Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Onbeşinci İşâret

Nasıl ki; taşlar, ağaçlar, kamer, güneş onu tanıyorlar; birer mu'cizesini göstermekle, nübüvvetini tasdik ediyorlar; öyle de hayvanat tâifesi, ölüler tâifesi, cinler tâifesi, melâikeler tâifesi O Zât‑ı Mübârek’i tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir tâifesi, bazı mu'cizâtını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşâret’in üç şûbesi var:
221

Birinci Şûbesi

Hayvanat cinsi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyorlar ve mu'cizâtını da izhâr ediyorlar. Şu şûbenin çok misâlleri var. Biz yalnız burada, meşhûr ve manevî tevâtür derecesinde kat'î olmuş veya muhakkìkîn‑i eimmenin makbûlü olmuş veya ümmet telâkki‑i bilkabûl etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümûne olarak zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhretle; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile, küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr‑ı Hirâ’nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedâr gibi, hàrika bir tarzda, kalın bir ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eli ile, Gazve‑i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn‑i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim.” O demiş: Nasıl girelim? Burada bir görüyorum ki, Hazret‑i Muhammed tevellüd etmeden bu yapılmış gibidir. Bu iki güvercin, işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar ?”
İşte bunun gibi, mübârek güvercin tâifesi, Feth‑i Mekke’de dahi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmâm‑ı Celîl İbn-i Vehb naklediyor.
Hem nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Âişe-i Sıddıka haber veriyor ki: Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hânemizde vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hâzır olsa idi, hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu. Ne vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş, başlardı harekete; giderdi, gelirdi hiç durmuyordu.” Demek o kuş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı dinliyordu, huzurunda temkin ile sükût ederdi.
222
İkinci Hâdise: Beş‑altı tarîkle, manevî bir tevâtür hükmünü almış kurt hâdisesidir ki; bu kıssa‑i acîbe, çok tarîklerle meşhûr sahâbelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebû Saidi'l‑Hudrî ve Seleme İbni'l‑Ekva' ve İbn‑i Ebî Vehb ve Ebû Hureyre ve bir vak'a sâhibi çoban Uhbân gibi müteaddid tarîklerle haber veriyorlar ki: Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: Allah’tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın!” Çoban demiş: Acâib, zi'b konuşur mu?” Zi'b ona demiş: Acîb senin hâlindedir ki, bu yerin arka tarafında bir Zât var ki; sizi Cennet’e dâvet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz?!”
Bütün tarîkler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebû Hureyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime bakacak?” Zi'b demiş: Ben bakacağım!” Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, îmân etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi, çoban bulmuş. Zâyiât yok. Bir keçi ona kesmiş, çünkü ona üstadlık etmiş.
Bir tarîkte; rüesâ‑yı Kureyş’ten Ebû Süfyân ile Safvan, bir kurdu gördüler; bir ceylanı takib edip Harem‑i Şerîf’e girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüb etmişler. Kurt konuşmuş, risalet‑i Ahmediye’yi haber vermiş. Ebû Süfyân, Safvan’a demiş ki: Bu kıssayı kimseye söylemeyelim; korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.”
Elhâsıl; kurt kıssası kat'î ve manevî mütevâtir gibi kanâat verir.
Üçüncü Hâdise: Beş‑altı tarîkle, mühim sahâbelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle, Ebû Hureyre ve Sa'lebe İbn‑i Mâlik ve Câbir Bin Abdullâh ve Abdullâh İbn‑i Cafer ve Abdullâh İbn‑i Ebî Evfâ gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahâbeler, müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a tahiye‑i ikram nev'inden secde edip konuşmuş.
223
Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve, bir bağda kızmış, vahşî olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım.” Deve sâhibine söyledi: Böyle midir?” Evet dediler.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Adbâ ismindeki devesi, vefât‑ı Nebevî’den sonra kederinden ne yedi, ne içti, öldü.
Hem o deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile, mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebû İshak‑ı İsferânî gibi bazı mühim imâmlar haber vermişler.
Hem nakl‑i sahîh ile; Câbir Bin Abdullâh’ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü; o deve, o iltifat‑ı Ahmedî’den o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peydâ etti ki; daha sür'atinden dizgini zaptedilmiyor, yolda yetişilmiyordu; Hazret‑i Câbir haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Buhârî, eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa, gecede, Medine‑i Münevvere’nin haricinde, düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işâa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Fermân etmiş: Bir şey yoktur.” Meşhûr Ebû Talha’nın atına binip, şecâat‑i kudsiyesi muktezâsınca, herkesten evvel gitmiş, tahkîk etmiş ve dönmüştü. Ebû Talha’ya fermân etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani: Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur.” Hâlbuki Ebû Talha’nın atı, katûf tâbir edilen, yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukàbele edemiyordu.
224
Hem nakl‑i sahîh ile; bir defa, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: Dur!” O da durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir a'zâsını kımıldatmadı.
Beşinci Hâdise: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı Sefîne, Yemen vâlisi Muâz İbn‑i Cebel’in yanına gitmek için, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan emir alıp gitmiş. Yolda bir arslan rast gelmiş. O Sefîne, ona demiş: Ben, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârıyım.” Arslan, ses verip ayrılmış, ilişmemiş.
Diğer bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefîne döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.
Hem Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; demiş: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi. Arapça dabb denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: Eğer bu hayvan sana şehâdet etse, ben sana îmân getiririm; yoksa îmân getirmem.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar, fasîh bir dille, risaletine şehâdet etti.”
Hem Ümmü'l‑mü'minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor ki: Bir ceylan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risaletine şehâdet etmiş.
İşte bunun gibi çok misâller var. Hem de, kat'î şöhret bulmuş birkaç nümûneyi gösterdik. Ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayana ve itâat etmeyene deriz:
Ey insan! İbret alınız Kurt, arslan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyor, itâat ediyorlar. Sizlerin; hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder!‥

İkinci Şûbe:

Cenazelerin ve cinlerin ve melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri var. Nümûne için, şöhret bulmuş ve mevsûk imâmlar haber vermiş birkaç nümûneyi, evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cin ve melâike ise; o mütevâtirdir. Onların misâlleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misâllerinden:
225
Birincisi Şudur Ki: Ulemâ‑i zâhir ve bâtının, Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmâm‑ı Ali’nin mühim ve sâdık bir şâkirdi olan Hasan‑ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelerek, ağlayıp sızladı. Dedi: Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ölmüş kızı çağırdı: filâne!” dedi. Birden o ölmüş kız, لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi: Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum!”
İkincisi: İmâm‑ı Beyhakî ve İmâm‑ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim imâmlar, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik’ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: Bir ihtiyare kadının bir tek oğlu vardı, birden vefât etti. O sâliha kadın, çok müteessir oldu, dedi: Yâ Rab! Senin rızân için, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bîatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi te'min edecek tek evlâdcığımı, O Resûlün hürmetine bağışla!’” Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.”
İşte şu hâdise‑i acîbeye işâret ve ifâde eden, İmâm‑ı Busayrî’nin Kaside‑i Bürde’de şu fıkrasıdır: لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَمًا ❋ اَحْيَى اسْمُهُ ح۪ينَ يُدْعٰى دَارِسَ الرِّمَمِ
Yani: Eğer alâmetleri, onun kadrine muvâfık derecesinde azametini ve makbûliyetini gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihyâ edilebilirdi.”
226
Üçüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Beyhakî gibi râviler, Abdullâh İbn‑i Ubeydullâhi'l-Ensârî’den haber veriyorlar ki, Abdullâh demiş: Sâbit İbn‑i Kays İbn-i Şemmas’ın Yemâme Harbi’nde şehîd düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَاَبُو بَكْرٍ الصِّدّ۪يقُ وَعُمَرُ الشَّه۪يدُ وَعُثْمَانُ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız.” İşte o vakit, daha Hazret‑i Ömer hilâfete geçmeden, şehâdetini haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: İmâm‑ı Taberânî ve Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, Nu'man İbn‑i Beşîr’den haber veriyorlar ki: Zeyd İbn‑i Harice, çarşı içinde, birden düşüp vefât etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken, birden اَنْصِتُوا… اَنْصِتُوا… Susunuz!” dedi. Sonra, fasîh bir lisânla: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki; cansız, vefât etmiş.”
İşte, cansız cenazeler O’nun risaletini tasdik etse, canlı olanlar tasdik etmese; elbette o cânî canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler!‥
Amma; melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin O’na îmân ve itâati, mütevâtirdir. Nass‑ı Kur'ân ve çok âyâtla musarrahtır. Gazve‑i Bedir’de beşbin melâike nass‑ı Kur'ân ile önde, sahâbeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde, ashâb‑ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu mes'elede iki cihet var:
227
Birisi: Cin ve melâikenin tâifeleri, hayvan ve insanın tâifeleri gibi, vücûdları kat'î ve bizimle münâsebetdâr olduğu, Yirmidokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât etmişiz. Onların isbâtını, o Söz’e havâle ederiz.
İkinci Cihet: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefiyle, eser‑i mu'cizesi olarak, efrâd‑ı ümmeti, onları görmek ve konuşmaktır.
İşte, başta Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme‑i hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Bir defa melek, yani Hazret‑i Cebrâil, beyaz libâslı bir insan sûretinde gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbeleri içinde otururken, yanına gitmiş, demiş: مَا الْاِسْلَامُ ، وَمَا الْا۪يمَانُ ، وَمَا الْاِحْسَانُ ؟ Yani: Îmân, İslâm, ihsân nedir? Ta'rif et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ta'rif etmiş. Oradaki cemâat‑i sahâbe, hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O zât, misâfir gibi görünürken, üstünde alâmet‑i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: Size ders vermek için Cebrâil böyle yaptı.”
Hem haber‑i sahîh ile ve haber‑i kat'î ile ve manevî tevâtür derecesinde, eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Hazret‑i Cebrâil’i çok defa, hüsn‑ü cemâl sâhibi olan Dihye sûretinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında sahâbeler görüyorlardı.
Ezcümle, Hazret‑i Ömer ve İbn‑i Abbâs ve Üsâme İbn‑i Zeyd ve Hâris ve Âişe‑i Sıddıka ve Ümm‑ü Seleme, kat'iyyen sâbittir ki, bunlar kat'iyyen haber veriyorlar ki; Biz, Hazret‑i Cebrâil’i Dihye sûretinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında çok görüyoruz.”
Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar, görmeden, görüyoruz desinler?‥
228
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile, Aşere‑i Mübeşşere’den, İran Fâtihi Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs haber veriyor ki: Gazve‑i Uhud’da, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki tarafında, iki beyaz libâslı, ona nöbetdar gibi, muhâfız sûretinde gördük. İkisi de anlaşıldı ki, meleklerdir ve Hazret‑i Cebrâil ile Mîkâil olduğunu anladık.” Acaba böyle bir kahraman‑ı İslâm gördük dese, görmemek mümkün müdür?
Hem Ebû Süfyân İbn‑i Hâris İbn-i Abdülmuttalib (ammizâde‑i Nebevî) nakl‑i sahîh ile haber veriyor ki: Gazve‑i Bedir’de, gök ile yer arasında, beyaz libâslı atlı zâtları gördük.”
Hem Hazret‑i Hamza Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan niyâz etti ki: Ben Cebrâil’i görmek istiyorum.” Kâbe’de ona gösterdi. Dayanamadı, bî‑hûş oldu, yere düştü.
Bu çeşit melâikeleri görmek vukûâtı çoktur. Bütün bu vukûât, bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösteriyor ve delâlet ediyor ki; O’nun misbâh‑ı nübüvvetine, melâikeler dahi pervânelerdir.
Cinnîler ise, onlar ile görüşmek ve görmek; değil sahâbeler, belki avâm‑ı ümmet dahi çokları ile görüşmeleri çok vukû' buluyor. Fakat en kat'î, en sahîh haber ile, eimme‑i hadîs bize diyorlar ki; İbn‑i Mes'ûd: Batn‑ı Nahl’de ecinnîlerin ihtidâsı gecesinde, ecinnîleri gördüm ve Sûdan kabilesinden Zut denilen uzun boylu tâifeye benzettim, onlara benziyordular.”
229
Hem meşhûrdur ve hadîs imâmları tahric ve kabûl ettikleri Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd vak'asıdır ki; Uzzâ denilen sanemi tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı. Hazret‑i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için fermân etmiş ki: Uzzâ sanemi içinde ona ibâdet ediliyordu, daha ona ibâdet edilmez.”
Hem Hazret‑i Ömer’den meşhûr bir haberdir ki, demiş: Biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, Hâme isminde bir cinnî geldi, îmân etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kısa sûrelerden birkaç sûreyi ders verdi. Dersini aldı, gitti.” Şu âhirki hâdiseye, çendan bazı hadîs imâmları ilişmişler; fakat mühim imâmlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nev'ide uzun söylemeye lüzum yok; misâlleri çoktur.
Hem deriz ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla, terbiyesiyle ve O’nun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh‑i Geylânî gibi aktâblar, asfiyâlar; melâikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevâtür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet Ümmet‑i Muhammed’in (A.S.M.) melâike ve cinlerle temâsları ve tekellümleri ise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın terbiye ve irşad‑ı i'câzkârânesinin bir eseridir.
230

Üçüncü Şûbe

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hıfzı ve ismeti, bir mu'cize‑i bâhiredir; ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyet‑i kerîmesinin hakikat‑i bâhiresi, çok mu'cizâtı gösterir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir tâifeye, bir kavme, bir kısım ehl‑i siyasete veya bir dine; belki umum pâdişahlara ve umum ehl‑i dine tek başıyla meydân okudu. Hâlbuki onun amucası, en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız, tekellüfsüz, muhâfazasız ve pek çok defa sû‑i kasda ma'rûz kaldığı hâlde, kemâl‑i saâdetle, rahat döşeğinde vefât edip, mele‑i a'lâya çıkmasına kadar, hıfz ve ismeti, ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ne kadar kuvvetli bir hakikati ifâde ettiğini ve ne kadar metîn bir nokta‑i istinâd olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümûne için, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Ehl‑i siyer ve hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için, kat'î ittifak ettiler; hattâ insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht‑ı hükmünde olarak, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâne‑i saâdetini bastılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret‑i Ali vardı. Ona dedi: Sen, bu gece benim yatağımda yat.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı; hiçbirisi O’nu görmedi. İçlerinden çıktı gitti. Gâr‑ı Hirâ’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı O’na nöbetdar olup, muhâfaza ettiler.
231
İkinci Hâdise: Vâkıât‑ı kat'iyyedendir ki; mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesâsı, mühim bir mal mukâbilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; takib edip, onları öldürmeye çalışsın. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir‑i Sıddık ile beraber gârdan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebû Bekir‑i Sıddık telâş etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mağarada dediği gibi: ﴿لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıkıyordu. O vakit anladı ki: Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, O’na ilişsin. El‑amân!” dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: Git öyle yap ki, başkası gelmesin!”
Şu hâdise münâsebetiyle bunu da beyân ederiz ki; sahîh bir sûrette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dâhil olduğu vakit, ne için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hâtırına getirememiş. Mecbur olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.
Üçüncü Hâdise: Gazve‑i Gatafan ve Enmar’da, müteaddid tarîklerle eimme‑i hadîs haber veriyorlar ki: Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tam Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerine gelerek, yalın kılınç elinde olduğu hâlde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: Kim seni benden kurtaracak?” Demiş: Allah!” Sonra böyle duâ etti: اَللّٰهُمَّ اكْفِن۪يهِ بِمَا شِئْتَ Birden o Gavres; iki omuzu ortasında gâibden bir darbe yer, o kılınç elinden düşer, yere yuvarlanır. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kılıncı eline alır, Şimdi seni kim kurtaracak?” der. Sonra affeder. O adam gider tâifesine. O pek cür'etkâr, cesur adama herkes hayrette kalır. Ne oldu sana; ne için bir şey yapamadın?” dediler. O dedi: Hâdise böyle oldu. Ben şimdi, insanların en iyisinin yanından geliyorum.”
Hem şu hâdise gibi, Gazve‑i Bedir’de bir münâfık, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı bir gaflet vaktinde, kimse görmeden, tam arkasından kılınç kaldırıp vururken, birden Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bakmış. O, titreyip, kılınç elinden yere düşmüş.
232
Dördüncü Hâdise: Manevî tevâtüre yakın bir şöhretle ve ekser ehl‑i tefsirin; ﴿اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ ❋ وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ âyetinin sebeb‑i nüzûlü ve ehl‑i tefsir allâmeleri ve ehl‑i hadîs imâmları haber veriyorlar ki: Ebû Cehil yemîn etmiş ki: Ben, secdede Muhammed’i görsem, bu taşla onu vuracağım.” Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebû Cehil’in eli çözülmüş. O ise; ya Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müsâadesiyle veyâhut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.
Hem yine Ebû Cehil kabilesinden bir tarîkte Velîd İbn‑i Muğîre, yine Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Mescid‑i Haram’da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu; yalnız seslerini işitiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından, onun gözü de açıldı.
Hem nakl‑i sahîh ile Ebû Bekir‑i Sıddık’tan haber veriyorlar ki: Sûre‑i ﴿تَبَّتْ يَدَٓا اَب۪ي لَهَبٍ nâzil olduktan sonra, Ebû Leheb’in karısı Ümm‑ü Cemîl denilen ﴿حَمَّالَةَ الْحَطَبِ bir taş alıp, Mescid‑i Haram’a gelmiş. Ebû Bekir ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, orada oturuyorlarmış. Gözü, Ebû Bekir‑i Sıddık’ı görüyor, soruyor: Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmemiş. Elbette hıfz‑ı İlâhîde olan bir Sultan‑ı Levlâk’i, böyle bir Cehennem oduncusu, O’nun huzuruna girip göremez. Ağzına düşmüş!‥
233
Beşinci Hâdise: Haber‑i sahîh ile haber veriliyor ki: Âmir İbn‑i Tufeyl ve Erbed İbn‑i Kays, ikisi ittifak ederek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gitmişler. Âmir demiş: Ben O’nu meşgul edeceğim, sen O’nu vuracaksın!” Sonra bakıyor ki, bir şey yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: Neden vurmadın?” Dedi: Nasıl vuracağım; ne kadar niyet ettim, bakıyorum ki, ikimizin ortasına sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?”
Altıncı Hâdise: Nakl‑i sahîh ile haber veriliyor ki: Gazve‑i Uhud’da veya Huneyn’de Şeybe İbn‑i Osman el-Hacebî ki, Hazret‑i Hamza, onun hem amucasını, hem pederini öldürmüştü intikamını almak için, gizli geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından yalın kılınç kaldırdı. Birden kılınç elinden düştü. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: O dakikada dünyada ondan daha sevgili adam bana olmazdı.” Îmâna geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: Haydi git, harbet!” Şeybe dedi: Ben gittim, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harbettim. Eğer o vakit pederim de rastgelseydi, vuracaktım.
Hem Feth‑i Mekke gününde Fedâle nâmında birisi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına, vurmak niyetiyle geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti, Nefsinle ne konuştun?” dedi ve Fedâle için taleb‑i mağfiret etti. Fedâle, îmâna geldi ve dedi ki: O vakit, ondan daha ziyâde dünyada sevgilim olmazdı.”
Yedinci Hâdise: Nakl‑i sahîh ile Yahudîler, sû‑i kasd niyetiyle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın oturduğu yere, üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz‑ı İlâhî ile kalkmış; o sû‑i kasd de akîm kalmış.
234
Bu yedi misâl gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmâm‑ı Buhârî ve İmâm‑ı Müslim ve eimme‑i hadîs, Hazret‑i Âişe’den naklediyorlar ki: ﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı muhâfaza eden zâtlara fermân etti: يَا اَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَن۪ي رَبّ۪ي عَزَّ وَجَلَّ Yani: Nöbetdarlığa lüzum yok; benim Rabbim, beni hıfzediyor.”
İşte şu Risale”de, baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinâtın her nev'i, her âlemi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır, alâkadardır. Herbir nev'‑i kâinâtta, O’nun mu'cizâtı görünüyor. Demek O Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) Cenâb‑ı Hakk’ın fakat kâinâtın Hàlık’ı itibariyle ve bütün mahlûkatın Rabbi ünvânıyla memurudur ve resûlüdür.
Evet nasıl ki, bir pâdişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir dâire bilir ve tanır; hangi dâireye girse, onunla münâsebetdâr olur; çünkü, umumun pâdişahı nâmına bir memuriyeti var. Eğer, meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dâiresiyle münâsebetdâr olur. Başka dâireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye dâiresi onu bilmez.
Öyle de, anlaşılıyor ki; bütün devâir‑i saltanat-ı İlâhiye’de, melekten tut, sineğe ve örümceğe kadar herbir tâife, O’nu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek, Hâtemü'l‑Enbiyâ ve Resûl‑i Rabbi'l-Âlemîn’dir. Ve umum Enbiyânın fevkınde risaletinin şümûlü var.

Onaltıncı İşâret

İrhâsat denilen; bi'set‑i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücûda gelen hàrikalar dahi, delâil‑i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır:
235

Birinci Kısım

Nass‑ı Kur'ân’la; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuf‑u Enbiyâ’nın, nübüvvet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair verdikleri haberdir. Evet, mâdem o kitaplar semâvîdirler ve mâdem o kitab sâhibleri enbiyâdırlar; elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinâtın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile ışıklandıran bir Zâttan bahsetmeleri, zarûrî ve kat'îdir.
Evet küçük hâdiseleri haber veren o kitaplar, nev'‑i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kàbil midir?
İşte, mâdem bilbedâhe haber verecekler, herhalde ya tekzîb edecekler; ki, dinlerini tahribden ve kitaplarını neshten kurtarsınlar veya tasdik edecekler; ki, o hakikatli Zât ile, dinleri hurâfâttan ve tahrifattan kurtulsun. Hâlbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzîb emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyle ise, tasdik vardır.
Mâdem mutlak bir sûrette tasdik vardır ve mâdem şu tasdikin vücûdunu iktiza eden kat'î bir illet ve esâslı bir sebeb vardır; biz dahi, o tasdikin vücûduna delâlet eden üç hüccet‑i kàtıa ile isbât edeceğiz.
Birinci Hüccet
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ânın lisânıyla onlara der ki: Kitaplarınızda, benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyân ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor.” ﴿قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴿قُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَةَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ gibi âyetlerle, onlara meydân okuyor: Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle duâ edeceğiz!” diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç Yahudî bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, O’nun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inâdlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık Yahudîler ve bütün âlem‑i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.
236
Hem demiş: Ya yanlışımı bulunuz, veyâhut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!” Hâlbuki bunlar, harbi ve perîşaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı
İkinci Hüccet
Tevrat, İncil ve Zebûr’un ibareleri; Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemâdiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabânî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış te'villeri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdânların ve bazı ehl‑i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu sûrette, o kitaplarda tahrifat, tağyîrat çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullâh‑i Hindî (allâme‑i meşhûr) kütüb‑ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudî ve Nasâra ulemâsına isbât ederek, iskât etmiş.
İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhûr Hüseyin‑i Cisrî (Rahmetullâhi Aleyh); o kitaplardan yüz ondört delil, nübüvvet‑i Ahmediye’ye dair çıkarmıştır. Risale‑i Hamîdiye”de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.
Hem pek çok Yahudî ulemâsı ve Nasâra ulemâsı, ikrar ve itiraf etmişler ki: Kitaplarımızda Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı yazılıdır.” Evet, gayr‑ı müslim olarak başta meşhûr Rûm meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan haber veriyor.”
237
Hem Rûm Meliki Mukavkıs nâmında Mısır hâkimi ve ulemâ‑i Yehûd’un en meşhûrlarından İbn‑i Sûriyâ ve İbn‑i Ahtab ve onun kardeşi Kâ'b bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhûr ulemâ ve reisler, gayr‑ı müslim kaldıkları hâlde ikrar etmişler ki: Evet kitaplarımızda O’nun evsâfı vardır; O’ndan bahsediyorlar.”
Hem Yehûd’un meşhûr ulemâsından ve Nasâra’nın meşhûr kıssîslerinden, kütüb‑ü sâbıkada evsâf‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.) gördükten sonra inâdı terkedip îmâna gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil’de göstermişler, ve sâir Yahudî ve Nasrânî ulemâsını onunla ilzam etmişler.
Ezcümle; meşhûr Abdullâh İbn‑i Selâm ve Vehb İbn‑i Münebbih ve Ebû Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik‑i Yemen Tübba' zamanında idi. Tübba' nasıl gıyâben ve bi'setten evvel îmân getirmiş, Şâmul de öyle…) ve Sâ'ye’nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki: İbn‑i Heyban denilen bir ârif‑i billâh, bi'setten evvel Benî‑Nadîr kabilesine misâfir olmuş; قَر۪يبٌ ظُهُورُ نَبِيٍّ هٰذَا دَارُ هِجْرَتِهِ demiş, orada vefât etmiş. Sonra o kabile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harbettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydâna çıktılar, o kabileye bağırdılar: وَاللّٰهِ هُوَ الَّذ۪ي عَهَدَ اِلَيْكُمْ ف۪يهِ ابْنُ هَيْبَانَ Yani: İbn‑i Heyban’ın haber verdiği Zât budur; O’nunla harbetmeyiniz!” Fakat onlar, onları dinlemediler; belâlarını buldular.
238
Hem ulemâ‑i Yehûd’dan İbn‑i Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l‑Ahbâr gibi çok ulemâ‑i Yehûd, evsâf‑ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, îmâna gelmişler; sâir îmâna gelmeyenleri de ilzam etmişler.
Hem ulemâ‑i Nasâra’dan meşhûr, bahsi geçen Buhayrâ‑yı Râhib ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amucasıyla gittiği vakit oniki yaşında idi. Buhayrâ‑yı Râhib, O’nun hatırı için Kureyşlileri dâvet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. Demek aradığım adam orada kalmış!” Sonra adam göndermiş, O’nu da getirtmiş. Ebû Tâlib’e demiş: Sen dön Mekke’ye git! Yahudîler hasûddurlar; bunun evsâfı Tevrat’ta mezkûrdur; hıyânet ederler!”
Hem Nastûru'l‑Habeşe ve Habeş reisi olan Necâşî, evsâf‑ı Muhammediye’yi kitaplarında gördükleri için, beraber îmân etmişler.
Hem Dağatır isminde meşhûr bir Nasrânî âlimi; evsâfı görmüş, îmân etmiş. Rûmlar içinde ilân etmiş, şehîd edilmiş.
Hem Nasrânî rüesâsından Hâris İbn‑i Ebî Şimri'l-Gassânî ve Şam’ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sâhib‑i İlya ve Hirakl ve İbn‑i Nâtûr ve Cârud gibi meşhûr zâtlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve îmân etmişler. Yalnız Hirakl dünya saltanatı için îmânını izhâr etmemiş.
239
Hem bunlar gibi, Selmân‑ı Fârisî, o da evvel nasrânî idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını gördükten sonra, O’nu arıyordu.
Hem Temim nâmında mühim bir âlim, hem meşhûr Habeş Reisi Necâşî, hem Habeş nasârası, hem Necrân papazları; bütün müttefikan haber veriyorlar ki: Biz, evsâf‑ı Nebeviyeyi kitaplarımızda gördük, onun için îmâna geldik.”
Üçüncü Hüccet
İşte bir nümûne olarak Tevrat, İncil, Zebûr’un Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait âyetlerinin birkaç nümûnesini göstereceğiz:
Birincisi: Zebûr’da şöyle bir âyet var: اَللّٰهُمَّ ابْعَثْ لَنَا مُق۪يمَ السُّنَّةِ بَعْدَ الْفَتْرَةِ Mukîmü's‑Sünne ise, ism‑i Ahmedî’dir.
İncil’in âyeti: قَالَ الْمَس۪يحُ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى اَب۪ي وَاَب۪يكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْل۪يطَا Yani: Ben gidiyorum, size Faraklit gelsin!” Yani, Ahmed gelsin.
İncil’in ikinci bir âyeti: اِنّ۪ي اَطْلُبُ مِنْ رَبّ۪ي فَارَقْل۪يطًا يَكُونُ مَعَكُمْ اِلَى الْاَبَدِ Yani: Ben Rabbim’den; hakkı bâtıldan farkeden bir peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.” Faraklit; اَلْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ mânâsında peygamberin o kitaplarda ismidir.
240
Tevrat’ın âyeti: اِنَّ اللّٰهَ قَالَ لِاِبْرَاه۪يمَ اِنَّ هَاجَرَ تَلِدُ وَيَكُونُ مِنْ وَلَدِهَا مَنْ يَدُهُ فَوْقَ الْجَم۪يعِ وَيَدُ الْجَم۪يعِ مَبْسُوطَةٌ اِلَيْهِ بِالْخُشُوعِ
Yani: Hazret‑i İsmail’in vâlidesi olan Hâcer, evlâd sâhibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki; o veledin eli, umumun fevkınde olacak ve umumun eli huşû ve itâatle ona açılacak.”
Tevrat’ın ikinci bir âyeti: وَقَالَ يَا مُوسٰى اِنّ۪ي مُق۪يمٌ لَهُمْ نَبِيًّا مِنْ بَن۪ي اِخْوَتِهِمْ مِثْلَكَ وَاُجْر۪ي قَوْل۪ي ف۪ي فَمِهِ وَالرَّجُلُ الَّذ۪ي لَا يَقْبَلُ قَوْلَ النَّبِيِّ الَّذ۪ي يَتَكَلَّمُ بِاِسْم۪ي فَاَنَا اَنْتَقِمُ مِنْهُ
Yani: Benî‑İsrail’in kardeşleri olan Benî‑İsmail’den senin gibi birini göndereceğim. Ben, sözümü onun ağzına koyacağım; benim vahyimle konuşacak. O’nu kabûl etmeyene azâb vereceğim.”
Tevrat’ın üçüncü bir âyeti: قَالَ مُوسٰى رَبِّ اِنّ۪ي اَجِدُ فِي التَّوْرٰيةِ اُمَّةً هُمْ خَيْرُ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ فَاجْعَلْهُمْ اُمَّت۪ي قَالَ تِلْكَ اُمَّةُ مُحَمَّدٍ
İhtar: Muhammed ismi, o kitaplarda مُشَفَّحْ ve اَلْمُنْحَمَنَّا ve حِمْيَاطَا gibi, Süryânî isimler sûretinde, Muhammed mânâsındaki İbranî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarîh Muhammed ismi az vardı. Sarîh mikdarını dahi hasûd Yahudîler tahrif etmişler.
241
Zebûr’un âyeti: يَا دَاوُدُ يَأْت۪ي بَعْدَكَ نَبِيٌّ يُسَمّٰى اَحْمَدَ وَمُحَمَّدًا صَادِقًا سَيِّدًا اُمَّتُهُ مَرْحُومَةٌ
Hem Abâdile‑i Seb'a’dan ve kütüb‑ü sâbıkada çok tedkîkàt yapan Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs ve meşhûr ulemâ‑i Yehûd’dan en evvel İslâm’a gelen Abdullâh İbn‑i Selâm ve meşhûr Kâ'bü'l‑Ahbâr denilen Benî‑İsrail’in allâmelerinden; o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat’ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki; Hz._Mûsa ile hitâbdan sonra, gelecek peygambere hitâben şöyle diyor: يَا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا وَحِرْزًا لِلْاُمِّيّ۪ينَ اَنْتَ عَبْد۪ي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَل۪يظٍ وَلَا صَخَّابٍ فِي الْاَسْوَاقِ وَلَا يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ بَلْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتّٰى يُق۪يمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِاَنْ يَقُولُوا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Tevrat’ın bir âyeti daha: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ مَوْلِدُهُ بِمَكَّةَ وَهِجْرَتُهُ بِطَيْبَةَ وَمُلْكُهُ بِالشَّامِ وَاُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ
İşte şu âyette Muhammed lafzı, Muhammed mânâsında, Süryânî bir isimde gelmiştir.
242
Tevrat’ın diğer bir âyeti daha: اَنْتَ عَبْد۪ي وَرَسُول۪ي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ İşte şu âyette, Benî‑İshâk’ın kardeşleri olan Benî‑İsmail’den ve Hazret‑i Mûsa’dan sonra gelen peygambere hitâb ediyor.
Tevrat’ın diğer bir âyeti daha: عَبْدِيَ الْمُخْتَارُ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَل۪يظٍ İşte Muhtar”ın mânâsı: Mustafa”dır, hem ism‑i Nebevî’dir.
İncil’de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde Âlem Reisi ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta'rifine dair: مَعَهُ قَض۪يبٌ مِنْ حَد۪يدٍ يُقَاتِلُ بِهِ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ İşte şu âyet gösteriyor ki: Sâhibü's‑Seyf ve cihada memur bir peygamber gelecektir.” Kadîb‑i hadîd kılınç demektir.
Hem ümmeti de O’nun gibi sâhibü's‑seyf, yani cihada memur olacağını, Sûre‑i Feth’in âhirinde: ﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sâhibü's‑seyf ve cihada memur olduğunu, İncil ile beraber ilân ediyor.
Tevrat’ın Beşinci Kitabının Otuzüçüncü Bâbında şu âyet var: Hak Teâlâ, Tûr‑i Sînâ’dan ikbâl edip bize, Sâîr’den tulû' etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu.”
243
İşte şu âyet nasıl ki; Tûr‑i Sînâ’da ikbâl‑i Hakk fıkrasıyla Nübüvvet‑i Mûseviye’yi ve Şam dağlarından ibaret olan Sâîr’den tulû'‑u Hakk fıkrasıyla, Nübüvvet‑i İseviye’yi ihbar eder. Öyle de, bil'ittifak Hicaz dağlarından ibaret olan Fâran Dağlarından zuhûr‑u Hakk fıkrasıyla, bizzarûre Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber veriyor.
Hem Sûre‑i Feth’in âhirinde ﴿ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ hükmünü tasdiken, Tevrat’ta Fâran Dağlarından zuhûr eden peygamberin sahâbeleri hakkında şu âyet var: Kudsîlerin bayrakları beraberindedir ve O’nun sağındadır.” Kudsîler nâmıyla tavsif eder. Yani: O’nun sahâbeleri kudsî, sâlih evliyâlardır.”
Eş'ıya Peygamberin kitabında, Kırkikinci Bâbında şu âyet vardır: Hak Sübhânehû; âhirzamanda, kendinin ıstıfâgerde ve bergüzîdesi kulunu ba's edecek ve ona, Rûhü'l‑Emîn Hazret-i Cibrîl’i yollayıp, din‑i İlâhîsini ona ta'lim ettirecek. Ve o dahi, Rûhü'l‑Emîn’in ta'limi vechile nâsa ta'lim eyleyecek ve beyne'n‑nâs hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümâttan çıkaracaktır. Rabbin, bana kable'l‑vukû' bildirdiği şeyi, ben de size bildiriyorum.”
İşte şu âyet, gayet sarîh bir sûrette, âhirzaman peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını beyân ediyor.
Mişâil nâmıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: Âhirzamanda bir ümmet‑i merhume kàim olup, orada Hakk’a ibâdet etmek üzere, mübârek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp, Rabb‑i Vâhid’e ibâdet ederler. O’na şirk etmezler.”
244
İşte şu âyet, zâhir bir sûrette dünyanın en mübârek dağı olan Cebel‑i Arafat ve orada, her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibâdetlerini ve ümmet‑i merhume nâmıyla şöhret‑şiâr olan Ümmet‑i Muhammediye’yi ta'rif ediyor.
Zebûr’da, Yetmişikinci Bâbında şu âyet var:
Bahirden bahire mâlik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar mâlik ola ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler götüreler ve pâdişahlar O’na secde ve inkıyad edeler ve her vakit O’na salât ve her gün kendisine bereketle duâ oluna ve envârı, Medine’den mütenevvir ola ve zikri, ebedü'l‑âbâd devam ede O’nun ismi, şemsin vücûdundan evvel mevcûddur. O’nun adı, güneş durdukça münteşir ola…”
İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tavsif eder. Acaba Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’dan sonra Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka hangi nebî gelmiş ki; şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve pâdişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev'‑i beşerin humsunun salavât ve duâlarını kendine kazanmış ve envârı, Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?
Hem Türkçe Yuhanna İncili’nin Ondördüncü Bâb ve otuzuncu âyeti şudur: Artık sizinle çok söyleşmem, zîra bu âlemin reisi geliyor. Ve bende, O’nun nesnesi asla yoktur!” İşte Âlemin Reisi tâbiri, Fahr‑i Âlem demektir. Fahr‑i Âlem ünvânı ise, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en meşhûr ünvânıdır.
245
Yine İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb ve yedinci âyeti şudur: Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size fâidelidir. Zîra ben gitmeyince, tesellîci size gelmez.” İşte bakınız! Reis‑i Âlem ve insanlara hakîki tesellî veren, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Evet Fahr‑i Âlem O’dur ve fânî insanları i'dâm‑ı ebedîden kurtarıp tesellî veren O’dur.
Hem İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, sekizinci âyeti: O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salâha dair ve hükme dair ilzam edecektir.” İşte, dünyanın fesâdını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet‑i dünyayı tebdil eden Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiş?
Hem İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, onbirinci âyet: Zîra bu âlemin reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir.” İşte Âlemin Reisi (Hâşiye) elbette Seyyidü'l‑Beşer olan Ahmed‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Hem İncil‑i Yuhanna, Onikinci Bâb ve onüçüncü âyet: Amma O Hak rûhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zîra kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek, gelecek nesnelerden size haber verecek.” İşte bu âyet sarîhtir. Acaba umum insanları birden hakikate dâvet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil’den işittiğini söyleyen ve kıyâmet ve âhiretten tafsîlen haber veren, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Ve kim olabilir?
Hem kütüb‑ü enbiyâda, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın; Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında, Süryânî ve İbranî isimleri var.
246
İşte Hazret‑i Şuayb’ın suhufunda ismi, Muhammed mânâsında مُشَفَّحْ ’dır. Hem Tevrat’ta yine Muhammed mânâsında مُنْحَمَنَّا , hem Nebiyyü'l‑Harem mânâsında حِمْيَاطَا , Zebûr’da El‑Muhtar ismiyle müsemmâdır. Yine Tevrat’ta اَلْخَاتَمُ الْخَاتَمْ , hem Tevrat’ta ve Zebûr’da مُق۪يمُ السُّنَّةِ , hem Suhuf‑u İbrahim ve Tevrat’ta مَازْمَازْ’dır. Hem Tevrat’ta اَحْيَدْ ’dir.
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: اِسْم۪ي فِي الْقُرْاٰنِ مُحَمَّدٌ ، وَفِي الْاِنْج۪يلِ اَحْمَدُ ، وَفِي التَّوْرٰيةِ اَحْيَدُ buyurmuştur.
Hem İncil’de, esmâ‑i Nebevî’den, صَاحِبُ الْقَض۪يبِ وَالْهِرَاوَةِ Yani: Seyf ve asâ sâhibi.” Evet sâhibü's‑seyf enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Yine İncil’de, Sâhibü't‑tâc”dır. Evet Sâhibü't‑tâc ünvânı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur. Tâc; amâme, yani sarık demektir. Eski zamanda, milletler içinde, milletçe umumiyet itibariyle sarık ve agel saran Kavm‑i Arab’dır. İncil’de صَاحِبُ التَّاجْ kat'î olarak Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) demektir.
247
Hem İncil’de اَلْبَارَقْل۪يطْ veyâhut اَلْفَارَقْل۪يطْ ki, İncil tefsirlerinde; Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden hak‑perest mânâsı verilmiş ki; sonra gelecek, insanları hakka sevkedecek Zâtın ismidir.
İncil’in bir yerinde, İsâ Aleyhisselâm demiş: Ben gideceğim; Dünyanın Reisi gelsin.” Acaba Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın yerinde insanları irşad edecek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiştir? Demek Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, ümmetine dâima müjde ediyor ve haber veriyor ki: Birisi gelecek; bana ihtiyaç kalmayacak. Ben, O’nun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim.” Nasıl ki, şu âyet‑i kerîme: ﴿وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪يلَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُ
(Hâşiye) Evet, İncil’de Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor; insanların en mühim bir reisi geleceğini Ve O Zâtı da, bazı isimler ile yâdediyor. O isimler, elbette Süryânî ve İbranîdirler. Ehl‑i tahkîk görmüşler. O isimler, Ahmed, Muhammed, Fârikun Beyne'l‑Hakkı Ve'l-Bâtıl mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan beşâret veriyor.
248
Suâl: Eğer desen: Neden Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, her nebîden ziyâde müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sûreti azdır?”
Elcevab: Çünkü Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsâ Aleyhisselâm’ı Yahudîlerin müdhiş tekzîbinden ve müdhiş iftiralarından ve dinini müdhiş tahrifattan kurtarmakla beraber İsâ Aleyhisselâm’ı tanımayan Benî‑İsrail’in suûbetli şerîatına mukâbil, sühûletli ve câmi' ve ahkâmca, şerîat‑ı İseviye’nin noksanını ikmal edecek bir şerîat‑ı àliyeye sâhibdir. İşte onun için çok defa, Âlemin Reisi geliyor!” diye müjde veriyor.
İşte Tevrat, İncil, Zebûr’da ve sâir Suhuf‑u Enbiyâ’da çok ehemmiyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var; çok âyetler var. Nasıl, bir kısım nümûnelerini gösterdik; hem çok nâmlar ile o kitaplarda mezkûrdur.
Acaba bütün bu kütüb‑ü enbiyâda, bu kadar ehemmiyetle, mükerrer âyetlerde bahsettikleri, âhirzaman peygamberi Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim olabilir?‥

İkinci Kısım

İrhâsattan ve delâil‑i nübüvvetten maksad şudur ki: Bi'set‑i Ahmediye’den evvel, zaman‑ı fetrette kâhinler, hem o zamanın bir derece evliyâ ve ârif‑i billâh olan bir kısım insanları; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini haber vermişler ve ihbarlarını da neşretmişler, şiirleriyle gelecek asırlara bırakmışlar. Onlar çoktur; biz, ehl‑i siyer ve tarihin nakil ve kabûl ettikleri meşhûr ve münteşir olan bir kısmını zikredeceğiz. Ezcümle:
249
Yemen pâdişahlarından Tübba' isminde bir melik, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını eski kitaplarda görmüş, îmân etmiş. Şöyle bir şiirini ilân etmiş: شَهِدْتُ عَلٰى اَحْمَدَ اَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ بَارِي النَّسَمِفَلَوْ مُدَّ عُمْر۪ي اِلٰى عُمْرِهِ لَكُنْتُ وَز۪يرًا لَهُ وَابْنَ عَمٍّ
Yani: Ben, Ahmed’in (A.S.M.) risaletini tasdik ediyorum. Ben O’nun zamanına yetişseydim, O’na vezir ve ammizâde olurdum.” (Yani, Ali gibi olurdum.)
İkincisi: Meşhûr Kuss İbn‑i Sâide ki, Kavm‑i Arab’ın en meşhûr ve mühim hatîbi ve muvahhid bir zât‑ı rûşen-zamîrdir. İşte şu zât da, bi'set‑i Nebevî’den evvel risalet‑i Ahmediye’yi şu şiirle ilân ediyor: اَرْسَلَ ف۪ينَا اَحْمَدَ خَيْرَ نَبِيٍّ قَدْ بُعِثَ ❋ صَلّٰى عَلَيْهِ اللّٰهُ مَا عَجَّ لَهُ رَكْبٌ وَحُثَّ
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdından olan Kâ'b İbn‑i Lüeyy, nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) ilhâm eseri olarak şöyle ilân etmiş: عَلٰى غَفْلَةٍ يَأْتِي النَّبِيُّ مُحَمَّدٌ ❋ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَب۪يرُهَا
Yani: Füc'eten, Muhammedü'n‑Nebî gelecek, doğru haberleri verecek.”
Dördüncüsü: Yemen pâdişahlarından Seyf İbn‑i Zîyezen, kütüb‑ü sâbıkada Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını görmüş; îmân etmiş, müştâk olmuş idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ceddi Abdülmuttalib; Yemen’e, kafile‑i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn‑i Zîyezen, onları çağırmış. Onlara demiş ki: اِذَا وُلِدَ بِتِهَامَةَ وَلَدٌ بَيْنَ كَتْفَيْهِ شَامَةٌ كَانَتْ لَهُ الْاِمَامَةُ وَاِنَّكَ يَا عَبْدَ الْمُطَّلِبِ لَجَدُّهُ
Yani: Hicaz’da bir çocuk dünyaya gelir. O’nun iki omuzu arasında hâtem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imâm olacak!” Sonra, gizli Abdülmuttalib’i çağırmış, O çocuğun ceddi de sensin diye kerâmetkârâne, bi'setten evvel haber vermiş
250
Beşincisi: Varaka İbn‑i Nevfel (Hatice‑i Kübrâ’nın ammizâdelerinden) bidâyet‑i vahiyde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm telâş etmiş. Hatice‑i Kübrâ o hâdiseyi, meşhûr Varaka İbn‑i Nevfel’e hikâye etmiş. Varaka demiş: O’nu bana gönder.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Varaka’nın yanına gitmiş, mebde'‑i vahiydeki vaziyeti hikâye etmiş. Varaka demiş: بَشِّرْ يَا مُحَمَّدُ اِنّ۪ي اَشْهَدُ اَنَّكَ اَنْتَ النَّبِيُّ الْمُنْتَظَرُ وَبَشَّرَ بِكَ ع۪يسٰى
Yani: Telâş etme, o hâlet vahiydir. Sana müjde! İntizar edilen nebî sensin! İsâ, seninle müjde vermiş!”
Altıncısı: Askalâni'l‑Himyerî nâm ârif‑i billâh, bi'setten evvel Kureyşîleri gördüğü vakit, İçinizde da'vâ‑yı nübüvvet eden var ?” Yok derlerdi. Sonra bi'set vaktinde yine sormuş: Evet demişler, Biri da'vâ‑yı nübüvvet ediyor.” Demiş: İşte, âlem O’nu bekliyor.”
Yedincisi: Nasâra ulemâ‑i be-nâmından İbnü'l‑Alâ, bi'setten ve Peygamberi görmeden evvel haber vermiş. Sonra gelmiş, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, demiş: وَالَّذ۪ي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَقَدْ وَجَدْتُ صِفَتَكَ فِي الْاِنْج۪يلِ وَبَشَّرَ بِكَ ابْنُ الْبَتُولِ
Yani: Ben senin sıfatını İncil’de gördüm, îmân ettim. İbn‑i Meryem, İncil’de senin geleceğini müjde etmiş.”
251
Sekizincisi: Bahsi geçen Habeş Pâdişahı Necâşî demiş: لَيْتَ ل۪ي خِدْمَتَهُ بَدَلًا عَنْ هٰذِهِ السَّلْطَنَةِ Yani: Keşke şu saltanata bedel Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı olsaydım! O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkındedir!”
Şimdi, ilhâm‑ı Rabbânî ile gâibden haber veren bu âriflerden sonra; gâibden rûh ve cin vâsıtasıyla haber veren kâhinler, pek sarîh bir sûrette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini ve nübüvvetini haber vermişler. Onlar çoktur; biz, onlardan meşhûrları ve manevî tevâtür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitaplarına havâle edip, yalnız icmâlen bahsedeceğiz.
Birincisi: Şıkk isminde meşhûr bir kâhindir ki; bir gözü, bir eli, bir ayağı varmış. Âdeta yarım insan İşte o kâhin, manevî tevâtür derecesinde kat'î bir sûrette tarihlere geçmiş ki, risalet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber verip, mükerreren söylemiştir.
İkincisi: Meşhûr Şam kâhini Satîh’tir ki; kemiksiz, âdeta a'zâsız bir vücûd; yüzü göğsü içinde bir acûbe‑i hilkat ve çok da yaşamış bir kâhindir. Gâibden verdiği doğru haberler, o zaman insanlarda şöhret bulmuş. Hattâ Kisrâ (yani Fars pâdişahı) gördüğü acîb rüyayı ve velâdet‑i Ahmediye (A.S.M.) zamanında, sarayın on dört şerefesinin düşmesinin sırrını Satîh’ten sormak için, Muyzan denilen âlim bir elçisini göndermiş. Satîh demiş: On dört zât, sizlerde hâkimiyet edecek; sonra saltanatınız mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhâr edecek. İşte O, sizin din ve devletinizi kaldıracak!” meâlinde Kisrâ’ya haber göndermiş. İşte o Satîh, sarîh bir sûrette Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesini haber vermiş.
252
Hem kâhinlerden Sevâd İbn‑i Karîbi'd-Devsî ve Hunâfir ve Ef'asiye Necrân ve Cizl İbn‑i Cizli'l-Kindî ve İbn‑i Halasati'd-Devsî ve Fâtıma Bint‑i Nu'man-ı Neccâriye gibi meşhûr kâhinler, siyer ve tarih kitaplarında tafsîlen beyân ettikleri vecih üzere; Âhirzaman Peygamberinin geleceğini, o peygamber de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber vermişler.
Hem Hazret‑i Osman’ın akrabasından Sa'd İbn‑i Bint-i Küreyz, kâhinlik vâsıtasıyla, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini gâibden haber almış. Bidâyet‑i İslâmiyette, Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’e demiş ki: Sen git, îmân et!” Osman bidâyette gelmiş, îmân etmiş. İşte o Sa'd o vâkıayı böyle bir şiir ile söylüyor: هَدَى اللّٰهُ عُثْمَانًا بِقَوْل۪ي اِلَى الَّت۪ي ❋ بِهَا رُشْدُهُ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي اِلَى الْحَقِّ
Hem kâhinler gibi; Hâtif denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini mükerreren haber vermişler.
Ezcümle: Zeyyab İbnü'l‑Hâris’e, hâtif‑i cinnî böyle bağırmış; onun ve başkasının sebeb‑i İslâmı olmuş: يَا ذَيَابُ يَا ذَيَابُ اِسْمَعِ الْعَجَبَ الْعُجَابَبُعِثَ مُحَمَّدٌ بِالْكِتَابِ يَدْعُو بِمَكَّةَ فَلَا يُجَابُ
Yine bir hâtif‑i cinnî, Sâmia İbn‑i Karreti'l-Gatafânî’ye böyle bağırmış, bazılarını îmâna getirmiştir: جَاءَ الْحَقُّ فَسَطَعَ وَدُمِّرَ بَاطِلٌ فَانْقَمَعَ
253
Bu hâtiflerin beşâretleri ve haber vermeleri pek meşhûrdur ve çoktur.
Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler; öyle de, sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini haber vermişler.
Ezcümle: Kıssa‑i meşhûredendir ki; Mâzen kabilesinin sanemi bağırıp demiş: هٰذَا النَّبِيُّ الْمُرْسَلُ جَاءَ بِالْحَقِّ الْمُنْزَلِ diyerek, risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber vermiş.
Hem Abbâs İbn‑i Mirdâs’ın sebeb‑i İslâmiyeti olan meşhûr vâkıa şudur ki: Dımar nâmında bir sanemi varmış. O sanem, bir gün böyle bir ses vermiş: اَوْدٰى ضِمَارُ وَكَانَ يُعْبَدُ مُدَّةً قَبْلَ الْبَيَانِ مِنَ النَّبِيِّ مُحَمَّدٍ
Yani: Muhammed gelmeden evvel bana ibâdet ediliyordu; şimdi Muhammed’in beyânı gelmiş, daha o dalâlet olamaz!”
Hazret‑i Ömer, İslâmiyetten evvel saneme kesilen bir kurbandan böyle işitmiş: يَا اٰلَ الذَّب۪يحِ اَمْرٌ نَج۪يحٌ رَجُلٌ فَص۪يحٌ يَقُولُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
İşte bu nümûneler gibi çok vâkıalar var, mevsûk kitaplar kabûl edip nakletmişler.
Nasıl ki; kâhinler, ârif‑i Billâh’lar, hâtifler, hattâ sanemler ve kurbanlar, risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber vermişler; herbir hâdise dahi, bir kısım insanların îmânına sebeb olmuş.
Öyle de, bazı taşlar üstünde ve kabirlerde ve kabirlerin mezar taşlarında hatt‑ı kadîm ile مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَم۪ينٌ gibi ibareler bulunmuş; onunla bir kısım insanlar îmâna gelmişler.
254
Evet hatt‑ı kadîm ile bazı taşlarda bulunan, مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَم۪ينٌ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan ibarettir. Çünkü O’ndan evvel, zamanına pek yakın, yalnız yedi Muhammed ismi var, başka yoktur. O yedi adamın hiçbir cihetle Muslih‑i Emin tâbirine liyâkatleri yoktur.

Üçüncü Kısım

İrhâsattan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın velâdeti hengâmında vücûda gelen hàrikalardır ve hâdiselerdir. O hâdiseler, O’nun velâdetiyle alâkadar bir sûrette vücûda gelmiş.
Hem bi'setten evvel bazı hâdiseler var ki, doğrudan doğruya birer mu'cizesidir. Bunlar çoktur. Nümûne olarak, meşhûr olmuş ve eimme‑i hadîs kabûl etmiş ve sıhhatleri tahakkuk etmiş birkaç nümûneyi zikredeceğiz:
Birincisi: Velâdet‑i Nebevî gecesinde; hem annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn‑i As’ın annesi, hem Abdurrahman İbn‑i Avf’ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de demişler: Velâdeti ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, maşrık ve mağribi bize aydınlattırdı.”
İkincisi: O gece Kâbe’deki sanemlerin çoğu başı aşağı düşmüş.
Üçüncüsü: Meşhûr Kisrâ’nın eyvânı (yani saray‑ı meşhûresi) o gece sallanıp inşikak etmesi ve ondört şerefesinin düşmesidir.
Dördüncüsü: Sava’nın takdis edilen küçük denizinin o gecede yere batması ve İstahrâbâd’da bin senedir dâima iş'âl edilen, yanan ve sönmeyen, Mecûsîlerin ma'bûd ittihàz ettikleri ateşin, velâdet gecesinde sönmesi
İşte şu üç‑dört hâdise işârettir ki: O yeni dünyaya gelen Zât, ateş‑perestliği kaldıracak, Fars saltanatının sarayını parçalayacak, İzn‑i İlâhî ile olmayan şeylerin takdisini men'edecektir.
255
Beşincisi: Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de irhâsat‑ı Ahmediye’dir ki, (A.S.M.) Sûre‑i ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ’de nass‑ı kat'î ile beyân edilen Vak'a‑i Fil”dir ki; Kâbe’yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş meliki gelip, Fil‑i Mahmûdî nâmında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûb etmiş ve perîşan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa‑i acîbe, tarih kitaplarında tafsîlen meşhûrdur.
İşte şu hâdise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın delâil‑i nübüvvetindendir. Çünkü velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe‑i Mükerreme, gaybî ve hàrika bir sûrette Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur.
Altıncısı: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küçüklüğünde, Halîme‑i Sa'diye’nin yanında iken, Halîme ve Halîme’nin zevcinin şehâdetleriyle; güneşten rahatsız olmamak için, çok defa üstünde bir bulut parçasının O’na gölge ettiğini görmüşler ve halka söylemişler ve o vâkıa sıhhatle şöhret bulmuş.
Hem, Şam tarafına oniki yaşında iken gittiği vakit, Buhayrâ‑yı Râhib’in şehâdetiyle, bir parça bulut Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başına gölge ettiğini görmüş ve göstermiş.
Hem yine bi'setten evvel, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir defa Hatice‑i Kübrâ’nın Meysere ismindeki hizmetkârıyla ticâretten geldiği zaman, Hatice‑i Kübrâ, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başında, iki meleğin bulut tarzında gölge ettiklerini görmüş. Kendi hizmetkârı olan Meysere’ye demiş. Meysere dahi Hatice‑i Kübrâ’ya demiş: Bütün seferimizde ben öyle görüyordum.”
256
Yedincisi: Nakl‑i sahîh ile sâbittir ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bi'setten evvel, bir ağacın altında oturdu; o yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, O’nun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.
Sekizincisi: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ufak iken, Ebû Tâlib’in evinde kalıyordu. Ebû Tâlib, çoluk ve çocuğu ile O’nunla beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit O Zât yemekte bulunmazsa tok olmuyorlardı. Şu hâdise hem meşhûrdur, hem kat'îdir.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklüğünde O’na bakan ve hizmet eden Ümm‑ü Eymen demiş: Hiçbir vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm açlık ve susuzluktan şikâyet etmedi ne küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde…”
Dokuzuncusu: Murdiası olan Halîme‑i Sa'diye’nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilâfına olarak çok bereketi ve ziyâde olmasıdır. Bu vâkıa hem meşhûrdur, hem kat'îdir.
Hem sinek O’nu tâciz etmezdi, O’nun cesed‑i mübârekine ve libâsına konmazdı. Nasıl ki, evlâdından olan Seyyid Abdülkadir‑i Geylânî (K.S.) dahi, ceddinden o hâli irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.
Onuncusu: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldikten sonra, bâhusus velâdet gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki, şu hâdise Onbeşinci Söz’de kat'iyyen bürhânlarıyla isbât ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukùtu, şeyâtîn ve cinlerin gaybî haberlerden kesilmesine alâmet ve işârettir.
257
İşte mâdem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâibden haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şübhe îrâs etmesinler ve vahye benzemesin.
Evet bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar Demek Kur'ân hâtime çekmişti.
İşte eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar sûretinde yine bir nev'i kâhinlik Avrupa’da ispirtizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise
Elhâsıl: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel nübüvvetini tasdik ettiren ve tasdik eden pek çok vâkıalar, pek çok zâtlar zâhir olmuşlar.
Evet dünyaya ma'nen reis olacak (Hâşiye) ve dünyanın manevî şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa yapacak ve dünyanın mahlûkatının kıymetlerini ilân edecek ve cin ve inse saâdet‑i ebediyeye yol gösterecek ve fânî cin ve insi i'dâm‑ı ebedîden kurtaracak ve dünyanın hikmet‑i hilkatini ve tılsım‑ı muğlakını ve muammâsını açacak ve Hàlık‑ı Kâinât’ın makàsıdını bilecek ve bildirecek ve O Hàlık’ı tanıyıp umuma tanıttıracak bir Zât, elbette o daha gelmeden; herşey, her nev', her tâife O’nun geleceğini sevecek ve bekleyecek ve hüsn‑ü istikbâl edecek ve alkışlayacak ve Hàlık’ı tarafından bildirilirse, o da bildirecek. Nasıl ki, sâbık işâretlerde ve misâllerde gördük ki; herbir nev'‑i mahlûkat, O’nu hüsn‑ü istikbâl ediyor gibi mu'cizâtını gösteriyorlar, mu'cize lisânıyla nübüvvetini tasdik ediyorlar
258

Onyedinci İşâret

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Kur'ân’dan sonra en büyük mu'cizesi, kendi Zâtıdır. Yani: O’nda ictimâ' etmiş ahlâk‑ı àliyedir ki; herbir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecâat kahramanı Hazret‑i Ali, mükerreren diyordu: Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasına ilticâ edip tahassun ediyorduk.” Ve hâkezâ, bütün ahlâk‑ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlik idi.
Şu mu'cize‑i ekberi Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz’ın Şifâ‑i Şerîf’ine havâle ediyoruz. Elhak o zât, o mu'cize‑i ahlâk-ı hamîdeyi pek güzel beyân edip isbât etmiştir.
Hem pek büyük ve dost ve düşmanla musaddak bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) Şerîat‑ı Kübrâ’sıdır ki, ne misli gelmiş ve ne de gelecek. Şu mu'cize‑i a'zamın bir derece beyânını, bütün yazdığımız Otuzüç Söz ve Otuzüç Mektûb’a ve Otuzbir Lem'a’ya ve Onüç Şuâ’ya havâle ediyoruz
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mütevâtir ve kat'î bir mu'cize‑i kübrâsı Şakk‑ı Kamerdir. Evet şu İnşikak‑ı kamer; çok tarîklerle mütevâtir bir sûrette, İbn‑i Mes'ûd, İbn‑i Abbâs, İbn‑i Ömer, İmâm‑ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eâzım‑ı sahâbeden müteaddid tarîklerle haber verilmekle beraber, nass‑ı Kur'ân’la; ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ âyeti, o mu'cize‑i kübrâyı âleme ilân etmiştir. O zamanın inâdcı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukàbele etmemişler, belki yalnız sihirdir!” demişler. Demek kâfirlerce dahi kamerin inşikakı kat'îdir. Şu mu'cize‑i kübrâyı, şakk‑ı kamer’e dair yazdığımız Otuzbirinci Söz’e zeyl olan Şakk‑ı Kamer Risalesi’ne havâle ederiz.
259
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasıl ki, arz ahâlisine İnşikak‑ı kamer mu'cizesini göstermiş, öyle de; semâvât ahâlisine, Mi'râc mu'cize‑i ekberini göstermiştir. İşte, Mi'râc denilen şu mu'cize‑i a'zamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'râc Risalesi’ne havâle ederiz. Çünkü o risale, o mu'cize‑i kübrâyı, ne kadar nurânî ve àlî ve doğru olduğunu kat'î bürhânlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbât etmiştir.
Yalnız, mu'cize‑i Mi'râcın mukaddimesi olan Beytü'l‑Makdis seyahati ve sabahleyin Kureyş Kavmi, O’ndan Beytü'l‑Makdis’in ta'rifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Mi'râc gecesinin sabahında, Mi'râcını Kureyş’e haber verdi. Kureyş tekzîb etti. Dediler: Eğer Beytü'l‑Makdis’e gitmiş isen, Beytü'l‑Makdis’in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize ta'rif et!” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân ediyor ki: فَكَرَبْتُ كَرْبًا لَمْ اَكْرُبْ مِثْلَهُ قَطُّ فَجَلَّى اللّٰهُ ل۪ي بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَكَشَفَ الْحُجُبَ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُ حَتّٰى رَاَيْتُهُ فَنَعَتُّهُ وَاَنَا اَنْظُرُ اِلَيْهِ
Yani: Onların tekzîblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenâb‑ı Hak, Beytü'l‑Makdis’i bana gösterdi. Ben de Beytü'l‑Makdis’e bakıyorum, birer birer herşeyi ta'rif ediyordum.” İşte o vakit Kureyş, baktılar ki; Beytü'l‑Makdis’ten doğru ve tam haber veriyor
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakitte gelecek.” Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teahhur etmiş; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl‑i tahkîkin tasdikiyle, güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yani arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatini bir saat ta'tîl etmiştir ve o ta'tîli, güneşin sükûnetiyle göstermiştir.
260
İşte Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir tek sözünün tasdiki için, koca arz vazifesini terkeder; koca güneş şâhid olur. Böyle bir Zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu ve O’nu tasdik edip emrine ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْا۪يمَانِ وَالْاِسْلَامِ de.

Onsekizinci İşâret

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük ve ebedî ve yüzer delâil‑i nübüvveti câmi' ve kırk vecihle i'câzı isbât edilmiş bir mu'cizesi dahi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.
İşte şu mu'cize‑i ekberin beyânına dair Yirmibeşinci Söz, takriben yüzelli sahifede, kırk vech‑i i'câzını icmâlen beyân ve isbât etmiştir. Öyle ise, şu mahzen‑i mu'cizât olan mu'cize‑i a'zamı o Söz’e havâle ederek, yalnız iki‑üç nükteyi beyân edeceğiz:

Birinci Nükte

Eğer denilse: İ'câz‑ı Kur'ân belâğattadır. Hâlbuki umum tabakàtın hakları var ki, i'câzında hisseleri bulunsun. Hâlbuki belâğattaki i'câzı, binde ancak bir muhakkìk âlim anlayabilir?‥
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in her tabakaya karşı bir nev'i i'câzı vardır. Ve bir tarzda, i'câzının vücûdunu ihsâs eder.
261
Meselâ: Ehl‑i belâğat ve fesâhat tabakasına karşı, hàrikulâde belâğattaki i'câzını gösterir.
Ve ehl‑i şiir ve hitâbet tabakasına karşı; garîb, güzel, yüksek üslûb‑u bedî'in i'câzını gösterir. O üslûb herkesin hoşuna gittiği hâlde, kimse taklid edemiyor. Mürûr‑u zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor, dâima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensûr bir nazmdır ki; hem àlî, hem tatlıdır.
Hem kâhinler ve gâibden haber verenler tabakasına karşı, hàrikulâde ihbarât‑ı gaybiyedeki i'câzını gösterir.
Ve ehl‑i tarih ve hâdisât‑ı âlem ulemâsı tabakasına karşı, Kur'ân’daki ihbarât ve hâdisât‑ı ümem-i sâlife ve ahvâl ve vâkıât‑ı istikbâliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'câzını gösterir.
Ve ictimâiyat‑ı beşeriye ulemâsı ve ehl‑i siyaset tabakasına karşı, Kur'ânın desâtir‑i kudsiyesindeki i'câzını gösterir. Evet o Kur'ân’dan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ, o sırr‑ı i'câzı gösterir.
Hem maârif‑i İlâhiye ve hakàik‑ı kevniyede tevağğul eden tabakaya karşı, Kur'ân’daki hakàik‑ı kudsiye-i İlâhiye’deki i'câzı gösterir veya i'câzın vücûdunu ihsâs eder.
Ve ehl‑i tarîkat ve velâyete karşı, Kur'ân bir deniz gibi, dâima temevvücde olan âyâtının esrârındaki i'câzını gösterir ve hâkezâ kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'câzını gösterir.
Hattâ, yalnız kulağı bulunan ve bir derece mânâ fehmeden avâm tabakasına karşı, Kur'ânın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sâhibi tasdik eder. Ve o âmî der ki: Ya bu Kur'ân bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır; bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhâldir. Öyle ise, bütün işitilen kitapların fevkındedir. Öyle ise, mu'cizedir.” İşte bu kulaklı âmînin fehmettiği i'câzı, ona yardım için bir derece izâh edeceğiz. Şöyle ki:
262
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, meydâna çıktığı vakit bütün âleme meydân okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:
Birisi: Dostlarında hiss‑i taklidi; yani sevgili Kur'ânın üslûbuna karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak hissi
İkincisi: Düşmanlarda bir hiss‑i tenkid ve muâraza; yani Kur'ân üslûbuna mukàbele etmekle da'vâ‑yı i'câzı kırmak hissi
İşte bu iki hiss‑i şedîd ile milyonlar Arabî kitaplar yazılmışlar, meydândadır. Şimdi bütün bu kitapların en belîğleri, en fasîhleri Kur'ânla beraber okunduğu vakit, her kim dinlese, kat'iyyen diyecek ki; Kur'ân bunların hiçbirisine benzemiyor. Demek Kur'ân, umum bu kitapların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'ân umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhâl olmakla beraber, hiç kimse, hattâ şeytan bile olsa diyemez. (Hâşiye) Öyle ise Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, yazılan umum kitapların fevkındedir.”
Hattâ, mânâyı da fehmetmeyen câhil âmî tabakaya karşı da Kur'ân‑ı Hakîm, usandırmamak sûretiyle i'câzını gösterir. Evet o âmî, câhil adam der ki: En güzel, en meşhûr bir beyti iki‑üç defa işitsem, bana usanç veriyor. Şu Kur'ân ise; hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyâde dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu, insan sözü değildir.”
Hem hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı dahi, Kur'ân‑ı Hakîm; o nâzik, zaîf, basit ve bir sahife kitabı hıfzında tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'ân ve çok yerlerinde iltibas ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin teşâbühüyle beraber; kemâl‑i sühûletle, kolaylıkla o çocukların hâfızalarında yerleşmesi sûretinde, i'câzını onlara dahi gösterir.
Hattâ, az sözden ve gürültüden müteessir olan hastalara ve sekerâtta olanlara karşı Kur'ânın zemzemesi ve sadâsı; zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nev'i i'câzını onlara da ihsâs eder.
263
Elhâsıl: Kırk muhtelif tabakàta ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'ân‑ı Hakîm, i'câzını gösterir veya i'câzının vücûdunu ihsâs eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan (Hâşiye) kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'ânın bir nev'i alâmet‑i i'câzı vardır. Şöyle ki:
Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor.
Meselâ, Sûre‑i Kehf’te: ﴿وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ kelimesi altında yapraklar delinse; Sûre‑i Fâtır’daki ﴿قِطْم۪يرٍ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak.
Ve Sûre‑i Yâsîn’de iki defa ﴿مُحْضَرُونَ birbiri üstüne; Ve's‑Sâffât’taki ﴿مُحْضَر۪ينَ ve ﴿مُحْضَرُونَ hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse, ötekiler az bir inhirafla görünecek.
Meselâ, Sûre‑i Sebe'in âhirinde, Sûre‑i Fâtır’ın evvelindeki iki ﴿مَثْنٰى birbirine bakar. Bütün Kur'ân’da yalnız üç ﴿مَثْنٰى ’dan ikisi birbirine bakmaları tesâdüfî olamaz.
Ve bunların emsâli pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş‑altı yerde yapraklar arkasında, az bir inhirafla birbirine bakıyorlar. Ve Kur'ânın birbirine bakan iki sahifesinde, birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'ânı ben gördüm Şu vaziyet dahi, bir nev'i mu'cizenin emâresidir o vakit dedim. Daha sonra baktım ki; Kur'ânın, müteaddid yapraklar arkasında birbirine bakar çok cümleleri var ki, mânidâr bir sûrette birbirine bakar.
264
İşte tertib‑i Kur'ân, irşad‑ı Nebevî ile; münteşir ve matbu' Kur'ânlar da, ilhâm‑ı İlâhî ile olduğundan; Kur'ân‑ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nev'i alâmet‑i i'câz işâreti var. Çünkü o vaziyet, ne tesâdüfün işi ve ne de fikr‑i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.
Hem, Kur'ânın Medine’de nâzil olan mutavassıt ve uzun sûrelerinin herbir sahifesinde Lafzullâh pek bedî' bir tarzda tekrar edilmiş. Ağleben ya beş, ya altı, ya yedi, ya sekiz, ya dokuz, ya onbir aded tekrar ile beraber, bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen sahifede güzel ve mânidâr bir münâsebet‑i adediye gösterir. (Hâşiye‑1) (Hâşiye‑2) (Hâşiye‑3) (Hâşiye‑4)
265

İkinci Nükte

Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın zamanında sihrin revâcı olduğundan, mühim mu'cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği; ve Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın zamanında ilm‑i tıb revâcda olduğundan mu'cizâtının gâlibi o cinsten geldiği gibi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dahi zamanında Cezîretü'l‑Arab’da en ziyâde revâcda dört şey idi: