Onaltıncı İşâret
İrhâsat denilen; bi'set‑i nübüvvetten evvel, fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücûda gelen hàrikalar dahi, delâil‑i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır:
235
Birinci Kısım
Nass‑ı Kur'ân’la; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuf‑u Enbiyâ’nın, nübüvvet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair verdikleri haberdir. Evet, mâdem o kitaplar semâvîdirler ve mâdem o kitab sâhibleri enbiyâdırlar; elbette ve herhalde, onların dinlerini nesheden ve kâinâtın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile ışıklandıran bir Zâttan bahsetmeleri, zarûrî ve kat'îdir.
Evet küçük hâdiseleri haber veren o kitaplar, nev'‑i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kàbil midir?
İşte, mâdem bilbedâhe haber verecekler, herhalde ya tekzîb edecekler; tâ ki, dinlerini tahribden ve kitaplarını neshten kurtarsınlar‥ veya tasdik edecekler; tâ ki, o hakikatli Zât ile, dinleri hurâfâttan ve tahrifattan kurtulsun. Hâlbuki, dost ve düşmanın ittifakıyla, tekzîb emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyle ise, tasdik vardır.
Mâdem mutlak bir sûrette tasdik vardır ve mâdem şu tasdikin vücûdunu iktiza eden kat'î bir illet ve esâslı bir sebeb vardır; biz dahi, o tasdikin vücûduna delâlet eden üç hüccet‑i kàtıa ile isbât edeceğiz.
Birinci Hüccet
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ânın lisânıyla onlara der ki: “Kitaplarınızda, benim tasdikim ve evsâfım vardır. Benim beyân ettiğim şeylerde, kitaplarınız beni tasdik ediyor.” ﴿قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴾﴿قُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَةَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ﴾ gibi âyetlerle, onlara meydân okuyor: “Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lânetle duâ edeceğiz!” diye mütemâdiyen onların başına vurduğu hâlde, hiç Yahudî bir âlim veya Nasrânî bir kıssîs, O’nun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inâdlı ve hasedli olan kâfirler ve münâfık Yahudîler ve bütün âlem‑i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi.
236
Hem demiş: “Ya yanlışımı bulunuz, veyâhut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!” Hâlbuki bunlar, harbi ve perîşaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı…
İkinci Hüccet
Tevrat, İncil ve Zebûr’un ibareleri; Kur'ân gibi i'câzları olmadığından, hem mütemâdiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabânî kelimeler, içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış te'villeri, onların âyetleriyle iltibas edildi. Hem bazı nâdânların ve bazı ehl‑i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu sûrette, o kitaplarda tahrifat, tağyîrat çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullâh‑i Hindî (allâme‑i meşhûr) kütüb‑ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudî ve Nasâra ulemâsına isbât ederek, iskât etmiş.
İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi, meşhûr Hüseyin‑i Cisrî (Rahmetullâhi Aleyh); o kitaplardan yüz ondört delil, nübüvvet‑i Ahmediye’ye dair çıkarmıştır. “Risale‑i Hamîdiye”de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.
Hem pek çok Yahudî ulemâsı ve Nasâra ulemâsı, ikrar ve itiraf etmişler ki: “Kitaplarımızda Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfı yazılıdır.” Evet, gayr‑ı müslim olarak başta meşhûr Rûm meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: “Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan haber veriyor.”
237
Hem Rûm Meliki Mukavkıs nâmında Mısır hâkimi ve ulemâ‑i Yehûd’un en meşhûrlarından İbn‑i Sûriyâ ve İbn‑i Ahtab ve onun kardeşi Kâ'b bin Esed ve Zübeyr bin Bâtıyâ gibi meşhûr ulemâ ve reisler, gayr‑ı müslim kaldıkları hâlde ikrar etmişler ki: “Evet kitaplarımızda O’nun evsâfı vardır; O’ndan bahsediyorlar.”
Hem Yehûd’un meşhûr ulemâsından ve Nasâra’nın meşhûr kıssîslerinden, kütüb‑ü sâbıkada evsâf‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.) gördükten sonra inâdı terkedip îmâna gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil’de göstermişler, ve sâir Yahudî ve Nasrânî ulemâsını onunla ilzam etmişler.
Ezcümle; meşhûr Abdullâh İbn‑i Selâm ve Vehb İbn‑i Münebbih ve Ebû Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik‑i Yemen Tübba' zamanında idi. Tübba' nasıl gıyâben ve bi'setten evvel îmân getirmiş, Şâmul de öyle…) ve Sâ'ye’nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki: İbn‑i Heyban denilen bir ârif‑i billâh, bi'setten evvel Benî‑Nadîr kabilesine misâfir olmuş; قَر۪يبٌ ظُهُورُ نَبِيٍّ هٰذَا دَارُ هِجْرَتِهِ demiş, orada vefât etmiş. Sonra o kabile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harbettikleri zaman, Esid ve Sa'lebe meydâna çıktılar, o kabileye bağırdılar: وَاللّٰهِ هُوَ الَّذ۪ي عَهَدَ اِلَيْكُمْ ف۪يهِ ابْنُ هَيْبَانَ Yani: “İbn‑i Heyban’ın haber verdiği Zât budur; O’nunla harbetmeyiniz!” Fakat onlar, onları dinlemediler; belâlarını buldular.
238
Hem ulemâ‑i Yehûd’dan İbn‑i Bünyamin ve Muhayrık ve Kâ'bü'l‑Ahbâr gibi çok ulemâ‑i Yehûd, evsâf‑ı Nebeviyeyi kitaplarında gördüklerinden, îmâna gelmişler; sâir îmâna gelmeyenleri de ilzam etmişler.
Hem ulemâ‑i Nasâra’dan meşhûr, bahsi geçen Buhayrâ‑yı Râhib ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amucasıyla gittiği vakit oniki yaşında idi. Buhayrâ‑yı Râhib, O’nun hatırı için Kureyşlileri dâvet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde gölge ediyor. “Demek aradığım adam orada kalmış!” Sonra adam göndermiş, O’nu da getirtmiş. Ebû Tâlib’e demiş: “Sen dön Mekke’ye git! Yahudîler hasûddurlar; bunun evsâfı Tevrat’ta mezkûrdur; hıyânet ederler!”
Hem Nastûru'l‑Habeşe ve Habeş reisi olan Necâşî, evsâf‑ı Muhammediye’yi kitaplarında gördükleri için, beraber îmân etmişler.
Hem Dağatır isminde meşhûr bir Nasrânî âlimi; evsâfı görmüş, îmân etmiş. Rûmlar içinde ilân etmiş, şehîd edilmiş.
Hem Nasrânî rüesâsından Hâris İbn‑i Ebî Şimri'l-Gassânî ve Şam’ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sâhib‑i İlya ve Hirakl ve İbn‑i Nâtûr ve Cârud gibi meşhûr zâtlar, kitaplarında evsâfını görmüşler ve îmân etmişler. Yalnız Hirakl dünya saltanatı için îmânını izhâr etmemiş.
239
Hem bunlar gibi, Selmân‑ı Fârisî, o da evvel nasrânî idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını gördükten sonra, O’nu arıyordu.
Hem Temim nâmında mühim bir âlim, hem meşhûr Habeş Reisi Necâşî, hem Habeş nasârası, hem Necrân papazları; bütün müttefikan haber veriyorlar ki: “Biz, evsâf‑ı Nebeviyeyi kitaplarımızda gördük, onun için îmâna geldik.”
Üçüncü Hüccet
İşte bir nümûne olarak Tevrat, İncil, Zebûr’un Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait âyetlerinin birkaç nümûnesini göstereceğiz:
Birincisi: Zebûr’da şöyle bir âyet var: اَللّٰهُمَّ ابْعَثْ لَنَا مُق۪يمَ السُّنَّةِ بَعْدَ الْفَتْرَةِ “Mukîmü's‑Sünne” ise, ism‑i Ahmedî’dir.
İncil’in âyeti: قَالَ الْمَس۪يحُ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى اَب۪ي وَاَب۪يكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْل۪يطَا Yani: “Ben gidiyorum, tâ size Faraklit gelsin!” Yani, Ahmed gelsin.
İncil’in ikinci bir âyeti: اِنّ۪ي اَطْلُبُ مِنْ رَبّ۪ي فَارَقْل۪يطًا يَكُونُ مَعَكُمْ اِلَى الْاَبَدِ Yani: “Ben Rabbim’den; hakkı bâtıldan farkeden bir peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun.” Faraklit; اَلْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ mânâsında peygamberin o kitaplarda ismidir.
240
Tevrat’ın âyeti: اِنَّ اللّٰهَ قَالَ لِاِبْرَاه۪يمَ اِنَّ هَاجَرَ تَلِدُ وَيَكُونُ مِنْ وَلَدِهَا مَنْ يَدُهُ فَوْقَ الْجَم۪يعِ وَيَدُ الْجَم۪يعِ مَبْسُوطَةٌ اِلَيْهِ بِالْخُشُوعِ
Yani: “Hazret‑i İsmail’in vâlidesi olan Hâcer, evlâd sâhibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki; o veledin eli, umumun fevkınde olacak ve umumun eli huşû ve itâatle ona açılacak.”
Tevrat’ın ikinci bir âyeti: وَقَالَ يَا مُوسٰى اِنّ۪ي مُق۪يمٌ لَهُمْ نَبِيًّا مِنْ بَن۪ي اِخْوَتِهِمْ مِثْلَكَ وَاُجْر۪ي قَوْل۪ي ف۪ي فَمِهِ وَالرَّجُلُ الَّذ۪ي لَا يَقْبَلُ قَوْلَ النَّبِيِّ الَّذ۪ي يَتَكَلَّمُ بِاِسْم۪ي فَاَنَا اَنْتَقِمُ مِنْهُ
Yani: “Benî‑İsrail’in kardeşleri olan Benî‑İsmail’den senin gibi birini göndereceğim. Ben, sözümü onun ağzına koyacağım; benim vahyimle konuşacak. O’nu kabûl etmeyene azâb vereceğim.”
Tevrat’ın üçüncü bir âyeti: قَالَ مُوسٰى رَبِّ اِنّ۪ي اَجِدُ فِي التَّوْرٰيةِ اُمَّةً هُمْ خَيْرُ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ فَاجْعَلْهُمْ اُمَّت۪ي قَالَ تِلْكَ اُمَّةُ مُحَمَّدٍ
İhtar: Muhammed ismi, o kitaplarda مُشَفَّحْ ve اَلْمُنْحَمَنَّا ve حِمْيَاطَا gibi, Süryânî isimler sûretinde, “Muhammed” mânâsındaki İbranî isimleriyle gelmiş. Yoksa sarîh Muhammed ismi az vardı. Sarîh mikdarını dahi hasûd Yahudîler tahrif etmişler.
241
Zebûr’un âyeti: يَا دَاوُدُ يَأْت۪ي بَعْدَكَ نَبِيٌّ يُسَمّٰى اَحْمَدَ وَمُحَمَّدًا صَادِقًا سَيِّدًا اُمَّتُهُ مَرْحُومَةٌ
Hem Abâdile‑i Seb'a’dan ve kütüb‑ü sâbıkada çok tedkîkàt yapan Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs ve meşhûr ulemâ‑i Yehûd’dan en evvel İslâm’a gelen Abdullâh İbn‑i Selâm ve meşhûr Kâ'bü'l‑Ahbâr denilen Benî‑İsrail’in allâmelerinden; o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat’ta aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki; Hz._Mûsa ile hitâbdan sonra, gelecek peygambere hitâben şöyle diyor: يَا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا وَحِرْزًا لِلْاُمِّيّ۪ينَ اَنْتَ عَبْد۪ي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَل۪يظٍ وَلَا صَخَّابٍ فِي الْاَسْوَاقِ وَلَا يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ بَلْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتّٰى يُق۪يمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِاَنْ يَقُولُوا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Tevrat’ın bir âyeti daha: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ مَوْلِدُهُ بِمَكَّةَ وَهِجْرَتُهُ بِطَيْبَةَ وَمُلْكُهُ بِالشَّامِ وَاُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ
İşte şu âyette “Muhammed” lafzı, Muhammed mânâsında, Süryânî bir isimde gelmiştir.
242
Tevrat’ın diğer bir âyeti daha: اَنْتَ عَبْد۪ي وَرَسُول۪ي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ İşte şu âyette, Benî‑İshâk’ın kardeşleri olan Benî‑İsmail’den ve Hazret‑i Mûsa’dan sonra gelen peygambere hitâb ediyor.
Tevrat’ın diğer bir âyeti daha: عَبْدِيَ الْمُخْتَارُ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلَا غَل۪يظٍ İşte “Muhtar”ın mânâsı: “Mustafa”dır, hem ism‑i Nebevî’dir.
İncil’de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde “Âlem Reisi” ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta'rifine dair: مَعَهُ قَض۪يبٌ مِنْ حَد۪يدٍ يُقَاتِلُ بِهِ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ İşte şu âyet gösteriyor ki: “Sâhibü's‑Seyf ve cihada memur bir peygamber gelecektir.” “Kadîb‑i hadîd” kılınç demektir.
Hem ümmeti de O’nun gibi sâhibü's‑seyf, yani cihada memur olacağını, Sûre‑i Feth’in âhirinde: ﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ﴾ âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sâhibü's‑seyf ve cihada memur olduğunu, İncil ile beraber ilân ediyor.
Tevrat’ın Beşinci Kitabının Otuzüçüncü Bâbında şu âyet var: “Hak Teâlâ, Tûr‑i Sînâ’dan ikbâl edip bize, Sâîr’den tulû' etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu.”
243
İşte şu âyet nasıl ki; “Tûr‑i Sînâ’da ikbâl‑i Hakk” fıkrasıyla Nübüvvet‑i Mûseviye’yi ve Şam dağlarından ibaret olan “Sâîr’den tulû'‑u Hakk” fıkrasıyla, Nübüvvet‑i İseviye’yi ihbar eder. Öyle de, bil'ittifak Hicaz dağlarından ibaret olan “Fâran Dağlarından zuhûr‑u Hakk” fıkrasıyla, bizzarûre Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber veriyor.
Hem Sûre‑i Feth’in âhirinde ﴿ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ hükmünü tasdiken, Tevrat’ta Fâran Dağlarından zuhûr eden peygamberin sahâbeleri hakkında şu âyet var: “Kudsîlerin bayrakları beraberindedir ve O’nun sağındadır.” “Kudsîler” nâmıyla tavsif eder. Yani: “O’nun sahâbeleri kudsî, sâlih evliyâlardır.”
Eş'ıya Peygamberin kitabında, Kırkikinci Bâbında şu âyet vardır: “Hak Sübhânehû; âhirzamanda, kendinin ıstıfâgerde ve bergüzîdesi kulunu ba's edecek ve ona, Rûhü'l‑Emîn Hazret-i Cibrîl’i yollayıp, din‑i İlâhîsini ona ta'lim ettirecek. Ve o dahi, Rûhü'l‑Emîn’in ta'limi vechile nâsa ta'lim eyleyecek ve beyne'n‑nâs hak ile hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümâttan çıkaracaktır. Rabbin, bana kable'l‑vukû' bildirdiği şeyi, ben de size bildiriyorum.”
İşte şu âyet, gayet sarîh bir sûrette, âhirzaman peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını beyân ediyor.
“Mişâil” nâmıyla müsemmâ Mihâil Peygamberin kitabının Dördüncü Bâbında şu âyet var: “Âhirzamanda bir ümmet‑i merhume kàim olup, orada Hakk’a ibâdet etmek üzere, mübârek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp, Rabb‑i Vâhid’e ibâdet ederler. O’na şirk etmezler.”
244
İşte şu âyet, zâhir bir sûrette dünyanın en mübârek dağı olan Cebel‑i Arafat ve orada, her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibâdetlerini ve ümmet‑i merhume nâmıyla şöhret‑şiâr olan Ümmet‑i Muhammediye’yi ta'rif ediyor.
Zebûr’da, Yetmişikinci Bâbında şu âyet var:
“Bahirden bahire mâlik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar mâlik ola‥ ve kendisine Yemen ve Cezayir mülûkü hediyeler götüreler‥ ve pâdişahlar O’na secde ve inkıyad edeler‥ ve her vakit O’na salât ve her gün kendisine bereketle duâ oluna‥ ve envârı, Medine’den mütenevvir ola‥ ve zikri, ebedü'l‑âbâd devam ede‥ O’nun ismi, şemsin vücûdundan evvel mevcûddur. O’nun adı, güneş durdukça münteşir ola…”
İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tavsif eder. Acaba Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’dan sonra Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka hangi nebî gelmiş ki; şarktan garba kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve pâdişahları kendine secde eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev'‑i beşerin humsunun salavât ve duâlarını kendine kazanmış ve envârı, Medine’den parlamış kim var? Kim gösterilebilir?
Hem Türkçe Yuhanna İncili’nin Ondördüncü Bâb ve otuzuncu âyeti şudur: “Artık sizinle çok söyleşmem, zîra bu âlemin reisi geliyor. Ve bende, O’nun nesnesi asla yoktur!” İşte “Âlemin Reisi” tâbiri, “Fahr‑i Âlem” demektir. Fahr‑i Âlem ünvânı ise, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en meşhûr ünvânıdır.
245
Yine İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb ve yedinci âyeti şudur: “Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size fâidelidir. Zîra ben gitmeyince, tesellîci size gelmez.” İşte bakınız! Reis‑i Âlem ve insanlara hakîki tesellî veren, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Evet Fahr‑i Âlem O’dur ve fânî insanları i'dâm‑ı ebedîden kurtarıp tesellî veren O’dur.
Hem İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, sekizinci âyeti: “O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salâha dair ve hükme dair ilzam edecektir.” İşte, dünyanın fesâdını salâha çeviren ve günahlardan ve şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet‑i dünyayı tebdil eden Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiş?
Hem İncil‑i Yuhanna, Onaltıncı Bâb, onbirinci âyet: “Zîra bu âlemin reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir.” İşte “Âlemin Reisi” (Hâşiye) elbette Seyyidü'l‑Beşer olan Ahmed‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Hem İncil‑i Yuhanna, Onikinci Bâb ve onüçüncü âyet: “Amma O Hak rûhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikate irşad edecektir. Zîra kendisinden söylemiyor. Bilcümle, işittiğini söyleyerek, gelecek nesnelerden size haber verecek.” İşte bu âyet sarîhtir. Acaba umum insanları birden hakikate dâvet eden ve her haberini vahiyden veren ve Cebrâil’den işittiğini söyleyen ve kıyâmet ve âhiretten tafsîlen haber veren, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Ve kim olabilir?
Hem kütüb‑ü enbiyâda, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın; Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında, Süryânî ve İbranî isimleri var.
246
İşte Hazret‑i Şuayb’ın suhufunda ismi, Muhammed mânâsında مُشَفَّحْ ’dır. Hem Tevrat’ta yine Muhammed mânâsında مُنْحَمَنَّا , hem Nebiyyü'l‑Harem mânâsında حِمْيَاطَا , Zebûr’da El‑Muhtar ismiyle müsemmâdır. Yine Tevrat’ta اَلْخَاتَمُ الْخَاتَمْ , hem Tevrat’ta ve Zebûr’da مُق۪يمُ السُّنَّةِ , hem Suhuf‑u İbrahim ve Tevrat’ta مَازْمَازْ’dır. Hem Tevrat’ta اَحْيَدْ ’dir.
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: اِسْم۪ي فِي الْقُرْاٰنِ مُحَمَّدٌ ، وَفِي الْاِنْج۪يلِ اَحْمَدُ ، وَفِي التَّوْرٰيةِ اَحْيَدُ buyurmuştur.
Hem İncil’de, esmâ‑i Nebevî’den, صَاحِبُ الْقَض۪يبِ وَالْهِرَاوَةِ Yani: “Seyf ve asâ sâhibi.” Evet sâhibü's‑seyf enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Yine İncil’de, “Sâhibü't‑tâc”dır. Evet “Sâhibü't‑tâc” ünvânı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur. Tâc; amâme, yani sarık demektir. Eski zamanda, milletler içinde, milletçe umumiyet itibariyle sarık ve agel saran Kavm‑i Arab’dır. İncil’de صَاحِبُ التَّاجْ kat'î olarak “Resûl‑i Ekrem” (Aleyhissalâtü Vesselâm) demektir.
247
Hem İncil’de اَلْبَارَقْل۪يطْ veyâhut اَلْفَارَقْل۪يطْ ki, İncil tefsirlerinde; “Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden hak‑perest” mânâsı verilmiş ki; sonra gelecek, insanları hakka sevkedecek Zâtın ismidir.
İncil’in bir yerinde, İsâ Aleyhisselâm demiş: “Ben gideceğim; tâ Dünyanın Reisi gelsin.” Acaba Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın yerinde insanları irşad edecek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim gelmiştir? Demek Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, ümmetine dâima müjde ediyor ve haber veriyor ki: “Birisi gelecek; bana ihtiyaç kalmayacak. Ben, O’nun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim.” Nasıl ki, şu âyet‑i kerîme: ﴿وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪يلَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُ﴾
(Hâşiye) Evet, İncil’de Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor; insanların en mühim bir reisi geleceğini… Ve O Zâtı da, bazı isimler ile yâdediyor. O isimler, elbette Süryânî ve İbranîdirler. Ehl‑i tahkîk görmüşler. O isimler, “Ahmed, Muhammed, Fârikun Beyne'l‑Hakkı Ve'l-Bâtıl” mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan beşâret veriyor.
248
Suâl: Eğer desen: “Neden Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, her nebîden ziyâde müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sûreti azdır?”
Elcevab: Çünkü Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsâ Aleyhisselâm’ı Yahudîlerin müdhiş tekzîbinden ve müdhiş iftiralarından ve dinini müdhiş tahrifattan kurtarmakla beraber‥ İsâ Aleyhisselâm’ı tanımayan Benî‑İsrail’in suûbetli şerîatına mukâbil, sühûletli ve câmi' ve ahkâmca, şerîat‑ı İseviye’nin noksanını ikmal edecek bir şerîat‑ı àliyeye sâhibdir. İşte onun için çok defa, “Âlemin Reisi geliyor!” diye müjde veriyor.
İşte Tevrat, İncil, Zebûr’da ve sâir Suhuf‑u Enbiyâ’da çok ehemmiyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var; çok âyetler var. Nasıl, bir kısım nümûnelerini gösterdik; hem çok nâmlar ile o kitaplarda mezkûrdur.
Acaba bütün bu kütüb‑ü enbiyâda, bu kadar ehemmiyetle, mükerrer âyetlerde bahsettikleri, âhirzaman peygamberi Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kim olabilir?‥
İkinci Kısım
İrhâsattan ve delâil‑i nübüvvetten maksad şudur ki: Bi'set‑i Ahmediye’den evvel, zaman‑ı fetrette kâhinler, hem o zamanın bir derece evliyâ ve ârif‑i billâh olan bir kısım insanları; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini haber vermişler ve ihbarlarını da neşretmişler, şiirleriyle gelecek asırlara bırakmışlar. Onlar çoktur; biz, ehl‑i siyer ve tarihin nakil ve kabûl ettikleri meşhûr ve münteşir olan bir kısmını zikredeceğiz. Ezcümle:
249
Yemen pâdişahlarından Tübba' isminde bir melik, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını eski kitaplarda görmüş, îmân etmiş. Şöyle bir şiirini ilân etmiş: شَهِدْتُ عَلٰى اَحْمَدَ اَنَّهُ رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ بَارِي النَّسَمِفَلَوْ مُدَّ عُمْر۪ي اِلٰى عُمْرِهِ لَكُنْتُ وَز۪يرًا لَهُ وَابْنَ عَمٍّ
Yani: “Ben, Ahmed’in (A.S.M.) risaletini tasdik ediyorum. Ben O’nun zamanına yetişseydim, O’na vezir ve ammizâde olurdum.” (Yani, Ali gibi olurdum.)
İkincisi: Meşhûr Kuss İbn‑i Sâide ki, Kavm‑i Arab’ın en meşhûr ve mühim hatîbi ve muvahhid bir zât‑ı rûşen-zamîrdir. İşte şu zât da, bi'set‑i Nebevî’den evvel risalet‑i Ahmediye’yi şu şiirle ilân ediyor: اَرْسَلَ ف۪ينَا اَحْمَدَ خَيْرَ نَبِيٍّ قَدْ بُعِثَ ❋ صَلّٰى عَلَيْهِ اللّٰهُ مَا عَجَّ لَهُ رَكْبٌ وَحُثَّ
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdından olan Kâ'b İbn‑i Lüeyy, nübüvvet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) ilhâm eseri olarak şöyle ilân etmiş: عَلٰى غَفْلَةٍ يَأْتِي النَّبِيُّ مُحَمَّدٌ ❋ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَب۪يرُهَا
Yani: “Füc'eten, Muhammedü'n‑Nebî gelecek, doğru haberleri verecek.”
Dördüncüsü: Yemen pâdişahlarından Seyf İbn‑i Zîyezen, kütüb‑ü sâbıkada Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsâfını görmüş; îmân etmiş, müştâk olmuş idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ceddi Abdülmuttalib; Yemen’e, kafile‑i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn‑i Zîyezen, onları çağırmış. Onlara demiş ki: اِذَا وُلِدَ بِتِهَامَةَ وَلَدٌ بَيْنَ كَتْفَيْهِ شَامَةٌ كَانَتْ لَهُ الْاِمَامَةُ وَاِنَّكَ يَا عَبْدَ الْمُطَّلِبِ لَجَدُّهُ
Yani: “Hicaz’da bir çocuk dünyaya gelir. O’nun iki omuzu arasında hâtem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imâm olacak!” Sonra, gizli Abdülmuttalib’i çağırmış, “O çocuğun ceddi de sensin” diye kerâmetkârâne, bi'setten evvel haber vermiş…
250
Beşincisi: Varaka İbn‑i Nevfel (Hatice‑i Kübrâ’nın ammizâdelerinden)‥ bidâyet‑i vahiyde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm telâş etmiş. Hatice‑i Kübrâ o hâdiseyi, meşhûr Varaka İbn‑i Nevfel’e hikâye etmiş. Varaka demiş: “O’nu bana gönder.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Varaka’nın yanına gitmiş, mebde'‑i vahiydeki vaziyeti hikâye etmiş. Varaka demiş: بَشِّرْ يَا مُحَمَّدُ اِنّ۪ي اَشْهَدُ اَنَّكَ اَنْتَ النَّبِيُّ الْمُنْتَظَرُ وَبَشَّرَ بِكَ ع۪يسٰى
Yani: “Telâş etme, o hâlet vahiydir. Sana müjde! İntizar edilen nebî sensin! İsâ, seninle müjde vermiş!”
Altıncısı: Askalâni'l‑Himyerî nâm ârif‑i billâh, bi'setten evvel Kureyşîleri gördüğü vakit, “İçinizde da'vâ‑yı nübüvvet eden var mı?” “Yok” derlerdi. Sonra bi'set vaktinde yine sormuş: “Evet” demişler, “Biri da'vâ‑yı nübüvvet ediyor.” … Demiş: “İşte, âlem O’nu bekliyor.”
Yedincisi: Nasâra ulemâ‑i be-nâmından İbnü'l‑Alâ, bi'setten ve Peygamberi görmeden evvel haber vermiş. Sonra gelmiş, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, demiş: وَالَّذ۪ي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَقَدْ وَجَدْتُ صِفَتَكَ فِي الْاِنْج۪يلِ وَبَشَّرَ بِكَ ابْنُ الْبَتُولِ
Yani: “Ben senin sıfatını İncil’de gördüm, îmân ettim. İbn‑i Meryem, İncil’de senin geleceğini müjde etmiş.”
251
Sekizincisi: Bahsi geçen Habeş Pâdişahı Necâşî demiş: لَيْتَ ل۪ي خِدْمَتَهُ بَدَلًا عَنْ هٰذِهِ السَّلْطَنَةِ Yani: “Keşke şu saltanata bedel Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı olsaydım! O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkındedir!”
Şimdi, ilhâm‑ı Rabbânî ile gâibden haber veren bu âriflerden sonra; gâibden rûh ve cin vâsıtasıyla haber veren kâhinler, pek sarîh bir sûrette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini ve nübüvvetini haber vermişler. Onlar çoktur; biz, onlardan meşhûrları ve manevî tevâtür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitaplarına havâle edip, yalnız icmâlen bahsedeceğiz.
Birincisi: Şıkk isminde meşhûr bir kâhindir ki; bir gözü, bir eli, bir ayağı varmış. Âdeta yarım insan… İşte o kâhin, manevî tevâtür derecesinde kat'î bir sûrette tarihlere geçmiş ki, risalet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber verip, mükerreren söylemiştir.
İkincisi: Meşhûr Şam kâhini Satîh’tir ki; kemiksiz, âdeta a'zâsız bir vücûd; yüzü göğsü içinde bir acûbe‑i hilkat ve çok da yaşamış bir kâhindir. Gâibden verdiği doğru haberler, o zaman insanlarda şöhret bulmuş. Hattâ Kisrâ (yani Fars pâdişahı) gördüğü acîb rüyayı ve velâdet‑i Ahmediye (A.S.M.) zamanında, sarayın on dört şerefesinin düşmesinin sırrını Satîh’ten sormak için, Muyzan denilen âlim bir elçisini göndermiş. Satîh demiş: “On dört zât, sizlerde hâkimiyet edecek; sonra saltanatınız mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhâr edecek. İşte O, sizin din ve devletinizi kaldıracak!” meâlinde Kisrâ’ya haber göndermiş. İşte o Satîh, sarîh bir sûrette Âhirzaman Peygamberi’nin gelmesini haber vermiş.
252
Hem kâhinlerden Sevâd İbn‑i Karîbi'd-Devsî ve Hunâfir ve Ef'asiye Necrân ve Cizl İbn‑i Cizli'l-Kindî ve İbn‑i Halasati'd-Devsî ve Fâtıma Bint‑i Nu'man-ı Neccâriye gibi meşhûr kâhinler, siyer ve tarih kitaplarında tafsîlen beyân ettikleri vecih üzere; Âhirzaman Peygamberinin geleceğini, o peygamber de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber vermişler.
Hem Hazret‑i Osman’ın akrabasından Sa'd İbn‑i Bint-i Küreyz, kâhinlik vâsıtasıyla, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetini gâibden haber almış. Bidâyet‑i İslâmiyette, Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’e demiş ki: “Sen git, îmân et!” Osman bidâyette gelmiş, îmân etmiş. İşte o Sa'd o vâkıayı böyle bir şiir ile söylüyor: هَدَى اللّٰهُ عُثْمَانًا بِقَوْل۪ي اِلَى الَّت۪ي ❋ بِهَا رُشْدُهُ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي اِلَى الْحَقِّ
Hem kâhinler gibi; “Hâtif” denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın geleceğini mükerreren haber vermişler.
Ezcümle: Zeyyab İbnü'l‑Hâris’e, hâtif‑i cinnî böyle bağırmış; onun ve başkasının sebeb‑i İslâmı olmuş: يَا ذَيَابُ يَا ذَيَابُ اِسْمَعِ الْعَجَبَ الْعُجَابَبُعِثَ مُحَمَّدٌ بِالْكِتَابِ يَدْعُو بِمَكَّةَ فَلَا يُجَابُ
Yine bir hâtif‑i cinnî, Sâmia İbn‑i Karreti'l-Gatafânî’ye böyle bağırmış, bazılarını îmâna getirmiştir: جَاءَ الْحَقُّ فَسَطَعَ وَدُمِّرَ بَاطِلٌ فَانْقَمَعَ
253
Bu hâtiflerin beşâretleri ve haber vermeleri pek meşhûrdur ve çoktur.
Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler; öyle de, sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini haber vermişler.
Ezcümle: Kıssa‑i meşhûredendir ki; Mâzen kabilesinin sanemi bağırıp demiş: هٰذَا النَّبِيُّ الْمُرْسَلُ جَاءَ بِالْحَقِّ الْمُنْزَلِ diyerek, risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber vermiş.
Hem Abbâs İbn‑i Mirdâs’ın sebeb‑i İslâmiyeti olan meşhûr vâkıa şudur ki: Dımar nâmında bir sanemi varmış. O sanem, bir gün böyle bir ses vermiş: اَوْدٰى ضِمَارُ وَكَانَ يُعْبَدُ مُدَّةً قَبْلَ الْبَيَانِ مِنَ النَّبِيِّ مُحَمَّدٍ
Yani: “Muhammed gelmeden evvel bana ibâdet ediliyordu; şimdi Muhammed’in beyânı gelmiş, daha o dalâlet olamaz!”
Hazret‑i Ömer, İslâmiyetten evvel saneme kesilen bir kurbandan böyle işitmiş: يَا اٰلَ الذَّب۪يحِ اَمْرٌ نَج۪يحٌ رَجُلٌ فَص۪يحٌ يَقُولُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
İşte bu nümûneler gibi çok vâkıalar var, mevsûk kitaplar kabûl edip nakletmişler.
Nasıl ki; kâhinler, ârif‑i Billâh’lar, hâtifler, hattâ sanemler ve kurbanlar, risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) haber vermişler; herbir hâdise dahi, bir kısım insanların îmânına sebeb olmuş.
Öyle de, bazı taşlar üstünde ve kabirlerde ve kabirlerin mezar taşlarında hatt‑ı kadîm ile مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَم۪ينٌ gibi ibareler bulunmuş; onunla bir kısım insanlar îmâna gelmişler.
254
Evet hatt‑ı kadîm ile bazı taşlarda bulunan, مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَم۪ينٌ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan ibarettir. Çünkü O’ndan evvel, zamanına pek yakın, yalnız yedi Muhammed ismi var, başka yoktur. O yedi adamın hiçbir cihetle “Muslih‑i Emin” tâbirine liyâkatleri yoktur.
Üçüncü Kısım
İrhâsattan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın velâdeti hengâmında vücûda gelen hàrikalardır ve hâdiselerdir. O hâdiseler, O’nun velâdetiyle alâkadar bir sûrette vücûda gelmiş.
Hem bi'setten evvel bazı hâdiseler var ki, doğrudan doğruya birer mu'cizesidir. Bunlar çoktur. Nümûne olarak, meşhûr olmuş ve eimme‑i hadîs kabûl etmiş ve sıhhatleri tahakkuk etmiş birkaç nümûneyi zikredeceğiz:
Birincisi: Velâdet‑i Nebevî gecesinde; hem annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn‑i As’ın annesi, hem Abdurrahman İbn‑i Avf’ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de demişler: “Velâdeti ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, maşrık ve mağribi bize aydınlattırdı.”
İkincisi: O gece Kâbe’deki sanemlerin çoğu başı aşağı düşmüş.
Üçüncüsü: Meşhûr Kisrâ’nın eyvânı (yani saray‑ı meşhûresi) o gece sallanıp inşikak etmesi ve ondört şerefesinin düşmesidir.
Dördüncüsü: Sava’nın takdis edilen küçük denizinin o gecede yere batması ve İstahrâbâd’da bin senedir dâima iş'âl edilen, yanan ve sönmeyen, Mecûsîlerin ma'bûd ittihàz ettikleri ateşin, velâdet gecesinde sönmesi…
İşte şu üç‑dört hâdise işârettir ki: O yeni dünyaya gelen Zât, ateş‑perestliği kaldıracak, Fars saltanatının sarayını parçalayacak, İzn‑i İlâhî ile olmayan şeylerin takdisini men'edecektir.
255
Beşincisi: Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de irhâsat‑ı Ahmediye’dir ki, (A.S.M.) Sûre‑i ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ﴾ ’de nass‑ı kat'î ile beyân edilen “Vak'a‑i Fil”dir ki; Kâbe’yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş meliki gelip, Fil‑i Mahmûdî nâmında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûb etmiş ve perîşan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa‑i acîbe, tarih kitaplarında tafsîlen meşhûrdur.
İşte şu hâdise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın delâil‑i nübüvvetindendir. Çünkü velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe‑i Mükerreme, gaybî ve hàrika bir sûrette Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur.
Altıncısı: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küçüklüğünde, Halîme‑i Sa'diye’nin yanında iken, Halîme ve Halîme’nin zevcinin şehâdetleriyle; güneşten rahatsız olmamak için, çok defa üstünde bir bulut parçasının O’na gölge ettiğini görmüşler ve halka söylemişler ve o vâkıa sıhhatle şöhret bulmuş.
Hem, Şam tarafına oniki yaşında iken gittiği vakit, Buhayrâ‑yı Râhib’in şehâdetiyle, bir parça bulut Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başına gölge ettiğini görmüş ve göstermiş.
Hem yine bi'setten evvel, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir defa Hatice‑i Kübrâ’nın Meysere ismindeki hizmetkârıyla ticâretten geldiği zaman, Hatice‑i Kübrâ, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başında, iki meleğin bulut tarzında gölge ettiklerini görmüş. Kendi hizmetkârı olan Meysere’ye demiş. Meysere dahi Hatice‑i Kübrâ’ya demiş: “Bütün seferimizde ben öyle görüyordum.”
256
Yedincisi: Nakl‑i sahîh ile sâbittir ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bi'setten evvel, bir ağacın altında oturdu; o yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, O’nun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.
Sekizincisi: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ufak iken, Ebû Tâlib’in evinde kalıyordu. Ebû Tâlib, çoluk ve çocuğu ile O’nunla beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit O Zât yemekte bulunmazsa tok olmuyorlardı. Şu hâdise hem meşhûrdur, hem kat'îdir.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklüğünde O’na bakan ve hizmet eden Ümm‑ü Eymen demiş: “Hiçbir vakit Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm açlık ve susuzluktan şikâyet etmedi‥ ne küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde…”
Dokuzuncusu: Murdiası olan Halîme‑i Sa'diye’nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilâfına olarak çok bereketi ve ziyâde olmasıdır. Bu vâkıa hem meşhûrdur, hem kat'îdir.
Hem sinek O’nu tâciz etmezdi, O’nun cesed‑i mübârekine ve libâsına konmazdı. Nasıl ki, evlâdından olan Seyyid Abdülkadir‑i Geylânî (K.S.) dahi, ceddinden o hâli irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.
Onuncusu: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldikten sonra, bâhusus velâdet gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki, şu hâdise Onbeşinci Söz’de kat'iyyen bürhânlarıyla isbât ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukùtu, şeyâtîn ve cinlerin gaybî haberlerden kesilmesine alâmet ve işârettir.
257
İşte mâdem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâibden haber verenlerin ve cinlerin ihbarâtına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şübhe îrâs etmesinler ve vahye benzemesin.
Evet bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'ân nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü, daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar… Demek Kur'ân hâtime çekmişti.
İşte eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar sûretinde yine bir nev'i kâhinlik Avrupa’da ispirtizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise…
Elhâsıl: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel nübüvvetini tasdik ettiren ve tasdik eden pek çok vâkıalar, pek çok zâtlar zâhir olmuşlar.
Evet dünyaya ma'nen reis olacak (Hâşiye) ve dünyanın manevî şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa yapacak ve dünyanın mahlûkatının kıymetlerini ilân edecek ve cin ve inse saâdet‑i ebediyeye yol gösterecek ve fânî cin ve insi i'dâm‑ı ebedîden kurtaracak ve dünyanın hikmet‑i hilkatini ve tılsım‑ı muğlakını ve muammâsını açacak ve Hàlık‑ı Kâinât’ın makàsıdını bilecek ve bildirecek ve O Hàlık’ı tanıyıp umuma tanıttıracak bir Zât, elbette o daha gelmeden; herşey, her nev', her tâife O’nun geleceğini sevecek ve bekleyecek ve hüsn‑ü istikbâl edecek ve alkışlayacak ve Hàlık’ı tarafından bildirilirse, o da bildirecek. Nasıl ki, sâbık işâretlerde ve misâllerde gördük ki; herbir nev'‑i mahlûkat, O’nu hüsn‑ü istikbâl ediyor gibi mu'cizâtını gösteriyorlar, mu'cize lisânıyla nübüvvetini tasdik ediyorlar…
258
Onyedinci İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Kur'ân’dan sonra en büyük mu'cizesi, kendi Zâtıdır. Yani: O’nda ictimâ' etmiş ahlâk‑ı àliyedir ki; herbir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecâat kahramanı Hazret‑i Ali, mükerreren diyordu: “Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasına ilticâ edip tahassun ediyorduk.” Ve hâkezâ, bütün ahlâk‑ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlik idi.
Şu mu'cize‑i ekberi Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz’ın Şifâ‑i Şerîf’ine havâle ediyoruz. Elhak o zât, o mu'cize‑i ahlâk-ı hamîdeyi pek güzel beyân edip isbât etmiştir.
Hem pek büyük ve dost ve düşmanla musaddak bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) Şerîat‑ı Kübrâ’sıdır ki, ne misli gelmiş ve ne de gelecek. Şu mu'cize‑i a'zamın bir derece beyânını, bütün yazdığımız Otuzüç Söz ve Otuzüç Mektûb’a ve Otuzbir Lem'a’ya ve Onüç Şuâ’ya havâle ediyoruz…
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mütevâtir ve kat'î bir mu'cize‑i kübrâsı “Şakk‑ı Kamer”dir. Evet şu İnşikak‑ı kamer; çok tarîklerle mütevâtir bir sûrette, İbn‑i Mes'ûd, İbn‑i Abbâs, İbn‑i Ömer, İmâm‑ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eâzım‑ı sahâbeden müteaddid tarîklerle haber verilmekle beraber, nass‑ı Kur'ân’la; ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ âyeti, o mu'cize‑i kübrâyı âleme ilân etmiştir. O zamanın inâdcı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukàbele etmemişler, belki yalnız “sihirdir!” demişler. Demek kâfirlerce dahi kamerin inşikakı kat'îdir. Şu mu'cize‑i kübrâyı, şakk‑ı kamer’e dair yazdığımız Otuzbirinci Söz’e zeyl olan Şakk‑ı Kamer Risalesi’ne havâle ederiz.
259
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasıl ki, arz ahâlisine İnşikak‑ı kamer mu'cizesini göstermiş, öyle de; semâvât ahâlisine, Mi'râc mu'cize‑i ekberini göstermiştir. İşte, Mi'râc denilen şu mu'cize‑i a'zamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'râc Risalesi’ne havâle ederiz. Çünkü o risale, o mu'cize‑i kübrâyı, ne kadar nurânî ve àlî ve doğru olduğunu kat'î bürhânlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbât etmiştir.
Yalnız, mu'cize‑i Mi'râcın mukaddimesi olan Beytü'l‑Makdis seyahati ve sabahleyin Kureyş Kavmi, O’ndan Beytü'l‑Makdis’in ta'rifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Mi'râc gecesinin sabahında, Mi'râcını Kureyş’e haber verdi. Kureyş tekzîb etti. Dediler: “Eğer Beytü'l‑Makdis’e gitmiş isen, Beytü'l‑Makdis’in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize ta'rif et!” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân ediyor ki: فَكَرَبْتُ كَرْبًا لَمْ اَكْرُبْ مِثْلَهُ قَطُّ فَجَلَّى اللّٰهُ ل۪ي بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَكَشَفَ الْحُجُبَ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُ حَتّٰى رَاَيْتُهُ فَنَعَتُّهُ وَاَنَا اَنْظُرُ اِلَيْهِ
Yani: “Onların tekzîblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenâb‑ı Hak, Beytü'l‑Makdis’i bana gösterdi. Ben de Beytü'l‑Makdis’e bakıyorum, birer birer herşeyi ta'rif ediyordum.” İşte o vakit Kureyş, baktılar ki; Beytü'l‑Makdis’ten doğru ve tam haber veriyor…
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakitte gelecek.” Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teahhur etmiş; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl‑i tahkîkin tasdikiyle, güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yani arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatini bir saat ta'tîl etmiştir ve o ta'tîli, güneşin sükûnetiyle göstermiştir.
260
İşte Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir tek sözünün tasdiki için, koca arz vazifesini terkeder; koca güneş şâhid olur. Böyle bir Zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu ve O’nu tasdik edip emrine ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْا۪يمَانِ وَالْاِسْلَامِ de.
Onsekizinci İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük ve ebedî ve yüzer delâil‑i nübüvveti câmi' ve kırk vecihle i'câzı isbât edilmiş bir mu'cizesi dahi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.
İşte şu mu'cize‑i ekberin beyânına dair Yirmibeşinci Söz, takriben yüzelli sahifede, kırk vech‑i i'câzını icmâlen beyân ve isbât etmiştir. Öyle ise, şu mahzen‑i mu'cizât olan mu'cize‑i a'zamı o Söz’e havâle ederek, yalnız iki‑üç nükteyi beyân edeceğiz:
Birinci Nükte
Eğer denilse: İ'câz‑ı Kur'ân belâğattadır. Hâlbuki umum tabakàtın hakları var ki, i'câzında hisseleri bulunsun. Hâlbuki belâğattaki i'câzı, binde ancak bir muhakkìk âlim anlayabilir?‥
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in her tabakaya karşı bir nev'i i'câzı vardır. Ve bir tarzda, i'câzının vücûdunu ihsâs eder.
261
Meselâ: Ehl‑i belâğat ve fesâhat tabakasına karşı, hàrikulâde belâğattaki i'câzını gösterir.
Ve ehl‑i şiir ve hitâbet tabakasına karşı; garîb, güzel, yüksek üslûb‑u bedî'in i'câzını gösterir. O üslûb herkesin hoşuna gittiği hâlde, kimse taklid edemiyor. Mürûr‑u zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor, dâima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensûr bir nazmdır ki; hem àlî, hem tatlıdır.
Hem kâhinler ve gâibden haber verenler tabakasına karşı, hàrikulâde ihbarât‑ı gaybiyedeki i'câzını gösterir.
Ve ehl‑i tarih ve hâdisât‑ı âlem ulemâsı tabakasına karşı, Kur'ân’daki ihbarât ve hâdisât‑ı ümem-i sâlife ve ahvâl ve vâkıât‑ı istikbâliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'câzını gösterir.
Ve ictimâiyat‑ı beşeriye ulemâsı ve ehl‑i siyaset tabakasına karşı, Kur'ânın desâtir‑i kudsiyesindeki i'câzını gösterir. Evet o Kur'ân’dan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ, o sırr‑ı i'câzı gösterir.
Hem maârif‑i İlâhiye ve hakàik‑ı kevniyede tevağğul eden tabakaya karşı, Kur'ân’daki hakàik‑ı kudsiye-i İlâhiye’deki i'câzı gösterir veya i'câzın vücûdunu ihsâs eder.
Ve ehl‑i tarîkat ve velâyete karşı, Kur'ân bir deniz gibi, dâima temevvücde olan âyâtının esrârındaki i'câzını gösterir ve hâkezâ‥ kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'câzını gösterir.
Hattâ, yalnız kulağı bulunan ve bir derece mânâ fehmeden avâm tabakasına karşı, Kur'ânın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sâhibi tasdik eder. Ve o âmî der ki: “Ya bu Kur'ân bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır; bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhâldir. Öyle ise, bütün işitilen kitapların fevkındedir. Öyle ise, mu'cizedir.” İşte bu kulaklı âmînin fehmettiği i'câzı, ona yardım için bir derece izâh edeceğiz. Şöyle ki:
262
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, meydâna çıktığı vakit bütün âleme meydân okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:
Birisi: Dostlarında hiss‑i taklidi; yani sevgili Kur'ânın üslûbuna karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak hissi…
İkincisi: Düşmanlarda bir hiss‑i tenkid ve muâraza; yani Kur'ân üslûbuna mukàbele etmekle da'vâ‑yı i'câzı kırmak hissi…
İşte bu iki hiss‑i şedîd ile milyonlar Arabî kitaplar yazılmışlar, meydândadır. Şimdi bütün bu kitapların en belîğleri, en fasîhleri Kur'ânla beraber okunduğu vakit, her kim dinlese, kat'iyyen diyecek ki; “Kur'ân bunların hiçbirisine benzemiyor. Demek Kur'ân, umum bu kitapların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'ân umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhâl olmakla beraber, hiç kimse, hattâ şeytan bile olsa diyemez. (Hâşiye) Öyle ise Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, yazılan umum kitapların fevkındedir.”
Hattâ, mânâyı da fehmetmeyen câhil âmî tabakaya karşı da Kur'ân‑ı Hakîm, usandırmamak sûretiyle i'câzını gösterir. Evet o âmî, câhil adam der ki: “En güzel, en meşhûr bir beyti iki‑üç defa işitsem, bana usanç veriyor. Şu Kur'ân ise; hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyâde dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu, insan sözü değildir.”
Hem hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı dahi, Kur'ân‑ı Hakîm; o nâzik, zaîf, basit ve bir sahife kitabı hıfzında tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'ân ve çok yerlerinde iltibas ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin teşâbühüyle beraber; kemâl‑i sühûletle, kolaylıkla o çocukların hâfızalarında yerleşmesi sûretinde, i'câzını onlara dahi gösterir.
Hattâ, az sözden ve gürültüden müteessir olan hastalara ve sekerâtta olanlara karşı Kur'ânın zemzemesi ve sadâsı; zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nev'i i'câzını onlara da ihsâs eder.
263
Elhâsıl: Kırk muhtelif tabakàta ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'ân‑ı Hakîm, i'câzını gösterir veya i'câzının vücûdunu ihsâs eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan (Hâşiye) kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'ânın bir nev'i alâmet‑i i'câzı vardır. Şöyle ki:
Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor.
Meselâ, Sûre‑i Kehf’te: ﴿وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ﴾ kelimesi altında yapraklar delinse; Sûre‑i Fâtır’daki ﴿قِطْم۪يرٍ﴾ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak.
Ve Sûre‑i Yâsîn’de iki defa ﴿مُحْضَرُونَ﴾ birbiri üstüne; Ve's‑Sâffât’taki ﴿مُحْضَر۪ينَ﴾ ve ﴿مُحْضَرُونَ﴾ hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse, ötekiler az bir inhirafla görünecek.
Meselâ, Sûre‑i Sebe'in âhirinde, Sûre‑i Fâtır’ın evvelindeki iki ﴿مَثْنٰى﴾ birbirine bakar. Bütün Kur'ân’da yalnız üç ﴿مَثْنٰى﴾ ’dan ikisi birbirine bakmaları tesâdüfî olamaz.
Ve bunların emsâli pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş‑altı yerde yapraklar arkasında, az bir inhirafla birbirine bakıyorlar. Ve Kur'ânın birbirine bakan iki sahifesinde, birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'ânı ben gördüm‥ “Şu vaziyet dahi, bir nev'i mu'cizenin emâresidir” o vakit dedim. Daha sonra baktım ki; Kur'ânın, müteaddid yapraklar arkasında birbirine bakar çok cümleleri var ki, mânidâr bir sûrette birbirine bakar.
264
İşte tertib‑i Kur'ân, irşad‑ı Nebevî ile; münteşir ve matbu' Kur'ânlar da, ilhâm‑ı İlâhî ile olduğundan; Kur'ân‑ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nev'i alâmet‑i i'câz işâreti var. Çünkü o vaziyet, ne tesâdüfün işi ve ne de fikr‑i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.
Hem, Kur'ânın Medine’de nâzil olan mutavassıt ve uzun sûrelerinin herbir sahifesinde “Lafzullâh” pek bedî' bir tarzda tekrar edilmiş. Ağleben ya beş, ya altı, ya yedi, ya sekiz, ya dokuz, ya onbir aded tekrar ile beraber, bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen sahifede güzel ve mânidâr bir münâsebet‑i adediye gösterir. (Hâşiye‑1) (Hâşiye‑2) (Hâşiye‑3) (Hâşiye‑4)
265
İkinci Nükte
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın zamanında sihrin revâcı olduğundan, mühim mu'cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği; ve Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın zamanında ilm‑i tıb revâcda olduğundan mu'cizâtının gâlibi o cinsten geldiği gibi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dahi zamanında Cezîretü'l‑Arab’da en ziyâde revâcda dört şey idi:
266
Birincisi: Belâğat ve fesâhat.
İkincisi: Şiir ve hitâbet.
Üçüncüsü: Kâhinlik ve gâibden haber vermek.
Dördüncüsü: Hâdisât‑ı mâziyeyi ve vâkıât‑ı kevniyeyi bilmek idi.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân geldiği zaman, bu dört nev'i ma'lûmât sâhiblerine karşı meydân okudu:
Başta, ehl‑i belâğata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'ânı dinlediler.
İkincisi, ehl‑i şiir ve hitâbet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altun ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medâr‑ı iftihar için asılan meşhûr “Muallakàt‑ı Seb'a”larını indirtti, kıymetten düşürdü.
Hem gâibden haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi.
Hem ümem‑i sâlifenin vekâyiine ve hâdisât‑ı âlemin ahvâline vâkıf olanları, hurâfâttan ve yalandan kurtarıp, hakîki hâdisât‑ı mâziyeyi ve nurlu olan vekâyi‑i âlemi onlara ders verdi.
İşte bu dört tabaka, Kur'ân’a karşı kemâl‑i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şâkird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sûreyle muârazaya kalkışamadılar…
Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse muâraza edemedi ve muâraza kàbil değil?
267
Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. Çünkü muârazaya ihtiyaç şedîd idi. Zîra dinleri, malları, canları, iyâlleri tehlikeye düşüyor. Muâraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde muâraza edecektiler. Eğer muâraza edilseydi, muâraza tarafdârları kâfirler, münâfıklar çok, hem pek çok olduğundan herhalde muârazaya tarafdâr çıkıp iltizam ederek, herkese neşredeceklerdi. – Nasıl ki, İslâmiyetin aleyhinde herşeyi neşretmişler. – Eğer neşretseydiler ve muâraza olsaydı; her hâlde tarihlere, kitaplara şa'şaalı bir sûrette geçecekti.
İşte meydânda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde Müseylime‑i Kezzâb’ın birkaç fıkrasından başka yoktur. Hâlbuki Kur'ân‑ı Hakîm, yirmiüç sene mütemâdiyen damarlara dokunduracak ve inâdı tahrîk edecek bir tarzda meydân okudu. Ve der idi ki:
“Şu Kur'ânın, Muhammedü'l‑Emîn gibi bir ümmîden nazîrini yapınız ve gösteriniz.
Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmî olmasın, gayet âlim ve kâtib olsun.
Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın; bütün âlimleriniz, belîğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin‥ hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin.
Haydi bununla da yapamayacaksınız; eskiden yazılmış belîğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'ânın nazîrini gösteriniz, yapınız.
Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'ânın mecmûuna olmasın da, yalnız on sûresinin nazîrini getiriniz.
Haydi on sûresine mukâbil hakîki, doğru olarak bir nazîre getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkîb ediniz. Yalnız nazmına ve belâğatına nazîre olsun getiriniz.
Haydi bunu da yapamıyorsunuz; bir tek sûresinin nazîrini getiriniz.
Haydi sûre uzun olmasın; kısa bir sûre olsun nazîrini getiriniz. Yoksa; din, can, mal, iyâlleriniz; dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecektir!”
İşte, sekiz tabakada, ilzam sûretinde, Kur'ân‑ı Hakîm yirmiüç senede değil, belki bin üçyüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydânı okumuş ve okuyor. Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyâlini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyar ederek, en kolay ve en kısa olan muâraza yolunu terkettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi…
268
İşte hiçbir âkıl, hususan o zamanda Cezîretü'l‑Arab’daki adamlar, hususan Kureyşliler gibi zekî adamlar; bir tek edîbleri, Kur'ânın bir tek sûresine nazîre yapıp Kur'ânın hücumundan kurtulmasını te'min ederek, kısa ve kolay yolu terkedip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp en müşkülâtlı yola sülûk eder mi?
Elhâsıl: Meşhûr Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza‑i bilhurûf mümkün olmadı, muhârebe‑i bi's-süyûfa mecbur oldular…”
Eğer denilse: Bazı muhakkìk ulemâ demişler ki: “Kur'ânın bir sûresine değil; bir tek âyetine, hattâ bir tek cümlesine, hattâ bir tek kelimesine muâraza edilmez ve edilmemiş.” Bu sözler mübâlağa görünüyor ve akıl kabûl etmiyor. Çünkü beşerin sözlerinde Kur'ân cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr‑ı hikmeti nedir?
Elcevab: İ'câz‑ı Kur'ân’da iki mezheb var: Mezheb‑i ekser ve râcih odur ki; Kur'ân’daki letâif‑i belâğat ve mezâyâ‑yı maânî, kudret‑i beşerin fevkındedir.
İkinci mercûh mezheb odur ki; Kur'ânın bir sûresine muâraza, kudret‑i beşer dâhilindedir. Fakat Cenâb‑ı Hak, mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olarak men'etmiş. Nasıl ki; bir adam ayağa kalkabilir; fakat eser‑i mu'cize olarak bir nebî dese ki: “Sen kalkamayacaksın!” o da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb‑i mercûha “Sarfe Mezhebi” denilir. Yani; Cenâb‑ı Hak cin ve insi men'etmiş ki, Kur'ânın bir sûresine mukàbele edebilsinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir sûresine mukàbele ederdi.
İşte şu mezhebe göre, “Bir kelimesine de muâraza edilmez” diyen ulemânın sözleri hakikattir. Çünkü, mâdem Cenâb‑ı Hak, i'câz için onları men'etmiş; muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; İzn‑i İlâhî olmazsa kelimeyi çıkaramazlar.
Amma mezheb‑i râcih ve ekser olan mezheb‑i evvele göre dahi, o ulemânın beyân ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki:
269
Kur'ân‑ı Hakîm’in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte‑i belâğat, on münâsebet bulunuyor. Nasıl ki, İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirde, Fâtiha’nın bazı cümleleri içinde ve ﴿الٓمٓ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ﴾ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümûneleri göstermişiz.
Meselâ: Nasıl ki, münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek, bütün o duvarı nukùşuyla bilmeye mütevakkıftır.
Hem nasıl ki, insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münâsebâtını ve vezâif‑i acîbesini ve gözün o vezâife karşı vaziyetini bilmekle oluyor.
Öyle de: Ehl‑i hakikatin çok ileri giden bir kısmı, Kur'ânın kelimâtında pek çok münâsebâtı ve sâir âyetlerdeki cümlelere bakan vücûhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulemâ‑i ilm-i hurûf daha ileri gidip, bir harf‑i Kur'ân’da, bir sahife kadar esrârı, ehline beyân ederek isbât etmişler. Hem mâdem Hàlık‑ı Külli Şey’in kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrârdan müteşekkil bir cesed‑i manevîye kalb ve bir şecere‑i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir.)
İşte insanın sözlerinde, Kur'ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'ân’da, çok münâsebât gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm‑i muhît lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.
270
Üçüncü Nükte
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hülâsatü'l‑hülâsa bir icmâl‑i mâhiyeti için, bir vakit Arabî ibare ile bir tefekkür‑ü hakîkiyi, Cenâb‑ı Hak benim kalbime ihsân etmişti. Şimdi aynen o tefekkürü, Arabî olarak yazacağız, sonra mânâsını beyân edeceğiz. İşte: سُبْحَانَ مَنْ شَهِدَ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَصَرَّحَ بِاَوْصَافِ جَمَالِهِ وَجَلَالِهِ وَكَمَالِهِ اَلْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ الْمُنَوَّرُ جِهَاتُهُ السِّتُّ اَلْحَاو۪ي لِسِرِّ اِجْمَاعِ كُلِّ كُتُبِ الْاَنْبِيَاءِ وَالْاَوْلِيَاءِ وَالْمُوَحِّد۪ينَ الْمُخْتَلِف۪ينَ فِي الْاَعْصَارِ وَالْمَشَارِبِ وَالْمَسَالِكِ الْمُتَّفِق۪ينَ بِقُلُوبِهِمْ وَعُقُولِهِمْ عَلٰى تَصْد۪يقِ اَسَاسَاتِ الْقُرْاٰنِ وَكُلِّيَّاتِ اَحْكَامِهِ عَلٰى وَجْهِ الْاِجْمَالِ وَهُوَ مَحْضُ الْوَحْيِ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنْزَلِ عَلَيْهِ وَعَيْنُ الْهِدَايَةِ بِالْبَدَاهَةِ وَمَعْدَنُ اَنْوَارِ الْا۪يمَانِ بِالضَّرُورَةِ وَمَجْمَعُ الْحَقَائِقِ بِالْيَق۪ينِ وَمُوصِلٌ اِلَى السَّعَادَةِ بِالْعَيَانِ وَذُو الْاَثْمَارِ الْكَامِل۪ينَ بِالْمُشَاهَدَةِ وَمَقْبُولُ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ بِالْحَدْسِ الصَّادِقِ مِنْ تَفَار۪يقِ الْاَمَارَاتِ وَالْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ بِاِتِّفَاقِ الْعُقَلَاءِ الْكَامِل۪ينَ وَالْمُصَدَّقُ مِنْ جِهَةِ الْفِطْرَةِ السَّل۪يمَةِ بِشَهَادَةِ اِطْمِئْنَانِ الْوِجْدَانِ وَالْمُعْجِزَةُ الْاَبَدِيَّةُ الْبَاق۪ي وَجْهُ اِعْجَازِهِ عَلٰى مَرِّ الزَّمَانِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْمُنْبَسِطُ دَائِرَةُ اِرْشَادِهِ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلٰى مَكْتَبِ الصِّبْيَانِ يَسْتَف۪يدُ مِنْ عَيْنِ دَرْسٍ اَلْمَلٰئِكَةُ مَعَ الصَّبِيّ۪ينَ
وَكَذَا هُوَ ذُو الْبَصَرِ الْمُطْلَقِ يَرَى الْاَشْيَاءَ بِكَمَالِ الْوُضُوحِ وَالظُّهُورِ وَيُح۪يطُ بِهَا وَيُقَلِّبُ الْعَالَمَ ف۪ي يَدِهِ وَيُعَرِّفُهُ لَنَا كَمَا يُقَلِّبُ صَانِعُ السَّاعَةِ السَّاعَةَ ف۪ي كَفِّهِ وَيُعَرِّفُهَا لِلنَّاسِ فَهٰذَا الْقُرْاٰنُ الْعَظ۪يمُ الشَّانِ هُوَ الَّذ۪ي يَقُولُ مُكَرَّرًا﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾
İşte şu tefekkür‑ü Arabînin tercümesi ve meâli şudur ki:
Yani: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın altı ciheti parlaktır ve nurludur. Evhâm ve şübehât, içine giremez. Çünkü arkası Arş’a dayanıyor; o cihette nur‑u vahiy var. Önünde ve hedefinde saâdet‑i dâreyn var. Ebede, âhirete el atmış; Cennet ve saâdet nuru var. Üstünde sikke‑i i'câz parlıyor. Altında bürhân ve delil direkleri var. İçi hàlis hidayet… Sağı ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾ ’ler ile ukùlü istintakla “Sadakte” dedirtiyor. Solunda; kalblere ezvâk‑ı rûhâni vermekle, vicdânları istişhâd ederek “Bârekallâh” dediren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’a hangi köşeden, hangi cihetten evhâm ve şübehâtın hırsızları girebilir!‥
271
Evet Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; asırları, meşrebleri, meslekleri muhtelif olan enbiyânın, evliyânın, muvahhidînin kitaplarının sırr‑ı icmâını câmi'dir. Yani bütün o ehl‑i kalb ve akıl, Kur'ân‑ı Hakîm’in mücmel ahkâmını ve esâsâtını tasdik eder bir sûrette, o esâsâtı kitaplarında zikredip kabûl etmişler. Demek onlar, Kur'ân şecere‑i semâvîsinin kökleri hükmündedirler.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm vahye istinâd ediyor ve vahiydir. Çünkü; Kur'ânı nâzil eden Zât‑ı Zülcelâl, Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur'ân vahiy olduğunu gösterir, isbât eder. Ve nâzil olan Kur'ân dahi, üstündeki i'câz ile gösterir ki; Arş’tan geliyor. Ve münzel‑i aleyh olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet‑i vahiydeki telâşı ve nüzûl‑ü vahiy vaktindeki vaziyet‑i bî-hûşu ve herkesten ziyâde Kur'ân’a karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor, O’na misâfir oluyor.
Hem o Kur'ân, bilbedâhe mahz‑ı hidayettir. Çünkü onun muhâlifi, bilmüşâhede küfrün dalâletidir. Hem bizzarûre Kur'ân, envâr‑ı îmâniyenin mâdenidir. Elbette envâr‑ı îmâniyenin aksi, zulümâttır. Çok Söz’lerde bunu kat'î olarak isbât etmişiz.
272
Hem Kur'ân; bilyakìn, hakàikın mecma'ıdır. Hayâlât ve hurâfât, içine giremez. Teşkil ettiği hakikatli Âlem‑i İslâmiyet, izhâr ettiği esâslı Şerîat ve gösterdiği àlî kemâlâtın şehâdetiyle; âlem‑i gayba ait olan bahislerinde dahi, âlem‑i şehâdetteki bahisleri gibi, ayn‑ı hakàik olduğunu ve içinde hilâf bulunmadığını isbât eder.
Hem Kur'ân; bil'ayân ve şüphesiz, saâdet‑i dâreyne îsâl eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şübhesi varsa, bir defa Kur'ânı okusun ve dinlesin, ne diyor. Hem Kur'ânın verdiği meyveler; hem mükemmeldir, hem hayatdârdır. Öyle ise, Kur'ân ağacının kökü hakikattedir, hayatdârdır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak; her asırda ne kadar asfiyâ ve evliyâ gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînur meyveler vermiş.
Hem hadsiz müteferrik emârelerden neş'et eden bir hads ve kanâatle Kur'ân; hem ins, hem cin, hem meleğin makbûlü ve merğûbudur ki; okunduğu vakit, onlar iştiyakla pervâne gibi etrafına toplanıyorlar.
Hem Kur'ân vahiy olmakla beraber, delâil‑i akliye ile te'yid ve tahkîm edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şâhiddir. Başta ulemâ‑i ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbn‑i Sînâ, İbn‑i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esâsât‑ı Kur'âniye’yi; usûlleriyle, delilleriyle isbât etmişler.
Hem Kur'ân, fıtrat‑ı selîme cihetiyle musaddaktır. Eğer bir ârıza ve bir maraz olmazsa; herbir fıtrat‑ı selîme, O’nu tasdik eder. Çünkü itmi'nân‑ı vicdân ve istirahat‑i kalb, O’nun envârıyla olur. Demek fıtrat‑ı selîme, vicdânın itmi'nânı şehâdetiyle, O’nu tasdik ediyor. Evet fıtrat, lisân‑ı hâliyle Kur'ân’a der: “Fıtratımızın kemâli sensiz olamaz!” Şu hakikati çok yerlerde isbât etmişiz.
Hem Kur'ân, bilmüşâhede ve bilbedâhe, ebedî ve dâimî bir mu'cizedir. Her vakit i'câzını gösterir. Sâir mu'cizât gibi sönmez, vakti bitmez; ebedîdir.
273
Hem Kur'ânın mertebe‑i irşadında öyle bir genişlik var ki; bir tek dersinde, Hazret‑i Cibrîl (A.S.), bir tıfl‑ı nevresîde ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn‑i Sînâ gibi en dâhî feylesof, en âmî bir ehl‑i kırâatle diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ bazen olur ki, o âmî adam kuvvet ve safvet‑i îmân cihetiyle, İbn‑i Sînâ’dan daha ziyâde istifade eder.
Hem Kur'ânın içinde öyle bir göz var ki; bütün kâinâtı görür, ihâta eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinâtı göz önünde tutar, tabakàtını ve âlemlerini beyân eder. Bir saatin san'atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, ta'rif eder; Kur'ân dahi, elinde kâinâtı tutmuş öyle yapıyor. İşte şöyle bir Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki; ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ der, vahdâniyeti ilân eder.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ لَنَا فِي الدُّنْيَا قَر۪ينًا وَفِي الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِي الْقِيَامَةِ شَف۪يعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِي الْجَنَّةِ رَف۪يقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَل۪يلًا وَاِمَامًا
اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ وَبِحُرْمَةِ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الْحَنَّانِ اٰم۪ينَ
Ondokuzuncu Nükteli İşâret
Sâbık işâretlerde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cenâb‑ı Hakk’ın resûlü olduğu gayet kat'î ve şüphesiz bir sûrette isbât edildi. İşte risaleti binler delâil‑i kat'iyye ile sâbit olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet‑i İlâhiye’nin ve saâdet‑i ebediyenin en parlak bir delili ve en kat'î bir bürhânıdır.
274
Biz şu işârette; o muşrık, parlak delile ve nâtık‑ı sâdık bürhâna, hülâsatü'l‑hülâsa bir icmâl ile küçük bir ta'rif yapacağız. Çünkü, mâdem O delildir ve neticesi mârifet‑i İlâhiye’dir; elbette delili tanımak ve vech‑i delâletini bilmek lâzımdır. Öyle ise, biz de gayet muhtasar bir hülâsa ile, vech‑i delâletini ve sıhhatini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, şu kâinâtın mevcûdâtı gibi, Hàlık‑ı Kâinât’ın vücûduna ve vahdetine kendi Zâtı delâlet ettiği gibi; o kendi delâlet‑i zâtiyesini, bütün mevcûdâtın delâletiyle beraber, lisânıyla ilân etmiştir. Mâdem delildir; biz O delilin hüccet ve istikametine ve sıdk ve hakkâniyetine “Onbeş Esâs”ta işâret ederiz:
Birinci Esâs
Hem Zâtıyla, hem lisânıyla, hem delâlet‑i hâliyle, hem kàliyle kâinâtın Sâni'ine delâlet eden şu delil; hem hakikat‑i kâinâtça musaddak, hem sâdıktır. Çünkü bütün mevcûdâtın vahdâniyete delâletleri, elbette vahdâniyeti söyleyen Zâtı tasdik hükmündedir. Demek söylediği da'vâ da, umum kâinâtça musaddaktır.
Hem beyân ettiği, kemâl‑i mutlak olan vahdâniyet‑i İlâhiye ve hayr‑ı mutlak olan saâdet‑i ebediye, bütün hakàik‑ı âlemin hüsün ve kemâline muvâfık ve mutâbık olduğundan; O, da'vâsında elbette sâdıktır.
Demek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdâniyet‑i İlâhiye’ye ve saâdet‑i ebediyeye bir bürhân‑ı nâtık-ı sâdık ve musaddaktır.
275
İkinci Esâs
Hem O delil‑i sâdık ve musaddak, mâdem umum enbiyânın fevkınde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şerîat ve umum cin ve inse şâmil bir dâvet sâhibi olduğundan, elbette umum enbiyânın reisidir. Öyle ise, umum enbiyânın mu'cizâtlarının sırrını ve ittifaklarını câmi'dir. Demek bütün enbiyânın kuvvet‑i icmâı ve mu'cizâtlarının şehâdeti, O’nun sıdk ve hakkâniyetine bir nokta‑i istinâd teşkil eder.
Hem O’nun terbiyesi ve irşadı ve nur‑u Şerîatıyla kemâl bulan bütün evliyâ ve asfiyânın sultanı ve üstadıdır. Öyle ise, onların sırr‑ı kerâmetlerini ve icmâkârâne tasdiklerini ve tahkîklerinin kuvvetini câmi'dir. Çünkü onlar, üstadlarının açtığı ve kapıyı açık bıraktığı yolda gitmişler, hakikati bulmuşlar. Öyle ise, onların bütün kerâmetleri ve tahkîkatları ve icmâları, O mukaddes üstadlarının sıdk ve hakkâniyeti için bir nokta‑i istinâd te'min eder.
Hem O bürhân‑ı vahdâniyet, sâbık işâretlerde görüldüğü gibi; o kadar kat'î, yakìnî ve bâhir mu'cizeleri ve hàrika irhâsatları ve şüphesiz delâil‑i nübüvveti var ve O Zâtı öyle bir tasdik ediyor ki, kâinât toplansa onların tasdikini ibtal edemez…
Üçüncü Esâs
Hem O mu'cizât‑ı bâhire sâhibi olan vahdâniyet dellâlı ve saâdet‑i ebediye müjdecisi, kendi Zât‑ı Mübârekinde öyle ahlâk‑ı àliye ve vazife‑i risaletinde öyle secâya‑yı sâmiye ve tebliğ ettiği şerîat ve dininde öyle hasâil‑i gâliye vardır ki; en şedîd düşman dahi O’nu tasdik ediyor, inkâra mecâl bulamıyor. Mâdem Zâtında ve vazifesinde ve dininde, en yüksek ve güzel ahlâkları ve en ulvî ve mükemmel seciyeleri ve en kıymetdâr ve makbûl hasletleri bulunuyor; elbette O Zât, mevcûdâttaki kemâlâtın ve ahlâk‑ı àliyenin misâli ve mümessili ve timsâli ve üstadıdır.
276
Öyle ise, Zâtında ve vazifesinde ve dininde şu kemâlât ise; hakkâniyetine ve sıdkına o kadar kuvvetli bir nokta‑i istinâddır ki, hiçbir cihette sarsılmaz.
Dördüncü Esâs
Hem mâden‑i kemâlât ve muallim‑i ahlâk-ı àliye olan O dellâl‑ı vahdâniyet ve saâdet, kendi kendine söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet, Hàlık‑ı Kâinât tarafından söylettiriliyor. Üstad‑ı Ezelî’sinden ders alır; sonra ders verir. Çünkü, sâbık işâretlerde kısmen beyân edilen binler delâil‑i nübüvvetle; Hàlık‑ı Kâinât, bütün o mu'cizâtı O’nun elinde halk etmekle gösterdi ki: O, O’nun hesabına konuşuyor, O’nun kelâmını tebliğ ediyor.
Hem O’na gelen Kur'ân ise; içinde, dışında kırk vech‑i i'câz ile gösterir ki; O, Cenâb‑ı Hakk’ın tercümânıdır.
Hem O, kendi Zâtında bütün ihlâsıyla ve takvâsıyla ve ciddiyetiyle ve emânetiyle ve sâir bütün ahvâl ve etvârıyla gösterir ki; O kendi nâmına, kendi fikriyle demiyor‥ belki Hàlık’ı nâmına konuşuyor.
Hem O’nu dinleyen bütün ehl‑i hakikat, keşif ve tahkîk ile tasdik etmişler ve ilmelyakìn îmân etmişler ki: O kendi kendine konuşmuyor, belki Hàlık‑ı Kâinât O’nu konuşturuyor, ders veriyor, O’nunla ders verdiriyor.
Öyle ise; O’nun sıdk ve hakkâniyeti, bu dört gayet kuvvetli esâsların icmâına istinâd eder.
Beşinci Esâs
Hem, O Tercümân‑ı Kelâm-ı Ezelî; ervâhları görüyor, melâikelerle sohbet ediyor, cin ve insi de irşad ediyor. Değil ins ve cin âlemi, belki âlem‑i ervâh ve âlem‑i melâike fevkınde ders alıyor. Ve mâverâsında münâsebeti var ve ıttılâ'ı vardır. Sâbık mu'cizâtı ve tevâtürle kat'î mâcera‑yı hayatı, şu hakikati isbât etmiştir.
277
Öyle ise kâhinler ve sâir gâibden haber verenler gibi, O’nun haberlerine değil cin, değil ervâh, değil melâike; belki Cibrîl’den başka Melâike‑i Mukarrebîn dahi karışamıyor. Hattâ ekser evkàtta, O’nun arkadaşı olan Hazret‑i Cebrâil’i dahi bazı geri bırakıyor.
Altıncı Esâs
Hem O (melek, cin ve beşerin seyyidi olan) Zât, şu kâinât ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet‑i İlâhiye’nin timsâli ve muhabbet‑i Rabbâniye’nin misâli ve Hakk’ın en münevver bürhânı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım‑ı kâinâtın miftâhı ve muammâ‑yı hilkatin keşşâfı ve hikmet‑i âlemin şârihi ve saltanat‑ı İlâhiye’nin dellâlı ve mehâsin‑i san'at-ı Rabbâniye’nin vassâfı ve câmiiyet‑i isti'dâd cihetiyle O Zât, mevcûdâttaki kemâlâtın en mükemmel enmûzecidir.
Öyle ise, O Zâtın şu evsâfı ve şahsiyet‑i maneviyesi işâret eder, belki gösterir ki: O Zât, kâinâtın illet‑i gayesidir. Yani; O Zâta, şu kâinâtın Hàlık’ı bakmış, kâinâtı halketmiştir. Eğer O’nu icâd etmeseydi, kâinâtı dahi icâd etmezdi denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakàik‑ı Kur'âniye ve envâr‑ı îmâniye ve Zâtında görünen ahlâk‑ı àliye ve kemâlât‑ı sâmiye, şu hakikate şâhid‑i kàtı'dır.
Yedinci Esâs
Hem O bürhân‑ı Hak ve sirâc‑ı hakikat, öyle bir din ve şerîat göstermiştir ki; iki cihanın saâdetini te'min edecek desâtiri câmi'dir. Ve câmi' olmakla beraber, kâinâtın hakàikını ve vezâifini ve Hàlık‑ı Kâinât’ın esmâsını ve sıfâtını, kemâl‑i hakkâniyetle beyân etmiştir.
278
İşte o İslâmiyet ve Şerîat, öyle bir tarzda muhît ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle beraber ta'rif eder ki: Onun mâhiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinâtı yapan Zâtın, o kâinâtı kendiyle beraber ta'rif edecek bir beyânnâmesidir ve bir ta'rifesidir.
Nasıl ki, bir sarayın ustası, o saraya münâsib bir ta'rife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir ta'rife kaleme alır, öyle de; Din ve Şerîat‑ı Muhammediye’de (A.S.M.) öyle bir ihâta, bir ulviyet, bir hakkâniyet görünüyor ki; kâinâtı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinâtı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine O’dur. Evet o nizâm‑ı ekmel, elbette bu nazm‑ı ecmeli ister.
Sekizinci Esâs
İşte mezkûr sıfatlarla muttasıf ve her cihet ile sarsılmaz, kuvvetli istinâd noktalarına dayanan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem‑i şehâdete müteveccih olarak, âlem‑i gayb nâmına, cin ve insin başları üzerine ilân ederek; istikbâlde gelecek asırlar arkasında duran akvâma ve milletlere hitâb edip öyle bir nidâ eder ki; umum cin ve inse, umum yerlere, umum asırlara işittiriyor. Evet, işitiyoruz!‥
Dokuzuncu Esâs
Hem öyle yüksek, kuvvetli hitâb ediyor ki; bütün asırlar O’nu dinler. Evet, aks‑i sadâsını herbir asır işitiyor…
Onuncu Esâs
Hem O Zâtın gidişatında görünüyor ki; görüyor, öyle haber veriyor. Çünkü en tehlikeli vakitlerde, kemâl‑i metânetle, tereddüdsüz, telâşsız söylüyor. Bazı olur, tek başıyla dünyaya meydân okuyor…
Onbirinci Esâs
Hem bütün kuvvetiyle öyle kuvvetli dâvet edip çağırır ki; yarı yeri ve nev'‑i beşerin beşte birini sesine karşı “Lebbeyk!” dedirtti, ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ söylettirdi.
Onikinci Esâs
Hem öyle bir ciddiyetle dâvet ve öyle esâslı bir sûrette terbiye eder ki; düsturlarını asırların cebhesinde ve aktârın taşlarında nakşediyor ve dehirlerin yüzlerinde pâyidâr ediyor…
279
Onüçüncü Esâs
Hem tebliğ ettiği ahkâmın sağlamlığına öyle bir vüsûk ve güvenmekle söylüyor ve dâvet ediyor ki; dünya toplansa, O’nu bir hükmünden geri çevirip pişman edemez. Buna şâhid bütün tarih‑i hayatı ve siyer‑i seniyesidir.
Ondördüncü Esâs
Hem öyle bir itmi'nân ile, bir i'timâd ile dâvet eder, tebliğ eder ki; kimseden minnet almaz. Hiçbir müşkülâta karşı telâş etmez; tereddüdsüz, kemâl‑i samîmiyetle ve safvetle ve herkesten evvel kendisi amel edip kabûl ederek, getirdiği ahkâmı ilân eder. Buna şâhid ise; herkesçe, dost ve düşmanca ma'lûm olan meşhûr zühdü ve istiğnâsı ve dünyanın fânî müzeyyenâtına adem‑i tenezzülüdür.
Onbeşinci Esâs
Hem getirdiği dine herkesten ziyâde itâati ve Hàlık’ına karşı herkesten ziyâde ubûdiyeti ve menhiyâta karşı herkesten ziyâde takvâsı, kat'iyyen gösterir ki: O, Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in mübelliğidir, elçisidir. Ve O, Ma'bûd‑u Bilhakk’ın en hàlis abdidir ve Kelâm‑ı Ezelî’nin tercümânıdır.
Şu onbeş aded esâsların neticesi şudur ki: Mezkûr evsâf ile muttasıf şu Zât; bütün kuvvetiyle, bütün hayatında mükerreren ve mütemâdiyen ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ der, vahdâniyeti ilân eder.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَدَدَ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
280
Bir İkram‑ı İlâhî ve Bir Eser‑i İnâyet-i Rabbâniye
﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ mazmununa mâsadak olmak emeliyle deriz: Şu risalenin te'lifinde, Cenâb‑ı Hakk’ın bir eser‑i inâyetini ve rahmetini zikredeceğim. Tâ, şu risaleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.
İşte, şu risalenin te'lifi, hiç kalbimde yoktu. Çünkü Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair Otuzbirinci ve Ondokuzuncu Söz’ler yazılmıştı. Birdenbire, şu risaleyi yazmak için mücbir bir hâtıra kalbe geldi. Hem kuvve‑i hâfızam, musîbetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde, nakil sûretiyle (“kàle‑kìle” sûretiyle) gitmemiştim. Hem yanımda kütüb‑ü hadîsiye ve siyer kitapları yoktur. Bununla beraber, “Tevekkeltü Alallâh” diyerek başladım.
Öyle bir muvaffakıyet oldu ki, Eski Said’in kuvve‑i hâfızasından ziyâde hâfızam yardım etti. Her iki‑üç saatte, sür'atle otuz‑kırk sahife yazıldı. Bir tek saatte, onbeş sahife yazılıyordu. Ekser Buhârî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifâ‑i Şerîf, Ebû Nuaym, Taberî gibi kitaplardan naklediliyor. Hâlbuki bu nakilde hatâ olsa – hadîs olduğu için – günah olması lâzım geldiğinden kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı ki, inâyet var ve şu risaleye ihtiyaç var. İnşâallâh sahîh bir sûrette yazılmıştır. Şâyet bazı elfâz‑ı hadîsiyede veya râvilerin isminde bir yanlış bulunsa, tashih edilerek müsâmaha ile bakmalarını ihvânlarımdan ricâ ediyorum.
Said Nursî
Evet, biz müsveddeyi yazıyorduk. Üstadımız da söylüyordu. Yanında hiç kitab yoktu; hiç müracaat da etmiyordu. Birdenbire gayet sür'atli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki‑üç saatte, otuz‑kırk, daha fazla sahife yazıyorduk. Bizim de kanâatimiz geldi ki; bu muvaffakıyet, mu'cizât‑ı Nebeviyenin bir kerâmetidir.
Dâimî hizmetkârı Abdullâh Çavuş
Hizmetkârı ve müsvedde kâtibiSüleyman Sami
Müsvedde kâtibi ve Âhiret kardeşiHâfız Hâlid
Müsvedde ve tebyiz kâtibiHâfız Tevfik
281
Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin Birinci Zeyli
Ondokuzuncu Söz, risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) ve Zeyli şakk‑ı kamer mu'cizesine dair olduğundan; makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.
﴿﷽﴾
“Ondört Reşehât”ı tazammun eden Ondördüncü Lem'a’nın:
Birinci Reşhası
Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük küllî muarrif var:
Birisi: Şu kitab‑ı kâinâttır ki; bir nebze şehâdetini, onüç Lem'a ile Nur Risalesinden Onüçüncü Ders’ten işittik.
Birisi: Şu kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Birisi de: Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır.
Şimdi şu ikinci, bürhân‑ı nâtıkî olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhânın şahs‑ı manevîsine bak: Sath‑ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber; O bürhân‑ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ehl‑i îmâna imâm, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka‑i zikrin serzâkiri; bütün enbiyâ hayatdâr kökleri, bütün evliyâ tarâvetdâr semereleri bir şecere‑i nurâniyedir ki; herbir da'vâsını mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar.
282
Zîra O, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler; aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ederek ma'nen “Sadakte ve bilhakkı natakte!” derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın!‥
İkinci Reşha
O nurânî bürhân‑ı Tevhid nasıl ki, iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor; öyle de, Tevrat ve İncil gibi, kütüb‑ü semâviyenin (Hâşiye) yüzler işârâtı ve irhâsatın binler rumûzâtı ve hâtiflerin meşhûr beşârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı ve şakk‑ı kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şerîatın hakkâniyetiyle te'yid ve tasdik ettikleri gibi; Zâtında gayet kemâldeki ahlâk‑ı hamîdesi ve vazifesinde nihâyet hüsnündeki secâya‑yı gâliyesi ve kemâl‑i emniyeti ve kuvvet‑i îmânını ve gayet itmi'nânını ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti; da'vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor…
283
Üçüncü Reşha
Eğer istersen gel, Asr‑ı Saâdet’e, Cezîretü'l‑Arab’a gideriz. Hayâlen olsun O’nu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn‑ü sîret ve cemâl‑i sûret ile mümtâz bir Zâtı görüyoruz ki; elinde mu'ciz‑nümâ bir kitab, lisânında hakàik‑âşinâ bir hitâb, bütün benî Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı, bir hutbe‑i Ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr‑ı hilkat-i âlem olan muammâ‑yı acîbânesini hall ve şerhedip ve sırr‑ı kâinât olan tılsım‑ı muğlakını feth ve keşfederek; bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden, üç müşkül ve müdhiş suâl‑i azîm olan: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine, mukni', makbûl cevab verir.