Ondokuzuncu Nükteli İşâret
Sâbık işâretlerde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb‑ı Hakk’ın resûlü olduğu gayet kat'î ve şüphesiz bir sûrette isbât edildi. İşte risaleti binler delâil‑i kat'iyye ile sâbit olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet‑i İlâhiye’nin ve saâdet‑i ebediyenin en parlak bir delili ve en kat'î bir bürhânıdır.
274
Biz şu işârette; o muşrık, parlak delile ve nâtık‑ı sâdık bürhâna, hülâsatü'l‑hülâsa bir icmâl ile küçük bir ta'rif yapacağız. Çünkü, mâdem O delildir ve neticesi mârifet‑i İlâhiye’dir; elbette delili tanımak ve vech‑i delâletini bilmek lâzımdır. Öyle ise, biz de gayet muhtasar bir hülâsa ile, vech‑i delâletini ve sıhhatini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, şu kâinâtın mevcûdâtı gibi, Hàlık‑ı Kâinât’ın vücûduna ve vahdetine kendi Zâtı delâlet ettiği gibi; o kendi delâlet‑i zâtiyesini, bütün mevcûdâtın delâletiyle beraber, lisânıyla ilân etmiştir. Mâdem delildir; biz O delilin hüccet ve istikametine ve sıdk ve hakkâniyetine “Onbeş Esâs”ta işâret ederiz:
Birinci Esâs
Hem Zâtıyla, hem lisânıyla, hem delâlet‑i hâliyle, hem kàliyle kâinâtın Sâni'ine delâlet eden şu delil; hem hakikat‑i kâinâtça musaddak, hem sâdıktır. Çünkü bütün mevcûdâtın vahdâniyete delâletleri, elbette vahdâniyeti söyleyen Zâtı tasdik hükmündedir. Demek söylediği da'vâ da, umum kâinâtça musaddaktır.
Hem beyân ettiği, kemâl‑i mutlak olan vahdâniyet‑i İlâhiye ve hayr‑ı mutlak olan saâdet‑i ebediye, bütün hakàik‑ı âlemin hüsün ve kemâline muvâfık ve mutâbık olduğundan; O, da'vâsında elbette sâdıktır.
Demek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet‑i İlâhiye’ye ve saâdet‑i ebediyeye bir bürhân‑ı nâtık-ı sâdık ve musaddaktır.
275
İkinci Esâs
Hem O delil‑i sâdık ve musaddak, mâdem umum enbiyânın fevkınde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şerîat ve umum cin ve inse şâmil bir dâvet sâhibi olduğundan, elbette umum enbiyânın reisidir. Öyle ise, umum enbiyânın mu'cizâtlarının sırrını ve ittifaklarını câmi'dir. Demek bütün enbiyânın kuvvet‑i icmâı ve mu'cizâtlarının şehâdeti, O’nun sıdk ve hakkâniyetine bir nokta‑i istinâd teşkil eder.
Hem O’nun terbiyesi ve irşadı ve nur‑u Şerîatıyla kemâl bulan bütün evliyâ ve asfiyânın sultanı ve üstadıdır. Öyle ise, onların sırr‑ı kerâmetlerini ve icmâkârâne tasdiklerini ve tahkîklerinin kuvvetini câmi'dir. Çünkü onlar, üstadlarının açtığı ve kapıyı açık bıraktığı yolda gitmişler, hakikati bulmuşlar. Öyle ise, onların bütün kerâmetleri ve tahkîkatları ve icmâları, O mukaddes üstadlarının sıdk ve hakkâniyeti için bir nokta‑i istinâd te'min eder.
Hem O bürhân‑ı vahdâniyet, sâbık işâretlerde görüldüğü gibi; o kadar kat'î, yakìnî ve bâhir mu'cizeleri ve hàrika irhâsatları ve şüphesiz delâil‑i nübüvveti var ve O Zâtı öyle bir tasdik ediyor ki, kâinât toplansa onların tasdikini ibtal edemez…
Üçüncü Esâs
Hem O mu'cizât‑ı bâhire sâhibi olan vahdâniyet dellâlı ve saâdet‑i ebediye müjdecisi, kendi Zât‑ı Mübârekinde öyle ahlâk‑ı àliye ve vazife‑i risaletinde öyle secâya‑yı sâmiye ve tebliğ ettiği şerîat ve dininde öyle hasâil‑i gâliye vardır ki; en şedîd düşman dahi O’nu tasdik ediyor, inkâra mecâl bulamıyor. Mâdem Zâtında ve vazifesinde ve dininde, en yüksek ve güzel ahlâkları ve en ulvî ve mükemmel seciyeleri ve en kıymetdâr ve makbûl hasletleri bulunuyor; elbette O Zât, mevcûdâttaki kemâlâtın ve ahlâk‑ı àliyenin misâli ve mümessili ve timsâli ve üstadıdır.
276
Öyle ise, Zâtında ve vazifesinde ve dininde şu kemâlât ise; hakkâniyetine ve sıdkına o kadar kuvvetli bir nokta‑i istinâddır ki, hiçbir cihette sarsılmaz.
Dördüncü Esâs
Hem mâden‑i kemâlât ve muallim‑i ahlâk-ı àliye olan O dellâl‑ı vahdâniyet ve saâdet, kendi kendine söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet, Hàlık‑ı Kâinât tarafından söylettiriliyor. Üstad‑ı Ezelî’sinden ders alır; sonra ders verir. Çünkü, sâbık işâretlerde kısmen beyân edilen binler delâil‑i nübüvvetle; Hàlık‑ı Kâinât, bütün o mu'cizâtı O’nun elinde halk etmekle gösterdi ki: O, O’nun hesabına konuşuyor, O’nun kelâmını tebliğ ediyor.
Hem O’na gelen Kur'ân ise; içinde, dışında kırk vech‑i i'câz ile gösterir ki; O, Cenâb‑ı Hakk’ın tercümânıdır.
Hem O, kendi Zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emânetiyle ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla gösterir ki; O kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor‥ belki Hàlık’ı nâmına konuşuyor.
Hem O’nu dinleyen bütün ehl‑i hakikat, keşif ve tahkîk ile tasdik etmişler ve ilmelyakìn îmân etmişler ki: O kendi kendine konuşmuyor, belki Hàlık‑ı Kâinât O’nu konuşturuyor, ders veriyor, O’nunla ders verdiriyor.
Öyle ise; O’nun sıdk ve hakkâniyeti, bu dört gayet kuvvetli esâsların icmâına istinâd eder.
Beşinci Esâs
Hem, O Tercümân‑ı Kelâm-ı Ezelî; ervâhları görüyor, melâikelerle sohbet ediyor, cin ve insi de irşad ediyor. Değil ins ve cin âlemi, belki âlem‑i ervâh ve âlem‑i melâike fevkınde ders alıyor. Ve mâverâsında münâsebeti var ve ıttılâ'ı vardır. Sâbık mu'cizâtı ve tevâtürle kat'î mâcera‑yı hayatı, şu hakikati isbât etmiştir.
277
Öyle ise kâhinler ve sâir gâibden haber verenler gibi, O’nun haberlerine değil cin, değil ervâh, değil melâike; belki Cibrîl’den başka Melâike‑i Mukarrebîn dahi karışamıyor. Hattâ ekser evkàtta, O’nun arkadaşı olan Hazret‑i Cebrâil’i dahi bazı geri bırakıyor.
Altıncı Esâs
Hem O (melek, cin ve beşerin seyyidi olan) Zât, şu kâinât ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet‑i İlâhiye’nin timsâli ve muhabbet‑i Rabbâniye’nin misâli ve Hakk’ın en münevver bürhânı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım‑ı kâinâtın miftâhı ve muammâ‑yı hilkatin keşşâfı ve hikmet‑i âlemin şârihi ve saltanat‑ı İlâhiye’nin dellâlı ve mehâsin‑i san'at-ı Rabbâniye’nin vassâfı ve câmiiyet‑i isti'dâd cihetiyle O Zât, mevcûdâttaki kemâlâtın en mükemmel enmûzecidir.
Öyle ise, O Zâtın şu evsâfı ve şahsiyet‑i maneviyesi işâret eder, belki gösterir ki: O Zât, kâinâtın illet‑i gayesidir. Yani; O Zâta, şu kâinâtın Hàlık’ı bakmış, kâinâtı halketmiştir. Eğer O’nu icâd etmeseydi, kâinâtı dahi icâd etmezdi denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakàik‑ı Kur'âniye ve envâr‑ı îmâniye ve Zâtında görünen ahlâk‑ı àliye ve kemâlât‑ı sâmiye, şu hakikate şâhid‑i kàtı'dır.
Yedinci Esâs
Hem O bürhân‑ı Hak ve sirâc‑ı hakikat, öyle bir din ve şerîat göstermiştir ki; iki cihanın saâdetini te'min edecek desâtiri câmi'dir. Ve câmi' olmakla beraber, kâinâtın hakàikını ve vezâifini ve Hàlık‑ı Kâinât’ın esmâsını ve sıfâtını, kemâl‑i hakkâniyetle beyân etmiştir.
278
İşte o İslâmiyet ve Şerîat, öyle bir tarzda muhît ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle beraber ta'rif eder ki: Onun mâhiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinâtı yapan Zâtın, o kâinâtı kendiyle beraber ta'rif edecek bir beyânnâmesidir ve bir ta'rifesidir.
Nasıl ki, bir sarayın ustası, o saraya münâsib bir ta'rife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir ta'rife kaleme alır, öyle de; Din ve Şerîat‑ı Muhammediye’de (A.S.M.) öyle bir ihâta, bir ulviyet, bir hakkâniyet görünüyor ki; kâinâtı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinâtı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine O’dur. Evet o nizâm‑ı ekmel, elbette bu nazm‑ı ecmeli ister.
Sekizinci Esâs
İşte mezkûr sıfatlarla muttasıf ve her cihet ile sarsılmaz, kuvvetli istinâd noktalarına dayanan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem‑i şehâdete müteveccih olarak, âlem‑i gayb nâmına, cin ve insin başları üzerine ilân ederek; istikbâlde gelecek asırlar arkasında duran akvâma ve milletlere hitâb edip öyle bir nidâ eder ki; umum cin ve inse, umum yerlere, umum asırlara işittiriyor. Evet, işitiyoruz!‥
Dokuzuncu Esâs
Hem öyle yüksek, kuvvetli hitâb ediyor ki; bütün asırlar O’nu dinler. Evet, aks‑i sadâsını herbir asır işitiyor…
Onuncu Esâs
Hem O Zâtın gidişatında görünüyor ki; görüyor, öyle haber veriyor. Çünkü en tehlikeli vakitlerde, kemâl‑i metânetle, tereddüdsüz, telâşsız söylüyor. Bazı olur, tek başıyla dünyaya meydân okuyor…
Onbirinci Esâs
Hem bütün kuvvetiyle öyle kuvvetli dâvet edip çağırır ki; yarı yeri ve nev'‑i beşerin beşte birini sesine karşı “Lebbeyk!” dedirtti, ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ söylettirdi.
Onikinci Esâs
Hem öyle bir ciddiyetle dâvet ve öyle esâslı bir sûrette terbiye eder ki; düsturlarını asırların cebhesinde ve aktârın taşlarında nakşediyor ve dehirlerin yüzlerinde pâyidâr ediyor…
279
Onüçüncü Esâs
Hem tebliğ ettiği ahkâmın sağlamlığına öyle bir vüsûk ve güvenmekle söylüyor ve dâvet ediyor ki; dünya toplansa, O’nu bir hükmünden geri çevirip pişman edemez. Buna şâhid bütün tarih‑i hayatı ve siyer‑i seniyesidir.
Ondördüncü Esâs
Hem öyle bir itmi'nân ile, bir i'timâd ile dâvet eder, tebliğ eder ki; kimseden minnet almaz. Hiçbir müşkülâta karşı telâş etmez; tereddüdsüz, kemâl‑i samîmiyetle ve safvetle ve herkesten evvel kendisi amel edip kabûl ederek, getirdiği ahkâmı ilân eder. Buna şâhid ise; herkesçe, dost ve düşmanca ma'lûm olan meşhûr zühdü ve istiğnâsı ve dünyanın fânî müzeyyenâtına adem‑i tenezzülüdür.
Onbeşinci Esâs
Hem getirdiği dine herkesten ziyâde itâati ve Hàlık’ına karşı herkesten ziyâde ubûdiyeti ve menhiyâta karşı herkesten ziyâde takvâsı, kat'iyyen gösterir ki: O, Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in mübelliğidir, elçisidir. Ve O, Ma'bûd‑u Bilhakk’ın en hàlis abdidir ve Kelâm‑ı Ezelî’nin tercümânıdır.
Şu onbeş aded esâsların neticesi şudur ki: Mezkûr evsâf ile muttasıf şu Zât; bütün kuvvetiyle, bütün hayatında mükerreren ve mütemâdiyen ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ der, vahdâniyeti ilân eder.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَدَدَ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
280
Bir İkram‑ı İlâhî ve Bir Eser‑i İnâyet-i Rabbâniye
﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ mazmununa mâsadak olmak emeliyle deriz: Şu risalenin te'lifinde, Cenâb‑ı Hakk’ın bir eser‑i inâyetini ve rahmetini zikredeceğim. Tâ, şu risaleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.
İşte, şu risalenin te'lifi, hiç kalbimde yoktu. Çünkü Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair Otuzbirinci ve Ondokuzuncu Söz’ler yazılmıştı. Birdenbire, şu risaleyi yazmak için mücbir bir hâtıra kalbe geldi. Hem kuvve‑i hâfızam, musîbetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde, nakil sûretiyle (“kàle‑kìle” sûretiyle) gitmemiştim. Hem yanımda kütüb‑ü hadîsiye ve siyer kitapları yoktur. Bununla beraber, “Tevekkeltü Alallâh” diyerek başladım.
Öyle bir muvaffakıyet oldu ki, Eski Said’in kuvve‑i hâfızasından ziyâde hâfızam yardım etti. Her iki‑üç saatte, sür'atle otuz‑kırk sahife yazıldı. Bir tek saatte, onbeş sahife yazılıyordu. Ekser Buhârî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifâ‑i Şerîf, Ebû Nuaym, Taberî gibi kitaplardan naklediliyor. Hâlbuki bu nakilde hatâ olsa – hadîs olduğu için – günah olması lâzım geldiğinden kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı ki, inâyet var ve şu risaleye ihtiyaç var. İnşâallâh sahîh bir sûrette yazılmıştır. Şâyet bazı elfâz‑ı hadîsiyede veya râvilerin isminde bir yanlış bulunsa, tashih edilerek müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımdan ricâ ediyorum.
Said Nursî
Evet, biz müsveddeyi yazıyorduk. Üstadımız da söylüyordu. Yanında hiç kitab yoktu; hiç müracaat da etmiyordu. Birdenbire gayet sür'atli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki‑üç saatte, otuz‑kırk, daha fazla sahife yazıyorduk. Bizim de kanâatimiz geldi ki; bu muvaffakıyet, mu'cizât‑ı Nebeviyenin bir kerâmetidir.
Dâimî hizmetkârı Abdullâh Çavuş
Hizmetkârı ve müsvedde kâtibiSüleyman Sami
Müsvedde kâtibi ve Âhiret kardeşiHâfız Hâlid
Müsvedde ve tebyiz kâtibiHâfız Tevfik
281
Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin Birinci Zeyli
Ondokuzuncu Söz, risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) ve Zeyli şakk‑ı kamer mu'cizesine dair olduğundan; makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.
﴿﷽﴾
“Ondört Reşehât”ı tazammun eden Ondördüncü Lem'a’nın:
Birinci Reşhası
Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük küllî muarrif var:
Birisi: Şu kitab‑ı kâinâttır ki; bir nebze şehâdetini, onüç Lem'a ile Nur Risalesinden Onüçüncü Ders’ten işittik.
Birisi: Şu kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Birisi de: Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır.
Şimdi şu ikinci, bürhân‑ı nâtıkî olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhânın şahs‑ı manevîsine bak: Sath‑ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber; O bürhân‑ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ehl‑i îmâna imâm, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka‑i zikrin serzâkiri; bütün enbiyâ hayatdâr kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere‑i nurâniyedir ki; herbir da'vâsını mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar.
282
Zîra O, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler; aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ederek ma'nen “Sadakte ve bilhakkı natakte!” derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın!‥
İkinci Reşha
O nurânî bürhân‑ı Tevhid nasıl ki, iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor; öyle de, Tevrat ve İncil gibi, kütüb‑ü semâviyenin (Hâşiye) yüzler işârâtı ve irhâsatın binler rumûzâtı ve hâtiflerin meşhûr beşârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı ve şakk‑ı kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şerîatın hakkâniyetiyle te'yid ve tasdik ettikleri gibi; Zâtında gayet kemâldeki ahlâk‑ı hamîdesi ve vazifesinde nihâyet hüsnündeki secâya‑yı gâliyesi ve kemâl‑i emniyeti ve kuvvet‑i îmânını ve gayet itmi'nânını ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti; da'vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor…
283
Üçüncü Reşha
Eğer istersen gel, Asr‑ı Saâdet’e, Cezîretü'l‑Arab’a gideriz. Hayâlen olsun O’nu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn‑ü sîret ve cemâl‑i sûret ile mümtâz bir Zâtı görüyoruz ki; elinde mu'ciz‑nümâ bir kitab, lisânında hakàik‑âşinâ bir hitâb, bütün benî Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı, bir hutbe‑i Ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr‑ı hilkat-i âlem olan muammâ‑yı acîbânesini hall ve şerhedip ve sırr‑ı kâinât olan tılsım‑ı muğlakını feth ve keşfederek; bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden, üç müşkül ve müdhiş suâl‑i azîm olan: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine, mukni', makbûl cevab verir.
Dördüncü Reşha
Bak, öyle bir ziyâ‑yı hakikat neşreder ki; eğer O’nun o nurânî dâire‑i hakikat-i irşadından hariç bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini, bir mâtemhâne‑i umumî hükmünde ve mevcûdâtı, birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı, dehşetli cenazeler ve bütün zevi'l‑hayatı, zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün.
Şimdi bak! O’nun neşrettiği nur ile o mâtemhâne‑i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât‑ı meyyite-i sâmite; birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler; birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.
284
Beşinci Reşha
Hem o nur ile kâinâttaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tağayyürât; mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp birer mektûbat‑ı Rabbâniye, birer sahife‑i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ‑yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi bir kitab‑ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
Hem insanı, bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vâsıta‑i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyâz ile; nâzenîn bir sultan‥ ve fîzar ile, nâzdâr bir halife‑i zemin olur.
Demek o nur olmazsa; kâinât da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî' bir kâinâtta, böyle bir Zât lâzımdır; yoksa, kâinât ve eflâk olmamalıdır!‥
Altıncı Reşha
İşte O Zât; bir saâdet‑i ebediyenin muhbiri, müjdecisi ve rahmet‑i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz‑u esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı, göstericisi olduğundan; böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle; O’nu bir misâl‑i muhabbet, bir timsâl‑i rahmet, bir şeref‑i insaniyet, en nurânî bir semere‑i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, yani risaleti cihetiyle; bir bürhân‑ı hak, bir sirâc‑ı hakikat, bir şems‑i hidayet, bir vesile‑i saâdet görürsün.
İşte bak! Nasıl berk‑ı hâtıf gibi O’nun nuru, şarktan garbı tuttu. Ve nısf‑ı arz ve hums‑u beşer, O’nun hediye‑i hidayetini kabûl edip hırz‑ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir Zâtın bütün da'vâlarının esâsı olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’ı bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin?‥
285
Yedinci Reşha
İşte bak: Şu cezîre‑i vâsiada, vahşî ve âdetlerine müteassıb ve inâdcı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk‑ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek; bütün ahlâk‑ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak; değil zâhirî bir tasallut‥ belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshìr ediyor. Mahbûb‑u kulûb, muallim‑i ukùl, mürebbî‑i nüfûs, sultan‑ı ervâh oldu.
Sekizinci Reşha
Bilirsin ki; sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak, dâimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak bu Zât büyük ve çok âdetleri, hem inâdcı, müteassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip; yerlerine öyle secâya‑yı àliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sâbit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hàrika icraatı yapıyor.
İşte şu Asr‑ı Saâdet’i görmeyenlere, Cezîretü'l‑Arab’ı gözlerine sokuyoruz! Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar‥ O Zâtın, o zamana nisbeten, bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?‥
Dokuzuncu Reşha
Hem bilirsin; küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes'elede, münâzaralı bir da'vâda; hicâbsız, pervâsız, küçük, fakat hacâlet‑âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu Zâta; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük da'vâda, pek büyük bir serbestiyetle; bilâ‑pervâ, bilâ‑tereddüd, bilâ‑hicâb, telâşsız, samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾
286
Evet, hak aldatmaz, hakikat‑bîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir. Hakikat‑bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın?‥
Onuncu Reşha
İşte bak! Ne kadar merak‑âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakàikı gösterir ve mesâili isbât eder.
Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrîk eden, meraktır. Hattâ eğer sana denilse: “Yarı ömrünü, yarı malını versen; Kamer’den ve Müşteri’den biri gelir… Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek.” Merakın varsa vereceksin.
Hâlbuki: Şu Zât öyle bir Sultan’ın ahbârını söylüyor ki: Memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervâne etrafında döner. O Arz olan o pervâne ise, bir lamba etrafında pervâz eder. Ve o Güneş olan lamba ise; O Sultan’ın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, binler misbâhlar içinde, bir lambasıdır.
Hem öyle acâib bir âlemden, hakîki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki; binler küre‑i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak, O’nun lisânında ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اَلْقَارِعَةُ﴾ gibi sûreleri işit.
Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki; şu dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir. Hem öyle bir saâdetten pek ciddi olarak haber veriyor ki; bütün saâdet‑i dünyeviye, ona nisbeten, bir berk‑ı zâilin, bir şems‑i sermede nisbeti gibidir.
Onbirinci Reşha
Böyle acîb ve muammâ‑âlûd şu kâinâtın perde‑i zâhiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hàrika ve fevkalâde mu'ciz‑nümâ bir Zât lâzımdır. Hem bu Zâtın gidişatından görünüyor ki; O görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi ni'metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor? Marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor.
287
Hem bunlar gibi daha pek çok merak‑âver, lüzumlu hakàikı ders veren bu Zâta karşı, herşeyi bırakıp O’na koşmak, O’nu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar‥ belki dîvâne olmuşlar ki; bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar!‥
Onikinci Reşha
İşte şu Zât, şu mevcûdât Hàlık’ının vahdâniyetine, hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhân‑ı nâtık, bir delil‑i sâdık olduğu gibi; Haşrin ve saâdet‑i ebediyenin dahi bir bürhân‑ı kàtı'ı, bir delil‑i sâtı'ıdır. Belki nasıl ki; O Zât, hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür; öyle de duâsıyla, niyâzıyla, o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve vesile‑i icâdıdır. Haşir mes'elesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz.
İşte bak: O Zât öyle bir salât‑ı kübrâda duâ ediyor ki; güyâ şu cezîre, belki arz, O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Bak, hem öyle bir cemâat‑i uzmâda niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in zaman‑ı Âdem’den asrımıza, kıyâmete kadar bütün nurânî, kâmil insanlar, O’na ittibâ' ile iktidâ edip, duâsına “Âmîn” diyorlar.
Hem bak, öyle bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl‑i arz, belki ehl‑i semâvât, belki bütün mevcûdât, niyâzına: “Evet Yâ Rabbenâ! Ver, biz dahi istiyoruz!” deyip iştirâk ediyorlar. Hem öyle fakirâne, öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne niyâz ediyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıyor, duâsına iştirâk ettiriyor.
288
Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için duâ ediyor ki; insanı ve âlemi‥ belki bütün mahlûkatı, esfel‑i sâfilînden, sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten; a'lâ‑yı illiyîne, yani kıymete, bekàya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta ve semâvâta ve Arş’a işittirip, vecde getirip, duâsına: “Âmîn, Allahümme âmîn!” dedirtiyor.
Bak: Hem öyle Semi', Kerîm bir Kadîr’den‥ öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki; bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın, en hafî bir hâcetini, bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Çünkü istediğini, velev lisân‑ı hâl ile olsun, verir. Ve öyle bir sûret‑i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki; şübhe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir; öyle bir Semi' ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır.
Onüçüncü Reşha
Acaba, bütün efâzıl‑ı benî Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman ve bihakkın Fahr‑i Kâinât ne istiyor?‥ Bak dinle…
Saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, likà istiyor, Cennet istiyor. Hem merâyâ‑yı mevcûdâtta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor.
Hattâ eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi hesabsız o matlûbun esbâb‑ı mûcibesi olmasaydı; şu Zâtın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Evet nasıl ki, O’nun risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi; öyle de, O’nun ubûdiyeti dahi, öteki dârın açılmasına sebebdir.
289
Acaba ehl‑i akıl ve tahkîke, لَيْسَ فِي الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhûd intizam‑ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn‑ü san'at ve misilsiz Cemâl‑i Rubûbiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl eder mi ki; en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri, ehemmiyetle işitip îfâ etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları, ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ! Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez, çirkin olmaz!
Yâhû, ey hayâlî arkadaşım! Şimdilik kâfîdir, geri gitmeliyiz. Yoksa, yüz sene şu zamanda, şu cezîrede kalsak; yine O Zâtın garâib‑i icraatını ve acâib‑i vezâifini yüzden birisine tamamen ihâta edip temâşâsında doyamayız!‥
Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak! Nasıl her asır, O şems‑i hidayetten aldıkları feyz ile çiçek açmışlar; Ebû Hanîfe, Şâfiî, Bayezid‑i Bistâmî, Şah‑ı Geylânî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik edip O mu'ciz‑nümâ ve hidayet‑edâya, bir kısım kat'î mu'cizâtına işâret eden bir salavât getirmeliyiz:
290
عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَك۪يمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ ❋
عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ وَالزَّبُورُ ❋ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ ❋ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ❋ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ ❋
عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ ❋ وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْيَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَازَاغَ الْبَصَرُ ❋
سَيِّدِنَا وَشَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِي الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِعِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰم۪ينَ
291
“Şuâât‑ı Mârifeti'n-Nebî” nâmındaki Türkçe bir risalede ve Ondokuzuncu Mektûb’da, şu Söz’de icmâlen işâret ettiğimiz delâil‑i nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) beyân etmişim. Hem onda, Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûh‑u i'câzı, icmâlen zikredilmiş. Yine Lemeât nâmında Türkçe bir risalede ve Yirmibeşinci Söz’de, Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu icmâlen beyân ve kırk vücûh‑u i'câzına işâret etmişim. O kırk vecihte yalnız nazımda olan belâğatı, “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki bir tefsir‑i Arabî’de, kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, şu üç kitaba müracaat edebilirsin…
Ondördüncü Reşha
Mahzen‑i mu'cizât ve mu'cize‑i kübrâ olan Kur'ân‑ı Hakîm, nübüvvet‑i Ahmediye ile vahdâniyet‑i İlâhiye’yi o derece kat'î isbât ediyor ki, başka bürhâna hâcet bırakmıyor. Biz de, O’nun ta'rifine ve medâr‑ı tenkid olmuş bir‑iki lem'a‑i i'câzına işâret ederiz:
İşte, Rabbimizi bize ta'rif eden Kur'ân‑ı Hakîm:
Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesi‥
Şu sahâif‑i arz ve semâda müstetir künûz‑u esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı‥
Şu sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı‥
Şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasındaki âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı Rahmâniye ve hitâbât‑ı Ezeliyenin hazinesi‥
Şu âlem‑i maneviye-i İslâmiye’nin güneşi, temeli, hendesesi‥
Avâlim‑i Uhreviye’nin haritası‥
Zât ve sıfât ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı nâtıkı, tercümân‑ı sâtı'ı‥
Şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi, hikmet‑i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi‥
292
Hem bir kitab‑ı hikmet ve şerîat, Hem bir kitab‑ı duâ ve ubûdiyet, Hem bir kitab‑ı emir ve dâvet, hem bir kitab‑ı zikir ve mârifet gibi; beşerin bütün hâcât‑ı maneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl‑i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddıkînin, asfiyâ ve muhakkìkînin herbirinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütübhâne‑i mukaddesedir.
Sebeb‑i kusur tevehhüm edilen tekrârâtındaki lem'a‑i i'câza bak ki: Kur'ân hem bir kitab‑ı zikir, hem bir kitab‑ı duâ, hem bir kitab‑ı dâvet olduğundan; içinde tekrar, müstahsendir, belki elzem ve eblâğdır. Ehl‑i kusurun zannı gibi değil. Zîra; zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir; duânın şe'ni, terdâd ile takrîrdir; emir ve dâvetin şe'ni, tekrar ile te'kiddir.
Hem herkes, her vakit bütün Kur'ânı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sûreye, gâliben muktedir olur. Onun için; en mühim makàsıd‑ı Kur'âniye ekser uzun sûrelerde dercedilerek, herbir sûre, bir küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek; hiç kimseyi mahrum etmemek için, Tevhid ve Haşir ve kıssa‑i Mûsa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş…
Hem cismânî ihtiyaç gibi, manevî hâcât dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, rûha Hû gibi. Bazısına her saat; ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ gibi ve hâkezâ… Demek tekrar‑ı âyet, tekerrür‑ü ihtiyaçtan ileri gelmiş. O ihtiyaca işâret ederek ve uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihâyı tahrîk etmek için tekrar eder.
Hem Kur'ân; müessistir, bir din‑i mübînin esâsâtıdır ve şu Âlem‑i İslâmiyet’in temelleridir ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakàtın mükerrer suâllerine cevaptır. Müessise, tesbit etmek için, tekrar lâzımdır; te'kid için terdâd lâzımdır; te'yid için takrîr, tahkîk, tekrir lâzımdır.
293
Hem öyle mesâil‑i azîme ve hakàik‑ı dakikadan bahsediyor ki; umumun kalblerinde yerleştirmek için, çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber, sûreten tekrardır. Fakat ma'nen herbir âyetin çok mânâları, çok fâideleri, çok vücûh ve tabakàtı vardır. Herbir makamda, ayrı bir mânâ ve fâide ve maksadlar için zikrediliyor.
Hem Kur'ânın, mesâil‑i kevniyenin bazısında ibham ve icmâli ise; irşadî bir lem'a‑i i'câzdır. Ehl‑i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medâr‑ı tenkid olamaz ve sebeb‑i kusur değildir.
Eğer desen: “Acaba neden Kur'ân‑ı Hakîm, felsefenin mevcûdâttan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesâili mücmel bırakır; bazısını, nazar‑ı umumîyi okşayacak, hiss‑i âmmeyi rencîde etmeyecek, fikr‑i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret‑i basîtane-i zâhirânede söylüyor?”
Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış, onun için… Hem geçmiş derslerden ve Sözler’den elbette anlamışsın ki: Kur'ân‑ı Hakîm, şu kâinâttan bahsediyor; tâ, Zât ve Sıfât ve Esmâ‑i İlâhiye’yi bildirsin. Yani, bu kitab‑ı kâinâtın maânîsini anlattırıp, tâ Hàlık’ını tanıttırsın. Demek mevcûdâta kendileri için değil, belki mûcidleri için bakıyor. Hem umuma hitâb ediyor. İlm‑i Hikmet ise; mevcûdâta, mevcûdât için bakıyor. Hem hususan ehl‑i fenne hitâb ediyor.
Öyle ise, mâdemki Kur'ân‑ı Hakîm mevcûdâtı delil yapıyor, bürhân yapıyor; delil, zâhirî olmak, nazar‑ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdemki Kur'ân‑ı Mürşid, bütün tabakàt‑ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka‑i avâmdır. Elbette irşad ister ki; lüzumsuz şeyleri ibham ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsîl ile takrib etsin. Ve mağlatalara düşürmemek için, zâhirî nazarlarında bedîhî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyîr etmemektir.
294
Meselâ güneşe der: “Döner bir sirâcdır, bir lambadır.” Zîra güneşten; güneş için, mâhiyeti için bahsetmiyor‥ belki bir nev'i intizamın zenbereği ve nizâmın merkezi olduğundan; intizam ve nizâm ise, Sâni'in âyine‑i mârifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي﴾ “Güneş döner.” Bu “döner” tâbiriyle; kış, yaz, gece, gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât‑ı Kudreti ihtar ile, azamet‑i Sâni'i ifhâm eder. İşte bu “dönmek” hakikati ne olursa olsun, maksûd olan ve hem mensûc, hem meşhûd olan intizama te'sir etmez.
Hem der: ﴿وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا﴾ Şu “sirâc” tâbiriyle; âlemi bir kasır sûretinde, içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenât ve mat'ûmât ve levâzımat olduğunu ve güneş dahi, musahhar bir mumdâr olduğunu ihtar ile rahmet ve ihsân‑ı Hàlık’ı ifhâm eder.
Şimdi bak; şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki:
“Güneş, bir kütle‑i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürüp‥ cesâmeti bu kadar, mâhiyeti böyledir, şöyledir…” Mûhiş bir dehşetten, müdhiş bir hayretten başka, rûha bir kemâl‑i ilmî vermiyor; bahs‑i Kur'ân gibi etmiyor. Buna kıyâsen, bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî mes'elelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şa'şaa‑i sûrîsine aldanıp, Kur'ânın gayet mu'ciz‑nümâ beyânına karşı hürmetsizlik etme!‥
İhtar: Arabî Risaletü'n‑Nurda, Ondördüncü Reşha’nın Altı Katresi var. Bâhusus, Dördüncü Katre’nin Altı Nüktesi var. Kur'ân‑ı Hakîm’in kırk kadar envâ'‑ı i'câzından onbeşini beyân eder. Ona iktifâen burada ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et; bir hazine‑i mu'cizât bulursun…
295
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ شِفَاءً لَنَا مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَمُونِسًا لَنَا ف۪ي حَيَاتِنَا وَبَعْدَ مَمَاتِنَا وَفِي الدُّنْيَا قَر۪ينًا وَفِي الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِي الْقِيَامَةِ شَف۪يعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِي الْجَنَّةِ رَف۪يقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَل۪يلًا وَاِمَامًا بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ وَرَحْمَتِكَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَم۪ينَ وَيَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَك۪يمُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
296
Ondokuzuncu ve Otuzbirinci Söz’lerin Zeyli
Şakk‑ı Kamer Mu'cizesi’ne Dairdir
﴿﷽﴾
﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ❋ وَاِنْ يَرَوْ اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾
Kamer gibi parlak bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olan İnşikak‑ı Kamer’i evhâm‑ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhâkemesiz mukallidleri diyorlar ki: “Eğer İnşikak‑ı Kamer vukû' bulsa idi, umum âleme ma'lûm olurdu. Bütün tarih‑i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi?”
Elcevab: İnşikak‑ı Kamer; da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmak için, o da'vâyı işiten ve inkâr eden hâzır bir cemâate, gecede, vakt‑i gaflette, ânî olarak gösterildiğinden; hem ihtilâf‑ı metâli' ve sis ve bulut gibi rü'yete mâni esbâbın vücûdu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudât‑ı semâviye pek az olduğundan, bütün etraf‑ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir. Şakk‑ı Kamer yüzünden bu evhâm bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik “Beş Nokta”yı dinle:
297
Birinci Nokta
O zaman, o zemindeki küffarın gayet şedîd derecede inâdları, tarihen ma'lûm ve meşhûr olduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’in ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ demesiyle, şu vak'ayı umum âleme ihbar ettiği hâlde; Kur'ânı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzîbine, yani ihbar ettiği şu vâkıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca kat'î ve vâki bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte ederek, gayet dehşetli bir tekzîbe ve Peygamberin ibtal‑i da'vâsına hücum göstereceklerdi.
Hâlbuki, şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münâsebetdâr küffarın adem‑i vukû'una dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız, ﴿وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾ âyetinin beyân ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar, “Sihirdir” demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer sâir taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse, hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş.” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: “Böyle bir hâdiseyi gördük.” Sonra küffar, Fahr‑i Âlem (A.S.M.) hakkında (hâşâ!) “Yetîm‑i Ebû Tâlib’in sihri, semâya da te'sir etti” dediler.
İkinci Nokta
Sa'd‑ı Taftazanî gibi eâzım‑ı muhakkìkînin ekseri demişler ki: “İnşikak‑ı kamer; parmaklarından su akması, umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfârakat‑ı Ahmediye’den (A.S.M.) ağlaması, umum cemâatin işitmesi gibi mütevâtirdir. Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemâat‑i kesîre nakletmiştir ki, kizbe ittifakları muhâldir. ‘Hâle’ gibi meşhûr bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevâtirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın vücûdu gibi tevâtürle vücûdu kat'îdir.” demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şühûdî mesâilde teşkîkât‑ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhâl olmamak kâfîdir. Hâlbuki şakk‑ı kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.
298
Üçüncü Nokta
Mu'cize; da'vâ‑yı Nübüvvet’in isbâtı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar etmek için değildir. Öyle ise; da'vâ‑yı Nübüvvet’i işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyâhut icbar derecesinde bir bedâhetle izhâr etmek; Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine münâfî olduğu gibi, sırr‑ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü: “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr‑ı teklif iktiza ediyor.
Eğer Fâtır‑ı Hakîm, İnşikak‑ı Kamer’i, feylesofların hevesâtına göre bütün âleme göstermek için bir‑iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sâir hâdisât‑ı semâviye gibi ya da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmazdı ve Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı. Veyâhut bedâhet derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki; aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebû Cehil gibi kömür rûhlu, Ebû Bekir‑i Sıddık gibi elmas rûhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr‑ı teklif zâyi' olacaktı.
İşte bu sır içindir ki: Hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem ihtilâf‑ı metâli' ve sis ve bulut gibi sâir mevâni'i perde ederek umum âleme gösterilmedi veyâhut tarihlere geçirilmedi…
Dördüncü Nokta
Şu hâdise; gece vakti, herkes gaflette iken, ânî bir sûrette vukû' bulduğundan etraf‑ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrâda görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da; elbette böyle mühim bir hâdise, haber‑i vâhid ile tarihlere bâkî bir sermâye olmayacak…
Bazı kitaplarda: “Kamer, iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise; ehl‑i tahkîk reddetmişlerdir. “Şu mu'cize‑i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münâfık ilhâk etmiş.” demişler.
299
Hem meselâ o vakit, cehâlet sisiyle muhât İngiltere, İspanya’da yeni gurûb; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi‥ başka yerlerde başka esbâb‑ı mâniaya binâen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız mu'terize bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vukû' bulmamış.” Bin nefrîn onun gibi Avrupa kâselislerinin başına!
Beşinci Nokta
İnşikak‑ı Kamer, kendi kendine bazı esbâba binâen vukû' bulmuş tesâdüfî, tabîi bir hâdise değil ki; âdi ve tabîi kanunlarına tatbik edilsin. Belki şems ve kamerin Hàlık‑ı Hakîm’i, Resûlünün risaletini tasdik ve da'vâsını tenvir için hàrikulâde olarak o hâdiseyi îka' etmiştir. Sırr‑ı irşad ve sırr‑ı teklif ve hikmet‑i Risalet’in iktizasıyla, hikmet‑i Rubûbiyet’in istediği insanlara ilzam‑ı hüccet için gösterilmiştir.
O sırr‑ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve da'vâ‑yı Nübüvvet’i henüz işitmedikleri aktâr‑ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf‑ı metâli' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mâni pek çok esbâba binâen gösterilmemiş.
Eğer umum onlara dahi gösterilse idi; o hâlde, ya işâret‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) neticesi ve mu'cize‑i nübüvvet olarak gösterilecekti‥ o vakit risaleti, bedâhet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu. Aklın ihtiyarı kalmazdı. Îmân ise, aklın ihtiyarıyladır. Sırr‑ı teklif zâyi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise‑i semâviye olarak gösterilse idi; Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) ile münâsebeti kesilirdi. Ve O’nunla hususiyeti kalmazdı.
Elhâsıl: Şakk‑ı Kamer’in imkânında şübhe kalmadı, kat'î isbât edildi. Şimdi, vukû'una delâlet eden çok bürhânlarından altısına (Hâşiye) işâret ederiz. Şöyle ki:
300
Ehl‑i adâlet olan sahâbelerin, vukû'una icmâı‥ ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin, ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ tefsirinde onun vukû'una ittifakı‥ ve ehl‑i rivâyet-i sâdıka bütün muhaddisînin, pek çok senedlerle ve muhtelif tarîklerle vukû'unu nakletmesi‥ ve ehl‑i keşf ve ilhâm bütün evliyâ ve sıddıkînin şehâdeti‥ ve ilm‑i kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imâmlarının ve mütebahhir ulemânın tasdiki‥ ve nass‑ı kat'î ile dalâlet üzerine icmâları vâki olmayan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) o vak'ayı telâkki‑i bilkabûl etmesi; güneş gibi İnşikak‑ı Kamer’i isbât eder.
Elhâsıl: Buraya kadar tahkîk nâmına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat nâmına ve îmân hesabınadır. Evet, tahkîk öyle dedi. Hakikat ise diyor ki:
Semâ‑yı Risalet’in kamer‑i münîri olan hâtem‑i dîvân-ı nübüvvet; nasıl ki, mahbûbiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin kerâmet‑i uzmâsı ve mu'cize‑i kübrâsı olan Mi'râc ile, yani bir Cism‑i Arzî semâvâtta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem‑i ulvî ehline rüchâniyeti ve mahbûbiyeti gösterildi ve velâyetini isbât etti.
301
Öyle de: Arza bağlı, semâya asılı olan kameri, bir arzlının işâretiyle iki parça ederek arzın sekenesine, o arzlının risaletine öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) kamerin açılmış iki nurânî kanadı gibi; Risalet ve velâyet gibi iki nurânî kanadıyla, iki ziyâdâr cenâh ile, evc‑i kemâlâta uçmuş‥ tâ Kàb‑ı Kavseyn’e çıkmış; hem ehl‑i semâvât, hem ehl‑i arza medâr‑ı fahr olmuştur…
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالتَّسْل۪يمَاتُ مِلْاَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
302
Mu'cizât‑ı Ahmediye (a.s.m) Zeylinin Bir Parçasıdır
Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) delâili hakkında olup, Mi'râc Risalesi’nin Üçüncü Esâsının nihâyetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait suâle, muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.
Suâl: Şu mi'râc‑ı azîm, ne için Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?
Elcevab: Şu birinci müşkülünüz, otuzüç aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada, Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) kemâlâtına ve delâil‑i nübüvvetine ve o mi'râc‑ı a'zama en elyak o olduğuna icmâlî işâretler nev'inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz… Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebûr gibi kütüb‑ü mukaddese, pek çok tahrifata ma'rûz oldukları hâlde; şu zamanda dahi Hüseyin‑i Cisrî gibi bir muhakkìk, nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair o kitaplardan, yüz ondört işârî beşâretler çıkarıp, Risale‑i Hamîdiye’de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe müsbettir ki; Şıkk ve Satîh gibi meşhûr iki kâhinin, nübüvvet‑i Ahmediye’den (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.
303
Sâlisen: Velâdet‑i Ahmediye gecesinde; Kâbe’deki sanemlerin sukùtu ile Kisrâ‑yı Fâris’in saray‑ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikak etmesi gibi, irhâsat denilen yüzer hàrikalar tarihçe meşhûrdur.
Râbian: Bir orduya, parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide, bir cemâat‑i azîmenin huzurunda kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat‑ı Ahmediye’den deve gibi enîn ederek ağlaması; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ nassı ile, şakk‑ı kamer gibi muhakkìklerin tahkîkatıyla bine bâliğ olan mu'cizâtıyla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla; ahlâk‑ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle, secâya‑yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğâtında en àlî bir derecede ve Din‑i İslâm’daki mehâsin‑i ahlâkın şehâdetiyle, Şerîatında en àlî hisâl‑i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğunu ehl‑i insaf ve dikkat tereddüd etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşâretinde işâret edildiği gibi; Ulûhiyet, muktezâ‑yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubûdiyetle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hàlık‑ı âlemin nihâyet kemâldeki cemâlini, bir vâsıta ile muktezâ‑yı hikmet ve hakikat olarak göstermek istemesine mukâbil; en güzel bir sûrette gösterici ve ta'rif edici, bilbedâhe yine O Zâttır.
304
Hem Sâni'‑i âlemin nihâyet cemâlde olan kemâl‑i san'atı üzerine enzâr‑ı dikkati celbetmek, teşhîr etmek istemesine mukâbil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zâttır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında vahdâniyeti ilân etmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede bütün merâtib‑i Tevhidi ilân eden, yine bizzarûre O Zâttır.
Hem Sâhib‑i âlemin, nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işâretiyle; nihâyetsiz hüsn‑ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde muktezâ‑yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukâbil; en şa'şaalı bir sûrette âyinedârlık eden ve gösteren ve sevip başkasına sevdiren, yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem şu saray‑ı âlemin Sâni'i, gayet hàrika mu'cizeler ile ve gayet kıymetdâr cevherler ile dolu hazine‑i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi‥ ve onlarla kemâlâtını ta'rif etmek ve bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette teşhîr edici, tavsif edici ve ta'rif edici yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtı, envâ'‑ı acâib ve zînetlerle süslendirmek sûretinde yapması‥ ve zîşuûr mahlûkatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi‥ ve muktezâ‑yı hikmet olarak onlara, o âsâr ve sanâyiin mânâlarını, kıymetlerini, ehl‑i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette, cin ve inse belki rûhânilere ve melâikelere de Kur'ân‑ı Hakîm vâsıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zâttır.
305
Hem şu kâinâtın Hâkim‑i Hakîm’i, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım‑ı muğlakını‥ ve mevcûdâtın; nereden, nereye ve ne oldukları olan şu üç suâl‑i müşkülün muammâsını, bir elçi vâsıtasıyla umum zîşuûrlara açtırmak istemesine mukâbil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede, hakàik‑ı Kur'âniye vâsıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem şu âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’i, bütün güzel masnûâtıyla kendini zîşuûr olanlara tanıttırması ve kıymetli ni'metler ile kendini onlara sevdirmesi; bizzarûre onun mukâbilinde, zîşuûr olanlara marziyâtı ve arzu‑yu İlâhiye’lerini bir elçi vâsıtasıyla bildirmesini istemesine mukâbil; en a'lâ ve ekmel bir sûrette Kur'ân vâsıtasıyla o marziyât ve arzuları beyân eden ve getiren, yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem Rabbü'l‑Âlemîn, meyve‑i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at‑i isti'dâd verdiğinden ve bir ubûdiyet‑i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete, dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vâsıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukâbil; en a'zam bir derecede, en eblâğ bir sûrette Kur'ân vâsıtasıyla, en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfâ eden, yine bilbedâhe O Zâttır.
İşte, mevcûdâtın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuûr ve zîşuûr içinde en eşref olan hakîki insan ve hakîki insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir sûrette îfâ eden Zât; elbette bir mi'râc‑ı a'zam ile Kàb‑ı Kavseyn’e çıkacak, saâdet‑i ebediye kapısını çalacak, hazine‑i rahmeti açacak, îmânın hakàik‑ı gaybiyesini görecek; yine O olacaktır.
306
Sâbian: Bilmüşâhede şu masnûâtta gayet güzel tahsinat, nihâyet derecede süslü tezyînât vardır. Ve bilbedâhe şöyle tahsinat ve tezyînât, onların Sâni'inde gayet şiddetli bir irâde‑i tahsin ve kasd‑ı tezyîn var olduğunu gösterir. Ve irâde‑i tahsin ve tezyîn ise, bizzarûre O Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnûât içinde en câmi' ve letâif‑i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnûâttaki güzellikleri “Mâşâallâh!” deyip istihsân eden, bilbedâhe, o san'at‑perver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyâde mahbûb, O olacaktır.
İşte, masnûâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcûdâtı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı “Sübhânallâh! Mâşâallâh! Allâhu Ekber!” diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'ânın nağamâtıyla kâinâtı velveleye verdiren; istihsân ve takdir ile, tefekkür ve teşhîr ile, zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zâttır.
İşte böyle bir Zât ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِsırrınca, bütün ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, onun kefe‑i mîzanında bulunan‥ ve umum ümmetinin salavâtı, onun manevî kemâlâtına imdâd veren‥ ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve manevî ücretleriyle beraber, rahmet ve muhabbet‑i İlâhiye’nin nihâyetsiz feyzine mazhar olan bir Zât; elbette Mi'râc merdiveniyle Cennet’e, Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Arş’a, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar gitmek; ayn‑ı hak, nefs‑i hakikat, mahz‑ı hikmettir‥ (Hâşiye)
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
307
Arabî Ceridenin beyânâtı:
وَقَدْ اِعْتَرَفَ حَتّٰى عُلَمَاءُ الْغَرْبِ بِسُمُوِّ مَبَادِي الْاِسْلَامِ وَصَلَاحِهَا لِلْعَالَمِ… قَالَ عَم۪يدُ كُلِّيَّةِ الْحُقُوقِ بِجَامِعَةِ ڤِييَنَا اَلْاُسْتَاذُ شَبُولْ ف۪ي مُؤْتَمَرِ الْحُقُوقِيّ۪ينَ الْمُنْعَقَدِ ف۪ي سَنَةِ (١٩٢٧): اِنَّ الْبَشَرِيَّةَ لَتَفْتَخِرُ بِاِنْتِسَابِ رَجُلٍ كَمُحَمَّدٍ ﷺ اِلَيْهَا اِذْ اِنَّهُ رَغْمَ اُمِّيَّتِهِ اِسْتَطَاعَ قَبْلَ بِضْعَةِ عَشَرَ قَرْنًا اَنْ يَأْت۪ي بِتَشْر۪يعٍ سَنَكُونُ نَحْنُ الْاَوْرُوبَائِيّ۪ينَ اَسْعَدَ مَا نَكُونُ لَوْ وَصَلْنَا اِلٰى قِيْمَتِهِ بَعْدَ اَلْفَىْ عَامٍ وَقَالَ بَرْنَارْد شَوْ : لَقَدْ كَانَ د۪ينُ مُحَمَّدٍ ﷺ مَوْضِعَ التَّقْد۪يرِ السَّام۪ي دَائِمًا لِمَا يَنْطَو۪ي عَلَيْهِ مِنْ حَيَوِيَّةٍ مُدْهِشَةٍ لِاَنَّهُ عَلٰى مَا يَلُوحُ ل۪ي هُوَ الدّ۪ينُ الْوَح۪يدُ الَّذ۪ي لَهُ مَلَكَةُ الْهَضْمِ لِاَطْوَارِ الْحَيَاةِ الْمُخْتَلِفَةِ وَالَّذ۪ي يَسْتَط۪يعُ لِذٰلِكَ اَنْ يَجْذِبَ اِلَيْهِ كُلَّ جَيْلٍ مِنَ النَّاسِ وَاَرٰى وَاجِبًا اَنْ يُدْعٰى مُحَمَّدٌ ﷺ مُنْقِذَ الْاِنْسَانِيَّةِ وَاَعْتَقِدُ اَنَّ رَجُلًا مِثْلَهُ اِذَا تَوَلّٰى زَعَامَةَ الْعَالَمِ الْحَد۪يثِ نَجَحَ ف۪ي حَلِّ مُشْكِلَاتِهِ وَاَحَلَّ فِي الْعَالَمِ السَّلَامَةَ وَالسَّعَادَةَ (يَعْنِي الْمُسَالَمَةَ وَالصُّلْحَ الْعُمُومِيَّ) وَمَا اَشَدَّ حَاجَةَ الْعَالَمِ اَلْيَوْمَ اِلَيْهَا
Tercümesinin bir hülâsası: Evet Garb ulemâsı ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki: “İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfîdir.”
Hem, Külliyetü'l‑Hukuk Kongresinin cem'iyetinde, bütün hukukiyyûnun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol (Şebol) demiş ki: “Muhammed’in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünkü O Zât ümmî olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir Şerîat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ûd, en saâdetli oluruz.”
İkincisi veyâhut Nur Çeşmesi’nin âhirine ilâve edilenlerle kırkbeşincisi olan Bernard Shaw (Şov) demiş: “Din‑i Muhammedî’nin (A.S.M.) en yüksek makam‑ı takdire çıkmasının sebebi; gayet acîb ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din, tek, yektâ, emsâlsiz bir din‑i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvârlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihâle tarzında tasfiye ve terakkî ettiriyor. Hem MUHAMMED’in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve i'tikàd ediyorum ki, beşere vâcibdir ki desin: ‘Muhammed (A.S.M.), insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık nâmı, O’na verilmek lâzımdır.’”
Hem diyor: “Ben i'tikàd ediyorum ki: Muhammed’in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkülâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsâlemet‑i umumiyeye ve saâdet‑i hayatın husûlüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsâlemet ve saâdet‑i hayatiyeye ne kadar şedîd ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!”
308
Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin Risalet‑i Ahmediye’den Bahseden Onaltıncı Mertebesi
Makam münâsebetiyle buraya ilhâk edilmiştir.
Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlik’imi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı O’ndan sormak için Asr‑ı Saâdet’e gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten, O Zât ile bir saâdet‑i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.