Dördüncü Nükteli İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Allâmü'l‑Guyûb’un ta'limiyle haber verdiği umûr‑u gaybiye, had ve hesaba gelmez. İ'câz‑ı Kur'ân’a dair olan Yirmibeşinci Söz’de envâ'ına işâret ve bir derece izâh ve isbât ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve Enbiyâ‑i sâbıkaya dair ve hakàik‑ı İlâhiye’ye ve hakàik‑ı kevniyeye ve hakàik‑ı uhreviyeye dair ihbarât‑ı gaybiyelerini Yirmibeşinci Söz’e havâle edip, şimdilik bahsetmeyeceğiz.
Yalnız, kendinden sonra sahâbe ve Âl‑i Beyt’in başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisâta dair pek çok ihbarât‑ı sâdıka-i gaybiyesi kısmından cüz'î birkaç misâline işâret edeceğiz. Ve şu hakikat tamamıyla anlaşılmak için, “Altı Esâs” mukaddime olarak beyân edeceğiz.
Birinci Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, çendan her hâli ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şâhid olabilir; fakat her hâli, her tavrı hàrikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü Cenâb‑ı Hak, O’nu beşer sûretinde göndermiş; tâ insanın ahvâl‑i ictimâiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saâdetlerini kazandıracak a'mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imâm olsun ve herbiri birer mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye olan âdiyât içindeki hàrikulâde olan san'at‑ı Rabbâniye’yi ve tasarruf‑u kudret-i İlâhiye’yi göstersin.
137
Eğer ef'âlinde beşeriyetten çıkıp hàrikulâde olsaydı, bizzat imâm olamazdı; ef'âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi. Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı isbât etmek için, hàrikulâde işlere mazhar olur ve inde'l‑hâce arasıra mu'cizâtı gösterirdi. Fakat, sırr‑ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezâsıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mu'cize olmazdı.
Çünkü sırr‑ı imtihan ve hikmet‑i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedîhî bir sûrette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebû Cehil de, Ebû Bekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin fâidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.
Cây‑i hayrettir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın; mübâlağasız binler vecihte binler çeşit insan, herbiri bir tek mu'cizesiyle veya bir delil‑i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkezâ‥ birer alâmetiyle îmân getirdikleri hâlde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri îmâna getiren bütün o binler delâil‑i nübüvveti, nakl‑i sahîh ile ve âsâr‑ı kat'iyye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfî gelmiyor gibi, dalâlete sapıyorlar.
İkinci Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer gibi muâmele eder; hem Resûldür, risalet itibariyle Cenâb‑ı Hakk’ın tercümânıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinâd eder. Vahiy iki kısımdır:
Biri: “Vahy‑i sarîhî”dir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümândır, mübelliğdir, müdâhalesi yoktur. Kur'ân ve bazı ehâdîs‑i kudsiye gibi…
138
İkinci Kısım: “Vahy‑i zımnî”dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhâma istinâd eder; fakat tafsilâtı ve tasvirâtı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsîl ve tasvirde Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazen yine ilhâma, ya vahye istinâd edip beyân eder veyâhut kendi ferâsetiyle beyân eder. Ve kendi ictihâdıyla yaptığı tafsilât ve tasvirâtı, ya vazife‑i risalet noktasında ulvî kuvve‑i kudsiye ile beyân eder veyâhut örf ve âdet ve efkâr‑ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyân eder.
İşte; her hadîste bütün tafsilâtına, vahy‑i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezâsı olan efkâr ve muâmelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Mâdem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir sûrette O’na vahyen gelir, O da kendi ferâsetiyle ve teârüf‑ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşâbihâta ve müşkülâta bazen tefsir lâzım geliyor, hattâ tâbir lâzım geliyor. Çünkü bazı hakikatler var ki, temsîl ile fehme takrib edilir.
Nasıl ki, bir vakit huzur‑u Nebevî’de derince bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: “Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem’in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.” Bir saat sonra cevab geldi ki: “Yetmiş yaşına giren meşhûr bir münâfık ölüp, Cehennem’e gitti.” Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın belîğ bir temsîl ile beyân ettiği hâdisenin te'vilini gösterdi.
Üçüncü Esâs
Naklolunan haberler eğer tevâtür sûretinde olsa, kat'îdir. Tevâtür iki kısımdır. (Hâşiye) Biri: “Sarîh tevâtür”, biri: “Manevî tevâtür”dür.
139
Manevî tevâtür de iki kısımdır. Biri: “Sükûtî”dir. Yani, sükût ile kabûl gösterilmiş. Meselâ: Bir cemâat içinde bir adam, o cemâatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemâat onu tekzîb etmezse, sükût ile mukàbele etse, kabûl etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemâat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatâyı kabûl etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemâat olsa; elbette onun sükûtu, o hâdisenin vukû'una kuvvetli delâlet eder.
İkinci kısım tevâtür‑ü manevî şudur ki: Bir hâdisenin vukû'una, meselâ; “Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş.” denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı sûrette haber veriyor‥ biri bir çeşit, biri başka bir sûrette, diğeri başka bir şekilde beyân eder; fakat umumen, aynı hâdisenin vukû'una müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin vukû'u, mütevâtir‑i bilma'nâdır, kat'îdir. İhtilâf‑ı sûret ise, zarar vermez.
Hem bazen olur ki; Haber‑i Vâhid, bazı şerâit dâhilinde tevâtür gibi kat'iyyeti ifâde eder. Hem bazen olur ki; Haber‑i Vâhid, haricî emârelerle kat'iyyeti ifâde eder.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bize naklolunan mu'cizâtı ve delâil‑i nübüvveti, kısm‑ı a'zamı tevâtür iledir; ya sarîhî, ya manevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendan, “Haber‑i Vâhid” iledir; fakat öyle şerâit dâhilinde, nakkàd‑ı muhaddisîn nazarında kabûle şâyân olduktan sonra, tevâtür gibi kat'iyyeti ifâde etmek lâzım gelir.
140
Evet, muhaddisînin, muhakkìkîninden “El‑hâfız” tâbir ettikleri zâtlar, lâakal yüzbin hadîsi hıfzına almış binler muhakkìk muhaddisler, hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttakì muhaddisler ve başta Buhârî ve Müslim olarak Kütüb‑ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri olan ilm‑i hadîs dâhîleri, allâmeleri tashih ve kabûl ettikleri haber‑i vâhid, tevâtür kat'iyyetinden geri kalmaz.
Evet, fenn‑i hadîsin muhakkìkleri, nakkàdları o derece hadîs ile hususiyet peydâ etmişler ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tarz‑ı ifâdesine ve üslûb‑u àlîsine ve sûret‑i ifâdesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu'u görse, “Mevzu'dur.” der. “Bu, hadîs olmaz ve Peygamberin sözü değildir.” der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır; başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız, İbn‑i Cevzî gibi bazı muhakkìkler tenkidde ifrat edip, bazı ehâdîs‑i sahîhaya da mevzu' demişler. Fakat, “Her mevzu' şeyin mânâsı yanlıştır.” demek değildir; belki “Bu söz, hadîs değildir” demektir.
Suâl: An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, ma'lûm bir vâkıada, “an filân, an filân, an filân” derler?
Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle, bir fâidesi şudur: An'ane ile gösteriliyor ki; an'anede dâhil olan mevsûk ve hüccetli ve sâdık ehl‑i hadîsin, bir nev'i icmâını irâe eder ve o senedde dâhil olan ehl‑i tahkîkin, bir nev'i ittifakını gösterir. Güyâ o senedde, o an'anede dâhil olan herbir imâm, herbir allâme, o hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.
Suâl: Neden hâdisât‑ı i'câziye, sâir zarûrî ahkâm‑ı Şer'iye gibi tevâtür sûretinde, pek çok tarîklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?
141
Elcevab: Çünkü ekser ahkâm‑ı Şer'iyeye, ekser nâs, ekser evkàtta muhtaçtır. Farz‑ı ayn gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Amma mu'cizât ise; herkesin, herbir mu'cizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfî gelir. Âdeta farz‑ı kifâye gibi, bir kısım insanlar onları bilse, yeter.
İşte bunun içindir ki; bazı olur, bir mu'cizenin vücûdu ve tahakkuku, bir hükmün vücûdundan on derece daha kat'î olduğu hâlde, onun râvisi bir‑iki olur; hükmün râvisi on‑yirmi olur.
Dördüncü Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istikbâlden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz'î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise‑i külliyeyi, cüz'î bir sûrette haber verir. Hâlbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her defa bir vechini beyân eder. Sonra râvi‑i hadîs o vecihleri birleştirir; hilâf‑ı vâki gibi görünür.
Meselâ: Hazret‑i Mehdi’ye dair muhtelif rivâyetler var. Tafsilât ve tasvirât, başka başkadır. Hâlbuki, Yirmidördüncü Söz’ün bir dalında isbât edildiği gibi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinâden, her bir asırda kuvve‑i maneviye-i ehl-i îmânı muhâfaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye'se düşmemek için, hem Âlem‑i İslâmiyet’in bir silsile‑i nurâniyesi olan Âl‑i Beyt’ine ehl‑i îmânı manevî rabtetmek için, Mehdi’yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi herbir asır Âl‑i Beyt’ten bir nev'i mehdi, belki mehdiler bulmuş. Hattâ Âl‑i Beyt’ten ma'dûd olan Abbâsiye hulefâsından Büyük Mehdi’nin çok evsâfına câmi' bir mehdi bulmuş.
İşte, Büyük Mehdi’den evvel gelen emsâlleri, nümûneleri olan Hulefâ‑i mehdiyyîn ve aktâb‑ı mehdiyyîn evsâfları, asıl Mehdi’nin evsâfına karışmış ve ondan rivâyetler ihtilâfa düşmüş.
142
Beşinci Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenâb‑ı Hak O’na bildirirdi, O da bildirirdi. Cenâb‑ı Hak hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr‑u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, mübhem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukû'undan evvel onları bilmek, elîmdir. İşte bu sır içindir ki; ölüm ve ecel mübhem bırakılmış ve insanın başına gelecek musîbetler dahi, perde‑i gaybda kalmış.
İşte Hikmet‑i Rabbâniye ve Rahmet‑i İlâhiye böyle iktiza ettiği için; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı ziyâde hassas merhametini ziyâde rencîde etmemek ve âl ve ashâbına karşı şedîd şefkatini fazla incitmemek için, vefât‑ı Nebevî’den sonra, âl ve ashâbının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisâtı, umumiyetle ve tafsilâtıyla göstermemek, muktezâ‑yı hikmet ve rahmettir. (Hâşiye) Fakat yine bazı hikmetler için mühim hâdisâtı – fakat dehşetli bir sûrette değil – O’na ta'lim etmiş. O da ihbar etmiş.
Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsîl ile bildirmiş. O da haber vermiş. O’nun haberlerini de, en yüksek bir derece‑i takvâda ve adlde ve sıdkta çalışan ve وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ﴾ âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle kaçan muhaddisîn‑i kâmilîn, bize sahîh bir sûrette o haberleri nakletmişler.
143
Altıncı Esâs
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ahvâl ve evsâfı, siyer ve tarih sûretiyle beyân edilmiş. Fakat o evsâf ve ahvâl‑i gâlibi, beşeriyetine bakar. Hâlbuki O Zât‑ı Mübârek’in şahs‑ı manevîsi ve mâhiyet‑i kudsiyesi o derece yüksek ve nurânîdir ki; siyer ve tarihte beyân olunan evsâf, o bâlâ kàmete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor.
Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca; her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibâdetleri kadar bir azîm ibâdet sahife‑i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihâyetsiz Rahmet‑i İlâhiye’ye, nihâyetsiz bir sûrette, nihâyetsiz bir isti'dâd ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duâsına mazhar oluyor. Ve şu kâinâtın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hàlık‑ı Kâinât’ın tercümânı ve sevgilisi olan O Zât‑ı Mübârek’in tamam‑ı mâhiyeti ve hakikat‑i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahvâl ve etvâra sığışmaz.
Meselâ: Hazret‑i Cebrâil ve Mîkâil, iki muhâfız yâver hükmünde Gazve‑i Bedir’de yanında bulunan bir Zât‑ı Mübârek; çarşı içinde, bedevî bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyme’yi şâhid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.
144
İşte yanlış gitmemek için; her vakit mâhiyet‑i beşeriyeti itibariyle işitilen evsâf‑ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakîki mâhiyetine ve mertebe‑i risalette durmuş nurânî şahsiyet‑i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer. Şu sırrı izâh için şu temsîli dinle:
Meselâ; bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup, açılarak koca meyvedâr bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü' eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı, o yumurtaya harâret verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir. Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, hâller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hâsıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nisbeten, büyük ve àlî sıfatları ve keyfiyetleri var.
Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla rabtedip bahsetmekte lâzım gelir ki; her vakit akl‑ı beşer, başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcîh edip dikkat etsin. Tâ işittiği evsâfı onun aklı kabûl edebilsin. Yoksa, “Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım.” ve “Şu yumurta, cevv‑i âsumânda kuşların sultanıdır” dese, tekzîb ve inkâra sapacak.
İşte bunun gibi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife‑i risaletle parlayan mâhiyeti ise, Şecere‑i Tûbâ gibi ve Cennet’in Tayr‑ı Hümâyûn’u gibidir. Hem dâima tekemmüldedir.
Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ' eden O Zâtı düşündüğü vakit; Refref’e binip, Cebrâil’i arkada bırakıp, Kàb‑ı Kavseyn’e koşup giden Zât‑ı Nurânîsine, hayâl gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa, ya hürmetsizlik edecek veya nefs‑i emmâresi inanmayacak.
145
Beşinci Nükteli İşâret
Umûr‑u gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misâlini zikrederiz:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl‑i sahîh ile ve mütevâtir bir derecede bize vâsıl olmuş ki; minber üstünde, cemâat‑i sahâbe içinde fermân etmiş ki: اِبْن۪ي حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ
İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret‑i Hasan (R.A.), Hazret‑i Muâviye (R.A.) ile musâlaha edip, cedd‑i emcedinin mu'cize‑i gaybiyesini tasdik etmiştir.
İkincisi: Nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Ali’ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِث۪ينَ وَالْقَاسِط۪ينَ وَالْمَارِق۪ينَ
Hem Vak'a‑i Cemel, hem Vak'a‑i Sıffîn, hem Vak'a‑i Havâric hâdiselerini haber vermiş.
Hem Hazret‑i Ali (R.A.) Hazret‑i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muhârebe edecek, fakat haksızdır.”
Hem Ezvâc‑ı Tâhirâtına demiş: “İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek.” وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلَابُ الْحَوْئَبِ
146
İşte şu sahîh, kat'î hadîsler; otuz sene sonra Hazret‑i Ali’nin Hazret‑i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak'a‑i Cemel’de‥ ve Muâviye’ye karşı Sıffîn’de‥ ve Havâric’e karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muhârebesi, o ihbar‑ı gaybiyenin bir tasdik‑i fiilîsidir.
Hem Hazret‑i Ali’ye “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı” ihbar etmiş; Hazret‑i Ali o adamı tanırmış. O da Abdurrahman İbn‑i Mülcemü'l-Haricî’dir.
Hem Haricîlerin içinde “Züssedye” denilen bir adamı, garîb bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havâriclerin maktûlleri içinde o adam bulunmuş. Hazret‑i Ali, onu hakkâniyetine hüccet göstermiş. Hem mu'cize‑i Nebeviyeyi ilân etmiş.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm‑ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivâyet‑i sahîhi ile haber vermiş ki: “Hazret‑i Hüseyin; Taff, yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak'a‑i ciğer-sûz vukû'a gelip, o ihbar‑ı gaybîyi tasdik etmiş.
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: “Benim Âl‑i Beyt’im, benden sonra يَلْقَوْنَ قَتْلًا وَتَشْر۪يدًا yani; katle ve belâya ve nefye ma'rûz kalacaklar.” Ve bir derece izâh etmiş, aynen öyle çıkmıştır.
Şu makamda bir mühim suâl vardır ki, denilir ki: “Hazret‑i Ali, o derece hilâfete liyâkati olduğu ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karâbeti ve hàrikulâde cesâret ve ilmi ile beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?‥”
147
Elcevab: Âl‑i Beyt’ten bir kutb‑u a'zam demiş ki: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) hilâfetini arzu etmiş, fakat gâibden ona bildirilmiş ki; murad‑ı İlâhî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad‑ı İlâhîye tâbi olmuş.” Murad‑ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:
Vefât‑ı Nebevî’den sonra, en ziyâde ittifak ve ittihâda gelmeye muhtaç olan sahâbeler; eğer Hazret‑i Ali başa geçseydi, Hazret‑i Ali’nin hilâfeti zamanında zuhûra gelen hâdisâtın şehâdetiyle ve Hazret‑i Ali’nin mümâşâtsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgîr‑i âlem şecâati itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyen muhtemeldi.
Hem Hazret‑i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmişüç fırka efkârının esâslarını taşıyan o akvâm içinde, fitne‑engîz hâdisâtın zuhûru zamanında, Hazret‑i Ali gibi hàrikulâde bir cesâret ve ferâset sâhibi, Hâşimî ve Âl‑i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı… Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi: “Ben Kur'ânın tenzîli için harbettim, sen de te'vili için harbedeceksin!”
Hem eğer Hazret‑i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk‑u Emeviye’yi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Hâlbuki karşılarında Hazret‑i Ali ve Âl‑i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı muvâzeneye gelmek ve Ehl‑i İslâm nazarında mevkilerini muhâfaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvîbleriyle etbâ'ları ve tarafdârları, bütün kuvvetleriyle hakàik‑ı İslâmiyeyi ve hakàik‑ı îmâniyeyi ve ahkâm‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya ve neşre çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn‑i muhakkìkîn ve muhaddisîn‑i kâmilîn ve evliyâlar ve asfiyâlar yetiştirdiler. Eğer karşılarında, Âl‑i Beyt’in gayet kuvvetli velâyet ve diyânet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbâsîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyen muhtemeldi.
148
Eğer denilse: “Neden hilâfet‑i İslâmiye Âl‑i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Hâlbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı?”
Elcevab: Saltanat‑ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl‑i Beyt ise, hakàik‑ı İslâmiyeyi ve ahkâm‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebî gibi masûm olmalı, veyâhut Hulefâ‑i Râşidîn ve Ömer İbn‑i Abdülazîz-i Emevî ve Mehdi‑i Abbâsî gibi hàrikulâde bir zühd‑ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Hâlbuki, Mısır’da Âl‑i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet‑i Fâtımiye Hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat‑ı dünyeviye, Âl‑i Beyt’e yaramaz; vazife‑i asliyesi olan hıfz‑ı dini ve Hizmet‑i İslâmiyeti onlara unutturur. Hâlbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir sûrette İslâmiyet’e ve Kur'ân’a hizmet etmişler.
İşte bak! Hazret‑i Hasan’ın neslinden gelen aktâblar, hususan Aktâb‑ı Erbaa ve bilhassa Gavs‑ı A'zam olan Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî ve Hazret‑i Hüseyin’in neslinden gelen imâmlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer‑i Sâdık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş; manevî zulmü ve zulümâtı dağıtıp, envâr‑ı Kur'âniye’yi ve hakàik‑ı îmâniyeyi neşretmişler. Cedd‑i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
149
Eğer denilse: “Mübârek İslâmiyet ve nurânî Asr‑ı Saâdet’in başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech‑i rahmeti nedir? Çünkü onlar, kahra lâyık değil idiler?”
Elcevab Nasıl ki, baharda dehşetli, yağmurlu bir fırtına; her tâife‑i nebâtâtın, tohumların, ağaçların isti'dâdlarını tahrîk eder, inkişaf ettirir, herbiri kendine mahsûs çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer‥*
Öyle de; Sahâbe ve Tâbiîn’in başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı isti'dâdları tahrîk edip kamçıladı; “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyet’in hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi isti'dâdına göre câmia‑i İslâmiyet’in kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl‑i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhâfazasına, bir kısmı şerîatın muhâfazasına, bir kısmı hakàik‑ı îmâniyenin muhâfazasına, bir kısmı Kur'ânın muhâfazasına çalıştı ve hâkezâ‥ herbir tâife bir hizmete girdi. Vezâif‑i İslâmiyette hummâlı bir sûrette sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan Âlem‑i İslâmiyet’in aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl‑i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Güyâ dest‑i Kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrîk edip çevirdi, ehl‑i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve‑i ani'l-merkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktâbları Âlem‑i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar Ehl‑i İslâm’ı heyecana getirip, Kur'ânın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı… Şimdi sadede geliyoruz.
150
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, umûr‑u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukû'a gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î birkaç misâline işâret edeceğiz:
İşte, başta Buhârî ve Müslim, sıhhatle meşhûr Kütüb‑ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri, beyân edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu ma'nen mütevâtir ve bir kısmı dahi, ehl‑i tahkîk onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevâtir gibi kat'î denilebilir.
İşte – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – ashâbına haber vermiş ki: “Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth‑i Mekke, hem Feth‑i Hayber, hem Feth‑i Şam, hem Feth‑i Irak, hem Feth‑i İran, hem Feth‑i Beytü'l-Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rûm pâdişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!‥” Haber vermiş; hem “tahminim böyle veya zannederim” dememiş. Belki görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Hâlbuki, haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahâbeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.
151
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – çok defa fermân etmiş: عَلَيْكُمْ بِس۪يرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْد۪ي اَب۪ي بَكْرٍ وَعُمَرَ deyip, Ebû Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir sûrette ve rızâ‑yı İlâhî ve marzî‑i Nebevî dâiresinde hareket edecekler… Hem Ebû Bekir az kalacak; Ömer çok kalacak ve pek çok fütûhât yapacak.
Hem fermân etmiş ki: زُوِيَتْ لِيَ الْاَرْضُ فَاُر۪يتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّت۪ي مَا زُوِيَ ل۪ي مِنْهَا deyip: “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Gazâ‑i Bedir’den evvel fermân etmiş: هٰذَا مَصْرَعُ اَب۪ي جَهْلٍ ، هٰذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ ، هٰذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ ، هٰذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ وَفُلَانٍ deyip, müşrik‑i Kureyş’in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy İbn‑i Halef’i öldüreceğim.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – bir ay uzak mesâfede, Şam etrafında, “Mûte” nâm mevkideki gazve‑i meşhûrede muhârebe eden sahâbelerini görür gibi fermân etmiş: اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُص۪يبَ ، ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُص۪يبَ ، ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُص۪يبَ ، ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ deyip, birer birer hâdisâtı ashâbına haber vermiş. İki‑üç hafta sonra Ya'lâ İbn‑i Münebbih, meydân‑ı harpten geldi; daha söylemeden, Muhbir‑i Sâdık (A.S.M.) harbin tafsilâtını beyân etti. Ya'lâ kasem etti: “Dediğin gibi aynen öyle oldu.”
152
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًاوَاِنَّ هٰذَا الْاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلَافَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَجَبَرُوتًا deyip, Hazret‑i Hasan’ın altı ay hilâfetiyle; Çihâr‑ı Yâr-ı Güzîn’in (Hulefâ‑i Râşidîn’in) zaman‑ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberût ve fesâd‑ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş: يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَوَاِنَّ اللّٰهَ عَسٰى اَنْ يُلْبِسَهُ قَم۪يصًا وَاِنَّهُمْ يُر۪يدُونَ خَلْعَهُ deyip, Hazret‑i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'ân okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
153
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – hacamat edip, mübârek kanını, Abdullâh İbn‑i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman fermân etmiş: وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِdeyip, hàrika bir şecâatle ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara ma'rûz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftâr olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullâh İbn‑i Zübeyr, Emevîler zamanında, hilâfeti Mekke’de ilân ederek kahramanâne çok müsâdeme etmiş; nihâyet Haccâc‑ı Zâlim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek şiddetli müsâdemeden sonra o kahraman‑ı àlîşân şehîd edilmiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Emeviye Devleti’nin zuhûrunu ve onların pâdişahlarının çoğu zâlim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velîd bulunacağını ve Hazret‑i Muâviye ümmetin başına geçeceğini, وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ fermânıyla, rıfk ve adâleti tavsiye etmiş. Ve Emeviye’den sonra, يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَيَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا deyip, Devlet‑i Abbâsiye’nin zuhûrunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş: وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ deyip, Cengiz ve Hülâgu’nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet‑i Abbâsiye’sini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
154
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs gayet ağır hasta iken ona fermân etmiş: لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّٰى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ اٰخَرُونَdeyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütûhât yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harâb olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret‑i Sa'd, Ordu‑yu İslâm başına geçti. Devlet‑i İraniye’yi zîr ü zeber etti; çok kavimlerin dâire‑i İslâm’a ve hidayete girmelerine sebeb oldu.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – îmâna gelen Habeş Meliki olan Necâşî, hicretin yedinci senesinde vefât ettiği gün ashâbına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefât etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Çihâr‑ı Yâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hirâ Dağı’nın başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa fermân etti ki: اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ وَصِدّ۪يقٌ وَشَه۪يدٌ deyip, Hazret‑i Ömer ve Osman ve Ali’nin şehîd olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Şimdi ey bedbaht, kalbsiz, bîçâre adam! “Muhammed‑i Arabî akıllı bir adam idi” diye o şems‑i hakikate karşı gözünü yuman bîçâre insan! Onbeş envâ'‑ı külliye-i mu'cizâtından bir tek nev'i olan umûr‑u gaybiyeden onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevâtür derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar‑ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta “Dâhî‑i A'zam” denilir ki, ferâsetiyle istikbâli keşfediyor. Binâenaleyh, senin gibi haydi dehâ desek; yüz dâhî‑i a'zam derecesinde bir dehâ‑yı kudsiyeyi taşıyan bir adam, yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ‑yı a'zam sâhibinin saâdet‑i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece dîvâneliğin alâmetidir.
155
Altıncı Nükteli İşâret
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hazret‑i Fâtıma’ya (Radıyallahu Anhâ) fermân etmiş ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْت۪ي لُحُوقًا ب۪ي deyip, “Âl‑i Beyt’imden herkesten evvel vefât edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.
Hem Ebû Zerr’e fermân etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَع۪يشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefât edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes İbn‑i Mâlik’in halası olan Ümm‑ü Haram’ın hânesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip fermân etmiş: رَاَيْتُ اُمَّت۪ي يَغْزُونَ فِي الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى الْاَسِرَّةِ Ümm‑ü Haram niyâz etmiş: “Duâ ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Fermân etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde İbn‑i Sâmit refâkatiyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefât edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَق۪يفَ كَذَّابٌ وَمُب۪يرٌ yani: “Sakif kabilesinden biri da'vâ‑yı nübüvvet edecek ve biri, hunhar zâlim zuhûr edecek.” deyip, nübüvvet da'vâ eden meşhûr Muhtar’ı ve yüzbin adam öldüren Haccâc‑ı Zâlim’i haber vermiş.
156
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْط۪ينِيَّةُ فَنِعْمَ الْاَم۪يرُ اَم۪يرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret‑i Sultan Mehmed Fâtih’in yüksek bir mertebe sâhibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhûr etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: اِنَّ الدّ۪ينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ deyip, başta Ebû Hanîfe olarak İran’ın emsâlsiz bir sûrette yetiştirdiği ulemâ ve evliyâya işâret ediyor, haber veriyor.
Hem fermân etmiş ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَاُ طِبَاقَ الْاَرْضِ عِلْمًا deyip, İmâm‑ı Şâfiî’ye işâret edip haber veriyor.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: سَتَفْتَرِقُ اُمَّت۪ي ثَلَاثًا وَسَبْع۪ينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا ق۪يلَ مَنْ هُمْ ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَاب۪ي deyip ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka‑i nâciye-i kâmile, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olduğunu haber veriyor.
Hem fermân etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هٰذِهِ الْاُمَّةِ deyip, çok şûbelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye tâifesini haber vermiş. Hem, çok şûbelere inkısam eden Râfizîleri haber vermiş.
157
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – İmâm‑ı Ali’ye (R.A.) demiş: “Sende, Hazret‑i İsâ (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat‑ı muhabbet‥ diğeri, ifrat‑ı adâvetle. Hazret‑i İsâ’ya Nasrânî, muhabbetinden, hadd‑i meşrûdan tecâvüz ile, hâşâ “İbnullâh” dediler. Yahudî, adâvetinden çok tecâvüz ettiler; nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da; bir kısım, hadd‑i meşrûdan tecâvüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ.” demiş. “Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da, ‘Havâric’dir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdârlarıdır ki, onlara ‘Nâsibe’ denilir.”
Eğer denilse: Âl‑i Beyt’e muhabbeti, Kur'ân emrediyor. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü ehl‑i muhabbet, bir derece ehl‑i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfizîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret‑i Nebeviye ile o fart‑ı muhabbette mahkûmdurlar?
Elcevab: Muhabbet iki kısımdır.
Biri: Mânâ‑yı harfiyle, yani; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb‑ı Hak nâmına, Hazret‑i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl‑i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyâdeleştirir. Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrûdur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.
İkincisi: Mânâ‑yı ismiyle muhabbettir. Yani, bizzat onları sever. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden, Hazret‑i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.
158
İşte, işâret‑i Nebeviye ile, Hazret‑i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden, Hazret‑i Ebû Bekiri's-Sıddık ile Hazret‑i Ömer’den teberrî ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb‑i hasârettir.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ ، رَدَّ اللّٰهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ deyip “Ne vakit size Fars ve Rûm kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek‥ harbiniz dâhilî olacak‥ şerîrleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰى يَدَىْ عَلِيٍّ deyip, “Hayber Kalesinin fethi, Ali’nin eliyle olacak.” Me'mûlün pek fevkınde, ikinci gün bir mu'cize‑i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret‑i Ali çekip kalkan gibi isti'mâl ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivâyette kırk adam kaldıramamış.
159
Hem fermân etmiş ki: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّٰى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌdiye, Sıffîn’de Hazret‑i Ali ile Muâviye’nin harbini haber vermiş.
Hem fermân etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, “Bâğî bir tâife, Ammâr’ı katledecek.” Sonra, Sıffîn harbinde katledildi. Hazret‑i Ali, onu Muâviye’nin tarafdârları bâğî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muâviye te'vil etti. Amr İbnü'l‑Âs dedi: “Bâğî yalnız onun kàtilleridir, umumumuz değiliz.”
Hem fermân etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لَا تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا diye; “Hazret‑i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhûr etmez!” haber vermiş, öyle de olmuş.
Hem Süheyl İbn‑i Amr daha îmâna gelmeden esir olmuş. Hazret‑i Ömer, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a demiş ki: “İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o, fesâhatiyle küffar‑ı Kureyş’i harbimize teşvik ediyordu.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: وَعَسٰى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefâtı hengâmında olan dehşet‑engîz ve sabır‑sûz hâdisede, Hazret‑i Ebû Bekiri's-Sıddık nasıl ki, Medine‑i Münevvere’de kemâl‑i metânetle herkese tesellî verip mühim bir hutbe ile sahâbeleri teskin etmiş‥ aynen onun gibi şu Süheyl, o hengâmda, Mekke‑i Mükerreme’de, aynı Ebû Bekiri's‑Sıddık gibi Sahâbeye teskin ve tesellî verip, ma'lûm fesâhatiyle Ebû Bekiri's‑Sıddık’ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.
Hem Sürâka’ya fermân etmiş ki: كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرٰىdiye; “Kisrâ’nın iki bileziğini giyeceksin!” Hazret‑i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi‥ zînetleri ve şâhâne bilezikleri geldi. Hazret‑i Ömer Sürâka’ya giydirdi. Dedi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي سَلَبَهُمَا كِسْرٰى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ ihbar‑ı Nebevî’yi tasdik ettirdi.
160
Hem fermân etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرٰى فَلَا كِسْرٰى بَعْدَهُ diye; “Kisrâ‑yı Fars gittikten sonra, daha kisrâ çıkmayacak!” haber vermiş, hem öyle olmuş.
Hem Kisrâ elçisine demiş: “Şimdi, Kisrâ’nın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâ’yı öldürdü.” O elçi tahkîk etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehâdîste, o elçinin adı Firuz’dur.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hâtıb İbn‑i Beltea’nın, gizli Kureyş’e gönderdiği mektûbu haber vermiş. Hazret‑i Ali ile Mikdâd’ı göndermiş. “Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektûb var; alınız, getiriniz!” Gittiler, aynı yerden aynı mektûbu getirdiler. Hâtıb’ı celbetti: “Neden yaptın?” demiş. O da, özür beyân etmiş, özrünü kabûl etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Uteybe İbn‑i Ebî Leheb hakkında fermân etmiş ki: يَأْكُلُهُ كَلْبُ اللّٰهِ diye, Uteybe’nin âkıbet‑i fecîasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem bedduâsını, hem haberini tasdik etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Feth‑i Mekke vaktinde, Hazret‑i Bilâl-i Habeşî, Kâbe damına çıkıp ezân okumuş. Rüesâ‑yı Kureyş’ten Ebû Süfyân, Attab İbn‑i Esid ve Hâris İbn‑i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: “Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi.” Hâris dedi ki: “Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki, müezzin yapsın?” Hazret‑i Bilâl-i Habeşî’yi tezyif etti. Ebû Süfyân dedi: “Ben korkarım, bir şey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha’nın taşları O’na haber verecek, O bilecek.” Hakikaten bir parça sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehâdet getirdiler, Müslüman oldular.
161
İşte ey bîçâre mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar‑ı gaybî ile îmâna geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevâtürle, bu ihbar‑ı gaybî gibi binler mu'cizâtı işitiyorsun, yine kanâat‑ı tâmmen gelmiyor!‥ Her ne ise, sadede dönüyoruz.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Gazve‑i Bedir’de, Hazret‑i Abbâs Sahâbelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye‑i necât istenilmiş. O da demiş: “Param yok.” Hazret‑i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Zevcen Ümm‑ü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın.” Hazret‑i Abbâs tasdik edip, “İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi.” O vakit kemâl‑i îmânı kazanıp İslâm olmuş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – muzır bir sâhir olan Lebid‑i Yahudî, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı rencîde etmek için acîb ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali’ye ve Sahâbelere fermân etmiş: “Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hìffet buluyordu.
162
Hem – nakl‑i sahîh ile – Ebû Hureyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir hey'ette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِي النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş âkıbetini haber vermiş. Ebû Hureyre dedi: “O hey'etten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemâme harbinde Müseylime tarafında bulunup, mürted olarak katledildi.” İhbar‑ı Nebevî’nin hakikati çıktı.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukâbil, Peygamber’in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise, Peygamber’in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine’ye gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr’i gördü, yanına çağırdı. Dedi: “Safvan ile mâceranız budur!” Elini Umeyr’in göğsüne koydu; Umeyr “Evet” dedi, Müslüman oldu.
Daha bunlar gibi pek çok sahîh ihbarât‑ı gaybiye vukû' bulmuş. Meşhûr Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha-i Hadîsiye’de zikredilmiştir ve senedleriyle beyân edilmiştir. Bu risalede beyân edilen vâkıâtın ekseri, tevâtür‑ü manevî hükmünde kat'îdir, yakìnîdirler. Başta Buhârî ve Müslim ki, Kur'ân’dan sonra en sahîh kitab olduklarını, ehl‑i tahkîk kabûl etmiş. Ve sâir Sahîh‑i Tirmizî, Nesâî ve Ebû Dâvud ve Müsned‑i Hâkim ve Müsned‑i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delâil‑i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyân edilmiştir.
Şimdi, ey mülhid‑i bî-hûş! “Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi.” deyip geçme. Çünkü şu umûr‑u gaybiyeye dair ihbarât‑ı sâdıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hàlî değil.
163
Ya diyeceksin ki: O Zât‑ı Kudsî’de öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki; mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf‑ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü‥ ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hâl ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hàlık‑ı âlem tarafından verilmiş bir hàrika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize‑i a'zamdır.
Veyâhut inanacaksın ki: O Zât‑ı Mübârek, öyle bir Zât’ın memuru ve şâkirdidir ki, herşey O’nun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ'‑ı kâinât ve bütün zamanlar O’nun taht‑ı emrindedir. Defter‑i kebîrinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir.
Demek Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad‑ı Ezelî’sinden ders alır, öyle ders verir…
Hem – nakl‑i sahîh ile – Hazret‑i Hâlid’i harb için Düvmetü'l‑Cendel reisi olan Ükeydir’e gönderdiği vakit fermân etmiş ki: اِنَّكَ تَجِدُهُ يَص۪يدُ الْبَقَرَ diye, bakar‑ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret‑i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş; esir etmiş, getirmiş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Kureyş, Benî‑Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbe’nin sakfına astıkları sahife hakkında fermân etmiş ki: “Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esmâ‑i İlâhiye’ye ilişmemişler!” haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – “Beytü'l‑Makdis’in fethinde büyük bir tâun çıkacak…” fermân etmişti. Hazret‑i Ömer zamanında Beytü'l‑Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyât oldu.
164
Hem – nakl‑i sahîh ile – o zamanda vücûdu olmayan Basra ve Bağdat’ın vücûda geleceklerini ve Bağdat’a dünya hazinelerinin gireceğini‥ ve Türkler ve Bahr‑i Hazar etrafındaki milletler ile Arablar muhârebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyet’e girecek; Arablara, Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki: يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ ف۪يكُمُ الْعَجَمُ يَأْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ
Hem fermân etmiş ki: هَلَاكُ اُمَّت۪ي عَلٰى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍdiye, Emeviye’nin, Yezid ve Velîd gibi şerîr reislerinin fesâdını haber vermiş.
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde, irtidat vukû' bulacağını haber vermiş.
Hem Gazve‑i Meşhûre-i Hendek’te fermân etmiş ki: اِنَّ قُرَيْشًا وَالْاَحْزَابَ لَا يَغْزُون۪ي اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ diye, “Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!” haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh ile – vefâtından bir‑iki ay evvel fermân etmiş ki: اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللّٰهِ diye, vefâtını haber vermiş.
165
Hem Zeyd İbn‑i Suvahân hakkında fermân etmiş ki: يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd’den evvel, bir uzvu şehîd edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihâvend harbinde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehîd olup, ma'nen Cennet’e gitmiş.
İşte bütün bahsettiğimiz umûr‑u gaybiye, on kısım envâ'‑ı mu'cizâtından bir tek nev'idir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber i'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’de, gayet geniş ihbar‑ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyân etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ânın lisânıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün.
Gör ki; ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhân‑ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette îmân edecek ki: Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hàlık‑ı Külli Şey ve Allâmü'l‑Guyûb olan bir Zât‑ı Zülcelâl’in resûlüdür ve O’ndan haber alıyor…
Yedinci Nükteli İşâret
Mu'cizât‑ı Nebeviyenin bereket‑i taam hususunda olan kısmından, birkaç kat'î ve ma'nen mütevâtir misâline işâret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münâsibdir.
Mukaddime
Şu gelecek bereketli mu'cizât misâlleri, herbiri, müteaddid tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahîh bir sûrette nakledilmiş. Ekserîsi, bir cemâat‑i kesîre huzurunda vukû' bulmuş; o cemâat içinde mu'teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: “Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar” naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzîb etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar.
166
Hâlbuki, o asr‑ı sıdk ve hakikatte ve o hak‑perest ve ciddi ve doğru adam olan Sahâbeler, zerre mikdar yalanı görse, red ve tekzîb ederler. Hâlbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivâyet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek, herbir hâdise ma'nen mütevâtir gibi kat'îdir.
Hem Sahâbeler, Kur'ânın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyâde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef'âl ve akvâlinin muhâfazasına, bâhusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehâdet ediyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hâli ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb‑ü ehâdîsiye şehâdet ediyor.
Hem Asr‑ı Saâdet’te, mu'cizâtı ve medâr‑ı ahkâm ehâdîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile‑i Seb'a, kitabetle kaydettiler. Hususan “Tercümânü'l‑Kur'ân” olan Abdullâh İbn‑i Abbâs ve Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs, bâhusus otuz‑kırk sene sonra, Tâbiîn’in binler muhakkìkleri, ehâdîsi ve mu'cizâtı yazı ile kaydettiler.
Daha ondan sonra, başta dört imâm‑ı müçtehid ve binler muhakkìk muhaddisler naklettiler; yazı ile muhâfaza ettiler.
Daha hicretten ikiyüz sene sonra başta Buhârî, Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i makbûle vazife‑i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn‑i Cevzî gibi şiddetli binler münekkıdler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzu' ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler.
167
Sonra ehl‑i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin‑i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkìkler, ehâdîs‑i sahîhanın elmaslarını, sâir sözlerden ve mevzuâttan tefrik ettiler.
İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler, böyle elden ele – kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden – sağlam olarak bize gelmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
İşte buna binâen; “Bu zamana kadar uzun mesâfeden gelen, şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki, karışmamış ve sâfîdir?” hâtıra gelmemelidir.
Berekete dair mu'cizât‑ı kat'iyyenin;
Birinci Misâli
Başta Buhârî ve Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha müttefikan haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret‑i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret‑i Enes’in vâlidesi Ümm‑ü Süleym, bir‑iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret‑i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderdi. Enes’e fermân etti ki: “Filân, filânı çağır. Hem, kime tesâdüf etsen dâvet et!” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahâbe gelip, suffa ve hücre‑i saâdeti doldurdular. Fermân etti: تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةًYani, “Onar‑onar halka olunuz!” Sonra mübârek elini o az taam üzerine koydu, duâ etti, “Buyurun!” dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e fermân etmiş: “Kaldır!” Enes demiş ki: “Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, farkedemedim.”
168
İkinci Misâl
Mihmandâr‑ı Nebevî Ebû Eyyûbi'l‑Ensârî hânesine teşrîf‑i Nebevî hengâmında Ebû Eyyûb der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebû Bekir‑i Sıddık’a kâfî gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona fermân etti: اُدْعُ ثَلَاث۪ينَ مِنْ اَشْرَافِ الْاَنْصَارِOtuz adam geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سِتّ۪ينَ Altmış daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سَبْع۪ينَ Yetmiş daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyet’e girip, bîat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.
Üçüncü Misâl
Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb ve Ebû Hureyre ve Seleme İbni'l‑Ekva' ve Ebû Amrat el‑Ensârî gibi, müteaddid tarîklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a müracaat ettiler. Fermân etti ki: “Heybelerinizde kalan bakiye‑i erzâkı toplayınız!” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: “Mecmûunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.” Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle duâ edip, fermân etti: “Herkes kabını getirsin!” Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kab kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahâbeden bir râvi demiş: “O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl‑i arz gelseydi, onlara dahi kâfî gelecekti…”
169
Dördüncü Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Abdurrahman İbn‑i Ebî Bekir-i Sıddık der: “Biz yüzotuz sahâbe, bir seferde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sâ' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi. Yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan yüzotuz sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı; ben fazlasını deveye yükledim.”
Beşinci Misâl
Kütüb‑ü sahîha kat'iyyetle beyân ediyorlar ki: Gazve‑i Garrâ-i Ahzâb’da, meşhûr yevmü'l‑Hendek’te, Hazret‑i Câbirü'l-Ensârî kasem ile ilân ediyor. O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret‑i Câbir der ki: “O gün yemek, hânemde pişirildi; bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler; daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübârek ağzının suyunu koyup, bereketle duâ etmişti.”
İşte şu mu'cize‑i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret‑i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivâyet etmiş gibi kat'î denilebilir.
Altıncı Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – hàdim‑i Nebevî Hazret‑i Enes’in amucası meşhûr Ebû Talha der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş‑seksen adamı, Enes’in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. “O az ekmekleri parça parça ediniz!” emretti ve bereketle duâ etti. Menzil dar olduğundan, onar‑onar gelip yediler, tok olarak gittiler.
Yedinci Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Şifâ‑i Şerîf ve Müslim gibi kütüb‑ü sahîha beyân ederler ki: Hazret‑i Câbirü'l-Ensârî diyor: Bir zât, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan iyâli için taam istedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyâli ile ve misâfirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi; vak'ayı beyân etti. Ona cevaben fermân etti: لَوْ لَمْ تَكِلْهُ لَاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَلَقَامَ بِكُمْ Yani: “Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.”
170
Sekizinci Misâl
Tirmizî ve Nesâî ve Beyhakî ve Şifâ‑i Şerîf gibi kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Hazret‑i Semure İbn-i Cündüb der: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar, fevc fevc adamlar geldiler, yediler.”
İşte, mukaddimede beyân ettiğimiz sırra binâen, şu vâkıa‑i bereket, yalnız Semure’nin rivâyeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemâatlerin mümessili gibi, onların nâmına ve tasdiklerine binâen ilân ediyor.
Dokuzuncu Misâl
Şifâ‑i Şerîf sâhibi ve meşhûr İbn‑i Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsûk ve sahîh muhakkìkler rivâyetiyle, Hazret‑i Ebû Hureyre der: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: “Mescid‑i Şerîf’in suffasını mesken ittihàz eden yüzden ziyâde fukara‑yı muhâcirîni dâvet et!” Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.
İşte Hazret‑i Ebû Hureyre, umum kâmilîn‑i Ehl-i Suffa tasdikine istinâden, onlar nâmına haber verir. Demek, ma'nen umum Ehl‑i Suffa rivâyet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki; o haber hak ve doğru olmasa, o sâdık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzîb etmesinler.
171
Onuncu Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hazret‑i İmâm-ı Ali der: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî‑Abdilmuttalib'i cem'etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Hâlbuki, umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra, üç‑dört adama ancak kâfî gelir ağaçtan bir kab içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâkî kaldı.”
İşte, Hazret‑i Ali’nin şecâati ve sadâkati kat'iyyetinde bir mu'cize‑i bereket!
Onbirinci Misâl
– Nakl‑i sahîh ile – Hazret‑i Ali ve Fâtımatü'z‑Zehrâ velîmesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl‑i Habeşî’ye emretti: “Dört‑beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin.” Hazret‑i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübârek elini üstüne vurdu; sonra tâife tâife sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâkî kalan mikdara yine bereketle duâ etti; bütün Ezvâc‑ı Tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: “Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler.”
Evet, böyle mübârek bir izdivâcda, elbette böyle bir bereket lâzımdır. Ve vukû'u kat'îdir!‥
Onikinci Misâl
Hazret‑i İmâm-ı Cafer-i Sâdık, pederleri İmâm‑ı Muhammedü'l-Bâkır’dan, o da pederi İmâm‑ı Zeynelâbidîn’den, o dahi İmâm‑ı Ali’den nakleder ki: Fâtımatü'z‑Zehrâ, yalnız ikisine kâfî gelecek bir yemek pişirdi. Sonra, Ali’yi gönderdi; tâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrîf etti ve emretti ki; o yemekten herbir ezvâcına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali’ye, hem Fâtıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret‑i Fâtıma der: “Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup, taşıyordu. Meşîet‑i İlâhiye ile, hayli zaman o yemekten yedik.”
172
Acaba, niçin bu nurânî, yüksek silsile‑i rivâyetten gelen şu mu'cize‑i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna karşı şeytan dahi bahâne bulamaz.
Onüçüncü Misâl
Ebû Dâvud ve Ahmed İbn‑i Hanbel ve İmâm‑ı Beyhakî gibi sadûk imâmlar, Dükeynü'l‑Ahmes İbn-i Saidi'l-Müzeyn’den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve sahâbelerden olan Nu'man İbn‑i Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzeyn’den, hem Cerîr’den naklederek, müteaddid tarîklerle Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb’dan naklediyorlar ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ömer’e emretti: “Ahmesî kabilesinden gelen dörtyüz atlıya, yolculuk için zâd ü zahîre ver!” Hazret‑i Ömer dedi: “Yâ Resûlallâh! Mevcûd zahîre, birkaç sâ'dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır.” Fermân etti: “Git ver!” O da gitti, yarım yük hurmadan, dörtyüz süvariye kifâyet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: “Hiç noksan olmamış gibi eski hâlinde kaldı.”
İşte şu mu'cize‑i bereket, dörtyüz adamla ve bâhusus Hazret‑i Ömer ile münâsebetdâr bir sûrette vukû'a gelmiştir. Rivâyetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki‑üç haber‑i vâhid deyip, geçme! Böyle hâdiseler haber‑i vâhid dahi olsa, tevâtür‑ü manevî hükmünde kanâat verir.
Ondördüncü Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret‑i Câbir’in pederi vefât eder; borcu çok, ziyâde medyûn. Borç sâhibleri de Yahudîler. Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabûl etmediler. Hâlbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfî gelmeyecek. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!” Öyle yaptılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, harman içinde gezdi, duâ etti.
173
Sonra Câbir, harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra, yine bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivâyette, bütün guremâya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sâhibleri olan Yahudîler, çok taaccüb edip hayrette kaldılar.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i bereket, yalnız Hazret‑i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevâtür hükmünde, o hâdise ile münâsebetdâr, hadd‑i tevâtür derecesinde çok adamları temsîl ederek rivâyet etmişler.
Onbeşinci Misâl
Başta Tirmizî ve İmâm‑ı Beyhakî gibi muhakkìkler, Hazret‑i Ebû Hureyre’den nakl‑i sahîh ile beraber haber veriyorlar ki: Ebû Hureyre demiş ki: Bir gazvede – başka bir rivâyette Gazve‑i Tebük’te – ordu aç kaldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: هَلْ مِن شَيْءٍ “Bir şey var mı?” diye emretti. Ben dedim: “Heybede bir parça hurma var.” (Bir rivâyette, onbeş tane imiş.) Dedi: “Getir!” Getirdim. Mübârek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle duâ buyurdular. Sonra onar‑onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra fermân etti: خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلَا تَكُبَّهُ Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti.
Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebû Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. (Başka bir tarîkte rivâyet edilmiş ki, o hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra Hazret‑i Osman’ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ve gârât edildi, gitti.)
İşte, Hoca‑i Kâinât olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffa’nın demirbaş bir mühim talebesi ve mürîdi ve kuvve‑i hâfızanın ziyâdesi için duâ‑yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret‑i Ebû Hureyre, Gazve‑i Tebük gibi bir mecma'‑ı nâsta vukû'unu haber verdiği şu mu'cize‑i bereket; ma'nen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir…
174
Onaltıncı Misâl
Başta Buhârî, kütüb‑ü sahîha – nakl‑i kat'î ile – beyân ediyorlar ki: Hazret‑i Ebû Hureyre aç olmuş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından gidip, menzil‑i saâdete gitmişler. Bakarlar ki, bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Ehl‑i Suffa’yı çağır!” Ben kalbimden dedim ki: “Bu sütün bütününü ben içebilirim, ben daha ziyâde muhtacım.” Fakat emr‑i Nebevî için, onları topladım, getirdim. Yüzü mütecâviz idiler. Fermân etti: “Onlara içir!” Ben de, o kadehteki sütü birer birer verdim. Herbirisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek bütün ehl‑i Suffa o sâfî sütten içtiler.
Sonra fermân etti ki: بَق۪يتُ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. İçtikçe, “İç!” fermân eder; tâ ben dedim: “Seni hak ile irsâl eden Zât‑ı Zülcelâl’e kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim.” Sonra kendisi aldı, “Bismillâh” deyip hamdederek bakiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.
İşte şu sâfî, hàlis süt gibi latîf, şüphesiz mu'cize‑i bâhire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret‑i Buhârî başta olarak, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla beraber; Medrese‑i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffa’nın nâmdâr, sâdık, hâfız bir şâkirdi olan Ebû Hureyre’nin, umum Ehl‑i Suffa’yı ma'nen işhâd ederek, âdeta umumunu temsîl edip şu ihbarı, tevâtür derecesinde kat'î telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok.
175
Acaba, Hazret‑i Ebû Hureyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden; وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehâdîs‑i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, Ehl‑i Suffa’nın tekzîbine hedef edecek muhâlif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin? Hâşâ!‥
Yâ Rab! Şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bereketi hürmetine, bize ihsân ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsân et!‥
Bir Nükte‑i Mühimme
Ma'lûmdur ki; zaîf şeyler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş envâ'‑ı mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misâl ile gösterdik. Herbir misâl, tek başıyla, Nübüvveti isbât eder bir derecede kuvvetli idi. Farz‑ı muhâl olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünkü kavî ile ittifak eden kavîleşir.
Hem şu onbeş misâlin ictimâ'ı; kat'î şüphesiz bir tevâtür‑ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize‑i kübrâyı gösterir. Şimdi, şu mecmûdaki mu'cize‑i kübrâ, bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm‑ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu'cize‑i ekber, içinde görünür.
176
Sonra şu mu'cize‑i ekberi, sâir ondört nev'i mu'cizâtın mecmûuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat'î bir bürhân‑ı nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) gösterir. İşte nübüvvet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) direği, şu mecmûdan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi, cüz'iyâtta ve misâllerde, sû‑i fehimden gelen şübhelerle, o metîn sakf‑ı muallâyı sebatsız ve kàbil‑i sukùt görmek, ne derece akılsızlık olduğunu anladın.
Evet, berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât‑ı Rahîm ve Kerîm’in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki; rızkın envâ'ında, hilâf‑ı âdet olarak, ona, hiçten ve sırf gaybdan ziyâfetler gönderiyor.
Ma'lûmdur ki; Cezîretü'l‑Arab, suyu ve zirâati az bir yerdir. Onun için ahâlisi, hususan bidâyet‑i İslâmdaki sahâbeler, dıyk‑ı maîşete ma'rûzdular. Hem, susuzluğa çok defa giriftâr oluyorlardı. İşte bu hikmete binâen, mu'cizât‑ı bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mühimleri, taam ve su hususunda tezâhür etmiş. Bu hàrikalar, da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil ve mu'cize olmaktan ziyâde, ihtiyaca binâen, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir ikram‑ı İlâhî, bir ihsân‑ı Rabbânî, bir ziyâfet‑i Rahmâniye hükmündedir. Çünkü, o mu'cizâtı görenler, Nübüvvet’i tasdik etmişler. Fakat mu'cize zuhûr ettikçe, îmân ziyâdeleşir; nurun alâ nur olur.
Sekizinci İşâret
Su hususunda tezâhür eden bir kısım mu'cizâtı beyân eder.
177
Mukaddime
Ma'lûmdur ki; cemâatler içinde vukû' bulan hâdiseler, âhâdî bir sûrette nakledilse, tekzîb edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü, insanın fıtratında yalana “yalandır” demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan, her kavimden ziyâde yalana karşı sükût etmez sahâbeler olsa; hususan hâdiseler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a taalluk etse ve bilhassa nakleden, meşâhir‑i sahâbeden olsa; elbette o haber‑i vâhid sâhibi, o hâdiseyi gören cemâati temsîl eder hükmünde rivâyet eder.
Hâlbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât‑ı mâiyeyi, herbir misâli çok tarîklerle, çok sahâbelerin ellerinden, binler tâbiînin muhakkìkleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemâl‑i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabûl edip, arkalarındaki asrın muhakkìklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’te yazılan kütüb‑ü ehâdîsiye sağlam olarak devredilip tâ Buhârî ve Müslim gibi ilm‑i hadîsin dâhî imâmlarının eline geçmiş. Onlar da, kemâl‑i tahkîk ile merâtibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem'ederek bize ders vermişler, takdim etmişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَث۪يرًا
İşte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevâtirdir. Öyle bir cemâat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhâldir. Şu mu'cize, gayet kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma'‑ı azîmde tekerrür etmiş.
Başta Buhârî, Müslim, İmâm‑ı Mâlik, İmâm‑ı Şuayb, İmâm‑ı Katâde gibi pek çok ehl‑i sahîh bir cemâat; sahâbelerden, başta hàdim‑i nebevî Hazret‑i Enes, Hazret‑i Câbir, Hazret‑i İbn-i Mes'ûd gibi meşâhir‑i sahâbenin bir cemâatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi nakl‑i sahîh-i kat'î ile beyân edilmiştir. Bu nev'i mu'cize‑i mâiyeden, pek çok misâllerinden, dokuz misâli beyân edeceğiz.
178