199
Onikinci İşâret
Onbirinci İşâretle alâkadar olan üç misâl, fakat gayet mühim misâllerdir.
Birinci Misâl
﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ nass‑ı kat'îsiyle ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin tahkîkiyle ve umum ehl‑i hadîsin ihbarıyla, Gazve‑i Bedir’de, şu âyet haber veriyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi, bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken, birden kaçtılar.
Hem Gazve‑i Huneyn’de, başta İmâm‑ı Müslim olarak ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve‑i Huneyn’de – Bedir gibi – küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi girdiği gibi; Biiznillâh, herbirinin yüzüne, bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar.
İşte Bedir’de ve Huneyn’deki hàrika olan şu hâdise, esbâb‑ı âdi ve kudret‑i beşer dâhilinde olmadığından, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾ fermân eder. Yani, “O hâdise, kudret‑i beşer haricindedir. Kuvve‑i beşeriye ile değil; belki, fevkalâde bir sûrette, kudret‑i İlâhiye ile olmuştur.”
200
İkinci Misâl
Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hayber’de bir Yahudî kadını, bir keçiyi biryân yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehir ile zehirlemiş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a göndermiş. Sahâbeler yemeye başladılar. Birden fermân etti: اِرْفَعُوا اَيْدِيَكُمْ اِنَّهَا اَخْبَرَتْن۪ي اَنَّهَا مَسْمُومَةٌ Yani, “Pişirilen keçi bana der ki; ‘Ben zehirliyim.’ diye haber veriyor.” Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin te'sirinden, Bişr İbni'l‑Bera', aldığı bir tek lokmadan vefât etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Fermân etti: “Neden böyle yaptın?” O menhuse dedi: “Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer pâdişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım.”
Bazı rivâyette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl‑i tahkîk demiş ki: “Kendi öldürtmemiş, fakat Bişr’in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler.” Şu vak'a‑i acîbedeki vech‑i i'câzı gösterecek iki‑üç noktayı dinle:
Birincisi: Bir rivâyette var ki, o keçinin kolu haber verdiği vakit, bazı sahâbeler de işittiler.
İkincisi: Hem bir rivâyette vardır ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, haber verdikten sonra dedi: “ ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha te'sir etmeyecektir.” Şu rivâyeti, çendan İbn‑i Hacer-i Askalânî kabûl etmemiş; fakat başkaları kabûl etmişler.
Üçüncüsü: Hem dessâs Yahudîler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve mukarrebîn‑i sahâbeye birden darbe vurmak istedikleri hâlde, birden gâibden haber verilmiş gibi, hâdisenin inkişafı ve desîselerinin akîm kalması ve o ihbarın ifâde ettiği vâkıa doğru çıkması ve hiçbir vakit, sahâbeleri nazarında mütehâlif bir haberi görülmeyen Zât‑ı Ahmediye’nin, “Şu keçinin kolu bana söylüyor.” demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü işitmesi kadar kanâat‑ı kat'iyyeleri olmuş.
201
Üçüncü Misâl
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın “yed‑i beyzâ” ve “asâ” mu'cizesine nazîre olarak, üç hâdisede bir mu'cize‑i Ahmediye:
Birincisi: Hazret‑i İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Saidi'l‑Hudrî’den tahric ve tashih eder ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Katâde İbn‑i Nu'man’a karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve fermân eder ki: “Sana, lamba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek. Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu hânenden çıkar, tardet.” Katâde değneği alır, gider. Yed‑i beyzâ gibi ışık verir. Evine gider, o siyah şahsı görür, tardeder.
İkincisi: Bir menba'‑ı garâib olan Gazve‑i Kübrâ-yı Bedir’de, Ukkâşe İbni'l‑Mihsani'l-Esedî’nin, müşriklerle döğüşürken kılıncı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kılınca mukâbil, kalınca bir değnek verdi. Dedi: “Bununla harbet.” Birden değnek, biiznillâh, uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, tâ Yemâme harbinde şehîd oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise, kat'îdir. Çünkü Ukkâşe, bütün hayatında onunla iftihar etmiş; ve o kılınç, “El‑Avn” nâmıyla meşhûr olmuş. İşte Hazret‑i Ukkâşe’nin iftiharı ve kılıncın “Avn” nâmıyla, kılınçların fevkınde iştihârı, şu hâdisenin, iki hüccetidir.
Üçüncüsü: İbn‑i Abdi'l-Berr gibi bir allâme‑i asır ve ehl‑i tahkîkin büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve‑i Uhud’da, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın halazâdesi olan Abdullâh İbn‑i Cahş harbederken, kılıncı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona bir değnek verdi. O değnek onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser‑i mu'cize olan kılınç, bâkî kaldı. Meşhûr İbn‑i Seyyidi'n-nâs, siyerinde haber veriyor ki: “Bir zaman sonra, Abdullâh o kılıncı Buğay‑ı Türkî nâmında bir adama, ikiyüz liraya sattı.”
202
İşte bu iki kılınç, Asâ‑yı Mûsa gibi birer mu'cizedir. Fakat Asâ‑yı Mûsa, vefât‑ı Mûsa’dan sonra, vech‑i i'câzı kalmadı. Fakat şunlar bâkî kaldılar.
Onüçüncü İşâret
Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem mütevâtir, hem misâlleri pek çok bir nev'i dahi; hastalar ve yaralılar nefes‑i mübârekiyle şifâ bulmalarıdır. Şu nev'i mu'cize‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) nev'i itibariyle, manevî mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, bir kısmı dahi manevî mütevâtir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, İlm‑i Hadîs’in müdakkik imâmları tashih ve tahric ettikleri için, kanâat‑ı ilmiye verir. Biz de, pek çok misâllerinden, birkaç misâlini zikredeceğiz:
Birinci Misâl
Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz, Şifâ‑i Şerîf’inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddid tarîklerle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hàdimi ve bir kumandanı ve Hazret‑i Ömer’in zamanında ordu‑yu İslâmın başkumandanı ve İran’ın fâtihi ve Aşere‑i Mübeşşere’den olan Hazret‑i Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs diyor:
“Gazve‑i Uhud’da ben, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idim. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, “At!” diyordu. Nasl’sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: “At!” Ben de atardım. Kanatlı oklar gibi uçardı; küffarın cesedine yerleşirdi. O hâlde iken, Katâde İbn‑i Nu'man’ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadekası, yüzünün üstüne indi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; mübârek, şifâlı eliyle, onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi, şifâ buldu.”
203
Şu vâkıa, çok iştihâr etmiş. Hattâ Katâde’nin bir hafîdi, Ömer bin Abdülazîz’in yanına geldiği vakit, kendini şöyle ta'rif etmiş: “Ben, öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifâ buldu. En güzel göz o olmuş.” diye, nazm sûretinde Hazret‑i Ömer’e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış. (Hâşiye)
Hem, nakl‑i sahîh ile haber verilmiş ki; meşhûr Ebû Katâde’nin, Yevm‑i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübârek yüzüne isabet etmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mübârek eliyle meshetmiş. Ebû Katâde der ki: “Kat'iyyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.”
İkinci Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hayber’de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy‑i Haydarî’yi bayraktar ta'yin ettiği hâlde, Ali’nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, tiryâk gibi tükrüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifâ bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, kal'a‑i Hayber’i fethetti.
Hem o vâkıada, Seleme İbn‑i Ekvâ'ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona nefes edip, birden ayağı şifâ bulmuş.
204
Üçüncü Misâl
Başta Nesâî olarak, erbâb‑ı siyer, Osman İbn‑i Huneyf’ten haber veriyorlar ki; Osman diyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir a'mâ geldi, dedi: “Benim gözlerimin açılması için duâ et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona fermân etti: فَانْطَلِقْ وَتَوَضَّأْ ثُمَّ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ وَقُلِ اللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْئَلُكَ وَاَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ اِنّ۪ي اَتَوَجَّهُ بِكَ اِلٰى رَبِّكَ اَنْ يَكْشِفَ عَنْ بَصَر۪ي اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِيَّ
O gitti, öyle yaptı, geldi; gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.
Dördüncü Misâl
Büyük bir imâm olan İbn‑i Vehb, haber veriyor ki: Gazve‑i Bedr’in ondört şehîdinden birisi olan Muavviz İbn‑i Afra', Ebû Cehil ile döğüşürken, Ebû Cehil‑i laîn o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükrüğünü ona sürdü; birden şifâ buldu. Yine harbe gitti, şehîd oluncaya kadar harbetti.
Hem yine İmâm‑ı Celîl İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn‑i Yesaf’ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kolunu, omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifâ bulmuş.
İşte şu iki vâkıa, çendan âhâdîdir ve haber‑i vâhiddir; fakat İbn‑i Vehb gibi bir imâm tashih etse, Gazve‑i Bedir gibi bir menba'‑ı mu'cizât olan bir gazvede olsa, hem bu iki vâkıayı andıracak çok misâller bulunsa; elbette şu iki vâkıa, kat'î ve vâkidir denilebilir.
İşte ehâdîs‑i sahîha ile sübût bulan belki bin misâl var ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek eli, ona şifâ olmuş.
205
Bu Parça Altun ve Elmas ile Yazılsa Liyâkati Var
Evet sâbıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ﴾sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer’i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifâ olması; elbette o mübârek el, ne kadar hàrika bir mu'cize‑i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güyâ ahbab içinde o elin avucu, küçük bir zikirhâne‑i Sübhânîdir ki; küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler.
Ve a'dâya karşı küçücük bir cephane‑i Rabbânîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczâhâne‑i Rahmânîdir ki; hangi derde temâs etse derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, Kamer’i parçalayıp Kàb‑ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb‑ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme‑i rahmet hükmüne girer.
Acaba, böyle bir Zâtın bir tek eli, böyle acîb mu'cizâta mazhar ve medâr olsa; O Zâtın Hàlık‑ı Kâinât yanında ne kadar makbûl olduğu ve da'vâsında ne kadar sâdık bulunduğu ve o el ile bîat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz mı?‥
206
Bir Suâl: Deniliyor ki: Sen çok şeylere mütevâtir dersin; hâlbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevâtir bir şey böyle gizli kalmaz?
Elcevab: Ulemâ‑i Şerîat yanında çok mütevâtir ve bedîhî şeyler var ki, onlardan olmayana göre mechûldür. Ehl‑i hadîs yanında da çok mütevâtir var, sâirlerin yanında âhâdî de olmuyor ve hâkezâ… Her fennin ehl‑i ihtisàsı o fenne göre bedîhiyâtı, nazariyâtı beyân edilir. Umum halk ise, o fennin ehl‑i ihtisàsına i'timâd eder, teslîm olur veya içine girer, görür.
Şimdi haber verdiğimiz hakîki mütevâtir veya manevî mütevâtir veya tevâtür hükmünde kat'iyyeti ifâde eden vâkıalar; hem ehl‑i hadîs, hem ehl‑i şerîat, hem ehl‑i usûli'd-din, hem ekser tabakàt‑ı ulemâda hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avâm veya gözünü kapayan nâdânlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.
Beşinci Misâl
İmâm‑ı Bağavî, tahrici ve tashihi ile haber veriyor ki: Ali İbni'l‑Hakem’in, Gazve‑i Hendek’te, küffarın darbesiyle ayağı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifâ buldu ki, atından inmedi.
Altıncı Misâl
Başta İmâm‑ı Beyhakî, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: İmâm‑ı Ali gayet hasta idi. Izdırâbından, kendi kendine duâ edip inliyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: اَللّٰهُمَّ اشْفِهِ ve ayağıyla Hazret‑i Ali’ye dokundu, “Kalk!” dedi; birden şifâ buldu. İmâm‑ı Ali der ki: “Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim.”
207
Yedinci Misâl
Şürehbil El‑Cu'fî’nin meşhûr kıssasıdır ki: Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıncı ve atın dizginini tutamıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle, avucundaki uru meshetti ve mübârek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.
Sekizinci Misâl
Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mu'cize‑i Ahmediye’ye mazhar oldu.
Birincisi: İbn‑i Ebî Şeybe (muhakkìk‑ı kâmil ve muhaddis‑i meşhûr) haber veriyor ki: Bir kadın bir çocuğu, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı, konuşmuyordu, aptal idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi; “çocuğa içirsin” fermân etti. Çocuk, o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından bir şey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemâl sâhibi oldu ki, ukalâ‑yı nâsın fevkıne çıktı.
İkincisi: Nakl‑i sahîh ile, Hazret‑i İbn-i Abbâs demiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnûn bir çocuk getirildi. Mübârek elini onun göğsüne koydu; birden çocuk istifrağ etti; içinden, küçük hıyar kadar siyah bir şey çıktı; çocuk şifâ bulup gitti.
Üçüncüsü: İmâm‑ı Beyhakî ve Nesâî nakl‑i sahîh ile haber veriyorlar ki: Muhammed İbn‑i Hatîb isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükrüğünü sürdü, dakikasında şifâ buldu.
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisânı yok, büyükçe bir çocuk Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına geldi. Çocuğa fermân etmiş: “Ben kimim?” Hiç konuşmayan dilsiz çocuk, اَنْتَ رَسُولُ اللّٰهِ deyip tekellüme başlamış.
208
Beşinci çocuk: Âlem‑i yakazada, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’la mükerrer sûrette müşerref olan Celâleddin‑i Süyûtî ve asrın imâmı, tahric ve tashih ile: Mübârekü'l‑Yemâme ismiyle meşhûr bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına getirmişler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, اَشْهَدُ اَنَّكَ رَسُولُ اللّٰهِ demiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Bârekallâh!” demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mu'cize‑i Ahmediye’ye ve “Bârekallâh” duâ‑yı Nebevî’sine mazhar olduğundan “Mübârekü'l‑Yemâme” ismiyle şöhret bulmuş.
Altıncı çocuk: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat' edip geçtiğinden, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَللّٰهُمَّ اقْطَعْ اَثَرَهُ demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış; hırçınlığının cezasını bulmuş.
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken, lokma istemiş, vermiş. Demiş: “Yok, senin ağzındakini istiyorum.” Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkınde bir hayâ sâhibi oldu.
İşte bu sekiz misâl gibi, seksen değil, belki sekizyüz misâlleri var. Çoğu kütüb‑ü siyer ve ehâdîste beyân edilmiştir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek eli, Hakîm‑i Lokman’ın bir eczâhânesi gibi ve tükrüğü, Hazret‑i Hızır’ın âb‑ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nefesi gibi meded‑res ve şifâ‑resân olsa ve nev'‑i beşer çok musîbet ve belâlara giriftâr olsa; elbette Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnûnlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifâ bulup gitmişler.
209
Hattâ kırk defa hac eden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imâmlarından ve çok sahâbelerle görüşen, Tâus denilen Ebû Abdurrahmani'l‑Yemânî, kat'iyyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ne kadar mecnûn gelmişse, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sînesine elini koymuş ise, kat'iyyen şifâ bulmuştur; şifâ bulmayan kalmamış.”
İşte, Asr‑ı Saâdet’e yetişmiş böyle bir imâm, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse; elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifâ bulmuş. Mâdem şifâ bulmuş, elbette müracaatlar binler olacaktır.
Ondördüncü İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'‑ı mu'cizâtından bir nev'‑i azîmi, duâsıyla zâhir olan hàrikalardır. Evet şu nev'i, kat'î ve hakîki mütevâtirdir. Cüz'iyât ve misâlleri o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misâllerin çokları var ki, onlar da mütevâtir derecesine çıkmışlar. Belki tevâtüre yakın meşhûr olmuşlar. Bir kısmını öyle imâmlar nakletmiş ki, meşhûr mütevâtir gibi, kat'iyyeti ifâde eder. Biz, şu pek çok misâllerinden, tevâtüre yakın ve meşhûr derecesinde münteşir bazı misâlleri, nümûne olarak ve her misâlinde birkaç cüz'iyâtını zikredeceğiz.
Birinci Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yağmur duâsı tevâtür derecesinde ve çok defa tekrar ile, dâima sür'atle kabûl olması; başta İmâm‑ı Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme‑i hadîs nakletmişler. Hattâ bazı defa, minber‑i şerîf üstünde, yağmur duâsı için elini kaldırıp indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir‑iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu.
210
Hattâ nübüvvetten evvel, cedd‑i Nebî Abdülmuttalib, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklük zamanında mübârek yüzüyle yağmur duâsına giderdi. O’nun yüzü hürmetine gelirdi ki; o hâdise, Abdülmuttalib’in bir şiiri ile iştihâr bulmuş.
Hem vefât‑ı Nebevî’den sonra, Hazret‑i Ömer, Hazret‑i Abbâs’ı vesile yapıp demiş: “Yâ Rab! Bu senin Habîbinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver!” Yağmur gelmiş.
Hem İmâm‑ı Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için duâ taleb edildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: “Aman duâ et, kesilsin!” Duâ etti, birden kesildi.
İkinci Misâl
Tevâtüre yakın meşhûrdur ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbe ve îmâna gelenler daha kırka vâsıl olmadan ve gizli ibâdet etmekte iken duâ etti: اَللّٰهُمَّ اَعِزَّ الْاِسْلَامَ بِعُمَرِ ابْنِ الْخَطَّابِ اَوْ بِعَمْرِو ابْنِ الْهِشَامِ Bir‑iki gün sonra, Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb îmâna geldi ve İslâmiyet’i ilân ve i'zâz etmeye vesile oldu. “Fâruk” ünvân‑ı àlîsini aldı.
Üçüncü Misâl
Bazı sahâbe‑i güzîn’e, ayrı ayrı maksadlar için duâ etmiş. Duâsı öyle parlak bir sûrette kabûl olmuş ki, o kerâmet‑i duâiye, mu'cize derecesine çıkmış.
211
Ezcümle, başta Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki; İbn‑i Abbâs’a şöyle duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ فَقِّهْهُ فِي الدّ۪ينِ وَعَلِّمْهُ التَّأْو۪يلَ Duâsı öyle makbûl olmuş ki; İbn‑i Abbâs, “Tercümânü'l‑Kur'ân” ünvân‑ı zîşanını ve “Habrü'l‑Ümme” yani allâme‑i ümmet rütbe‑i àlîsini kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret‑i Ömer, onu ulemâ ve kudemâ‑yı sahâbe meclisine alıyordu.
Hem başta İmâm‑ı Buhârî, ehl‑i kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Enes’in vâlidesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a niyâz etmiş ki: “Senin hàdimin olan Enes’in evlâd ve malı hakkında bereket ile duâ et!” O da duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَكْثِرْ مَالَهُ وَوَلَدَهُ وَبَارِكْ لَهُ ف۪يمَا اَعْطَيْتَهُdemiş. Hazret‑i Enes, âhir ömründe, kasem ile ilân ediyor ki: “Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes'ûd yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki, pek çoktur. Bunlar, bütün duâ‑yı Nebeviyenin bereketindendir.”
Hem başta İmâm‑ı Beyhakî, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Aşere‑i Mübeşşere’den Abdurrahman Bin Avf’a, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kesret‑i mal ve bereketle duâ etmiş. O duânın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber “Fîsebîlillâh” tasadduk etmiş. İşte duâ‑yı Nebeviyenin bereketine bakınız‥ “Bârekallâh” deyiniz…
Hem İmâm‑ı Buhârî başta, râviler naklediyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn‑i Ebî Ca'de’ye, ticârette kâr ve kazanç için, bereketle duâ etmiş. Urve diyor ki: “Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum.” İmâm‑ı Buhârî der ki: “Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç bulurdu.”
212
Hem Abdullâh İbn‑i Cafer’e, kesret‑i mal ve bereket için duâ etmiş. Hazret‑i Abdullâh İbn-i Cafer, o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket‑i duâ-yı Nebevî ile hâsıl olan serveti kadar, sehàvetle de iştihâr etmiş. Bu nev'iden çok misâller var. Nümûne için bu dört misâlle iktifâ ediyoruz.
Hem başta İmâm‑ı Tirmizî haber veriyor ki: Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs için Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَجِبْ دَعْوَتَهُ demiş. Sa'd’ın duâsının kabûlü için duâ etmiş. O asırda, Sa'd’ın bedduâsından herkes korkuyordu. Duâsının kabûlü de şöhret buldu.
Hem meşhûr Ebû Katâde’ye fermân etmiş: اَفْلَحَ اللّٰهُ وَجْهَكَ اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَهُ ف۪ي شَعْرِهِ وَبَشَرِهِ diye, genç kalmasına duâ etmiş. Ebû Katâde, yetmiş yaşında vefât ettiği vakit; onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl‑i sahîh ile şöhret bulmuş.
Hem meşhûr şâir Nâbiğa’nın kıssa‑i meşhûresidir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra: بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ❋ وَاِنَّا نُر۪يدُ فَوْقَ ذٰلِكَ مَظْهَرًا
Yani: “Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülâtafe sûretinde fermân etti: اِلٰى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلَا ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
213
Yani; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, latîfe olarak dedi: “Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?” Nâbiğa dedi: “Göklerin fevkınde Cennet’e gitmek istiyoruz…” Sonra bir mânidâr şiirini daha okudu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti: لَا يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, “Senin ağzın bozulmasın.” İşte o duâ‑yı Nebevî’nin bereketiyle, o Nâbiğa, yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı. Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.
Hem – nakl‑i sahîh ile – İmâm‑ı Ali için duâ etmiş ki: اَللّٰهُمَّ اكْفِهِ الْحَرَّ وَالْقَرَّ Yani: “Yâ Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme.” İşte şu duâ bereketiyle, İmâm‑ı Ali kışta yaz libâsını giyerdi; yazda kış libâsını giyerdi. Der idi ki: “O duânın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum.”
Hem Hazret‑i Fâtıma için duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ لَا تُجِعْهَا Yani: “Açlık elemini ona verme.” Hazret‑i Fâtıma der ki: “O duâdan sonra açlık elemini görmedim.”
Hem Tufeyl İbn‑i Amr, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bir mu'cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ لَهُ demiş; iki gözü ortasında bir nur zuhûr etmiş. Sonra değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile “Zinnur” diye iştihâr bulmuş. İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendir ki, kat'iyyet peydâ etmişler.
Hem Ebû Hureyre, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a şekvâ etmiş ki: “Nisyan bana ârız oluyor.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş; bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübârek avucu ile gâibden bir şey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki‑üç defa öyle yaparak Ebû Hureyre’ye demiş: “Şimdi mendili topla…” Toplamış. Bu sırr‑ı manevî-i duâ-yı Nebevî ile Ebû Hureyre kasem eder ki: “Ondan sonra hiçbir şey unutmadım.” İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendirler.
214
Dördüncü Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bedduâsına mazhar olmuş birkaç vâkıayı beyân ederiz:
Birincisi: Perviz denilen Fars Pâdişahı, nâme‑i Nebeviyeyi yırtmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a haber geldi. Şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ مَزِّقْهُ“Yâ Rab! Nasıl mektûbumu paraladı, Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!” İşte şu bedduânın te'siriyledir ki; o Kisrâ Perviz’in oğlu Şirviye, hançer ile onu paraladı. Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs da, saltanatını parça parça etti. Sâsâniye Devleti’nin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sâir melikler, nâme‑i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.
İkincisi: Tevâtüre yakın meşhûrdur ve Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor ki: Bidâyet‑i İslâmda Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mescidü'l‑Haram’da namaz kılarken; rüesâ‑yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muâmele ettiler. O da, o vakit onlara bedduâ etti. İbn‑i Mes'ûd der ki: “Kasem ederim, o bed muâmeleyi yapan ve onun bedduâsına mazhar olanların, Gazve‑i Bedir’de birer birer lâşelerini gördüm.”
215
Üçüncüsü: Mudariye denilen Arab’ın büyük bir kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tekzîb ettikleri için, onlara kaht ile bedduâ etti. Yağmur kesildi, kaht ve galâ baş gösterdi. Sonra Mudariye Kavmi’nden olan Kabile‑i Kureyş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a iltimas ettiler. Duâ etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vâkıa tevâtür derecesinde meşhûrdur.
Beşinci Misâl
Hususî adamlara bedduâsının dehşetli kabûlüdür. Bunun çok misâlleri var. Kat'î üç misâli nümûne olarak beyân ederiz:
Birincisi: Uteybe İbn‑i Ebî Leheb hakkında şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ سَلِّطْ عَلَيْهِ كَلْبًا مِنْ كِلَابِكَ Yani: “Yâ Rab! Ona bir itini musallat et!” Sonra Uteybe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vâkıa meşhûrdur. Eimme‑i hadîs, nakil ve tashih etmişler.
İkincisi: Muhallim İbn‑i Cessâme’dir ki; Âmir İbn‑i Azbat’ı gadr ile katletmişti. Hâlbuki Âmir’i, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu, cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti. Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetiştiği vakit hiddet etmiş, اَللّٰهُمَّ لَا تَغْفِرْ لِمُحَلِّمِ diye bedduâ buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü. Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabûl etmedi. Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o sûrette yer altında setredilmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, görüyordu bir adam, sol eliyle yemek yer. Fermân etmiş: كُلْ بِيَم۪ينِكَ “Sağ elinle ye!” demiş. O adam demiş: لَا اَسْتَط۪يعُ “Sağ elimle yapamıyorum.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: لَا اسْتَطَعْتَdiye bedduâ etmiş. “Kaldıramayacaksın!” İşte ondan sonra o adam, sağ elini hiç kaldıramamış.
216
Altıncı Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem duâsı, hem temâsından zuhûr eden pek çok hàrikalarından, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birincisi: Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd’e (Seyfullâh’a) birkaç saçını verip, nusretine duâ etmiş. Hazret‑i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş. İşte o saç ve duânın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş illâ muzaffer çıkmış.
İkincisi: Selmân‑ı Fârisî, evvelce Yahudîlerin abdi imiş. Onun seyyidleri, onu âzâd etmek için çok şeyler istediler. “Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altın vermekle âzâd edilirsin” dediler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi, beyân‑ı hâl etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendi eliyle Medine civarında, üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini başkası dikti. O sene zarfında, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın diktiği bütün fidanlar meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti; o tek meyve vermedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti; o da meyve verdi.
Hem tavuk yumurtası kadar bir altını; ağzının tükrüğünü ona sürdü, duâ etti, Selmân’a verdi. Dedi: “Git Yahudîlere ver.” Selmân‑ı Fârisî gidip o altından kırk okıyyeyi onlara verdi, o tavuk yumurtası kadar olan altın, eskisi gibi bâkî kaldı. İşte şu vâkıa Hazret‑i Selmân-ı Pâk’in, sergüzeşte‑i hayatının en mühim bir hâdise‑i mu'cizekârânesidir. Mu'teber ve mevsûk imâmlar haber vermişler.
Üçüncüsü: Ümm‑ü Mâlik isminde bir sahâbiye, “ukke” denilen küçük bir yağ tulumundan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yağ hediye ederdi. Bir defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona duâ edip ukkeyi vermiş; fermân etmiş ki: “Onu boşaltıp sıkmayınız.” Ümm‑ü Mâlik, ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket‑i duâ-yı Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar, bereket kesildi.
217
Yedinci Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duâsıyla ve temâsıyla, suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hâdiseleri var. İki‑üç taneyi, nümûne olarak beyân ederiz.
Birincisi: İmâm‑ı Beyhakî başta, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Bi'r‑i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu, yani bitiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup duâ ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi.
İkincisi: Başta Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Enes’in evindeki kuyuya, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükrüğünü içine atıp duâ etmiş, Medine‑i Münevvere’de en tatlı su o olmuş.
Üçüncüsü: İbn‑i Mâce haber veriyor ki: Mâ‑i Zemzemden bir kova su, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a getirdiler. Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha verdi.
Dördüncüsü: İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi râyiha vermeğe başladı.
Beşincisi: Ricâlullâhtan ve İmâm‑ı Müslim ve Ulemâ‑i Mağrib’in mu'temedi ve makbûlü olan Hammâd İbn‑i Seleme haber veriyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, deriden bir tuluk su doldurup ağzına üflemiş, duâ etmiş. Bağladı, bir kısım sahâbeye verdi: “Ağzını açmayınız! Yalnız abdest aldığınız vakit açınız.” demiş. Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hàlis bir süt, ağzında da kaymak yağ!‥
İşte bu beş cüz'ü, bazıları meşhûr, bazı da mühim imâmlar naklediyorlar. Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmûu; manevî tevâtür gibi bir mu'cize‑i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar.
Sekizinci Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesh ve duâsıyla, sütsüz ve kısır keçilerin; mübârek elinin temâsıyla ve duâsıyla, sütlü, hem çok sütlü olmaları misâlleri ve cüz'iyâtları çoktur. Biz, yalnız meşhûr ve kat'î iki‑üç misâli, nümûne olarak zikrediyoruz:
218
Birincisi: Ehl‑i siyerin bütün mu'teber kitapları haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket Binti'l‑Huzâiye denilen Ümm‑ü Ma'bed hânesine gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm‑ü Ma'bed’e fermân etti: “Bunda süt yok mudur?” Ümm‑ü Ma'bed demiş ki: “Bunun vücûdunda kan yoktur; nereden süt verecek!”
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, duâ etmiş. Sonra demiş: “Kap getiriniz, sağınız!” Sağdılar; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile içtikten sonra, o hâne halkı da doyuncaya kadar içmişler. O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübârek kalmış.
İkincisi: Şât‑ı İbn-i Mes'ûd’un meşhûr kıssasıdır ki: İbn‑i Mes'ûd, İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber, İbn‑i Mes'ûd’un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbn‑i Mes'ûd’dan süt istemiş. O da demiş: “Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: “Kısır, sütsüz bir keçi bana getir.” O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesine meshedip duâ etmiş. Sonra sağmışlar, hàlis bir süt almışlar, içmişler. İbn‑i Mes'ûd bu mu'cizeyi gördükten sonra îmân etmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın murdiası yani süt annesi olan Halîme‑i Sa'diye’nin keçilerinin kıssa‑i meşhûresidir ki; o kabilede bir derece kahtlık vardı. Hayvanat zaîf ve sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halîme‑i Sa'diye’nin keçileri, akşam vakti, başkalarının hilâfına olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı.
219
İşte bunun gibi siyer kitaplarında daha başka cüz'iyâtları var; fakat bu nümûneler, asıl maksada kâfîdir.
Dokuzuncu Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı zâtların başını ve yüzünü mübârek eliyle meshedip duâ ettikten sonra, zâhir olan hàrikaların çok cüz'iyâtından iştihâr bulmuş birkaçını nümûne olarak beyân ediyoruz.
Birincisi: Umeyr İbn‑i Sa'd’ın başına elini sürmüş, duâ etmiş. Seksen yaşında o adam, o duânın bereketiyle, öldüğü vakit başında beyaz yoktu.
İkincisi: Kays İbn‑i Zeyd’in başına elini koyup, meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit, meshin te'siriyle, bütün başı beyaz, yalnız Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elini koyduğu yer simsiyah olarak kalmış.
Üçüncüsü: Abdurrahman İbn‑i Zeyd İbni'l-Hattâb, hem küçük, hem çirkin idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eli ile başını meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, kàmetçe en bâlâ kàmet ve sûretçe en güzel bir sûrete girmiş.
Dördüncüsü: Âiz İbn‑i Amr’ın Gazve‑i Huneyn’de yüzü yaralanmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı silmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elinin temâs ettiği yer, parlak bir nurâniyet vermiş ki, muhaddisler كَغُرَّةِ الْفَرَسِ tâbir etmişler. Yani, doru atın alnındaki beyaz gibi, temâs yeri öyle parlıyordu.
Beşincisi: Katâde İbn‑i Milhân’ın yüzüne elini sürmüş, duâ etmiş. Katâde’nin yüzü ayna gibi parlamaya başlamış.
Altıncısı: Ümmü'l‑Mü'minîn Ümm-ü Seleme’nin kızı ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın üvey kızı Zeyneb’e küçükken, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun yüzüne abdest suyu atıp taltif etmiş. O suyun temâsından sonra, Zeyneb’in hüsün ve cemâli acîb sûret almış, bedîü'l‑cemâl olmuş.
220
İşte şu cüz'iyâtlar gibi daha çok misâller var. Onların çoğunu eimme‑i hadîs nakletmişler. Bu cüz'iyâtın herbirini, haber‑i vâhid ve zaîf farzetsek dahi, yine mecmûu, manevî bir tevâtür hükmünde, mutlak bir mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösterir. Çünkü bir hâdise, ayrı ayrı ve çok sûretlerle nakledilse, asıl hâdisenin vukû'u kat'î olur. Sûretlerin herbiri zaîf dahi olsa, yine asıl hâdiseyi isbât ediyor.
Meselâ; bir gürültü işitildi, bazılar dediler ki, filân ev harâb oldu; diğeri, başka ev harâb oldu dedi; daha başkası, başka bir evi söyledi ve hâkezâ… Herbir rivâyet, haber‑i vâhid de, zaîf de, hilâf‑ı vâki de olabilir. Fakat asıl vâkıa ki; bir ev harâb olmuş, o kat'îdir; onda bütün müttefiktirler.
Hâlbuki bahsettiğimiz şu altı cüz'iyât; hem sahîhtirler, hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar. Farazâ bunların herbirini zaîf addetsek – temsîlde mutlak bir hâne harâb olması gibi – yine cüz'iyâtın mecmûunda, mutlak bir mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vücûdunu kat'iyyen gösterir.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cizât‑ı bâhiresi, her bir nev'ide kat'î olarak mevcûddur. Cüz'iyâtı dahi, o küllî ve mutlak mu'cizenin sûretleri veyâhut nümûneleridir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nasıl ki; eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü yani duâsı, çok mu'cizâtın mebde'i oluyor.
Aynen öyle de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sâir letâifi ve duyguları ve cihâzâtı, çok hàrikalara medârdır. Kütüb‑ü siyer ve tarih, o hàrikaları beyân etmişler; sîret ve sûret ve duygularında, çok delâil‑i nübüvvet bulunduğunu göstermişler…
Onbeşinci İşâret
Nasıl ki; taşlar, ağaçlar, kamer, güneş onu tanıyorlar; birer mu'cizesini göstermekle, nübüvvetini tasdik ediyorlar; öyle de‥ hayvanat tâifesi, ölüler tâifesi, cinler tâifesi, melâikeler tâifesi O Zât‑ı Mübârek’i tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir tâifesi, bazı mu'cizâtını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşâret’in üç şûbesi var:
221
Birinci Şûbesi
Hayvanat cinsi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyorlar ve mu'cizâtını da izhâr ediyorlar. Şu şûbenin çok misâlleri var. Biz yalnız burada, meşhûr ve manevî tevâtür derecesinde kat'î olmuş veya muhakkìkîn‑i eimmenin makbûlü olmuş veya ümmet telâkki‑i bilkabûl etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümûne olarak zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhretle; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile, küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr‑ı Hirâ’nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedâr gibi, hàrika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eli ile, Gazve‑i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn‑i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: “Mağaraya girelim.” O demiş: “Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret‑i Muhammed tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin, işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar mı?”
İşte bunun gibi, mübârek güvercin tâifesi, Feth‑i Mekke’de dahi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmâm‑ı Celîl İbn-i Vehb naklediyor.
Hem nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Âişe-i Sıddıka haber veriyor ki: “Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hânemizde vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hâzır olsa idi, hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu. Ne vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş, başlardı harekete; giderdi, gelirdi‥ hiç durmuyordu.” Demek o kuş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı dinliyordu, huzurunda temkin ile sükût ederdi.
222
İkinci Hâdise: Beş‑altı tarîkle, manevî bir tevâtür hükmünü almış kurt hâdisesidir ki; bu kıssa‑i acîbe, çok tarîklerle meşhûr sahâbelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebû Saidi'l‑Hudrî ve Seleme İbni'l‑Ekva' ve İbn‑i Ebî Vehb ve Ebû Hureyre ve bir vak'a sâhibi çoban Uhbân gibi müteaddid tarîklerle haber veriyorlar ki: Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: “Allah’tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın!” Çoban demiş: “Acâib, zi'b konuşur mu?” Zi'b ona demiş: “Acîb senin hâlindedir ki, bu yerin arka tarafında bir Zât var ki; sizi Cennet’e dâvet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz?!”
Bütün tarîkler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebû Hureyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: “Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime bakacak?” Zi'b demiş: “Ben bakacağım!” Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, îmân etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi, çoban bulmuş. Zâyiât yok. Bir keçi ona kesmiş, çünkü ona üstadlık etmiş.
Bir tarîkte; rüesâ‑yı Kureyş’ten Ebû Süfyân ile Safvan, bir kurdu gördüler; bir ceylanı takib edip Harem‑i Şerîf’e girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüb etmişler. Kurt konuşmuş, risalet‑i Ahmediye’yi haber vermiş. Ebû Süfyân, Safvan’a demiş ki: “Bu kıssayı kimseye söylemeyelim; korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.”
Elhâsıl; kurt kıssası kat'î ve manevî mütevâtir gibi kanâat verir.
Üçüncü Hâdise: Beş‑altı tarîkle, mühim sahâbelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle, Ebû Hureyre ve Sa'lebe İbn‑i Mâlik ve Câbir Bin Abdullâh ve Abdullâh İbn‑i Cafer ve Abdullâh İbn‑i Ebî Evfâ gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahâbeler, müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a tahiye‑i ikram nev'inden secde edip konuşmuş.
223
Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve, bir bağda kızmış, vahşî olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: “Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım.” Deve sâhibine söyledi: “Böyle midir?” “Evet” dediler.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Adbâ ismindeki devesi, vefât‑ı Nebevî’den sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü.
Hem o deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile, mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebû İshak‑ı İsferânî gibi bazı mühim imâmlar haber vermişler.
Hem nakl‑i sahîh ile; Câbir Bin Abdullâh’ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü; o deve, o iltifat‑ı Ahmedî’den o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peydâ etti ki; daha sür'atinden dizgini zaptedilmiyor, yolda yetişilmiyordu; Hazret‑i Câbir haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Buhârî, eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa, gecede, Medine‑i Münevvere’nin haricinde, düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işâa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Fermân etmiş: “Bir şey yoktur.” Meşhûr Ebû Talha’nın atına binip, şecâat‑i kudsiyesi muktezâsınca, herkesten evvel gitmiş, tahkîk etmiş ve dönmüştü. Ebû Talha’ya fermân etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani: “Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur.” Hâlbuki Ebû Talha’nın atı, katûf tâbir edilen, yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukàbele edemiyordu.
224
Hem nakl‑i sahîh ile; bir defa, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: “Dur!” O da durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir a'zâsını kımıldatmadı.
Beşinci Hâdise: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı Sefîne, Yemen vâlisi Muâz İbn‑i Cebel’in yanına gitmek için, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan emir alıp gitmiş. Yolda bir arslan rast gelmiş. O Sefîne, ona demiş: “Ben, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârıyım.” Arslan, ses verip ayrılmış, ilişmemiş.
Diğer bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefîne döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.
Hem Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; demiş: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi. Arapça “dabb” denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: “Eğer bu hayvan sana şehâdet etse, ben sana îmân getiririm; yoksa îmân getirmem.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar, fasîh bir dille, risaletine şehâdet etti.”
Hem Ümmü'l‑mü'minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor ki: Bir ceylan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risaletine şehâdet etmiş.
İşte bunun gibi çok misâller var. Hem de, kat'î şöhret bulmuş birkaç nümûneyi gösterdik. Ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayana ve itâat etmeyene deriz:
Ey insan! İbret alınız… Kurt, arslan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyor, itâat ediyorlar. Sizlerin; hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder!‥
İkinci Şûbe:
Cenazelerin ve cinlerin ve melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri var. Nümûne için, şöhret bulmuş ve mevsûk imâmlar haber vermiş birkaç nümûneyi, evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cin ve melâike ise; o mütevâtirdir. Onların misâlleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misâllerinden:
225
Birincisi Şudur Ki: Ulemâ‑i zâhir ve bâtının, Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmâm‑ı Ali’nin mühim ve sâdık bir şâkirdi olan Hasan‑ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelerek, ağlayıp sızladı. Dedi: “Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: “Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ölmüş kızı çağırdı: “Yâ filâne!” dedi. Birden o ölmüş kız, لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi: “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum!”
İkincisi: İmâm‑ı Beyhakî ve İmâm‑ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim imâmlar, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik’ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: “Bir ihtiyare kadının bir tek oğlu vardı, birden vefât etti. O sâliha kadın, çok müteessir oldu, dedi: ‘Yâ Rab! Senin rızân için, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bîatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi te'min edecek tek evlâdcığımı, O Resûlün hürmetine bağışla!’” Enes der: “O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.”
İşte şu hâdise‑i acîbeye işâret ve ifâde eden, İmâm‑ı Busayrî’nin Kaside‑i Bürde’de şu fıkrasıdır: لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَمًا ❋ اَحْيَى اسْمُهُ ح۪ينَ يُدْعٰى دَارِسَ الرِّمَمِ
Yani: “Eğer alâmetleri, onun kadrine muvâfık derecesinde azametini ve makbûliyetini gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihyâ edilebilirdi.”
226
Üçüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Beyhakî gibi râviler, Abdullâh İbn‑i Ubeydullâhi'l-Ensârî’den haber veriyorlar ki, Abdullâh demiş: “Sâbit İbn‑i Kays İbn-i Şemmas’ın Yemâme Harbi’nde şehîd düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَاَبُو بَكْرٍ الصِّدّ۪يقُ وَعُمَرُ الشَّه۪يدُ وَعُثْمَانُ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız.” İşte o vakit, daha Hazret‑i Ömer hilâfete geçmeden, şehâdetini haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: İmâm‑ı Taberânî ve Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, Nu'man İbn‑i Beşîr’den haber veriyorlar ki: “Zeyd İbn‑i Harice, çarşı içinde, birden düşüp vefât etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken, birden اَنْصِتُوا… اَنْصِتُوا… “Susunuz!” dedi. Sonra, fasîh bir lisânla: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki; cansız, vefât etmiş.”
İşte, cansız cenazeler O’nun risaletini tasdik etse, canlı olanlar tasdik etmese; elbette o “cânî” canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler!‥
Amma; melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin O’na îmân ve itâati, mütevâtirdir. Nass‑ı Kur'ân ve çok âyâtla musarrahtır. Gazve‑i Bedir’de beşbin melâike – nass‑ı Kur'ân ile – önde, sahâbeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde, ashâb‑ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu mes'elede iki cihet var:
227
Birisi: Cin ve melâikenin tâifeleri, hayvan ve insanın tâifeleri gibi, vücûdları kat'î ve bizimle münâsebetdâr olduğu, Yirmidokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât etmişiz. Onların isbâtını, o Söz’e havâle ederiz.
İkinci Cihet: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefiyle, eser‑i mu'cizesi olarak, efrâd‑ı ümmeti, onları görmek ve konuşmaktır.
İşte, başta Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme‑i hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Bir defa melek, yani Hazret‑i Cebrâil, beyaz libâslı bir insan sûretinde gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbeleri içinde otururken, yanına gitmiş, demiş: مَا الْاِسْلَامُ ، وَمَا الْا۪يمَانُ ، وَمَا الْاِحْسَانُ ؟ Yani: “Îmân, İslâm, ihsân nedir? Ta'rif et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ta'rif etmiş. Oradaki cemâat‑i sahâbe, hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O zât, misâfir gibi görünürken, üstünde alâmet‑i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Size ders vermek için Cebrâil böyle yaptı.”
Hem haber‑i sahîh ile ve haber‑i kat'î ile ve manevî tevâtür derecesinde, eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Hazret‑i Cebrâil’i çok defa, hüsn‑ü cemâl sâhibi olan Dihye sûretinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında sahâbeler görüyorlardı.
Ezcümle, Hazret‑i Ömer ve İbn‑i Abbâs ve Üsâme İbn‑i Zeyd ve Hâris ve Âişe‑i Sıddıka ve Ümm‑ü Seleme, kat'iyyen sâbittir ki, bunlar kat'iyyen haber veriyorlar ki; “Biz, Hazret‑i Cebrâil’i Dihye sûretinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında çok görüyoruz.”
Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar, görmeden, “görüyoruz” desinler?‥
228
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile, Aşere‑i Mübeşşere’den, İran Fâtihi Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs haber veriyor ki: “Gazve‑i Uhud’da, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki tarafında, iki beyaz libâslı, ona nöbetdar gibi, muhâfız sûretinde gördük. İkisi de anlaşıldı ki, meleklerdir ve Hazret‑i Cebrâil ile Mîkâil olduğunu anladık.” Acaba böyle bir kahraman‑ı İslâm “gördük” dese, görmemek mümkün müdür?
Hem Ebû Süfyân İbn‑i Hâris İbn-i Abdülmuttalib (ammizâde‑i Nebevî) – nakl‑i sahîh ile – haber veriyor ki: “Gazve‑i Bedir’de, gök ile yer arasında, beyaz libâslı atlı zâtları gördük.”
Hem Hazret‑i Hamza Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan niyâz etti ki: “Ben Cebrâil’i görmek istiyorum.” Kâbe’de ona gösterdi. Dayanamadı, bî‑hûş oldu, yere düştü.
Bu çeşit melâikeleri görmek vukûâtı çoktur. Bütün bu vukûât, bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösteriyor ve delâlet ediyor ki; O’nun misbâh‑ı nübüvvetine, melâikeler dahi pervânelerdir.
Cinnîler ise, onlar ile görüşmek ve görmek; değil sahâbeler, belki avâm‑ı ümmet dahi çokları ile görüşmeleri çok vukû' buluyor. Fakat en kat'î, en sahîh haber ile, eimme‑i hadîs bize diyorlar ki; İbn‑i Mes'ûd: “Batn‑ı Nahl’de ecinnîlerin ihtidâsı gecesinde, ecinnîleri gördüm ve Sûdan kabilesinden Zut denilen uzun boylu tâifeye benzettim, onlara benziyordular.”
229
Hem meşhûrdur ve hadîs imâmları tahric ve kabûl ettikleri Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd vak'asıdır ki; Uzzâ denilen sanemi tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı. Hazret‑i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için fermân etmiş ki: “Uzzâ sanemi içinde ona ibâdet ediliyordu, daha ona ibâdet edilmez.”
Hem Hazret‑i Ömer’den meşhûr bir haberdir ki, demiş: “Biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, “Hâme” isminde bir cinnî geldi, îmân etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kısa sûrelerden birkaç sûreyi ders verdi. Dersini aldı, gitti.” Şu âhirki hâdiseye, çendan bazı hadîs imâmları ilişmişler; fakat mühim imâmlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nev'ide uzun söylemeye lüzum yok; misâlleri çoktur.
Hem deriz ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla, terbiyesiyle ve O’nun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh‑i Geylânî gibi aktâblar, asfiyâlar; melâikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevâtür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet Ümmet‑i Muhammed’in (A.S.M.) melâike ve cinlerle temâsları ve tekellümleri ise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın terbiye ve irşad‑ı i'câzkârânesinin bir eseridir.
230
Üçüncü Şûbe
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hıfzı ve ismeti, bir mu'cize‑i bâhiredir; ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ﴾ âyet‑i kerîmesinin hakikat‑i bâhiresi, çok mu'cizâtı gösterir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir tâifeye, bir kavme, bir kısım ehl‑i siyasete veya bir dine; belki umum pâdişahlara ve umum ehl‑i dine tek başıyla meydân okudu. Hâlbuki onun amucası, en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız, tekellüfsüz, muhâfazasız ve pek çok defa sû‑i kasda ma'rûz kaldığı hâlde, kemâl‑i saâdetle, rahat döşeğinde vefât edip, mele‑i a'lâya çıkmasına kadar, hıfz ve ismeti, ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ﴾ ne kadar kuvvetli bir hakikati ifâde ettiğini ve ne kadar metîn bir nokta‑i istinâd olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümûne için, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Ehl‑i siyer ve hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için, kat'î ittifak ettiler; hattâ insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht‑ı hükmünde olarak, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâne‑i saâdetini bastılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret‑i Ali vardı. Ona dedi: “Sen, bu gece benim yatağımda yat.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı; hiçbirisi O’nu görmedi. İçlerinden çıktı gitti. Gâr‑ı Hirâ’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı O’na nöbetdar olup, muhâfaza ettiler.
231
İkinci Hâdise: Vâkıât‑ı kat'iyyedendir ki; mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesâsı, mühim bir mal mukâbilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takib edip, onları öldürmeye çalışsın. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir‑i Sıddık ile beraber gârdan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebû Bekir‑i Sıddık telâş etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mağarada dediği gibi: ﴿لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا﴾ dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıkıyordu. O vakit anladı ki: Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, O’na ilişsin. “El‑amân!” dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: “Git öyle yap ki, başkası gelmesin!”
Şu hâdise münâsebetiyle bunu da beyân ederiz ki; sahîh bir sûrette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dâhil olduğu vakit, ne için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hâtırına getirememiş. Mecbur olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.