Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Dokuzuncu İşâret

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'‑ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize‑i şeceriye, mübârek parmaklarından suyun akması gibi, ma'nen mütevâtirdir. Müteaddid sûretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir.
184
Evet Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emri için, ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarîhan mütevâtir denilebilir. Çünkü, meşâhir‑i sıddıkîn-i sahâbeden Hazret‑i Ali, Hazret‑i İbn-i Abbâs, Hazret‑i İbn-i Mes'ûd, Hazret‑i İbn-i Ömer, Hazret‑i Ya'lâ İbn-i Murre, Hazret‑i Câbir, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik, Hazret‑i Büreyde, Hazret‑i Üsâme Bin Zeyd ve Hazret‑i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahâbeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize‑i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiîn’in yüzer imâmları, mezkûr sahâbelerden, herbir sahâbeden, ayrı bir tarîk ile, o mu'cize‑i şeceriyeyi nakletmişler; âdeta muzâaf tevâtür sûretinde bize nakletmişler. İşte şu mu'cize‑i şeceriye, hiçbir şübhe kabûl etmez bir tevâtür‑ü manevî-i kat'î hükmündedir.
Şimdi, o mu'cize‑i kübrânın, tekerrür ettiği hâlde, birkaç sahîh sûretlerini birkaç misâl ile beyân edeceğiz:

Birinci Misâl

Başta İmâm‑ı Mâce ve Dârimî ve İmâm‑ı Beyhakî, nakl‑i sahîhle, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik’ten ve Hazret‑i Ali’den ve Bezzar ve İmâm‑ı Beyhakî, Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; üç sahâbe demişler: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzîbinden müteessir olarak mahzûn idi. Dedi: يَا رَبِّ اَرِن۪ي اٰيَةً لَا اُبَال۪ي مَنْ كَذَّبَن۪ي بَعْدَهَا
Enes’in rivâyetinde, Hazret‑i Cebrâil hâzır idi. Vâdi kenarında bir ağaç vardı. Hazret‑i Cebrâil’in i'lâmıyla, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; yanına geldi. Sonra git, dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti.

İkinci Misâl

Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz; Şifâ‑i Şerîf’te, ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an'ane ile, Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyor ki: Bir seferde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi.
185
Fermân etti: اَيْنَ تُر۪يدُ Nereye gidiyorsun?”
Bedevî dedi: Ehlime.”
Fermân etti: هَلْ لَكَ اِلٰى خَيْرٍ مِنْ ذٰلِكَ Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?”
Bedevî dedi: Nedir?”
Fermân etti: اَنْ تَشْهَدَ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
Bedevî dedi: Bu şehâdete şâhid nedir?”
Fermân etti: هٰذِهِ الشَّجَرَةُ السَّمُرَةُVâdi kenarındaki ağaç şâhid olacak.”
İbn‑i Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şakk etti, geldi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına. Üç defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ağacı istişhâd etti. Ağaç da, sıdkına şehâdet etti. Emretti, yine yerine gidip yerleşti.
Hazret‑i Büreyde İbn-i Hasîb El-Eslemî tarîkinde nakl‑i sahîh ile Büreyde dedi ki: Biz Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, bir seferde bir a'rabî geldi. Bir âyet, yani bir mu'cize istedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: قُلْ لِتِلْكَ الشَّجَرَةِ رَسُولُ اللّٰهِ يَدْعُوكِ Bir ağaca işâret etti; ağaç, sağa ve sola meylederek köklerini yerden çıkarıp, huzur‑u Nebevî’ye geldi, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ dedi. Sonra a'rabî dedi: Yine yerine gitsin.” Emretti, yerine gitti. A'rabî dedi: İzin ver, sana secde edeyim.” Dedi: İzin yok kimseye.” Dedi: Öyle ise, senin elini ayağını öpeceğim.” İzin verdi.
186

Üçüncü Misâl

Başta Sahîh‑i Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: Biz bir seferde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ‑yı hâcet için bir yer aradı. Settâreli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki ağaç yanına. Bir ağacın dalını tuttu, çekti. Ağaç, itâat ederek beraber gitti; öteki ağacın yanına getirdi. Mutî' devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o sûretle yanyana getirdi. Sonra dedi: اِلْتَئِمَا عَلَىَّ بِاِذْنِ اللّٰهِ Yani: Üstüme birleşiniz.” dedi. İkisi birleşerek settâre oldular. Arkalarında kazâ‑yı hâcet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler.”
İkinci bir rivâyette, yine Hazret‑i Câbir der ki: Bana emretti ki: يَا جَابِرُ قُلْ لِهٰذِهِ الشَّجَرَةِ يَقُولُ لَكِ رَسُولُ اللّٰهِ: اِلْحَق۪ي بِصَاحِبَتِكِ حَتّٰى اَجْلِسَ خَلْفَكُمَا
Yani: O ağaçlara de, Resûlullâh’ın hâceti için birleşiniz.” Ben öyle dedim; onlar da birleştiler. Sonra ben beklerken, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi. Başıyla sağa sola işâret etti; o iki ağaç yerlerine gittiler.”

Dördüncü Misâl

Nakl‑i sahîh ile Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsâme bin Zeyd der ki: Bir seferde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ‑yı hâcet için hàlî, settâreli bir yer bulunmuyordu. Fermân etti ki: هَلْ تَرٰى مِنْ نَخْلٍ اَوْ حِجَارَةٍ Dedim: Evet, var.” Emretti ve dedi: اِنْطَلِقْ وَقُلْ لَهُنَّ اِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ يَأْمُرُكُنَّ اَنْ تَأْت۪ينَ لِمَخْرَجِ رَسُولِ اللّٰهِ وَقُلْ لِلْحِجَارَةِ مِثْلَ ذٰلِكَ
Yani ağaçlara de ki: Resûlullâh’ın hâceti için birleşiniz.” Ve taşlara da de: Duvar gibi toplanınız.” Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hâcetinden sonra, yine emretti: قُلْ لَهُنَّ يَفْتَرِقْنَ Benim nefsim kabza‑i kudretinde olan Zât‑ı Zülcelâl’e kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp, yerlerine gittiler.”
187
Şu, Hazret‑i Câbir ve Üsâme’nin beyân ettiği iki hâdiseyi, aynen Ya'lâ İbn‑i Murre ve Gaylan İbn‑i Selemeti's-Sakafî ve Hazret‑i İbn-i Mes'ûd, Gazve‑i Huneyn’de aynen haber veriyorlar.

Beşinci Misâl

İmâm‑ı İbn-i Fûrek ki, kemâl‑i ictihâd ve fazlından kinâye olarak, Şâfiî‑yi Sânî ünvânını alan allâme‑i asır, kat'î haber veriyor ki: Gazve‑i Tâif’te, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O hâlde iken bir sidre ağacına rastgeldi. Ağaç ona yol verip, atını incitmemek için, iki şakk oldu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. zamanımıza kadar o ağaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı.

Altıncı Misâl

Hazret‑i Ya'lâ, tarîkinde nakl‑i sahîh ile haber veriyor ki: Bir seferde, talha veya semure denilen bir ağaç geldi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın etrafında tavâf eder gibi döndü. Sonra yine yerine gitti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: اِنَّهَا اِسْتَأْذَنَتْ اَنْ تُسَلِّمَ عَلَىَّYani: O ağaç, Cenâb‑ı Hak’tan istedi ki, bana selâm etsin.”
188

Yedinci Misâl

Muhaddisler, nakl‑i sahîh ile İbn‑i Mes'ûd’dan beyân ediyorlar ki; İbn‑i Mes'ûd dedi: Batn‑ı Nahl denilen nâm mevkide, Nusaybin ecinnîleri ihtidâ için Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnîlerin geldiklerini haber verdi.”
Hem İmâm‑ı Mücâhid, o hadîste İbn‑i Mes'ûd’dan nakleder ki: O cinnîler bir delil istediler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti.” İşte, cin tâifesine bir tek mu'cize kâfî geldi.
Acaba bu mu'cize gibi bin mu'cizât işiten bir insan îmâna gelmezse, cinnîlerin; ﴿يَقُولُ سَف۪يهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًا tâbir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz ?

Sekizinci Misâl

Sahîh‑i Tirmizî, nakl‑i sahîh ile Hazret‑i İbn-i Abbâs’tan haber veriyorlar ki; İbn‑i Abbâs dedi ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a'rabîye fermân etti: اَرَاَيْتَ اِنْ دَعَوْتُ هٰذَا الْعِذْقَ مِنْ هٰذِهِ النَّخْلَةِ اَتَشْهَدُ اَنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ Ben, bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, îmân edecek misin?” Evet dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O urcun, ağacının başından kopup, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına atladı, geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.
İşte, bu sekiz misâl gibi çok misâller var; çok tarîklerle nakledilmişler. Ma'lûmdur ki; yedi‑sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binâenaleyh, şu en meşhûr sıddıkîn‑i sahâbeden, böyle müteaddid tarîklerle ihbar edilen şu mu'cize‑i şeceriye, elbette tevâtür‑ü manevî kuvvetindedir; belki tevâtür‑ü hakîkidir. Zâten sahâbeden sonra tâbiînin eline geçtiği vakit, tevâtür sûretini alır. Hususan Buhârî, Müslim, İbn‑i Hibban, Tirmizî gibi kütüb‑ü sahîha, zaman‑ı sahâbeye kadar, o yolu, o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki; meselâ Buhârî’de görmek, aynı sahâbeden işitmek gibidir.
189
Acaba O Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ağaçlar misâllerde göründüğü gibi O’nu tanıyıp, risaletini tasdik edip, O’na selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itâat ettiği hâlde, kendilerine insan diyen bir kısım câmid, akılsız mahlûklar; O’nu tanımazsa, îmân etmezse; kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz ?

Onuncu İşâret

Şu mu'cize‑i şeceriyeyi daha ziyâde takviye eden, mütevâtir bir sûrette nakledilen حَن۪ينُ الْجِذْعِ mu'cizesidir. Evet, Mescid‑i Şerîf-i Nebevî’de, kuru direğin büyük bir cemâat içinde muvakkaten, firâk‑ı Ahmedî’den (A.S.M.) ağlaması; beyân ettiğimiz mu'cize‑i şeceriyenin misâllerini hem te'yid eder, hem kuvvet verir. Çünkü o da ağaçtır; cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevâtirdir. Öteki kısımlar, herbirinin nev'i mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, misâlleri; çoğu sarîh tevâtür derecesine çıkmıyor.
Evet, Mescid‑i Şerîf’te, hurma ağacından olan kuru direk, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, ona dayanıyordu. Sonra minber‑i şerîf yapıldığı vakit, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enîn edip ağladı; bütün cemâat işitti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, tesellî verdi; sonra durdu. Şu mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok tarîklerle, tevâtür derecesinde nakledilmiştir.
190
Evet حَن۪ينُ الْجِذْعِ mu'cizesi, çok münteşir ve meşhûr ve hakîki mütevâtirdir. Sahâbelerin bir cemâat‑i àlîsinden, onbeş tarîk ile gelip, tâbiînin yüzer imâmları; o mu'cizeyi, o tarîklerle, arkadaki asırlara haber vermişler. Sahâbenin o cemâatinden ulemâ‑i sahâbe nâmdârları ve rivâyet‑i hadîsin reislerinden Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik (hàdim‑i Nebevî), Hazret‑i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî (hàdim‑i Nebevî), Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer, Hazret‑i Abdullâh Bin Abbâs, Hazret‑i Sehl Bin Sa'd, Hazret‑i Ebû Saidi'l-Hudrî, Hazret‑i Übeyy İbni'l-Kâ'b, Hazret‑i Büreyde, Hazret‑i Ümmü'l-Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşâhir‑i ulemâ-i sahâbe ve rivâyet‑i hadîsin rüesâları gibi, herbiri bir tarîkin başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha; arkalarındaki asırlara, o mütevâtir mu'cize‑i kübrâyı, tarîkleriyle haber vermişler.
191
İşte, Hazret‑i Câbir tarîkinde der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid‑i Şerîf’te جِذْعُ النَّخْلِdenilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber‑i Şerîf yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit, direk tahammül edemeyerek hâmile deve gibi ses verip inleyerek ağladı.”
Hazret‑i Enes, tarîkinde der ki: Câmus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi.”
Sehl İbn‑i Sa'd tarîkinde der: Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı.”
Hazret‑i Übeyy İbni'l-Kâ'b tarîkinde diyor: Hem öyle ağladı ki, inşikak etti.”
Diğer bir tarîkte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: اِنَّ هٰذَا بَكٰى لِمَا فَقَدَ مِنَ الذِّكْرِ Yani: Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr‑i İlâhî’nin iftirakındandır ağlaması.”
Diğer bir tarîkte fermân etmiş: لَوْ لَمْ اَلْتَزِمْهُ لَمْ يَزَلْ هٰكَذَا اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ تَحَزُّنًا عَلٰى رَسُولِ اللّٰهِ Yani: Ben onu kucaklayıp tesellî vermeseydim, Resûlullâh’ın iftirakından kıyâmete kadar böyle ağlaması devam edecekti.”
Hazret‑i Büreyde tarîkinde der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup fermân etti: اِنْ شِئْتَ اَرُدُّكَ اِلَى الْحَائِطِ الَّذ۪ي كُنْتَ ف۪يهِ تَنْبُتُ لَكَ عُرُوقُكَ وَيَكْمُلُ خَلْقُكَ وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ وَثَمَرُكَ وَاِنْ شِئْتَ اَغْرِسُكَ فِي الْجَنَّةِ يَأْكُلُ اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ مِنْ ثَمَرِكَ
Sonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da işitti: اِغْرِسْن۪ي فِي الْجَنَّةِ يَأْكُلُ مِنّ۪ي اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ ف۪ي مَكَانٍ لَا يَبْلٰى Yani: Cennet’te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenâb‑ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada bekà bulup, çürümek yoktur.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: قَدْ فَعَلْتُ Sonra fermân etti: اِخْتَارَ دَارَ الْبَقَاءِ عَلٰى دَارِ الْفَنَاءِ
192
İlm‑i Kelâmın büyük imâmlarından meşhûr Ebû İshak‑ı İsferânî naklediyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü.”
Hazret‑i Übeyy İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise‑i hàrikadan sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: Direk, minberin altına konulsun.” Minberin altına konuldu; Mescid‑i Şerîf’in tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret‑i Übeyy İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhâfaza edildi.
Meşhûr Hasan‑ı Basrî, şu hâdise‑i mu'cizeyi şâkirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: Ağaç, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor Sizler daha ziyâde iştiyaka, meyle müstehaksınız…”
Biz de Deriz Ki Evet, hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet‑i Seniye’sine ve Şerîat‑ı Garrâ’sına ittibâ' iledir.
Bir Nükte‑i Mühimme: Eğer denilse: Neden Gazve‑i Hendek’te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu'cize‑i taamiye ve mübârek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize‑i mâiye, neden şu hanîn‑i ciz' mu'cizesi gibi şa'şaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Hâlbuki o ikisi, bundan daha ziyâde bir cemâatte vukû' bulmuş
Elcevab: Zuhûr eden mu'cizeler, iki kısımdır. Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhâr ediliyor. Hanîn‑i ciz' şu nev'idendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için, bir hüccet olarak zuhûra gelmiş ki; Mü'minlerin îmânını ziyâdeleştirmek ve münâfıkları ihlâsa ve îmâna sevketmek ve küffarı îmâna getirmek için zâhir olmuş. Onun için, avâm ve hàvâs herkes onu gördü; onun neşrine fazla ihtimam edildi.
193
Fakat şu mu'cize‑i taamiye ve mu'cize‑i mâiye ise; mu'cizeden ziyâde bir kerâmettir, belki kerâmetten ziyâde bir ikramdır, belki ikramdan ziyâde ihtiyaca binâen bir ziyâfet‑i Rahmâniyedir. Onun için, çendan da'vâ‑yı Nübüvvet’e delildir ve mu'cizedir; fakat asıl maksad; ordu kalmış, bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği gibi, Cenâb‑ı Hak, hazine‑i gaybdan bir sâ' taamdan, bin adama ziyâfet veriyor. Hem susuz kalmış mücâhid bir orduya, Kumandan‑ı A'zamın parmaklarından, âb‑ı kevser gibi su akıttırıp içiriyor.
İşte şu sır içindir ki, mu'cize‑i taamiye ve mu'cize‑i mâiyenin herbir misâli, hanîn‑i ciz' derecesine çıkmıyor. Fakat o iki mu'cizenin cinsleri ve nev'ileri, külliyet itibariyle, hanîn‑i ciz' gibi mütevâtir ve kesretlidir. Hem taamın bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor. Onun için fazla intişar etti.
Eğer denilse: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın her hâl ve hareketini kemâl‑i ihtimam ile sahâbeler muhâfaza ederek nakletmişler. Böyle mu'cizât‑ı azîme, neden on‑yirmi tarîk ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi.
Hem neden Hazret‑i Enes, Câbir, Ebû Hureyre’den çok geliyor; Hazret‑i Ebû Bekir ve Ömer az rivâyet ediyor?
Elcevab: Birinci şıkkın cevabı, Dördüncü İşâretin Üçüncü Esâsında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasıl ki, insan bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele‑i Şer'iye, müftüden haber alınır ve hâkezâ
194
Öyle de; sahâbe içinde, ehâdîs‑i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ‑i sahâbeden bir kısım, ona ma'nen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret‑i Ebû Hureyre, bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret‑i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilâfet‑i kübrâ ile meşgul imiş. Onun için, ehâdîsi, ümmete ders vermek için, Ebû Hureyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara i'timâd edip; ondan, rivâyeti az ederdi.
Hem mâdem sıddık, sadûk, sâdık ve musaddak bir sahâbenin meşhûr bir nâmdârı, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki‑üç tarîk ile geliyor.

Onbirinci İşâret

Onuncu İşâret nasıl ki, şecer tâifesindeki mu'cize‑i Nebeviyeyi gösterdi. Onbirinci İşâret dahi, cemâdâtta taş ve dağ tâifesinin mu'cize‑i Nebeviyeyi gösterdiklerine işâret edecek. İşte biz de, o çok kesretli misâllerinden yedi‑sekiz misâli zikredeceğiz:

Birinci Misâl

Allâme‑i Mağrib Hazret‑i Kàdî İyâz, Şifâ‑i Şerîf’inde ulvî bir senedle ve Buhârî sâhibi gibi mühim imâmlardan nakl‑i sahîh ile haber veriyorlar ki; hàdim‑i Nebevî Hazret‑i İbn-i Mes'ûd der ki: Biz, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk.”

İkinci Misâl

Nakl‑i sahîh ile, Enes ve Ebû Zerr’den kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret‑i Enes (hàdim‑i Nebevî) demiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı; mübârek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebû Bekiri's‑Sıddık’ın eline koydu, yine tesbih ettiler.” Ebû Zerr‑i Gıfârî, tarîkinde der ki: Sonra Hazret‑i Ömer’in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret‑i Osman’ın eline koydu, yine tesbihe başladılar.” Sonra, Hazret‑i Enes ve Ebû Zerr diyorlar ki: Ellerimize koydu, sustular.”
195

Üçüncü Misâl

Hazret‑i Ali ve Hazret‑i Câbir ve Hazret‑i Âişe-i Sıddıka’dan nakl‑i sahîh ile sâbittir ki; dağ, taş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı.
Hazret‑i Ali’nin tarîkinde diyor ki: Bidâyet‑i nübüvvette, nevâhî‑i Mekke’de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rastgeldiğimiz vakit, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyorlardı.”
Hazret‑i Câbir, tarîkinde der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, taş ve ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad edip, اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyordular.” Câbir’in bir rivâyetinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اِنّ۪ي لَاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّBazılar demişler ki; O, Hacerü'l‑Esved’e işârettir.”
Hazret‑i Âişe’nin tarîkinde demiş; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: لَمَّا اسْتَقْبَلَن۪ي جَبْرَائ۪يلُ بِالرِّسَالَةِ جَعَلْتُ لَا اَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلَا شَجَرٍ اِلَّا قَالَ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
196

Dördüncü Misâl

Nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Abbâs’tan haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbâs ve dört oğlunu (Abdullâh, Ubeydullâh, Fazl, Kusem) beraber, Mülâet denilen bir perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi: يَا رَبِّ هٰذَا عَمّ۪ي وَصِنْوُ اَب۪ي وَهٰؤُلَاءِ بَنُوهُ فَاسْتُرْهُمْ مِنَ النَّارِ كَسَتْر۪ي اِيَّاهُمْ بِمُلَائَت۪ي deyip, duâ etti. Birden, evin damı ve kapısı ve duvarları, Âmîn, âmîn.” diyerek duâya iştirâk ettiler.

Beşinci Misâl

Başta Buhârî, İbn‑i Hibban, Dâvud, Tirmizî gibi kütüb‑ü sahîha, müttefikan Hazret‑i Enes’ten, Ebû Hureyre’den, Osman‑ı Zinnûreyn’den, Aşere‑i Mübeşşere’den Sa'd İbn‑i Zeyd’den haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ebû Bekiri's‑Sıddık, Ömerü'l‑Fâruk ve Osman‑ı Zinnûreyn ile Uhud Dağının başına çıktılar. Cebel‑i Uhud, ya onların mehâbetlerinden veya kendi sürûr ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ وَصِدّ۪يقٌ وَشَه۪يدَانِ
197
Şu hadîs, Hazret‑i Ömer ve Osman şehîd olacaklarına bir ihbar‑ı gaybîdir. Şu misâlin tetimmesi olarak nakledilmiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mekke’den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebîr nâmındaki dağa çıktılar. Sebîr dedi: Resûlallâh, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım.” Cebel‑i Hirâ çağırdı: يَا رَسُولَ اللّٰهِ اِلَىَّBana gel.” Bu sır içindir ki, ehl‑i kalb, Sebîr’de havf ve Hirâ’da da emniyeti hissederler.
Bu misâlden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil abddir, müsebbihdir ve vazifedârdırlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.

Altıncı Misâl

Nakl‑i sahîh ile, Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyorlar ki, demiş: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken, ﴿وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِهِ âyetini okudu. Ve dedi: اِنَّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالُ dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi; korktuk ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşürecek bir derecede sallandı.”
198

Yedinci Misâl

Nakl‑i sahîh ile, Habrü'l‑Ümme ve Tercümânü'l‑Kur'ân olan Hazret‑i İbn-i Abbâs ve hàdim‑i Nebevî ve ulemâ‑i azîme-i sahâbeden olan İbn‑i Mes'ûd’dan haber veriyorlar ki, demişler: Feth‑i Mekke gününde, Kâbe ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üçyüz altmış sanem vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elinde kavse benzer bir değnekle, o sanemlere birer birer işâret ederek, ﴿جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا deyip, hangisine işâret etti, yere düştü. Sanemin yüzüne işâret ettiyse, arkasına düşer; arkasına işâret ettiyse, yüz üstüne düşer ve hâkezâ sanemler yere yuvarlandılar.”

Sekizinci Misâl

Meşhûr Buhayrâ‑yı Râhib’in meşhûr kıssasıdır ki; Nübüvvetten evvel, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amucası Ebû Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına, ticârete gidiyorlar. Buhayrâ‑yı Râhib’in kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmeyen münzevî Buhayrâ‑yı Râhib birden çıkageldi. Kafile içinde Muhammedü'l‑Emîn’i (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: Şu Seyyidü'l‑Âlemîndir ve Peygamber olacaktır.” Kureyşîler dediler: Neden biliyorsun?” Mübârek Râhib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada, üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammedü'l‑Emîn (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki; taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebîlere yapılır.”
İşte bu sekiz misâl gibi, belki seksen misâl var. Bu sekiz misâl birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe onu koparamaz ve sarsamaz Şu cins mu'cize; umumiyeti itibariyle, yani cemâdâtın da'vâ‑yı nübüvvete delil olarak konuşmaları, manevî tevâtür hükmünde, yakìni ve kat'iyyeti ifâde eder. Herbir misâl, mecmûun kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır. Evet, zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaîf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse, öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydân okur.
199

Onikinci İşâret

Onbirinci İşâretle alâkadar olan üç misâl, fakat gayet mühim misâllerdir.

Birinci Misâl

﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى nass‑ı kat'îsiyle ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin tahkîkiyle ve umum ehl‑i hadîsin ihbarıyla, Gazve‑i Bedir’de, şu âyet haber veriyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi, bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken, birden kaçtılar.
Hem Gazve‑i Huneyn’de, başta İmâm‑ı Müslim olarak ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve‑i Huneyn’de Bedir gibi küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi girdiği gibi; Biiznillâh, herbirinin yüzüne, bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar.
İşte Bedir’de ve Huneyn’deki hàrika olan şu hâdise, esbâb‑ı âdi ve kudret‑i beşer dâhilinde olmadığından, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى fermân eder. Yani, O hâdise, kudret‑i beşer haricindedir. Kuvve‑i beşeriye ile değil; belki, fevkalâde bir sûrette, kudret‑i İlâhiye ile olmuştur.”
200

İkinci Misâl

Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hayber’de bir Yahudî kadını, bir keçiyi biryân yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehir ile zehirlemiş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a göndermiş. Sahâbeler yemeye başladılar. Birden fermân etti: اِرْفَعُوا اَيْدِيَكُمْ اِنَّهَا اَخْبَرَتْن۪ي اَنَّهَا مَسْمُومَةٌ Yani, Pişirilen keçi bana der ki; Ben zehirliyim.’ diye haber veriyor.” Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin te'sirinden, Bişr İbni'l‑Bera', aldığı bir tek lokmadan vefât etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Fermân etti: Neden böyle yaptın?” O menhuse dedi: Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer pâdişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım.”
Bazı rivâyette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl‑i tahkîk demiş ki: Kendi öldürtmemiş, fakat Bişr’in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler.” Şu vak'a‑i acîbedeki vech‑i i'câzı gösterecek iki‑üç noktayı dinle:
Birincisi: Bir rivâyette var ki, o keçinin kolu haber verdiği vakit, bazı sahâbeler de işittiler.
İkincisi: Hem bir rivâyette vardır ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, haber verdikten sonra dedi: ﴿بِسْمِ اللّٰهِ deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha te'sir etmeyecektir.” Şu rivâyeti, çendan İbn‑i Hacer-i Askalânî kabûl etmemiş; fakat başkaları kabûl etmişler.
Üçüncüsü: Hem dessâs Yahudîler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve mukarrebîn‑i sahâbeye birden darbe vurmak istedikleri hâlde, birden gâibden haber verilmiş gibi, hâdisenin inkişafı ve desîselerinin akîm kalması ve o ihbarın ifâde ettiği vâkıa doğru çıkması ve hiçbir vakit, sahâbeleri nazarında mütehâlif bir haberi görülmeyen Zât‑ı Ahmediye’nin, Şu keçinin kolu bana söylüyor.” demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü işitmesi kadar kanâat‑ı kat'iyyeleri olmuş.
201

Üçüncü Misâl

Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın yed‑i beyzâ ve asâ mu'cizesine nazîre olarak, üç hâdisede bir mu'cize‑i Ahmediye:
Birincisi: Hazret‑i İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Ebû Saidi'l‑Hudrî’den tahric ve tashih eder ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Katâde İbn‑i Nu'man’a karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve fermân eder ki: Sana, lamba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek. Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu hânenden çıkar, tardet.” Katâde değneği alır, gider. Yed‑i beyzâ gibi ışık verir. Evine gider, o siyah şahsı görür, tardeder.
İkincisi: Bir menba'‑ı garâib olan Gazve‑i Kübrâ-yı Bedir’de, Ukkâşe İbni'l‑Mihsani'l-Esedî’nin, müşriklerle döğüşürken kılıncı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kılınca mukâbil, kalınca bir değnek verdi. Dedi: Bununla harbet.” Birden değnek, biiznillâh, uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, Yemâme harbinde şehîd oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise, kat'îdir. Çünkü Ukkâşe, bütün hayatında onunla iftihar etmiş; ve o kılınç, El‑Avn nâmıyla meşhûr olmuş. İşte Hazret‑i Ukkâşe’nin iftiharı ve kılıncın Avn nâmıyla, kılınçların fevkınde iştihârı, şu hâdisenin, iki hüccetidir.
Üçüncüsü: İbn‑i Abdi'l-Berr gibi bir allâme‑i asır ve ehl‑i tahkîkin büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve‑i Uhud’da, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın halazâdesi olan Abdullâh İbn‑i Cahş harbederken, kılıncı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona bir değnek verdi. O değnek onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser‑i mu'cize olan kılınç, bâkî kaldı. Meşhûr İbn‑i Seyyidi'n-nâs, siyerinde haber veriyor ki: Bir zaman sonra, Abdullâh o kılıncı Buğay‑ı Türkî nâmında bir adama, ikiyüz liraya sattı.”
202
İşte bu iki kılınç, Asâ‑yı Mûsa gibi birer mu'cizedir. Fakat Asâ‑yı Mûsa, vefât‑ı Mûsa’dan sonra, vech‑i i'câzı kalmadı. Fakat şunlar bâkî kaldılar.

Onüçüncü İşâret

Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem mütevâtir, hem misâlleri pek çok bir nev'i dahi; hastalar ve yaralılar nefes‑i mübârekiyle şifâ bulmalarıdır. Şu nev'i mu'cize‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) nev'i itibariyle, manevî mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, bir kısmı dahi manevî mütevâtir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, İlm‑i Hadîs’in müdakkik imâmları tashih ve tahric ettikleri için, kanâat‑ı ilmiye verir. Biz de, pek çok misâllerinden, birkaç misâlini zikredeceğiz:

Birinci Misâl

Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz, Şifâ‑i Şerîf’inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddid tarîklerle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hàdimi ve bir kumandanı ve Hazret‑i Ömer’in zamanında ordu‑yu İslâmın başkumandanı ve İran’ın fâtihi ve Aşere‑i Mübeşşere’den olan Hazret‑i Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs diyor:
Gazve‑i Uhud’da ben, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idim. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu, At!” diyordu. Nasl’sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi ve bana emrederdi: At!” Ben de atardım. Kanatlı oklar gibi uçardı; küffarın cesedine yerleşirdi. O hâlde iken, Katâde İbn‑i Nu'man’ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadekası, yüzünün üstüne indi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; mübârek, şifâlı eliyle, onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi, şifâ buldu.”
203
Şu vâkıa, çok iştihâr etmiş. Hattâ Katâde’nin bir hafîdi, Ömer bin Abdülazîz’in yanına geldiği vakit, kendini şöyle ta'rif etmiş: Ben, öyle bir zâtın hafîdiyim ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifâ buldu. En güzel göz o olmuş.” diye, nazm sûretinde Hazret‑i Ömer’e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış. (Hâşiye)
Hem, nakl‑i sahîh ile haber verilmiş ki; meşhûr Ebû Katâde’nin, Yevm‑i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübârek yüzüne isabet etmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mübârek eliyle meshetmiş. Ebû Katâde der ki: Kat'iyyen ve asla ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.”

İkinci Misâl

Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hayber’de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Aliyy‑i Haydarî’yi bayraktar ta'yin ettiği hâlde, Ali’nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, tiryâk gibi tükrüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifâ bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kalesinin pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, kal'a‑i Hayber’i fethetti.
Hem o vâkıada, Seleme İbn‑i Ekvâ'ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona nefes edip, birden ayağı şifâ bulmuş.
204

Üçüncü Misâl

Başta Nesâî olarak, erbâb‑ı siyer, Osman İbn‑i Huneyf’ten haber veriyorlar ki; Osman diyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir a'mâ geldi, dedi: Benim gözlerimin açılması için duâ et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona fermân etti: فَانْطَلِقْ وَتَوَضَّأْ ثُمَّ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ وَقُلِ اللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْئَلُكَ وَاَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِيِّ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ اِنّ۪ي اَتَوَجَّهُ بِكَ اِلٰى رَبِّكَ اَنْ يَكْشِفَ عَنْ بَصَر۪ي اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِيَّ
O gitti, öyle yaptı, geldi; gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.

Dördüncü Misâl

Büyük bir imâm olan İbn‑i Vehb, haber veriyor ki: Gazve‑i Bedr’in ondört şehîdinden birisi olan Muavviz İbn‑i Afra', Ebû Cehil ile döğüşürken, Ebû Cehil‑i laîn o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükrüğünü ona sürdü; birden şifâ buldu. Yine harbe gitti, şehîd oluncaya kadar harbetti.
Hem yine İmâm‑ı Celîl İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn‑i Yesaf’ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kolunu, omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifâ bulmuş.
İşte şu iki vâkıa, çendan âhâdîdir ve haber‑i vâhiddir; fakat İbn‑i Vehb gibi bir imâm tashih etse, Gazve‑i Bedir gibi bir menba'‑ı mu'cizât olan bir gazvede olsa, hem bu iki vâkıayı andıracak çok misâller bulunsa; elbette şu iki vâkıa, kat'î ve vâkidir denilebilir.
İşte ehâdîs‑i sahîha ile sübût bulan belki bin misâl var ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek eli, ona şifâ olmuş.
205
Bu Parça Altun ve Elmas ile Yazılsa Liyâkati Var
Evet sâbıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَsırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُnassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer’i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifâ olması; elbette o mübârek el, ne kadar hàrika bir mu'cize‑i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.
Güyâ ahbab içinde o elin avucu, küçük bir zikirhâne‑i Sübhânîdir ki; küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler.
Ve a'dâya karşı küçücük bir cephane‑i Rabbânîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczâhâne‑i Rahmânîdir ki; hangi derde temâs etse derman olur.
Ve celâl ile kalktığı vakit, Kamer’i parçalayıp Kàb‑ı Kavseyn şeklini verir.
Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb‑ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme‑i rahmet hükmüne girer.
Acaba, böyle bir Zâtın bir tek eli, böyle acîb mu'cizâta mazhar ve medâr olsa; O Zâtın Hàlık‑ı Kâinât yanında ne kadar makbûl olduğu ve da'vâsında ne kadar sâdık bulunduğu ve o el ile bîat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet derecesinde anlaşılmaz ?‥
206
Bir Suâl: Deniliyor ki: Sen çok şeylere mütevâtir dersin; hâlbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevâtir bir şey böyle gizli kalmaz?
Elcevab: Ulemâ‑i Şerîat yanında çok mütevâtir ve bedîhî şeyler var ki, onlardan olmayana göre mechûldür. Ehl‑i hadîs yanında da çok mütevâtir var, sâirlerin yanında âhâdî de olmuyor ve hâkezâ Her fennin ehl‑i ihtisàsı o fenne göre bedîhiyâtı, nazariyâtı beyân edilir. Umum halk ise, o fennin ehl‑i ihtisàsına i'timâd eder, teslîm olur veya içine girer, görür.
Şimdi haber verdiğimiz hakîki mütevâtir veya manevî mütevâtir veya tevâtür hükmünde kat'iyyeti ifâde eden vâkıalar; hem ehl‑i hadîs, hem ehl‑i şerîat, hem ehl‑i usûli'd-din, hem ekser tabakàt‑ı ulemâda hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avâm veya gözünü kapayan nâdânlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.

Beşinci Misâl

İmâm‑ı Bağavî, tahrici ve tashihi ile haber veriyor ki: Ali İbni'l‑Hakem’in, Gazve‑i Hendek’te, küffarın darbesiyle ayağı kırıldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti; dakikasında öyle şifâ buldu ki, atından inmedi.

Altıncı Misâl

Başta İmâm‑ı Beyhakî, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: İmâm‑ı Ali gayet hasta idi. Izdırâbından, kendi kendine duâ edip inliyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: اَللّٰهُمَّ اشْفِهِ ve ayağıyla Hazret‑i Ali’ye dokundu, Kalk!” dedi; birden şifâ buldu. İmâm‑ı Ali der ki: Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim.”
207

Yedinci Misâl

Şürehbil El‑Cu'fî’nin meşhûr kıssasıdır ki: Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıncı ve atın dizginini tutamıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle, avucundaki uru meshetti ve mübârek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.

Sekizinci Misâl

Altı çocuğun herbiri, ayrı ayrı birer mu'cize‑i Ahmediye’ye mazhar oldu.
Birincisi: İbn‑i Ebî Şeybe (muhakkìk‑ı kâmil ve muhaddis‑i meşhûr) haber veriyor ki: Bir kadın bir çocuğu, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı, konuşmuyordu, aptal idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı, o suyu kadına verdi; çocuğa içirsin fermân etti. Çocuk, o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından bir şey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemâl sâhibi oldu ki, ukalâ‑yı nâsın fevkıne çıktı.
İkincisi: Nakl‑i sahîh ile, Hazret‑i İbn-i Abbâs demiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnûn bir çocuk getirildi. Mübârek elini onun göğsüne koydu; birden çocuk istifrağ etti; içinden, küçük hıyar kadar siyah bir şey çıktı; çocuk şifâ bulup gitti.
Üçüncüsü: İmâm‑ı Beyhakî ve Nesâî nakl‑i sahîh ile haber veriyorlar ki: Muhammed İbn‑i Hatîb isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükrüğünü sürdü, dakikasında şifâ buldu.
Dördüncüsü: Büyümüş, fakat lisânı yok, büyükçe bir çocuk Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına geldi. Çocuğa fermân etmiş: Ben kimim?” Hiç konuşmayan dilsiz çocuk, اَنْتَ رَسُولُ اللّٰهِ deyip tekellüme başlamış.
208
Beşinci çocuk: Âlem‑i yakazada, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’la mükerrer sûrette müşerref olan Celâleddin‑i Süyûtî ve asrın imâmı, tahric ve tashih ile: Mübârekü'l‑Yemâme ismiyle meşhûr bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına getirmişler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, اَشْهَدُ اَنَّكَ رَسُولُ اللّٰهِ demiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Bârekallâh!” demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mu'cize‑i Ahmediye’ye ve Bârekallâh duâ‑yı Nebevî’sine mazhar olduğundan Mübârekü'l‑Yemâme ismiyle şöhret bulmuş.
Altıncı çocuk: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat' edip geçtiğinden, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَللّٰهُمَّ اقْطَعْ اَثَرَهُ demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış; hırçınlığının cezasını bulmuş.
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken, lokma istemiş, vermiş. Demiş: Yok, senin ağzındakini istiyorum.” Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkınde bir hayâ sâhibi oldu.
İşte bu sekiz misâl gibi, seksen değil, belki sekizyüz misâlleri var. Çoğu kütüb‑ü siyer ve ehâdîste beyân edilmiştir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek eli, Hakîm‑i Lokman’ın bir eczâhânesi gibi ve tükrüğü, Hazret‑i Hızır’ın âb‑ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nefesi gibi meded‑res ve şifâ‑resân olsa ve nev'‑i beşer çok musîbet ve belâlara giriftâr olsa; elbette Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnûnlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifâ bulup gitmişler.
209
Hattâ kırk defa hac eden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imâmlarından ve çok sahâbelerle görüşen, Tâus denilen Ebû Abdurrahmani'l‑Yemânî, kat'iyyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ne kadar mecnûn gelmişse, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sînesine elini koymuş ise, kat'iyyen şifâ bulmuştur; şifâ bulmayan kalmamış.”
İşte, Asr‑ı Saâdet’e yetişmiş böyle bir imâm, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse; elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifâ bulmuş. Mâdem şifâ bulmuş, elbette müracaatlar binler olacaktır.

Ondördüncü İşâret

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'‑ı mu'cizâtından bir nev'‑i azîmi, duâsıyla zâhir olan hàrikalardır. Evet şu nev'i, kat'î ve hakîki mütevâtirdir. Cüz'iyât ve misâlleri o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misâllerin çokları var ki, onlar da mütevâtir derecesine çıkmışlar. Belki tevâtüre yakın meşhûr olmuşlar. Bir kısmını öyle imâmlar nakletmiş ki, meşhûr mütevâtir gibi, kat'iyyeti ifâde eder. Biz, şu pek çok misâllerinden, tevâtüre yakın ve meşhûr derecesinde münteşir bazı misâlleri, nümûne olarak ve her misâlinde birkaç cüz'iyâtını zikredeceğiz.

Birinci Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yağmur duâsı tevâtür derecesinde ve çok defa tekrar ile, dâima sür'atle kabûl olması; başta İmâm‑ı Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme‑i hadîs nakletmişler. Hattâ bazı defa, minber‑i şerîf üstünde, yağmur duâsı için elini kaldırıp indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir‑iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu.
210
Hattâ nübüvvetten evvel, cedd‑i Nebî Abdülmuttalib, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklük zamanında mübârek yüzüyle yağmur duâsına giderdi. O’nun yüzü hürmetine gelirdi ki; o hâdise, Abdülmuttalib’in bir şiiri ile iştihâr bulmuş.
Hem vefât‑ı Nebevî’den sonra, Hazret‑i Ömer, Hazret‑i Abbâs’ı vesile yapıp demiş: Yâ Rab! Bu senin Habîbinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver!” Yağmur gelmiş.
Hem İmâm‑ı Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için duâ taleb edildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: Aman duâ et, kesilsin!” Duâ etti, birden kesildi.

İkinci Misâl

Tevâtüre yakın meşhûrdur ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbe ve îmâna gelenler daha kırka vâsıl olmadan ve gizli ibâdet etmekte iken duâ etti: اَللّٰهُمَّ اَعِزَّ الْاِسْلَامَ بِعُمَرِ ابْنِ الْخَطَّابِ اَوْ بِعَمْرِو ابْنِ الْهِشَامِ Bir‑iki gün sonra, Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb îmâna geldi ve İslâmiyet’i ilân ve i'zâz etmeye vesile oldu. Fâruk ünvân‑ı àlîsini aldı.

Üçüncü Misâl

Bazı sahâbe‑i güzîn’e, ayrı ayrı maksadlar için duâ etmiş. Duâsı öyle parlak bir sûrette kabûl olmuş ki, o kerâmet‑i duâiye, mu'cize derecesine çıkmış.
211
Ezcümle, başta Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki; İbn‑i Abbâs’a şöyle duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ فَقِّهْهُ فِي الدّ۪ينِ وَعَلِّمْهُ التَّأْو۪يلَ Duâsı öyle makbûl olmuş ki; İbn‑i Abbâs, Tercümânü'l‑Kur'ân ünvân‑ı zîşanını ve Habrü'l‑Ümme yani allâme‑i ümmet rütbe‑i àlîsini kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret‑i Ömer, onu ulemâ ve kudemâ‑yı sahâbe meclisine alıyordu.
Hem başta İmâm‑ı Buhârî, ehl‑i kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Enes’in vâlidesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a niyâz etmiş ki: Senin hàdimin olan Enes’in evlâd ve malı hakkında bereket ile duâ et!” O da duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَكْثِرْ مَالَهُ وَوَلَدَهُ وَبَارِكْ لَهُ ف۪يمَا اَعْطَيْتَهُdemiş. Hazret‑i Enes, âhir ömründe, kasem ile ilân ediyor ki: Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes'ûd yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki, pek çoktur. Bunlar, bütün duâ‑yı Nebeviyenin bereketindendir.”
Hem başta İmâm‑ı Beyhakî, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Aşere‑i Mübeşşere’den Abdurrahman Bin Avf’a, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kesret‑i mal ve bereketle duâ etmiş. O duânın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber Fîsebîlillâh tasadduk etmiş. İşte duâ‑yı Nebeviyenin bereketine bakınız Bârekallâh deyiniz
Hem İmâm‑ı Buhârî başta, râviler naklediyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn‑i Ebî Ca'de’ye, ticârette kâr ve kazanç için, bereketle duâ etmiş. Urve diyor ki: Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum.” İmâm‑ı Buhârî der ki: Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç bulurdu.”
212
Hem Abdullâh İbn‑i Cafer’e, kesret‑i mal ve bereket için duâ etmiş. Hazret‑i Abdullâh İbn-i Cafer, o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket‑i duâ-yı Nebevî ile hâsıl olan serveti kadar, sehàvetle de iştihâr etmiş. Bu nev'iden çok misâller var. Nümûne için bu dört misâlle iktifâ ediyoruz.
Hem başta İmâm‑ı Tirmizî haber veriyor ki: Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs için Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَجِبْ دَعْوَتَهُ demiş. Sa'd’ın duâsının kabûlü için duâ etmiş. O asırda, Sa'd’ın bedduâsından herkes korkuyordu. Duâsının kabûlü de şöhret buldu.
Hem meşhûr Ebû Katâde’ye fermân etmiş: اَفْلَحَ اللّٰهُ وَجْهَكَ اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَهُ ف۪ي شَعْرِهِ وَبَشَرِهِ diye, genç kalmasına duâ etmiş. Ebû Katâde, yetmiş yaşında vefât ettiği vakit; onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl‑i sahîh ile şöhret bulmuş.
Hem meşhûr şâir Nâbiğa’nın kıssa‑i meşhûresidir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra: بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ❋ وَاِنَّا نُر۪يدُ فَوْقَ ذٰلِكَ مَظْهَرًا
Yani: Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülâtafe sûretinde fermân etti: اِلٰى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلَا ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
213
Yani; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, latîfe olarak dedi: Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?” Nâbiğa dedi: Göklerin fevkınde Cennet’e gitmek istiyoruz…” Sonra bir mânidâr şiirini daha okudu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti: لَا يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, Senin ağzın bozulmasın.” İşte o duâ‑yı Nebevî’nin bereketiyle, o Nâbiğa, yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı. Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.
Hem nakl‑i sahîh ile İmâm‑ı Ali için duâ etmiş ki: اَللّٰهُمَّ اكْفِهِ الْحَرَّ وَالْقَرَّ Yani: Yâ Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme.” İşte şu duâ bereketiyle, İmâm‑ı Ali kışta yaz libâsını giyerdi; yazda kış libâsını giyerdi. Der idi ki: O duânın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum.”
Hem Hazret‑i Fâtıma için duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ لَا تُجِعْهَا Yani: Açlık elemini ona verme.” Hazret‑i Fâtıma der ki: O duâdan sonra açlık elemini görmedim.”
Hem Tufeyl İbn‑i Amr, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bir mu'cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ لَهُ demiş; iki gözü ortasında bir nur zuhûr etmiş. Sonra değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile Zinnur diye iştihâr bulmuş. İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendir ki, kat'iyyet peydâ etmişler.
Hem Ebû Hureyre, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a şekvâ etmiş ki: Nisyan bana ârız oluyor.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş; bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübârek avucu ile gâibden bir şey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki‑üç defa öyle yaparak Ebû Hureyre’ye demiş: Şimdi mendili topla…” Toplamış. Bu sırr‑ı manevî-i duâ-yı Nebevî ile Ebû Hureyre kasem eder ki: Ondan sonra hiçbir şey unutmadım.” İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendirler.
214

Dördüncü Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bedduâsına mazhar olmuş birkaç vâkıayı beyân ederiz:
Birincisi: Perviz denilen Fars Pâdişahı, nâme‑i Nebeviyeyi yırtmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a haber geldi. Şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ مَزِّقْهُYâ Rab! Nasıl mektûbumu paraladı, Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!” İşte şu bedduânın te'siriyledir ki; o Kisrâ Perviz’in oğlu Şirviye, hançer ile onu paraladı. Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs da, saltanatını parça parça etti. Sâsâniye Devleti’nin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sâir melikler, nâme‑i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.
İkincisi: Tevâtüre yakın meşhûrdur ve Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor ki: Bidâyet‑i İslâmda Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mescidü'l‑Haram’da namaz kılarken; rüesâ‑yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muâmele ettiler. O da, o vakit onlara bedduâ etti. İbn‑i Mes'ûd der ki: Kasem ederim, o bed muâmeleyi yapan ve onun bedduâsına mazhar olanların, Gazve‑i Bedir’de birer birer lâşelerini gördüm.”
215
Üçüncüsü: Mudariye denilen Arab’ın büyük bir kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tekzîb ettikleri için, onlara kaht ile bedduâ etti. Yağmur kesildi, kaht ve galâ baş gösterdi. Sonra Mudariye Kavmi’nden olan Kabile‑i Kureyş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a iltimas ettiler. Duâ etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vâkıa tevâtür derecesinde meşhûrdur.

Beşinci Misâl

Hususî adamlara bedduâsının dehşetli kabûlüdür. Bunun çok misâlleri var. Kat'î üç misâli nümûne olarak beyân ederiz:
Birincisi: Uteybe İbn‑i Ebî Leheb hakkında şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ سَلِّطْ عَلَيْهِ كَلْبًا مِنْ كِلَابِكَ Yani: Yâ Rab! Ona bir itini musallat et!” Sonra Uteybe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vâkıa meşhûrdur. Eimme‑i hadîs, nakil ve tashih etmişler.
İkincisi: Muhallim İbn‑i Cessâme’dir ki; Âmir İbn‑i Azbat’ı gadr ile katletmişti. Hâlbuki Âmir’i, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu, cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti. Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetiştiği vakit hiddet etmiş, اَللّٰهُمَّ لَا تَغْفِرْ لِمُحَلِّمِ diye bedduâ buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü. Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabûl etmedi. Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o sûrette yer altında setredilmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, görüyordu bir adam, sol eliyle yemek yer. Fermân etmiş: كُلْ بِيَم۪ينِكَ Sağ elinle ye!” demiş. O adam demiş: لَا اَسْتَط۪يعُ Sağ elimle yapamıyorum.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: لَا اسْتَطَعْتَdiye bedduâ etmiş. Kaldıramayacaksın!” İşte ondan sonra o adam, sağ elini hiç kaldıramamış.
216

Altıncı Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem duâsı, hem temâsından zuhûr eden pek çok hàrikalarından, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birincisi: Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd’e (Seyfullâh’a) birkaç saçını verip, nusretine duâ etmiş. Hazret‑i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş. İşte o saç ve duânın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş illâ muzaffer çıkmış.
İkincisi: Selmân‑ı Fârisî, evvelce Yahudîlerin abdi imiş. Onun seyyidleri, onu âzâd etmek için çok şeyler istediler. Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altın vermekle âzâd edilirsin dediler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi, beyân‑ı hâl etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendi eliyle Medine civarında, üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini başkası dikti. O sene zarfında, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın diktiği bütün fidanlar meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti; o tek meyve vermedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti; o da meyve verdi.
Hem tavuk yumurtası kadar bir altını; ağzının tükrüğünü ona sürdü, duâ etti, Selmân’a verdi. Dedi: Git Yahudîlere ver.” Selmân‑ı Fârisî gidip o altından kırk okıyyeyi onlara verdi, o tavuk yumurtası kadar olan altın, eskisi gibi bâkî kaldı. İşte şu vâkıa Hazret‑i Selmân-ı Pâk’in, sergüzeşte‑i hayatının en mühim bir hâdise‑i mu'cizekârânesidir. Mu'teber ve mevsûk imâmlar haber vermişler.
Üçüncüsü: Ümm‑ü Mâlik isminde bir sahâbiye, ukke denilen küçük bir yağ tulumundan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yağ hediye ederdi. Bir defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona duâ edip ukkeyi vermiş; fermân etmiş ki: Onu boşaltıp sıkmayınız.” Ümm‑ü Mâlik, ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket‑i duâ-yı Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar, bereket kesildi.
217

Yedinci Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duâsıyla ve temâsıyla, suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hâdiseleri var. İki‑üç taneyi, nümûne olarak beyân ederiz.
Birincisi: İmâm‑ı Beyhakî başta, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Bi'r‑i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu, yani bitiyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup duâ ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi.
İkincisi: Başta Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, ehl‑i hadîs haber veriyorlar ki: Enes’in evindeki kuyuya, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükrüğünü içine atıp duâ etmiş, Medine‑i Münevvere’de en tatlı su o olmuş.
Üçüncüsü: İbn‑i Mâce haber veriyor ki: Mâ‑i Zemzemden bir kova su, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a getirdiler. Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha verdi.
Dördüncüsü: İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi râyiha vermeğe başladı.
Beşincisi: Ricâlullâhtan ve İmâm‑ı Müslim ve Ulemâ‑i Mağrib’in mu'temedi ve makbûlü olan Hammâd İbn‑i Seleme haber veriyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, deriden bir tuluk su doldurup ağzına üflemiş, duâ etmiş. Bağladı, bir kısım sahâbeye verdi: Ağzını açmayınız! Yalnız abdest aldığınız vakit açınız.” demiş. Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hàlis bir süt, ağzında da kaymak yağ!‥
İşte bu beş cüz'ü, bazıları meşhûr, bazı da mühim imâmlar naklediyorlar. Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmûu; manevî tevâtür gibi bir mu'cize‑i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar.

Sekizinci Misâl

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesh ve duâsıyla, sütsüz ve kısır keçilerin; mübârek elinin temâsıyla ve duâsıyla, sütlü, hem çok sütlü olmaları misâlleri ve cüz'iyâtları çoktur. Biz, yalnız meşhûr ve kat'î iki‑üç misâli, nümûne olarak zikrediyoruz:
218
Birincisi: Ehl‑i siyerin bütün mu'teber kitapları haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket Binti'l‑Huzâiye denilen Ümm‑ü Ma'bed hânesine gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm‑ü Ma'bed’e fermân etti: Bunda süt yok mudur?” Ümm‑ü Ma'bed demiş ki: Bunun vücûdunda kan yoktur; nereden süt verecek!”
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, duâ etmiş. Sonra demiş: Kap getiriniz, sağınız!” Sağdılar; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's‑Sıddık ile içtikten sonra, o hâne halkı da doyuncaya kadar içmişler. O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübârek kalmış.
İkincisi: Şât‑ı İbn-i Mes'ûd’un meşhûr kıssasıdır ki: İbn‑i Mes'ûd, İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebû Bekiri's‑Sıddık ile beraber, İbn‑i Mes'ûd’un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbn‑i Mes'ûd’dan süt istemiş. O da demiş: Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: Kısır, sütsüz bir keçi bana getir.” O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesine meshedip duâ etmiş. Sonra sağmışlar, hàlis bir süt almışlar, içmişler. İbn‑i Mes'ûd bu mu'cizeyi gördükten sonra îmân etmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın murdiası yani süt annesi olan Halîme‑i Sa'diye’nin keçilerinin kıssa‑i meşhûresidir ki; o kabilede bir derece kahtlık vardı. Hayvanat zaîf ve sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halîme‑i Sa'diye’nin keçileri, akşam vakti, başkalarının hilâfına olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı.
219
İşte bunun gibi siyer kitaplarında daha başka cüz'iyâtları var; fakat bu nümûneler, asıl maksada kâfîdir.