑ı gaybîdir. Şu misâlin tetimmesi olarak nakledilmiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mekke’den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebîr nâmındaki dağa çıktılar. Sebîr dedi: “Yâ Resûlallâh, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım.” Cebel‑i Hirâ çağırdı: يَا رَسُولَ اللّٰهِ اِلَىَّ“Bana gel.” Bu sır içindir ki, ehl‑i kalb, Sebîr’de havf ve Hirâ’da da emniyeti hissederler.
Bu misâlden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil abddir, müsebbihdir ve vazifedârdırlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.
Altıncı Misâl
Nakl‑i sahîh ile, Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyorlar ki, demiş: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken, ﴿وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِهِ﴾ âyetini okudu. Ve dedi: اِنَّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالُ dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi; korktuk ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşürecek bir derecede sallandı.”
198
Yedinci Misâl
Nakl‑i sahîh ile, Habrü'l‑Ümme ve Tercümânü'l‑Kur'ân olan Hazret‑i İbn-i Abbâs ve hàdim‑i Nebevî ve ulemâ‑i azîme-i sahâbeden olan İbn‑i Mes'ûd’dan haber veriyorlar ki, demişler: “Feth‑i Mekke gününde, Kâbe ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üçyüz altmış sanem vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elinde kavse benzer bir değnekle, o sanemlere birer birer işâret ederek, ﴿جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا﴾ deyip, hangisine işâret etti, yere düştü. Sanemin yüzüne işâret ettiyse, arkasına düşer; arkasına işâret ettiyse, yüz üstüne düşer ve hâkezâ‥ sanemler yere yuvarlandılar.”
Sekizinci Misâl
Meşhûr Buhayrâ‑yı Râhib’in meşhûr kıssasıdır ki; Nübüvvetten evvel, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amucası Ebû Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına, ticârete gidiyorlar. Buhayrâ‑yı Râhib’in kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmeyen münzevî Buhayrâ‑yı Râhib birden çıkageldi. Kafile içinde Muhammedü'l‑Emîn’i (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: “Şu Seyyidü'l‑Âlemîndir ve Peygamber olacaktır.” Kureyşîler dediler: “Neden biliyorsun?” Mübârek Râhib dedi ki: “Siz gelirken baktım ki, havada, üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammedü'l‑Emîn (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki; taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebîlere yapılır.”
İşte bu sekiz misâl gibi, belki seksen misâl var. Bu sekiz misâl birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe onu koparamaz ve sarsamaz… Şu cins mu'cize; umumiyeti itibariyle, yani cemâdâtın da'vâ‑yı nübüvvete delil olarak konuşmaları, manevî tevâtür hükmünde, yakìni ve kat'iyyeti ifâde eder. Herbir misâl, mecmûun kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır. Evet, zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaîf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse, öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydân okur.
199
Onikinci İşâret
Onbirinci İşâretle alâkadar olan üç misâl, fakat gayet mühim misâllerdir.
Birinci Misâl
﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ nass‑ı kat'îsiyle ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin tahkîkiyle ve umum ehl‑i hadîsin ihbarıyla, Gazve‑i Bedir’de, şu âyet haber veriyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi, bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken, birden kaçtılar.
Hem Gazve‑i Huneyn’de, başta İmâm‑ı Müslim olarak ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve‑i Huneyn’de – Bedir gibi – küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi girdiği gibi; Biiznillâh, herbirinin yüzüne, bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar.
İşte Bedir’de ve Huneyn’deki hàrika olan şu hâdise, esbâb‑ı âdi ve kudret‑i beşer dâhilinde olmadığından, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ fermân eder. Yani, “O hâdise, kudret‑i beşer haricindedir. Kuvve‑i beşeriye ile değil; belki, fevkalâde bir sûrette, kudret‑i İlâhiye ile olmuştur.”
200
İkinci Misâl
Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hayber’de bir Yahudî kadını, bir keçiyi biryân yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehir ile zehirlemiş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a göndermiş. Sahâbeler yemeye başladılar. Birden fermân etti: اِرْفَعُوا اَيْدِيَكُمْ اِنَّهَا اَخْبَرَتْن۪ي اَنَّهَا مَسْمُومَةٌ Yani, “Pişirilen keçi bana der ki; ‘Ben zehirliyim.’ diye haber veriyor.” Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin te'sirinden, Bişr İbni'l‑Bera', aldığı bir tek lokmadan vefât etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Fermân etti: “Neden böyle yaptın?” O menhuse dedi: “Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer pâdişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım.”
Bazı rivâyette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl‑i tahkîk demiş ki: “Kendi öldürtmemiş, fakat Bişr’in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler.” Şu vak'a‑i acîbedeki vech‑i i'câzı gösterecek iki‑üç noktayı dinle:
Birincisi: Bir rivâyette var ki, o keçinin kolu haber verdiği vakit, bazı sahâbeler de işittiler.
İkincisi: Hem bir rivâyette vardır ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, haber verdikten sonra dedi: “ ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha te'sir etmeyecektir.” Şu rivâyeti, çendan İbn‑i Hacer-i Askalânî kabûl etmemiş; fakat başkaları kabûl etmişler.
Üçüncüsü: Hem dessâs Yahudîler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve mukarrebîn‑i sahâbeye birden darbe vurmak istedikleri hâlde, birden gâibden haber verilmiş gibi, hâdisenin inkişafı ve desîselerinin akîm kalması ve o ihbarın ifâde ettiği vâkıa doğru çıkması ve hiçbir vakit, sahâbeleri nazarında mütehâlif bir haberi görülmeyen Zât‑ı Ahmediye’nin, “Şu keçinin kolu bana söylüyor.” demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü işitmesi kadar kanâat‑ı kat'iyyeleri olmuş.
201
Üçüncü Misâl
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın “yed‑i beyzâ” ve “asâ” mu'cizesine nazîre olarak, üç hâdisede bir mu'cize‑i Ahmediye:
Birincisi: Hazret‑i İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Saidi'l‑Hudrî’den tahric ve tashih eder ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Katâde İbn‑i Nu'man’a karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve fermân eder ki: “Sana, lamba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek. Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu hânenden çıkar, tardet.” Katâde değneği alır, gider. Yed‑i beyzâ gibi ışık verir. Evine gider, o siyah şahsı görür, tardeder.
İkincisi: Bir menba'‑ı garâib olan Gazve‑i Kübrâ-yı Bedir’de, Ukkâşe İbni'l‑Mihsani'l-Esedî’nin, müşriklerle döğüşürken kılıncı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kılınca mukâbil, kalınca bir değnek verdi. Dedi: “Bununla harbet.” Birden değnek, biiznillâh, uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, tâ Yemâme harbinde şehîd oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise, kat'îdir. Çünkü Ukkâşe, bütün hayatında onunla iftihar etmiş; ve o kılınç, “El‑Avn” nâmıyla meşhûr olmuş. İşte Hazret‑i Ukkâşe’nin iftiharı ve kılıncın “Avn” nâmıyla, kılınçların fevkınde iştihârı, şu hâdisenin, iki hüccetidir.
Üçüncüsü: İbn‑i Abdi'l-Berr gibi bir allâme‑i asır ve ehl‑i tahkîkin büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve‑i Uhud’da, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın halazâdesi olan Abdullâh İbn‑i Cahş harbederken, kılıncı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona bir değnek verdi. O değnek onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser‑i mu'cize olan kılınç, bâkî kaldı. Meşhûr İbn‑i Seyyidi'n-nâs, siyerinde haber veriyor ki: “Bir zaman sonra, Abdullâh o kılıncı Buğay‑ı Türkî nâmında bir adama, ikiyüz liraya sattı.”
202
İşte bu iki kılınç, Asâ‑yı Mûsa gibi birer mu'cizedir. Fakat Asâ‑yı Mûsa, vefât‑ı Mûsa’dan sonra, vech‑i i'câzı kalmadı. Fakat şunlar bâkî kaldılar.
Onüçüncü İşâret
Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem mütevâtir, hem misâlleri pek çok bir nev'i dahi; hastalar ve yaralılar nefes‑i mübârekiyle şifâ bulmalarıdır. Şu nev'i mu'cize‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) nev'i itibariyle, manevî mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, bir kısmı dahi manevî mütevâtir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, İlm‑i Hadîs’in müdakkik imâmları tashih ve tahric ettikleri için, kanâat‑ı ilmiye verir. Biz de, pek çok misâllerinden, birkaç misâlini zikredeceğiz:
Birinci Misâl
Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz, Şifâ‑i Şerîf’inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddid tarîklerle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hàdimi ve bir kumandanı ve Hazret‑i Ömer’in zamanında ordu‑yu İslâmın başkumandanı ve İran’ın fâtihi ve Aşere‑i Mübeşşere’den olan Hazret‑i Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs diyor:
“Gazve‑i Uhud’da ben, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idim. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, “At!” diyordu. Nasl’sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: “At!” Ben de atardım. Kanatlı oklar gibi uçardı; küffarın cesedine yerleşirdi. O hâlde iken, Katâde İbn‑i Nu'man’ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadekası, yüzünün üstüne indi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; mübârek, şifâlı eliyle, onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi, şifâ buldu.”
203
Şu vâkıa, çok iştihâr etmiş. Hattâ Katâde’nin bir hafîdi, Ömer bin Abdülazîz’in yanına geldiği vakit, kendini şöyle ta'rif etmiş: “Ben, öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifâ buldu. En güzel göz o olmuş.” diye, nazm sûretinde Hazret‑i Ömer’e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış. (Hâşiye)
Hem, nakl‑i sahîh ile haber verilmiş ki; meşhûr Ebû Katâde’nin, Yevm‑i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübârek yüzüne isabet etmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mübârek eliyle meshetmiş. Ebû Katâde der ki: “Kat'iyyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.”
İkinci Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hayber’de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy‑i Haydarî’yi bayraktar ta'yin ettiği hâlde, Ali’nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, tiryâk gibi tükrüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifâ bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, kal'a‑i Hayber’i fethetti.
Hem o vâkıada, Seleme İbn‑i Ekvâ'ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona nefes edip, birden ayağı şifâ bulmuş.
204
Üçüncü Misâl
Başta Nesâî olarak, erbâb‑ı siyer, Osman İbn‑i Huneyf’ten haber veriyorlar ki; Osman diyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir a'mâ geldi, dedi: “Benim gözlerimin açılması için duâ et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona fermân etti: فَانْطَلِقْ وَتَوَضَّأْ ثُمَّ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ وَقُلِ اللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْئَلُكَ وَاَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ اِنّ۪ي اَتَوَجَّهُ بِكَ اِلٰى رَبِّكَ اَنْ يَكْشِفَ عَنْ بَصَر۪ي اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِيَّ
O gitti, öyle yaptı, geldi; gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.
Dördüncü Misâl
Büyük bir imâm olan İbn‑i Vehb, haber veriyor ki: Gazve‑i Bedr’in ondört şehîdinden birisi olan Muavviz İbn‑i Afra', Ebû Cehil ile döğüşürken, Ebû Cehil‑i laîn o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükrüğünü ona sürdü; birden şifâ buldu. Yine harbe gitti, şehîd oluncaya kadar harbetti.
Hem yine İmâm‑ı Celîl İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn‑i Yesaf’ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kolunu, omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifâ bulmuş.
İşte şu iki vâkıa, çendan âhâdîdir ve haber‑i vâhiddir; fakat İbn‑i Vehb gibi bir imâm tashih etse, Gazve‑i Bedir gibi bir menba'‑ı mu'cizât olan bir gazvede olsa, hem bu iki vâkıayı andıracak çok misâller bulunsa; elbette şu iki vâkıa, kat'î ve vâkidir denilebilir.
İşte ehâdîs‑i sahîha ile sübût bulan belki bin misâl var ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek eli, ona şifâ olmuş.
205
Bu Parça Altun ve Elmas ile Yazılsa Liyâkati Var
Evet sâbıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ﴾sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer’i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifâ olması; elbette o mübârek el, ne kadar hàrika bir mu'cize‑i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güyâ ahbab içinde o elin avucu, küçük bir zikirhâne‑i Sübhânîdir ki; küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler.
Ve a'dâya karşı küçücük bir cephane‑i Rabbânîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczâhâne‑i Rahmânîdir ki; hangi derde temâs etse derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, Kamer’i parçalayıp Kàb‑ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb‑ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme‑i rahmet hükmüne girer.
Acaba, böyle bir Zâtın bir tek eli, böyle acîb mu'cizâta mazhar ve medâr olsa; O Zâtın Hàlık‑ı Kâinât yanında ne kadar makbûl olduğu ve da'vâsında ne kadar sâdık bulunduğu ve o el ile bîat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?‥
206
Bir Suâl: Deniliyor ki: Sen çok şeylere mütevâtir dersin; hâlbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevâtir bir şey böyle gizli kalmaz?