Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Ondördüncü İşâret

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'‑ı mu'cizâtından bir nev'‑i azîmi, duâsıyla zâhir olan hàrikalardır. Evet şu nev'i, kat'î ve hakîki mütevâtirdir. Cüz'iyât ve misâlleri o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misâllerin çokları var ki, onlar da mütevâtir derecesine çıkmışlar. Belki tevâtüre yakın meşhûr olmuşlar. Bir kısmını öyle imâmlar nakletmiş ki, meşhûr mütevâtir gibi, kat'iyyeti ifâde eder. Biz, şu pek çok misâllerinden, tevâtüre yakın ve meşhûr derecesinde münteşir bazı misâlleri, nümûne olarak ve her misâlinde birkaç cüz'iyâtını zikredeceğiz.

Birinci Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yağmur duâsı tevâtür derecesinde ve çok defa tekrar ile, dâima sür'atle kabûl olması; başta İmâm‑ı Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme‑i hadîs nakletmişler. Hattâ bazı defa, minber‑i şerîf üstünde, yağmur duâsı için elini kaldırıp indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir‑iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu.
210
Hattâ nübüvvetten evvel, cedd‑i Nebî Abdülmuttalib, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklük zamanında mübârek yüzüyle yağmur duâsına giderdi. O’nun yüzü hürmetine gelirdi ki; o hâdise, Abdülmuttalib’in bir şiiri ile iştihâr bulmuş.
Hem vefât‑ı Nebevî’den sonra, Hazret‑i Ömer, Hazret‑i Abbâs’ı vesile yapıp demiş: Yâ Rab! Bu senin Habîbinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver!” Yağmur gelmiş.
Hem İmâm‑ı Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için duâ taleb edildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: Aman duâ et, kesilsin!” Duâ etti, birden kesildi.

İkinci Misâl

Tevâtüre yakın meşhûrdur ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbe ve îmâna gelenler daha kırka vâsıl olmadan ve gizli ibâdet etmekte iken duâ etti: اَللّٰهُمَّ اَعِزَّ الْاِسْلَامَ بِعُمَرِ ابْنِ الْخَطَّابِ اَوْ بِعَمْرِو ابْنِ الْهِشَامِ Bir‑iki gün sonra, Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb îmâna geldi ve İslâmiyet’i ilân ve i'zâz etmeye vesile oldu. Fâruk ünvân‑ı àlîsini aldı.

Üçüncü Misâl

Bazı sahâbe‑i güzîn’e, ayrı ayrı maksadlar için duâ etmiş. Duâsı öyle parlak bir sûrette kabûl olmuş ki, o kerâmet‑i duâiye, mu'cize derecesine çıkmış.
211
Ezcümle, başta Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki; İbn‑i Abbâs’a şöyle duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ فَقِّهْهُ فِي الدّ۪ينِ وَعَلِّمْهُ التَّأْو۪يلَ Duâsı öyle makbûl olmuş ki; İbn‑i Abbâs, Tercümânü'l‑Kur'ân ünvân‑ı zîşanını ve Habrü'l‑Ümme yani allâme‑i ümmet rütbe‑i àlîsini kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret‑i Ömer, onu ulemâ ve kudemâ‑yı sahâbe meclisine alıyordu.
Hem başta İmâm‑ı Buhârî, ehl‑i kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Enes’in vâlidesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a niyâz etmiş ki: Senin hàdimin olan Enes’in evlâd ve malı hakkında bereket ile duâ et!” O da duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَكْثِرْ مَالَهُ وَوَلَدَهُ وَبَارِكْ لَهُ ف۪يمَا اَعْطَيْتَهُdemiş. Hazret‑i Enes, âhir ömründe, kasem ile ilân ediyor ki: Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes'ûd yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki, pek çoktur. Bunlar, bütün duâ‑yı Nebeviyenin bereketindendir.”
Hem başta İmâm‑ı Beyhakî, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Aşere‑i Mübeşşere’den Abdurrahman Bin Avf’a, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kesret‑i mal ve bereketle duâ etmiş. O duânın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber Fîsebîlillâh tasadduk etmiş. İşte duâ‑yı Nebeviyenin bereketine bakınız Bârekallâh deyiniz
Hem İmâm‑ı Buhârî başta, râviler naklediyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn‑i Ebî Ca'de’ye, ticârette kâr ve kazanç için, bereketle duâ etmiş. Urve diyor ki: Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum.” İmâm‑ı Buhârî der ki: Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç bulurdu.”
212
Hem Abdullâh İbn‑i Cafer’e, kesret‑i mal ve bereket için duâ etmiş. Hazret‑i Abdullâh İbn-i Cafer, o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket‑i duâ-yı Nebevî ile hâsıl olan serveti kadar, sehàvetle de iştihâr etmiş. Bu nev'iden çok misâller var. Nümûne için bu dört misâlle iktifâ ediyoruz.
Hem başta İmâm‑ı Tirmizî haber veriyor ki: Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs için Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَجِبْ دَعْوَتَهُ demiş. Sa'd’ın duâsının kabûlü için duâ etmiş. O asırda, Sa'd’ın bedduâsından herkes korkuyordu. Duâsının kabûlü de şöhret buldu.
Hem meşhûr Ebû Katâde’ye fermân etmiş: اَفْلَحَ اللّٰهُ وَجْهَكَ اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَهُ ف۪ي شَعْرِهِ وَبَشَرِهِ diye, genç kalmasına duâ etmiş. Ebû Katâde, yetmiş yaşında vefât ettiği vakit; onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl‑i sahîh ile şöhret bulmuş.
Hem meşhûr şâir Nâbiğa’nın kıssa‑i meşhûresidir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra: بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ❋ وَاِنَّا نُر۪يدُ فَوْقَ ذٰلِكَ مَظْهَرًا
Yani: Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülâtafe sûretinde fermân etti: اِلٰى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلَا ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
213
Yani; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, latîfe olarak dedi: Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?” Nâbiğa dedi: Göklerin fevkınde Cennet’e gitmek istiyoruz…” Sonra bir mânidâr şiirini daha okudu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti: لَا يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, Senin ağzın bozulmasın.” İşte o duâ‑yı Nebevî’nin bereketiyle, o Nâbiğa, yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı. Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.
Hem nakl‑i sahîh ile İmâm‑ı Ali için duâ etmiş ki: اَللّٰهُمَّ اكْفِهِ الْحَرَّ وَالْقَرَّ Yani: Yâ Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme.” İşte şu duâ bereketiyle, İmâm‑ı Ali kışta yaz libâsını giyerdi; yazda kış libâsını giyerdi. Der idi ki: O duânın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum.”
Hem Hazret‑i Fâtıma için duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ لَا تُجِعْهَا Yani: Açlık elemini ona verme.” Hazret‑i Fâtıma der ki: O duâdan sonra açlık elemini görmedim.”
Hem Tufeyl İbn‑i Amr, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bir mu'cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ لَهُ demiş; iki gözü ortasında bir nur zuhûr etmiş. Sonra değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile Zinnur diye iştihâr bulmuş. İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendir ki, kat'iyyet peydâ etmişler.
Hem Ebû Hureyre, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a şekvâ etmiş ki: Nisyan bana ârız oluyor.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş; bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübârek avucu ile gâibden bir şey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki‑üç defa öyle yaparak Ebû Hureyre’ye demiş: Şimdi mendili topla…” Toplamış. Bu sırr‑ı manevî-i duâ-yı Nebevî ile Ebû Hureyre kasem eder ki: Ondan sonra hiçbir şey unutmadım.” İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendirler.
214

Dördüncü Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bedduâsına mazhar olmuş birkaç vâkıayı beyân ederiz:
Birincisi: Perviz denilen Fars Pâdişahı, nâme‑i Nebeviyeyi yırtmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a haber geldi. Şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ مَزِّقْهُYâ Rab! Nasıl mektûbumu paraladı, Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!” İşte şu bedduânın te'siriyledir ki; o Kisrâ Perviz’in oğlu Şirviye, hançer ile onu paraladı. Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs da, saltanatını parça parça etti. Sâsâniye Devleti’nin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sâir melikler, nâme‑i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.
İkincisi: Tevâtüre yakın meşhûrdur ve Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor ki: Bidâyet‑i İslâmda Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mescidü'l‑Haram’da namaz kılarken; rüesâ‑yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muâmele ettiler. O da, o vakit onlara bedduâ etti. İbn‑i Mes'ûd der ki: Kasem ederim, o bed muâmeleyi yapan ve onun bedduâsına mazhar olanların, Gazve‑i Bedir’de birer birer lâşelerini gördüm.”
215
Üçüncüsü: Mudariye denilen Arab’ın büyük bir kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tekzîb ettikleri için, onlara kaht ile bedduâ etti. Yağmur kesildi, kaht ve galâ baş gösterdi. Sonra Mudariye Kavmi’nden olan Kabile‑i Kureyş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a iltimas ettiler. Duâ etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vâkıa tevâtür derecesinde meşhûrdur.

Beşinci Misâl

Hususî adamlara bedduâsının dehşetli kabûlüdür. Bunun çok misâlleri var. Kat'î üç misâli nümûne olarak beyân ederiz:
Birincisi: Uteybe İbn‑i Ebî Leheb hakkında şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ سَلِّطْ عَلَيْهِ كَلْبًا مِنْ كِلَابِكَ Yani: Yâ Rab! Ona bir itini musallat et!” Sonra Uteybe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vâkıa meşhûrdur. Eimme‑i hadîs, nakil ve tashih etmişler.
İkincisi: Muhallim İbn‑i Cessâme’dir ki; Âmir İbn‑i Azbat’ı gadr ile katletmişti. Hâlbuki Âmir’i, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu, cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti. Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetiştiği vakit hiddet etmiş, اَللّٰهُمَّ لَا تَغْفِرْ لِمُحَلِّمِ diye bedduâ buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü. Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabûl etmedi. Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o sûrette yer altında setredilmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, görüyordu bir adam, sol eliyle yemek yer. Fermân etmiş: كُلْ بِيَم۪ينِكَ Sağ elinle ye!” demiş. O adam demiş: لَا اَسْتَط۪يعُ Sağ elimle yapamıyorum.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: لَا اسْتَطَعْتَdiye bedduâ etmiş. Kaldıramayacaksın!” İşte ondan sonra o adam, sağ elini hiç kaldıramamış.
216

Altıncı Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem duâsı, hem temâsından zuhûr eden pek çok hàrikalarından, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birincisi: Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd’e (Seyfullâh’a) birkaç saçını verip, nusretine duâ etmiş. Hazret‑i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş. İşte o saç ve duânın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş illâ muzaffer çıkmış.
İkincisi: Selmân‑ı Fârisî, evvelce Yahudîlerin abdi imiş. Onun seyyidleri, onu âzâd etmek için çok şeyler istediler. Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altın vermekle âzâd edilirsin dediler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi, beyân‑ı hâl etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendi eliyle Medine civarında, üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini başkası dikti. O sene zarfında, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın diktiği bütün fidanlar meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti; o tek meyve vermedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti; o da meyve verdi.
Hem tavuk yumurtası kadar bir altını; ağzının tükrüğünü ona sürdü, duâ etti, Selmân’a verdi. Dedi: Git Yahudîlere ver.” Selmân‑ı Fârisî gidip o altından kırk okıyyeyi onlara verdi, o tavuk yumurtası kadar olan altın, eskisi gibi bâkî kaldı. İşte şu vâkıa Hazret‑i Selmân-ı Pâk’in, sergüzeşte‑i hayatının en mühim bir hâdise‑i mu'cizekârânesidir. Mu'teber ve mevsûk imâmlar haber vermişler.
Üçüncüsü: Ümm‑ü Mâlik isminde bir sahâbiye, ukke denilen küçük bir yağ tulumundan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yağ hediye ederdi. Bir defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona duâ edip ukkeyi vermiş; fermân etmiş ki: Onu boşaltıp sıkmayınız.” Ümm‑ü Mâlik, ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket‑i duâ-yı Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar, bereket kesildi.
217

Yedinci Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duâsıyla ve temâsıyla, suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hâdiseleri var. İki‑üç taneyi, nümûne olarak beyân ederiz.
Birincisi: İmâm‑ı Beyhakî başta, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Bi'r‑i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu, yani bitiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup duâ ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi.
İkincisi: Başta Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Enes’in evindeki kuyuya, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükrüğünü içine atıp duâ etmiş, Medine‑i Münevvere’de en tatlı su o olmuş.
Üçüncüsü: İbn‑i Mâce haber veriyor ki: Mâ‑i Zemzemden bir kova su, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a getirdiler. Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha verdi.
Dördüncüsü: İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi râyiha vermeğe başladı.
Beşincisi: Ricâlullâhtan ve İmâm‑ı Müslim ve Ulemâ‑i Mağrib’in mu'temedi ve makbûlü olan Hammâd İbn‑i Seleme haber veriyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, deriden bir tuluk su doldurup ağzına üflemiş, duâ etmiş. Bağladı, bir kısım sahâbeye verdi: Ağzını açmayınız! Yalnız abdest aldığınız vakit açınız.” demiş. Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hàlis bir süt, ağzında da kaymak yağ!‥
İşte bu beş cüz'ü, bazıları meşhûr, bazı da mühim imâmlar naklediyorlar. Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmûu; manevî tevâtür gibi bir mu'cize‑i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar.

Sekizinci Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesh ve duâsıyla, sütsüz ve kısır keçilerin; mübârek elinin temâsıyla ve duâsıyla, sütlü, hem çok sütlü olmaları misâlleri ve cüz'iyâtları çoktur. Biz, yalnız meşhûr ve kat'î iki‑üç misâli, nümûne olarak zikrediyoruz:
218
Birincisi: Ehl‑i siyerin bütün mu'teber kitapları haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket Binti'l‑Huzâiye denilen Ümm‑ü Ma'bed hânesine gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm‑ü Ma'bed’e fermân etti: Bunda süt yok mudur?” Ümm‑ü Ma'bed demiş ki: Bunun vücûdunda kan yoktur; nereden süt verecek!”
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, duâ etmiş. Sonra demiş: Kap getiriniz, sağınız!” Sağdılar; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile içtikten sonra, o hâne halkı da doyuncaya kadar içmişler. O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübârek kalmış.
İkincisi: Şât‑ı İbn-i Mes'ûd’un meşhûr kıssasıdır ki: İbn‑i Mes'ûd, İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber, İbn‑i Mes'ûd’un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbn‑i Mes'ûd’dan süt istemiş. O da demiş: Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: Kısır, sütsüz bir keçi bana getir.” O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesine meshedip duâ etmiş. Sonra sağmışlar, hàlis bir süt almışlar, içmişler. İbn‑i Mes'ûd bu mu'cizeyi gördükten sonra îmân etmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın murdiası yani süt annesi olan Halîme‑i Sa'diye’nin keçilerinin kıssa‑i meşhûresidir ki; o kabilede bir derece kahtlık vardı. Hayvanat zaîf ve sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halîme‑i Sa'diye’nin keçileri, akşam vakti, başkalarının hilâfına olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı.
219
İşte bunun gibi siyer kitaplarında daha başka cüz'iyâtları var; fakat bu nümûneler, asıl maksada kâfîdir.

Dokuzuncu Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı zâtların başını ve yüzünü mübârek eliyle meshedip duâ ettikten sonra, zâhir olan hàrikaların çok cüz'iyâtından iştihâr bulmuş birkaçını nümûne olarak beyân ediyoruz.
Birincisi: Umeyr İbn‑i Sa'd’ın başına elini sürmüş, duâ etmiş. Seksen yaşında o adam, o duânın bereketiyle, öldüğü vakit başında beyaz yoktu.
İkincisi: Kays İbn‑i Zeyd’in başına elini koyup, meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit, meshin te'siriyle, bütün başı beyaz, yalnız Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elini koyduğu yer simsiyah olarak kalmış.
Üçüncüsü: Abdurrahman İbn‑i Zeyd İbni'l-Hattâb, hem küçük, hem çirkin idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eli ile başını meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, kàmetçe en bâlâ kàmet ve sûretçe en güzel bir sûrete girmiş.
Dördüncüsü: Âiz İbn‑i Amr’ın Gazve‑i Huneyn’de yüzü yaralanmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı silmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elinin temâs ettiği yer, parlak bir nurâniyet vermiş ki, muhaddisler كَغُرَّةِ الْفَرَسِ tâbir etmişler. Yani, doru atın alnındaki beyaz gibi, temâs yeri öyle parlıyordu.
Beşincisi: Katâde İbn‑i Milhân’ın yüzüne elini sürmüş, duâ etmiş. Katâde’nin yüzü ayna gibi parlamaya başlamış.
Altıncısı: Ümmü'l‑Mü'minîn Ümm-ü Seleme’nin kızı ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın üvey kızı Zeyneb’e küçükken, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun yüzüne abdest suyu atıp taltif etmiş. O suyun temâsından sonra, Zeyneb’in hüsün ve cemâli acîb sûret almış, bedîü'l‑cemâl olmuş.
220
İşte şu cüz'iyâtlar gibi daha çok misâller var. Onların çoğunu eimme‑i hadîs nakletmişler. Bu cüz'iyâtın herbirini, haber‑i vâhid ve zaîf farzetsek dahi, yine mecmûu, manevî bir tevâtür hükmünde, mutlak bir mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösterir. Çünkü bir hâdise, ayrı ayrı ve çok sûretlerle nakledilse, asıl hâdisenin vukû'u kat'î olur. Sûretlerin herbiri zaîf dahi olsa, yine asıl hâdiseyi isbât ediyor.
Meselâ; bir gürültü işitildi, bazılar dediler ki, filân ev harâb oldu; diğeri, başka ev harâb oldu dedi; daha başkası, başka bir evi söyledi ve hâkezâ Herbir rivâyet, haber‑i vâhid de, zaîf de, hilâf‑ı vâki de olabilir. Fakat asıl vâkıa ki; bir ev harâb olmuş, o kat'îdir; onda bütün müttefiktirler.
Hâlbuki bahsettiğimiz şu altı cüz'iyât; hem sahîhtirler, hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar. Farazâ bunların herbirini zaîf addetsek temsîlde mutlak bir hâne harâb olması gibi yine cüz'iyâtın mecmûunda, mutlak bir mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vücûdunu kat'iyyen gösterir.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cizât‑ı bâhiresi, her bir nev'ide kat'î olarak mevcûddur. Cüz'iyâtı dahi, o küllî ve mutlak mu'cizenin sûretleri veyâhut nümûneleridir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nasıl ki; eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü yani duâsı, çok mu'cizâtın mebde'i oluyor.
Aynen öyle de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sâir letâifi ve duyguları ve cihâzâtı, çok hàrikalara medârdır. Kütüb‑ü siyer ve tarih, o hàrikaları beyân etmişler; sîret ve sûret ve duygularında, çok delâil‑i nübüvvet bulunduğunu göstermişler

Onbeşinci İşâret

Nasıl ki; taşlar, ağaçlar, kamer, güneş onu tanıyorlar; birer mu'cizesini göstermekle, nübüvvetini tasdik ediyorlar; öyle de hayvanat tâifesi, ölüler tâifesi, cinler tâifesi, melâikeler tâifesi O Zât‑ı Mübârek’i tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir tâifesi, bazı mu'cizâtını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşâret’in üç şûbesi var:
221

Birinci Şûbesi

Hayvanat cinsi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyorlar ve mu'cizâtını da izhâr ediyorlar. Şu şûbenin çok misâlleri var. Biz yalnız burada, meşhûr ve manevî tevâtür derecesinde kat'î olmuş veya muhakkìkîn‑i eimmenin makbûlü olmuş veya ümmet telâkki‑i bilkabûl etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümûne olarak zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhretle; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile, küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr‑ı Hirâ’nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedâr gibi, hàrika bir tarzda, kalın bir ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eli ile, Gazve‑i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn‑i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim.” O demiş: Nasıl girelim? Burada bir görüyorum ki, Hazret‑i Muhammed tevellüd etmeden bu yapılmış gibidir. Bu iki güvercin, işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar ?”
İşte bunun gibi, mübârek güvercin tâifesi, Feth‑i Mekke’de dahi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmâm‑ı Celîl İbn-i Vehb naklediyor.
Hem nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Âişe-i Sıddıka haber veriyor ki: Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hânemizde vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hâzır olsa idi, hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu. Ne vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş, başlardı harekete; giderdi, gelirdi hiç durmuyordu.” Demek o kuş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı dinliyordu, huzurunda temkin ile sükût ederdi.
222
İkinci Hâdise: Beş‑altı tarîkle, manevî bir tevâtür hükmünü almış kurt hâdisesidir ki; bu kıssa‑i acîbe, çok tarîklerle meşhûr sahâbelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebû Saidi'l‑Hudrî ve Seleme İbni'l‑Ekva' ve İbn‑i Ebî Vehb ve Ebû Hureyre ve bir vak'a sâhibi çoban Uhbân gibi müteaddid tarîklerle haber veriyorlar ki: Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: Allah’tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın!” Çoban demiş: Acâib, zi'b konuşur mu?” Zi'b ona demiş: Acîb senin hâlindedir ki, bu yerin arka tarafında bir Zât var ki; sizi Cennet’e dâvet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz?!”
Bütün tarîkler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebû Hureyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime bakacak?” Zi'b demiş: Ben bakacağım!” Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, îmân etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi, çoban bulmuş. Zâyiât yok. Bir keçi ona kesmiş, çünkü ona üstadlık etmiş.
Bir tarîkte; rüesâ‑yı Kureyş’ten Ebû Süfyân ile Safvan, bir kurdu gördüler; bir ceylanı takib edip Harem‑i Şerîf’e girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüb etmişler. Kurt konuşmuş, risalet‑i Ahmediye’yi haber vermiş. Ebû Süfyân, Safvan’a demiş ki: Bu kıssayı kimseye söylemeyelim; korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.”
Elhâsıl; kurt kıssası kat'î ve manevî mütevâtir gibi kanâat verir.
Üçüncü Hâdise: Beş‑altı tarîkle, mühim sahâbelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle, Ebû Hureyre ve Sa'lebe İbn‑i Mâlik ve Câbir Bin Abdullâh ve Abdullâh İbn‑i Cafer ve Abdullâh İbn‑i Ebî Evfâ gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahâbeler, müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a tahiye‑i ikram nev'inden secde edip konuşmuş.
223
Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve, bir bağda kızmış, vahşî olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım.” Deve sâhibine söyledi: Böyle midir?” Evet dediler.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Adbâ ismindeki devesi, vefât‑ı Nebevî’den sonra kederinden ne yedi, ne içti, öldü.
Hem o deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile, mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebû İshak‑ı İsferânî gibi bazı mühim imâmlar haber vermişler.
Hem nakl‑i sahîh ile; Câbir Bin Abdullâh’ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü; o deve, o iltifat‑ı Ahmedî’den o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peydâ etti ki; daha sür'atinden dizgini zaptedilmiyor, yolda yetişilmiyordu; Hazret‑i Câbir haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Buhârî, eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa, gecede, Medine‑i Münevvere’nin haricinde, düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işâa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Fermân etmiş: Bir şey yoktur.” Meşhûr Ebû Talha’nın atına binip, şecâat‑i kudsiyesi muktezâsınca, herkesten evvel gitmiş, tahkîk etmiş ve dönmüştü. Ebû Talha’ya fermân etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani: Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur.” Hâlbuki Ebû Talha’nın atı, katûf tâbir edilen, yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukàbele edemiyordu.
224
Hem nakl‑i sahîh ile; bir defa, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: Dur!” O da durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir a'zâsını kımıldatmadı.
Beşinci Hâdise: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı Sefîne, Yemen vâlisi Muâz İbn‑i Cebel’in yanına gitmek için, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan emir alıp gitmiş. Yolda bir arslan rast gelmiş. O Sefîne, ona demiş: Ben, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârıyım.” Arslan, ses verip ayrılmış, ilişmemiş.
Diğer bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefîne döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.
Hem Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; demiş: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi. Arapça dabb denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: Eğer bu hayvan sana şehâdet etse, ben sana îmân getiririm; yoksa îmân getirmem.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar, fasîh bir dille, risaletine şehâdet etti.”
Hem Ümmü'l‑mü'minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor ki: Bir ceylan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risaletine şehâdet etmiş.
İşte bunun gibi çok misâller var. Hem de, kat'î şöhret bulmuş birkaç nümûneyi gösterdik. Ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayana ve itâat etmeyene deriz:
Ey insan! İbret alınız Kurt, arslan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyor, itâat ediyorlar. Sizlerin; hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder!‥

İkinci Şûbe:

Cenazelerin ve cinlerin ve melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri var. Nümûne için, şöhret bulmuş ve mevsûk imâmlar haber vermiş birkaç nümûneyi, evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cin ve melâike ise; o mütevâtirdir. Onların misâlleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misâllerinden:
225
Birincisi Şudur Ki: Ulemâ‑i zâhir ve bâtının, Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmâm‑ı Ali’nin mühim ve sâdık bir şâkirdi olan Hasan‑ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelerek, ağlayıp sızladı. Dedi: Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ölmüş kızı çağırdı: filâne!” dedi. Birden o ölmüş kız, لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi: Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum!”
İkincisi: İmâm‑ı Beyhakî ve İmâm‑ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim imâmlar, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik’ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: Bir ihtiyare kadının bir tek oğlu vardı, birden vefât etti. O sâliha kadın, çok müteessir oldu, dedi: Yâ Rab! Senin rızân için, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bîatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi te'min edecek tek evlâdcığımı, O Resûlün hürmetine bağışla!’” Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.”
İşte şu hâdise‑i acîbeye işâret ve ifâde eden, İmâm‑ı Busayrî’nin Kaside‑i Bürde’de şu fıkrasıdır: لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَمًا ❋ اَحْيَى اسْمُهُ ح۪ينَ يُدْعٰى دَارِسَ الرِّمَمِ
Yani: Eğer alâmetleri, onun kadrine muvâfık derecesinde azametini ve makbûliyetini gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihyâ edilebilirdi.”
226
Üçüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Beyhakî gibi râviler, Abdullâh İbn‑i Ubeydullâhi'l-Ensârî’den haber veriyorlar ki, Abdullâh demiş: Sâbit İbn‑i Kays İbn-i Şemmas’ın Yemâme Harbi’nde şehîd düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَاَبُو بَكْرٍ الصِّدّ۪يقُ وَعُمَرُ الشَّه۪يدُ وَعُثْمَانُ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız.” İşte o vakit, daha Hazret‑i Ömer hilâfete geçmeden, şehâdetini haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: İmâm‑ı Taberânî ve Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, Nu'man İbn‑i Beşîr’den haber veriyorlar ki: Zeyd İbn‑i Harice, çarşı içinde, birden düşüp vefât etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken, birden اَنْصِتُوا… اَنْصِتُوا… Susunuz!” dedi. Sonra, fasîh bir lisânla: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki; cansız, vefât etmiş.”
İşte, cansız cenazeler O’nun risaletini tasdik etse, canlı olanlar tasdik etmese; elbette o cânî canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler!‥
Amma; melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin O’na îmân ve itâati, mütevâtirdir. Nass‑ı Kur'ân ve çok âyâtla musarrahtır. Gazve‑i Bedir’de beşbin melâike nass‑ı Kur'ân ile önde, sahâbeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde, ashâb‑ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu mes'elede iki cihet var:
227
Birisi: Cin ve melâikenin tâifeleri, hayvan ve insanın tâifeleri gibi, vücûdları kat'î ve bizimle münâsebetdâr olduğu, Yirmidokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât etmişiz. Onların isbâtını, o Söz’e havâle ederiz.
İkinci Cihet: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefiyle, eser‑i mu'cizesi olarak, efrâd‑ı ümmeti, onları görmek ve konuşmaktır.
İşte, başta Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme‑i hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Bir defa melek, yani Hazret‑i Cebrâil, beyaz libâslı bir insan sûretinde gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbeleri içinde otururken, yanına gitmiş, demiş: مَا الْاِسْلَامُ ، وَمَا الْا۪يمَانُ ، وَمَا الْاِحْسَانُ ؟ Yani: Îmân, İslâm, ihsân nedir? Ta'rif et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ta'rif etmiş. Oradaki cemâat‑i sahâbe, hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O zât, misâfir gibi görünürken, üstünde alâmet‑i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: Size ders vermek için Cebrâil böyle yaptı.”
Hem haber‑i sahîh ile ve haber‑i kat'î ile ve manevî tevâtür derecesinde, eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Hazret‑i Cebrâil’i çok defa, hüsn‑ü cemâl sâhibi olan Dihye sûretinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında sahâbeler görüyorlardı.
Ezcümle, Hazret‑i Ömer ve İbn‑i Abbâs ve Üsâme İbn‑i Zeyd ve Hâris ve Âişe‑i Sıddıka ve Ümm‑ü Seleme, kat'iyyen sâbittir ki, bunlar kat'iyyen haber veriyorlar ki; Biz, Hazret‑i Cebrâil’i Dihye sûretinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında çok görüyoruz.”
Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar, görmeden, görüyoruz desinler?‥
228
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile, Aşere‑i Mübeşşere’den, İran Fâtihi Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs haber veriyor ki: Gazve‑i Uhud’da, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki tarafında, iki beyaz libâslı, ona nöbetdar gibi, muhâfız sûretinde gördük. İkisi de anlaşıldı ki, meleklerdir ve Hazret‑i Cebrâil ile Mîkâil olduğunu anladık.” Acaba böyle bir kahraman‑ı İslâm gördük dese, görmemek mümkün müdür?
Hem Ebû Süfyân İbn‑i Hâris İbn-i Abdülmuttalib (ammizâde‑i Nebevî) nakl‑i sahîh ile haber veriyor ki: Gazve‑i Bedir’de, gök ile yer arasında, beyaz libâslı atlı zâtları gördük.”
Hem Hazret‑i Hamza Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan niyâz etti ki: Ben Cebrâil’i görmek istiyorum.” Kâbe’de ona gösterdi. Dayanamadı, bî‑hûş oldu, yere düştü.
Bu çeşit melâikeleri görmek vukûâtı çoktur. Bütün bu vukûât, bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösteriyor ve delâlet ediyor ki; O’nun misbâh‑ı nübüvvetine, melâikeler dahi pervânelerdir.
Cinnîler ise, onlar ile görüşmek ve görmek; değil sahâbeler, belki avâm‑ı ümmet dahi çokları ile görüşmeleri çok vukû' buluyor. Fakat en kat'î, en sahîh haber ile, eimme‑i hadîs bize diyorlar ki; İbn‑i Mes'ûd: Batn‑ı Nahl’de ecinnîlerin ihtidâsı gecesinde, ecinnîleri gördüm ve Sûdan kabilesinden Zut denilen uzun boylu tâifeye benzettim, onlara benziyordular.”
229
Hem meşhûrdur ve hadîs imâmları tahric ve kabûl ettikleri Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd vak'asıdır ki; Uzzâ denilen sanemi tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı. Hazret‑i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için fermân etmiş ki: Uzzâ sanemi içinde ona ibâdet ediliyordu, daha ona ibâdet edilmez.”
Hem Hazret‑i Ömer’den meşhûr bir haberdir ki, demiş: Biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, Hâme isminde bir cinnî geldi, îmân etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kısa sûrelerden birkaç sûreyi ders verdi. Dersini aldı, gitti.” Şu âhirki hâdiseye, çendan bazı hadîs imâmları ilişmişler; fakat mühim imâmlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nev'ide uzun söylemeye lüzum yok; misâlleri çoktur.
Hem deriz ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla, terbiyesiyle ve O’nun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh‑i Geylânî gibi aktâblar, asfiyâlar; melâikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevâtür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet Ümmet‑i Muhammed’in (A.S.M.) melâike ve cinlerle temâsları ve tekellümleri ise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın terbiye ve irşad‑ı i'câzkârânesinin bir eseridir.
230

Üçüncü Şûbe

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hıfzı ve ismeti, bir mu'cize‑i bâhiredir; ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyet‑i kerîmesinin hakikat‑i bâhiresi, çok mu'cizâtı gösterir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir tâifeye, bir kavme, bir kısım ehl‑i siyasete veya bir dine; belki umum pâdişahlara ve umum ehl‑i dine tek başıyla meydân okudu. Hâlbuki onun amucası, en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız, tekellüfsüz, muhâfazasız ve pek çok defa sû‑i kasda ma'rûz kaldığı hâlde, kemâl‑i saâdetle, rahat döşeğinde vefât edip, mele‑i a'lâya çıkmasına kadar, hıfz ve ismeti, ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ne kadar kuvvetli bir hakikati ifâde ettiğini ve ne kadar metîn bir nokta‑i istinâd olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümûne için, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Ehl‑i siyer ve hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için, kat'î ittifak ettiler; hattâ insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht‑ı hükmünde olarak, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâne‑i saâdetini bastılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret‑i Ali vardı. Ona dedi: Sen, bu gece benim yatağımda yat.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı; hiçbirisi O’nu görmedi. İçlerinden çıktı gitti. Gâr‑ı Hirâ’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı O’na nöbetdar olup, muhâfaza ettiler.
231
İkinci Hâdise: Vâkıât‑ı kat'iyyedendir ki; mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesâsı, mühim bir mal mukâbilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; takib edip, onları öldürmeye çalışsın. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir‑i Sıddık ile beraber gârdan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebû Bekir‑i Sıddık telâş etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mağarada dediği gibi: ﴿لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıkıyordu. O vakit anladı ki: Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, O’na ilişsin. El‑amân!” dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: Git öyle yap ki, başkası gelmesin!”
Şu hâdise münâsebetiyle bunu da beyân ederiz ki; sahîh bir sûrette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dâhil olduğu vakit, ne için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hâtırına getirememiş. Mecbur olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.
Üçüncü Hâdise: Gazve‑i Gatafan ve Enmar’da, müteaddid tarîklerle eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tam Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerine gelerek, yalın kılınç elinde olduğu hâlde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: Kim seni benden kurtaracak?” Demiş: Allah!” Sonra böyle duâ etti: اَللّٰهُمَّ اكْفِن۪يهِ بِمَا شِئْتَ Birden o Gavres; iki omuzu ortasında gâibden bir darbe yer, o kılınç elinden düşer, yere yuvarlanır. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kılıncı eline alır, Şimdi seni kim kurtaracak?” der. Sonra affeder. O adam gider tâifesine. O pek cür'etkâr, cesur adama herkes hayrette kalır. Ne oldu sana; ne için bir şey yapamadın?” dediler. O dedi: Hâdise böyle oldu. Ben şimdi, insanların en iyisinin yanından geliyorum.”
Hem şu hâdise gibi, Gazve‑i Bedir’de bir münâfık, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı bir gaflet vaktinde, kimse görmeden, tam arkasından kılınç kaldırıp vururken, birden Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bakmış. O, titreyip, kılınç elinden yere düşmüş.
232
Dördüncü Hâdise: Manevî tevâtüre yakın bir şöhretle ve ekser ehl‑i tefsirin; ﴿اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ ❋ وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ âyetinin sebeb‑i nüzûlü ve ehl‑i tefsir allâmeleri ve ehl‑i hadîs imâmları haber veriyorlar ki: Ebû Cehil yemîn etmiş ki: Ben, secdede Muhammed’i görsem, bu taşla onu vuracağım.” Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebû Cehil’in eli çözülmüş. O ise; ya Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müsâadesiyle veyâhut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.
Hem yine Ebû Cehil kabilesinden bir tarîkte Velîd İbn‑i Muğîre, yine Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Mescid‑i Haram’da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu; yalnız seslerini işitiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından, onun gözü de açıldı.
Hem nakl‑i sahîh ile Ebû Bekir‑i Sıddık’tan haber veriyorlar ki: Sûre‑i ﴿تَبَّتْ يَدَٓا اَب۪ي لَهَبٍ nâzil olduktan sonra, Ebû Leheb’in karısı Ümm‑ü Cemîl denilen ﴿حَمَّالَةَ الْحَطَبِ bir taş alıp, Mescid‑i Haram’a gelmiş. Ebû Bekir ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, orada oturuyorlarmış. Gözü, Ebû Bekir‑i Sıddık’ı görüyor, soruyor: Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmemiş. Elbette hıfz‑ı İlâhîde olan bir Sultan‑ı Levlâk’i, böyle bir Cehennem oduncusu, O’nun huzuruna girip göremez. Ağzına düşmüş!‥
233
Beşinci Hâdise: Haber‑i sahîh ile haber veriliyor ki: Âmir İbn‑i Tufeyl ve Erbed İbn‑i Kays, ikisi ittifak ederek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gitmişler. Âmir demiş: Ben O’nu meşgul edeceğim, sen O’nu vuracaksın!” Sonra bakıyor ki, bir şey yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: Neden vurmadın?” Dedi: Nasıl vuracağım; ne kadar niyet ettim, bakıyorum ki, ikimizin ortasına sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?”
Altıncı Hâdise: Nakl‑i sahîh ile haber veriliyor ki: Gazve‑i Uhud’da veya Huneyn’de Şeybe İbn‑i Osman el-Hacebî ki, Hazret‑i Hamza, onun hem amucasını, hem pederini öldürmüştü intikamını almak için, gizli geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından yalın kılınç kaldırdı. Birden kılınç elinden düştü. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: O dakikada dünyada ondan daha sevgili adam bana olmazdı.” Îmâna geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: Haydi git, harbet!” Şeybe dedi: Ben gittim, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harbettim. Eğer o vakit pederim de rastgelseydi, vuracaktım.
Hem Feth‑i Mekke gününde Fedâle nâmında birisi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına, vurmak niyetiyle geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti, Nefsinle ne konuştun?” dedi ve Fedâle için taleb‑i mağfiret etti. Fedâle, îmâna geldi ve dedi ki: O vakit, ondan daha ziyâde dünyada sevgilim olmazdı.”
Yedinci Hâdise: Nakl‑i sahîh ile Yahudîler, sû‑i kasd niyetiyle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın oturduğu yere, üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz‑ı İlâhî ile kalkmış; o sû‑i kasd de akîm kalmış.
234
Bu yedi misâl gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmâm‑ı Buhârî ve İmâm‑ı Müslim ve eimme‑i hadîs, Hazret‑i Âişe’den naklediyorlar ki: ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı muhâfaza eden zâtlara fermân etti: يَا اَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَن۪ي رَبّ۪ي عَزَّ وَجَلَّ Yani: Nöbetdarlığa lüzum yok; benim Rabbim, beni hıfzediyor.”
İşte şu Risale”de, baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinâtın her nev'i, her âlemi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır, alâkadardır. Herbir nev'‑i kâinâtta, O’nun mu'cizâtı görünüyor. Demek O Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) Cenâb‑ı Hakk’ın fakat kâinâtın Hàlık’ı itibariyle ve bütün mahlûkatın Rabbi ünvânıyla memurudur ve resûlüdür.
Evet nasıl ki, bir pâdişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir dâire bilir ve tanır; hangi dâireye girse, onunla münâsebetdâr olur; çünkü, umumun pâdişahı nâmına bir memuriyeti var. Eğer, meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dâiresiyle münâsebetdâr olur. Başka dâireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye dâiresi onu bilmez.
Öyle de, anlaşılıyor ki; bütün devâir‑i saltanat-ı İlâhiye’de, melekten tut, sineğe ve örümceğe kadar herbir tâife, O’nu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek, Hâtemü'l‑Enbiyâ ve Resûl‑i Rabbi'l-Âlemîn’dir. Ve umum Enbiyânın fevkınde risaletinin şümûlü var.

Onaltıncı İşâret

İrhâsat denilen; bi'set‑i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücûda gelen hàrikalar dahi, delâil‑i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır:
235

Birinci Kısım

Nass‑ı Kur'ân’la; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuf‑u Enbiyâ’nın, nübüvvet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair verdikleri haberdir. Evet, mâdem o kitaplar semâvîdirler ve mâdem o kitab sâhibleri enbiyâdırlar; elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinâtın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile ışıklandıran bir Zâttan bahsetmeleri, zarûrî ve kat'îdir.
Evet küçük hâdiseleri haber veren o kitaplar, nev'‑i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kàbil midir?
İşte, mâdem bilbedâhe haber verecekler, herhalde ya tekzîb edecekler; ki, dinlerini tahribden ve kitaplarını neshten kurtarsınlar veya tasdik edecekler; ki, o hakikatli Zât ile, dinleri hurâfâttan ve tahrifattan kurtulsun. Hâlbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzîb emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyle ise, tasdik vardır.
Mâdem mutlak bir sûrette tasdik vardır ve mâdem şu tasdikin vücûdunu iktiza eden kat'î bir illet ve esâslı bir sebeb vardır; biz dahi, o tasdikin vücûduna delâlet eden üç hüccet‑i kàtıa ile isbât edeceğiz.
Birinci Hüccet
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ânın lisânıyla onlara der ki: Kitaplarınızda, benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyân ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor.” ﴿قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴿قُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَةَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ gibi âyetlerle, onlara meydân okuyor: Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle duâ edeceğiz!” diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç Yahudî bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, O’nun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inâdlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık Yahudîler ve bütün âlem‑i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.
236
Hem demiş: Ya yanlışımı bulunuz, veyâhut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!” Hâlbuki bunlar, harbi ve perîşaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı
İkinci Hüccet
Tevrat, İncil ve Zebûr’un ibareleri; Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemâdiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabânî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış te'villeri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdânların ve bazı ehl‑i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu sûrette, o kitaplarda tahrifat, tağyîrat çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullâh‑i Hindî (allâme‑i meşhûr) kütüb‑ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudî ve Nasâra ulemâsına isbât ederek, iskât etmiş.
İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhûr Hüseyin‑i Cisrî (Rahmetullâhi Aleyh); o kitaplardan yüz ondört delil, nübüvvet‑i Ahmediye’ye dair çıkarmıştır. Risale‑i Hamîdiye”de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.
Hem pek çok Yahudî ulemâsı ve Nasâra ulemâsı, ikrar ve itiraf etmişler ki: Kitaplarımızda Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı yazılıdır.” Evet, gayr‑ı müslim olarak başta meşhûr Rûm meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan haber veriyor.”
237
Hem Rûm Meliki Mukavkıs nâmında Mısır hâkimi ve ulemâ‑i Yehûd’un en meşhûrlarından İbn‑i Sûriyâ ve İbn‑i Ahtab ve onun kardeşi Kâ'b bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhûr ulemâ ve reisler, gayr‑ı müslim kaldıkları hâlde ikrar etmişler ki: Evet kitaplarımızda O’nun evsâfı vardır; O’ndan bahsediyorlar.”
Hem Yehûd’un meşhûr ulemâsından ve Nasâra’nın meşhûr kıssîslerinden, kütüb‑ü sâbıkada evsâf‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.) gördükten sonra inâdı terkedip îmâna gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil’de göstermişler, ve sâir Yahudî ve Nasrânî ulemâsını onunla ilzam etmişler.
Ezcümle; meşhûr Abdullâh İbn‑i Selâm ve Vehb İbn‑i Münebbih ve Ebû Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik‑i Yemen Tübba' zamanında idi. Tübba' nasıl gıyâben ve bi'setten evvel îmân getirmiş, Şâmul de öyle…) ve Sâ'ye’nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki: İbn‑i Heyban denilen bir ârif‑i billâh, bi'setten evvel Benî‑Nadîr kabilesine misâfir olmuş; قَر۪يبٌ ظُهُورُ نَبِيٍّ هٰذَا دَارُ هِجْرَتِهِ demiş, orada vefât etmiş. Sonra o kabile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harbettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydâna çıktılar, o kabileye bağırdılar: وَاللّٰهِ هُوَ الَّذ۪ي عَهَدَ اِلَيْكُمْ ف۪يهِ ابْنُ هَيْبَانَ Yani: İbn‑i Heyban’ın haber verdiği Zât budur; O’nunla harbetmeyiniz!” Fakat onlar, onları dinlemediler; belâlarını buldular.
238
Hem ulemâ‑i Yehûd’dan İbn‑i Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l‑Ahbâr gibi çok ulemâ‑i Yehûd, evsâf‑ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, îmâna gelmişler; sâir îmâna gelmeyenleri de ilzam etmişler.
Hem ulemâ‑i Nasâra’dan meşhûr, bahsi geçen Buhayrâ‑yı Râhib ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amucasıyla gittiği vakit oniki yaşında idi. Buhayrâ‑yı Râhib, O’nun hatırı için Kureyşlileri dâvet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. Demek aradığım adam orada kalmış!” Sonra adam göndermiş, O’nu da getirtmiş. Ebû Tâlib’e demiş: Sen dön Mekke’ye git! Yahudîler hasûddurlar; bunun evsâfı Tevrat’ta mezkûrdur; hıyânet ederler!”
Hem Nastûru'l‑Habeşe ve Habeş reisi olan Necâşî, evsâf‑ı Muhammediye’yi kitaplarında gördükleri için, beraber îmân etmişler.
Hem Dağatır isminde meşhûr bir Nasrânî âlimi; evsâfı görmüş, îmân etmiş. Rûmlar içinde ilân etmiş, şehîd edilmiş.
Hem Nasrânî rüesâsından Hâris İbn‑i Ebî Şimri'l-Gassânî ve Şam’ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sâhib‑i İlya ve Hirakl ve İbn‑i Nâtûr ve Cârud gibi meşhûr zâtlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve îmân etmişler. Yalnız Hirakl dünya saltanatı için îmânını izhâr etmemiş.
239
Hem bunlar gibi, Selmân‑ı Fârisî, o da evvel nasrânî idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını gördükten sonra, O’nu arıyordu.
Hem Temim nâmında mühim bir âlim, hem meşhûr Habeş Reisi Necâşî, hem Habeş nasârası, hem Necrân papazları; bütün müttefikan haber veriyorlar ki: Biz, evsâf‑ı Nebeviyeyi kitaplarımızda gördük, onun için îmâna geldik.”
Üçüncü Hüccet
İşte bir nümûne olarak Tevrat, İncil, Zebûr’un Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait âyetlerinin birkaç nümûnesini göstereceğiz:
Birincisi: Zebûr’da şöyle bir âyet var: اَللّٰهُمَّ ابْعَثْ لَنَا مُق۪يمَ السُّنَّةِ بَعْدَ الْفَتْرَةِ Mukîmü's‑Sünne ise, ism‑i Ahmedî’dir.
İncil’in âyeti: قَالَ الْمَس۪يحُ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى اَب۪ي وَاَب۪يكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْل۪يطَا Yani: Ben gidiyorum, size Faraklit gelsin!” Yani, Ahmed gelsin.
İncil’in ikinci bir âyeti: اِنّ۪ي اَطْلُبُ مِنْ رَبّ۪ي فَارَقْل۪يطًا يَكُونُ مَعَكُمْ اِلَى الْاَبَدِ Yani: Ben Rabbim’den; hakkı bâtıldan farkeden bir peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.” Faraklit; اَلْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ mânâsında peygamberin o kitaplarda ismidir.
240
Tevrat’ın âyeti: اِنَّ اللّٰهَ قَالَ لِاِبْرَاه۪يمَ اِنَّ هَاجَرَ تَلِدُ وَيَكُونُ مِنْ وَلَدِهَا مَنْ يَدُهُ فَوْقَ الْجَم۪يعِ وَيَدُ الْجَم۪يعِ مَبْسُوطَةٌ اِلَيْهِ بِالْخُشُوعِ
Yani: Hazret‑i İsmail’in vâlidesi olan Hâcer, evlâd sâhibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki; o veledin eli, umumun fevkınde olacak ve umumun eli huşû ve itâatle ona açılacak.”
Tevrat’ın ikinci bir âyeti: وَقَالَ يَا مُوسٰى اِنّ۪ي مُق۪يمٌ لَهُمْ نَبِيًّا مِنْ بَن۪ي اِخْوَتِهِمْ مِثْلَكَ وَاُجْر۪ي قَوْل۪ي ف۪ي فَمِهِ وَالرَّجُلُ الَّذ۪ي لَا يَقْبَلُ قَوْلَ النَّبِيِّ الَّذ۪ي يَتَكَلَّمُ بِاِسْم۪ي فَاَنَا اَنْتَقِمُ مِنْهُ
Yani: Benî‑İsrail’in kardeşleri olan Benî‑İsmail’den senin gibi birini göndereceğim. Ben, sözümü onun ağzına koyacağım; benim vahyimle konuşacak. O’nu kabûl etmeyene azâb vereceğim.”
Tevrat’ın üçüncü bir âyeti: قَالَ مُوسٰى رَبِّ اِنّ۪ي اَجِدُ فِي التَّوْرٰيةِ اُمَّةً هُمْ خَيْرُ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ فَاجْعَلْهُمْ اُمَّت۪ي قَالَ تِلْكَ اُمَّةُ مُحَمَّدٍ
İhtar: Muhammed ismi, o kitaplarda مُشَفَّحْ ve اَلْمُنْحَمَنَّا ve حِمْيَاطَا gibi, Süryânî isimler sûretinde, Muhammed mânâsındaki İbranî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarîh Muhammed ismi az vardı. Sarîh mikdarını dahi hasûd Yahudîler tahrif etmişler.
241
Zebûr’un âyeti: يَا دَاوُدُ يَأْت۪ي بَعْدَكَ نَبِيٌّ يُسَمّٰى اَحْمَدَ وَمُحَمَّدًا صَادِقًا سَيِّدًا اُمَّتُهُ مَرْحُومَةٌ
Hem Abâdile‑i Seb'a’dan ve kütüb‑ü sâbıkada çok tedkîkàt yapan Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs ve meşhûr ulemâ‑i Yehûd’dan en evvel İslâm’a gelen Abdullâh İbn‑i Selâm ve meşhûr Kâ'bü'l‑Ahbâr denilen Benî‑İsrail’in allâmelerinden; o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat’ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki; Hz._Mûsa ile hitâbdan sonra, gelecek peygambere hitâben şöyle diyor: يَا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا وَحِرْزًا لِلْاُمِّيّ۪ينَ اَنْتَ عَبْد۪ي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَل۪يظٍ وَلَا صَخَّابٍ فِي الْاَسْوَاقِ وَلَا يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ بَلْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتّٰى يُق۪يمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِاَنْ يَقُولُوا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Tevrat’ın bir âyeti daha: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ مَوْلِدُهُ بِمَكَّةَ وَهِجْرَتُهُ بِطَيْبَةَ وَمُلْكُهُ بِالشَّامِ وَاُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ
İşte şu âyette Muhammed lafzı, Muhammed mânâsında, Süryânî bir isimde gelmiştir.
242
Tevrat’ın diğer bir âyeti daha: اَنْتَ عَبْد۪ي وَرَسُول۪ي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ İşte şu âyette, Benî‑İshâk’ın kardeşleri olan Benî‑İsmail’den ve Hazret‑i Mûsa’dan sonra gelen peygambere hitâb ediyor.
Tevrat’ın diğer bir âyeti daha: عَبْدِيَ الْمُخْتَارُ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَل۪يظٍ İşte Muhtar”ın mânâsı: Mustafa”dır, hem ism‑i Nebevî’dir.
İncil’de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde Âlem Reisi ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta'rifine dair: مَعَهُ قَض۪يبٌ مِنْ حَد۪يدٍ يُقَاتِلُ بِهِ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ İşte şu âyet gösteriyor ki: Sâhibü's‑Seyf ve cihada memur bir peygamber gelecektir.” Kadîb‑i hadîd kılınç demektir.
Hem ümmeti de O’nun gibi sâhibü's‑seyf, yani cihada memur olacağını, Sûre‑i Feth’in âhirinde: ﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sâhibü's‑seyf ve cihada memur olduğunu, İncil ile beraber ilân ediyor.
Tevrat’ın Beşinci Kitabının Otuzüçüncü Bâbında şu âyet var: Hak Teâlâ, Tûr‑i Sînâ’dan ikbâl edip bize, Sâîr’den tulû' etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu.”
243
İşte şu âyet nasıl ki; Tûr‑i Sînâ’da ikbâl‑i Hakk fıkrasıyla Nübüvvet‑i Mûseviye’yi ve Şam dağlarından ibaret olan Sâîr’den tulû'‑u Hakk fıkrasıyla, Nübüvvet‑i İseviye’yi ihbar eder. Öyle de, bil'ittifak Hicaz dağlarından ibaret olan Fâran Dağlarından zuhûr‑u Hakk fıkrasıyla, bizzarûre Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber veriyor.
Hem Sûre‑i Feth’in âhirinde ﴿ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ hükmünü tasdiken, Tevrat’ta Fâran Dağlarından zuhûr eden peygamberin sahâbeleri hakkında şu âyet var: Kudsîlerin bayrakları beraberindedir ve O’nun sağındadır.” Kudsîler nâmıyla tavsif eder. Yani: O’nun sahâbeleri kudsî, sâlih evliyâlardır.”
Eş'ıya Peygamberin kitabında, Kırkikinci Bâbında şu âyet vardır: Hak Sübhânehû; âhirzamanda, kendinin ıstıfâgerde ve bergüzîdesi kulunu ba's edecek ve ona, Rûhü'l‑Emîn Hazret-i Cibrîl’i yollayıp, din‑i İlâhîsini ona ta'lim ettirecek. Ve o dahi, Rûhü'l‑Emîn’in ta'limi vechile nâsa ta'lim eyleyecek ve beyne'n‑nâs hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümâttan çıkaracaktır. Rabbin, bana kable'l‑vukû' bildirdiği şeyi, ben de size bildiriyorum.”
İşte şu âyet, gayet sarîh bir sûrette, âhirzaman peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını beyân ediyor.
Mişâil nâmıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: Âhirzamanda bir ümmet‑i merhume kàim olup, orada Hakk’a ibâdet etmek üzere, mübârek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp, Rabb‑i Vâhid’e ibâdet ederler. O’na şirk etmezler.”
244
İşte şu âyet, zâhir bir sûrette dünyanın en mübârek dağı olan Cebel‑i Arafat ve orada, her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibâdetlerini ve ümmet‑i merhume nâmıyla şöhret‑şiâr olan Ümmet‑i Muhammediye’yi ta'rif ediyor.
Zebûr’da, Yetmişikinci Bâbında şu âyet var:
Bahirden bahire mâlik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar mâlik ola ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler götüreler ve pâdişahlar O’na secde ve inkıyad edeler ve her vakit O’na salât ve her gün kendisine bereketle duâ oluna ve envârı, Medine’den mütenevvir ola ve zikri, ebedü'l‑âbâd devam ede O’nun ismi, şemsin vücûdundan evvel mevcûddur. O’nun adı, güneş durdukça münteşir ola…”
İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tavsif eder. Acaba Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’dan sonra Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka hangi nebî gelmiş ki; şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve pâdişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev'‑i beşerin humsunun salavât ve duâlarını kendine kazanmış ve envârı, Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?
Hem Türkçe Yuhanna İncili’nin Ondördüncü Bâb ve otuzuncu âyeti şudur: Artık sizinle çok söyleşmem, zîra bu âlemin reisi geliyor. Ve bende, O’nun nesnesi asla yoktur!” İşte Âlemin Reisi tâbiri, Fahr‑i Âlem demektir. Fahr‑i Âlem ünvânı ise, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en meşhûr ünvânıdır.
245
Yine İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb ve yedinci âyeti şudur: Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size fâidelidir. Zîra ben gitmeyince, tesellîci size gelmez.” İşte bakınız! Reis‑i Âlem ve insanlara hakîki tesellî veren, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Evet Fahr‑i Âlem O’dur ve fânî insanları i'dâm‑ı ebedîden kurtarıp tesellî veren O’dur.
Hem İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, sekizinci âyeti: O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salâha dair ve hükme dair ilzam edecektir.” İşte, dünyanın fesâdını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet‑i dünyayı tebdil eden Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiş?
Hem İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, onbirinci âyet: Zîra bu âlemin reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir.” İşte Âlemin Reisi (Hâşiye) elbette Seyyidü'l‑Beşer olan Ahmed‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Hem İncil‑i Yuhanna, Onikinci Bâb ve onüçüncü âyet: Amma O Hak rûhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zîra kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek, gelecek nesnelerden size haber verecek.” İşte bu âyet sarîhtir. Acaba umum insanları birden hakikate dâvet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil’den işittiğini söyleyen ve kıyâmet ve âhiretten tafsîlen haber veren, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Ve kim olabilir?
Hem kütüb‑ü enbiyâda, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın; Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında, Süryânî ve İbranî isimleri var.
246
İşte Hazret‑i Şuayb’ın suhufunda ismi, Muhammed mânâsında مُشَفَّحْ ’dır. Hem Tevrat’ta yine Muhammed mânâsında مُنْحَمَنَّا , hem Nebiyyü'l‑Harem mânâsında حِمْيَاطَا , Zebûr’da El‑Muhtar ismiyle müsemmâdır. Yine Tevrat’ta اَلْخَاتَمُ الْخَاتَمْ , hem Tevrat’ta ve Zebûr’da مُق۪يمُ السُّنَّةِ , hem Suhuf‑u İbrahim ve Tevrat’ta مَازْمَازْ’dır. Hem Tevrat’ta اَحْيَدْ ’dir.
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: اِسْم۪ي فِي الْقُرْاٰنِ مُحَمَّدٌ ، وَفِي الْاِنْج۪يلِ اَحْمَدُ ، وَفِي التَّوْرٰيةِ اَحْيَدُ buyurmuştur.
Hem İncil’de, esmâ‑i Nebevî’den, صَاحِبُ الْقَض۪يبِ وَالْهِرَاوَةِ Yani: Seyf ve asâ sâhibi.” Evet sâhibü's‑seyf enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Yine İncil’de, Sâhibü't‑tâc”dır. Evet Sâhibü't‑tâc ünvânı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur. Tâc; amâme, yani sarık demektir. Eski zamanda, milletler içinde, milletçe umumiyet itibariyle sarık ve agel saran Kavm‑i Arab’dır. İncil’de صَاحِبُ التَّاجْ kat'î olarak Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) demektir.
247
Hem İncil’de اَلْبَارَقْل۪يطْ veyâhut اَلْفَارَقْل۪يطْ ki, İncil tefsirlerinde; Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden hak‑perest mânâsı verilmiş ki; sonra gelecek, insanları hakka sevkedecek Zâtın ismidir.
İncil’in bir yerinde, İsâ Aleyhisselâm demiş: Ben gideceğim; Dünyanın Reisi gelsin.” Acaba Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın yerinde insanları irşad edecek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiştir? Demek Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, ümmetine dâima müjde ediyor ve haber veriyor ki: Birisi gelecek; bana ihtiyaç kalmayacak. Ben, O’nun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim.” Nasıl ki, şu âyet‑i kerîme: ﴿وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪يلَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُ
(Hâşiye) Evet, İncil’de Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor; insanların en mühim bir reisi geleceğini Ve O Zâtı da, bazı isimler ile yâdediyor. O isimler, elbette Süryânî ve İbranîdirler. Ehl‑i tahkîk görmüşler. O isimler, Ahmed, Muhammed, Fârikun Beyne'l‑Hakkı Ve'l-Bâtıl mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan beşâret veriyor.
248
Suâl: Eğer desen: Neden Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, her nebîden ziyâde müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sûreti azdır?”
Elcevab: Çünkü Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsâ Aleyhisselâm’ı Yahudîlerin müdhiş tekzîbinden ve müdhiş iftiralarından ve dinini müdhiş tahrifattan kurtarmakla beraber İsâ Aleyhisselâm’ı tanımayan Benî‑İsrail’in suûbetli şerîatına mukâbil, sühûletli ve câmi' ve ahkâmca, şerîat‑ı İseviye’nin noksanını ikmal edecek bir şerîat‑ı àliyeye sâhibdir. İşte onun için çok defa, Âlemin Reisi geliyor!” diye müjde veriyor.
İşte Tevrat, İncil, Zebûr’da ve sâir Suhuf‑u Enbiyâ’da çok ehemmiyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var; çok âyetler var. Nasıl, bir kısım nümûnelerini gösterdik; hem çok nâmlar ile o kitaplarda mezkûrdur.
Acaba bütün bu kütüb‑ü enbiyâda, bu kadar ehemmiyetle, mükerrer âyetlerde bahsettikleri, âhirzaman peygamberi Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim olabilir?‥

İkinci Kısım

İrhâsattan ve delâil‑i nübüvvetten maksad şudur ki: Bi'set‑i Ahmediye’den evvel, zaman‑ı fetrette kâhinler, hem o zamanın bir derece evliyâ ve ârif‑i billâh olan bir kısım insanları; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini haber vermişler ve ihbarlarını da neşretmişler, şiirleriyle gelecek asırlara bırakmışlar. Onlar çoktur; biz, ehl‑i siyer ve tarihin nakil ve kabûl ettikleri meşhûr ve münteşir olan bir kısmını zikredeceğiz. Ezcümle:
249
Yemen pâdişahlarından Tübba' isminde bir melik, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını eski kitaplarda görmüş, îmân etmiş. Şöyle bir şiirini ilân etmiş: شَهِدْتُ عَلٰى اَحْمَدَ اَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ بَارِي النَّسَمِفَلَوْ مُدَّ عُمْر۪ي اِلٰى عُمْرِهِ لَكُنْتُ وَز۪يرًا لَهُ وَابْنَ عَمٍّ
Yani: Ben, Ahmed’in (A.S.M.) risaletini tasdik ediyorum. Ben O’nun zamanına yetişseydim, O’na vezir ve ammizâde olurdum.” (Yani, Ali gibi olurdum.)
İkincisi: Meşhûr Kuss İbn‑i Sâide ki, Kavm‑i Arab’ın en meşhûr ve mühim hatîbi ve muvahhid bir zât‑ı rûşen-zamîrdir. İşte şu zât da, bi'set‑i Nebevî’den evvel risalet‑i Ahmediye’yi şu şiirle ilân ediyor: اَرْسَلَ ف۪ينَا اَحْمَدَ خَيْرَ نَبِيٍّ قَدْ بُعِثَ ❋ صَلّٰى عَلَيْهِ اللّٰهُ مَا عَجَّ لَهُ رَكْبٌ وَحُثَّ
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdından olan Kâ'b İbn‑i Lüeyy, nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) ilhâm eseri olarak şöyle ilân etmiş: عَلٰى غَفْلَةٍ يَأْتِي النَّبِيُّ مُحَمَّدٌ ❋ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَب۪يرُهَا
Yani: Füc'eten, Muhammedü'n‑Nebî gelecek, doğru haberleri verecek.”
Dördüncüsü: Yemen pâdişahlarından Seyf İbn‑i Zîyezen, kütüb‑ü sâbıkada Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını görmüş; îmân etmiş, müştâk olmuş idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ceddi Abdülmuttalib; Yemen’e, kafile‑i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn‑i Zîyezen, onları çağırmış. Onlara demiş ki: اِذَا وُلِدَ بِتِهَامَةَ وَلَدٌ بَيْنَ كَتْفَيْهِ شَامَةٌ كَانَتْ لَهُ الْاِمَامَةُ وَاِنَّكَ يَا عَبْدَ الْمُطَّلِبِ لَجَدُّهُ
Yani: Hicaz’da bir çocuk dünyaya gelir. O’nun iki omuzu arasında hâtem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imâm olacak!” Sonra, gizli Abdülmuttalib’i çağırmış, O çocuğun ceddi de sensin diye kerâmetkârâne, bi'setten evvel haber vermiş
250
Beşincisi: Varaka İbn‑i Nevfel (Hatice‑i Kübrâ’nın ammizâdelerinden) bidâyet‑i vahiyde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm telâş etmiş. Hatice‑i Kübrâ o hâdiseyi, meşhûr Varaka İbn‑i Nevfel’e hikâye etmiş. Varaka demiş: O’nu bana gönder.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Varaka’nın yanına gitmiş, mebde'‑i vahiydeki vaziyeti hikâye etmiş. Varaka demiş: بَشِّرْ يَا مُحَمَّدُ اِنّ۪ي اَشْهَدُ اَنَّكَ اَنْتَ النَّبِيُّ الْمُنْتَظَرُ وَبَشَّرَ بِكَ ع۪يسٰى
Yani: Telâş etme, o hâlet vahiydir. Sana müjde! İntizar edilen nebî sensin! İsâ, seninle müjde vermiş!”
Altıncısı: Askalâni'l‑Himyerî nâm ârif‑i billâh, bi'setten evvel Kureyşîleri gördüğü vakit, İçinizde da'vâ‑yı nübüvvet eden var ?” Yok derlerdi. Sonra bi'set vaktinde yine sormuş: Evet demişler, Biri da'vâ‑yı nübüvvet ediyor.” Demiş: İşte, âlem O’nu bekliyor.”
Yedincisi: Nasâra ulemâ‑i be-nâmından İbnü'l‑Alâ, bi'setten ve Peygamberi görmeden evvel haber vermiş. Sonra gelmiş, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, demiş: وَالَّذ۪ي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَقَدْ وَجَدْتُ صِفَتَكَ فِي الْاِنْج۪يلِ وَبَشَّرَ بِكَ ابْنُ الْبَتُولِ
Yani: Ben senin sıfatını İncil’de gördüm, îmân ettim. İbn‑i Meryem, İncil’de senin geleceğini müjde etmiş.”
251
Sekizincisi: Bahsi geçen Habeş Pâdişahı Necâşî demiş: لَيْتَ ل۪ي خِدْمَتَهُ بَدَلًا عَنْ هٰذِهِ السَّلْطَنَةِ Yani: Keşke şu saltanata bedel Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı olsaydım! O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkındedir!”
Şimdi, ilhâm‑ı Rabbânî ile gâibden haber veren bu âriflerden sonra; gâibden rûh ve cin vâsıtasıyla haber veren kâhinler, pek sarîh bir sûrette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini ve nübüvvetini haber vermişler. Onlar çoktur; biz, onlardan meşhûrları ve manevî tevâtür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitaplarına havâle edip, yalnız icmâlen bahsedeceğiz.
Birincisi: Şıkk isminde meşhûr bir kâhindir ki; bir gözü, bir eli, bir ayağı varmış. Âdeta yarım insan İşte o kâhin, manevî tevâtür derecesinde kat'î bir sûrette tarihlere geçmiş ki, risalet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber verip, mükerreren söylemiştir.
İkincisi: Meşhûr Şam kâhini Satîh’tir ki; kemiksiz, âdeta a'zâsız bir vücûd; yüzü göğsü içinde bir acûbe‑i hilkat ve çok da yaşamış bir kâhindir. Gâibden verdiği doğru haberler, o zaman insanlarda şöhret bulmuş. Hattâ Kisrâ (yani Fars pâdişahı) gördüğü acîb rüyayı ve velâdet‑i Ahmediye (A.S.M.) zamanında, sarayın on dört şerefesinin düşmesinin sırrını Satîh’ten sormak için, Muyzan denilen âlim bir elçisini göndermiş. Satîh demiş: On dört zât, sizlerde hâkimiyet edecek; sonra saltanatınız mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhâr edecek. İşte O, sizin din ve devletinizi kaldıracak!” meâlinde Kisrâ’ya haber göndermiş. İşte o Satîh, sarîh bir sûrette Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesini haber vermiş.
252
Hem kâhinlerden Sevâd İbn‑i Karîbi'd-Devsî ve Hunâfir ve Ef'asiye Necrân ve Cizl İbn‑i Cizli'l-Kindî ve İbn‑i Halasati'd-Devsî ve Fâtıma Bint‑i Nu'man-ı Neccâriye gibi meşhûr kâhinler, siyer ve tarih kitaplarında tafsîlen beyân ettikleri vecih üzere; Âhirzaman Peygamberinin geleceğini, o peygamber de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber vermişler.
Hem Hazret‑i Osman’ın akrabasından Sa'd İbn‑i Bint-i Küreyz, kâhinlik vâsıtasıyla, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini gâibden haber almış. Bidâyet‑i İslâmiyette, Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’e demiş ki: Sen git, îmân et!” Osman bidâyette gelmiş, îmân etmiş. İşte o Sa'd o vâkıayı böyle bir şiir ile söylüyor: هَدَى اللّٰهُ عُثْمَانًا بِقَوْل۪ي اِلَى الَّت۪ي ❋ بِهَا رُشْدُهُ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي اِلَى الْحَقِّ
Hem kâhinler gibi; Hâtif denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini mükerreren haber vermişler.
Ezcümle: Zeyyab İbnü'l‑Hâris’e, hâtif‑i cinnî böyle bağırmış; onun ve başkasının sebeb‑i İslâmı olmuş: يَا ذَيَابُ يَا ذَيَابُ اِسْمَعِ الْعَجَبَ الْعُجَابَبُعِثَ مُحَمَّدٌ بِالْكِتَابِ يَدْعُو بِمَكَّةَ فَلَا يُجَابُ
Yine bir hâtif‑i cinnî, Sâmia İbn‑i Karreti'l-Gatafânî’ye böyle bağırmış, bazılarını îmâna getirmiştir: جَاءَ الْحَقُّ فَسَطَعَ وَدُمِّرَ بَاطِلٌ فَانْقَمَعَ
253
Bu hâtiflerin beşâretleri ve haber vermeleri pek meşhûrdur ve çoktur.
Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler; öyle de, sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini haber vermişler.
Ezcümle: Kıssa‑i meşhûredendir ki; Mâzen kabilesinin sanemi bağırıp demiş: هٰذَا النَّبِيُّ الْمُرْسَلُ جَاءَ بِالْحَقِّ الْمُنْزَلِ diyerek, risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber vermiş.
Hem Abbâs İbn‑i Mirdâs’ın sebeb‑i İslâmiyeti olan meşhûr vâkıa şudur ki: Dımar nâmında bir sanemi varmış. O sanem, bir gün böyle bir ses vermiş: اَوْدٰى ضِمَارُ وَكَانَ يُعْبَدُ مُدَّةً قَبْلَ الْبَيَانِ مِنَ النَّبِيِّ مُحَمَّدٍ
Yani: Muhammed gelmeden evvel bana ibâdet ediliyordu; şimdi Muhammed’in beyânı gelmiş, daha o dalâlet olamaz!”
Hazret‑i Ömer, İslâmiyetten evvel saneme kesilen bir kurbandan böyle işitmiş: يَا اٰلَ الذَّب۪يحِ اَمْرٌ نَج۪يحٌ رَجُلٌ فَص۪يحٌ يَقُولُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ